Elif Şahin Hamidi

Çocuklarla “Felsefe Konuşmak”tan Korkmayın!

Fransız düşünür ve yazar Roger-Pol Droit, Çocuklarla Felsefe Sohbetleri isimli kitabında çocuklarla felsefe konuşmaya cesaret etmek gerektiğinin altını çizer. Ama bununla kastettiği, akademik anlamda felsefe yapmak ya da çocuklara Descartes, Hegel veya Nietzsche öğretmek değil elbette. Droit’e göre felsefe konuşmak, “felsefeden konuşmak” da değildir. Ya da birdenbire gündelik dilin dışında, anlaşılması zor, farklı sözcükler kullanmak anlamında “felsefe dili”ni konuşmaya başlamak da değildir. Droit’e kulak verecek olursak “Tersine, söz konusu olan her zamanki aynı sözcüklerle konuşmaktır, ancak farklı şeylerden ve farklı bir açıdan.” Bir başka deyişle “sözcüklerin ve hatta tema ve konuların değişiminden ziyade konuşma tarzının, bulunduğumuz duruşun bir değişimidir.”

 

Çocuklar soru sormaya bayılırlar. Öyle ki verilen cevaplardan tatmin olmaz, hep daha fazlasını merak eder ve hep daha fazlasını sormaya, ısrarla devam ederler. Hem de hiç bıkmadan usanmadan. Çünkü henüz yabancısı oldukları bu dünyayı, evreni ve kendilerini sorarak/sorgulayarak keşfetmeye, anlamaya, anlamlandırmaya çalışırlar. Şaşkınlıktan doğan sorgulama haliyle çocuklar, kendiliğinden/doğal olarak ölüm, yaşam, evren, tanrı, zaman, özgürlük, adalet, barış, sevgi/aşk, dostluk gibi pek çok felsefî kavramı ortaya koyarlar. Kim olduklarını, neden var olduklarını bilmek isterler. Bu zorlu kavramlar hakkında ebeveynlerini ve öğretmenlerini terleten sorular sormakta oldukça ustadırlar. Oysa biz yetişkinler hemen her şeyi bildiğimizi sanırız: hani şu, Âsa Lind’in yarattığı eşsiz ve bilge kahraman Kumkurdu gibi, “bütün dünyalardaki her şeyi” biliriz! −aman Kumkurdu duymasın, yoksa çok güler bu evhamımıza. Öte yandan da çocukların zorlu felsefî soruları karşısında “bilgisizliğimizin” gün yüzüne çıkacağı endişesiyle çoğu zaman gerilir, hatta çocukları başımızdan savmaya kalkarız. Oysa en başta “bildiğimiz tek şeyin hiçbir şey bilmediğimiz” olduğunu kabul edip, o çocuksu merakın ve şüphenin peşinden gidebilsek, içimizdeki çocuğun sesine kulak verebilsek, her şeyden önce kendimizi “eğitsek”, çocuklara “erişmemiz” çok daha kolay olabilir. Bu nedenle ebeveynler ve öğretmenler/eğiticiler olarak biz yetişkinlerin eğitimi, her şeyin başıdır diyebiliriz. Nietzsche de buna dikkat çeker ve şöyle der: “Eğiticileri eğitiniz! Ama eğitenler ilk önce kendilerini eğitmelidirler.” Nuran Direk’in Küçük Prens Üzerine Düşünmek isimli kitabında altını çizdiği üzere, “felsefe eğitimi arayış ve sorgulama temeline dayanır ve bu eğitime küçük yaşlarda başlamak gerekir.”

Dolayısıyla en başta ailede, ardından eğitim kurumlarında çocuklar, daha çok soru sormaları için cesaretlendirmeli, teşvik edilmeli, ezberci zihniyet terk edilmeli. Ayrıca “Sokratik yöntem”le çocukların, cevapların peşine düşmesi sağlanmalı, ebeveynler ve öğretmenler tarafından, hazır bir şekilde cevaplar önlerine sunulmamalı. Çocuklar böylece düşünceler arasında bağ kurmayı (bağlantılı düşünmeyi), doğru ve yanlış akıl yürütmeleri fark etmeyi, doğru değerlendirme yapmayı öğrenme şansına/becerisine sahip olacaklardır.

 

“İnsan olma” ve felsefe arasındaki bağ

 

Bütün bunların yanı sıra “insanlaşma”nın ve insan haklarını korumanın yolu da felsefe eğitiminden geçer. Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin dediği gibi “Etik ve siyasal bir sorun olarak insan haklarının korunması da felsefeye ve felsefe eğitimine bağlıdır.” Çünkü felsefe ile insan olma arasında sımsıkı bir bağ vardır. Nermi Uygur da şu sözleriyle bu bağa işaret eder: “Düşündüğünü düşünmediğini, yaptığını yapmadığını apaçık bilerek, kıyı bucağın hesabını vererek gerçekleştirmektir felsefe. Aynı şey yaşamak, eylemek, insan-olmak için de geçerlidir.” Ön yargıları, ezberleri, değer yargılarını, ideolojileri aşmanın ve değişimin yolu da felsefeden geçer. Prof. Dr. Betül Çotuksöken’e kulak verecek olursak “Felsefe, küresel-evrensel bir düşünme modeli olarak tek bir insanın, sadece kendine ilişkin, kendine ait değiştirilebilir/güdükleştirilebilir, hatta yok edilebilir niteliklerini aşmasını sağlayabilir.” Öte yandan değerler eğitiminin, değer/değerler, doğru değerlendirme ve etik bilgisinin yolu da felsefeden geçer. Prof. Dr. Sevgi İyi’ye kulak verecek olursak: “Her insan için her an her yerde gerekli olan doğru düşünebilme, doğru bağlantılar kurabilme; insan yaşamının her düzleminde [düzeyinde], ister kişi ve kişi düzleminde [düzeyinde], ister kurum ve kişi düzleminde [düzeyinde] kurulan insan ilişkilerinde ve eylemlerinde söz konusu olan değerlerle ilgili etik bilgi edinebilme olanağı ancak felsefede ve felsefî düşünmede vardır.” Bu da demek oluyor ki çocuklarla felsefe yapmak, bunun için de öncelikle kendimizi eğitmek şart!

