Dünya

Tevekkül

 Kulağa hoş gelen ve içinde yaşadığı dünyanın önemsizliğini özetleyen tevekkül kavramı, insana zorluklara karşı sabırla sükût etmeği de öğretir. Ancak, tevekkül gösterenin sorunlarının çözümü bilinmez başka zamanlara ertelendiği için büyümeğe devam eder.

 

Hayat; uzun bir yürüyüştür. Bu yürüyüşte, gücünüz ve aynı zamanda yükünüz, binbir emek ve fedakârlıkla edindiğiniz müktesebatı-birikimi- muhafaza eden başınızdır. Niyetiniz, menzile yani son durağa bu müktesebatla salimen varmaktır. Bu süreçte, yol güzergâhında karşılaştığınız her kişi ve yaşadığınız her olay ben olmanıza katkı sağlamak içindir. Ben olmak, yeryüzünde süregiden hayatın merkezi olduğunuzu, vazgeçilmez olduğunuzu ve siz olmazsanız dünyanın eksik ve renksiz olacağını, dolayısıyla bu durumun size büyük sorumluluklar yüklediğinin farkına ve bilincine varmak demektir.  Tahammülünüz, sabrınız ve fedakârlığınız, uğruna mücadele ettiğinizi ifade eden kavramları kendinizce anlamlandırmak içindir. Bir inanç düzleminde yürüyorsanız kaygınız ve endişeniz, iradenizle gerçekleştirdiğiniz eylemlerin sonucu edindiğiniz bu müktesebatın, dünyayı terk ettikten sonra sorulacağı bildirilen sorulara verebileceğiniz doğru cevapları ne kadar içerdiğinden emin olamamanızdır. Bu ikircikli ruh hâli, varlıkla ilgili soruların tatmin etmeyen cevapları yerine yeni ve sizi ikna edecek, iç sesinizi dış seslerden koruyacak ve gürleştirecek zihinsel keşifler aramaya yönlendirir. Ancak sorularınızı ve merakınızı giderecek bir mercii bulamamanın eksikliğini ömür boyu hissedersiniz. Hayatın dilemması böyle bir şey olsa gerek der geçersiniz.

Unutulduğunu unutan adam, “İç sesinin kurduğu, hayata dair, ucu açık ve net, cevabı hiçbir kitapta bir paragrafla açıklanmayan soruların cevaplarını neden okullarda öğretmezler?” diye söylendi. Okullar, merakın giderildikçe umudun yeşerdiği kurumlar değil miydi?

Okullarda, insanın ve dünyanın güzelliğini ancak güzellikle öğrenilebileceğini, insanı, dünyayı doğru ve güzel gözlemlemekle mümkün olacağını neden güzellikle öğretmezlerdi? Bu dünya ile ilgili merakın bilgiye ulaşım adresi eğitim kurumları olarak kabul edilirken, öte dünyanın bilinmezlerini anlatan ve kişinin hissiyatını her gün tahkim etmesi gereken ibadethanelerde ne yapılıyordu? Aklına haftada bir gün gittiği camii de hocaların anlattığı ve insanın acizliğini pekiştiren ve çoğu kez karamsarlığa düşüren vaazlar geldi. Adımınızı içeri atıp, kul olduğunuzun bilinci ile diz kırdığınız bu mekânlar, vaaz söyleminin, tarif edilen dini anlayışa göre dinleyenlerin eksikliklerini hatırlattıkları ve hayatını kendi halinde sürdüren biri olsan dahi sürekli pişmanlık duyman gerekir duygusunu yaşatan yeri çağrıştırıyordu.

Çünkü camiler çoğunlukla, müdavimlerine, işledikleri amellerden dolayı, bilinmeyen, ama kişinin sorguya çekileceği bildirilen öte dünyanın korkulması gereken yanlarının dillendirildiği mekânlar olarak belleğinde yer etmişti. Orada, ağırlıklı olarak öte dünyada ödenecek bedellerin örnekleri ağdalı ve korkutucu bir üslupla ve büyük harfle anlatılırdı. Oysa korkunun dillendirilerek sürekli telkin edildiği mekânlarda insan aklı, kendisini itham edecek soruları çoğaltır. Kişi, acizliğini kabullenmesinin devamında, zihin acaba ile başlayan cümle kurmaya başlamışsa vehim ve vesvese bütün benliğini kuşatır. Bu ruh haline kapılan kişi bir zaman sonra günahkârlık ve suçluluk duygusu sarmalında edilgenleşir. Hayata tutunmaya çalışmak için gösterilen gayret, verilen emek ve çekilen çilelere rağmen sorunlara sağduyu ile yaklaşmak ötelenir ve dünyada akıl yürüterek çözümleyemediği için eksik bırakıldığı duygusunu besleyen ne kadar çeldirici varsa beynini işgal eder. Arkasından acizliğini kabullenme, pişmanlık ve hayıflanma duygusu galip gelir. Akıl devre dışı kaldığı için tepkiler duygusaldır. Duygu dünyası enkaza dönen kişi ibadethanede ancak dua ile geçici de olsa hissiyatını güçlü kılmaya çalışır.  Bu yüzden tevekkül denilen ve insanın sabır eşiğini tahkim eden kavram bütün inançların yaşatıldığı mabetlerde en çok telkin edilendir.

