Cahit Zarifoğlu

İlhami Çiçek’e 7 Selam

Nerdeyse kırk yıl öncesine baktığımda, gençliğimize, genç şair oluşumuza, ilk kitaplara, dergilere, arkadaşlıklara, tartışmalara, yakınlıklara, buluşmalara…Yukardan beri söyleye geldiğim sözleri de aklımda tutarak bir de şunu demek isterim: İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri kitabı 1980’lerin önde gelen ilk kitaplarından biridir.

 

1-Bazı yerlerde, ‘dünyadan çıkış yolları’nın benzerliğinden ötürü, Nilgün Marmara ile İlhami Çiçek arasında koşutluklar kurulduğunu okudum. İki ‘müntehir’ şair oldukları için, mensubu oldukları ya da mensubiyet atfedilen sağ ve solun onları dışladıkları iddia ediliyordu. Böyle genel bir kavram var mı bilmiyorum, sağ ve sol diye!

Sağda sağlar ve sollar, solda sollar ve sağlar var. Doğuda batıların batıda doğuların olduğu gibi. Bilhassa, elbette tesadüfen değil ama, adları yan yana geldiği, birlikte anıldıkları için, birini çok yakından tanıdığım, diğerini tanışmanın arifesinde yitirdiğim iki şairin de mensubiyetlerinin, öncelikle ne sağ ne de sol olduğunu söylemek isterim.

Öncelikleri şiir olanlardan ikisi de. Bu nedenle onlar için şair demek bile ağır olabilir, ruhlarını incitebilir. Evet, önceliği sağ ya da sol olan iyi ve büyük şairler de vardır. Ama şiir aynı zamanda farklılıklara alan açan bir olanaktır. Ve şiir sağdan da soldan da önce hayata ve ölüme bakarak yazılır, çatılır.

 

2-Cahit Zarifoğlu’nu ben de çok severim. Özgün ve büyük bir şair olduğuna hiç kuşku yok. Öyle ki artık klasik şairlerimiz arasında da sayılıyor, sayılmalı. O da erken gidenlerden, farklı ve yol açıcı bir şiiri var edip gidenlerden. İlhami Çiçek açılış kitabı olan Satranç Dersleri ile hep Zarifoğlu’nu hatırlatır bana. Neredeyse onun açtığı yolda yürüyen tek şairmiş gibi gelir. İkisi de hakikatin oyunla, bitmeyecek bir yolculuğa dönüşeceğini ve oyun olmadan hakikatin var olmayacağını, varılsa, bulunsa, erişilse bile anlaşılamayacağını, oyunun yalnızca hayatı güzelleştirmek için değil aynı zamanda hakikat yolculuğunun da sık sık durulan bir mola yeri olduğunu da kavramış şairler. Bu kavrayış elbette onların da kendi oyunlarını, bu şiir olur, satranç olur, jest olur, iyi kurmalarına, oyunu bir bakıma da hakikatin yeniden inşasına çalışan bir sanat, görgü, anlayış olarak görmelerine yol açar…

Sanki Zarifoğlu oyunu Çiçek’e bırakmış, o da şahane bir açılışla bu jesti karşılıksız bırakmamış gibi bir his var içimde.

 

3-Bir şiir armağan edip gitmek için de yaşayabilir insan yalnızca. Şiirinin kendisini kırk kez bağışlatacağını bilenlerdir belki de kolayca bırakıp, çekip gidenler. Şiirini kimsesiz, yalnız bırakmazlar bunu yapmakla, aksine şiirle dünya arasından çekilirler. Oyuna bu da dahildir. Nilgün de kitabı yayımlanmadan, ama dosyasını emanet ederek gitmişti. Zafer Ekin’i biliyorum, ilk kitabının yayımlanmasını bekliyordu. Üçü için de eylem hazırdı, “şiir böyle de çarpabilir hayata!” Eksik bırakmışım, ‘hayatın yüzüne’ demeliymişim! Ve hepsininki de, Kaan İnce dahil, İlhami’nin dediği ‘ilk açılış’tır belki de: “evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış/artık dönüş yoktur/kuşku bağışlanmasa da/tedirginlik doğal sayılabilir”

 