 

 

“Felsefe konuşmak” ya da “felsefe yapmak”

 

Dikkat edecek olursak, felsefe eğitiminde esas olan çocuklara/gençlere filozofların düşüncelerini ezberletmek, “felsefe öğretmek” değildir: çocuklarla “felsefe konuşmak”, “felsefe yapmak”tır. Peki, nedir çocuklarla felsefe konuşmak ya da felsefe yapmak? Fransız düşünür ve yazar Roger-Pol Droit, Çocuklarla Felsefe Sohbetleri isimli kitabında çocuklarla felsefe konuşmaya cesaret etmek gerektiğinin altını çizer. Ama bununla kastettiği, akademik anlamda felsefe yapmak ya da çocuklara Descartes, Hegel veya Nietzsche öğretmek değil elbette. Droit’e göre felsefe konuşmak, “felsefeden konuşmak” da değildir. Ya da birdenbire gündelik dilin dışında, anlaşılması zor, farklı sözcükler kullanmak anlamında “felsefe dili”ni konuşmaya başlamak da değildir. Droit’e kulak verecek olursak “Tersine, söz konusu olan her zamanki aynı sözcüklerle konuşmaktır, ancak farklı şeylerden ve farklı bir açıdan.” Bir başka deyişle “sözcüklerin ve hatta tema ve konuların değişiminden ziyade konuşma tarzının, bulunduğumuz duruşun bir değişimidir.” Bu bakış değişikliğini şu örnekle daha açık hale getirir Droit: “Örneğin ‘saat kaç?’ demek ve ona göre cevap vermek yerine, felsefe konuşmak şu anlama gelir: Zaman nasıl geçer? / Zaman geçmek için ne yapar? / Onu neden ölçmek gerekir? / Zamanda kendimizi bulmak için ne yaparız? / Öyleyse zaman neden ibarettir?” Droit, bakışın bu değişiminin felsefe derslerinden daha önemli olduğunu vurgular, çünkü felsefe konuşmak, sorgulamak, fikirleri incelemekle aynı şeydir: “Felsefe, fikirlerimiz olduğu zaman değil, onları incelediğimiz zaman başlar; nasıl yapıldıklarına, içlerinde ne olduğuna, onları tutanın ne olduğuna bakmayı iş edindiğimiz zaman, onları farklı yönlere çevirmek, çeşitli ışıklar altında aydınlatmak istediğimiz zaman başlar.”

 

Fark edileceği üzere felsefe konuşmak, bir birliktelik gerektirir, yani ortak bir sorgulama işidir, birlikte yol alınan bir arayıştır. Bununla birlikte kişinin kendisiyle arasına bir mesafe koyabilmesine ve ezberlerine, inançlarına, değer yargılarına dışarıdan bir gözle bakabilmesini sağlar. Böylece doğru değerlendirme yapabilmeye açılan kapı da aralanmış olur.

“Repuerescere”: Çocukluğa geri gitmek

 Yine, Droit’in Çocuklarla Felsefe Sohbetleri isimli kitabı, hangi ucundan tutacağımızı ya da nereden başlayacağımızı bilemediğimiz felsefî kavramlarla nasıl başedileceğini gösteriyor. Bu kitabı, çocuklarla fikir gezintisine çıkmak için kullanacağımız bir piknik çantası olarak düşünebiliriz: “Yani içinde atıştıracak şeyler, belki bir pusula veya yön bulma araçları, gerektiğinde ilkyardım ya da pansuman malzemeleri var.” Felsefe eğitiminde ya da çocuklarla felsefe konuşurken yetişkinlere düşen önemli görevlerden biri de bilgiçlik taslamamak, kibirden uzak, yapmacıksız düşünmeyi sürdürmektir. Yani “çocukluğa geri gitmektir.” Erasmus’un “repuerescere” sözcüğüyle ifadeye etmeye çalıştığı şeydir bu. Droit, kitabın sonunda Erasmus’un “çocuklara şeyleri yavaşça ve oyunla öğretmek” gerektiği fikrini savunduğunu söyler ve bu nedenle çocuklara bir şey aktarmak istediğimizde “repuerescere” uygun düşecektir. Yani “dolu dolu yetişkin olmayı bırakmadan ve imkânlarına tamamen sahip olarak kendinde çocuk ruhunu bulmaktır, yetişkinin çocukla aynı seviyede olmasını sağlayan çocukluk hâli.” Bir başka deyişle “bir çocuk eşliğinde −yaş ve bilgi açısından− yetişkin olarak eğitimin öğrenimleri içinde basit, neşeli ve oyunbazca içindeki çocuğu yeniden bulmak ama bununla birlikte kendi konumunu terk etmeden bu içsel değişim sayesinde çocuğun seviyesinde olabilmek.” Droit, bunun her türden öğrenim için ama en çok da felsefe eğitimi, felsefî sorgulama için geçerli olduğuna vurgu yapıyor. Bugün ezbere dayalı eğitim sistemindeki önemli sorunlardan biri de bu bakışın eksikliğidir diyebiliriz sanırım. Çocuk ruhunu kaybetmemiş ya da o ruha sahip çıkan öğretmenlere ihtiyaç var.

Sokratik yöntemle sorgulamanın yolunu açmak

Droit, felsefenin hiç de korkulacak bir sözcük olmadığını apaçık gösteriyor bize. Ona göre felsefe “ne çözülmesi gereken bir problem ne de doğal ve spontane bir faaliyettir.” Hayatı boyunca filozofları okuyan, inceleyen ve yorumlayan ve felsefe kitapları yazan Droit, Kızıma Felsefe Öğretiyorum isimli kitabında da gençlere, felsefe denen şeyin nasıl bir faaliyet olduğunu anlatmaya çalışıyor. Kitap, Droit’in on altı yaşındaki kızı Marie ile yaptığı konuşmalardan oluşuyor. Droit, felsefenin sağladığı zihinsel özgürlüğün hâlâ kendisini şaşırttığını söylüyor kitabın başında: “Felsefelerin farklılığı, çeşitliliği; insan beyninde oluşan ilginç, inanılmaz, beklenmedik fikirler; analizlerin keskinliği ve inceliği; hiçbir tartışmanın asla yasaklanmadığı, hiçbir olasılığın önemsiz görülmediği, hiçbir eleştirinin göz ardı edilmediği bir zihinsel alandan gelen olağanüstü özgürlük beni şaşırtır. Felsefenin tükenmez gücünü oluşturan da bu zihin açıklığıdır.”

Kitap, bizim de bu şaşkınlığı yaşamamızı sağlayacak sorgulatıcı diyaloglardan oluşuyor. Droit, “Sorular soran ama cevaplardan tatmin olmayan bütün çocuklara” ithaf ettiği bu kitapta, kızı Marie’nin sorduğu sorulara, onunla birlikte cevap aramak üzere felsefî bir yolculuğa koyuluyor. Kızıyla felsefenin ne olduğu, ne işe yaradığı üzerine tartışan Driot, tıpkı Sokrates gibi kızının bildiğini sandığı pek çok şeyi aslında bilmediğini görmesini sağlıyor.