Kulağa hoş gelen ve içinde yaşadığı dünyanın önemsizliğini özetleyen tevekkül kavramı, insana zorluklara karşı sabırla sükût etmeği de öğretir. Ancak, tevekkül gösterenin sorunlarının çözümü bilinmez başka zamanlara ertelendiği için büyümeğe devam eder. Bu hâl, bir toplumda kamulaştırılmışsa insan, içine kıvrılma sürecine girer, kulağına; adına kader denilen ve iradesinin hiç olduğunu, o ne yaparsa yapsın kaderinde yazılanın dışında bir sonuç olamayacağını fısıldayan iç sesi girer.

Bu yüzden olanları kabullenmeyi,  içinde bulunduğu şartlarla yalınkılıç mücadeleyi değil kendisiyle mücadele etmeği önceler. Bu mücadelenin yol göstericileri; somut destek vermek ve insanı diğer canlılardan farklı ve üstün kılan aklı rasyonel kullanarak sorunlarının üstesinden gelmesini sağlamak yerine, tevekkülü telkin ederek, genellikle çözümü bilinmez zamanlara ertelemenin kişinin umutsuzluğunu da ertelemiş olurlar. En basitinden en karmaşığına kadar karşılaşılacak sorunlarda akıl yürüterek çözüm üretmenin yetersiz kaldığı ya da tercih edilmediği durumlarda, insanımıza en çok telkin edilen çözüm tevekküldür.

Unutulduğunu unutan adam yürüyerek bir göl kenarına gelmişti. Adeta gökyüzüne nispet yaparcasına maviliğin tonlarını fısıldayan durgun ve berrak su, yürürken zihninden geçen onca cümlenin toplamını özetledi  ” Tevekkül, insanımızın tefekkür ederek geldiği son noktadır.” Adeta çözüm üretemediği her olaya, acıya, çileye rağmen hayata küstüğünü göstermeden varlığını sürdürmenin özeti bir kavramın adıdır.

 

İnsan korkar

Çağımızda, öte dünya kaygısı olan veya olmayanlar için korku, bu dünyada elde edilen, elde edilmesi mümkün olan ve hissiyatını güçlü kılan nimetlerinden olağan veya olağandışı nedenlerle mahrum kalmaktır. Bu mahrumiyet birbiriyle benzeşen, çeşitli nedenlerden olabilir. Çünkü toplumda yaşayanların büyük çoğunluğu benzer koşullara tabidir ve korkmak da aynı zamanda insani bir duygudur.  Bu duygunun baskısından kurtulmak için birçok yola başvuran insanoğlu ya tevekkül eder ya da unutmayı seçer. Bu yüzden olsa gerek, hayatı, korkularla sürdürenler için unutmak beynin en önemli özelliklerinden ve bir anlamda insana bahşedilen lütuftur. Bellek, kişiye acı veren olayları en arka odalara taşıyarak o konudaki hissiyatını zayıflatır, sık sık hatırlanmasını engeller. Çünkü kimse, acılarını unutmayarak, mezara kadar taşımak istemez.

İnsan unutur. Pişmanlığını, üzüntüsünü, öfkesini, hayıflandığı ve hissiyatını olumsuzlaştıran ne varsa bir anlamda unutarak tahammülünü artırır ve hayatı sürdürülebilir hale getirir. Unutmak; doğumdan ölüme kadar artarak taşınamaz hale gelen yüklerimizi bir kısmını atarak azaltmak ve daha hafif yeni yükler alarak yola devam etmemizi sağlar. Bazılarına göre unutmak kaçış gibi görülse de tedirginlik hâlinin sürekliliğinden, ruhunu taciz eden şeylerden uzaklaşmak ve korunaklı sığınaklara ulaşmak için belleğimizin merhametine iltica etmektir bir anlamda.

Unutulduğunu unutan adam, yürüme eylemini sürdürürken, ileride çevresiyle paylaştığında dikkate alınacağını umarak pervasız cümleler kuruyordu.  Kendince, hayatın temel sorularına, deneyimlenmiş ve imbikten süzülmüşçesine, kısa ve öz cümlelerle cevaplar veriyordu. Bu cümleleri dinleyen sevdikleri çıkarsamada bulunsunlar ve sırtlarına vurulan yükün ağırlığı altında iğdiş edilmiş zihinlerinin üretemediği çözümler için belleklerini yeniden başa sarıp ömür tüketmesinler diye umutlanıyordu. Çünkü insan; miras bıraktığı tek ve en değerli şey olan hikâyesini iradesini kullanarak, nasıl ördüğü kararıyla diğer canlılardan ayrılır. Her şeyin sonunda ölünüyor. Hiçbir şey sürgit devam etmiyor, geriye bir süreliğine de olsa hikâyen kalıyor. İşte, insan için gerçek acizliğin başladığı yer burası. Bu acizliği aşmanın tek yolu deneyimlerinden elde ettiği birikimini sevdikleri ve değer verdikleri olmak üzere çevresine anlatarak, yazarak aktarmak. G. Gabriel Marquez’in bir cümlesi geldi aklına; “Hayat insanın yaşadığı değildir; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.”


