çeviri

Uzağa Gitmenin Cazibesine Kapılan Bir Adam

Bu kitabı başarılı kılan unsurlardan biri de yazarın mekânı bir karakter gibi kurguya dâhil etmesi; Thomas’ın gittiği, gördüğü yerler bir tablo gibi gözünüzde canlanıyor ve siz de Thomas’ın yanında önce sakalı uzamış, pespaye bir hâlde, daha sonra kıyafetlerini değiştirmiş tıpkı tek amacı sadece yürümek olan biri gibi ilerliyorsunuz, geçmişi, geride bıraktıklarınızı hiç düşünmeden.

 “Astrid akşam yemeğini, ne pişireceğini, dışarıda yağmur yağarken sıcak yemek odasında oturacaklarını düşünerek kafasını dağıtmaya çalıştı. Ama birdenbire Thomas’ın akşam yemeği için de, ertesi gün de gelmeyeceğinden emin oldu. Bu duygu soluğunu kesti; kaygı değil, felç eden bir korku duydu, olacakları biliyor gibiydi.”

Uzağın Ötesinde, Peter Stamm’in dilimize çevrilen son, benim de okuduğum ilk romanı. Türkiye’de çok hayranı ve çok okuru olduğunu biliyordum fakat benim tanışmam biraz geç oldu ve şimdi bu satırları yazarken yazarla böyle geç tanışmamızdan dolayı biraz pişmanlık duyduğumu söylemeliyim.

Astrid ile Thomas, çoğu zaman uyumlu, sıradan bir çiftken ve iki haftalık tatillerinden yeni dönmüşken bir anda Thomas kendini ormanda bulur. Bu genel olarak tahmin edilenin aksine yaşadıkları bir kavga, bir huzursuzluk sonrasında değil, alelade bir anda, detayları düşünülmeden, hatta neredeyse bir karar anı bile olmadan atılan bir adımla gerçekleşir. Bir adım, bir adımı izler ve akşam bahçede şaraplarını içen çift, sabah birbirlerinden uzağa düşmüşlerdir.

Olay basit bir kaybolma hikâyesi gibi geliyor kulağa, ama değil. Thomas, benim kitap üzerine detaylıca düşündüğüm her anda inanamayacağım kadar rahat ve hazırlıksız bir şekilde evinden çıkıyor. Nereye gideceği hatta gitme fikri bile kafasında yokken bir insan neden böyle çekip gider diye sorgularken buldum kendimi. Satırlar ilerledikçe yazarın dili, üslubu beni bu fikirden uzaklaştırmayı başardı. Odaklanmam gereken Thomas’ın yolculuğu ve Astrid’in terk edilmişliği oldu. Bu kitabı başarılı kılan unsurlardan biri de yazarın mekânı bir karakter gibi kurguya dâhil etmesi; Thomas’ın gittiği, gördüğü yerler bir tablo gibi gözünüzde canlanıyor ve siz de Thomas’ın yanında önce sakalı uzamış, pespaye bir hâlde, daha sonra kıyafetlerini değiştirmiş tıpkı tek amacı sadece yürümek olan biri gibi ilerliyorsunuz, geçmişi, geride bıraktıklarınızı hiç düşünmeden.

“Thomas’ın tek duyduğu ayakkabılarının taşlı yolda çıkardığı ses ve adımlarının ritmini benimseyen nefesiydi. Kendini, daha önce hiç hissetmediği kadar anda hissediyordu, sanki ne geçmişi vardı ne de geleceği. Bir tek bugün ve dağın tepesine çıkan bu yol vardı.”

Nasıl ki Thomas gitme fikrini zihninde oluşmadan kendini yolda bulmuşsa Astrid de terk edildiği düşüncesini kabullenemiyor. Bir iki gün öyle bir şey olmamış gibi davranıyor, iş yerine ve çocuklara yalanlar söylüyor. Ancak zaman içerisinde önce polise, sonra çocuklara ve daha sonra da Thomas’ın çalıştığı yere durumu açıklamak zorunda kalıyor. Bana, bu noktadan sonra ilişkileri artık geri dönülemez bir hâl aldığını düşündürdü.

Uzağın Ötesinde’yi okurken bir ailenin hatta bir yerin yaşam dinamiklerini de okuyorsunuz aynı zamanda, böyle büyük bir olay sonrasında yavaş yavaş ailenin uzak fertleri de devreye giriyor, hala, büyükanne ve büyükbabalar da kendini gösteriyor. Astrid, Thomas’ın gidişiyle kendini sorumlu hissediyor, etraftakilerden bunu saklaması ve kurdukları o aile bağları arasındaki boşlukları keşfetmesi gerekiyor. Kitap boyunca Astrid, Thomas’ı hep anladı, bu gidişini, sebeplerini, evet üzüldü, kızdı, sinirlerdi çok zorlandı ama hep anladı. Bu bana ikisinin arasındaki duygusal bağın boyutlarını gösterirken, Thomas’ın ailesini aklına pek getirmemesi biraz canımı sıktı. Bir zamanlar Astrid’e âşık bir adamın bu derece sorumsuz, duyarsız davranmasını kabullenemedim. Bunu bir okur olarak, karakterleri gerçekçi bulmamın bir kanıtı olarak kabul etmeli.

Uzağın Ötesinde’yi okurken sürekli ben yazsaydım nasıl yazardım gibi bir soru döndü durdu içimde, belki de ben bunun anlatılmaya değer bir hikâye olmayacağını düşünürdüm dedim fakat Peter Stamm burada bana üslubun olay örgüsünden çok daha önemli olabileceğine dair önemli bir dersi hatırlattı.

Bu hikâye beni kesinlikle büyüledi ama sadece hikâye de değil, yazarın anlatım biçimi, kurguyu Thomas’ın gözünden alıp, Astrid’in gözüne oradan tekrar Thomas’ın gözüne aktarırkenki zamanlamasına hayran kaldım. Kesinlikle çok başarılı buldum ancak kitap biterken hem yazarın dili, hem de tekniği açısından fazlasıyla memnunken, olayları bitirme şeklinden dolayı yazara biraz kızgın olduğumu da söylemeliyim.

Peter Stamm İsviçre’nin yaşayan en önemli yazarlarından biri kabul ediliyor, kitapları otuz yedi dile çevrilmiş ama onu benim için önemli yapan ve diğer kitaplarını okuma konusunda iştahımı kabartan Uzağın Ötesinde oldu.

Bataklıktaki Ev

Önceleri, aşkla ilgili hiçbir derdim yoktu. İlgimi çeken tek şey, uzaylılardı. Onlardan söz eden her tür kitabı, dergiyi ve gazeteyi satın alıp biriktiriyordum. Defterlerimin üzerine uzaylı resimleri çiziyordum. Herkes benimle dalga geçiyordu, ama onları umursamıyordum. Çünkü günün birinde, uzaylıların yeryüzüne ineceklerini adım gibi biliyordum. O zaman, herkes korkudan zangır zangır titrerken, onlardan korkmayan tek kişi ben olacaktım. Dolayısıyla, uzaylılar da bana doğru yaklaşacaklardı. Onların gelmesini büyük bir sabırla bekliyordum. Dediğim gibi, o sıralar aşk maşk umurumda değildi. Ama bir gün, ani bir mucize oldu: Okul müdürü, o gün öğleden sonra, peşine taktığı bir kızla bizim sınıfa girdi. Kız, yeni bir öğrenciydi. Ben aşkın, insana haber vermeden, tepeden düşer gibi kapıyı çalacağını hiç mi hiç bilmiyordum. İnanır mısınız, insanı tuhaf bir hale sokuyor. Müdür Bey, bütün sınıfa
seslenerek;
“Size Mila’yı tanıştırayım.” dedi. “O bizim…” Sözünü tamamlamadan, bakışlarını benim üzerime yoğunlaştırdı. Ardından da;
“Pablo! Kendine gel oğlum. Karşındaki bir kız, uzaylı falan değil.” diye benimle gırgır geçti. Bunun üzerine bütün sınıf bir kahkaha koyuverdi. Sadece Mila gülmedi. Çünkü Mila o sırada, yeşil gözleriyle sınıfı tarıyordu. Herkese tek tek baktı. Çimen yeşili gözler, benim üzerime dikildiğinde, domates gibi kızardım. Büyük olasılıkla, ayak tırnaklarımın ucu bile kızarmıştı. Okul müdürü, Mila’nın köyümüze yeni taşındığını, bizden kendisine ilgi göstermemiz gerektiğini falan söyledi. Sonra, öğretmenimizin kulağına eğilerek bazı şeyler fısıldadı. Ama bu fısıltı hepimizin duyabileceği bir ses tonuyla gerçekleştiği için;
“Kızımız bataklıktaki evde oturuyor.” dediğini bütün sınıf işitmişti.