4-Yaşamlarını şiire yatırmış insanlardan söz ediyorum. Şair olmak kolaydır, iyi ya da kötü şiir yazarsın, adın iyi şaire, şaire ya da kötü şaire çıkar. Elbette her şeyin olduğu gibi bunun da bir bedeli vardır. Anlaşılmamaktan bazen fazla anlaşılmaya, şöhretten unutulmaya, dışlanmaya, yadırganmaya, yalnızlığa. Doğrusu hiçbiri de göze alınamayacak şeyler değildir. Bunların bilgisi şiir yazan herkeste az çok kayıtlıdır. Cahit Zarifoğlu’ndan İlhami Çiçek’e, Nilgün Marmara’ya Didem Madak’a, ‘yüksek hatır’ı olanlarsa, şairlikten başlayarak onun ön kabulleri ya da sonuçları olan, bazılarını yukarda saydığım fiilleri unuttukları için, belki de hiç mi hiç akıllarına getirmedikleri için asıl şimdi yaşıyorlar. Belki de ‘gurbetten şiire’ diye bir hâlden söz etmek gerekir ve bu ‘hâl’in içinde de, gününü gecesini şiire vermiş, şiire alın teri, göz nuru dökmüş olanlardan değil, varlığını da yokluğunu da şiire yatırmış bu isimlerden söz etmek gerekir. Hemen hepsi de tek kitapla yetinirler. Sanırım şiirlerinin başlangıcı olmadığı gibi sonu da olmayacağı içindir bu. Yani başka bir şey yazmayacaklardır, varlıklarını, sözlerini o kitapta toplamışlar ya da bir kitaba sığabilecek kadar inceltmişlerdir. İlhami Çiçek’in daha çıkar çıkmaz adeta yıllardır bekleniyormuş gibi ilgi gören ve o günden bugüne daha çok ilgi gören Satranç Dersleri(edy, 1983) kitabı gibi.

 

5-Tıpkı hayat gibi, şiirin de bir şeye yaraması gerektiği kadim bir düşüncedir. Sonradan şiirle hayatın yolu ayrılınca, araya yazı girince, şiir de yazı gibi bir metne indirgenmek istenmiştir ama, şiir kendini korumasını bilmiştir. Şiir, bir; yazı değildir, iki; boşuna değildir, üç; yalnızca sözcüklerden ibaret değildir. Şiir bazen az, bazen çok, ama her zaman bir şey demektir.

Şiirle yaşamın birbirini tamamlaması da bundandır. Burada, kolayca, şiirin bir şey anlatması gerekir demiyorum. Şiir, bir şey ‘yapar’, ‘yapmalı’ demek istiyorum. Bir ‘eylem’ olarak görüyorum çünkü şiiri. Bu bazen şiiri terk etmek olur, bazen topluluğu terk etmek, bazen de Müslüm Gürses’in “yakarsa dünyayı garipler yakar!” özdeyişi gibi kendini sorumlu, hatta bazen yükümlü hissetmek olur. ‘Sorumlu’, ‘yükümlü’, ‘vazifeli’ şairlere bakalım, Nazım Hikmet onların başında gelir, Sezai Karakoç onların en hatırlı isimlerindendir, Cahit Zarifoğlu tüm yaşamını bu sorumlulukla sürmüştür, Nilgün Marmara’nın derdi de, tıpkı İlhami Çiçek’te olduğu gibi, ‘yalnızlık’ filan değildir, ‘dünya ağrısı’dır.

Belki de Ece Ayhan’ın ‘toplum değil topluluk’ diye baktığı ve ‘kötülük topluluğu’ olarak adlandırdığı bir dünyanın, ülkenin ağrısıdır. Cahit Zarifoğlu nasıl Yunus’un şiiri gibi herkesin ‘duyabileceği’ bir şiire yönelmek istediyse ya da bütün çabasını oraya yönelttiyse, İlhami Çiçek de, tek ama çok kitabı sayılması gereken Satranç Dersleri ile benzer bir çabayı, daha erken göstermiştir. Bu çaba, yalnızlık gibi bir trajikten çok, dünya ağrısının neden olduğu, duymayı engelleyen, ağırlaştıran, kesen yabancılıklara karşı bir yenilenme, arınma ve iletme çabasıdır. Duyulmayı istemek. Tanrının bile bilinmeyi istediği bir evrende, şair duyulmayı istemez mi? Şiir belki de iç duyu, içten duyuş olduğu için, okurlar, dinleyiciler kadar, hatta onlardan da önce şairin ihtiyacını duyduğu şeydir. Ve bize bunu duyurmak için çoğu kez kendilerini feda eder şairler, o ‘adanmış ruhlar’

İlhami Çiçek o adanmış şairler arasındaki genç ruhlardan biridir.

