Din

Albert Camus: Varoluşçuluğun Ötesinde Bir Yolcu

 “Bilmek Vaktidir” Yazıları: 3

 Yazılan Yabancı ve Sisifos Söyleni ‘nin o günden beri her zamanın, her katmandaki okurun “başyapıt”/ başucu yapıtı olması da bundandır sanırım.

Belki de Camus “kozmopolit kimlik”e sahip olmasaydı, düşün sesini Akdeniz’den ve buradan almasaydı bu söylemi kuramaz; görüp yaşadıkları/tanıklıklarının oluşturduğu bakışla edebî varlığına eleştirel boyut katamazdı.

“Hayatı Anlama Yolculuğu” deneme kitabım üzerinde çalışırken sık sık Camus’ye döndüğüm oldu.

İlkgençliğimden beri ilgi/okuma odağımda olan bir yazar Camus. Benim gözümde iyi bir denemeci, anlatıcı. Onu bir “düşünür”/”felsefeci” olarak nitelendirmek pek doğru değil.

Bağlandığı pek çok düşüncesi vardı Camus’nün.

“İsveç Söylevi”ni okuyordum 16 yaşımda, Sarıkamış Su İşleri Şantiyesi’nde yaz sıcağında çalışırken. Gündüzüm gecem edebiyattı, bir de “umutsuz bir aşk”ın ardına takılmış gidiyordum.

Okuduğum derleme kitapta (*) yer alan “Bilmece” adlı denemesi o günüme ışık düşüren bir bakışla kuşatmış olmalı ki beni, neredeyse her satırını çizip notlar almışım.

“…sessizce sevmek ve yaratmak…”

Sanki bana yaşama kılavuzu olmuştu Camus’den geçen…

Van Gogh’un Theo’ya Mektuplar’ıyla (**) eşzamanlı okuyordum Camus’yü. Her ikisi de “yaşama kitabı” oluyorlardı bana.

Gerçeğe varmak, gerçeği arayış/sorgulayış düşüncesinin baskın olduğu çağlardı o çağlar.

Camus, varoluşu; Van Gogh ise acıyı ve yaratıcılığı sorguluyordu. Yaşam gerçekliğinin onlar için asıl sırlı yolculukları oradan başlıyordu.

Van Gogh’un gözünde “acı, yaratıcıdır.” Millet’nin şu sözlerine bağlanır adeta:

“Acıyı ortadan kaldırmak istemem, çünkü çok kez sanatçıları kuvvetle dile getiren odur.”

Camus’nün varoluş sorgusu ise insanın ne olduğu, nasıl bir sanat/edebiyat düşüncesi ile başlar: “…ben doğuştan içimde taşıdığım bir sezgi ışığına bağlıyım,” derken de o varoluşun ilk işaretlerini verir.

İşte o bağ/bağlılıktır “saçma” sorgusunu da ardından getirir: “yaşantı içinde saçma, sadece bir çıkış noktası sayılabilir.”

Sonuçta Camus’nün geldiği nokta, kurduğu edebiyatın ne olduğu, bunlarla taşıdığı düşüncelerin anlamıdır.

Der ki; “Umutsuz edebiyat sözü birbirini tutmayan iki sözdür. Çünkü edebiyat olan her yerde umut vardır.”

Öyleyse; “sessizce sevmek ve yaratmak varken” bu bungunluk, bu kuru gürültü, bunca vasatlık niye?

Sanırım Camus’nün 21. Yüzyıl insanına/yazarına çağrısı da asıl bu noktada başlıyor.

Stephen Eric Bronner, Camus’yü günümüzde “bir ahlakçı” olarak nitelemesi de bundan. (***)

Avrupa’da yaşayan bir Akdenizli olan Camus’nün yapıtlarında “felsefenin kalıcı sorunları”nın gerçekliğini yansıtmasına dikkati çeken Bronner; varoluşçuluğun birçok temel düşüncesinin yaygınlaştırılmasında etkin olduğunu imler.

Camus’nün deneme/öykü ve romanlarına yansıyan edebî söylemi çağının ruhunu kavrayan bir düşünce iklimi sunar bize.

Yaşam, din, politik bağlanış, geleneksel değerler, bir yer/mekân olarak Akdeniz, ideoloji, insandan insana yolculuk, bağlanma düşü/düşüncesi, kimlik, başkaldırı, suç ve ceza, saçma… gibi temel kavramlar onun düşünce iklimine izdüşüren metinler/anlatılar yazmasına yol açmıştır.

Öyle ki; Mayıs 1935’ten Aralık 1959’a uzanan süreçte tuttuğu notlardan oluşan Defterler ‘ine yansıyan düşüncelerinde de bu düşün yolculuğunun izleri, etkilerini gözlemleriz.