Bu sözleri duyunca, herkes bir an ürperdi. Bu bir aşk ürpertisi değil, korku ürpertisiydi. Bataklık denilen yer, köyün kuzey çıkışı boyunca uzanan geniş bir alandı. Çocuk ya da erişkin, bu güne dek, hiç kimse oraya ayak basmamıştı. Çünkü bataklık, cinlerin perilerin cirit attığı uğursuz bir yerdi. Köyün yabancısı olan insanlar, bu tür sözlere aldırış etmeden geçip gidiyorlardı. Ama köyün kendi insanları, bunun şakaya gelir yanı bulunmadığı görüşündeydiler. İlginçtir; köyde benim dışımda başka gezegenlerde canlı yaşadığına inanan bir tek kişi bulunmadığı hâlde herkes
bataklıktan geçmenin ölüm tehlikesi demek olduğunu iyice kanıksamıştı.
Hatta bataklığın lanetine meydan okumaya kalkan bazı söz dinlemez afacanların sonu hiç de iyi olmamıştı. Ya bir daha onları hiç gören olmamış ya da yürek burkan bir ruh haliyle köye dönmüşlerdi. En azından böyle
anlatılıyordu.

Bataklığın laneti, iki yüz yıllık bir cinayet olayına dayanmasına rağmen, köy üzerindeki korku ve dehşetini hâlâ sürdürüyordu. Bu cinayet hikâyesini, büyük annemin ağzından onlarca kez dinlemiştim. Her dinleyişimde, kanımın donduğunu hissederdim. Her şey, bataklığın orta yerine inşa edilen, bu ıssız evde geçmişti. Yani Mila’nın oturduğu evde… Hiç kimse, onun ailesine ilişkin bir şey bilmiyordu.
Mila, daha okula adım atar atmaz, müthiş bir başarı sergilemişti: Her zaman, ödevlerini bizden önce bitiriyordu. Defterinin üzerine yumulup, büyük bir sükûnet içinde çalışıyordu. Ödevini bitirir bitirmez de, gözlerini pencereye çevirip gökyüzünü izliyordu. Ara sıra, öğretmenin sorularına da yanıt vermese, neredeyse onun dilsiz olduğuna inanacaktım. Kendimce onun, utangaç olduğunu düşünüyordum. Şanssızlığa bakın, ben de öyleydim. Dolayısıyla ilk adımı atan kişi olmaya cesaret edemiyordum. Ama o, ara sıra yüzüme bakıp gülümsüyordu. O zaman kendi kendime, “Belki Mila da içten içe beni seviyordur.” diye düşünüyordum. Bu da yüreğimi hoplatmaya yetiyordu.

Diğer çocuklar, Mila’nın öğretmenin sorularına cevap vermesi dışındaki bu esrarengiz suskunluğa kesinlikle tuhaf bakıyorlardı. Kızın bataklıktaki evde oturması da, bu işe tuz biber ekiyordu. Başlangıçta, herkes onu itip kakmaya çalıştı. Ama Mila’nın yeşil gözlerindeki esrarengiz bir bakış, onları geri püskürtmeye yetti. Öteleri çağrıştıran bu derin suskunluk, onlara inanılmaz bir rahatsızlık veriyordu. Buna rağmen, onunla her karşılaştıklarında arkasına takılıp “Bü-yü-cü, ca-dı!.. Bü-yü-cü, ca-dı!” diye bağırmaktan geri durmuyorlardı. Ama Mila, onları duymazlıktan geliyor ve yoluna devam ediyordu. Oysa ben, öfkeden kudurmuş bir hâlde;
“Kesin sesinizi aptal yaratıklar!” diye onlara karşı çıkıyordum.
Bu kez, Mila’nın onlar üzerine saldığı korkunun intikamını almak için sille tokat bana saldırıyorlardı. Onlarla saç saça, baş başa kavga ediyordum. Ama hep onlar üstün çıkıyorlardı. Beni dövmekle kalsalar iyi; yakamı bıraktıktan
sonra da arkamdan bağırıyorlardı:
“Pablo cadıya âşık olmuş!.. Pablo cadıya âşık olmuş!..”
Böyle durumlarda, kanlı göz yaşlarımı içime akıtıyor, ağlamamaya çalışıyordum. Mila, bir iki kez ardıma takılıp beni izledi. Ama hiçbir şey söylemiyordu. Ne bana acımış gözüküyor, ne de yüzünde bir isyan belirtisi vardı. Sadece avucunun içini yanaklarımda dolaştırmakla yetiniyordu. O kadar yumuşak bir dokunuşu vardı ki, bir anda, o serserilerden yediğim dayağın acısını unutuveriyordum. Mila’ya karşı, büyüklerin de tuhaf davranışları vardı. Kızcağız, köyün içinden geçerken, arkasından fısıldaşıp dedikodu yapıyorlardı. Bataklıktaki evi uğursuzluğa mahkûm eden, o tüyler ürperten lanetli olayı bilmem kaçıncı kez birbirlerine anlatıp duruyorlardı. Her ne kadar onlara karşı tepkili olsam da, bu ev hakkında benim de aklımı kurcalayan bir esrarengizlik vardı: Mila’nın ailesini, okul müdürü dışında, hiç gören yoktu. Sözüm ona, Mila’nın annesi bir ikindi vakti, tek başına okula gelerek kızını kaydettirip gitmişti. Babasını da gören yoktu. (Bir babası varsa, tabi…) Mila her zaman tek başınaydı. Çarşıya pazara da kendisi gidiyordu. Alış veriş yaptığı esnaf, fırsattan yararlanarak kızın ağzından laf almaya çalışsa da, Mila buna fırsat vermi-
yordu. Siparişlerini söylemekle yetiniyordu. Sonunda, halkın ağzında yeni bir söylenti dolaşmaya başladı:
“Mila bataklıktaki evde yalnız yaşıyormuş.”
Başlangıçta, buna kimse inanmadı. Bir çocuk, ıssız bir evde yapayalnız nasıl yaşayabilirdi? (Bataklığı bir yana bırakırsak, bazen tek başına olmak insanı daha dingin yapabilir diye düşünüyordum.) Kimileri, Mila’nın annesinin yatalak bir hasta olduğunu ileri sürüyordu, ama eve herhangi bir doktorun girip çıktığı görülmemişti. (Köylüler açısından mutluluk verici bir olaydı. Çünkü köyün doktoru da bu lanetlik hikâyeye inanıyordu.) Halkın bir kısmı da Mila’nın annesinin bir deli olduğunu iddia ediyordu. Hatta onu, bataklığı ele geçiren kötü ruhlarla birlikte ateş dansı
yaparken gördüklerini söyleyenler bile vardı. Herkes kendince bir şey uyduruyordu. Özellikle de pazar günleri köy
meydanındaki içkili kafede kafa çekenler akıl almaz şeyler söylüyorlardı. Annem bir keresinde, tezgâhın gerisinde sohbet edenlerin konuşmalarına kulak misafiri olmuş. İçlerinden biri;
“Bu zavallı kız o lanetli evde tek başına yaşarken bize yuh olsun… Biz hepimiz ödlekler sürüsüyüz.” demiş. Bunun üzerine bir başkası alaycı bir kahkahayla;
“Bataklığa mı gitmek istiyorsun yoksa?” diye gülmüş.
Bunu duyan annem iyice sinirlenmiş:
“Zavallı kızcağız kayıplara karıştığında veya onun cansız bedenini bir yol çukurunda gördüğünüz zaman da böyle arsız arsız gülecek misin?” diye bağırmış.
Anneme cevap veremeyen adam, burnunu şarap kadehine dikip kendi kendine homurdanmakla yetinmiş. Bütün meyhane sus pus olmuş. Bunu fırsat bilen annem:
“Bu kızcağızı kendi hâline bırakamayız.” demiş.
Müşterilerden biri;
“Ama biraz akıllı olmak lazım…” diye lafa girmek istemiş, ama annem onu dinlememiş bile.
“Aha ben oraya gidiyorum.” diyerek kafenin kapısını çarptığı gibi dışarı çıkmış. Annemin bu davranışı, kafedeki erkek müşterilerin onurunu incitmiş olmalı ki, bir süre sonra onlar da annemin peşine takılmışlar. İçeride
kafenin patronundan başka kimse kalmamış. Ben bu olup bitenleri kafe sahibinden öğrendim:
“Dükkânı kapatamazdım ya.” dedi adam. Ardında da;

“Haydi ne duruyorsun sen de gitsene!” diye güldü.
Kafe sahibinin iğneli sözlerine aldırmadım, ama ben de diğerlerinin peşine takılmadan edemedim. Hatta güvenlik gerekçesiyle yolda yürürken yerde duran iri bir odun parçasını da elime aldım. Dağda konuşlanmaya giden bir komanda taburu gibi annem önde, diğerleri arkada, ben de onların peşinde, rap rap yürüyerek bataklığın önüne
kadar geldik. Herkes, korku belasına, parmak ucuyla havada birer haç işareti çizdi. Annem, önüne dikilen saz bitkilerini ve kamış otlarını aralayarak lanetli bölgeye ulaştı. Bu arada ben, elimdeki odun parçasını daha bir sıkı
kavradım.

