Etik değerler

Prof. Dr. İonna Kuçuradi “Edebiyat eserleri, etik ve değerler eğitimi için bir hazinedir”

“Felsefeden korkanlar var, felsefeyi ‘talep edenler’ de var”

 

Değerler eğitimi, Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin her fırsatta altını çizdiği üzere “ülkemizin de, dünyamızın da çok ihtiyacı olduğu bir eğitim.” Ne var ki değerler eğitiminden herkes farklı bir şey anlıyor. Çünkü “değerler”le ahlâksal “değer yargıları” ve “değer” birbirine karıştırılıyor. Peki değerler eğitimi nasıl bir eğitimdir ya da nasıl bir eğitim olması gerekir? Kuçuradi’nin Çocuklar için Felsefe Eğitimi[1] isimli kitapta da dile getirdiği gibi “değerler eğitimi, çocuklara örneğin ‘hoşgörü’ üzerine yirmi dakikalık bir konferans vermekle olmuyor. Olabileceğini sanan, kendini kandırmış oluyor. Felsefe eğitimi çok önemli ama amacını gerçekleştirme umudunu veren bir şekilde yapılırsa.” 1960’ların sonundan bu yana ortaöğretimde felsefe öğretiminin sorunlarıyla uğraşan Prof. Dr. İoanna Kuçuradi ile değerler eğitimi, düşünme eğitimi, felsefe eğitimi ve bu eğitimlerle ilgili sorunları konuştuk. Kuçuradi, “Bu derslerin felsefe mezunları tarafından verilmesi, bu dersleri programa koyma amacının gerçekleşmesini olanaklı kılar” diyor.

 

Değerler eğitimi çok küçük yaşlardan itibaren çocuklara verilmesi gereken çok önemli bir eğitim. Aslında herkes farklı bir şey anlıyor değerler eğitiminden, ama aslında nedir, nasıl bir eğitimdir ya da nasıl bir eğitim olması gerekir?

“Değerler eğitimi” nasıl bir eğitimdir? Bu soruya cevap verebilmek, ilk önce değerlerin ne olduğunu bilmeyi gerektiriyor. Bu nedenle, ilk yapılacak şey, değerleri “değerler” sayılan ama “değerler” olmayanlardan ayırt etmektir. Burada “etik değerleri” göz önünde bulundurarak, bu değerleri karıştırdıkları “değer yargıları”ndan ve “bir şeyin değeri” bağlamında “değer”den farkını göstereyim.

Çok kısa bir şekilde söylersem: ahlâksal “değer yargıları” belirli bir grubun “şunu yapmak iyidir”, “bunu yapmak kötüdür” dedikleridir, dolayısıyla yapılması gerektiği/yapılmaması gerektiği düşünülen davranışlardır. “Bir şeyin değeri” –örneğin bir kişinin bir eyleminin değeri– o şeyin/eylemin yapıldığı koşullarda korudukları-harcadıkları bakımından özelliğidir; doğru-yanlış bir eylem, değerli-değersiz bir eylem olması gibi. “Etik değerler” ise, benim görebildiğim kadarıyla, belirli nitelikte kişi özellikleri (dürüst, adil olma gibi) ve değerlilik yaşantılarıdır (saygı, güven gibi). Değerler eğitimi bu değerlerin ne olduklarını gösteren eğitimdir.

Dikkat ettiyseniz, burada değerler eğitiminin “nasıl olması gerektiğini” değil, ne olduğunu dile getirmeye çalıştım. Bu yapılmadığı takdirde, yapılan eğitim “değerler eğitimi” olmaz; başka bir şeyin, örneğin eğitimi yapanın “değer yargıları”nın veya ideolojisinin öğretilmesi olur.

 

“Karakter eğitimi” olarak da biliniyor değerler eğitimi. Sizce değerler eğitimine karşılık gelir mi “karakter eğitimi”?

