Demir Özlü

Münzevilik veya Yabanlık

Feridun Andaç’ın yayına hazırladığı “Sürgün Edebiyatı, Edebiyat Sürgünleri” kitabı Kasım 1996 yılında yayınlanmış. Üzerinden nerdeyse 23 yıl geçmiş. Şimdilerde sadece bu coğrafyada değil dünyanın pek çok yerinde insanlar yer değiştiriyorlar. Sosyal, ekonomik, coğrafi ve siyasi koşullar bu yer değiştirmelerin başlıca nedenleri arasında. Zorunlu ya da gönüllü her ne koşulda olursa olsun gitmek bir şekilde gitmek. Göç ve sürgün kelimeleri ise bu gitmek kelimesinin yükünden çok daha fazlasını taşıyorlar sırtlarında. Gidenlerin ve kalanların sırtında ise külçe halinde bir yalnızlık var.

Bu dosya için bir zamanlar gitmek zorunda kalan, son bir kaç yıl içerisinde mecburi ya da gönüllü bir şekilde yurtdışında yaşamak zorunda kalan yazarlara ulaşmaya çalıştık. Bunlardan biri elbette yukarıda bahsettiğim kitabı vakti zamanında yayına hazırlayan Feridun Andaç oldu.

 Andaç ile “Sürgün Edebiyatı, Edebiyat Sürgünleri” kitabını hem de “sürgün” ve “göç” kelimeleri arasındaki farklılığı konuştuk.

 

 “Sürgün Edebiyatı, Edebiyat Sürgünleri” kitabınızın kapağında yer alan, Heinrich Mann’ın “Sürgünün yapabileceği şey, gerçeği ve ilişkileri dile getirmektir. O, suskunlaşan halkının sesidir, bütün dünya önünde böyle olmakla görevlidir” sözleri büyük ölçüde edebiyatın da tanımı gibi düşünülebilir mi? Bir yazarın “sürgün” olması şart mıdır? 

Sürgünlüğü yaratan koşulların gücüdür. Yani bir varoluş sorunudur her şeyden önce. Gitmeyi, yola çıkmayı, sürülmeyi içerdiğine göre; ötede bir başkaldırı, itiraz vardır. Özü  ise muhalif olma hali/durumudur. Bunu zaman zaman “siyasi sürgün” diye de tanımlarız. Ama bugün bunun da sınırları genişlemiştir. Bu da neyi çağrıştırır, ya da anlatır; siyasi bir erkin/yönetimin karşısında olma, yaşama/düşünme/yaratma alanının daralması anlamına gelir… Bu sürüklenişin sizi taşıdığı yer yaban bir yerdir. Yersiz yurtsuzluğunuzun tanımını içerir her açıdan. Yazan/düşünen/yaratan biriyseniz geçmişle tek bağınız dille ilişkinizdir. Ama yeni kuracağınız edebiyat kaçınılmaz olarak bu sürgünlük durumunuzun gerçekliğini içerecektir. Sürgünün bunu yadsıyarak kendini yeniden dille/yazıda var etmesi güçtür. Bir yanda kendi gerçekliğiniz öte yanda da sürgünlüğün karşılaştığı/yaşadığı her şey… Sürgünde yazmak sürgünü yazmaktır kaçınılmaz biçimde. Bu dile geliş/getiriş zorunluluktur bir bakıma da. Çünkü varoluş sorunu, hayata tutunma biçimindir sürgünün sürgünde yazması. Kendinden yola çıkarken dönüş imgeleri başka sürgünlerin gerçekliğine de varmaktır. Yani yeni bir “ithaka”yı yaratmak. Bu anlamda dünya edebiyatındaki çağdaş sürgünleri yeniden düşünmek gerektiği kanısındayım.

Bunca yıl sonra dönüp baktığınızda kitabınızda eksik kalan yönler… veya bugün yeniden böyle bir derleme çalışması yapacak olsanız, muhakkak olmasını isteyeceğiniz isimler nelerdir? 