Bataklığın, gerçekten de adına yakışır bir havası vardı: Her yer, vıcık vıcık çamur ve rutubet kokuyordu. Sadece, üzerinde yürüdüğümüz patika yol birazcık kuruydu. Korkudan tiril tiril titriyordum. Önümde yürüyen adamdan fazla uzak kalmamaya özen gösteriyordum. Bir yandan da, endişeli ve ürkek gözlerle sağımı solumu kontrol ediyordum.
Biraz sonra, etrafı bataklık bitkileriyle çevrilmiş olan lanetli ev göründü. Evin önüne vardığımızda, hepimiz nefes nefese soluyorduk. Çıt çıkarmadan, evi baştan aşağı şöyle bir süzdük. O sırada, kafamda büyük annemin anlattığı öykü canlandı. Demek her şey, iki yüz yıl önce burada geçmişti. Ve o lanetli ev, şu anda, önümde dikilip duruyordu. Doğrusunu isterseniz, ben bu evin daha büyük olduğunu hayal ediyordum. Hatta, çevresini saran yüksek kulelerde kargaların uçuştuğu bir ortaçağ şatosu canlandırıyordum gözümün önünde.
Oysa karşımda duran ev, sıvaları dökülmüş, duvarları çatlamış küçük bir harabeden başka bir şey değildi. Çatısında kiremitleri bile yoktu. Yağmurlu günlerde, içeriye su geçiriyor olmalıydı. Annem, derin bir nefes aldıktan sonra kapıya üç kez vurup bekledi. Cevap gelmeyince, yeniden vurdu. Bu kez, kapının tokmağı yavaşça çevrildi. Açılan kapıyla birlikte, içeriden bir kadın çıktı. Siyah saçlı, yeşil gözlü bir kadın… Tıpkı Mila’ya benziyordu. Annem titrek bir sesle;
“Siz Mila’nın annesi misiniz?” diye sordu.
“Ne istiyorsunuz?”
“Köy halkı olarak, niçin hiç ortalıklarda görünmediğinizi merak
ediyorduk.” dedi annem. Kadın alaycı bir kahkaha attıktan sonra;
“İnsanı evinden çıkmaya zorlayan bir yasa mı var?” dedi.
“Yok, tabi.” diye kekeledi annem.
Bu arada ben, kapı aralığından Mila’yı görmeyi denedim, ama göremedim. Dış kapının karşısındaki oda boştu, kimsecikler yoktu. Kadın:
“Başka bir isteğiniz var mı?”diye sordu.
Annem, iyice heyecanlanmıştı. Umudu kırık bir ses tonuyla;
“Özür dileriz.” demekle yetindi.
Kadın, bunun üzerine kapıyı yüzümüze kapatıp yeniden içeri girdi. Bizimle birlikte gelenler, sinirlenip homurdanmaya başladılar.Gereksiz yere kendilerini oraya kadar sürüklediği için annemi suçladılar. “Bu lanetli yerden ötürü başımıza herhangi bir şey gelecek olursa,bunun hesabını sen ödersin. Sen ve bütün ailen öder.” diye ona gözdağı verdiler. Onlara cevap vermemek için kendimi zor tuttum. Adamlar, homurdana homurdana izlerinin üzerine geri döndüler.
Bu arada ben, içimdeki gizemli korkuya rağmen, Mila’yı görmeden oradan ayrılmak istemiyordum. Yüreğim sanki yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Yanılmıyordum; Mila’nın orada, çok yakınlarda bir yerde olduğundan emindim. Evin çevresini şöyle bir dolandım. Bu, fazla zamanımı almadı. Zaten topu topu iki göz odadan ibaretti. Camları toza toprağa bulanmış her iki odayı da gözden geçirdim. Birinci oda boştu. Birkaç dakika önce kimseyi göremediğim ikinci odada ise, şu anda, yere oturmuş bir kız çocuğu duruyordu: Bu Mila’ydı. Dizine koyduğu bir kitabın sayfalarını çeviriyordu. Gözlerim annesini aradı, ama kadın yok olmuştu. O sırada Mila başını kaldırdı ve onunla göz göze geldik. Kızın yeşil gözleri, beni ilk karşılaşmamızdakinden daha çarpıcı bir biçimde etkilemişti. Bu bakış, beni rahatlatmak yerine içime tuhaf bir korku salmıştı. Zihnimde, “Bü-yü-cü! Bü- yü-cü!..”çığlıklarını işitir gibi oldum. Bataklığa girdiğimiz andan beri içime çöken ürküntüye daha fazla dayanamadım. Bacaklarım titremeye başladı. Ansızın, bir korku çığlığı atarak anneme doğru koştum. Bu arada elimdeki sopayı da pencerenin dibindeki çamurlu suya fırlatıverdim.
O gece boyunca, kafamda iki soru dönüp durdu: Meseleyi daha net görebilmek için, bu soruları bir deftere yazdım:
1. Açık kapıdan iç odaya göz attığımda Mila orada yoktu. Ama aynı odaya pencereden baktığımda kız oradaydı. Niçin? Bu sorunun belki şöyle bir açıklaması vardı: Ben evin çevresini dolanırken, Mila da öbür odadan bu odaya geçmiş olabilirdi. Ama benim asıl üzerinde durduğum ikinci soruydu:
2. Mila’nın annesi dış kapıyı örter örtmez nereye kaybolmuştu? Çünkü pencereler, birbirlerine o kadar yakındı ki, bir odadan diğerine geçerken, benim onu görmemem imkânsızdı. Olacak şey değil… Evin içini pencereden kolaçan ettiğim hâlde, Mila’nın annesi bir daha ortalıkta görünmemişti. Bir anda nasıl kaybolmuş olabilirdi? Sorunun cevabını bulamadan uykuya daldım.
Bataklıkta olup bitenler, rüyamda bir kâbusa dönüştü: Mila, lanetli evin bir köşesine büzülmüş oturuyordu. Yerinden kıpırdar kıpırdamaz, ansızın bir kadına dönüşüyor; ardından tekrar kayboluyordu. Her görünüşte, faklı bir yüz ve farklı bir bedenle ortaya çıkıyordu. Bazen, tıpatıp Mila’ya benziyordu. Bu, iki yüz yıl önce öldürülen kadındı. Birden, sıçrayarak uyandım. Pijamalarım sırılsıklam tere batmıştı. Sanırım annem haklıydı: Mila o evde tek başına yaşıyordu. Bize kapıyı açan kadın, onun annesi falan değil, bataklığın uğursuz hayaletinin ta kendisiydi. Ve Mila da onun büyülenmiş tutsağıydı. Yalnızlığının altında yatan sır da buydu. Mila’nın bakışlarındaki gizemli çağrıyı şimdi daha iyi okuyordum. O yeşil gözler, aslında, “İmdaaat!” diye haykırıyorlardı.

Sabah kahvaltısında, vücudum hâlâ ateş gibi yanıyordu. Tuhaf bir heyecan içinde, büyük anneme döndüm ve sordum:
“Bataklıkta tutsak olan birini kurtarabilir miyiz büyük anne?” Annem, büyük annemin cevap vermesine fırsat bırakmadan beni azarladı:
“Bir daha bataklık lafını ağzına alma!” diye bağırdı. “Ne bataklıktan ne de kızıyla birlikte orada yaşayan o çatlak kadından söz etmeni istiyorum; anladın mı?”
“Ama anne, o kadın Mila’nın…”
“Yeter Pablo! Artık daha fazla konuşma!” Büyük annem, kaş göz ederek annemin yüzüne baktı. Sanırım beni
azarlamasını istemiyordu. Ama bu arada başını sallayarak;
“Bataklıktan kendini sakın yavrum!” demekle yetindi.

Artık bu konuda bir tek çarem kalmıştı: O da bütün olup bitenleri bizzat Mila’nın kendisiyle konuşmaktı. Oraya nasıl düştüğünü; özellikle de kendisine nasıl yardım edebileceğimi bana söylemeliydi. Zaman kaybetmeden, nefes nefese okula koştum. Ama nafile! Mila o gün okula gelmemişti. Onunla konuşmaya kararlıydım. Akşam, okul çıkışında
bataklığa giden yolda doludizgin koşmaya başladım. Mila’nın başına gelebileceklerden korkuyordum. Acaba biz oradan ayrıldıktan sonra kadın ona ne yapmıştı? Bir türlü geçmek bilmeyen ders saatleri boyunca, hep kötü şeyler düşündüm… Zihnimden kovmaya çalışsam da bu düşüncelerden bir türlü kurtulamadım. Hayır, onun başına bir şey gelmesini istemiyordum. Olmaz Mila! Buna asla izin veremem!..
Bataklığa girmeden önce, elime yine bir sopa aldım. İçimde hep bir tereddüt vardı. Hatta bir ara bu işten vazgeçmeyi düşündüm. Ama ben hiçbir şey yapmazsam, Mila ölecekti. Sonra, kamış otlarını yara yara ilerlemeye başladım. Heyecandan şakaklarım zonkluyordu. Ani bir kurbağa vıraklaması, küçük bir yılan hışırtısı yüreğimi ağzıma getiriyordu. Yer yer gözüme ilişen sis tabakaları, bana o gece yaşadığım kâbusları anımsatıyordu. Elimde sopa, kulağım kirişte yoluma devam ettim. Nihayet, bataklık bitkilerinin arasında yükselen ıssız evin silüeti göründü.