Karakter eğitimi, kişi özellikleri olan değerlerin bilgisini de kapsıyor ama ondan daha fazla bir şeydir, hem de iki bakımdan daha fazla bir şey: kişinin kendisiyle ilişkisinde yaptıklarıyla kazandıkları bazı özellikleri –ölçülü olmak, kendini tutabilmek/kendine hâkim olmak gibi özellikleri– kapsıyor; ayrıca kişinin bu özellikleri kazanması için yapacağı alıştırmaları da kapsıyor. Bu değerler, Aristoteles’in “karakter erdemleri” şeklinde çevirdiğimiz “etik erdemler” dediğine denk düşüyor. Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Merkezi’mizin Bülteninde birini yayınladığımız, ayrıca da web sitemizde bulabileceğiniz, bir ilkokulun 5. sınıf öğrencilerinin yazdığı kendini tutmayla ilgili yazılarına bir göz atmanızı isterim.

 

Bugün ders kitaplarında, değer bilgisi, çoğunlukla çocuklara doğrunun ve yanlışın gösterilmesi, neleri yapıp neleri yapmaması gerektiğinin dikte edilmesi şeklinde işleniyor. Bu durumda eğiticinin değer yargıları, ezberleri, önyargıları, inancı, ideolojisi doğruyu-yanlışı belirleyecek ve evrensel değerlerden bahsetmek mümkün olmayacaktır. Değerler eğitimi dersini verecek olan öğretmenlerin, bu konuda eğitilmiş olması çok önemli. Nasıl bir eğitimden geçmesi gerekiyor eğiticilerin?

Belirli bir durumda neyin yapılmasının doğru ya da neyin yapılmasının yanlış olduğunu bulabilmek, o belirli durumu önce doğru değerlendirmeyi gerektiriyor. “Değerler eğitimi” yapacak öğretmenlerin ilk önce kendilerinin doğru değerlendirmenin nasıl yapılabileceğini bilmesi, dolayısıyla yaşamda karşılaştığımız diğer değerlendirme tarzlarından –benim “değer biçme” ve “değer atfetme” dediğim ezbere değerlendirme tarzlarından– farklarını bilmesini, yani en azından bunu yaşamdan ve edebiyat eserlerinden örneklerle gösterebilecek şekilde eğitilmesini gerektiriyor. Kendisinin de, bu konuda gördüğü eğitimle böyle değerlendirmeler yapacak duruma gelmiş olması, pek tabiî ki ideal olur.

Sık sık ve her yerde vurguladığınız gibi “çocuklarımızın hoşgörülü olmasını istiyorsak yirmi dakikalık, bir defalık bir konferansla hoşgörüyü öğrenmelerinin mümkün olmadığını bilmemiz gerekir.” Bunun için felsefe eğitimi çok önemli. Bu bağlamda değerler eğitimi dersi, eğitim programlarında nasıl bir yer edinmeli ki amacına ulaşsın?  

Yarım saatlik bir konferansla hoşgörülü olmayı öğretmek şöyle dursun, kişiler daha önce böyle konularda az çok eğitim görmemişlerse, hoşgörünün ne olduğunu doğru dürüst göstermek bile mümkün değil. Olsa olsa kişilerin kafasında bir şimşek çakabilir. Bana sorarsanız, “değerler eğitimi”, amacına ulaşabilmesi için, yani eğitilenlerin değerlerle ilgili sorunları görebilecek duruma gelebilmesi için, değerler eğitiminin önkoşullarıyla birlikte yapılması gerekir. Şu anda insanların çoğunun bu konularda yapamadıklarına bakılırsa, bu önkoşullar “bağlantılı düşünebilmek” ve “bakılan şeyi bağlantıları içinde görebilmek”, doğru gibi görünen ama sonuçları yanlış olan akıl yürütmeleri yakalayabilmek, bir eylemi değerlendirmenin nasıl bir bilgisel etkinlik olduğunu ve ezbere değerlendirmelerden farkını bilmek, bu çerçeve içinde de etik değerlere bakabilmek gibi şeylerdir.

Bir etik değerin ne olduğunu bilmek önemlidir, ama onun, insanlar arası ilişkilerde, eylemde bulunurken, eylemin hangi noktasında nasıl bir rol oynadığını görebilmek de gerekli. Bir de bu konuda eğitilenlerin –bunlar ister bu dersi verecek öğretmenler olsun, ister öğrenciler olsun– bunları örnekler üzerinde gösterebilmeleri gerekir.

