cinema

Sosyal ve Psikolojik Meselelere Dikkat Çeken Yönetmen: Belkıs Bayrak

“İnsan kendisiyle hesaplaşmaktan, kendine kıymaktan kaçınırsa başka suçlular aramaya çıkar.”

 Genç yönetmen Belkıs Bayrak’ın ismini en çok Malatya Film Platform Direktörü olarak duymuştuk. Ancak festival koordinatörlüğüne gelene kadar sinema-tv için vermiş olduğu çaba takdire şayan. Uluslararası İlişkiler okuyup, yan dal olarak da reklamcılık bitiren Belkıs Bayrak’ın bankacılık sektöründe çalışmasına rağmen sinema sevdası başından hiç gitmemiş.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema-TV Yüksek Lisans eğitimine devam eden Belkıs Bayrak, film atölyelerinin öğrencisi olmuş hep!

Belkıs Bayrak (Malatya Film Platform Direktörü)

 Eğitim süresince çeşitli kısa metraj film ve deneysel videolar çekerek, 2017 Sinema Genel Müdürlüğü Kısa Film Yapım Desteği kazandığı ‘Apartman’ filmi ile festival yolculuğunda almış soluğu. Uzun metraj yönetmenliğe doğru koşar adım ilerleyerek kısa filmler çekmeye, toplumun kimi zaman bile isteye görmek istemediği sosyal ve psikolojik meselelere dikkat çekmeye devam ediyor.

 Kendisiyle, çalışmaları ve filmlerindeki bırakmak istediği etkiyi, verdiği mesaj üzerine söyleştik.

*Kısa filmlerinizde, insanların kıyıcı taraflarına dikkat çekiyorsunuz. “Hatırlatma” filminde kişinin kendisine, gündemde olan Apartman’da ise karşı tarafa olan kıyıcılık esas alınıyor. Sizce insan en çok kime kıyıcı? Kendisine mi yoksa karşısındakine mi?

– İnsan -eğer ki bir vicdanı hâlâ varsa- kendine kıyıcıdır, kıyıcı da olmalıdır. En büyük mücadele, insanın kendisiyle verdiği mücadeledir. İnsan kendisiyle hesaplaşmaktan, kendine kıymaktan kaçınırsa başka suçlular aramaya çıkar. İçinde eksik kalan tüm hesapları başkalarına kıyarak kapatmaya, zamanla başkalarını suçlamaya, kendini acındırmaya başlar.

*Yaşadığımız dünyada kişilere göre değişen bir tolerans sınırı var. Sizce toleransın sınırları nerede başlar, nerede biter?

-Tolerans kelimesini bir eksiklik ya da hataya rağmen bir şeye tahammül etmek olarak mı tanımlıyoruz bunu netleştirmemiz faydalı olabilir. Toleransın sınırı insanın biricikliği ve birey olabilmesi ile alakalı. Benim tolerans sınırım, kendimi gerçekleştirme eşiğime kadar. Varlık gösteremediğimi hissettiğim yerde toleransımı gözden geçiririm. Bu arada kendimizi gerçekleştirmenin birçok yolu var tabii ki. Varlık gösterememekten kastım tüm bu yolların kapanması…

*Apartman filminde çalışma hayatının zorluklarını görüyoruz. İzleyince ilk şu soru geldi aklıma. Kapıcı Durmuş, bir mülteci olsaydı sizce apartman sakinlerinin tavrı ne olurdu? Az önce toleranstan bahsettik. Sizce bir mülteciye gösterdiğimiz toleransı kendi ülke halkımıza gösteriyor muyuz?

-Başka bir ülkenin vatandaşını ülkemizde misafir ederken ona tolerans mı gösteriyoruz, yoksa hoşgörü mü emin değilim. Tolerans kelimesine nasıl baktığımı bir önceki soruda aslında biraz bu sebeple belirttim… Ben sorunuza milletler, devletler seviyesinde değil yine insan seviyesinde yanıt vermek isterim.

Sorunuz aslında genel olarak yanımızda olanı değersiz görme durumuyla ilgili. Çevremizdeki insanları değersiz görmek ve bunun üzerinden kendimize değer biçmek gibi bir sorunumuz var. Apartman filmindeki karakterler kapıcıyı eleştirirken aslında kendi akıllarını yüceltiyorlar.

Eğer birisine hoşgörü gösteriyorlar ise bu da yine bir acıma duygusundan hareketle oluyor. İnsan olmanın gereği değil de kendi yüceliğinin bir lütfu, ikramı gibi…

*Çalışmalarınıza derinden bakınca, aslında çocuk, çocukluk çıkıyor karşımıza. Freud’a göre sanatın zemininde çocukluk vardır. Aslında sizin çalışmalarınızdaki en temel kaynak çocuk ve çocukluk mu?