Çamurlara bata çıka ilerliyordum. Kamışların arasına gizlene gizlene, yere iyice eğilerek evin arkasına dolandım. Pencerelerin dibine varınca, dikkatli bir biçimde, yavaşça yukarı doğruldum. Önceki gün, kirli cam üzerinde bıraktığım el izlerim hâlâ duruyordu. Sonra, binanın ön kısmına geçip kapıyı çalmaya başladım. Ama içeride çıt yoktu. Elimi kapının tokmağına koyup bir süre bekledim. Bu arada, küçük bir yalan hazırladım. Eğer kapıyı o kadın açacak olursa, “Öğretmenimizin benden Mila’nın ödevlerini götürmemi istedi.” diyecektim. Bu bahanenin yeterli olacağına kendimi inandırmaya çalışıyordum.
“Mila!” diye, iki üç kez seslendim ama herhangi bir cevap alamadım. Sonra, apar topar içeri girdim. Her yer toz toprak içerisindeydi. Duvarlardan örümcek ağları sarkıyordu. Sanki burada yüzyıllardan beri kimse yaşamamıştı. Her nedense, bu kez, daha önce yaşadığım korkuyu hissetmedim. Dışarı çıkıp;
“Mila!.. Mila!..” diye birkaç kez daha haykırdım. Sesim bataklığın ortasında yankılanarak yeniden kulağıma kadar ulaştı. Neredeyse ağlamak üzereydim. Her şey sona ermişti. Belki bir gün Mila’yı yeniden görebilirdim, ama o
zaman iş işten geçmiş olacaktı.

“Hayır!.. Hayır!…” haykırışlarıyla yeniden dönüş yoluna doğru koşmaya başladım. Sanki bu haykırışlar, hem Mila’yı geri getirecekmiş hem de beni bataklığın lanetinden koruyacakmış izlenimi veren bir dua tonunda yankılanıyordu. Boyumu aşan bataklık kamışları, her adım atışımda kamçı gibi yüzüme çarpıyorlardı. Vıcık vıcık olmuş çamurlu yolda, birkaç kez kayıp düştüm. Ama aynı anda, büyük bir korkuyla yeniden kalktım. Sanki o deli kadın, peşime takılmış da, birkaç saniye içinde enseme binecekmiş gibi geliyordu. Tepeden tırnağa çamura batmış bir hâlde, nefes nefese koşuyordum. Sonra birden durdum. Elimin tersiyle gözyaşlarımı kuruladım. Birkaç metre ötemde, Mila’yı gördüm: Kesik bir ağaç kökünün üzerine oturmuş; elleri dizlerinin üzerinde, ayaklarını çapraz bir hâlde öne doğru
uzatmış, yere bakıp duruyordu. Büyük bir heyecan içinde;
“Mila!” diye seslendim.
Kız, hiç kıpırdamadı. Bunun üzerine, biraz daha yaklaştım. Kendisine dokunmak üzere elimi uzattım. O anda, bütün bataklık, tarifi imkânsız bir ışık şekline boğuldu. Gözlerim kamaştı ve kapatmak zorunda kaldım. Gözlerimi araladığımda, akşam saatleri olmasına rağmen, ortalık gün ortası gibi aydınlanmıştı. Ağaç kökünün üzerinde oturan Mila, bir anda yok olmuştu. Gökyüzünde, hem de tam benim tepemde, son derece ışıltılı, tuhaf bir nesne belirmeye başlamıştı. Tıpkı uzaylıları konu alan ve benim kesip biriktirmeye çalış̧tığım gazete kupürlerindeki şekillere benzeyen bir nesneydi bu… Şimdi daha iyi anlıyorum: Demek böylesi aşk hikâyeleri de vardı.

Kıyıdaki Mavi Gölcük

Noel kutlaması sona erdi. Takvimler, biraz sonra 26 Aralığı gösterecek. Yatağımdayım. Işıklar sönük, ama beni uyku tutmuyor. Rüya gibi bir gün geçirdim. Noel armağanımı yastığımın altına koymuştum.

“Bu gecelik armağanınla birlikte uyuyabilirsin.” dedi Cici Annem. Ama yarın onu bana vereceksin; senin adına saklayacağım. Biliyorsun, bazen daha kıymetli eşyalarımız bile kaybolabiliyor.”

Evet, bunu biliyordum. Ama bu bir Noel armağanıydı. Onun kaybolabilme olasılığı beni şaşırtıyordu.

İyi hatırlıyorum. O sabah erkenden, Eloiz’le birlikte armağanlara bakmaya gitmiştik. Beni yatağımdan Eloiz kaldırmıştı:

“Tavuma!.. Tavuma!.. Haydi gel, Noel Baba’nın getirdiği armağanları görelim. Çabuk!.. Çabuk!…”

Eloize henüz altı yaşında olduğu için, Noel Baba palavrasına inanıyordu. Büyük salonun ışıkları açık bırakılmıştı. Armağan paketleri küçük, kırmızı toplarla süslenmiş çam ağacının altında; koca bir yığın hâlinde duruyordu. Her paketin üstünde, armağan sahibinin adı yazılıydı: Eloiz, Eloiz, Veronik, yine Eloiz, Jerard vb… Kocaman bir paketin üstüne, kırmızı kalemle, küçük erkek kardeşimizin adı yazılmıştı: Bouchon… Bouchon, henüz iki yaşındaydı. Paketin içinde, Benuva marka, plâstik bir traktör vardı.

Eloiz, sevinç çığlıkları atarak hediye paketlerinin ambalajlarını yırtmaya başladı. Bu arada, Veronik’le  babamı uyandırdı. Her ikisinin üzerinde de pijamaları vardı. O gece geç yattıkları için, uykulu gözlerle esneyip duruyorlardı.

Ortada benim adıma yazılmış bir paket görememiştim. Ama bir süre sonra, onu fark ettim. Biraz ötemde, her yanı koyu kırmızı tomurcuklarla bezenmiş bir çiçek duruyordu: Hibiskus (Bamya Çiçeği)… Hiç düşünmedim bile. Bunun bana ait olduğunu biliyordum. Çiçeğin dallarından birine, yaldızlı kurdelelerle küçük bir zarf bağlanmıştı. Zarfın üzerinde benim adım yazılıydı: Taourama… İnanasım gelmese de, nasıl bir armağana sahip olacağımı şimdiden anlamıştım.

Babamla Veronik, bana bakıyorlardı:

“Haydi, ne duruyorsun? Armağanını açmayacak mısın?”

Zarfı açtım. İçinden, küçük bir not çıktı. Üstünde şöyle yazıyordu: “Sponsorlar: Clair anne, Robert amca, Cristin teyze, Giyu nineyle kocası, Veronik ve Baba.”

Nota iliştirilmiş bir de uçak bileti duruyordu. Paris- Rangiroa arası gidiş- dönüş bir uçak biletiydi bu… O anda, biletin tarihine bakmayı bile akıl edemedim. Sadece, ağlamak isteyip de odama kaçtığım zamanlarda yaptığım gibi, heyecanla elimi ağzıma kapattım.

Böylesi bir armağan düşüncesinin Veronik’den çıktığını biliyorum. Hatta bu düşüncenin, onun aklına ilk ne zaman geldiğini de iyi tahmin ediyorum:

Sanırım, ekim ayının başlarıydı. Öğretmenimiz Bayan Bonal, kompozisyon ödevi olarak, bizden, tanıdığımız bir çiçeği betimlememizi istemişti. Altıncı sınıf ölçülerine göre, bir ders saati içinde, verilen konu üzerine en az on satırlık bir yazı yazmamız gerekiyordu. Oysa ben, belirlenen sürede, iki sayfa dolusu bir kompozisyon yazmıştım. Hem de durmak dinlenmek bilmeden… Bu bir rekordu.