 

6-Nerdeyse kırk yıl öncesine baktığımda, gençliğimize, genç şair oluşumuza, ilk kitaplara, dergilere, arkadaşlıklara, tartışmalara, yakınlıklara, buluşmalara…Yukardan beri söyleye geldiğim sözleri de aklımda tutarak bir de şunu demek isterim: İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri kitabı 1980’lerin önde gelen ilk kitaplarından biridir. İkinci Yeni’nin ve Türk şiirinin en iyi kitaplarının yayımlandığı yıllar 1958-59 yıllarıdır, Üvercinka, Yerçekimli Karanfil, Dünyanın En Güzel Arabistanı, Galile Denizi gibi…1982-84 yılları arasında da 80’li yıllara ve sonrasına etki eden şiir kitapları yayımlanmıştır. Osman Konuk’un Seni Yalnız Ben Anlarım, Akif Kurtuluş’un Yalan Şiirler, Ahmet Erhan’ın Yaşamın Ufuk Çizgisi, Ahmet Güntan’ın İlk Kan, Tuğrul Tanyol’un Elinden Tutun Günü, Adnan Özer’in Çıngırağın Ölümü…kitapları ilk aklıma gelenler. Bu kitaplar ve onları yazanların sonraki kuşakları etkilemesi gibi, İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri de bir ilk kitap olmaktan çok, adeta şairin kendisinden seçmeler yapıp oluşturduğu bir seçme şiirler gibidir ve bugünden bakıldığında o yılların şiiri arasında da çok farklı bir yerde durduğu söylenebilir. Tam da geleneğin yeniden keşfedildiği, İkinci Yeni’ye yeniden ve bu kez doğru dürüst bakıldığı bir yeniden okuma, yorumlama döneminde, sanki bunların hepsini çok evvelden yapmış bir kitap olarak gelmiştir Satranç Dersleri. Divan şiirinin en modern yorumudur.

 

7-“anlat/apaçık olanı/gecedir halk/etinin önünde anlam/katledilmiştir” demiştir. Bu yazı da İlhami Çiçek kardeşime 7 selam yerinedir.

Şiirde İmgenin Çocuk Hali- 2

Hayrettin Orhanoğlu’nun psikanaliz bağlamında kaleme aldığı “Şiiirde İmgenin Çocuk Hali” 2. yazısıyla devam ediyor.

Çocuk imgesi şiirimizde en naif, kimi zaman en trajik görünümüyle karşımıza çıkar. Genellikle anne ve baba ile iktidar; annesizlik ile korku ve endişe ve nihayet derin bir yalnızlık imgesi çocuk ve çocukluk etrafında sıralanır.

Turgut Uyar, sonlu şeylere sonsuzluk atfeden Melih Cevdet gibi bir çocuğun gözünde annenin elbiselerini giyerken telaşlanmasını konu edinir aşağıdaki dizelerde. Oysa telaş bir yandan da asabiyeti akla getirir. Elbiselerle gelen telaş karşısında masum bir çocukluk, Uyar’ın kendine bıraktığı bir yalnızlık uzamıdır.

annemin sonsuz giysileri bir telâşı bileyen tramvay
ben ne güzel çocuktum yalnızlıkların ardından (salihat-ı nisvandan saffet hanımefendi’ye)

Aynı çocukluk imgesi, Uyar’ın bir başka şiirinde yine yalnızlık imgesiyle birlikte karşımıza çıkar. Kısır ve barut kelimeleri, anneyle yan yana gelirken aslında dile gelen düşünce, şiirsel öznenin annesiyle olan uzaklığıdır. Çocukluk ve uzaklık ise bu şiirin temel eyleyenidir.

herkes annesi sanır bir kısır yalnızlığı
oysa herkesin annesi aslında bir baruttur (Anneler Kaçar Gibidir)