Yazı Görseli: https://www.neilburnell.com/galleries#/impressionism/

Şiirde İmgenin Dünya Hali- 2

Melih Cevdet, şiirlerinde tabiatı ve özellikle dünyayı yeniden tanzim eden bir gerçeklik algısıyla yola çıkar. Dünya, ilkin gerçeklik haliyle karşımıza çıkarken birdenbire zaman aracılığıyla değişime uğrar ve başkalaşır. Bir başka deyişle verili bir dünya algısı, şairin öznel kurgularıyla yeniden oluşturulmaktadır onun şiirlerinde.

 

Baudelaire’in aksine şehir hayatından sıkılan şiirsel özneleriyle Turgut Uyar, bir yalnızlık imgesi üzerine şiirini kurar. Kimi şiirlerinde bu imgeyi tek başına üstlenen şiirsel özne, aşkla kendini temize çıkarmaya çalışır.

II.Yeni’nin kimi şairlerinde ve özellikle İsmet Özel’le belirginleşen uyumsuzluk, bu dünya imgesiyle hem içinde kalma hem de karşı oluş retoriğiyle daha da giriftleşen bir yol izlerken Turgut Uyar, sıradanlığın nesneleştirdiği insanlardan uzak durmak ister. En çok da sevgiden uzak biri olmaktan korkar.

 

  Sen,

 Bir şehir çocuğuymuşsun,

 Dev makinaların gıdası olmuş kanın.

 Büyüyememişsin

 Sevememişsin .(Şehitler)

 

Bu dizelerdeki umutsuzluk, uyumsuzlukla birleştiğinde Melih Cevdet Anday’daki beklenti, daha da öne çıkar. Onun şiirlerinde her şeye rağmen bir umut vardır. Onun en çok korktuğu hatırasız bir dünyadır. Böyle bir dünya, bir çölden başka bir şey değildir. O halde tek çıkış yolu, özellikle Garip sonrası şiirlerinde bulduğu bir dünyaya doğru yürümektir. Bu dünya, zamansız bir düşün sınırsızlığında tinsel olarak yaşanacak yerdir.

dünyaya çok yakın bir gece gibi,
aldık cenazeyi sarsmadan, iğreti
ve hafif, gözlerimiz yerde
(Gelinlik Kızın Ölümü)

 

Dünya ve ölüm ikilisi, hiç şüphesiz olumsuz bir imge birlikteliğidir. Ancak onun “Düzenli Dünya” adlı kitabında yer alan dizelerinde de görüleceği üzere umudu perçinleyen inanç göze çarpar.

 

Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör
Seyreyle gülü bülbülü
Çifter aylar gökyüzünde
Her gece ayin on dördü
(Olsun da Gör)

 

Melih Cevdet, şiirlerinde tabiatı ve özellikle dünyayı yeniden tanzim eden bir gerçeklik algısıyla yola çıkar. Dünya, ilkin gerçeklik haliyle karşımıza çıkarken birdenbire zaman aracılığıyla değişime uğrar ve başkalaşır. Bir başka deyişle verili bir dünya algısı, şairin öznel kurgularıyla yeniden oluşturulmaktadır onun şiirlerinde. Ancak dönemin diğer şairlerine göre Melih Cevdet‟te yine de olumsuz bir dünya algısından söz edemeyiz. Zaman, her ne kadar buna engelse de duvarlar her zaman ortadan kaldırılabilir.

 

Bir diriliş gibi ölü dünyaya

Ölüler gölgenden ateş ala ala

Ekilip biçilip yankı yapa yapa

Yaz sıcaklığından arta arta

Birer birer çıktılar gönlümüzün aynasına tarlasına

Ki bir bahar günü doğdun sen (Doğum)

 

Şiirin adı “Doğum” olmasına rağmen dünyanın ölümlülüğünü yani sonluluğunu öne süren Sezai Karakoç, bireyi bu doğumun öznesine dönüştürür. Bir başka deyişle özne, ölümlü olmasına rağmen öznenin temsil ettiği insanlığın ebedi kalacağı ve iyiliğin, doğruluğun, güzelliğin sonsuzluğa ulaşacağı vurgulanır. Beklentilerin tümü insanlıkta toplanmıştır. Çünkü bizzat dünya, bu açıdan insanı boğan yetersiz, anlamsız bir mekândır. Bu açıdan bu bölümdeki ilk yargımız şairin dış dünyaya ve eşyaya karşı derin bir umut beslemesidir. Ancak dünya, nesnelliğiyle sevgili‟yle seven arasındaki sınırdır. Bu yüzden Karakoç, “Alınyazısı Saati” adlı şiirinde diğer şiirlerinde olduğu gibi hayatla dünya imgesini eşitleyerek dünyayı olumsuzlama yoluna gider. Asıl hayatın dışında bir başka dünyaya ait izlenimlerin ağırlıkta olduğu bu şiirde daima bir karşılaştırma eğilimi göze çarpar. Dünya, insanın varlık problemi ve onun somut bir yaşayış bütünü karşısındaki duruşunu temsil eder.

Baudelaire, tabiattan kaçıp şehre sığınmak ve yalnızca şehrin yaşayışını, dramını konu etmekle birlikte modern şairlerin önünü açmamıştır. Aksine modernliğin sıkışmışlığını öne çıkardığı için önemsenmiştir.

