Etgar Keret

Pastırma

Hava saldırısı sireni bizi otoyolda yakaladı, Tel Aviv’in birkaç kilometre kuzeyinde yaşayan Yonatan dedeye gidiyorduk. Karım Shira arabayı kenara çekti, dışarı çıktık. Badminton raketlerini ve tüylü topu arka koltukta bırakarak. Lev elimi tuttu ve “Baba, biraz gerginim.” dedi. Lev, yedi yaşında ve yedi yaşındayken korku hakkında konuşmak cool değildir, onun yerine “gerginim” dersiniz. İç Cephe Komutanlığı’nın direktiflerine uyduk, Shira yolun kenarına uzandı. Lev’e, onun da yatması gerektiğini söyledim. Ama o ayakta dikilmeye devam etti, güzelim küçücük eli benimkine yapışmıştı.

“Yere yatın” dedi Shira, gürüldeyen siren sesini bastırmaya çalışarak.

“Pastırmalı sandviç oyunu oynamak istemez misin?” diye sordum Lev’e.

Elimi bırakmadan “O ne ki?” diye sordu.

“Annen ve ben ekmek dilimleriyiz,” diye açıkladım “ve sen bir dilim pastırmasın. Şimdi pastırmalı bir sandviç yapacağız. Çok hızlı bir şekilde. Hadi. Sen annenin üzerine uzanıyorsun.”

Lev, Shira’nın üstüne uzandı ve arkasından sıkıca sarıldı. Ben onların üstüne, en üste uzandım. Onlara yüklenmemek için ellerimle yere dayanarak.

“İyimiş bu,” dedi Lev ve gülümsedi.

“Pastırma olmak en iyisi” dedi Shira.

“Pastırma!” diye bağırdım.

“Pastırma!” diye bağırdı karım.

“Pastırma!” diye bağırdı Lev, sesi titrekti, ya heyecandan ya da korkudan.

“Baba,” dedi, “bak, annemin üzerinde karıncalar var.”

“Karıncalı pastırma!” diye bağırdım bu sefer.

“Karıncalı pastırma!” diye bağırdı karım.

“Iyyy!” diye bağırdı Lev.

Ve sonra patlama sesi geldi, neyse ki uzaktan. Birbirimizin üzerine uzanmış vaziyette, kıpırdamadan durduk öylece, uzunca bir süre. Kollarım, kendi ağırlığımı taşımaktan ağrımaya başlamıştı. Gözümün ucuyla, otoyolun kenarında yere uzanmış diğerlerinin ayağa kalıp üzerlerini silkindiklerini görebiliyordum. Ben de ayağa kalktım.

“Yere yat,” dedi Lev bana, “yere yat baba. Sandviçi bozuyorsun.”

Bir süre daha eski halime döndüm, sonra, “oyun bitti. Kazandık.” dedim.

“Yaa ama ne güzeldi,” dedi Lev “biraz daha böyle kalalım.”

Kısa bir süre daha öylece durduk. Anne en altta, baba en üstte, ortada Lev ve birkaç kırmızı karınca. Sonunda ayağa kalktığımızda, Lev roketin nereye düştüğünü sordu. Patlama sesinin geldiği yeri işaret ettim. “Bizim evin çok uzağında değildi sanki” dedim.

“Öff,” dedi Lev, hayal kırıklığına uğramıştı, “Lahav yine bir parça bulup getirecek. Dün, okula çelik bir roket parçasıyla geldi. Roketin markasının olduğu kısımdı hem de, Arapça yazılıydı. Neden bu kadar uzakta patlamak zorunda sanki?”

“Yakında olacağına uzakta olsun,” dedi Shira, bir yandan pantolonundaki karıncaları silkiyordu.

“En iyisi bize bir şey olmayacak kadar uzakta, ama parça toplayabileceğim kadar yakında olması” diye toparladı Lev.

“En güzeli dedenin bahçesinde badminton oynamak” dedim ve arabanın arka kapısını açtım.

“Baba,” dedi Lev, ben onu koltuğa oturtmaya çalışırken, “söz ver, başka siren olursa, sen ve annem benimle pastırma oyununu tekrar oynayacaksınız.”

“Söz” dedim, “ve eğer sıkılırsak, kaşarlı sandviç oyunu oynayacağız.”

“Süper!” dedi Lev, sonra ciddileşerek ekledi, “ama ya başka siren olmazsa?”

“En azından bir ya da iki tane olur” diyerek rahatlattım.

“Eğer olmazsa,” dedi ön taraftaki annesi, “sirensiz de oynayabiliriz.”

*Parsömen Sanal Fanzin’den alınmıştır.

Yazar: Etgar Keret

Çeviren: Onur Çalı

Mantar: İyi Karakterlerin Başına Kötü Şeyler Geldiğinde Kimi Suçlamalı?

 

Sıska adam kafenin zemine düştü. Midesi havsalasının almayacağı kadar ağrıyordu. Bir dizi istemsiz spazm vücudunu titretti. “Ölürken böyle oluyordur herhalde” diye düşündü. “Ama şimdi olmamalı. Çok gencim ve böyle şort ve sandaletler içinde, bir zamanlar popüler olan ama şimdi pek de iş yapmayan bir kafenin zemininde ölmek çok utanç verici!” Adam yardım istemek için ağzını açtı ama çığlık atmasına yetecek kadar hava dolmadı ciğerlerine. Ancak, bu hikaye onunla ilgili değil.