 

Droit, Marie’ye Sokrates’in her şeyi bildiğini sanan bir öğretmenle arasında geçen diyalogu örnek vererek yapıyor bunu. Kısaca anlatayım: Sokrates, öğretmene “güzellik”in ne olduğunu sorar. Öğretmene göre çok basit bir sorudur bu, çocuk oyuncağıdır: “Altın bir vazo” diye cevap verir. Belli ki öğretmen soruyu hiç anlamamıştır. Sokrates ona “güzel olma”nın anlamını sormuştur, ancak adam güzel bir şeyi örnek vermiştir. Adam yanlış yolda devam eder: güzelliğin bir yarış atı ya da genç bir kız olduğunu söyler. Adam herkes gibi güzelliğin ne olduğunu bilir, ama güzellik fikrini tanımlayamaz, birdenbire bu konuda hiçbir şey bilmediğini anlar. İnsanın bildiğini sandığı ama aslında hiç bilmediği bir yığın fikir vardır. Driot’in deyişiyle “Açık seçik açıklamak zorunda kalmadığımız sürece ne olduğunu bildiğimizi sandığımız bir yığın şey.” Örneğin “zaman”. Bunları belirgin biçimde anlatmak zorunda kaldığımızda sıkıntının başladığını söyler Droit ve ekler: “Felsefe bu sıkıntıdan kurtulmakla ilgili bir etkinliktir.”

Bu sıkıntıdan kurtulmanın yanı sıra daha pek çok derde devadır felsefe. Droit ve Marie ile birlikte sorular sormaya ve cevaplar aramak üzere hep yolda olmaya çalışırsanız bunu siz de fark edersiniz.

 

Felsefe ve edebiyat ilişkisi

Felsefe ve edebiyat arasında da çok sıkı bir ilişki vardır. Edebiyat eserleri, felsefenin bir alanı olan etik ve etik eğitimi için, çocuklarla felsefe konuşmak için eşsiz bir yol gösterici, paha biçilmez bir hazinedir. Doç. Dr. Hakan Savaş, Sinema ve Varoluşçuluk isimli kitabında felsefe ve sanatın, insanı bir bütün olarak kavramanın, anlamanın ve anlatmanın bir yolu olduğuna dikkat çeker ve şöyle der: “Birinde kavramsal düzeyde yansıtılan yaşam, öbüründe duygu-düşünce düzeyinde yansıtılır. Bir başka deyişle, filozof, sanatçıya kavramsal düzeyde insanı tanıtırken, sanatçı da filozofa etiyle kemiğiyle yaşayan somut insanı gösterir” (Savaş, 2013, s. 38). Sanatın bir dalı olarak edebiyat da insana insanı gösterir: orada etiyle kemiğiyle, bütün çıplaklığıyla insan vardır. Ölüm-yaşam, sevgi-nefret, güzel-çirkin, savaş-barış… vardır. Felsefe bu gibi fikirleri/ideleri kavramlaştırmaya çalışıp onların bilgisini ortaya koymaya çalışırken, edebiyat eserleri yaşayan, ölümü tadan, seven, nefret eden, onurunu ayaklar altına alan, acı çeken, korkan, üzülen, başkaldıran… gerçek insanı göze görünür kılar. Dolayısıyla çocuklarla felsefe konuşurken, sorgulamaya elverişli edebiyat eserleri/metinleri ilk başvurulması gereken kaynaklardandır. Nuran Direk’in dediği gibi “elverişli metinlerle çocuğun yaşamı ile ilgili temel soruları sormasını ve bu metinler aracılığıyla kendisini ve dünyayı tanımasını sağlamak” mümkün olabilir. Örneğin Antoine de Saint-Exupéry’nin Küçük Prens’i çocuklarla felsefe konuşmak isteyen ebeveynler ve öğretmenler için adeta biçilmiş kaftandır. Sonra Âsa Lind’in Kumkurdu kitabı, Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ı, Michael Ende’nin Bitmeyecek Öykü ve Momo’su, Richard Bach’ın Martı Jonahthan Livingston’u her daim söyleyecek sözü olan, yol gösteren kitaplardan birkaçıdır. Çocuklarla felsefe konuşmaktan korkmayan yetişkinlere minik, naçizane bir tavsiye ile bu yazıyı noktalayayım: Bu yola koyulmadan önce, bahsettiğim edebiyat eserlerini ilk olarak kendiniz okuyun, ardından boyuna sorular soran ve cevaplardan asla tatmin olmayan çocukların elinden tutun. Ve sonsuz sorularla yola devam edin…

 

KAYNAKLAR

 

Lind, Âsa (2009). Kumkurdu /Üçü Bir Yerde. Çeviren: Ali Arda. İstanbul: Kanat Kitap. Birinci Baskı.

 

Direk, Nuran (2016). Küçük Prens Üzerine Düşünmek. İstanbul: Pan Yayıncılık. Altıncı Baskı.

 

Kuçuradi, İoanna (2011). İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları. Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları. İkinci Baskı.

 

Uygur, Nermi (2017). Bütün Eserleri II (1. Cilt). Akıl Yalım Gibidir. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

 

Çotuksöken, Betül (2004). “İnsan Hakları Eğitiminde Felsefenin Vazgeçilmez Rolü”. Yayına Hazırlayan: İoanna Kuçuradi ve Bülent Peker. Elli Yıllık Deneyimlerin Işığında Türkiye’de ve Dünyada İnsan Hakları. Ankara: Hacettepe Üniversitesi İnsan Hakları ve Felsefesi Uygulama ve Araştırma Merkezi-UNESCO İnsan Hakları için Felsefe Kürsüsü. İkinci Baskı.

 

İyi, Sevgi (2018). “Felsefe ve Düşünmek”. Yayına Hazırlayanlar: Ahu Tunçel, Zekiye Kutlusoy, Güncel Önkal. Felsefeye Giriş Yolları/Betül Çotuksöken’e Armağan. İstanbul: Papatya Yayıncılık.

 

Droit, Roger-Pol (2017). Çocuklarla Felsefe Sohbetleri. Çeviren: Atakan Karakış. İstanbul: Say Yayınları. İkinci Baskı.

 

Droit, Roger-Pol (2016). Kızıma Felsefe Öğretiyorum. Çeviren: İsmail Yerguz. İstanbul: Say Yayınları. Dördüncü Baskı.

 

Savaş, Hakan (2013). Sinema ve Varoluşçuluk. İstanbul: Sözcükler Yayınları.