Turgut Uyar, bir başka şiirinde bu kez çocuğun evdeki kavgalarla olan yıkımını gündeme getirir. Önceki dizelerde annenin kısır yalnızlığına karşı bu dizelerde şiddet araya girer. Kırmızı, renk olarak tehlikeyi, acıyı imlemesine karşın, birkaç kez tekrarlanan tarafıyla bizzat kan olarak da çocuğun duygu durumunu bir sayıklama halinde verir. Genellikle şok durumlarındaki sayıklamalar, istenç dışı söz ya da söz gruplarını ifadeye sevk eder. Korku, çaresizlik, kendini içe kapatmanın da başlangıcıdır. Ebeveynlerinin her ikisinin de şiddete yöneliyor oluşu, annenin “barut”, babanınsa “bıçak”la hatırlanışı, şiddetin boyutunu göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Babamla annemin kavgalarından ufak bir kırmızı,
Ufak bir kırmızı, duvarda, ufak bir kırmızı
Ufak bir kırmızı…

Cemal Süreya’nın anne ve çocuk ilişkisinin babayla kesiştiği şiiri “Yüreğin Yaban Argosu” şairin iç dünyasına giriş için bir anahtar niteliğindedir.

Bir çocuktun sen, bir bardak duruyordu eşikte;
Dolu bir bardak su duruyordu eşikte.
O zaman sen daha neydin ki, annen Alucra’nın gizli su kürelerinden geçirdi seni;
at arabalarıyla ve büyük bir kalabalıkla gidilen baş döndürürcü mavi su kürelerinden.
Neden sonra aldın o bardağı; O yüzyıl beklemiş sütü; çırpınarak bir tülbentten süzülmeye
uğraşan, o koyu, o beyaz, o rahatsız sübyeyi içtin elinden;
onun süreğen elinden. Anne miydi? Kesik saçı ve açık ensesi miydi teyzenin?
İçtin elinden kar mı yağacaktı artık?”
(Yüreğin Yaban Argosu)

“Yüreğin Yaban Argosu” Cemal Süreya’nın kitabında çocukluğa en çok gönderme yaptığı şiirlerdendir. Çocukluk ve yetişkinlik anılarının iç içe geçtiği şiirde “birdenbire doruklarda dev bir atın nal izleri” dizesiyle ölüm imgesinin gerçeküstü bir yorumunu görürüz. Ölüm, “birdenbire” gelmiş ve anneye dokunmuştur. “Birdenbire” kelimesinin çokça tekrarlandığı şiirde bu kelimeyle çocuksu bir şaşkınlığın izlenimleri aktarılmaya çalışılır. “Kar”, “süt”, “mavi su” kelimelerinin su unsuruyla ilişkisinden hareketle suyun ölümle olan bağıntısı kurulmuş; çocuğun gözünden bir ölüm tablosu resmedilmiştir. Yüzyıl bekletilen bir sütün varlığı imkânsızken, bekletilen sütün hem hayata hem de ölüme yapılmış bir vurgu olduğu inancındayız. Süt, maddi unsurlardan suyun bir daha çok doğurganlığa ait bir görünümüdür. Anne sütünün yanında diğer sütlerin de insanoğlu için yararı düşünüldüğünde yüzyıl bekletilmesi doğurganlığın sürekliliğiyle ilişkilendirilebilir. Öte yandan yine yüzyıl bekletilmesi, ölümsüzlüğü de hep çocuk kalmayı da akla getirmektedir. Annenin buradaki önemi, bu sürekliliği sağlayan etkin bir özne olmasından kaynaklanır.
Aynı eğilim “Afyon Garındaki” şiirinde de karşımıza çıkar. Anadolu’yu ve Anadolu insanının ezikliğini ironik bir dille gerçeküstü bir yorumla veren Süreya, süt tozu ve sütyenin birlikteliğinden hareketle yapılan yardımların ihtiyaçları tam anlamıyla karşılamadığını vurgular.

Afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani,
Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı;
Varto depremini düşün, yardım olarak Batı’dan
Gönderilmiş bir kutu süt tozunu ve sütyeni. (Afyon Garındaki)

Cemal Süreya, “Göçebe” şiirinde de Anadolu ve Anadolu insanını, çocukları ve daha özelde anı-imgelerle kendi çocukluğunu merkeze alarak şiirine taşır. Hem seçtiği coğrafya hem de şahsiyetlere bakıldığında şairin “Afyon Garındaki” adlı şiiriyle aynı tema ve imgelere yöneldiği görülür.
“Öğleüstü”, “İp” gibi şiirlerin yanında “Fotoğraf” şiirinde de genel olarak bakıldığında şairin çocukluk izlenimleri ve dolayısıyla imgeleri, olumsuzluklar, kırılganlıklar ve hüzünlerle birlikte okura sunulur:

Çocuk
Güzel anılar gibi hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi güzel (Fotoğraf)

Genel olarak bakıldığında hemen hemen tüm şiirlerine damgasını vuran imgelerin başında gelen çocuk ya da çocukluk, Cemal Süreya’nın olaylar aracılığıyla dile getirildiği bir sürece işaret eder. Çocukluk, hep asık yüzlü üvey annenin uzaklaştırdığı bir mutluluk özlemini dile getirir. Şairin kendi hayatından öğrenebildiğimiz bilgilerden de bu mutluluk hiçbir zaman yakalanamadığı anlaşılır. Şiirlerinde kadın ve ölüm imgeleriyle varlığını sürdüren çocuk, gerçek anne sevgisini yetişkin olarak yaşadığı kadınlarda aramak ister. Bu yüzden kadınlarla birlikte anılan çocuklar ya da çocukluk izlenimlerini kederle birlikte algılarız.
Şiirlerin çoğunda aynı şiirde hatta kimi zaman aynı dizelerde karşılaştığımız çocuk ve ölüm de bağıntısını üvey anne baskısında aramamız gerekmektedir. Trajik şekilde bir araya gelen bu imgelerin ana eksenini her ne kadar masumiyet oluşturmaktaysa da bu duygunun Cemal Süreya’nın okumak için evden kaçtığı dönemlerde kardeşlerinin evde kötü muamele görmesinden kaynaklanan bir acımaya, pişmanlığa dönük bir içeriğe sahip olduğunu düşünebiliriz.

uzunlamasına yaşayıp yatay bir çocukla kalkan
bir sürü alışkanlıklar taşıyan
insanlığımızın gülüşü yalnızlar çarşısında (Sevmek de Yorulur)

Cahit Zarifoğlu’nda da çocuk ve anne imgesini birlikte buluruz. Bu birliktelik, “düğme” kelimesiyle daha da sıkılaştırılır:

Toplanan şimdilik sürgüne eklenen
değerli çocuklar
arkalarında büyük rüzgârlı anne etekleri
ucuca takılan yaşmak çeşitleri
mavi çok renkli tülbentler
iri gözyaşı boncukları
içine kainatlar sıkışan (Hesaplanmadan Ölü)

Şüphesiz, bir çocukta anne iktidarının varlığı, onu şekillendiren en önemli imgedir. Çocukların yetişkin olmaya sürüklenirken anne eteklerinin rüzgârında kalması, şiirsel özneleri geri dönülmez bir yolculuğa çıkarır. Artık içinde kâinatı biriktiren gözlerde iri gözyaşı boncukları olacak “mavi çok renkli tülbentler” olsa da içinde bu kâinat, hayal dünyasında kalan hoş bir anı olacaktır. Hayallerin bu denli ötelenmesi çocuğu çocuk yapan niteliklerden soyutlamak demektir.

ve kalbinde allah yazan çocuk
kızlar hızlanan gelinler
erkeklerde insan uğultuları
çocuklar ki mutlaka kutupta bırakılan
ve dönülen bayrak (Hesaplanmadan Ölü)

Bir kız çocuğunun, henüz çocukluğunu tadamadan birdenbire bir gelin olmaya sürüklenmesi ve bu süreçte erkeklerinse uğultularla resmedilmesi derin bir çelişkiyi barındırır. Bu denli hızlı bir büyümeye, yetişkin olmaya zorlanan bu çocukların kalbinde yazan Allah lafzı da tıpkı çocukların duyguları gibi uçlara, kutuplara çekilmektedir.

Çarşılar ellerinde ekmek iğneleri
Cami avlularına açılan
Havuz sularına kapılan çocuklar (İşaret Çocukları)

Çocuk, bu şiirlerde daima ölümle ilişkilendirilir. Anne iktidarının gölgesine sığınırken bile hayalleri olan bu çocuklar, kendilerine verilen hayal kudretiyle bu iktidara direnseler de ölümle yüzleşirler. Ve çocuklar, yüzleşmeden hep yenik ayrılırlar. Zarifoğlu’nda temel imge ise bu yenilgiler üzerine yoğunlaşır. Onun imgelerindeki bu güçsüzlük, bu yenilgi, bir zaaf gibi görünse de vicdanla eşdeğer bir duyguyu da beraberinde getirir. Çünkü çocuklar geleceğin vaadidirler. Bu şiirde durgun bir suya sahip havuzla birlikte düşünülen ölüm imgesi, çocuklara ister istemez yakıştırılırken şiirsel öznenin iç dünyası darmadağın olur.

