Göçmenlik

Gitmek de Kaderdir

Savaştan, ekonomik sıkıntılardan, suçlardan kaçıp ülkemize göç eden, bir aralık bulmaya ve oraya sığmaya çalışan insanlarla ilgili haberleri ve tartışmaları istesek de istemesek de görüyoruz. Kuşlar, insanlar ve insanların içinde mazlumlar.

Bir yerden bir yere gitmek, geri dönmek için gitmek yahut dönüşünü içinde saklayan bir gitmek… Şüphesiz bu dünya, mevsim kışa durduğunda yolunu sıcak ülkelere çeviren kuşların da evidir. Geçenlerde bir belgesel izledim; kuşların göç yollarını, dizilişlerindeki çıldırtan düzeni hatta yapılan gözlemlerle tespit edilen türleri konu alıyordu. Bu yollar beni “kuşlaşmış insanları” aramaya itmiş olacak ki BBC’nin 1973’te yayınladığı Türkiye’den Almanya’ya Göç’ü arkasına ekledim. Savaştan, ekonomik sıkıntılardan, suçlardan kaçıp ülkemize göç eden, bir aralık bulmaya ve oraya sığmaya çalışan insanlarla ilgili haberleri ve tartışmaları istesek de istemesek de görüyoruz. Kuşlar, insanlar ve insanların içinde mazlumlar… Nereye, neden, nasıl? Nasıl bir gitmek?

2011-2015 yılları arasında vatanından ayrı kalmış bir insan olarak göçün hem doğaya hem de insana olan etkisini içerden bakarak gözlemliyorum. Özellikle Amerika ve Avrupa’daki göçen, hiçbir yere sığamayanları düşündüğümüzde mevsimsel göçlerini Allah’ın ilham ettiği zamanda kendilerine çizilen yolda gerçekleştiren kuşları geçtiğimizi düşünüyorum. Zira bizde rızkını aramak amacı, daha rahat yaşam arayışı, eğitimsel ya da bireye bağlı nedenler gibi çoğaltılabilir gerekçelerle vücut bulan bir göç dalgası vardır. İnsanların birbirine karışması,  kültürlerin ve milletlerin yaklaşması, “tanışmak” anlamında olumlu yorumlanabilir yanlarıyla birlikte uyum sürecindeki aksaklıklar, bireysel bunalım, yabancılaşma, toplumsal kabul gibi olumsuz durumları da beraberinde getirir. Esasen ister bir evden, mahalleden, şehirden isterse bir ülkeden, kıtadan gerçekleşsin; gitmenin büyüğü küçüğü olmaz. Yalnızca etki alanı dar ya da geniş çaplıdır diyebiliriz. Örneğin çocukluğunuzun geçtiği sokakta bulunan evden başka semte taşınmak da göçtür. Alışveriş yapılan marketten, yürünen yola, soluklanmak için oturulan banka kadar büyüklü küçüklü değişim geçirilir. Değişimin muhatabı konumundaki insan da belli bir süre uyum sağlamakta zorlanacak, kendini yabancı hissedecek ve alışma süreci yaşayacaktır. Şehir boyutunda ise konuşma dili, yemek kültürü gibi temel konularda dahi gözle görülür farklar hissedecektir.

Hele ki kendi coğrafyasından her anlamda uzak göçten söz ediyorsak söz konusu olumlu/olumsuz etki çok daha geniş çaplı olacak, süreç daha uzun bir zamana yayılacaktır. İşin siyasi ve toplumsal taraflarından ziyade insan odaklı düşündüğümüzde zihinsel, duygusal manada etki-tepki durumu çarpıcı olacaktır. Sonucunda yeşeren, yeşermeye mecbur bırakılan kimlik ise maruz kalınan çevresel etkenlere ve bireyin iç muhasebesinin yönüne göre şekillenecektir.

Sözümüze kuşlarla başlamıştım çünkü zannımca insan ve kuş, göç kavramının doğada en saydam şekilde gözlemlendiği iki önemli unsurlardır. Kuşların hiyerarşik gidişleri benim zihnimde insanların valizlerinde taşıdıkları eşyalara karışır. Sanırım insan gidişi, kendi bilincine kaldığı için böylesine dağınık ve parça parça oluyor; kuşların göçü ise kusursuzluğunu İlahi ilhamın, o büyük düzenin bir parçası oluşundan alıyor. Gitmek de kaderdir fakat insan ne gidebiliyor ne de gideni anlayabiliyor. Ezcümle, düzeni biz insanlar bozuyoruz.