Kompozisyon konusu olarak bamya çiçeğini seçmiştim. Bu çiçeğin, anılarım arasında özel bir yeri vardı: Büyük annem (Anneannem), ağarmaya yüz tutmuş saçarlını ense kökünde güzel bir topuz yapar; bu topuzun arasına da bamya çiçekleri sokardı. Çiçeğin kan kırmızı yaprakları, büyük annemin esmer tenine ayrı bir parlaklık kazandırırdı. Hafif yana kaymış, siyah gözleri vardı büyük annemin. Düşük göz kapaklarının arasından mahmur mahmur bakardı. Çinli kanı taşıyan kırışık yüz hatlarını, elmacık kemiğinin çıkıntılı görünümünü, güneş, küçük gölün üzerinde ağır ağır yükselirken, kulübemizin çevresinde büyük bir zevkle çiçek toplayan zayıf ellerini bu günkü gibi hatırlıyorum.

Kompozisyon ödevimde, büyük annemin, her sabah süt bardağımın yanı başına bıraktığı üç bamya çiçeğinden söz ettim. Çiçeklerin üzerimde bıraktığı duygu dolu mesajlarını açıklamaya çalıştım: Sevginin, şefkatin ve neşenin, içimde yer eden her türünü dile getirdim.

Hasta olduğum günlerde, sabahları çok geç uyanırdım. Ama uyanır uyanmaz, gördüğüm ilk şey; yastığımın üzerinde bırakılmış bamya çiçeklerinin kan kırmızı taç yaprakları olurdu. Büyük annemin odama ne zaman girdiğini pek anımsamazdım. Ama onun üzerime doğru eğildiğini; belki de ben uykudayken sert ve nasırlı elleriyle yanağımı okşadığını tahmin ederdim. Dolayısıyla, yastığımın üzerine bırakılan bamya çiçeğinin bana; “Gözüm üzerinde, hiç telâşlanma.” diye fısıldadığı izlenimini alır ve yeniden mutluluk dolu, derin bir uykuya dalardım.

Kompozisyon ödevimde, bütün bu duygularımı dile getirdim. Öğretmenimiz Bayan Bonal, bana 20 üzerinden 17 verdi. Hatta yazımın; “Çok hârika!..” olduğunu söyledikten sonra, ödevimi fotokopi ettirip bir nüshasını da kendi dosyasına koydu.

O gün, eve büyük bir mutluluk içinde döndüm ve yazımı Veronik’e gösterdim. Veronik yazıyı okurken, gözlerindeki takdir ve hayret dolu ifadeleri gördüm. Veronik yazıyı bir kenara bırakıp beni sevgiyle kucakladı. Ardından, gözlerimin içine bakarak;

“Anlattığın yerleri yeniden görmek ister misin?” diye sordu. Ben de şöyle cevap verdim… Sahi ne cevap vermiştim? Şu anda tam olarak hatırlamıyorum. Ama son derece sakin bir sesle şöyle demiş olabilirim: “Evet, elbette isterim… Tatillerimi orada geçirmek hoşuma gider.”

Ancak bunları söylerken, sesim her zamankinden daha boğuk çıkmıştır. Çünkü zor bir seçimle karşı karşıya idim: Bir yandan kendileriyle birlikte çok mutlu olduğumu; ama bir yandan da üç yıldır ayrı kaldığım büyük annemi ve diğerlerini aklımdan bir türlü çıkartamadığımı Veronik’e nasıl açıklayabilirdim? Ama o, fazla söze gerek duymadan beni anladı.

Zarfın içinden çıkan uçak biletinin hikâyesi buydu. 24 Kasım’da on iki yaşımı doldurmuştum. Önümüzdeki haziranın 27’sinde ise, Rangiroa’ya uçacaktım. Yaz tatilimin tamamını orada geçirecektim. Sevinçten deliye dönmüştüm. Banyoda dişlerimi fırçalarken, delişmen keçi yavruları gibi, zıp zıp zıpladım. Akıl almaz bir coşkuyla banyonun her yanına diş macunu fışkırttım.

***

Anılarım beni alıp, üç yıl öncesine götürdü. O zamanlar dokuz yaşındaydım. İlk kez uçağa biniyor ve Rangiroa’dan ilk kez ayrılıyordum. Gökyüzünde olduğuma bir türlü inanamıyordum.

Yarı uykulu gözlerle çevremdeki sonsuz maviliği ve beyaz bulutları izlerken, kendimi deniz altında, eşsiz mercan kayalıklarının arasındaymışım gibi hissediyordum.

Uçakta, yanında refakatçisi bulunmayan, benden başka iki çocuk daha vardı. Ama onlar birer popo’as (yani, beyaz ırka mensup) çocuklardı. Biri kız, diğeri erkekti. Kız benimle yakından ilgilendi: Yanında getirdiği kitapları okumam için bana ödünç verdi. Tuvaletlerin yerini, üşüdüğümüz zaman kullanabileceğimiz battaniyeleri ve film izlerken takacağımız kulaklıkları gösterdi. Ayrıca, bize uçağın birinci katını gezdirmesi için, kabin memuruna ricada bulundu. Boing- 747 tipi bir uçaktı. O güne kadar, bir uçağın içinde kocaman bir merdivenin bulunabileceğini hiç düşünmemiştim. Ama yanımdaki kızın, uçaklar hakkında bilmediği yoktu. Sürekli elimi tutuyordu. Benden üç yaş büyüktü. Yani, on iki yaşındaydı. Adı da Magali’ydi.

Rangi’de iken, İsidor adında bir arkadaşım vardı. Onunla birlikte, sık sık, uçakların piste iniş kalkışlarını izlemeye giderdik. Ama onlar küçük çapta, pervaneli uçaklardı. Ömrümde, bir tek uçağın bu kadar kalabalığı içine alabileceğine inanmazdım. Oysa 747’nin içindeki insan sayısı, Avatoru’daki Katolik kilisesinin yemeğinde gördüğüm insan sayısından daha çoktu. Üstelik, kilise yemeğine köyün yarıdan fazlası katılmıştı. Kilise yemeğini hiç unutamıyorum: Herkes, bayramlıklarını giyerek kiliseye koşuyordu. Kadınlar, saçlarını çiçeklerden örülmüş taçlarla süslemişlerdi. Hepsinin de bellerine kadar inen saçları vardı. Hayal meyal hatırlıyorum; küçücük bir çocukken, uzun saçlı bayanların saçlarının altına saklanmak için, onlara yakın masaların arasına dalmaya çalışırdım. Yumuşacık, çiçek kokulu o ipeksi saçları koklamaya bayılırdım.

Ben, Mava’yı (yani, annemi) hiç görmedim. Ama büyük annemin söylediğine göre (bunu her fırsatta söylerdi) onun da saçları çok güzelmiş. Koyu siyah ve dolgunmuş. Taradığı zaman, ta dizlerine kadar uzanırmış. (Rangiroa’nın en güzel saçlı kadınıymış.)

Yedi çeşit Çin yemeği ısmarlamaya gücü yetenler, uzun masaların çevresine sıralanıp oturuyorlardı. Sonra da kendilerine sunulan Pekin ördeği, çiğ balık, limonlu piliç gibi önemli yiyeceklerin yanı sıra, genç kızların ahşap tepsiler üzerinde taşıdığı her türlü yiyecekten diledikleri kadar alıyorlardı. Bense, masaların arasına sokulup, bütün yemekleri gözden geçiriyordum. Nihayet, bir fırsatını bulup, buzda soğutulmuş taze Hindistan cevizi suyundan içmekle yetiniyordum. Arkadaşlarımla birlikte çılgın şeyler yapıyorduk. Masaların üzerinde, ufacık bir pasta kırıntısı bırakmıyorduk. Masalar temizlenince, onları bir düzene sokup ortalığı dans okulunun gösterilerine uygun hâle getiriyorduk. Dışarıda bekleyenler, artık içeri girebilirlerdi.

Önce küçük kızların dansı başlıyordu. Dansçıların arasında, teyzemin evlâtlığı Vayari de vardı. Bu isim, burada, yani Fransa’da insanlara biraz tuhaf gelebilir. Ama Polenezya’da çok sevimli bir isimdir. Anlamı da “Krallık Suyu” demektir. Vayari’yi dans ederken son gördüğümde, beline bağladığı peştamalın düğümü ansızın çözülmüş ve külotu gözükmüştü. Zavallı kızcağız, peştamalı yeniden bağlamaya çalışıyor; ama bir türlü beceremiyordu. Neredeyse, utancından ağlamak üzereydi. Bense arkadaşlarımla birlikte pistin kenarına oturmuş, kahkahalarla onun hâline gülüyordum. Ama şu anda çok pişmanım. Zavallının yanımda bir fotoğrafı bile yok. Şimdilerde, dokuz on yaşlarında falan olmalı. Yine eskisi gibi sıska ve sinirli mi acaba? Teyzemin kocası, eskiden olduğu gibi, küçük kıza hâlâ kötü davranıyor mu; bilmiyorum. Bunu düşünmek bile istemiyorum.

Şu anda, kilise yemeğinin sonunda, kalabalığın arasında oturan büyük annem geldi gözlerimin önüne… Sanki bir film izler gibiyim. Büyük annemin, hurma dallarıyla ve pembe püsküllü çiçeklerle taçlandırılmış olan başını görüyorum. Bir yandan çatık kaşlarıyla sigarasını tüttürüyor, bir yandan da mavi çiçekli beyaz peştamallarıyla pistte dans eden çiçek kolyeli kızları izliyor.