Çıkış noktası yaşamın özü, insan gerçekliğinin tözüdür. Kendi düşün adasını kurarken, beslendiği kaynakların ve dünyanın ne’liğine/ne durumda olduğuna da bakar sürekli.

“Yaşaması zor bir yaşamı sürdürüyoruz. Eylemlerimizi her zaman olayların seyrine göre düzenlememiz olanaksız. (Ve hayal meyal gördüğüme inandığım yazgımın rengi, denetimimden çıkıyor). Yalnızlığımıza yeniden kavuşmak için, acı çekiyor ve savaşıyoruz. Ama bir gün dünya ilkel ve saf gülümsemesine kavuşacak. O zaman, içimizdeki savaşlar ve yaşam bir anda silinecek sanki.” (****)

Gün geçtikçe bunun hiçbir zaman böyle olamayacağını görecektir, Camus.

“Saçma” ve “umutsuzluk” üzerine düşünürken de, hayatın anlamını sorgulayan metinleri ortaya çıkarır.

Yazılan Yabancı ve Sisifos Söyleni ‘nin o günden beri her zamanın, her katmandaki okurun “başyapıt”/ başucu yapıtı olması da bundandır sanırım.

Belki de Camus “kozmopolit kimlik”e sahip olmasaydı, düşün sesini Akdeniz’den ve buradan almasaydı bu söylemi kuramaz; görüp yaşadıkları/tanıklıklarının oluşturduğu bakışla edebî varlığına eleştirel boyut katamazdı.

Camus bu bağlamda hep etkileyen olmuştur. Çünkü bizlere, etkilenenlere sürekli duygu ve düşüncelerimizi karşılayan bir bakış sunmuştur.

Bronner’ın altını çizdiği de ilkin budur:

  • Totaliterliğe olan karşıtlığı,
  • Hümanizme bağlanması,
  • Karamsarlık ve iyimserlik bileşimi,
  • Bireysel mutluluk ve duygusal deneyimlere olan arzusu,
  • Politik dünyayı ele alma biçimi.

Tümüyle bunlar bile günümüzde Camus’yü her dem çağdaşımız ve okunmaya/düşünmeye değer kılmaktadır demeliyim.

(*) Denemeler, Albert Camus; Çev.: Sabahattin Eyuboğlu  -Vedat Günyol, 1962, Çan Yay., 110 s.

(**) Theo’ya Mektuplar, Van Gogh; Çev.: Azra Erhat, 1969, Yankı Yay., 158 s.

(***) Camus: Bir Ahlakçının Portresi, Eric Bronner; Çev.: Tuğba Sağlam, 2012, İletişim Yay., 189 s.

(****) Defterler: 1, Mayıs 1935-Şubat 1948, Albert Camus; Çev.: Ümit Moran Altan, 2002, İthaki Yay., 193 s.

“Hallac-ı Mansur’un Felsefesi ve Öğretisi Benim Tüm Bakış Açımı Değiştirdi”

Başak Sayan’ı ekranlardan, oynadığı dizilerden tanıyoruz. 2010 yılından itibaren ise Sayan’ın cümlelerini dizi repliklerinden değil de yazdığı kitaplardan takip ediyoruz. Sayan’ın bazı kitapları çok satanlar listesine girdi. Başak Sayan geçtiğimiz günlerde Nigahdar adlı bir roman yayımladı. Roman farklı zamanlarda ve birbirine teğet geçen bir hikâyeden oluşuyor.
Romanın merkezinde 9. ve 10. Yüzyılda yaşamış Hallac-ı Mansur var. Başak Sayan’la son romanı Nigahdar, Hallac-ı Mansur ve din üzerine sohbet ettik.

 

-Hallac-ı Mansur ile tanışmanızı merak ediyorum. Tanıştıktan sonra nasıl bir süreç yaşadınız da onu bir roman kahramanına dönüştürmek istediniz?

Hallac-ı Mansur ile doğumdan bir iki ay sonra tanıştım. Kendi kendime kalabildiğim ender anlardan birinde bir anda aklıma düştü ve araştırmaya başladım. Hayatını ve öğretisini okudukça müthiş etkilendim. Ülkemizde adı bilinse bile Mevlana’nın, Şems’in, Yunus Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın feyz aldığı, takip ettiği kişinin Hallac olduğu bilinmez. İnanılmaz bir hayat hikayesi var. Karakteri, Allah aşkı, hakikat yolunda çektikleri, Tavasin adlı kitabında anlattığı nokta öğretisi hepsi beni inanılmaz etkisi altına aldı. Uzun zamandır kuantum fiziğine ilgim olduğu için tasavvuf ve Hallac’ın öğretisini öğrendikçe aradaki müthiş benzerlik karşısında hayret ettim ve bu benzerliği okurlarıma göstermek istedim. Yani romanı yazma fikri Hallac-ı Mansur’un hayat hikayesinden ve öğretisinden çok etkilenmem ile başlayıp kuantum fiziği ile arasındaki benzerlik ise karakterlerimi yaratmam da ve hikayemi geliştirmem de etkili oldu diyebiliriz.