Öteki tarafla yaralı dünya

Şüphe ve gam tüten kül yığını

Derin işaretler gizleyen örtü (Öteki Tarafla Yaralı)

 

DEVAM EDECEK…


Yazı Görseli Neil Burnell

Şiirde İmgenin Dünya Hali: Yalan Dünya- 1

Dünya, var oluşun dengesini maddi ve manevi açılardan kuran bir temsil uzamıdır. Çoğu kez doğu geleneklerinde ve kutsal dinlerde bir geçiş unsuru olsa da modern şiirde yaşayış kadar ölümü de belirleyen süreklilik ve hareketlilik yanında durağanlığı ve içkinliği de barındırır. Öte yandan tabiatla bağını kopararak daha geniş ve soyut bir anlama bürünen dünya, sonsuzluğun, çölün, bunaltının mekânıdır. Ölümü hatırlattığı için nesnelerle adlandıran modern şair, var oluşa daha yakın gibi görünse de dünyanın anlamsızlığı üzerinde yoğunlaşır. Bu da dünyayı tıpkı klasik şiirde olduğu gibi olumsuz bir imgeye dönüştürür.

 

 Yalancı dünyaya aldanma yâ hû

 Bu dernek dağılır dîvân

İki kapılı bir vîrânedir bu

Bunda konan göçer, konuk eğlenmez

                                                      –Aziz Mahmud Hüdayî- 

 

Sanatçı, imgeler ve düşünceler yoluyla dünyayı, dolayısıyla tabiatı yeniden sorgular. Modern sanatçı, geleneksel tabiat algılarından farklı olarak gerçeklik düzlemini buna göre tanzim eder. Buna göre modern dünya anlamını yitirmiş olmakla birlikte teolojik dünyanın da zıddıdır. Çünkü geriye imge ve düşüncelerin rastlantısal çağrışımından başka bir şey kalmamıştır.

Modernlik düşüncesinde dünya, sınırlı ve maddî yapısıyla sürekli yeniden tasarımlanırken, bireyin iç dünya tasarımı da bu dünya algısına göre şekillenir. İç dünya,  dış dünyadan kaçma isteğinin ironik bir yanılsamasıdır.

Peter Sloterdjik, sanatçı ve dil ilişkisini ele aldığı kitabında sanatçının dış dünyayla olan mücadelesinin dile yansıdığını ve bunun da ‘kendini açığa vurma’yla eşdeğer olduğunu vurgular. Şiir, kendini açığa vurmak, varoluş da bu dünyadan kendini geri çekmek anlamına geliyorsa, o zaman varlık ve şiir, temel jestlerinde birbiriyle dayanışma içindedir. Kendini açığa vurma ve kendini geri çekme davranışları, insan için temel oluşturucu davranışlardır. Onlar olmazsa hiçbir yerde ‘asıl metafizik etkinliğin’ jestleri gerçekleşmezler.[1]

İmgelerin ele alınışı esnasında da sanatçının dış dünya gerçekliğini sorgulaması kaçınılmazdır. Gerçekliğin tartışılması verili düzenin, içinde yer alınan evrenin sorgulanmasıdır. Şair, bunu nesnelerden yola çıkarak elde edebilecektir. Bu nedenle modern şair öncelikle nesneyi irdelerler ve bunu da nesnenin gerçekliğini nesnede sonlandırmaktan çok öznede sonlandırmak ister. Nesneye her bakış, farklı bir algılayışı ardından da farklı ifade tarzlarını getirecektir. Bu, kimi zaman verili düzlemin yani şiirin tümden bir imgeye dönüşmesidir. Önemli olan dünyanın ve evrenin yalnızca şairin bilincinde bir anlama kavuşmasıdır. Ya da şairlerin belleğindeki dünyanın verili dünyaya ikame edilmesidir.[2] Bu yönüyle sanatçı, genel olarak bakıldığında dünyanın “ne”liği ile ilgilenen ve iç dünyayla karşılaştırarak bu dünyada bir anlam arayan kişidir. Ancak dünyanın “ne”liği ile ilgili tasavvurlar çoğu kez gerçeklikle çatışır.

 

Sanatçı, dünyanın anlamını gerçeklik değerleri üzerinden tasavvur ederken kavramlara başvurur. Dünyayı kavramlarla elde etmeye, adlandırmaya çalışır. Dünyanın anlaşılmasını dile bağlı bir okuma olarak algılayan modern sanatçı, aslında yalnızca tabiattan, gerçeklikten uzaklaşmaz. Modern sanatçı gezgin (Flaneur) sıfatıyla hiçbir yere ait olmadığını düşünür. Ama en çok kendiliğine uzaktır.

Sanatçı, her ne sebeple olursa olsun dış dünyaya karşı sanat eserinde kendi referans dünyasını oluşturur ve bunu yaparken de gerçekliğe atıfta bulunur. Bu sebeple sınırlarını sanatçının çizdiği bir dünya, her sanat eserinde az ya da çok, kapalı ya da açık, anlamlı ya da anlamsız, parçalı ya da bütün bir dünya fikriyle, inandırıcılık süzgecinden geçirilerek yeniden oluşturulur.