-Bu yorumu siz dışarıdan benden daha kolay yapabiliyorsunuz. Benim tarafımda çocukluk ve şimdiki zaman birbiriyle çok iç içe… O yüzden benim temel kaynağımın ne olduğunu söylemem sanırım zor.

*Mihail Bakhtin, anlatı türlerinin hepsini “kronotop” kavramı üzerine bina ediyor. Bu kuram, zaman-mekân ilişkisinin ayrılmaz bütünlüğünü çıkarıyor karşımıza. Bu kuram üzerinden devam edecek olursak sizin eserlerinizde zaman ve mekânın nasıl bir önemi var?

-Ben belirgin mekânlarda neredeyse hayalet karakterle hikâyelerime başlıyorum. Kronotop kavramında Bakhtin zamanı uzamdan önceler, ancak benim için sanırım tersi bir durum var.  Bazı mekânlarda hissettiklerim, bir hikâyeden daha güçlü, daha karmaşık olabiliyor.

*Sekiz adet kısa filmden sonra, uzun metraj bir film düşünceniz var mı?

-Evet, var… Kısa filmlere çalışırken bir yandan uzun metraj film hazırlığım da devam etti. Bir süredir senaryo aşamasında olduğum bir yol hikâyesi üzerinde çalışıyorum.

*Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

 –Sorularınız için asıl ben teşekkür ederim.

Kefernahum

         Yönetmen, Ortadoğu’daki aile kavramını tartışırken, buradan yola çıkarak küresel bir sorun olan mülteciliği gündeme getiriyor. Filmde mahkeme sürecinde hâkimin “Neden aileni mahkemeye verdin?” sorusuna Zain’in verdiği cevap, aile kavramını tartışmak adına manidar: “Beni doğurdukları için.” Yönetmen, Beyrut’ta buna benzer çok sayıda aile olduğunu bize hissettiriyor.

Günümüz dünyasının çok önemli sosyal sorunları var; mülteci olmak ve fakirlik gibi. Ülkemizde milyonlarca Suriyeli var. Savaşın ortasındaki ülkelerini terk ederek farklı bir ülkeye gitmeye ve burada yaşamaya çalışıyorlar. Birkaç yıl öncesine kadar botlarla Ege Denizi’ni geçmeye çalışırken hayatını kaybeden Suriyeli mültecilerin haberlerini izliyorduk ekranda. Ülkemiz içinde ve etrafında yaşandığı için bu hikâyenin bizzat içindeyiz. Farklı kıtalarda da buna benzer durumların yaşandığını ise medyadan öğreniyoruz.

Fakir olmak ile mülteci olmak sanırım aynı sosyo-psikolojik sonucu doğuruyor; kendini yaşadığın yere ait hissetmemek. Mülteci olduğunuzda hiç tanımadığınız bir yerde yeniden doğmaya çalışıyorsunuz. Fakir olduğunuzda ise sınıf atlayarak bulunduğunuz yeri bir an önce terk etmeye çalışıyorsunuz. Bu modern his, belki de son elli yılın en önemli trajik sonuçlarından biridir.

Her iki sorunu gündeme getiren ve Lübnan’ın Oscar adayı olarak yarışan bir film var vizyonda: Keferhanum.

 

Kefernahum, Fransızca “Kaos” anlamına geliyor ve İncil’de geçen hikâyelerde lanetlenmiş bir köyün adı.

Filmde, 1974 Lübnan doğumlu kadın yönetmen Nadine Labaki’nin imzası var. Labaki’yi daha önce çektiği Karamel (2007), Peki Şimdi Nereye (2011) adlı yapımlarda kadınları öne çıkaran filmlerinden tanıyoruz. Kefernahum’da ise çocuk bir oyuncu başrolde: Zain Al Rafeea.

Filmimiz Beyrut’un fakir sokaklarında geçiyor. Yönetmen fakirliğin kol gezdiğini filmin daha ilk dakikalarında bize gösteriyor. Sokaklar dar, pis; evler iç içe. Çoğu evin çatısı yok. Bazı evlerde aileler tek bir odada yaşıyor; Zain’in ailesinin yaşadığı gibi. Çok çocuklu bir ailede yaşıyor Zain. Doğum belgesi yok. Yaşını bilmiyoruz. Doktor dişlerine baktığında yaşını tahmin ediyor: On iki. Diğer kardeşlerinin de doğum belgesi yok. Zain okula gitmiyor ama istiyor. Ancak, babası da çalışıp eve para getirmesini istiyor.