 

Hakan Savaş: “Edebiyat, hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır Pavese için”

“Sanatın bilgisi, sanatın alanındaki güzelin-güzelliğin bilgisi öğretilemez, kişiden kişiye ancak ‘bulaştırılabilir’. Bazı kitaplar bu bulaştırma işini çok güzel yerine getirir, başarır. Öyle ki, bir kez bulaşan bir daha iflah olmayabilir. ‘Yaşama Uğraşı’ da böyle bir kitaptır” diyor Hakan Savaş. Öğrencisi olma onuruna sahip olduğum bu değerli insan, gerek Pavese’nin “Yaşama Uğraşı” ile gerekse Bilge Karasu, Albert Camus, Oğuz Atay gibi isimlerin kitaplarıyla sanatın bilgisini bana bulaştırdığı gibi yeni nesle bulaştırmaya da azimle devam ediyor. Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nde Çağdaş Edebiyat ve Sinema, Felsefi Eleştiri ve Sanat, Metin Yazımı, Film Eleştiri, Sanat Felsefesi ve Estetik dersleri veren ve “Yaşama Uğraşı”nı öğrenciler için zorunlu ders kitabı kılan Doç. Dr. Hakan Savaş ile yazarak varolmaya çalışan Pavese’nin yaşama uğraşını, bu uğraşta edebiyatın yerini, yalnızlığını, acılarını ve ölüme yürüyüşünü konuştuk.

Hakan Savaş

“Bütün sanatlar gibi edebiyat da hayatın yetmediğinin itirafıdır” der şair-ressam Fernando Pessoa. Hayat yetmediği için, ölüme meydan okumak için müzikle, resimle, felsefeyle, edebiyatla uğraşır insan. Ama gün gelir bunlar da yetmez olur. Tıpkı Pavese’ye edebiyatın yetmediği gibi. Edebiyat/sanat ne zaman ve neden yetmez olur insana?

Benim için Pessoa da Pavese kadar değerli olduğu için, hatta farklı coğrafyalara, kültürlere ve zamana ait bu iki yazar arasında kan bağına benzer bir yakınlık bulduğum için olsa gerek, tıpkı Pavese’nin peşine düştüğüm gibi, Pessoa’nın da peşine düşmüş, onun şehrine, Lizbon’a gitmiş, onun oturduğu kahvede oturmuş, dolaştığı sokaklarda dolaşmış ve Jeronimos Manastırı’ndaki mezarını da ziyaret etmiştim. İzninle ben de Pessoa’dan bir alıntı yaparak başlayayım yanıt vermeye: “Hepimizin iki yaşamı var; sahici olanı: Çocukluğumuzda düşlediğimiz yaşam… Sahte olanı başkalarıyla ortaklaşa yaşadığımız” diyor Pessoa.

Aslında bu sözler “neyin yetmediğinin” bir itirafı, hatta asıl itiraf da bu sanki. Yetmeyen ne sanat-edebiyat, ne de hayat. Yetmeyen, bu yazarların sahte-yapmacık olanla yetinmeyi, avunmayı, oyalanmayı içlerine sindirememeleri, kabul etmemeleri değil mi?

Bakalım çocukluğuna ilişkin ne diyor Pavese: “Yazdıkların için zengin bir kaynak bulduğun tek dönem 6-15 yaşların arasındaki yıllardı. Bunun nedeni de şuydu: O yıllarda bir dana gibi ilgisiz, ama dünyada, çevrendeki dünyanın bir parçası olarak yaşıyordun. Benliğin, dünya ile arandaki gündelik bağlara ilgi duyuyor, seninle dünya arasındaki duygu alışverişini etkilemiyordu.” Ya da şu cümlesi: “Yaşlanmaktan daha acı bir şey var: Çocuk kalmak.” Bu cümleler “Yaşama Uğraşı”ndan yani günlüğünden… Ama “Tepelerdeki Şeytan” adlı romanında da şöyle yazıyor: “İnanılır şey değil, içimizdeki en eski ruh çocukluğumuzdan kalmış bize. Hep çocukmuşum gibime geliyor. Çocukluk, edindiğimiz en eski alışkanlık olmalı.”

Demek ki Pavese içi dışı bir olmaya, içtenliğe, hakikate, sahici olana ilişkin, belki de en önemlisi masumiyete, insanın masumiyetine ve insan sıcaklığına ilişkin ne biliyorsa Piomente tepelerinde, sokaklarında geçen çocukluğundan biliyor. Peki sonra ne oluyor? Günlüğünden okuyalım yine: “Benim de konusu Piomente’ye bağlı olmayan bir şiir yazabilmem gerekir elbette. Gerekir ama, bugüne kadar yazamadım böyle bir şiir. Kökleri doğuştan çevreme bağlı imgeleri özümlemekten öteye geçemedim demek ki…” Yeterince açık değil mi? Piomente çocukluğudur onun, kökleri sıkı sıkıya çocukluğuna bağlıdır. Sonra, büyür, yetişkin olur Pavese… Masumiyetin yerini iki yüzlülük, paylaşmanın yerini bencillik, samimiyetin yerini içten pazarlıklar, yalan dolan, ucuz-küçük çıkar hesapları alır. Pessoa’nın deyişiyle, başkalarıyla ortaklaşa yaşadığımız sahte dünyadır, sahte yaşamdır bu. Ve şu cümle de Pavese’ye aittir: “Bizim, başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler her zaman kendimizle kurduğumuz ilişkilerin bir yansımasıdır.” Yine her şey yeterince açık, çok açık değil mi? Kendisiyle ve uğraşıyla, yani edebiyatla kurduğu bağ kökten çocukluğuna bağlı olan bir insanın başkalarıyla, yetişkinlerin dünyasıyla sağlıklı bir bağ, iletişim kurması mümkün olabilir mi? Elbette hayır… Peki ne yapılabilir?

Eğer sanat, rahmetle andığım Ahmet Cemal Hocamın dediği gibi, alternatif bir dünya-yaşam kurgulamaksa, sanatçı da alternatif bir dünya kurgulayan insandır. Sanatın ve sanatçının başka, farklı bir dünya, yaşam seçeneği aramasına, tasarlamasına, düşünmesine-düşlemesine ve kurgulamasına neden olan şey, “olan”la yetinmemesi ya da “olan”ı olduğu gibi benimsemeyi, kabullenmeyi, onaylamayı içine sindirememesidir. Burada “olan”dan kasıt, herkes gibi sanatçının da içine doğduğu, kendisinden bağımsız var olan, hazır-verili-yerleşik gerçekliktir. “Sıradan” ya da günlük yaşamın kuralları-sınırları, doğruları-yanlışları, günahları-sevapları, ödülleri-yaptırımları önceden belirlenmiş, adlandırılmış olan bu yerleşik gerçeklikte, bireyin koşulsuz uyması, uyum sağlaması beklenen değerler ile toplumsal ahlak kuralları, tartışılmasına, sorgulanmasına izin verilmeyen mutlak doğrular olarak sunulmuştur. Yine Ahmet Hocamdan alıntılayarak söylersem “…insan, −çoğu kez bilincine varmaksızın− yerleşik her türlü düzene en azından görünüşte uymayı, sonrasız bir görev sanacak kadar kendini, içine doğduğu gerçekliğin tutsağı kılan bir varlıktır.”