Kuşkusuz var. Öyle ki, sürgünlük her çağda/dönemde yeniden yeniden farklı biçimlerle yaşanır yeryüzünde. Örneğin kendi yurdunda sürgün olmak, o içsürgünlük bir metafor gibi görülse de; bazen bunu “münzevilik” veya “yabanlık” gibi algılasak da gene ülkenin siyasi/ekonomik durumuyla açıklanabilecek sürgün biçimi… Buna başlı başına yer açılabilecek bir kitap bile kurulabilir. Biraz önce imlediğim gibi… Latin Amerika edebiyatı başta olmak üzere birçok ülkenin toplumsal gerçekliği sürgün edebiyatını bugün başka bir boyuta taşımıştır. Örneğin; Cortazar’ın sürgünlüğü ile Orta Avrupalı Milan Kundera’nın sürgünlüğü kesişir de ayrışır da. Tıpkı Nâzım Hikmet ile Demir Özlü’nünki gibi… Yani sürgün hem kendisini/kendi gibi olanları hem de ülkesinin ve çağının gerçekliğini yansıtır yazıp ettikleriyle. Bu da “isyan” ötesi bir duygunun dile geliş biçimidir. Yazarak dönemediği yurduna varıştır. İşte bunu anlatan sürgünleri almak isterim öylesi bir kitaba: Zweig, İvan Bunin, Cortazar, Milan Kundera; Juan Goytisolo, Infante, Benjamin, Adorno…

Size göre sürgünlük bir süreç midir? Geri dönmek mümkün müdür? 

Sürgün dönüş umudunu içinde filizlendirse de, asılda dönüşsüzlüktür. Dönememektir. Bu özlemi içinde beslemektir. Bu özlemi içinde besleyen birçok arkadaşım oldu. Dönüş kapıları açıldığında da artık yurtsuzluğu benimseyenler için dönüşün bir anlamı kalmamıştı. Çünkü ne kendileri gittikleri gibi kalmıştı, ne de artlarında bıraktıkları… Aradaki uçurumu görüp dönenler oldu, hiç gelmeyenler de. Gene bunu edebiyatın bir “zengin”liği olarak görmek gerekir. Geçenlerde İzmir’de bir toplantıda Demir Özlü’yü/anlatı dünyasını dile getirirken bunun altını çizdim; gittiği için edebiyatımıza yeni bir bakış/biçim getirebildi. Elbette ki  bireysel trajedi başka bir durum, kolay almayan bir yaşam…

“Sürgün” ve “Göç” kavramları arasındaki fark(lar)ı siz nasıl değerlendiriyorsunuz? 

 Elbette ki ikisi apayrı anlam/içerik taşır. Biriyle diğerini açıklayamazsınız. Göç ile göçmenlik de farklıdır. Göçmen her an dönüş umudunu taşır. Göç eden ise artık başka bir yerde yurt edinmeyi hayal eder, kökleşmeyi öne alır, bazen kurabilir de bunu. Oysa sürgün yapayalnız, yersiz yurtsuzdur, bir bakıma yurdunu kaybedendir. Göç, göçmenlik insanlığın tarihinin varoluşunda olan bir olgu. Ki, Anadolu bunun her biçimini yaşamıştır, hâlâ da yaşamaktadır. İş/çi göçü, doğal felaket göçü, savaş/depremle gelen zorunlu göç… Bunların her biri ülke gerçeğinin toplumsal durumuyla ilgilidir. İç göçle birlikte ülkeden ülkeye göçler günümüzün en temel sorunsalı artık. Sürgün bir ülkenin iç sorunsalı olarak görülse de, göç/göçmenlik/mültecilik artık tüm insanlığın/ülkelerin sorununa dönüşmüştür bugün.

 Bu bağlamda hafıza ve edebiyat ilişkisi hakkında ne söylemek istersiniz?