 

Değerler eğitiminin yanı sıra düşünme eğitimi ya da felsefe eğitimi, “insanlaşma” yolculuğunda, çocuklara önemli katkılar sağlayacak dersler. Ezbere dayalı eğitim sisteminde sorgulayan/soru soran, düşünceler arasında bağlantı kurabilen, doğru değerlendirme yapabilen çocuklar yetiştirmenin mümkün olmadığı çok açık. Ancak felsefe, bugün bile korkulan bir sözcük. Neden korkuyoruz felsefeden ve bu korkuyu yenmenin yolu nereden geçiyor?     

Bu saydıklarım, biraz önce belirttiğim gibi, “değerler eğitimi”nin önkoşullarındandır. Bu derslerin felsefe mezunları tarafından –böyle eğitilmiş felsefe mezunları tarafından– verilmesi, bu dersleri programa koyma amacının gerçekleşmesini olanaklı kılar. “Düşünme eğitimi” dediğiniz, biraz önce bağlantılarla ilgili söylediklerimi başarma yolunu gösteren eğitimdir. Ama şunu da unutmamak gerekir ki, değer harcayıcı birçok eylem de bağlantıların başarılı bir şekilde kurulduğu doğru değerlendirmelerden geçer.

Felsefeden korkanlar var, felsefeyi “talep edenler” de var. Kim korkar felsefeden? Kimileri onu çok “zor” gördükleri için, kimileri de kişilerin gözlerini “açtığı” için korkar. Platon’un mağara alegorisini bilirsiniz! Birincilerin korkularını aşabilmeleri, felsefî bilginin yaşamda ne işe yaradığını, onlara ulaşabilecek bir “dille” anlatmakla olabiliyor. Elli yıllık hocalığımda bunu gördüm. İkincilerine ise, hayatlarının kritik anlarında onlara yardım ederken değer konularıyla ilgili birşeyler göstermekle mümkün oluyor. Ama her zaman değil. Bir insanın böyle bir korkusunu –istiyorsa– yenebilmesine yardımcı olmak için, neden felsefeden korktuğunu bilmek gerekir. Çok farklı nedenler olabiliyor –örneğin lisedeki felsefe öğretmenini sevmemesi gibi.

“Düşünme eğitimi” yeterince anlaşılamamış ve önemsenmemiş bir ders olarak karşımızda duruyor. Düşünme eğitimi adı altındaki etkinlik, “Çocuklar için Felsefe” eğitimi midir? Türkiye’de felsefenin çocuklara da ulaşmasını sağlamış biri olarak geçmişten bugüne çocukların felsefe ile buluşması konusunda nasıl bir yol kat edildi sizce?  

“Düşünme eğitimi” “Çocuklar İçin Felsefe”yle aynı eğitim değildir. Düşünme eğitimi “Çocuklar İçin Felsefe”nin bir parçasıdır yalnızca. Okullarda “Çocuklar İçin Felsefe” dersi var mı? Benim bildiğim kadarıyla, yok. Biz, yani Türkiye Felsefe Kurumu, çocuklar için felsefe eğitimine 1993 yılında başladık. Bir birim kurduk. Başında Nuran Direk arkadaşımız var. Şimdi “Çocuklar İçin Felsefe”, kimlerine göre de “Çocuklarla Felsefe” moda oldu. Bilen-bilmeyen böyle bir işe soyunuyor. Biz ilk defa Türkiye’nin 10 ilinde, Çocuk Esirgeme Kurumlarındaki çocuklar için bir çalışma yapmıştık. Ama bu eğitime başlamadan önce, bu eğitimi verecek felsefe öğretmenlerinin eğitimini yaptık. Böyle bir eğitimin şimdi Felsefe Bölümlerinde verilmesi uygun olur. Bu konuyu bir düzene sokmak gerekir.