Buna göre şiirsel ben’in ortaya koyduğu dil gibi dünyadaki her şey göstergelerden oluşur. Dünyayı anlamayla ilgili çıkmaza gelince, eğer dünya her biri bir gösterenden ötekine akıp giden birtakım sonsuz izlerden başka bir şey olmayan göstergelerden oluşuyorsa, bu dünya karşısında yapılabilecek iki şey olabilir. Susmak ya da yapıbozumculuk yönteminin önerdiği şeyi yapmak, yani göstergelerin bir şey gösterdiği varsayarak dünya hakkında söylenen sözleri “Hayır, değildir” diyerek olumsuzlamak. Ancak, bu iki durumda da, aslında yapılan, dünyayı anlamaktan vazgeçmektir.[3]

Dünya, içinde sayısız evrenlerin, ilişkiler ve ilişkisizliklerle toplumsal olmayan zorunlulukların tek başına ele alındığı bir imge olarak yer alır. Bireylerin ve nesnelerin sürekli olarak kılık değiştirdiği ve dünyayla özdeşleştirilen şehir imgesi insanların bir araya geldiği bağımsız birlikler bütünü olarak algılanır. Ortak bir bilince sahip olmayanların bir arada oluşu, ihtiyaçların, isteklerin ve heyecanların birlikteliğinden kaynaklanan bir güce işaret ettiği ortadadır. Ancak bu güç, özgürlüğü kısıtladığı oranda itici gelmektedir.

Sürekli aynı kalan yahut ‘üretilen’ bir dünya da değildir bu ‘dünya’. İzlenimcilerin her an yeniden bir oluş’a kalbolan ve ışık, renk ve biçim değiştiren dış dünyası hiç değildir. Daha içte, daha derinde olan ve anlamlar dizgesi içerisinde kodlarını değiştirmeyen ancak genişledikçe yeni anlamların eklemlendiği bu iç-âlem, fenomenler dünyasını da aşan bir iç dünyadır. Kapalılık, sınırlılık, değişmezlik sultalarının ‘gelenek’ adı altında kavramlaşan anlamının yerine mazmunların kendiliğe ihanet etmeksizin çizdiği bir gelenek dünyasına girmek söz konusudur.

Şair ile dünya arasında derin bir ilişki vardır. “Şair için evreni anlamlandıran, ben’i evren içinde saptayan, sebep-sonuç bağıntılarını temelleyen tek bir değişmez olgu vardır. Tek bir gerçek vardır. Ve şair, bu gerçeği, gerçeğin istemiyle simgeleyen bir ayna durumundadır.”[4]

Bireyin ‘bu dünyaya karşı bir sığınak, bir siper olarak icat ettiği benliğinin fevkinde bu benliği de dikkate almayan bir

iç-insanla karşı karşıya kalınmıştır artık.

İlhan Berk, dünyaya nesneler ve onların katılıkları üzerinden bakar ancak daha ötede nesneler, kendilikleriyle vardır. Tıpkı dünya gibi… Şiirsel öznelerle aralarında belirli bir mesafe vardır. Onun aşağıdaki dizeleri, hem poetik duruşunu hem de imgelere bakış açısını sergilemesi bakımından önemlidir.

An­la­şılı­ve­ren şi­ir­den hep kuşku duy­dum.

Ben dün­ya­ya im­ge­ler ola­rak ba­ka­rım, öy­le gö­rü­rüm.

(Ço­cuk­lar gi­bi.)

İm­ge­ler be­nim evim­dir. (LİR)

 

İlhan Berk, Deleuze’ün modern edebiyat için öngördüğü yaklaşımlardan hareket ederek ifade edildiğinde yaşanmış malzemeye bir biçim, bir ifade biçimi dayatmak ister gibidir. Daha ziyade biçimsizden ya da tamamlanmamışlıktan yanadır. Yazmak İlhan Berk’in de “asla tamamlanmayan, her zaman meydana gelmekte olan ve her yaşanabilir ya da yaşanmış malzemeyi aşan bir oluş meselesidir. Bir süreçtir, diğer bir deyişle, yaşanabilir ile yaşanmışı boydan boya kateden bir yaşam geçişidir.”[5]

O, şiirlerinde dünyayı yalnızca bir harita üzerinde düşünmekle kalmaz aynı zamanda bu haritada gördüğü nesnelerin ayrıntılı varlığını hissetmek istediği bir dünyayı arzular. Orada tabiat ve nesneler, alabildiğine canlı ve işlevseldir. Tabiatın ve dolayısıyla dünyanın bu olağanlıklar içindeki varlığı, dil yoluyla oluşturulmuş bir bakış açısından değil bizzat araştırmalar ve tabiat üzerine okumalarla elde edilmiştir. Tabiattaki görünür olanın canlılığı, renkliliği ve zenginliği, çoğu okuru şaşırtır. İlhan Berk, bunu Hece dergisinde yaptığı bir söyleşi de dile getirir.[6]

Ahmet Oktay’a göre şehri bir “kaybolma” süreciyle algılayan İlhan Berk, onu tarihsel değil mitik açıdan kavramakta ve öyle anlatmaktadır. Bu şehirde her şey bir atalet anına tekabül eder: “Karşıtlıkların, çelişkilerin ve yadsıyıcı / başkaldırıcı nostaljinin kapsadığı acının görünmezleştirdiği, haritalar, fotoğraflar, klişeler, alıntılar, dipnotlarla örülmüş bir benzeşim dünyası tarafından emildiği, ışıksızlaştırıldığı, hiç geçmemiş ve hiç gitmeyecekmiş gibi görünen bir atalet” anını işaret eder. [7]

