günlük

Ebemkuşağı

Ne yazık ki insanı bedbin ve bezgin hale sokan bu mekânlar, şehirlerimizi yağ lekesi gibi işgal etmiştir. Belki de ihtirasıyla hükümran olmuşların ve yetkisini ganimete çeviren tamahkârların mimarlık ve şehircilik anlayışı sonucu, insan doğasına aykırı, muhayyilesini körelten mekânları modern hayatın sığınakları olarak pazarlaması ile başlamıştır hikâye. Şehirler; içinde yaşayanların zihinlerini enkaza çevirecek şekilde, adeta üstü açık hapishaneler gibi inşa edilmişlerdir. Unutulduğunu unutan adam, bir an durdu ve sessizce terennüm etti hüküm cümlesini; Bu mekânlarda gözünü açan kuşaklardan sevda ehli ustalar çıkmaz.

 

Unutulduğunu unutan adam, sırtındaki ağırlıkları taşıma becerisini güçlendirmek için çıktığı uzun bir yürüyüşte halini tarif edecek cümleyi arıyordu. Halini başkalarından önce kendine tarif ederek ikna etmeliydi.  Çünkü yürümek, insanın kendini keşfetmek için yaptığı iyi-kötü her ne varsa muhasebeleştirmek ve aynı zamanda kendisiyle barışık olmaya vesile olduğu bir eylemdi. İnsanın şehir hayatında en çok ihmal ettiği şey kendisiydi.  Süre giden hayat, kendine kalma, düşünme, idrak ederek irade koymasına engel olacak şekilde kurgulanmıştı. Böyle bir hayatı kurgulayanların en önemli başarısı, buna göre yaşayanların seçimlerini kendilerinin yaptığı duygusuna sahip olmalarını sağlamaktı. İkamet edilen mekânlardan, maişetini temin ettiği ve mesleğini icra ettiği her yer, her şey sanki kendi seçimiymiş gibi zorunlu ve sevimli gösteriliyordu. Bütün bunları elde edebilmesi için katlandığı zorlukları makul saymayı olağanlaştırarak bilinçaltına işleyecek bir hayat tarzı modernlik başlığı altında sunuluyordu.  Üretim ve tüketim alışkanlıkları yine bu mekânların içerisinde süren hayatların mutluluk reçetesi kıvamında sürdürülüyordu.  Böyle bir döngü, şehirlileri sürekli reçete almaya mecbur tutma sonucunu doğuruyordu.  Oysa gözünü toprak damda açıp, beton binalarda kapatan insan için ömür, iki yağmur arasında ebemkuşağı görme arzusu uğruna tahammül ve katlanma süreciydi.  Unutulduğunu unutan adam, umursamadığı şeyleri düşündükçe akla ziyan cümlelerin kendini umarsız bıraktığını fark etti ve zihnine çeki düzen vererek yürümenin tarifini bir kez daha kendine telkin etti.

Yürümek, dolaysız, doğrudan bir eylemdir.  Karar verir ve yola koyulursunuz.  Tereddüt, kulağınıza dişil bir tonda fısıldayan Brütüs’tür. Umursamazsınız.  İlk adımdır önemli olan, siz adımı atarsınız, sonrası zamana, zemine, güneşe, buluta, yağmura ve coğrafyaya kalmıştır.  Yol yoldaşla menzile varır. Yoldaşınız, başınızdır. Gözlerinizle tanık olduğunuz ve muhteşemliğini doğallığından alan çevre, başınızın içindekini yekûnuyla birlikte alır ve sizi bir serüvene sürükler. Biraz da bu yüzden yürümek, bir süreliğine de olsa arkada bıraktıklarınızdan pişmanlık duymadığınız bir yola düşmektir. Serüven başlamıştır.