Sürgünlük açısından bakarsak eğer, gittiği yerde var olabilmek için zihninde yarattığı hafıza mekânlarına, bellek uyanışlarına açık tutar kendini. Hatırlama ve nostalji…

Tarkovski’nin “Nostalgia” filmini hatırlayalım. Sürgünde olmak belleğe tutunarak yol almak imgesinden yola çıkmanın anlamlarını da anlatır bize. Sonra, bu alandaki önemli yapıtlardan birini hatırlayalım: Svetlana Boym’un “Nostaljinin Geleceği”… Hayatın sürdürülebilirliğini sürgünlükte yaşayabilmek için geçmişe tutunup, belleğe sarılmanın kaçınılmazlığını anlatır. Geleceksiz olan sürgün geçmişinden bir gelecek yaratır ister istemez. Çünkü koptuğu o kolektif hafızanın izlerini  taşır her daim. Bilinçte, bakışta, düşte (daha da çok), bellekte… Hatta hatta renkler, kokular ve tatlarda… Bütün bunlar kurulan/yazılan edebiyata yansır bir biçimde. Bugün Afrika edebiyatının da bu bağlamdaki metinlerini okumaya başladık. Ki, Sudanlı Tayep Salah’ın “Kuzeye Göç Mevsimi” bu anlamda ilk örneklerden biridir. Sonra Abdulrazak Gurnah’ın yapıtlarını anabiliriz; göç/sürgün kimlik ve yüzleşme öyküsünü dile getirmesi bu açıdan kayda değer niteliktedir.

Türkçe’nin ve dünya edebiyatının en iyi sürgün metinleri nelerdir sizce? Nedir onları diğerlerinden farklı kılan özellikler? 

Şu günlerde yeniden yayıma hazırladığım Demir Özlü’nün “İthaka’ya Yolculuk” anlatısını okuyorum notlar çıkararak. Bu alanda edebiyatımızda bir başyapıt. Öyle ki Özlü’nün sürgünlüğü farklı katmanları içerir: Başlangıçta içteki sürgünlüğün siyasi sürgünlüğe dönüşmesi, ama o içsürgün halinin yaşamda/yapıttaki sürekliliği… Kopuş ve bağlanış, hatırlayış ve unutuş, özlem ve kavuşma imgeleriyle donattığı anlatılarıyla bizleri yolculuklara çıkarmasından bunu anlıyoruz, bir de Özlü, bize, metinler arası sürgünlükleri de anlatır aslında. Bence Nâzım Hikmet’in sürgün dönemi şiirleri onun devrimci romantizmini en iyi anlatan şiirleridir. Salt özlemi anlatması değil, sürgün ruhunu sindirerek yeni bir söyleyiş biçimi geliştirmesi açısından da önemlidir.

Çok da başarılı sürgün metinlerimiz/anlatılarımız olduğunu söyleyemeyiz ne yazık ki. Çünkü aydınımızın bu konudaki kırılganlığı, gittiği yerde de durumunu içselleştirebilmesine bir engel. Yani buradaki gibi olma/yaşama hali. Bir Kundera, Cortazar vari; ya da Goytisolo gibi ülkesine itirazları olduğu için gidip edebiyatını bu söylem üzerine kurma durumu bizde yok ne yazık ki!

Demir Özlü Anlatılarında Varoluşsal Döngü

“Bilmek Vaktidir” Yazıları: 2

 Çıkardıkları, yazdıkları dergiler; hatta okudukları da öyledir. Örneğin: “Mavi” dergisi, “Seçilmiş Hikâyeler”, “Dost”, “Pazar Postası”, “Yeni Ufuklar”, “Yelken”, “A”…

Bir furya değil bugünkü gibi, bir ruh, bir iklim, entelektüelce bir bakış. İşte kurucu yanlarıdır bu. Önlerinde Sait Faik Abasıyanık gibi bir dil/anlatı ustası var. Ötede ise savaş sonrası Avrupa edebiyatı ve yeni düşün akımları… Elbette felsefe.

“1950 Kuşağı” entelektüel arka planı olan bir kuşaktır. Ülkenin gerçeğine bakıp/yorumlarken, dünyada olup bitenler de ilgilendirir onları.