-Romanı yazmadan önceki araştırma sürecinizden bahseder misiniz biraz? Nasıl okumalar yaptınız?

Romanlarımın tümünde okurumun hayata başka bir yerde bakmasını istediğim için mutlaka bir felsefe vardır. O yüzden araştırma kısmı önemlidir benim için. Ancak Nigâhdar’da u araştırma kısmı çok uzun ve meşakkatliydi. Hallac-ı Mansur’un hayatı ve öğretisi dışında, Abbasi imparatorluğunu, tarihini, Muktedir Billah dönemini, o döneme damga vuran siyasi ve toplumsal olayları, tasavvufu, Hallac’ı etkileyen ya da düşmanlık eden kişilerin hayat hikâyelerini, kuantum fiziğini, evrim teorisini, yaradılış meselesine hem ateistlerin hem deistlerin hem de tesitlerin bakış açılarını araştırmam gerekiyordu. Çok fazla kaynaktan araştırma ve okuma yaptım. Eşim odamdaki kitap dağını gördüğünde “nasıl başa çıkacaksın?” diyerek, inanamıyordu. Ama bunlar benim sevdiğim konular olduğu için zevkle okudum, araştırdım. Kitabın sonunda kaynaklar bölümünde merak edenler için bir liste verdim. Daha detaylı bilgi için o kaynaklara başvurabilirler.

-Bu okumalar sürecinde sizi çok şaşırtan, sizin düşünce dünyanızda değişime sebep olan bilgilerle karşılaştınız mı, nedir bunlar?

Karşılaşmaz olur muyum hiç? Hallac-ı Mansur’un felsefesi ve öğretisi benim tüm bakış açımı değiştirdi zaten. O dinler üstü bir öğreti bıraktı gerisinde. Ne ben var dedi ne de sen. Var olan her şey, yerdeki taştan, gökyüzündeki buluta, bir böcekten bir balığa, bir kuştan bir insana her şey ama her şey Yüce Yaradan’dır dedi. Başka hiçbir şey yoktur. Her şey O’nun tecelli etmiş halidir. O yüzden ben O’yum diyor zaten. Nasıl ki bir damla okyanusun bir parçasıysa var olan her şey de O’nun bir parçası. Bu beni çok etkiledi. Uzun süredir içimde hissettiğim ama tam olarak anlatamadığım duyguların kelimelere dökülmüş halini buldum onun yazdıklarında. Dinlerin Allah’a gitmek için birer yol olduğunu anlatıyor. Onlar sadece yollar. Önemli olan O diyor. O’na nasıl ulaştığının bir önemi yok. Çünkü her insanın ortak amacı O’na ulaşmak aslında. Bu nedenle bir Hristiyan ile bir Musevinin, bir Müslümanla bir Hindunun bir farkı yok birbirinden. İnsanın dini ve inançları doğduğu coğrafyaya ve aileye göre belirleniyor. Nerede doğacağını, hangi ana babadan dünyaya geleceğini seçmediğine, ailenin ve bulunduğu toplumun dinine ve kültürüne göre büyüyeceğine göre kim onu nasıl suçlayabilir? Bu öğreti dışında elbette kuantum fiziği ile arasındaki benzerlik de beni müthiş etkiledi. İkisi de birlikten bahsediyor. İkilik denen şeyin bir aldanma olduğunu söylüyor. Kuantum fiziği tasavvufun ve Hallac’ın bin küsur yıl önce söylediklerini bilimsel olarak ispatlamış durumda.

 

-Romanın dili oldukça sade ve hızlıca akıyor. Bu dil genel olarak benimsediğiniz bir dil mi yoksa bu romana özgü tercih ettiğiniz bir yaklaşım mı?

Betimlemeleri ve detaylı anlatımı seviyorum ama bunu yaparken de hızlı akan bir kitap olmasına özen gösteriyorum. Bu benim tarzım diyebiliriz. Kitabı eline alan bırakamamalı. Zorlanarak okursanız kitabın sonunu getiremezsiniz.

-Kurgu olarak senaryo olmaya çok müsait bir roman Nigahdar. Romanın filme dönüşme ihtimali var mı?