Pessoa gibi, Pavese de uyumu, kolay tutsaklığı değil, zor olanı, uyumsuzluğu, yani “olması gereken”le hesaplaşmayı “insan” olarak var oluşunun temeli-zemini yapmayı göze almıştır. Bu açıdan bakılırsa, “Yaşama Uğraşı”nda da dile getirdiği gibi, edebiyat, hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır Pavese için.

 Tüm canlılar için kaçınılmaz ve önceden kestirilemez bir son “ölüm” ve biliriz ki yarın, “sonsuzluk ve bir gün kadar”dır. Ya da Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu’nda dediği gibi “sonsuzluk yalnızca bir an’dır”. Ölümlülük Tolstoy, Heidegger, Camus, Sartre ve daha başka pek filozofun/yazarın/yönetmenin/ressamın dillendirdiği üzere insanoğlunun en derin ve üzücü kaygısıdır. Bu kaygının, “Hayat, yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır” diyen Pavese’nin ömrünü de daimi olarak kemirip durduğunu net bir şekilde görürüz günlüklerinde. Bu kaygıdan tamamıyla kurtulmak mümkün olmasa da onu hafifletebilmenin çaresi de “ne için yaşıyorum?” sorusuyla ilintili değil midir?

Sanat, edebiyat yalnızca insanın ölüm korkusunu, daha doğrusu ölüm kaygısını yenmeye çalışmasının değil, ölümden çok daha beter olan “anlamsızlık-hiçlik” kaygısıyla baş etmesinin bir yoludur. Başka bir deyişle, asıl sorun ölüm-ölümlülük değil, anlam-anlamsızlık sorunudur. İşte bu nedenledir ki, adını andığın varoluş filozofları (Heidegger, Sartre, Camus vb.) için çıkış noktası ölümdür; ölümden yola çıkarak yaşamın anlamını sorgulamak istemiş ve sorgulamışlardır. Pavese için yaşamın anlamı, insanın kendisini arayışıdır. Hani güncesine “Hayat yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır” diye yazdığını hatırlatıyorsun ya sorunda, doğrudur bu. Hem de öyle bir doğrudur ki, Eski Yunan’ın, insanlığın altın çağındaki tapınağın alnına yine altın harflerle “Nosce te İpsum!” (Kendini bil!) yazılmıştır. Pavese’nin 42 yıllık ömrünün, çok kısa diyebileceğimiz ömründeki arayışın, kendisini arayışın güncesidir “Yaşama Uğraşı”. Söz konusu bu arayışta “ben kimim?” sorusuna doyurucu bir yanıt bulduğu uğraklar ise çocukluğudur, seçilmiş bir yalnızlığa dönüştürdüğü yalnızlığıdır, aşktır, aşık olduğu kadınlardır, hayal kırıklıklarıdır, şiire, romana, edebiyata dönüştürdüğü manevi acılarıdır. İnsanın tinsel-manevi acısını nasıl sanata dönüştürebileceğini Dostoyevski’den öğrenmiştir öğrenmesine ama bu konuda Dostoyevski’den daha ileri gitmiş, acıdan yararlanmanın ve acıyı sanata dönüştürmenin en uç noktasını deneyimlemeyi, yani ölümünü de sanata dönüştürmeyi göze almış ve başarmıştır! “Başarmıştır” dedim, çünkü Pavese’nin intiharı edilgen bir vazgeçiş, bir kaçış, korkaklık, yenilgiyi kabulleniş, başarısızlık değil, tam tersine son derece bilinçli bir “seçim”dir. Az önce sanatın alternatif bir dünya kurgulamak olduğunu söylemiştim. Pavese yalnızca sanat yapıtını, edebiyatı değil, kendi yaşamını da alternatif bir yaşam olarak kurguladığı için sanata dönüştürmüştür. Yalnızca kendi seçimleriyle alternatif bir yaşam kurgulayan ve yaşayan bir insanın kendi ölümünü ecelin, yazgının ellerine bırakması düşünülemez elbette. Başka bir deyişle, yaşamı gibi ölümü de kendisine, Pavese’ye ait olmalıdır ve olmuştur da.

 Pavese’nin izini süren Tezer Özlü ya da Virginia Woolf, Ernest Hemingway, Stefan Zweig, Vladimir Mayakovski, Jack London, Sadık Hidayet gibi isimler ecelin kapıyı çalacağı zamanı bekleyemeyip, kendileri ölüme konuk olmuş yazarlar/yazarak yaşayanlar. “Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır; intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir” diyen Camus haklı gibi görünüyor. Bir tek felsefe sorunu bu olmasa da en önemlilerinden biri. Ne dersiniz?

Metafizikten yüz çeviren, insanın ve insan aklının yazgısı demek olan metafiziği felsefeden dışlayan ve küçümseyen, hor gören bir çağda, 20. yüzyıl felsefesinin ve filozoflarının yüzüne tokat gibi inen bir soruydu bu. Yaşamın anlamının ne olduğunu soruyordu Camus ve bilindiği gibi bu soruya aradığı yanıtın çıkış noktası da “anlamsızlık”tı, hiçlikti (nihilizm) ve uyumsuzluktu (absürd). Ancak Camus’un düşünce serüveninde bunlar, yani anlamsızlık, hiçlik ve uyumsuzluk bir son ya da sonuç değildi; hesaplaşılması-yüzleşilmesi gereken meselelerdi ve cesurca-dürüstçe yüzleşerek “başkaldırı” felsefesine, sonucuna vardı. “Düşünüyorum, öyleyse varım”ın yerine “Başkaldırıyoruz, öyleyse varız”ı koydu ve ekledi: “Tek başına mutlu olmak utanılacak bir şeydir.” Camus’un başkaldırı düşüncesinde tutunacak, sağlam bir “değer” olarak “hak-adalet” kavramıyla birlikte “direniş” ve “dayanışma” vardı. Başka bir deyişle, “insan ne için yaşar?”, dolayısıyla “yaşamın anlamı nedir?” sorusunun yanıtı, hak-adalet arayışı, dayanışma ve nihayetinde insanın özgürlüğüdür diyebiliriz. Öte yandan özgürlük dediğimiz kavramı sorumluluktan ayrı düşünmek, ele almak olanaksızdır.