İnsan, hayata tutunma melekelerini körelten, hayatı, sürekli rakamlarla tarif ve mahkûm eden zihniyetin ürettiği mekânlardan çıkarak, doğal, yani insani olan duyguların yeşerdiği coğrafyaya, mevcuduyla ve kayıtlardan azade bir halde iltica etmelidir.  Aksi durumda, hayatın anlamını, sorgulama iradesini kullanmadığı organ gibi işlevsiz bıraktığı için köreldiğinin farkında olmaz. Ne yazık ki insanı bedbin ve bezgin hale sokan bu mekânlar, şehirlerimizi yağ lekesi gibi işgal etmiştir. Belki de ihtirasıyla hükümran olmuşların ve yetkisini ganimete çeviren tamahkârların mimarlık ve şehircilik anlayışı sonucu, insan doğasına aykırı, muhayyilesini körelten mekânları modern hayatın sığınakları olarak pazarlaması ile başlamıştır hikâye. Şehirler; içinde yaşayanların zihinlerini enkaza çevirecek şekilde, adeta üstü açık hapishaneler gibi inşa edilmişlerdir. Unutulduğunu unutan adam, bir an durdu ve sessizce terennüm etti hüküm cümlesini; Bu mekânlarda gözünü açan kuşaklardan sevda ehli ustalar çıkmaz. Yunus, Itri, Dede Efendi, Fuzuli, Baki, Pir Sultan, Dadaloğlu ve adını sayamadığı çok ustalar geldi dilinin ucuna. Mesela, Köroğlu’nun sığınağı dağlardı, Fuzuli, Mecnun’a çöllerde söyletti ah’ını.  Acaba, dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Babil’e asma bahçeleri yapacak usta olmadığı için mi yaptıran kral çıkmıyor, yoksa bilge krallar yeryüzünü terk mi ettiler? Aşk’ın, erbabı o güzel insanlar, o güzel atlara binip de gittiler mi?

İnsanımızın sığınak kavramı değişti. Artık sığınak kavramı, ikamet edilen, birbirinin benzeri ve geometrik mekânlar olarak belletilmiştir. Bu mekânlar, insanın arş’a yükselme duygularına set çeken, gökyüzünün azametini gölgeleyen, içindeki karabasanı çoğaltan ve sanki bir el tarafından bakanları hipnoz edecek şekilde günümüz insanının zihnini kuşatmıştır. Yürüyüşünü gerekçelendirmeye devam etti. Başın bedene isyanı da, başka sığınaklar arama isteğini gerçekleştirmesi de kendisini tutsak eden sığınakları terk etme isteği de bu yüzden yürümeyi özgürlüğe kaçmak eylemi olarak zorunlu kılmıştır.  Yürümek, aynı zamanda, gündelik hayatında yaşadığı bütün halleri elden geçirme, tefekkür ve muhasebe etme, kısaca olanları ve olması muhtemelleri zihinden geçirme fırsatıdır.  Atilla İlhan’ın bir romanında kahramanına söylettiği “Uykusuz geceleri hüküm geceleri değil mi?” sorusuna gündüz verilen cevapları da kapsar. Keşke li cümleler ve hayıflanmalar temiz, oksijeni yoğun olarak hisseden ve tam zamanlı çalışan akciğerlerin beyne gönderdiği olumlu sinyallerle bellekten sessizce tahliye edilir. Ruh dinginliğine geçme, kanatlarınızın olduğunu hissetme, bir tür arş’a tırmanma heyecanına ulaşırsınız.  Çünkü güneşe yürüyenin endişesi ve hesabı olmaz. Renk cümbüşü altında, Saka kuşunun, Üveyik’in Sığırcık’ın, Serçenin, Hüthüt kuşunun mahrem cilveleşmelerine davetsiz tanık olmanın yerini hiçbir şey dolduramaz. Leyleğin zarif, naif, gökyüzünün maviliğini çizmeden, örselemeden adeta tablonun mütemmim cüzü-tamamlayıcı parçası- gibi süzülmesinin bakan gözün sahibinin yüreğinde hangi duyguları harekete geçirdiğini her gün ikamet ettiği mekânlarda kaç bekerel radyasyona maruz kalanlar bilemez.  Bütün duydukların, gördüklerin ve hissettiklerin hayat bilançosunda yer alır ancak rakamlarla ifade edilmez.

O yüzden yürüme eylemi, her insan için özel ve kendine has duyguları hücrelerine kadar hissetme, kendisiyle hemhal olma, bir başka söyleyişle içine yapacağı yolculukla arınmadır. Hasılı, şair bu durumu bir mısrası ile

“Yürümenin dışındaki bütün eylemlerin adı kaçış, kaçış, kaçıştır.” * diye özetlemiştir.

*Göğekin, İlhami Çiçek

Bir Hüzün ve Bir Memleket Şairi Olarak İlhami Çiçek

 İlhami Çiçek; büyük ölçüde de bir gereklilik, hâttâ yenilmez yıkılmaz bir hakikat olarak bütün insanlığa gelip uğrayacağı gibi, kendisine gelen ölümü de şiirleştirerek, yaşadığı hayattan gayriihtiyari bir çıkışı resmetmiş gibidir.