Büyük annemin kulağıma eğilerek fısıldadıklarını bugün bile işitir gibiyim:

“Senin annen, Rangiroa güzellik kraliçesi seçilmişti. Dans topluluğunun kılavuz oyuncusuydu. Onun dans edişini bir görecektin!.. Bunlar da bir şey mi?”

***

Henüz büyük annemle yaşadığım yıllarda, gün batımı saatlerinin ayrı bir tadı vardı. Büyük annem, balıkları ayıkladıktan sonra, daha önce hazırladığı pirinç tenceresini ocağın üzerine koyardı. Pirinçler, ağır ateşte tıkır tıkır pişerken biz de bank niyetine kullandığımız Hindistan cevizi kütüğünün üstüne yan yana otururduk. Derin bir sessizlik içinde, sırtımızı kulübenin duvarına dayayıp güneşin batışını seyrederdik.

Güneş, bazen, göz kapaklarını kül rengi bulutların oluşturduğu ateşten bir göz gibi görünürdü. Bazen de, gökyüzünün bize sunduğu fantastik tepelerin arasında göle doğru dökülen bir lâv şelâlesine dönüşürdü. Havanın kapalı olduğu zamanlarda ise sanki, ipekten dokunmuş bir tülün ufku perdeleyişini izlerdik. Kimi zaman, gökyüzünün buluttan arınmış hâline de tanık olurduk. Böylesi günlerin akşamında güneş, doğal bir seyir izlerdi. Köpüklü suların üzerinde, kızıl altın renginde, geniş ve parlak bir iz bırakarak batardı.

Büyük annemle gün batımının keyfini çıkartırken, bir yandan da, keskin çığlıklar atarak balık avlamaya çalışan “Oyyo” adı verilen sarı tepelikli, siyah kuşların ilginç hareketlerini izlerdik. Kuşlar, ani bir zıplayışla su yüzüne çıkan ve sonra birden kaybolan hızlı bir balık türünün peşindeydiler. Uzun, ince bir et dilimini andıran bu balıkları yakalayabilmek için, bütün marifetlerini gösterirlerdi.

Büyük annem, bazen, ayıkladığı iri balıkların başlarını suya atardı. Aradan birkaç dakika geçmeden, gölün ortasından kıyıya doğru yaklaşan “Mori” nin iri ve siyah yüzgecini görürdük. Mori, bizim kıyıya alışık olan bir köpek balığının adıydı. Büyük annemin suya fırlattığı balık başları, bu evcil canavarın ağzında bir anda kayboluverdi. Akşam yemeğini lüpür lüpür yutan Mori, koca kuyruğunu savura savura yeniden gözden kaybolurdu.

“Ailemizin Mori tarafından korunduğunu unutma!” derdi büyük annem. Bunu kanıtlamak için de, bana bir aile öyküsü anlatırdı: Söylediğine göre; büyük annemin erkek kardeşi ve onun iki arkadaşı, bir Faranis (Fransız)’nin gemisine atlayıp Mateva mercan adacıklarına gitmek üzere yola çıkmışlar. Zavallı Fransız’ın batmazlığına inandığı gemisi suda yüzen bir ağaç kütüğüne toslamış ve alabora olmuşlar. Gemi de batmış.

Dört adam, denizin ortasında, altı saat boyunca gemilerine çarpan ağaç kütüğüne tutunarak hayatta kalmaya çalışmışlar. En sonunda, ton balığı avlayan bir balıkçı, adamların çığlığını işitmiş ve onların imdadına koşmuş. Balıkçı onları kurtarıncaya kadar, bir yığın köpek balığı onların çevresinde dönüp durmuş. Zavallı Fransız tir tir titriyormuş. Köpek balıklarına yem olacağım düşüncesiyle korku çığlıkları atıyormuş. Ama büyük dayım (yani, büyük annemin kardeşi), onu yatıştırmak için;

“Sakın telâşlanmayın bayım. Ben sağ olduğum sürece bu hayvanlar kimseye zarar vermez. Bizi korumak için çevremizde dönüp durduklarını anlayamıyor musunuz?” diyormuş. Ama Fransız onun sözlerine hiç inanmak istemiyormuş.

Ara sıra, ilkokul öğretmenim Bay Atéo ile ikimiz bir tekneye atlayıp balık avına çıkardık. O zaman, büyük annem beni yanına çağırır ve kulağıma şunları fısıldardı:

“Eğer siz avlanırken Mori karşınıza çıkar da sana üç kez ardı ardına bir işarette bulunursa, hemen avlanmayı bırakmalısın. Bu durumu Bay Atéo’ya da haber ver ki, o da avlanmasın. Sakın unutma; Mori’nin bu hareketi, karada (evde) bazı şeylerin yolunda gitmediğine işarettir.”

Şu anda Fransa’dayım. Aradan üç yıl gibi uzun bir zaman geçti. Ve artık ben, bu tür hurafelere inanmıyorum. Ama büyük annemin ülkesindeyken farklıydı.

Bu konuyla ilgili şöyle bir söylence de duymuştum: Annemin, yirmi iki yaşında, denizde boğularak ölen bir erkek kardeşi varmış. Bu delikanlı, denize açıldığı bir gün, köpek balıklarının en irisi olan ve sadece geceleri ortaya çıkan Toretore adlı balığı güpegündüz karşısında bulmuş. Hayvan tam üç kez, dayıma (annemin kardeşine) saldıracak gibi olmuş ve ardından yüz geri edip gitmiş. Dayım, bunun bir uğursuzluk işareti olduğunu anlamış ve hemen kıyıya dönmüş. Bir de ne görsün; babası (yani, benim büyük babam), aygın baygın yerde yatıyormuş. Anlattıklarına göre; büyük babam kulübenin damını tamir etmeye niyetlenmiş. Ama kullandığı merdivenin basamaklarından biri iyice çürüdüğü için kırılmış. Büyük babam da merdivenden düşüp bayılmış. Büyük anneme göre, büyük köpek balığı Toretore’nin güpegündüz dayımın karşısına dikilişi, ona babasının merdivenden düştüğünü haber vermek içinmiş.

Büyük anneme; “Madem öyle, aynı köpek balığı neden dayımın boğulmasına engel olamamış?” diye sorduğumda, o sadece gözlerini kapatır ve “Ölüme gücü yeten bir yiğit henüz doğmadı.” diye başını sallardı. Bütün açıklaması bundan ibaretti. Durumdan hiç şikâyetçi değildi.

Büyük annemin odasında, etajerin üzerinde, anneme ait bir fotoğraf vardı. Bu fotoğraf babam tarafından, annemin o sıralar çalıştığı Sahil Otel’in önünde çekilmişti. Boynunda beyaz deniz kabuklarından yapılmış bir kolye vardı. Gülümsüyordu. Bu fotoğrafın yanı başında, dalgıç olan dayımın da bir fotoğrafı yer alıyordu. Hatırladığım kadarıyla çok yakışıklı bir yüzü vardı. Eski sinema aktörleri gibi gülümsüyordu. Fotoğraflar, her zaman, yeni toplanmış, açık mor renkli begonya çiçeklerinin arasına gömülmüş bir hâlde dururlardı. Çiçekler, her gün yenilenirdi. Fotoğrafın yanı başında birkaç tane de mum vardı. Ama onları hiçbir zaman yanmış hâlde göremezdim. Buna rağmen, bazı sabahlar, açık kapının önünden geçerken, burnuma yanık bir bal mumu kokusu gelirdi. Büyük annem, bu odaya her girişinde, iki parmağını birkaç saniye süreyle etajerin üzerine koyardı. Sanki bu hâliyle, ölmüş iki çocuğunu selâmlar gibiydi.

Büyük annemin şu an hayatta olan iki çocuğu daha vardı. Bunlardan biri, Loret teyzem. Kendi adını taşıyan bir pansiyonu işletiyor. Diğeri ise Fostin dayım… Büyük annemin en küçük çocuğu… Hava yollarında çalışan bu dayımı, üç veya dört kez görmüşümdür. Onun da üniformalı bir fotoğrafı vardı. Ama onun fotoğrafı, oturma salonu veya yemek odası diye adlandırdığımız bir odada dururdu. Burası aynı zaman da benim yatak odamdı. İçeride, benim yatağımla birlikte bir masa, dört sandalye ve kontrplâktan yapılmış eski bir komedin de yer alıyordu. Pencerelerde çiçek desenli basma perdeler asılıydı. Adına yemek odası da dediğimiz bu mekânı, hiçbir zaman amacına uygun olarak kullanmazdık. Yemeklerimizi, evin önündeki taraçada yerdik. Yağmurlu günlerde bile…

Ödevlerimi de verandanın altında yapardım. Odama sadece uyumak istediğim zaman girerdim. Oralar buralara göre, o kadar farklıydı ki!.. Oradayken giysi olarak, sadece üç adet şortum, iki adet tişörtüm ve bir adet gömleğim vardı. Bu durumu Fransız arkadaşlarım Eric ve Aleksandır’a söylemeye bile cesaret edemiyorum. Sadece okula giderken ayakkabı giyerdim. Biricik gömleğimi ise, büyük annem beni pazar ayinlerine götürürken kullanırdım.