İlhan Berk de bu kaybolmayı şöyle cevaplar: “Bir kenttesin: İnsanlar var, kadınlar var, kentin kendisi var, bunlara çok meraklı bir insanım. Fakat hiçbir şeyi göremiyorum. Ne kadınları görüyorum, ne insanları, ne kenti, ne de denizi… hiçbirini göremez oldum. Davet edildiğim yere ‘Allah’a ısmarladık’ demeden kalktım, buraya geldim. Sıkıntı böyle her zaman devam eder bende. Uluslararası toplantıların çoğunda bulundum. Daha oraya girerken beni ilgilendiren şairle –daha önceden incelemişimdir– onunla ahbaplıklar kurmaya çalışırım. Sonra onlar da beni çok ilgilendirmemeye başlar. ‘Kenti yazacağım’ diye giderim. Ve orada, o kalabalıklardan, o şairlerden elimden geldiğince uzaklaşırım ve tekrar sıkıntılar başlar. Yani, oraya büyük umutlarla giderim. On beş gün yerine yirmi gün kalacağımı kabul edeceklerini bilerek giderim ama, üç günü, dört günü geçmez döner gelirim. Sıkıntılarım benim için biter değil. Yani sıkıntının kendisi sanki benmişim gibi geliyor bana. Her şeyden sıkılıyorum. Sıkılmadığım tek bir şey vardır o da resim yapmak… Resim yaparken çok keyiflenirim. Benim sıkıntımın elinden tutan belki tek odur diyebilirim.” [8]

Hiçbir şe­ye ben­ze­mi­yor bir ken­tin yal­nız­lı­ğı

Ne kü­le ne ke­mi­ğe

Ölü­me ne de. (Duru Su)

İlhan Berk, dilin soyutlanmasıyla şiire bakar ama bu dil, dilin içinden yola çıkılarak elde edilir. Öte yandan dilden kaçış Ece Ayhan’da olduğu gibi kimi zaman dilin dışına çıkmakla değil de dilin içinden kavranarak elde edilir. Orada düşünce de ister istemez kendiliğinden şiirde yerini alır. Dile ait bütün yaklaşımlar, bir yandan da dille düşünceyi yanyana getirmek için vardır. Dil, düşünceyi; düşünce de dili kendi potasında eritir, onu kendisine mal eder. Sonuçta dil, düşünceye; düşünce de dile dönüşür.

Dünya bir metin.

Bunu okuyoruz. (Wittgenstein)

Ece Ayhan da tam da burada dünya imgesine tarihsel bakışıyla ayrı bir yerde durur. Dünya, nesnelliğiyle değil tarihsel duruşuyla sorgulanması gereken bir uzamdır. Dil, bunun göstergesidir. Şehrin ve modern insanın sürekli olarak sembolleştirilip imgeleştirildiği “Vedhaların Birinde” şiirinde de Ece Ayhan, kaçmak, kurtulmak ister. Ancak ayakkabısının “bir teki” geride kalmıştır. Bir diğer deyişle ayakkabı imgesi aynı zamanda şehirden ne kadar kaçılsa bile yine geriye dönülüp bakılacak bir mekâna işaret eder.

“Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiir”de şehir, ters çevrilmiştir. Çünkü şehir, şehirde yaşayan insanlar için, şiirsel öznenin tarafında olan insanlar için karşı durulması gereken bir mekândır. Orada sivil ölümden konuşulur ve böylelikle neftilikler dağılır. Ancak konuşulanların da duyulmaması gerekir.

Yine orada “delikanlı kostaklar” çıkarılmıştır.

Sivil ölümden konuşuyoruz dağılan neftilikler

arkadaşlar Makedonyalı kalın usta marangozlar.

Kapaklanır bir adam daha kaçıncı, aktığımızı görünce

ters çevrilmiş kente karşı işte onun denizlerine

delikanlı kostaklarımızı çıkarmış ve ırmaktır. (Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiir)

 

Kentin genişliğini ifade eden deniz imgesine karşı onu besleyen ırmaklar da insanlardır. Bu yüzden şehir, hem iktidarın hem de iktidara karşı çıkılmanın sorunlu mekânıdır. Bu yüzden şehir imgeleri Ece Ayhan’ın şiirlerinde sükûnetin değil kargaşanın, çatışmanın mekânıdır.

Onun şiirlerinde dikkati çeken şey, şiirsel öznenin aradığı kapılar ya da kapıların anahtarlarıdır. Ona göre yanlışlık, şehirde kapıların olmaması değil, insanı mutlu kılacak kapıların birileri tarafından götürülmesidir. Karmaşık bir dünya ve yaşayış algısı, şehir hayatının temelini oluşturur. Ancak daha dikkatli baktığında şiirsel özne de yanlışlığın farkındadır. Bununla birlikte zorunlu bir kabullenme de söz konusudur. Bu kabullenme zorunluluğu, şiirsel özneyi kimi zaman şüpheye düşürse de şiirsel öznenin yargısı kesindir.

Öznenin bu yargısı, imgeye bakanın bakış açısını da barındığından şiirsel öznenin nerede olduğu sorusu önem taşır. Şiirsel özne hangi tarafta yer alır? İçeride mi kalmıştır yoksa dışarıda mı? Şairin şiirde bu soruya önem verdiği ortadadır. Okurun kendini de sorgulaması hedeflendiğinden bu soru şiirsel özne tarafından cevaplanırken bile genel bir yargıya, çoğunluğun yargısına göre davranıldığını düşünüyoruz.