Mülteci Çocuklar, kaynak: www.aa.com.tr

Geçenlerde Suriyeli bir arkadaşım laf arasında ülkemize yeni gelen memleketlisini Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne götürmesi gerektiğini söylemişti. Yaşanmışlığın verdiği hisle içime hüzün çöktü, “göç idaresi” kelimesi ağır geldi. Allah’ın kuşlara çizdiği yolla nasıl kıyas edilebilir ki? Mülteci çocukların kuşlardan ne eksiği var da insan zulmüne, ayırmasına maruz kalıyorlar? Kendisine sığınan bir avuç taze Müslüman’a kol kanat geren Habeş Hükümdarı Necaşi’yi düşünelim. Hiçbir siyasi, ekonomik kaygı gütmeksizin mazlumluğuna inandığı insanları Mekke aristokratlarıyla arasının bozulması pahasına korumuştur. Din, dil, ırk göz etmiş olsaydı merhamet adlı çınardan söz edebilir miydik? Tarih böyle örneklerle dolu, işte böylesine “idare etmek”. Güncel izlekte karşımıza sık sık çıkan “mülteci sorunu, göç kabul” tarzında başlıkları görünce öncelikle insan olarak oturup düşünmemiz gerektiği kanaatindeyim.

Aynı şekilde insan gidişinin toplumları sarsan ve yeniden bina eden yanlarını insanlığımızı unutmadan konuşmak meselesi bir boyun borcudur. Allah’ın düzenini, tecellisini gördüğümüzde özel olarak kuşların yolculuğuna nazar ettiğimizde bir kez daha iman ederiz ki gök hepimizindir. Nereye konarsak konalım, nerden uçarsak uçalım aynı göğün altındayız. İtişip kakışmayı bırakıp İlhami Çiçek’in ifadesiyle “zulmün kervanından” ayrılmalı. Simurg hikâyesindeki otuz kuştan birinin peşine takılmalı, kendimize gelmeli. Öyle ya, kendine dönmek de göç sayılır. Buralardan gitmeli. Dönmeli, yer edinmeli!

Varlığı Herkese Doğal Görünen Madam’ın Bilinmeyen Hikayesi

Seksen-yüz yıl sonra bu topraklardan başka topraklara ya da başka topraklardan yan sokağımıza göçmek zorunda kalan, yer edinmek için var gücüyle çabalayan pek çok insanın hikâyesinin peşine Rita Ender gibi araştırmacılar düşecek.

Ne bileyim, o gün sokakta rastladığınız Suriyeli bir kadının öyküsünde küçük bir ayrıntıdan ibaret kalacaksınız. Belki bir bakışınız, onun farkında bile olmayarak ettiğiniz bir cümle kayda geçecek bir söyleşinin, bir günlüğün arasında

 Göç etmek, göç etmek zorunda kalmak, işi, yaşı, mesleği, cinsiyeti, kimliği, dini ne olursa olsun insanın hayatını alt üst eden bir hâl. O artık duramayacağını anladığı ve sırf yaşamak uğruna yola çıkması gerektiğini bildiği, kapı bellediği ev dediği yerden sokağa bu niyet için ilk adımını atan insanın hayatı bir daha asla eskisi gibi olmayacağının bilinciyle ve bilgisiyle değişiyor. Böyle göç edenin geride bıraktığı evden aldığı en önemli şeyse hayata tutunmak için biriktirdiği anılar ve umut. Hafıza ve umut… Garip şekillerde ve daima yan yana… Savaş, yokluk, ırkçılık, milliyetçilik, işsizlik temel göç nedenlerinden sadece birkaçı. Yaşadığımız her sokakta, her mahallede bu acı sebepleri ve sonuçlarını sırtında taşıyan, hafızasını bir şekilde hayatta kalma enerjisine ve umuduna değiştirmiş insanlarla yan yanayız. Bu öykülerle halleşebildiğimiz, helalleşebildiğimiz ölçüde o yerliyiz. O yerli olabildiğimiz ölçüde de umutlu… Milliliği koyun bir kenara…

Çeşitli gazete ve dergi yazılarının ardından kitaplarıyla da tanıdığımız ve aslında Hukuk Fakültesi mezunu olan Rita Ender’in Aras Yayıncılık tarafından Mart 2019’da yayınlanan yeni kitabının adı “Madam Amati – Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu.”

Rita Ender ile Madam Marta Amati’nin tanışmaları Madam’ın ölümünden yirmi sekiz yıl sonra İzmir’deki Beth-İsrael Sinagogu’nda gördüğü bir fotoğraf ile oluyor. Ender, Madam’ın fotoğrafını gördükten sonra onun hikâyesinin peşine düşüyor. Ender’in Madam hakkında öğrendiği ilk şey, düğünlerde keman çalan bir kadın olduğu. Sonrasında ise bildiği tanıdığı bütün İzmirli Yahudilerle Madam hakkında konuşmaya başlıyor. Ve fakat sağlıklı bir bilgiye hemen ulaşamıyor. Herkes Madam hakkında bir şeyler söylüyor, lakin söyledikleri şeyler birbiriyle çelişiyor. Herkesin bir şekilde tanıdığı, sürekli gördüğü, Ender’in sorduğu insanların düğünlerinde keman çalan Madam’ın aslında kim olduğunu, nereden geldiğini, nasıl geldiğini kimse bilmiyor. İzmirli Avram Ventura “Sinagogdaki varlığı herkese o kadar doğal görünmekteydi ki, eksikliği ancak öldükten sonra hissedilmişti” diyor Madam hakkında.