Sıska adamın yanına giden garson kızın adı Galia idi. Hiçbir zaman garson olmak istemedi. Her zaman öğretmen olmayı hayal etti. Ama öğretmenlikte para yoktu; garsonlukta vardı. Çok para değil ama kirayı ve diğer şeyleri karşılayacak kadar. O yıl, Beit Berl Kolej’de özel eğitim almaya başlamıştı. Kafenin gece vardiyasında çalışıyordu. Geceleri kafeye bir köpek bile uğramazdı, bahşişleri yarıya düşerdi ama okulu daha önemliydi. “İyi misin?” diye sordu, zeminde yatan adama. İyi olmadığını biliyordu ama yine de sordu, hiç mahcup olmadan. Bu hikaye onunla ilgili de değil çünkü.

“Ölüyorum,” dedi adam, “ölüyorum, ambulans çağırın.”

“Hiç yararı yok.” dedi esmer tenli, barda oturan ve finans sayfalarını okuyan kel adam. “Ambulansın buraya gelmesi bir saati bulur. Bütçelerini kestiler. Tüm hafta yoğun çalışıyorlar.” Adam kadına bunları anlatırken, bir yandan da yerde yatan sıska adamı sırt üstü yatırdı ve ekledi “Ben onu Acil’e götürürüm. Arabam dışarda.” Bunu söyledi çünkü iyi bir adamdı; çünkü iyi bir adamdı ve garson kızın bunu anlamasını istiyordu. Boşanmasının üstünden beş ay geçmişti ve bu cümle, bu süre içerisinde hoş bir kızla yakın bir konuşma yapabileceği en yakın ihtimaldi. Ancak, hikaye bu adamla ilgili de değil.

Hastane yolunda trafik çok sıkışıktı. Arabanın arkasında yatan sıska adam, neredeyse duyulmaz bir sesle inliyordu ve salyası, esmer tenli kel adamın yeni model spor Alfa Romeo’sunun iç döşemesine akıyordu. Boşandığında, arkadaşları ona aile modeli Mitsubishi’sini değiştirmesini salık vermişlerdi, bir bekar arabası almasını. Kızlar, arabanızdan çok fazla şey anlarlar.

Bir Mitsubishi şöyle der: bitik ve boşanmış adam, son hatununun şirretliğini aranıyor. Bir Alfa Romeo şöyle der: cool bir adam, gönlü genç, macera arıyor. Arka koltukta kıvranan adam bir tür macera sayılabilirdi. Kel adam şöyle düşündü: “Şimdi bir ambulans sayılırım. Sirenim yok ama diğer arabaların bana yol vermeleri için kornaya basabilir, kırmızı ışıklarda geçebilirim, tıpkı filmlerdeki gibi.” Tüm bunları düşünürken, gaz pedalını kökledi. Tüm bunları düşünürken, beyaz bir Renault kamyonet Alfa Romeo’ya yandan geçirdi. Renault’nun sürücüsü dindar bir adamdı. Renault’nun sürücüsü emniyet kemerini takmamıştı. Hemen oracıkta öldü. Ancak hikaye onunla ilgili de değil.

Kaza kimin suçuydu? Hızlı giden ve dur işaretini dikkate almayan esmer tenli ve kel adam mı? Pek sayılmaz. Emniyet kemerini bağlamamış olan ve hız limitini aşan kamyonetin sürücüsü mü? O da suçlu sayılmaz. Bu kazanın tek sorumlusu var. Neden tüm bu insanları yarattım? Neden başında kipasıyla dolaşan ve bana hiçbir zararı dokunmayan bir adamı öldürdüm? Neden var olmayan bir adama acı çektirttim? Neden esmer tenli ve kel bir adamın aile birliğini parçaladım? Bir şeyleri yaratıyor olmanız sizi sorumluluktan muaf kılmıyor ve ellerinizi cennetteki tanrıya çevirip omuz silkebileceğiniz gerçek yaşamın aksine, burada hiçbir mazeretiniz yok. Öykü yazarken, tanrısınız. Eğer baş kahramanınız öldüyse, bu sizin yüzünüzden. Eğer başına kötü bir şey geldiyse, siz istediğiniz için böyle olmuştur. Onun kendi kanında debelenmesini izlemek istemişsinizdir.

Odaya karım geldi ve “Yazıyor musun?” diye sordu. Bana bir şey söylemek istiyor gibiydi. Sorduğundan başka bir şey. Yüzünden anlayabiliyordum. Ama bir yandan da beni rahatsız etmek, bölmek istemiyordu. İstemiyordu ama bölmüştü bile. Evet, dedim, ama önemli değil. Hikaye bir yere gitmiyor. Hatta bir hikaye bile değil bu. Bir kaşıntı. Bir tırnak mantarı. Neyden bahsettiğimi anlamış gibi başını salladı. Anlamıyordu. Ama bu beni sevmediği anlamına gelmiyordu. Hikaye bizimle ilgiliydi.

*Parşömen Sanal Fanzin’den alınmıştır.

Yazar: Etgar Keret

Çeviren: Onur Çalı