Değerler eğitimi ve felsefe eğitiminde edebiyatın rolü üzerine konuşabilir miyiz? Son yıllarda çocuklar için kaleme alınmış felsefe kitaplarının ve hatta değerler hakkındaki kurgu kitapların sayısında büyük bir artış var. Bu kitapları nitelik açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Edebiyat eserleri, etik ve değerler eğitimi için bir hazinedir. Neden? Yaşamda kişilerin eylemlerine bakarken –eğer o kişiyi yakından tanımıyorsak– o eylemin nedenini-niçinini anlamak zor. Görünüşte aynı olan davranışın farklı nedenleri olabiliyor. O zaman iki kişinin davranışı aynı olduğu halde, eylemleri farklı oluyor, o eylemlerin değeri de farklı oluyor. Oysa edebiyat eserlerinde, yazarlar kişilerin yaptıklarının niçinleri için ipuçları veriyor, yani sözkonusu kişi eyleminin sınırlarını onlar çiziyor. Böylece yaşamda yapılması çok zor olan bir şey, edebiyat eserleriyle yapılabiliyor.

Ama sizin sorunuz farklı bir şeyi soruyor, yanılmıyorsam. Çocuklar için yazılmış kitapları kastediyorsunuz. Son yıllarda sorunuza cevap verecek kadar bu kitapları incelemedim. Ama daha önce yaptığım bir saptamayı söyleyeyim: çeviri kitapları beklenen sonucu pek veremiyor, çünkü gösterilmek istenen, aynı da olsa, farklı dünyalarla çerçeveleniyor. Bunlar Küçük Prens değildirler. Çocuklar için böyle kitaplar, çoğu zaman, göstermek istediklerini bir alegoriyle göstermeye çalışıyor, dolayısıyla didaktik oluyor. Didaktiklik de bana pek eğitici görünmüyor. Çocuk kitabı yazmak da özel olarak öğrenilecek bir şey.

Çocuklar İçin Felsefe Eğitimi isimli kitapta, felsefe öğretmeni Belgin Önal çocukların dünyasının yalın ve bir o kadar da eğlenceli olduğuna vurgu yapar ve şöyle der: “Yetişkinin, gerçeğe ulaşmaya yönelik çocuksu çabası olarak felsefe yapabilmenin önkoşulunun, çocuklardaki henüz yok olmamış katışıksız öğrenme, bilme merakı olduğunu unutmamalıyız.” Çocuklardaki bu katışıksız öğrenme ve bilme merakının yok olmaması için ailelere ve eğitimcilere düşen sorumluluklar nelerdir?

Belgin, Hacettepe Felsefe Bölümü mezunu, başarılı bir felsefe öğretmeni. Kendisinin de çocuklar için hikâye kitapları var. Hacettepe’de bir ara bu konu üzerinde epey düşünmüştük. Hatırladığım kadarıyla, çocuk soruları üzerinde lisans tezi yazan bir öğrencimiz de oldu.

Çocukların dünyayı öğrenme ve ilgi duydukları şeyleri bilme merakını kaybetmemeleri için, farklı yollar olabilir. Ama bu yolların en önemlilerinden biri, aile üyelerinin de, öğretmenlerin de, çocukların sorularını geri çevirmemeleri ve çocuğun soru sorduğu konuyla ilgili merakını kendisinin gidermesinde ona yardımcı olmaları, yani sorularına doğrudan cevap vermeden, sorunun cevabını kendilerinin bulmasını sağlamalarıdır, derim.

[1] Çocuklar için Felsefe Eğitimi, Yayıma Hazırlayanlar: Betül Çotuksöken, Harun Tepe, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları.

Değerler Depreminde Bir Denge Ustası: Ursula K. Le Guin

Le Guin, elbette çocuklara aktarılacak mitlerin ne kadar değerli olduğunu bilir. ‘İşletim Kılavuzu’ yazısında kendi kültürlerinin hikâyelerinin çocuklara aslında neyi öğrettiği ve gösterdiğinden bahseder: ‘Her kültür, hikâye yoluyla kendini tanımlar ve çocuklarına insan ve kendi halkının mensubu -Hmong, !Kung, Hopi, Keçuva, Fransız, Kaliforniyalı- olmayı öğretir…’ Dahası, ‘Merkezin nerede olduğunu -evin, yurdun, nerede olduğunu yurdun ne olduğunu- bilmeyen bir çocuk çok kötü durumdadır.’ Benim bu ifadelerden kendi kültürüm adına çıkardığım şu; çocuklarınıza Dede Korkut hikâyelerini okuyun, masal anlatın.