Ne zaman elleri zambaklı padişah olursam

Sana uzun heceli bir kent vereceğim

Girince kapıları yitecek ve boş! (Zambaklı Padişah)

 

Ece Ayhan’daki insansız dünya, onun tarihe ve insana bakışını özetler. Kendiliğini yitiren bir dünyanın tek sebebi, iktidar oyunlarıyla metalaştıran insanın varlığıdır.

Yalnızlığım sığmadı kente

Çünkü dağlara alışıktı bana alışıktı

Birden evlere sokaklara çarptı

Büzüldü çirkinleşti kıvrıldı

Çünkü kentlerin yalnızlığı korkaktır (Sular Karardığında Yekta’nın Mezmurudur)

 

DEVAM EDECEK…

 

[1] Peter  Sloterdjik, Dünyaya Gelmek-Dile Gelmek (Çev. Gürsel Uyanık-Ahmet Sarı) Salkımsöğüt Yay. Ank. 2005, s.10

[2] Hasan Bülent Kahraman, “Melih Cevdet Anday’ın Şiirinde Temel İzlekler: Descartes’çı Düşünce ve sorunsalları Açısından Bir Yaklaşım” s.203

[3] R. Levent Aysever, “Bu Çağın Metinleri” Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi 2004, Cilt: 21 Sayı: 2 s. 99,

[4] Eser Gürson, Edebiyattan Yana, YKY, İst.  2001, s. 67

[5] Gilles Deleuze, Kritik Ve Klinik, (Çev. İnci Uysal) Norgunk Yay. İst. 2007, S.9

[6] Bkz. Hüseyin Su, “İlhan Berk İle Şiir Üzerine” Hece Dergisi, S.93, Eylül 2004, S.61-74

[7] Ahmet Oktay,  Metropol Ve İmgelem, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İst. 2002, s. 212-213

[8] Hüseyin Su, “İlhan Berk İle Şiir Üzerine”. s. 69

Kozmik Şaka, Hüzünlü Kahkaha

Türk okuru Vonnegut’un diğer kitaplarıyla çok erken tanışmış olmasına rağmen, 1959’da yazılmış bu roman, dilimize ancak 2018’de çevrilebildi. Hâlbuki Titan’ın Sirenleri bir çekirdek kitap.

Oğuz Atay, günlüğünün ilk sayfalarında Türkiye’de Tatlı Budala adıyla gösterilmiş olan The Party filminden bahseder: “Bugün, Blake Edwards’ın -baş oyuncu Peter Sellers- “The Party” adlı filmini gördüm. İyi niyetli ve korkunç sakar bir adamın hikayesi. İlk defa bir komedinin, beni bu kadar yorduğunu, bana acı geldiğini gördüm.” Kurt Vonnnegut da Ülkesi Olmayan Adam kitabında şöyle der: “Laurel ve Hardy’ye kasıklarım çatlarcasına gülerdim. Orada bir şekilde, korkunç bir trajedi vardı. Bu adamlar bu dünyada yaşayamayacak kadar tatlı insanlardı ve sürekli korkunç bir tehlike ile yüz yüzeydiler.”

Kara ve ince alayın bu iki ustası, aslında kendilerinden bahsetmektedirler. Komediyi trajediden ayrı düşünemeyiz. Fakat mizah, sinizme dönüştüğünde bir yanılsama meydana gelir. Heccav, bıyık altından haince gülerken ya da acımasızca sırıtırken duygularını gizler. Maske düştüğündeyse şifasız bir hüzünle karşılaşırız ya da şöyle desek daha mı doğru olur; şifası mizah olan bir hüzünle. Mesela Jonathan Swift’in tüyler ürpertici ‘Alçakgönüllü Bir Öneri’sinin altında haklı bir öfkenin yanı sıra tarifsiz bir keder de yok mudur? Vonnegut, kendisiyle yapılan bir söyleşide 11 Eylül üzerine sorulan bir soruya; “Bunun gibi hayret verici bir olayda, Dresden’in bombalanması gibi büyük bir olayda şöyle düşünürüm: Tanrım, Vezüv yine patladı!” diye cevap verir. Tipik Vonnegut mizahı. Kimilerinin zalimce bulabilecekleri ironik bir üslup. Ama aynı röportajda şunları söylediğine de şahit oluruz: “Şimdi II. Dünya Savaşı sonunda hissettiklerimi hissediyorum: Benden yapmam beklenen her şeyi yaptım, şimdi eve gidebilir miyim lütfen? Sonra düşünüyorum: İyi de evim hangi cehennemde?” Bu içli ifadeyle sinik tavır çelişkili gibi görünse de birbirini bütünler. Vezüv patlamıştır ve eve dönmek imkânsızdır. Vonnegut’un kahramanları, anlamlandırmaya çalıştıkları bir evrende uzay zaman girdapları içinde oradan oraya anlamsızca savrulup dururlar.