Zain’in, Sahar adından bir kız kardeşi var. Ailesi, yaşı çok küçük olmasına rağmen beş tavuk karşılığında onu komşu bakkala satıyor. Zain’in ailesine karşı öfkesi bu olayla birlikte artıyor ve evden kaçıyor. Sokaklarda kaldığı bir gün Etiyopyalı bir mülteci olan Rahil ile karşılaşıyor. Rahil’in oturma izni yok ve burada doğurduğu çocuğunun da doğum belgesi yok. Polisten kaçarak yaşıyor. Yaşamak denirse… Bir barakanın içindeler sadece. Bir oda bile değil. Zain burada kalıp onlara yardım ederken Rahil polise yakalanıyor ve Zain, Rahil’in küçük çocuğuna bakmak, onunla ilgilenmek zorunda kalıyor. Filmin ikinci yarısı iki küçük çocuğun ayakta kalma mücadelesi şeklinde geçiyor. Zain’in bu mücadelesi aslında onun karakteriyle örtüşüyor: Azimli, kararlı, asla pes etmeyen tavrı.

Yönetmen, Ortadoğu’daki aile kavramını tartışırken, buradan yola çıkarak küresel bir sorun olan mülteciliği gündeme getiriyor. Filmde mahkeme sürecinde hâkimin “Neden aileni mahkemeye verdin?” sorusuna Zain’in verdiği cevap, aile kavramını tartışmak adına manidar: “Beni doğurdukları için.” Yönetmen, Beyrut’ta buna benzer çok sayıda aile olduğunu bize hissettiriyor.

 

Burada tartışılan sadece “bakabileceğin kadar çocuk doğur” tavrından ziyade ailenin hayata bütüncül yaklaşımıdır. Çünkü çocuklar, içinde doğduğu ve yaşadığı toplumda şekil alıyor. Fakirliğin içinde nefes alıp veren ve eğitimden yoksun kalan çocukların çıkış noktası genelde iyi bir sonla bitmiyor. Filmde de olduğu gibi çocuklarına “yol gösteremeyen” ve varlığını hissettiremeyen ailelerin parçalanması kaçınılmazdır. Bunu Ortadoğu topraklarının geneli için söylemek mümkündür. Çünkü Ortadoğu büyük bir ailedir fakat bu aile kendisine ait olmayan ve farklı bir yol gösteren Batılı devletler tarafından yönlendirilmiştir XX. Yüzyılda. Bu yönlendirilme ister istemez toplumun parçalanmasına neden olmuştur. Bu nedenle Zain’in öfkesini, sadece ailesine değil de topluma ve devlete yönelik olarak da okumak mümkündür. Çünkü fakirlik, sadece bireysel bir sonuç değildir.

Zain’in ailesinin akademik yoksulluğunu, mahkeme sahnelerinde kaçış noktası olarak görüyoruz: Bize kimse yol göstermedi.

Bu oldukça önemli. Çünkü Zain, belirli bir yaşa gelmiş anne ve babasının aksine, kendi yolunu bulmaya çalışıyor. Bunun sadece akademik bir öğretiden geçmediğini, hayata sahici duygularla yaklaşımın da insanı doğrulara götüreceğini hatırlatıyor bize. Hataya dair birçok konuda çocukların hisleri, ailelerinden daha da yakın oluyor.

Oyunculuklara gelince başrolde oynayan Zain Al Rafeea yaşına uygun rolde harika bir iş çıkarmış. Önü açık bir oyuncu. Yakın zamanda onu farklı projelerde de göreceğimizi sanıyorum. Filmdeki diğer oyuncular da filmin hakkını veriyor. Filmin ilginç yanlarından birisi Rahili karakterini canlandıran oyuncunun çekimlerden birkaç gün sonra gerekli evraklarının olmaması ve mülteci durumundan dolayı tutuklanmasıdır sanırım.

Filmin süresi iki saati aşıyor ve dram türü filmler için tekrara düşme, ajitasyona yaklaşma adına bir risktir bu. Film bu eksende tekrara düşme sıkıntısını yaşamış. Özellikle filmin son sahnelerine yakın bölümlerde kullanılan müziğin ajitasyon tuzağına düşmesine sebep olduğunu söylemem gerekiyor.

Filmde yer alan mahkeme sahneleri, oyunculukları bir kenara bırakırsak, altı yeterince doldurulmamış, buradaki diyaloglar gerçeklikten uzak ve ajitasyona açık.

Kefernahum filmi, mülteci olmanın, zengin bir dünyada fakir bir nefes alıp vermeyi anlatan, son derece önemli bir film. Filmden çıkarken yönetmenin kalbinize attığı tohumun yeşerdiğini, yolda yürürken, sarsılarak hissediyorsunuz. Bu tür filmlere bütün dünyanın ihtiyacı var.