 

Bir ölçüsüzlük tufanına tutulduğumuz, bir değerler depremi yaşadığımız doğrudur. Ama bu yıkımın kaynağını tespit etmeye çalışırken panikle ‘Batı’yı göstererek fazlaca kolaya kaçıyoruz sanki. Batı dünyası (Neresi orası?), bir kısmımızın da dudak büktüğü bazı değerlere tamamen yüz mü çevirdi gerçekten? Yoksa başka bir kısmımızın zannettiği gibi biz zavallı Doğuluların yutkunarak seyrettikleri çılgın özgürlükler diyarında başıbozuk bir karnaval mı sürüyor?

Le Guin zihnen uçta sayılabilecek Batılı bir yazar ve entelektüel; anarşist, feminist, Taocu. Le Guin’in Batılı bir entelektüel olarak peşine düştüğü bu ‘fantastik’ terkibe bakarak onun uçlarda gezinmeyi sevdiğini, köhnemiş değerlere aldırmadan karnavalın tadını çıkardığını düşünebiliriz.

Le Guin, özgürlükçü, doğru bildiğini doğrudan söylemekten çekinmeyen bir kalem. Peki, böyle bilip tanıdığınız bir kalemden şöyle bir cümle okuduğunuzda ne düşünürsünüz:

‘Çocukların hakiki otoriteyi tanımaması için aptal olması veya kültür tarafından aptallaştırılmış olması gerekir. (Kızılderili Amcalar, Zihinde Bir Dalga)’

Buyurun buradan yakın! Yanlış anlamış olabilir miyiz? Cümlenin yer aldığı ‘Kızılderili Amcalar’ yazısının bağlamına bakalım. Yazarımız, çocukluğunda evlerine misafir gelen Kızılderili Robert amcanın ona utanma duygusunu nasıl öğrettiğini anlatıyor. Yanlış anlama yok. Hakiki otorite gayet açık bir ifade. Öncelikle bu cümleden çocuklar Ali kıran baş kesen yetişkinlerin köleleri olsunlar gibi saçma sapan bir hüküm çıkarmak için kötü niyetli ve hakiki otoriteyi hiç tanımamış olmak gerekiyor. Yazar kendisiyle çelişiyor falan da değil. Her türlü gereksiz ve zalim hiyerarşiyi alt üst eden yazarımız, kadim ve değişmez bir değerden bahsediyor.

Amacının ‘kimsenin duygularını incitmeden, mümkün olduğu kadar çok şeyi alt üst etmek’ olduğunu söyleyen bir insanla karşı karşıyayız. Hiyerarşiyi yıkmak demişken onun yine “Zihinde Bir Dalga” kitabından ‘Anlatmak Dinlemektir’ adlı yazısını hatırlatayım. Orada da sözlü kültürle yazılı kültür, okur yazar olmakla olmamak arasındaki modern ast üst ilişkisini darmaduman eder. Doğrusu okuma-yazmanın vazgeçilmez bir değer olduğunu bellemiş biz okur yazarlar için yenilir yutulur lokma değil:

‘Okur yazarlık insanları, iyi, zeki veya bilge yapmaz. Okur yazar toplumlar, okur yazar olmayan toplumlardan bazı bakımlardan üstündür. Ama okur yazar insanlar, okur yazar olmayan insanlardan üstün değildir.’

Tabuları hiç acımadan deviren yazarımız, nasıl oluyor da yetişkinin otoritesini bir değer olarak sunuyor? Hayalleri ve kalbi kırılanlar yazıyı okumayı burada bırakabilirler. Parti bitti. Ütopya çöktü. Ya da durun! En azından aptallaştırılmış bir ergenin boş bakışlarına beş saniye gözünüzü dikin. Hakiki otoritenin değerine inanmanızı bu da sağlamazsa yapacak bir şey yok.