Öte yandan kent gerçeği/kentte yaşamak onların birey olma durumlarını etkileyen/öne çıkarak bu konuda düşünmelerine neden olan bir olgudur. 1950’ler Türkiyesinin kentleşme/gecekondulaşma/göç süreçleri…

Siyaset de buna göre el değiştirmiştir. Köylüleşme kabına sığmamaktadır. Çünkü ülkenin henüz oluşturamadığı toprak reformu, tarım politikaları onları üretimsiz ve işsiz/mesleksiz kılmaktadır.

Aslında Marshall Yardımı/ NATO, ülkenin toplumsal dokusuna müdahale adımıdır. Kırsal kalkınmanın önünü kesmek için atılan birçok adımdan biri, Köy Enstitülerinin kapatılmasıdır. Çünkü buralarda yalnızca köy öğretmeni yetiştirilmemekte; adeta ülkenin köylülüğünü uyandırma, üretime katma, eğitme politikaları da amaçlanmaktadır. Evet bu bir temel eğitim hamlesidir.

Bunun yerine getirilen imam hatiplerle yoksul/alt kesimin çocukları dinsel eğitime odaklandırılarak muhafazakâr bir doku yaratmak amaçlanmıştır. Ki, bu doku bugüne değin sürgün vermiştir.

Ülkenin sosyolojik yapısındaki bu yönlendirici değişim siyasetin inşasıyla da biçimlendirilmiştir. İlk hamle, çok partili sistem; 1960 askeri müdahalesiyle biçimlendirilir. “12 Mart 1971” ise fazla özgürlüklere müdahaledir. “12 Eylül 1980” darbesine gelince, yarım kalanı tamamlayarak ülkenin, Batı ve ABD’nin Ortadoğu politikaları/hayalleri için adeta “tanzim” edilmesidir.

Evet, Türkiye bir tür “taşeron” ülke durumuna getirilmiştir.

Bu perspektifi çizme nedenim; eğer “1950 Kuşağı” edebiyatçılarının oluşumu ve sürdürülen yazınsal birikimini anlamak istiyorsak; bu süreçleri bilmemiz, anlamamız gerekir. Çünkü “1940 Kuşağı”ndan daha çok “1950 Kuşağı” modern edebiyatımızın kuruluşunu/yönelimlerini etkilemiştir. İtirazları olan bir kuşaktır bu kuşak. Yüzü “yeni”ye dönük, ülkenin ve dünyanın gidişatını izleyen 1930 doğumlular, o dönemin gençleridir.

Unutmayalım Sait Faik Abasıyanık, başlı başına bir ekol/okuldur, kurucu yazardır bu anlamda.

İşte “1950 Kuşağı” içinde Demir Özlü’nün edebiyatı bu süreçlerde filiz vermiş; yaşam/yapıt/ı ekseninde kendi yazınsal varoluş döngüsünü yaratmıştır.

Neler vardır burada?

Bunları da dilerseniz yapıtlarının ve yaşama izleklerinin kronolojik sırasıyla görelim:

Bu bağlamda Özlü’nün anlatı dünyasının ilk evresinde şu yapıtları çıkar karşımıza:

* Bunaltı (1958)

* Soluma (1963)

* Boğuntulu Sokaklar (1966)

İkinci evresinde:* Öteki Günler Gibi Bir Gün (1974)

* Aşk ve Poster (1980)

* Bir Uzun Sonbahar (1976)

* Bir Küçük Burjuvanın Gençlik Yılları (1979)

Bir bakıma ara dönemdir bu. Ardından sürgünlük dönemi ürünleri uç verir. Bunu da tematik olarak üç eksende değerlendirmek gerekir:

* öyküler/romanlar

* anlatılar/denemeler

* günceler

Özlü’nün edebiyatımızda “yenilikçiler” olarak adlandırdığımız “1950 Kuşağı” yazarlarından biri olması, yeni edebiyatın kuruluşunda dil/anlatım, yapı ve izlek çeşitliliği açısından farklı bir ses olması dikkate değer bir olgudur. Özlü, Türkçe’nin düzyazıdaki kullanım olanaklarını zenginleştirmiştir. Aynı zamanda edebî duyarlılığı/bilinci farklı yerlere/mekânlara taşıyarak yeni duyarlılık alanları açmıştır edebi anlatıya.