Rita Ender araştırdıkça ortaya çıkıyor ki İzmir’in müzik tarihi araştırmalarında kendisi için bölümler ayrılmış. Madam, İzmir Konservatuarı’nın kurucuları arasında yer almış ve yaylı çalgılardan sorumlu olmuş. İzmir Sağır Dilsiz ve Körler Okulu’nda dersler vermiş, dünyanın farklı şehirlerinde onlarca resitaller vermiş. Sonrasında gazeteler, dergiler, kitaplar ve internet dehlizinde sürekli olarak Madam’ı aramaya devam ediyor Ender.

Madam’ın beraber müzik yaptığı, düğünlerinde çaldığı insanlarla konuşuyor. Bir buçuk iki yıl boyunca Madam’ın nereden nasıl geldiğini bulmaya çaba sarf ediyor. Bir gün Almanya’da yayımlanan bir kitapta Marta Amati’nin Türkiye’ye neden geldiğinin açıklamasını buluyor, sonra bu bilgiyi doğrulamak için araştırma yapmaya devam ediyor.

Ender’in keşfettiği bir diğer bilgi onu fotoğraf sanatçısı Berge Arabian’a götürüyor. Marta Amati’nin fotoğraflarında dudakları her daim kırmızı rujlu. Ender, Arabian’a Madam’ı hikâyesini araştırdığını ve onun hayat yolunu fotoğraflamak isteyip istemediğini soruyor. Ve Arabian bu fikri kabul ediyor. Bu araştırma zaman içinde Schneidertempel Sanat Merkezi’nde bir sergiye dönüştürmeye karar veriyorlar.

Madam Marta Amati’nin hikâyesi 18 Temmuz 1902 yılında, zamanın Avusturya Macaristan İmparatorluğu toprakları arasında kalan Feldeş’te başlıyor; bugünkü coğrafi Slovenya’nın Bled’inde. Annesi Berta, babası Anton. Babasının soyadı Schwenk lakin Madam Türkiye’de bu soyadı yerine Amati’yi kullanıyor. İki kız kardeşi ve büyükdedesi Yahudi. 13-15 yaşları arasında Budapeşte’de olduğu biliniyor. Dönemin önemli müzik tarihi profesörlerinden biri olan Jenö Hubay’ın öğrencisi oluyor. Sonrası kayıp ve dağınık bilgiler. Bir dönem Almanya’da olduğu biliniyor. Hem virtiöz hem orkestra şefi olarak sahneye çıkıyor. Naziler Madam’ı kara listeye alıyorlar, bir bilgiye göre o dönem Türkiyeli bir askerle evlenip Türkiye’ye kaçma şansı buluyor. 1938 yılında İstanbul’da izine rastlanıyor, sonra İzmir’e taşınıyor. 17 Ekim 1989’da vefat ediyor ve kimsesiz rahibelerin gömüldüğü bir mezara defnediliyor.

Bütün bunlar Madam Marta Amati hakkında bulunabilen kronolojik bilgiler sadece. Bu bilgilerin yanı sıra Madam’la bir şekilde tanışan insanlardan dinledikleri ve tek bir fotoğrafın peşinde dedektiflik yaparak bulduğu diğer pek çok ayrıntı Rita Ender’in kitabı Madam Amati – Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu’nda yer alıyor.

Marta Amati’nin hikâyesi bize bir dönemin tarihine yeni bir perspektif sunuyor. Feldeş’te başlayan bir yaşam hikâyesi bir kemanla birlikte döne dolaşa Smyrna’ya kadar geliyor. Soyisimler değişiyor ve belli ki bu değişim kaderlere yansıyor.

Seksen-yüz yıl sonra bu topraklardan başka topraklara ya da başka topraklardan yan sokağımıza göçmek zorunda kalan, yer edinmek için var gücüyle çabalayan pek çok insanın hikâyesinin peşine Rita Ender gibi araştırmacılar düşecek.

Ne bileyim, o gün sokakta rastladığınız Suriyeli bir kadının öyküsünde küçük bir ayrıntıdan ibaret kalacaksınız. Belki bir bakışınız, onun farkında bile olmayarak ettiğiniz bir cümle kayda geçecek bir söyleşinin, bir günlüğün arasında… Tuhaf değil mi dünya?

***

Madam Amati – Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu

Rita Ender

Aras Yayıncılık

Mart 2019

Fotoğraflar: Berge Arabian