 Demir Özlü, Önünde Boş Bir Uzam isimli kitabında şöyle der: “İnsan yaşama dayanmalı, sonuna kadar yaşamalıdır. Ama o yolu tutanlara da derin bir saygı duyarım. (…) Yaşam kadar ölüm de saygı değerdir.” Ölümün de yaşam kadar saygı değer olması hakkında ne düşünüyorsunuz? “İnsanın değeri”ni ve bu yolu tutan, “değerler” üreten yazarları da göz önüne alırsak ölüm, hangi durumlarda saygıdeğer olabilir?

Belki de bu sorunun en anlamlı yanıtı, Pavese’nin sözcüğe yüklenen olumsuz anlamıyla intiharı değil, kendisine, kendi iradesine ve seçimlerine bağlı olarak yaşaması ve “kendi ölümünü ölmesi”dir. (“Ah Tanrım, herkese kendi ölümünü ver. / Ölmek, sonu olsun ki öyle bir hayatın, / içinde sevgi olan anlam ve keder” diyen de bir başka şair Rainer Maria Rilke’dir.)

Fotoğraf: Hakan Savaş

Pavese hiçbir zaman yaşamı, insan yaşamını küçümsememiş ya da değersiz olarak görmemiştir. Yaşamı değersiz gördüğü için intihar etmiş değildir. Yine günlüğüne, “Yaşama Uğraşı”na bakalım, şöyle yazıyor: “Hayatın düşünceden daha önemli olduğunu kavramak, bir okur-yazar, bir aydın olmak demektir. Bu da insanın düşüncesinin yaşama dönüşmediği anlamına gelir.” Bu sözler bir şairin, edebiyatçının değil bir yaşam filozofunun, yaşama felsefesini bilen bir düşünürün kaleminden çıkmış gibidir. Hatta gibisi fazla, Pavese bir yazar, bir sanatçı olduğu kadar bir düşünürdür, yaşam filozofudur. “Yaşam tüm bilgeliğimden daha değerliydi benim için” diyen Nietzsche’nin yaşama felsefesiyle Pavese’nin düşüncesi benzer bile değil, tıpatıp aynıdır. Pavese için yaşamdaki, yaşamındaki en önemli ve öncelikli, temel değer, edebiyattaki başarısı, ünlenmesi, aldığı ödüller, kariyeri, para pul, vb. değil, yaşamın kendisidir. Yaşamı, yaşamın kendisini değer olarak temele koyduktan sonra, ikinci önemli, öncelikli değeri çağırır ve adlandırır: İnsan.

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından yazdığı, “İnsana Dönmek” başlıklı makalesinde yazdıklarına bir bakalım, şöyle diyor: “Korku ve kanla dolu geçen o yıllar bize, korkunun ve kanın her şeyin sonu olmadığını da öğretti. Tüm dehşetin ortasında ve dehşete karşın, gücünü hiç yitirmeyen bir şey var; insanın, insanla insan olarak açıkça karşılaşabilmesi.” İnsanın hiçbir zaman korkuyla dolu bir yalnızlık içerisinde geçen o yıllardaki kadar yalnızlıktan uzak olmadığını duyuran Pavese’nin emin olduğu tek bir gerçek vardır: İnsan. Yine aynı makalesinde, savaşın en zorlu günlerinde, insanın, insanla insan olarak karşılaştığı her yerde, tanımadıkları birinin bir tek bakışı, bir göz kırpışı ile kendilerine gelip, uçurumun kenarından geri döndüklerini anımsatan Pavese şöyle yazar: “Her yerde, en bilgisiz veya karanlık gözlerde bile katılmanın bize kaldığı bir insan sevgisinin ve bir masumiyetin gizli olduğunu biliyorduk ve bilmekteyiz. O günlerde pek çok sınır, pek çok anlamsız duvar yıkılıp gitti. Her insanın salt varlığından yükselen, bilinçdışı yardım isteyen çağrıyı bir süredir izlemekte olan bizler de nasıl bir zenginliğin her yanımızı kapladığını ve bizi sürüklediğini görünce hayretler içinde kalmıştık.”

Dönüp dolaştık yine yaraya-yaralanmaya, acıya, acı çekmeye geldik değil mi? Evet, çünkü şöyle diyor Pavese: “Duyularımızın çalışması dışında, gövdemizin yaptığı her şey dikkatimizden kaçar. Kan dolaşımı, sindirim gibi gövdemizin yaşamımızla ilgili en önemli işlevleri hakkında hiçbir şey bilmeyiz. Ruhumuz konusunda da bu böyledir; düşüncelerimizle ilgili kabataslak bir bilgiden öte, ruhumuzun çalışmaları, değişimleri ve bunalımları konusunda hiçbir şey bilmeyiz. Gövdemizin işleyişindeki incelikleri ancak bir hastalık sonucu anlayabiliriz. Aklımızın ve ruhumuzun işleyişini de dengemizi yitirdiğimiz zaman.”

Kazancakis’in Zorba’sındaki piskopos şöyle der: “Ölmezlik, bizim ölümlü hayatımızda da vardır; ama onu tek başımıza bulmamız çok güç; ölümlü kaygılar aldatır bizi. Bu ölümlü hayatı, yani ölümsüzlüğü yaşamayı, yalnız az kimse başarır.” Aslında edebiyat tarihi, geride bıraktığı eserleriyle bu ölümsüzlüğü yaşamayı başaran, ancak Pavese gibi kendi iradeleriyle yaşamın ucuna yürüyen yazarlarla dolu. Buradaki açmazı nasıl değerlendirmek gerekir?

Pavese’nin bir önceki cevapta andığım sözleri aynı zamanda ölümlü-sonlu insan yaşamındaki sonsuzluğa-ölümsüzlüğe ilişkin bu soruna da bir yanıt olabilir. Kazancakis’in Zorba’sı, Angelopoulos’un “Sonsuzluk ve Bir Gün”ü aynı yanıtı verir: Ölümsüzlük, öte dünyada, ahirette değil, bu dünyadadır. Bu dünyada ama nerede? Sorunun bir yanıtı da Dostoyevski’nin “Ecinniler”indedir. Şöyle bir konuşma geçer bu yapıtta:

⸺ Öteki dünyadaki sonsuz hayata inanmaya mı başladınız?

⸺ Hayır öteki dünyadakine değil, bu dünyadaki sonsuz hayata inanıyorum. Öyle anlar vardır ki, onlara eriştiğinizde zaman bir anda durur, yerini sonsuzluğa bırakır.