Oradayken, zengin ya da yoksul, hiç birimizin fazla giysiye ihtiyacı olmazdı. Bunu Fransız arkadaşlarıma açıklayamıyorum. Fransa’ya gelirken, ayağıma zorla giydirilen ayakkabılardan ötürü ne sıkıntılar çektiğimi anlamaları mümkün değil. O gün neredeyse ağlayacaktım. Ayakkabı adı verilen bu işkence âletinin içinde, zavallı ayaklarımın acıyla burkulduğunu hissediyordum. Birazcık acı verse bile, kendi sahilimizdeki sivri mercan kayalıklarının üzerinde çıplak ayakla dolaşmayı yeğliyordum. Ayağımın altındaki otların engebeli dokunuşlarını yeniden hissetmeyi ve üzerinde koştuğum mercan kırıklarının çıkardığı porselen sesini yeniden işitmeyi o kadar çok istiyordum ki!..

Bazen kendi kendime soruyorum: “Bunca yıl ayakkabı ve çorapla dolaştıktan sonra acaba, benim topuklarım da beyazlarınki gibi yumuşamış mıdır? Eğer öyle olmuşsa, çocukluk arkadaşım İsidor, benimle alay edecektir. Sahile doğru korkusuz koşmak yerine, narin yapılı turistler gibi kalçamı kıvıra kıvıra yürüdüğümü görürse, eminim hâlime kahkahalarla gülecektir.

***

Büyük annemin ülkesindeyken “zengin” ve “yoksul” un ne anlama geldiğini pek bilmezdim. Büyük annemin kulübesi, ince tahtalardan inşa edilmiş bir yerdi. Topu topu iki odası vardı. Kulübenin bitişiğinde, üstü palmiye dallarıyla örtülmüş ve içine gazlı yemek sobası yerleştirilmiş bir bölme daha vardı ki, burayı mutfak olarak kullanıyorduk.

Mutfak duvarının hemen dibinde, dört adet iri mercan tuğlasıyla çevrelenmiş bir de odun ocağımız vardı. Tuvaletimiz, iki Hindistan cevizi ağacının arasına kazılmış kocaman bir çukurdan ibaretti. Büyük annem, çağanozların insan dışkısını verimli bir toprağa dönüştürdüklerini söylerdi.

Mutfağımızın en lüks yanı, tatlı sayılabilecek bir musluk suyumuzun bulunmasıydı. Sabah akşam, bu musluğun altına dikilir, dişlerim çatırdayarak yıkanırdım. Palmiye liflerinden örülmüş bir hasırı da kendime siper ederdim. Büyük annem de aynı şekilde yıkanırdı. Ama o, yıkanmak için, ya sabahın alaca karanlığını ya da gece yarısını seçerdi. Kimi sabahlar, şırıl şırıl akan su sesiyle birlikte, büyük annemin şarkı mırıltılarını da işitirdim. Büyük annem, vücudumuzun parlak ve güzel görünmesi için, yıkandıktan sonra iyice kurulanmamız gerektiğini söylerdi.

Kulübemizin önünde üç adet limon ağacı vardı. Bunlar, büyük annemin kocası (yani, benim büyük babam) tarafından dikilmişti. Büyük annemin, her ne zaman üç beş kuruş paraya ihtiyacı olsa, biraz limon toplar; birkaç plâstik torbaya doldurur ve Tinito (Çinli)’nun dükkânına götürürdü.

Büyük annemin, çiçeklerden ördüğü çift katlı kral taçları çok ünlüydü. Herkes tarafından bilinirdi. Rangiroa’ya herhangi bir yabancı devlet büyüğü veya önemli bir adam gelip gideceği zaman büyük anneme sipariş verirlerdi. Çünkü bizim oralarda, yabancı konukların çiçek kolyelerle karşılanması önemli bir gelenekti. Böylesi günlerde, hava limanlarıyla gemiler kral tacı ve salkım çiçek sepetleriyle süslenirdi. Polenezya’da yabancı konuklar uğurlanırken kendilerine, genellikle, deniz kabuklarından yapılmış kolyeler sunulurdu. Ama bizim Rangi’de daha çok basit kral tacı sunmak yaygın bir âdetti. Büyük annemin bana verdiği bir krallık tacını hâlâ yanımda taşırım. İyice kuruyup karardı, ama onu her zaman saklayacağım. Bugün bile kokusunu duyumsuyorum. Veya bana öyle geliyor.

Büyük annem, küçük deniz kabuklarından yapılmış uğurlama kolyeleri de satardı. Deniz kabuğu bulabilmek için, Hindistan cevizi ağaçlarının arasında nereyi kazacağını iyi bilirdi. Kazdığı yerden binlerce deniz kabuğu çıkartırdı. Kabukların hem sarı hem de koyu pembe olanları vardı. Bu tür kabuklar, deniz altında değil; kumsalın belli yerlerinde bulunurlardı. Niçin öyleydi, bilmiyorum. Büyük annemin sattığı kolye dizileri, daha çok koyu renkli, ucu sivri kabuklarla, benim okyanus kıyısındaki kumsalda topladığım açık mor renkli sedeflerden oluşurdu. Elinde iğnesiyle verandaya oturan büyük annem, saatler boyunca “tık. tık.” sesleri arasında deniz kabuklarına delik açardı. Büyük annemin kazanç yollarından biri de Hindistan cevizi unundan yaptığı nefis ekmeklerdi. Benim de çok hoşuma giden bu ekmekler, her pazar günü, bir başka Çinli’nin bakkal dükkânında satışa sunulurdu.

Yeni ay doğduğunda, büyük annemle birlikte, akşamları dalgakıranın üstüne balık tutmaya giderdik. İkimizin de birer oltası vardı. Ama kamış çubuğuna bağlı birer olta değildi bunlar. Misina adını verdiğimiz sağlam yapılı bir naylon ipten ibaretti. Oltalarımızı başımızın üzerinde şöyle bir çeviriyor, sonra da Avatoru Boğazı’nın koyu mavi sularına doğru fırlatıyorduk. Oltanın iri uçlu iğnesine, benim daha önce ölmüş ahtapot parçalarından bükerek hazırladığım küçük yemlerden takıyorduk. Oltamızın kurşunu, basit bir inşaat demirinden ibaretti. Bir akşam, ikimiz birlikte “ördek gagası” adı verilen, beş adet “Oyo” balığı yakaladık. Balıklardan ikisi oldukça iriydi. Büyük annem, onları Beatris Lokantası’na sattı. Diğer ikisini teyzeme ait soğuk hava deposuna kaldırdı. Sonuncusunu ise, haşlanmış tara yaprağı ve rezene taneleri eşliğinde fırına sürüp pişirdi. Mımm!.. Şu anda sadece onun lezzetini düşünüyorum!..

Çarşamba günleri (okula gitmediğim zamanlar) büyük annemin, dağ gibi yığılmış yatak çarşaflarını, peçeteleri ve yastık kılıflarını büyük bir titizlikle ütüleyişini çok iyi anımsıyorum. Bu işleri hangi otel veya lokanta için yapıyordu, bilmiyorum. Ama şu anda, bunları düşündükçe, büyük annemin yoksul bir kadın olduğunu anlayabiliyorum. Babam, benim bakım masraflarım için, büyük anneme her zaman para yollardı. O nedenle hiçbir şeyim eksik olmazdı. Ama büyük annem hasta düştükten sonra bazı şeyler değişti. Zavallı kadıncağız, hastaneden döndükten sonra, yukarıda sözünü ettiğim ufak tefek işleri bile yapamaz oldu. Bunu üzerine, beni teyzeme emanet etti. Ama orada pek sevimli şeyler yaşadığımı söyleyemem.