Ondaki kurgunun “ben” eksenli olması, bireyin varoluşsal sorunlarına değinmesi de bir anlatım tutumundan kaynaklanır. Öyle ki; zaman zaman “ben”le “öteki ben”in buluşup ayrıştığı yerleri/durumları anlatısının hem konusal/izleksel, hem de anlatım biçiminin belirleyici öğesi olarak öne alır.

Bu anlamda İthaka’ya Yolculuk özgün bir anlatısı olarak da karşımıza çıkmaktadır.

Yerdeşliği, mekân duygusunu; kopuş ve bağlanışları önceler anlatısında Özlü. Ama anlattığı bireyin öyküsünde zaman yansımalarını da buluruz.

* anlatılan zaman

* geçen zaman

* yaşanan zaman

* unutulan zaman

* sığınılan zaman

*düşlenen zaman olarak karşımıza çıkar her biri bu anlatısında.

Yerdeşlik, anlatıcının bilincinde bir çıkış noktasıdır. Çünkü o, bir anlatıcı olarak, artık kronolojik öykünün (anlatının) uzağındadır.

Parçalanan, yabanlaşan bir dünyanın diliyle konuşmaktadır.

Yarattığı (zamanın) bellek havuzlarında gezinir adeta.

Anlatıcı orada hatırlayan, sorgulayandır. Ama neyin/nasıl yaşandığına bakarken; bir geminin palamarıyla bağlandığı yeri/kıyıyı da görmezden gelmez. Oradaki haline/durumuna da sık sık döner.

Onu, İthaka’da yolcu kılanlara oradan bakar, hatırlar, karşılaştırır, öfkelenir, yer yer de hüzünlenir.

* gezgin ruh / bakış

* ülkeden kopuş / varış

* anlatım biçimi

* yolculuk anlatımı / romanı

* parçalanan / anlatım è yer/zaman/kişi/olay örgüsü

* günümüz dünyasında iç sürgünlük

* kentler <Helsinborg> Stockholm

* sorularla yol almak

* yolculuk nereye = s.12

* sürükleniş

* hatırlanan geçmiş = Ödemiş- çocukluk

* Stockholm >13

Nasıl Bir Anlatıcı?

Demir Özlü, yazarak, kaybettiklerini elinde/hayatında tutmak isteyen bir anlatıcıdır.

Giden biridir.

Gezgin değildir asla, yolcudur.

Ferit Edgü’ye yazdığı bir mektubunda şunu der:

“Her şeye, yaşadığım her yere aidim.” (*)

Kendisini bir “sürgün” olarak nitelendirmek istemez:
“ ‘Sürgün’… ağır sözcük. Bütün yaşamımız boyunca, orada da burada da sürgündük. Artık ‘gezgin’ olalım. (s.149)

Hep gitmekten yanadır. İç huzursuzluğu, yersizleşme yurtsuzlaşma arzusu onu besler. Hayata oradan bakar; düne, bugüne, hatta geleceğe.

Zira yer/mekan/ özleyiş duygusunu filizlendiren “uzaklaşmak”tır onda.

Bir Beyoğlu Düşü (1985), Berlin’de Sanrı (1987), Kanallar (1991) bu uzaklıkta yazılır. Gelip gelip onu bulan hüzün, bu anlatıların neredeyse ana kahramanıdır.

Evet, bir yanıyla keder/hüzün vardır onda. Yitirilmişlik duygusuyla gelen hatırlayış, kopuş…

Hep uçurumdadır aslında. Kapanmaz yarası vardır. Ve baş edemediği için yazar.

Burada da öne çıkan işte yurtsuzluk/ev/aidiyet arayışı. Kendini gittiği, yaşamını sürdürdüğü yerde “yabancı” olarak hisseder, öyle de tanımlar.

Sürgün, mülteci, göçmen, sığınmacı değildir. Gezgin ve yurtsuz…

Evine gidemeyen biri. Bir “İthaka” yolcusu da diyebiliriz. Hatırlayalım bu addaki romanını:

İthaka’ya Yolculuk (1996). İmlediğimiz gibi öz yaşamsal izler taşıyan bu anlatının dokusu başlı başına Özlü’nün yeryüzü konukluğunun/sürüklenişinin yeni anlatı denemesidir.