Her şey Dresden’de başlar. Vonnegut’un “İçeriği ve adıyla H. G. Wells’e layık” dediği 2. Dünya Savaşı sırasında bombalanan Dresden’de. Vonnegut, Amerikan piyadesi olarak savaşa katılmış, Almanlara esir düşmüş; Dresden’de, bombalanan şehirde, bir et deposunda sağ kalmıştır. Şehirde yaklaşık 120 bin kişi ölmüş, insan aklının ürettiği teknoloji, insanlığa akıl almaz bir yıkım getirmiştir. Böyle bir yıkımla baş edebilmek için en güçlü silah mizahtır. Ciddiyetin ve aklın iflas ettiği bu aşamada Vonnegut şakaya sığınır. Olup biten her şeyi korkunç bir şaka olarak görmek ve kabullenmek onun için tek çıkar yol olacaktır.

Dresden’de yaşadıklarını doğrudan anlatmak için henüz vakit vardır. Önce Huxley esintili bir distopya gelir; Otomatik Piyano. Yazarlığına bir distopya ile başlaması anlaşılabilir bir durumdur. Otomasyon üzerine kurulmuş bir ütopyayı ters yüz eder. Sonrasında distopyaya sadece hikâyelerinde geri döner. Harrison Bergeron’da mutlak eşitliğin totaliter bir sisteme dönüştüğü zalim bir dünyayı, Yarın Yarın ve Yarın’da ömrünü uzatmanın bir yolunu bulan insanoğlunun nüfus artışının felaket sonuçlarıyla girdiği mücadeleyi anlatır. Romanları doğrudan distopya olmasa da distopyanın buruk tadı kurguya karışır. Otomatik Piyano’nun üslubu usludur. Olaylar klasik roman şablonuna uygun olarak ilerler. Elbette yazarın baharatlı dili, hınzır mecazları iş başındadır. Dil bir sonraki romanında distopik hâle gelmeye başlayacak, o uslu anlatımın yerini çılgın bir üslup ve zamanda bir oraya bir buraya ışınlanan bir kurgu alacaktır. Bu distopyayla beraber Vonnegut’un makineye karşı savaşı da başlayacaktır. Otomatik Piyano’da makinelerin hâkim olduğu mekanik ‘ütopya’, sınırlarından taşarak insanın çaresizce bir dişlisi olduğu paranoyak makine evren fikrine kadar genişleyecektir. Bu bizi Bergson’un komik tanımına götürür. Bergson’a göre gülme, insanın mekanik olana karşı tepkisidir.

Sonraki romanı Titan’ın Sirenleri’nde “bilimkurgu ile ana akım arasındaki ayrım çizgilerini yok eden hınzırca zekâsı”nı gösterecektir. Türk okuru Vonnegut’un diğer kitaplarıyla çok erken tanışmış olmasına rağmen, 1959’da yazılmış bu roman, dilimize ancak 2018’de çevrilebildi. Hâlbuki Titan’ın Sirenleri bir çekirdek kitap. Yazarımız, sonraki romanlarında işleyeceği, neredeyse takıntı hâline getireceği birçok temayı bu romanında kurcalamaya başlar. Köpeğiyle birlikte bir kronosinklastik infundibulumun (Korono zaman demek, Sinklastik tüm yönlerde aynı tarafa doğru kıvrılan anlamına geliyor, diye açıklar uydurduğu bu Lemvari cümleyi) ortasına dalarak bildiğimiz zamanın ötesine geçen milyoner kâşif Winston Niles Rumfoord, Mezhaba No 5’in Tralfamadorlu sakinlerinin öncüsüdür. (Tralfamadorlular ilk kez bu romanda ortaya çıkarlar fakat Vonnegut onlara asıl şeklini Mezhaba No:5 romanında verecektir.) Tralfamadorlular yakın zamanda seyrettiğimiz Arrival filmindeki uzaylılara benzerler. Ama onlar zamanın içinde yaşanmış ve yaşanacak bütün anları görebilmelerine rağmen Heptapodlar gibi akışa müdahale etmezler. Rumfoord da bütün olacakları bilmesine rağmen sadece kehanette bulunur. Kadere müdahale etmez, edemez. Malaki Constant’ın dünyada başlayan Mars, Merkür ve Satürn’ün uydusu Titan’da devam eden komik ve kederli macerasında Tralfamadorluların kullandığı bir dişli olduğunu sonradan anlayacaktır. Rumfoord aynı zamanda Vonnegut’un Kedi Beşiği romanında icat edeceği Bokonon inancına benzer bir Mesihçiliğin de mucididir. Fakat sonunda her şey gide gide dehşet verici kozmik bir şakaya varır. Daha sonraları Douglas Adams, Stanislaw Lem gibi yazarların da kendi kurgularına dâhil edecekleri bir motiftir bu. Baudrillard’ın “Sakın dünyamız da başka bir dünyada reklam metni olarak kullanılmak için burada olmasın.” İfadesinde karşılığını bulan kozmik şaka fikri bugünün simülasyon teorilerine kadar götürülebilir. Titan’ın Sirenleri’nde Dünya bir reklam metni değil bir yedek parça üretim merkezidir. Onun o insafsız mizahi üslubuna alışkın olan okuru bir kara mizah şöleni bekler bu kitapta.

Vonnegut’ta taşlama ve ağıt sarmaş dolaştır. Şampiyonların Kahvaltısı’nın sonunda “Bir gözyaşı, bir ukde anlamı kazanarak” süzülen bir damla onun acı hicvine gizlenmiştir.