Le Guin bir değeri vurgularken muhtemel yanlış anlaşılmaları giderecek bütün tedbirleri alır. ‘Kızılderili Amcalar’ yazısında dikkatlice şu ayrımı yapar:

‘Robert, beni Yuroklara has etik bir hisle, utanmayla tanıştırdı. Suçluluk duygusu değildi bu. Suçlu hissedecek bir şey yoktu. Sadece utanma duygusu.’

İnce ve incelikli dikkatiyle ölçüp biçerek insanca değerlerin altını çizer, onları yerli yerine yerleştirir.

‘Bir tavşan kadar dinsiz yetiştirildim.’ der ama dinle bilimi karşılaştırırken son derece serin kanlı ve adildir. Bakınız, “Boşa Geçirecek Vakit Yok” kitabından ‘İnanç İçinde İnanç’.

Le Guin’in, din ve bilim bahsinde bu kadar ölçülü olmasının nedense birilerinde hayal kırıklığı yaratacağını düşünüyorum. Memleketimizde ellerinde Tanrı tanımazlık ölçerleriyle dolaşıp Ateizm dozu denetimi yapanlar olmadığına göre benimki kuruntu. (Söz konusu cihazda en yüksek derece Dawkins’tir. Le Guin’in dozu kurtarmaz.)

Hayatının büyük bir kısmını Tao’yu anadiline aktarmaya adamış bu kadının ölçü bilir bir denge ustası olmasına şaşmamak lazım.

Dengeyi yakalamak, dengede durmak, dengede kalmak… Büyüdükçe geliştirilebilecek becerilerdir. Başta Yerdeniz Büyücüsü serisi olmak üzere hikâye ve romanlarında sıkça işlediği büyüme meselesi denemelerinde de ciddi bir yer tutar. ‘İçimizdeki Çocuk ve Çıplak Siyasetçi’ yazısında popüler algıda bir külte dönüşmüş ‘içimizdeki çocuk’ imgesini alır hallaç pamuğu gibi atar. Değerler ve kavramlar olması gerektikleri gibi görünür ve belirgin hâle gelirler. Büyümek bir lanet değildir.

‘Cehalet bilgelik değildir. Masumiyet yalnızca ruhun bilgeliğidir. Hepimiz hayatımız boyunca çocuklardan bir şeyler öğreniriz, öğrenebiliriz; fakat “küçük çocuklar gibi olmak” entelektüel, pratik ya da etik değil manevi bir nasihattir.’

‘Üst Katlardaki Atlar’ yazısında ise iki yaşındaki Leila’nın ‘Atlar üst katlarda mı?’ sorusuyla bir tefekkür yolculuğuna çıkar. Onlarca pedagoji kitabının çözmek için sayfalar sarf edeceği meseleleri tereyağından kıl çeker gibi çözer: ‘Gerçek bilginin ölçülemez bir değeri ve bir çocuğa yalan söylemenin affedilemez bir yanlışlığı var. Yetişkinlerin inanmama seçeneği bulunur. Bir çocuğun özellikle kendi çocuğunuzun böyle bir seçeneği yok. (Boşa Geçirecek Vakit Yok)’

Le Guin, elbette çocuklara aktarılacak mitlerin ne kadar değerli olduğunu bilir. ‘İşletim Kılavuzu’ yazısında kendi kültürlerinin hikâyelerinin çocuklara aslında neyi öğrettiği ve gösterdiğinden bahseder: ‘Her kültür, hikâye yoluyla kendini tanımlar ve çocuklarına insan ve kendi halkının mensubu -Hmong, !Kung, Hopi, Keçuva, Fransız, Kaliforniyalı- olmayı öğretir…’ Dahası, ‘Merkezin nerede olduğunu -evin, yurdun, nerede olduğunu yurdun ne olduğunu- bilmeyen bir çocuk çok kötü durumdadır.’ Benim bu ifadelerden kendi kültürüm adına çıkardığım şu; çocuklarınıza Dede Korkut hikâyelerini okuyun, masal anlatın.