 

İlhami Çiçek, 1954 yılında doğmuş, 1983 yılında kimi kayıtlara göre yirmi sekiz ama kuvvetle muhtemel yirmi dokuz yaşında vefat etmiş, yani başı ve sonuyla  en fazla yirmi dokuz yıl yaşamış, lakin bu kısacık hayatında sanki yüzyıl hatta yüzlerce yıl yaşamış bir bilge gibi, erkenden olgunlaşmış, çok kısa ama içi dopdolu bir hayat biriktirmiş bir şairdir. Hem de bunu bir biçimde tek bir şiirle Satranç Dersleri ile yapmıştır.

Şiirlerindeki didaktizmden uzak, nice derinliklerden devşirilmiş ve yine bu derinliklerde bulduğu renk ve seslerle süslenmiş –ki, onun şiirindeki ancak derinden hissedilebilecek bu süslenmişlikte hiçbir şekilde yapıntı biçiminde bir süsleme olmamıştır- yüksekçe bir yerden gelen dizelerle konuşmuştur İlhami Çiçek.

Eklemek gerekiyor, İlhami Çiçek şiirinde dehşetengiz bir derinlik içerisinde gözlenen bir yükseklik hep var olmuştur.

Onun yöneldiği bu dehşetengiz derinlik ve yükseklikteki dikkatten olacak, bu dikkatin odağında durmayan pek çok şeye karşı yoğun bir dalgınlıkla cevap vermiş, bütünüyle içinde olduğu gündelik hayat içerisinde ise kendisini birebir vazifeli hissettiği iş ve eylemlerin dışında hemen her şeyden uzak durmuş ama hiçbir biçimde gündelik hayattan kaçmamış, sadece onun nazarında bir imgeye değmeyecek her şeye karşı dalgınca davranmış  bir şairin şiiri olarak her daim bir mübarek dalgınlık anında yazılmış bir şiir olarak şekillenmiştir.

Zira İlhami Çiçek şiiri aynı zamanda âdeta kendini tarif edercesine;  ‘müşa’şa’ bir sonbahar figüranıymışçasına topu topu bir mevsim …’ gibi yaşanan insan hayatını, en nihayetinde insanın  kendi ‘iyi oyunundan’ sorulacak büyük bir oyunun en halisane süreği gibi yazılmıştır.

Bu bakımdan onun dikkatimizi çektiği bu ‘iyi oyundan sorulmak…’ sorgulanmak bağlamını önce Anadolu’nun sonra memleketin, ümmetin ve giderek cümle insanlığın mecburiyeti olarak görmek ve öylece okumak gerekecektir ki, son tahlilde evet cümle insanlıkta hem  fert fert ve hem de toplu olarak bu ‘iyi oyun’… dan sorguya çekilecektir.

Yine bu bakımdan İlhami Çiçek şiirini zaferle yükümlü olmakla berelenmiş dünyalık insan algısından çok, seferle yükümlü olduğunu bilen büyük vazifenin farkına varmış bir şairin şiiri olarak değerlendirmek lazımdır.

Ve sözgelimi; çoğu okuru sade ve yoğun bir santimantaliteye yaslanarak alıntılamış olduğu;

‘…

Sen ey atını kaybeden oyuncu

Bir ilkbahardan koca bir güz yontan adam

Bırak oyunu

Artık

Öyle bir ıssızlık düşle ki, içinde

Yeryüzünü kişnesin

Bizim atlar…’

Şeklindeki dizeleri de yine bu seferle yükümlü oluş bilinciyle oynayan, yaşayan insanın fiilleriyle ve tüm sonuçlarıyla şekillenmiş bir şiir olarak okumak gerekecektir.

Bu da daha en başından İlhami Çiçek şiirini ve bu şiirde hep huzursuz, hep hüzünlü ve her zaman sıkıntılarla yüklü bir damar gibi atıp duran bir başka hâlin; sanki de bir büyük buyrukla mühürlü olduğunu her daim bilen, hâttâ bu bilgiyle hiçbir zaman rahat duramayışı şiir hâline getirecektir.

O kadar ki, bu şiir yine sözgelimi;

‘’…Taşlar sürüldüğünde

Kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi,

Demek ki, bütündür sallantıda

Demek ki gökte anlaşılmaz biçimde ölü

Cinayetlerle yeryüzüne parça parça dağıtılmıştır

Aşk ve umut dağıtılmıştır

Taşlar sürüldüğünde

Alıp kişiyi kayalara çarpar buyruksuzluk…’’

dizelerinde de görüleceği üzere bu buyrukla yükümlenmiş hâlin derin bir biçimde işlendiği görülecektir İlhami Çiçek şiirinde.