Bunu söyleyen çok var. Film gibi kurgular tercih ediyorum çünkü ben aynı zamanda bir oyuncuyum. Mesleki olarak sinematografik düşündüğüm için romanlarımın kurguları da buna uygun oluyor. Her bölümün heyecan içinde bitmesi de bilinçli olarak yaptığım bir şey. Bu sizin kitabı elinizden bırakamamanıza neden oluyor. Tıpkı televizyon dizileri gibi. Öyle bir yerde biter ki siz bir hafta boyunca ne olacak diye bekler durursunuz. En çok istediğim şeylerden biri de Nigâhdar’ın film olması. Bir gün bunların olacağını biliyorum ama ne zaman olacağını bilmiyorum.

-Din, romanınızın en temel öğesi. Ve tarih boyunca siyasal, ekonomik ve sosyal olarak hem olumlu hem de olumsuz olarak kullanılmıştır. Ne dersiniz bu konuda?

Din tarih boyunca yeryüzündeki en büyük silah olarak kullanılmış. Hâlâ da öyle. Daha büyük bir güç kaynağı yok. Kitapta bunu anlatıyorum zaten. Toplumların dizginlerini elde tutmanın başka hiçbir yolu yok bu denli etkili olan. O nedenle bu güce sahip olanlar ne kadar ayrıştırma, ötekileştirme, kamplaştırma yaparlarsa o derece etkili olacaklarını bilirler. İnananları kendi çıkarları için kullanırlar ve ne yazık ki o insanlar kullanıldıklarının farkında bile olmazlar. Din dediğiniz olgunun en başına gittiğinizde hakikati keşfetmiş bir insanın yani peygamber dediğimiz kişinin diğer insanlara keşfettiği bu hakikati anlatma gayretinin diğerleri tarafından kabul görüp takip edilmeye başlanması aslında. İslam mesela aslında ilk başta Araplar tarafından tehlikeli bulunmuş. O nedenle Medine’ye göç edilmiş ya zaten. O zamanlar da Kabe önemli bir hac yeri ve çok para kazanılıyor hacca gelenlerden. Bunu kaybetmek istemiyorlar. Ne zaman Hz. Muhammed Kabe’ye dönerek namaz kılmayı emrediyor o zaman anlıyorlar Kabe ticareti devam edecek ve para kazanacaklar. Kitapta dinler tarihini, ilk tek tanrılı dinin nasıl ortaya çıktığını, kimleri etkilediğini özellikle bu nedenle anlatıyorum. Araştırmadığımız için bize söylenen her şeye inanıyoruz.

-İslam coğrafyasında bu kadar cemaat, tarikat yapılanması varken dinin doğru anlaşılması mümkün müdür sizce?

Elbette değildir. Çünkü bu tarikatlara mensup kişiler biat ediyorlar bir kişiye. O kişinin dediklerini doğru kabul ediyorlar. Araştırmıyorlar bile. Kuran tefsirleri de çeviren kişinin yorumudur aslında. Sen bunu okurken o kişinin yorumunu alıyorsun doğru kabul ediyorsun. Kendin oku, kendin incele, soru sor, araştır. Mantıksızlıklara kafa patlat. Bu nasıl olabilir diye sor. Karşıt görüşleri de dinle. Anlamaya çalış. Ama hayır. Öyle değil işte. Her yerde böyle bu. Çünkü insan tembel. Hazır bilgi istiyor yorulmak istemiyor. Kafa patlatmak istemiyor. Rahat etmek istiyor sadece. Derdi hakikat değil yani.

-Son dönemde gençler arasında yaygınlaştığı söylenen deizm, panteizm ve ateizm tartışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tüm bunları kitapta anlattım zaten. O nedenle karakterlerimi pek çok görüşe mensup kişiler yaptım. Ateist de var, deist de, teist de. Bunlar sıfatlar ama. Neticede aslında ne mezhep var ortada ne de din. Ne sen var ne de ben. Var olan tek şey sadece Yüce Öz.

-Yakın geçmişte ülke siyasetinde ve sosyolojisinde meydana gelen olayları da romanda konu edinmişsiniz. Bunun romanı zenginleştirdiği kadar ona ideolojik bir boyut da kattığını düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, Nigahdar’ı ideolojik bir roman olarak okumak mümkün mü?

Romanlarımın hepsinin arka planında geçtikleri dönemdeki siyasi ve toplumsal olayları anlatıyorum. Çünkü edebiyat tarihe not düşmektir. Başka türlü nasıl anlaşılabilir o dönem, o hikâye. Nasıl gerçekçi olabilir? Sığ bir metin halini alır roman bunlar olmazsa. Tolstoy’u okurken o dönemki Rusya’yı, sorunlarını, siyasi atmosferini ve bunun insanlar üzerindeki etkisini de okuruz. O dönemi anlarız. Hikâyeyi daha içselleştiririz böylece. Edebiyat tıpkı sinema gibi yaşamın kâğıda yansıtılmasıdır. Biri perdeye yansıtır, biri kâğıda.