***

Loret teyzem yumuşak huylu, çalışkan ve neşeli bir kadındı. Özellikle kocası uzaklarda olduğunda daha neşeliydi. Teyzem önceleri, Tahiti’de sekreterlik yapmış. Sekiz yıl boyunca, azar azar para biriktirmiş. Daha sonra, mirastan payına düşen, deniz kıyısındaki boş alanı değerlendirmiş. Ağaç kazıklar üzerine “Bungolov” adı verilen tek katlı, iki adet ahşap ev inşa ettirmiş. Ardından da burayı kendi adını taşıyan bir pansiyon hâline getirmiş. Yani, Loret Pansiyon… Pansiyonun çevresi, teyzemin diktiği Hindistan cevizi ağaçları, bamya çiçekleri, gelin taçları ve daha bir yığın bitki örtüsüyle çevriliydi. Hatta içlerinde bir incir ağacı vardı ki, onu gören popa’alar (beyazlar) her nedense şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. Teyzemin kocası iri yarı, işsiz bir adamdı. Tahiti’deyken ne iş yapıyordu bilmiyorum. Ama burada (Rangiroa’da), gün boyunca hemen hemen hiçbir iş yapmazdı. Yaptığı tek şey, uyuşuk uyuşuk balık avlamak ve teyzemin aldığı mobiletle sokaklarda tur atmaktı. Bazen bir kutu kibrit almak için, mobilete atlayıp gider ve gece yarısına kadar gelmezdi. Ya köylülerle gülle oynayarak vakit geçirir ya da bira içip sızardı. Özellikle, bir Tahiti birası olan Hinona’yı çok içerdi. O zaman da çekilmez bir adam oluverirdi. İpe sapa gelmez bahaneler uydurup zavallı Vayari’yi bir güzel pataklardı.

Teyzemin yanına taşınalı yaklaşık bir hafta falan olmuştu. Bir akşam teyzemin kocası, genellikle müşterilerin yemek yediği çardağın altına oturmuş yine içiyordu. Bir ara, yeri göğü inleten çirkin sesiyle;

“Vayari!.. Vayari!..” diye haykırdığını işittim. Meğer köpeklerden biri, eniştem olacak adamın plâj terliklerinden birini götürmüş. Zavallı kızcağız, o sırada, benimle birlikte verandaya oturmuş, bana ödevlerini kontrol ettiriyordu. (Nedense, o sıralar, öğretmen olmaya pek hevesliydim.) Vayari, eniştemin çığlığı karşısında öyle bir irkildi ki, yerinden top gibi zıpladı. Yüzündeki gülücük, bir anda siliniverdi. Bunun nedenini bir türlü anlayamadım. Kızcağız, apar topar yerinden kalkıp doğruca çardağın altına yöneldi. Zaten bir deri bir kemik olan zavallı kızı, eniştemin ayı pençesini andıran iri ve nasırlı ellerinin arasında debelenirken görmek benim için bir kâbus olmuştu. Bu manzarayı sadece birkaç saniye izleyebilmiştim. İçimde ani bir öfke belirmişti. Teyzemin kocası olacak zorbayı oracıkta öldürmek istedim. Ama küçücüktüm. Bir tek söz söylemeye bile cesaretim yoktu. Öte yandan, boğazım düğüm düğüm olmuştu. İstesem de konuşamazdım. Yine de verandayı aydınlatan ampulün ışığı altında, öfkeyle ayağa kalkabilmiştim.

Eniştem, Vayari’yi kollarından yakalamış, sanki bezden bir bebek gibi havada sallıyordu. Sanırım, benim kendisini izlediğimi gördü ve kızı bıraktı. Zavallı Vayari, adamın elinden kurtulur kurtulmaz oradan uzaklaştı. Zavallıcık yediği sopalara aldırmadan, yine de o tembel ve sarhoş herifin kaybolan plâj terliğini bulmak için gecenin karanlığında kaybolup gitti.

Ertesi gün, her zaman olduğu gibi, kahvaltı masasını hazırlıyordum. Eniştemin kahve bardağını önüne koyarken, adam beni kolumdan tutup; “Bana öyle ters ters bakma ufaklık.” dedi. “Sen kendini köpek balığı falan mı sanıyorsun yoksa?”

Ah keşke!.. Nerde bende o şans!.. Şu anda, bütün zorbaları ortadan kaldırmak için, adam yiyen iri bir köpek balığı olmayı o kadar çok isterdim ki!.. Hayatımda hiçbir kimseden bu kadar nefret etmemiştim. Bu gün bile, o adamı düşündükçe, nefret duygularım yeniden kabarıyor. Beni “yarım herif” diye çağıran sadece oydu. Bizim oralarda, melezleri “yarım” diye çağırmak bir âdetti. Ama ev içinde, eniştem olacak adamdan başka beni böyle çağıran kimse yoktu.

Büyük annem, bana gönderdiği her mektubun sonunda; “Vayari de sana öpücüklerini yolluyor.” diye yazıyordu. Bu satırları okur okumaz, o uğursuz gece yeniden gözlerimin önünde canlanıyor ve yüreğim daralıyordu. Zavallı kızın, kuruyan gözyaşları arasında içini çeke çeke hıçkırması ve bana söyledikleri hâlâ kulaklarımda. Sanki teskin edilmeye, avutulmaya muhtaç olan benmişim gibi bana şöyle demişti:

“Biliyorsun; Loret teyzen ona bir çocuk veremediği için bana böyle hırçın davranıyor. Üzüntüsünden beni bir türlü sevemedi.”

O günlere ait anılarımın arasında, bir kişi daha gözlerimin önüne geliyor: Bu adam aksanı bozuk, tuhaf bir beyaz (popa’a)’ydı. İnci tarlalarında aşılama yapan, profesyonel bir dalgıçtı. Bir keresinde, Kaptan Kusto’nun Kalipso adlı araştırma gemisine binip ünlü denizciyle birlikte uzunca bir yolculuğa çıkmıştı. O günlere ait hatıralarını anlatmaya bayılırdı. Mutfakta teyzeme yardım eden genç bir kız vardı. Sanırım kuzenlerden biriydi. Adam, bu kızı gördüğü zaman değişik bir havaya girerdi. Saçlarını taramaya başlar, bir yandan da yüksek sesle gevrek gevrek gülerdi. Onun bu komik davranışı, hepimizi eğlendirirdi. Sanırım; adamın bizim pansiyona gelişinin ilk günleriydi. Vayari’yle birlikte çardağın altındaki müşteri masalarına öğle yemeği servisi yapıyorduk. Adam, gülümseyerek yüzümüze baktı ve:

“Siz kardeş misiniz?” diye sordu.

Vayari, nasıl cevap vereceğini bilemedi. Kucağındaki ekmek sepetiyle oracıkta dikilip kaldı. Adamın sorusunu ben yanıtladım:

“Evet, o benim kız kardeşim.”dedim. Vayari, rahatlamıştı. Doğal bir tavır takınarak servise devam etti.

O günden sonra, bu soruyu soran bütün turistlere aynı şekilde cevap vermeyi kararlaştırdık. Bu benim hoşuma gittiği gibi, Vayari’yi de yeterince mutlu ediyordu.

Pazar günleri, pansiyonun karşısındaki küçük limanın orada, deniz dibi avına çıkıyordum. Bazen Vayari de benimle birlikte gelmek için peşime takılıyordu. Onu kendimden uzaklaştırmak için:

“Bana bak Vayari, eğer peşimi bırakmazsan, seninle kardeş olmadığımızı Faranis (Fransız)’e söylerim.” diye gözdağı veriyordum. O da ister istemez kıyıya dönüyordu. Çünkü Vayari, su altında beni izleyemeyecek kadar küçüktü. Deniz dibi avcılığımın en heyecanlı yerinde işimi bozuyordu. Örneğin; bir deniz dibi mağarasına girmek üzereyken veya deliğinden çıkan bir ahtapotun yerini saptadığım sırada Vayari, ağlamaya başlıyordu:

“Ne olursun Taurama; beni buradan çıkar. Çok yoruldum; köpek balıklarından korkuyorum.” diye yalvarıyordu. Bu da beni sinirlendiriyordu.

Vayari, henüz küçücük bir bebekken Loret teyzeme Papet’te evlâtlık olarak verilmişti. Bu anlayış, o ülkede, çok çocuklu yoksul ailelerin her zaman başvurduğu sıradan bir işti. Küçük kızın kardeşim olduğunu söyleye söyleye, bunun bir yalan olduğunu tamamen unutmuştum.

Bir akşamüstü, ilkokul öğretmenim, bizim pansiyona yemek yemeye gelmişti. Kendisine bazı sorular soran Faranislerden birine şöyle dediğini işittim:

“Biliyor musunuz beyefendi; adamızdaki yaşam anlayışı iyice değişti. Eskiden çocuklar, Tanrı’nın sunduğu birer nimetti. Yani, çocuk evin kralıydı. Ama şimdi öyle mi? İnsanlar yoksullaştıkça, kendi çocuklarını sırtlarına vurulmuş ek bir yük olarak görmeye başladılar. Onlara kızıyorlar ve kötü davranıyorlar. Ne yazık ki öfkemizi her zaman en zayıf olanlardan çıkartıyoruz.”

Oysa eniştem yoksul sayılmazdı. Ama niçin zalimdi. Teyzem ise; Vayari’yi kendi kızı gibi sevebiliyordu. Büyük annem yoksul bir kadındı; ama benim için deli divane oluyordu. Bana “gözümün nuru” diye sesleniyordu. Ama ortada anlamadığım bir şey vardı. Sanırım bunu sonsuza kadar da anlayamayacaktım.