Dahası, tarihin, zamanın, memleketin ve insanın bütünüyle bir varoluşun ve bu varoluş bağlamında  cümle kayıp kazançlarıyla bir hayatın hem fert hem de toplum planında belirginleşerek işlendiğini gördüğümüz bir şiirdir İlhami Çiçek şiiri.

Bu haliyle de denilebilir ki,  bu şiir daha üst bir bağlamda, bütün bu buyruklanmış içeriğiyle; sanki de en koyusundan bir yalnızlık ve hüzünle süslenerek seslenen bir şairin bizim adımıza da adamış olduğu en güzel adak olarak yazılmıştır.

Tam da bu noktada durup okunduğunda ise insanın aklına Cemil Meriç için söylenegelen ‘Lüzumundan fazla tecessüs…’ yorumunu getirecek biçimde yazıldığını gözlediğimiz bu şiirin; yaşanan zamana bakıldığında, hem de İlhami Çiçek zaviyesinden bakıldığında hiçte lüzumundan fazla denilemeyecek bir geometrinin hatta bu geometriden hareketle bir kadim aritmetiğin seslendiği bir şiir olarak şekillendiği görülecektir.

İşte bu geometri ve bu aritmetikle seslenen şiire layıkı veçhile yöneldiğimiz her seferinde, İlhami Çiçek’in âdete yüzeyi çizik çizik olmuş bir çağın, onun deyimiyle ‘oyuncu bir çağın…’ neliğine dair bir soru sorduğu…’  ve vakti geldiğinde herkesin kendi cevabını vereceği biçimdeki dizelerle örülmüş; bir büyük sorunun başında durup beklediği görülecektir.

Nihayetinde ve eninde sonunda salt bir ‘iyi oyundan…’ sorgulanacak olmanın bilinciyle yazıldığını gözlediğimiz İlhami Çiçek şiirinin, giderek bir oyuna ve mimetik köken olarak santranca benzeyişini de yine bu aritmetik ve geometriye gömülü hâldeki büyük sorunun kaçınılmaz sonucu olarak değerlendirmek gerekecektir.

Belki de bu yüzden İlhami Çiçek şiiri bölüm bölüm yazılmaktan çok çizik çizik yazılmış bir şiir olarak; tam da oyuncu bir çağda oynanmış bir oyun gibi – ama kesinlikle iyi oynanması gereken bir oyun gibi- nal seslerinin inleyişlere ve at seslerine karıştığı aceleyle katedilen uzun bir yolda, çizik çizik, çentik çentik yazılmış bir şiir olarak kalacaktır hafızamızda.

İşte bu şiirledir ki, rahmetli İlhami Çiçek; büyük ölçüde de bir gereklilik, hâttâ yenilmez yıkılmaz bir hakikat olarak bütün insanlığa gelip uğrayacağı gibi, kendisine gelen ölümü de şiirleştirerek, yaşadığı hayattan gayriihtiyari bir çıkışı resmetmiş gibidir.

İntihar Güncesinden Yaşama Uğraşına: Alternatif bir Okuma Denemesi

 Sanatçının kendi acısından ürettiği eserlerle temas ettiğimizde kendi acımızın anlaşılır suretleriyle karşılaşır, anlatmakta zorlandıklarımızı niteleyen sözcükleri bulur, belki bir anlamda yaşantımızı temize çekmiş oluruz. Bu da yazarla veya sanatçıyla aramızda paralellik kurmamızı sağlar. O bizi anlamıştır, bizi anlatmıştır. Keşke daha uzun yaşasaydı, diye geçiririz belki içimizden, daha uzun yaşasaydı ki daha çok yazsaydı. Aslında bu, …

İntihar Güncesinden Yaşama Uğraşına: Alternatif bir Okuma Denemesi Read More »

Hakan Savaş: “Edebiyat, hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır Pavese için”

“Sanatın bilgisi, sanatın alanındaki güzelin-güzelliğin bilgisi öğretilemez, kişiden kişiye ancak ‘bulaştırılabilir’. Bazı kitaplar bu bulaştırma işini çok güzel yerine getirir, başarır. Öyle ki, bir kez bulaşan bir daha iflah olmayabilir. ‘Yaşama Uğraşı’ da böyle bir kitaptır” diyor Hakan Savaş. Öğrencisi olma onuruna sahip olduğum bu değerli insan, gerek Pavese’nin “Yaşama Uğraşı” ile gerekse Bilge Karasu, Albert Camus, Oğuz Atay gibi isimlerin kitaplarıyla sanatın bilgisini bana bulaştırdığı gibi yeni nesle bulaştırmaya da azimle devam ediyor. Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nde Çağdaş Edebiyat ve Sinema, Felsefi Eleştiri ve Sanat, Metin Yazımı, Film Eleştiri, Sanat Felsefesi ve Estetik dersleri veren ve “Yaşama Uğraşı”nı öğrenciler için zorunlu ders kitabı kılan Doç. Dr. Hakan Savaş ile yazarak varolmaya çalışan Pavese’nin yaşama uğraşını, bu uğraşta edebiyatın yerini, yalnızlığını, acılarını ve ölüme yürüyüşünü konuştuk.