Onun bu izleksel yolculuklarının izlerini anlatılarında sürerken, karşımıza şu gerçekliğin çıktığını da gözleriz aslında: Özlü’nün ki tümüyle yurt özlemi değil, yer/mekân/yaşanmışlık özlemidir. İşte bu özlemin katmanları yansır anlatılarına.

Örneğin; bir “sıla hasreti” yoktur onda, ama yitiklik/yitirilmişlik, hatta “kayıp zaman” duygusu baskındır. Bunu da “yaşanan zaman”ın döngüsünden geçerek hatırlar sürekli. Burada yarattığı ise elbette ki kendi zamanıdır.

Uyumsuz, huzursuz bir gezginin otoportresidir işte karşımıza çıkan da. “Kayıp yurt” yoktur onda, bir sürgündeki gibi. İmlediğim gibi, uzaklık duygusuyla arasındaki mesafe onu sürekli gitmek/sürüklenmek eylemine hazırlar. Bu da onun için yazmak eylemi demektir aslında. Ya da yazmak için gitmektedir de diyebiliriz.

Geçmişe dönüşünün izlerinde yer yer “avare göçmen” birinin izlerine rastlarız. Onun bu gezginciliği kimi kez yurt kaçkınlığını yaşayan bir “seküler yurtsuz”u çıkarır karşımıza. Çoğunlukla da bunların penceresinden bakarız anlatılan yere/insana/mekâna, hatta dönülen geçmişe.

Ne/nasıl yaşadığından az buçuk söz etse de gördükleri, algıladıkları, hissettikleri ve hatırladıkları ön plandadır.

Yerinden edilmişlik, başkalarının hayatı, sessiz sürgün/lük, yabancılık, evsizlik, uyum/suzluk, sürgün-göçmen imgelemi kendisine bu süreçte seçtiği konulardır.

Özlü burada kurup yansıttıklarıyla “yurtsuz bir düzyazı dili” kurmaktadır.

Tanımlar Ötesi

Onun anlatıcılığını/anlatılarını tanımların kalıplarına sokarak değil, anlatıp dile getirdiklerinin anlamına bakarak yorumlamak gerektiği düşüncesindeyim. Bu anlamda tek “bağ”, onu tanımlayan perspektif: “1950 Kuşağı” çıkışlı olması.

Ortak manifestosu olan bir kuşak değildir onlar. Yani ne Dadacılar ne Sürrealistler ne de gerçeküstücüler gibidirler. Bir aradalıkları zamanın ruhu, dönemin edebi duyarlığı, politik söylemiyle ilgilidir.

Çıkardıkları, yazdıkları dergiler; hatta okudukları da öyledir. Örneğin: “Mavi” dergisi, “Seçilmiş Hikâyeler”, “Dost”, “Pazar Postası”, “Yeni Ufuklar”, “Yelken”, “A”…

Bir furya değil bugünkü gibi, bir ruh, bir iklim, entelektüelce bir bakış. İşte kurucu yanlarıdır bu. Önlerinde Sait Faik Abasıyanık gibi bir dil/anlatı ustası var. Ötede ise savaş sonrası Avrupa edebiyatı ve yeni düşün akımları… Elbette felsefe.

Sartre, Camus kuşağının yanı sıra Marksizm, yeni dalga sineması, yeni gerçekçilik akımı, yeni roman düşüncesi, varoluşçuluk düşünsel ve yazınsal iklim yaratmada onların ek-etkilenme kaynaklarıdır. Ötede ise önlerinde duran 1940 kuşağı yazarlarının birikimi, hayata bakışları, kendi öznelliklerinden beslenmeleri onlar için apayrı etkilenme/yönelim kaynağıdır…Boyutlanma ve açılım söz konusudur.

(*) Özyurdunda Yabancı Olmak, Demir Özlü-Ferit Edgü Mektuplaşmaları, 2017, Sel Yay., s. 182, 248 s.