Pavese için yanıt, yani ölümün yerini ölümsüzlüğe bıraktığı an bir bakış, bir göz kırpış anıdır, insan sıcaklığıdır. Öte yandan bu duyarlılığa sahip bir insanı yine tek bir kötü bakışla, tek bir incitici sözle öldürmek, ölmüşten beter hale getirmek de kolaydır ve ne yazık ki Pavese, özellikle gönül ilişkilerinde defalarca yara almış, defalarca ölmüş-öldürülmüştür. Ama yarası olmayanın şiiri de olmaz. Öyledir…  Şiir sözcüğünün köken olarak bir anlamı çakıl taşının üzerinden akan suyun sesiyse, bir başka anlamı da “yara izi”dir. Arapça “kelm-kelem” yara demektir ve kelime-kelam sözcükleri kök aldıkları yaranın-yaralanmanın anlamını da taşırlar. Hani “kan var bütün kelimelerin altında” der ya Cemal Süreya, doğrudur, hakikattir bu. Kelime insanın tenindeki, ruhundaki, benliğindeki o yaranın izidir.

Hasan Ali Toptaş “Hikâye, kelime kusarak değil kelime yutarak yazılır” diyor. Yazarak yaşamanın/varolmanın yolu, iyi bir okur olma gayretinden ve dolayısıyla çokça okumaktan geçiyor. Okumak, yazmak ve Pavese’nin “yazarak yaşama uğraşı” üzerine konuşabilir miyiz?

Yazı-yazma eylemi ile yaşam arasındaki bağın niteliğinin ne olduğu ya da nasıl bir bağ olduğu meselesi kişiden kişiye, yazardan yazara değişen çetrefil bir konu. Pavese için yazmak, nefes alıp verme nedeni, varlık gerekçesidir. Edebiyat, Pavese için yaşamla arasında bağ kurmanın yalnızca en etkili değil, tek-biricik yoludur. Yalnızca yazarak çocukluğuna, çocukluğundaki dünya ile arasında kurduğu o dolaysız, içten bağa tekrar kavuşabilir. Yazdıkları için en önemli ve zengin ilham kaynağının çocukluğu olması tesadüf değildir. Pavese’nin çocukluğu bir misillemedir. Dünya ile; öteki insanlar, başkaları, kadınlar ile arasına giren uzaklığa, kopan bağlara karşı bir misilleme… Ve tekrar etmem gerekirse, edebiyat dediğimiz şey onun gözünde “hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır.”

Pavese’nin “Yaşama Uğraşı”, bildiğimiz günlüklere pek benzemiyor. Örneğin “ben” demez, kendisine ve ikinci tekil şahısla, “sen” diye hitap eder ve kendini sürekli eleştirir, azarlar, uyarır. Ayrıca estetik ve biçem kaygısı taşıdığı da açıkça görülür. Pavese’nin günlüklerini başka günlüklerden ayıran özellikler nelerdir?

Sanatçı içinde yaşadığı çağın ve o çağın insanının, toplumun tanığıdır. Söz konusu bu tanıklık, olup-biteni uzaktan seyreden anlamında, edilgen bir tanıklık değildir. Sanatçı için çağının tanığı olmanın eyleme dönüşmüş hali, ortaya koyduğu yapıtıdır, sanat yapıtıdır. Öte yandan, Bertolt Brecht’in duyurduğu gibi “tüm sanatlar, en yüce sanat olan yaşama sanatına hizmet ederler.” Pavese’yi ve onun ortaya koyduğu sanat yapıtları içinde, yani yazdığı romanların, şiirlerin yanı sıra, güncesini, “Yaşama Uğraşı”nı ayrıcalıklı kılan da budur. Pavese günce ya da günlük adı verilen yazın türünün sınırlarını aşmış ve bu türün başyapıtı diyebileceğimiz nitelikte bir yapıt yazmışsa, bunun nedenini, yaşamını −ölümü de dahil olmak üzere− sanata dönüştürmüş olmasında aramak gerekir sanıyorum.

“Demek insan, hayata yeniden başlamayı deneyebiliyor” diyor Sartre. Yazmak, yazarak varolmak da hayata yeniden ve yeniden başlamayı denemek değil midir aslında? Yeryüzüne dayanabilmek için yazar insan. Varlığını yazarak inşa eden Pavese neden “artık yazmayacağım” diyebilmiş ve yeniden başlama cesaretini gösterememiştir?

Yalın bir yanıtı var bu sorunun: Yorgunluk. Artık acılarından, yalnızlığından, bağlanış ve kopuşlarından bir “yazı”, bir şiir, roman ya da öykü, kısacası sanat değeri taşıyan bir yapıt çıkaracak, pisliği altına çevirecek dermanının kalmamış olmasıdır. İntiharından hemen önce İtalya’nın en saygın edebiyat ödülüne layık görülmüş olmasına rağmen bilir ki, “insanın ülkülerine erişememesinden de acı bir şey vardır: Onları gerçekleştirmiş olmak.”  Öyle ya, hayatın saldırılarına karşı kendisini sürekli edebiyatla savunan insan yorulur. Ve bir şey daha var, son cümlesinden, yani “artık yazmayacağım” dan önceki birkaç sözcüğü de çok önemli Pavese’nin. “Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım” diyor. Bunu dediği zaman elbette sözün-yazının ta kendisinin bir eylem, hem de dünyayı değiştirecek güçte bir eylem olduğunu unutmuş değildir. Ama kötü yazmanın, sahici olmayan kelimeler, cümleler kurmak demek olduğunu da bilir. Sahici olan ise insanın iç dünyasındaki değerlerdir: “Şiire yoğunluğunu veren insanın iç dünyasındaki değerlerdir. (…) Üslup, insanın kendi iç hayatını dile getirişidir” derken, trajik arayışının sonlanmak üzere olduğunu duyumsar: “Artık bir iç hayatın yok. Daha doğrusu iç hayatın artık nesnel bir şey: Yaptığın iş (düzeltmeler, mektuplar, kitapların bölümleri, görüşmeler) bu korkunç bir şey. Kararsızlık, korku, hayatın şaşırtıcı bir şey olduğu duygusu yok artık sende. Kuruyup gidiyorsun.” Torino’da, Roma Oteli’nin 346 numaralı küçük odasında umutsuzluk içinde, hiçlikte kuruyup gitmekten ya da korkuyla, pişmanlıkla eceli beklemektense, kendisi için en önemli olan şeye, tek varlık gerekçesine bir son vermeyi seçmiştir: “…artık yazmayacağım.”