Hakan Savaş

“Bütün sanatlar gibi edebiyat da hayatın yetmediğinin itirafıdır” der şair-ressam Fernando Pessoa. Hayat yetmediği için, ölüme meydan okumak için müzikle, resimle, felsefeyle, edebiyatla uğraşır insan. Ama gün gelir bunlar da yetmez olur. Tıpkı Pavese’ye edebiyatın yetmediği gibi. Edebiyat/sanat ne zaman ve neden yetmez olur insana?

Benim için Pessoa da Pavese kadar değerli olduğu için, hatta farklı coğrafyalara, kültürlere ve zamana ait bu iki yazar arasında kan bağına benzer bir yakınlık bulduğum için olsa gerek, tıpkı Pavese’nin peşine düştüğüm gibi, Pessoa’nın da peşine düşmüş, onun şehrine, Lizbon’a gitmiş, onun oturduğu kahvede oturmuş, dolaştığı sokaklarda dolaşmış ve Jeronimos Manastırı’ndaki mezarını da ziyaret etmiştim. İzninle ben de Pessoa’dan bir alıntı yaparak başlayayım yanıt vermeye: “Hepimizin iki yaşamı var; sahici olanı: Çocukluğumuzda düşlediğimiz yaşam… Sahte olanı başkalarıyla ortaklaşa yaşadığımız” diyor Pessoa.

Aslında bu sözler “neyin yetmediğinin” bir itirafı, hatta asıl itiraf da bu sanki. Yetmeyen ne sanat-edebiyat, ne de hayat. Yetmeyen, bu yazarların sahte-yapmacık olanla yetinmeyi, avunmayı, oyalanmayı içlerine sindirememeleri, kabul etmemeleri değil mi?

Bakalım çocukluğuna ilişkin ne diyor Pavese: “Yazdıkların için zengin bir kaynak bulduğun tek dönem 6-15 yaşların arasındaki yıllardı. Bunun nedeni de şuydu: O yıllarda bir dana gibi ilgisiz, ama dünyada, çevrendeki dünyanın bir parçası olarak yaşıyordun. Benliğin, dünya ile arandaki gündelik bağlara ilgi duyuyor, seninle dünya arasındaki duygu alışverişini etkilemiyordu.” Ya da şu cümlesi: “Yaşlanmaktan daha acı bir şey var: Çocuk kalmak.” Bu cümleler “Yaşama Uğraşı”ndan yani günlüğünden… Ama “Tepelerdeki Şeytan” adlı romanında da şöyle yazıyor: “İnanılır şey değil, içimizdeki en eski ruh çocukluğumuzdan kalmış bize. Hep çocukmuşum gibime geliyor. Çocukluk, edindiğimiz en eski alışkanlık olmalı.”

Demek ki Pavese içi dışı bir olmaya, içtenliğe, hakikate, sahici olana ilişkin, belki de en önemlisi masumiyete, insanın masumiyetine ve insan sıcaklığına ilişkin ne biliyorsa Piomente tepelerinde, sokaklarında geçen çocukluğundan biliyor. Peki sonra ne oluyor? Günlüğünden okuyalım yine: “Benim de konusu Piomente’ye bağlı olmayan bir şiir yazabilmem gerekir elbette. Gerekir ama, bugüne kadar yazamadım böyle bir şiir. Kökleri doğuştan çevreme bağlı imgeleri özümlemekten öteye geçemedim demek ki…” Yeterince açık değil mi? Piomente çocukluğudur onun, kökleri sıkı sıkıya çocukluğuna bağlıdır. Sonra, büyür, yetişkin olur Pavese… Masumiyetin yerini iki yüzlülük, paylaşmanın yerini bencillik, samimiyetin yerini içten pazarlıklar, yalan dolan, ucuz-küçük çıkar hesapları alır. Pessoa’nın deyişiyle, başkalarıyla ortaklaşa yaşadığımız sahte dünyadır, sahte yaşamdır bu. Ve şu cümle de Pavese’ye aittir: “Bizim, başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler her zaman kendimizle kurduğumuz ilişkilerin bir yansımasıdır.” Yine her şey yeterince açık, çok açık değil mi? Kendisiyle ve uğraşıyla, yani edebiyatla kurduğu bağ kökten çocukluğuna bağlı olan bir insanın başkalarıyla, yetişkinlerin dünyasıyla sağlıklı bir bağ, iletişim kurması mümkün olabilir mi? Elbette hayır… Peki ne yapılabilir?