Gidiyorsunuz ya gülüşüyor çocuklar
Her biri o kadar güzel ki artık
Salıncak çelik çomak ve rüyalar yok artık
Harp oyunları bile unutuldu dönemeçlerde (Kartal Ölüsü)

Çocuklar, Zarifoğlu’nun şiirlerinde katı, soğuk, kenarları keskin nesnelerle çoğu zaman soğuk koridorlarda, mermerlerle birlikte anılır.
Zarifoğlu, şiirlerinde kendi çocukluğuna ait izlenimlerini en aza indirgeyerek –belki de saklayarak- dışa, dış dünyadaki çocukluğa yönelir. Bu yönelişte merhamet duygusu ön plana çıkar.

Hilmi Yavuz, eğer imge-kitaplara yönelmemiş olsa ve bütün şiirlerini bir araya getirse şüphesiz anne, bu kitapların biricik şiirsel öznesi olurdu.
Gaston Bachelard’a göre “çocukluk, mutsuzluğu insanlardan öğrenir. Yalnızlıkta, acılarını gevşetebilir. İnsanların dünyası onu rahat bıraktığında, çocuk da kendini kozmosun oğlu oğlu sayar.” Aynı şiiri bu kez kozmogonik olarak okuduğumuzda anne arketipini evren olarak telakki eder ve evren=anne; lamba (yıldız)=çocuk eşitliklerini bulabiliriz. Evrensiz bir yıldızın varlığı nasıl mümkün değilse annesiz bir çocuğunda varlığı eksiktir.
Öyle ki yine Bachelard’tan yola çıkarak ifade edersek düş-kuran bir çocuk, aynı zamanda kozmik bir varlıktır.

Sen bir çocuksun annesi ezik beyaz
sen bir çocuğu anlamak için birebir
annelerin annelerin en güzeli
aşktır (Kanto)

Anneye aşkla bağlı şair, kendini oluşturan şartların başında gelen anneye hemen her imgede yer verir. Ayna, ölüm, yalnızlık imgeleri bunların başında gelir.

sen neysen o kadarsın, ey akşam!
annem içini çekiyor kimi ansa;
ürkü!.. biri ansızın bir gül koparsa;
şimdi uzak olandır neye ulaşsam… (annem ve akşam)

Anne, İsa figüründe haç, Hz. Musa’da sepettir. Bu koruyucu tavırda annenin güçlülüğü, baskınlığı ya da anne arketipinin etkinliğini akla getirse de telmihlerle hemen her şiirde karşımıza çıkması daha önce belirttiğimiz gibi Yavuz’da anneyi önemli bir konuma getirir. Çünkü karşımızda düş-kuran bir çocuk vardır. Ve dahası bu kozmik bilinç, kendi dünyasında çoğu zaman yapayalnız hissetmektedir. Bu yüzden anneye duyduğu ihtiyaç, her şiirinde mütemadiyen karşımıza çıkar.

Kemal Özer, bu çok bilinen ve Berna Moran’ın şiirsel özne üzerinden tartıştığı şiirinde bu kez annenin “fedakârlık” niteliğini öne çıkarır. Ancak öte yandan “anne” ve “kadın” kelimeleri aslında bir çocuğun dilinde iki ayrı uçta yer alır. Biri yakın diğeri ise oldukça uzak bir mesafeyi içerir. Çocuğa ait bu gözlem, onun içindeki çatışmayı da ortaya çıkarır. İster çalışmak için isterse kocasının mezarını ziyaret için gitmiş olsun anne, yabancılaşmayı beraberinde getirir. Dolayısıyla çocuğun gözünde bu bir kopuş, bir parçalanmadır.

annem mi bir kadın
geciken bir kadın geceyatısına
ölüm kendini göstereli babamın saçlarından
günübirlik bir kadın
Üsküdar’ la İstanbul arasında (Ağıt)