Fotoğraf: Hakan Savaş

Pavese’nin yaşama uğraşında büyük yer tutan “acı çekmek”, “yalnızlık”, “korku”, “ölüm/ölüm korkusu”, “aşk/kadınlar” gibi kavramları varoluşçuluk penceresinden değerlendirip bu kavramları yeniden bir “yaşama felsefesine” dönüştürebilmenin yollarından bahseder misiniz?

Varoluş filozofları “sınır durumlar” olarak adlandırıyor, kavramsallaştırıyor bu konuyu. Karl Jaspers’in varoluş felsefesinin anahtar kavramlarından biri olan “sınır durumlar” ın ne olduğunu anlamanın da her ne kadar ilk bakışta kolaymış gibi gözükse de, aslında oldukça zor olduğu söylenebilir. Jaspers’a göre varoluş ancak eylemde ortaya çıkar ve ölüm, acı, kaygı, tedirginlik, korku gibi, insanı belli bir olgunun sınırına götüren durumlarda gerçekleşir. Görüldüğü gibi, böyle bir tanım çerçevesinde anlaşılması zor görünen hiçbir şey yoktur. Oysa zorluk tanımda, düşünce düzleminde değil, sınır durumların bilgisine ancak bu durumlarda kalarak, yani yaşayarak sahip olunabileceğini bilmektedir. Başka bir deyişle, sınır durumların bilgisi aktarılarak edinilebilecek bir bilgi değildir; ancak kişinin kendi yaşam deneyiminin bir parçası olarak edinilebilir, öğrenilebilir. Eski Yunan’ın tapınağına yazılan “Kendini Bil!” buyruğundaki bilmek-bilgi sözcüğü de nakli, dolaylı ya da aktarılan bilgi değil, kişinin doğrudan kendisinin edindiği bilgi anlamındadır. Sınır durumlara ilişkin olarak şu da söylenebilir; insan bir akıl varlığı (homo sapiens) olduğu kadar duyumsayan, duyguları, tutkuları olan bir varlıktır. Tutku derecesine varan her duygu-duyum onu hazırlayan etkenlere karşı belli bir duyarlılık yaratır ve daha önce farkına varmadan geçtiğimiz pek çok şeyi, inceliği, ayrıntıyı görmemizi, anlamamızı, kendimizi daha iyi tanımamızı sağlayabilir.

2017 yılında, Torino’ya gittiniz ve Pavese’nin son günlerini geçirdiği, ardından da yaşamına son verdiği Otel Roma’daki 346 no’lu odasını görme ve orada Pavese’nin izini sürme şansına sahip oldunuz. Bu nasıl bir deneyimdi, Pavese’ye dair neler buldunuz o küçük otel odasında?

 “Herkes için başkadır bakışı ölümün / … ölüm gelecek, gözlerin olacak gözleri” diye yazmıştı Pavese. Ölmeye yattığı o tek kişilik, küçük yatağının baş ucunda durdum ve onun gözleriyle baktım odaya, dünyaya, yaşama. Benim için de işte o an sonsuzluk ve bir gündü: sonlu-ölümlü yaşamımda ölümsüzlüğü, sonsuzluğu duyumsadığım, kısacık ama çok yoğun, büyüleyici bir andı diyebilirim.

Son olarak gençlerin kitaplarla ilişkisine gelmek istiyorum. Hesse “Bugün pek çok insan görürüz, cıvıl cıvıl yaşam varken kitapları sevmeyi gülünç ve yakışıksız bulur, kitapları sevemeyecek kadar yaşamın kısalığından ve değerliliğinden dem vurur, öte yandan haftada sekiz gün kafeterya müziğini dinleyip dans etmekle pek çok saat harcamaktan geri kalmazlar” diyor. Gençlerle iç içe bir akademisyen olarak, teknolojiyle kuşatılmış günümüz gençliğinin kitaplarla ilişkisini değerlendirir misiniz?

Benim “Estetik” dersimde öğrencilerin zorunlu ders kitabı Pavese’nin günlüğüdür, “Yaşama Uğraşı”dır. Estetiğe ilişkin kuramsal kitaplar varken, bir yazarın günlüğünü okutmak ilk bakışta alışılmadık, yadırgatıcı ya da şaşırtıcı gelebilir. Ancak yine Pavese’nin dediği gibi “Etik değerler, ahlakın özü, gerçeğin ışığı öğretilemez. Her insan kendi içinde yaratmak zorundadır bunları. Bu kavramlar mutlak, zaman ve toplum dışı değerler olduğu için başkalarına iletilemez. Kelimeler bu kavramları ancak ana çizgileriyle dile getirebilirler.” “Estetik nedir?” sorusunun bir yanıtı “sanatın alanındaki güzel-güzelliktir”. Ama “güzel-güzellik nedir?” sorusu, yapısı gereği yanıtsız bir sorudur. Sanatın bilgisi, sanatın alanındaki güzelin-güzelliğin bilgisi öğretilemez, kişiden kişiye ancak “bulaştırılabilir”. Bazı kitaplar bu bulaştırma işini çok güzel yerine getirir, başarır. Öyle ki, bir kez bulaşan bir daha iflah olmayabilir. “Yaşama Uğraşı” da böyle bir kitaptır. Öte yandan tıpkı yazı gibi, yazma eylemi gibi, okuma da her birimizin, kendi yaşam deneyiminin parçası olan bir serüvendir. Dolayısıyla bir başkasına, öğrencilerime verebileceğim hazır okuma listeleri yok, olsa da vermem. Elimizde hazır bir rota, haritayla yapılan ve varılacak yerin belli olduğu yolculuklarda serüven duygusu yoktur. Okuma yolunda düşelim, sendeleyelim, kaybolalım, yanılalım ama iyisiyle kötüsüyle, yanlışıyla doğrusuyla bizim serüvenimiz, kendimize ait bir serüven, yolculuk olsun isterim. Genç arkadaşlara, öğrencilere bu serüvenin tadını bir kez bulaştırabilirsem (teknolojiye, göz alıcı, çoğu zaman göz boyayıcı dijital dünyaya rağmen) onların da iflah olmayacağını sanıyorum ya da umut ediyorum diyebilirim.

Cesare Pavese: Ölümün Nişanlısı

Herkese bir bakışı var ölümün. Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak. Bir ayıba son verir gibi olacak.                                               Cesare Pavese Yaşamın ucuna ya da Hamlet’in sözcükleriyle “o kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya”ya, o ölüm denen meçhul ülkeye doğru usulca ilerleyen bir garip yolcuydu Pavese. Ne yapsa uzaklaştıramayacağı, yaltaklanan bir köpekti “ölüm”. “Herkes ölmek için …

Cesare Pavese: Ölümün Nişanlısı Read More »