Eğer sanat, rahmetle andığım Ahmet Cemal Hocamın dediği gibi, alternatif bir dünya-yaşam kurgulamaksa, sanatçı da alternatif bir dünya kurgulayan insandır. Sanatın ve sanatçının başka, farklı bir dünya, yaşam seçeneği aramasına, tasarlamasına, düşünmesine-düşlemesine ve kurgulamasına neden olan şey, “olan”la yetinmemesi ya da “olan”ı olduğu gibi benimsemeyi, kabullenmeyi, onaylamayı içine sindirememesidir. Burada “olan”dan kasıt, herkes gibi sanatçının da içine doğduğu, kendisinden bağımsız var olan, hazır-verili-yerleşik gerçekliktir. “Sıradan” ya da günlük yaşamın kuralları-sınırları, doğruları-yanlışları, günahları-sevapları, ödülleri-yaptırımları önceden belirlenmiş, adlandırılmış olan bu yerleşik gerçeklikte, bireyin koşulsuz uyması, uyum sağlaması beklenen değerler ile toplumsal ahlak kuralları, tartışılmasına, sorgulanmasına izin verilmeyen mutlak doğrular olarak sunulmuştur. Yine Ahmet Hocamdan alıntılayarak söylersem “…insan, −çoğu kez bilincine varmaksızın− yerleşik her türlü düzene en azından görünüşte uymayı, sonrasız bir görev sanacak kadar kendini, içine doğduğu gerçekliğin tutsağı kılan bir varlıktır.”

Pessoa gibi, Pavese de uyumu, kolay tutsaklığı değil, zor olanı, uyumsuzluğu, yani “olması gereken”le hesaplaşmayı “insan” olarak var oluşunun temeli-zemini yapmayı göze almıştır. Bu açıdan bakılırsa, “Yaşama Uğraşı”nda da dile getirdiği gibi, edebiyat, hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır Pavese için.

 Tüm canlılar için kaçınılmaz ve önceden kestirilemez bir son “ölüm” ve biliriz ki yarın, “sonsuzluk ve bir gün kadar”dır. Ya da Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu’nda dediği gibi “sonsuzluk yalnızca bir an’dır”. Ölümlülük Tolstoy, Heidegger, Camus, Sartre ve daha başka pek filozofun/yazarın/yönetmenin/ressamın dillendirdiği üzere insanoğlunun en derin ve üzücü kaygısıdır. Bu kaygının, “Hayat, yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır” diyen Pavese’nin ömrünü de daimi olarak kemirip durduğunu net bir şekilde görürüz günlüklerinde. Bu kaygıdan tamamıyla kurtulmak mümkün olmasa da onu hafifletebilmenin çaresi de “ne için yaşıyorum?” sorusuyla ilintili değil midir?

Sanat, edebiyat yalnızca insanın ölüm korkusunu, daha doğrusu ölüm kaygısını yenmeye çalışmasının değil, ölümden çok daha beter olan “anlamsızlık-hiçlik” kaygısıyla baş etmesinin bir yoludur. Başka bir deyişle, asıl sorun ölüm-ölümlülük değil, anlam-anlamsızlık sorunudur. İşte bu nedenledir ki, adını andığın varoluş filozofları (Heidegger, Sartre, Camus vb.) için çıkış noktası ölümdür; ölümden yola çıkarak yaşamın anlamını sorgulamak istemiş ve sorgulamışlardır. Pavese için yaşamın anlamı, insanın kendisini arayışıdır. Hani güncesine “Hayat yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır” diye yazdığını hatırlatıyorsun ya sorunda, doğrudur bu. Hem de öyle bir doğrudur ki, Eski Yunan’ın, insanlığın altın çağındaki tapınağın alnına yine altın harflerle “Nosce te İpsum!” (Kendini bil!) yazılmıştır. Pavese’nin 42 yıllık ömrünün, çok kısa diyebileceğimiz ömründeki arayışın, kendisini arayışın güncesidir “Yaşama Uğraşı”. Söz konusu bu arayışta “ben kimim?” sorusuna doyurucu bir yanıt bulduğu uğraklar ise çocukluğudur, seçilmiş bir yalnızlığa dönüştürdüğü yalnızlığıdır, aşktır, aşık olduğu kadınlardır, hayal kırıklıklarıdır, şiire, romana, edebiyata dönüştürdüğü manevi acılarıdır. İnsanın tinsel-manevi acısını nasıl sanata dönüştürebileceğini Dostoyevski’den öğrenmiştir öğrenmesine ama bu konuda Dostoyevski’den daha ileri gitmiş, acıdan yararlanmanın ve acıyı sanata dönüştürmenin en uç noktasını deneyimlemeyi, yani ölümünü de sanata dönüştürmeyi göze almış ve başarmıştır! “Başarmıştır” dedim, çünkü Pavese’nin intiharı edilgen bir vazgeçiş, bir kaçış, korkaklık, yenilgiyi kabulleniş, başarısızlık değil, tam tersine son derece bilinçli bir “seçim”dir. Az önce sanatın alternatif bir dünya kurgulamak olduğunu söylemiştim. Pavese yalnızca sanat yapıtını, edebiyatı değil, kendi yaşamını da alternatif bir yaşam olarak kurguladığı için sanata dönüştürmüştür. Yalnızca kendi seçimleriyle alternatif bir yaşam kurgulayan ve yaşayan bir insanın kendi ölümünü ecelin, yazgının ellerine bırakması düşünülemez elbette. Başka bir deyişle, yaşamı gibi ölümü de kendisine, Pavese’ye ait olmalıdır ve olmuştur da.

 Pavese’nin izini süren Tezer Özlü ya da Virginia Woolf, Ernest Hemingway, Stefan Zweig, Vladimir Mayakovski, Jack London, Sadık Hidayet gibi isimler ecelin kapıyı çalacağı zamanı bekleyemeyip, kendileri ölüme konuk olmuş yazarlar/yazarak yaşayanlar. “Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır; intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir” diyen Camus haklı gibi görünüyor. Bir tek felsefe sorunu bu olmasa da en önemlilerinden biri. Ne dersiniz?

Metafizikten yüz çeviren, insanın ve insan aklının yazgısı demek olan metafiziği felsefeden dışlayan ve küçümseyen, hor gören bir çağda, 20. yüzyıl felsefesinin ve filozoflarının yüzüne tokat gibi inen bir soruydu bu. Yaşamın anlamının ne olduğunu soruyordu Camus ve bilindiği gibi bu soruya aradığı yanıtın çıkış noktası da “anlamsızlık”tı, hiçlikti (nihilizm) ve uyumsuzluktu (absürd). Ancak Camus’un düşünce serüveninde bunlar, yani anlamsızlık, hiçlik ve uyumsuzluk bir son ya da sonuç değildi; hesaplaşılması-yüzleşilmesi gereken meselelerdi ve cesurca-dürüstçe yüzleşerek “başkaldırı” felsefesine, sonucuna vardı. “Düşünüyorum, öyleyse varım”ın yerine “Başkaldırıyoruz, öyleyse varız”ı koydu ve ekledi: “Tek başına mutlu olmak utanılacak bir şeydir.” Camus’un başkaldırı düşüncesinde tutunacak, sağlam bir “değer” olarak “hak-adalet” kavramıyla birlikte “direniş” ve “dayanışma” vardı. Başka bir deyişle, “insan ne için yaşar?”, dolayısıyla “yaşamın anlamı nedir?” sorusunun yanıtı, hak-adalet arayışı, dayanışma ve nihayetinde insanın özgürlüğüdür diyebiliriz. Öte yandan özgürlük dediğimiz kavramı sorumluluktan ayrı düşünmek, ele almak olanaksızdır.

 Demir Özlü, Önünde Boş Bir Uzam isimli kitabında şöyle der: “İnsan yaşama dayanmalı, sonuna kadar yaşamalıdır. Ama o yolu tutanlara da derin bir saygı duyarım. (…) Yaşam kadar ölüm de saygı değerdir.” Ölümün de yaşam kadar saygı değer olması hakkında ne düşünüyorsunuz? “İnsanın değeri”ni ve bu yolu tutan, “değerler” üreten yazarları da göz önüne alırsak ölüm, hangi durumlarda saygıdeğer olabilir?

Belki de bu sorunun en anlamlı yanıtı, Pavese’nin sözcüğe yüklenen olumsuz anlamıyla intiharı değil, kendisine, kendi iradesine ve seçimlerine bağlı olarak yaşaması ve “kendi ölümünü ölmesi”dir. (“Ah Tanrım, herkese kendi ölümünü ver. / Ölmek, sonu olsun ki öyle bir hayatın, / içinde sevgi olan anlam ve keder” diyen de bir başka şair Rainer Maria Rilke’dir.)

Fotoğraf: Hakan Savaş

Pavese hiçbir zaman yaşamı, insan yaşamını küçümsememiş ya da değersiz olarak görmemiştir. Yaşamı değersiz gördüğü için intihar etmiş değildir. Yine günlüğüne, “Yaşama Uğraşı”na bakalım, şöyle yazıyor: “Hayatın düşünceden daha önemli olduğunu kavramak, bir okur-yazar, bir aydın olmak demektir. Bu da insanın düşüncesinin yaşama dönüşmediği anlamına gelir.” Bu sözler bir şairin, edebiyatçının değil bir yaşam filozofunun, yaşama felsefesini bilen bir düşünürün kaleminden çıkmış gibidir. Hatta gibisi fazla, Pavese bir yazar, bir sanatçı olduğu kadar bir düşünürdür, yaşam filozofudur. “Yaşam tüm bilgeliğimden daha değerliydi benim için” diyen Nietzsche’nin yaşama felsefesiyle Pavese’nin düşüncesi benzer bile değil, tıpatıp aynıdır. Pavese için yaşamdaki, yaşamındaki en önemli ve öncelikli, temel değer, edebiyattaki başarısı, ünlenmesi, aldığı ödüller, kariyeri, para pul, vb. değil, yaşamın kendisidir. Yaşamı, yaşamın kendisini değer olarak temele koyduktan sonra, ikinci önemli, öncelikli değeri çağırır ve adlandırır: İnsan.

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından yazdığı, “İnsana Dönmek” başlıklı makalesinde yazdıklarına bir bakalım, şöyle diyor: “Korku ve kanla dolu geçen o yıllar bize, korkunun ve kanın her şeyin sonu olmadığını da öğretti. Tüm dehşetin ortasında ve dehşete karşın, gücünü hiç yitirmeyen bir şey var; insanın, insanla insan olarak açıkça karşılaşabilmesi.” İnsanın hiçbir zaman korkuyla dolu bir yalnızlık içerisinde geçen o yıllardaki kadar yalnızlıktan uzak olmadığını duyuran Pavese’nin emin olduğu tek bir gerçek vardır: İnsan. Yine aynı makalesinde, savaşın en zorlu günlerinde, insanın, insanla insan olarak karşılaştığı her yerde, tanımadıkları birinin bir tek bakışı, bir göz kırpışı ile kendilerine gelip, uçurumun kenarından geri döndüklerini anımsatan Pavese şöyle yazar: “Her yerde, en bilgisiz veya karanlık gözlerde bile katılmanın bize kaldığı bir insan sevgisinin ve bir masumiyetin gizli olduğunu biliyorduk ve bilmekteyiz. O günlerde pek çok sınır, pek çok anlamsız duvar yıkılıp gitti. Her insanın salt varlığından yükselen, bilinçdışı yardım isteyen çağrıyı bir süredir izlemekte olan bizler de nasıl bir zenginliğin her yanımızı kapladığını ve bizi sürüklediğini görünce hayretler içinde kalmıştık.”

Dönüp dolaştık yine yaraya-yaralanmaya, acıya, acı çekmeye geldik değil mi? Evet, çünkü şöyle diyor Pavese: “Duyularımızın çalışması dışında, gövdemizin yaptığı her şey dikkatimizden kaçar. Kan dolaşımı, sindirim gibi gövdemizin yaşamımızla ilgili en önemli işlevleri hakkında hiçbir şey bilmeyiz. Ruhumuz konusunda da bu böyledir; düşüncelerimizle ilgili kabataslak bir bilgiden öte, ruhumuzun çalışmaları, değişimleri ve bunalımları konusunda hiçbir şey bilmeyiz. Gövdemizin işleyişindeki incelikleri ancak bir hastalık sonucu anlayabiliriz. Aklımızın ve ruhumuzun işleyişini de dengemizi yitirdiğimiz zaman.”

Kazancakis’in Zorba’sındaki piskopos şöyle der: “Ölmezlik, bizim ölümlü hayatımızda da vardır; ama onu tek başımıza bulmamız çok güç; ölümlü kaygılar aldatır bizi. Bu ölümlü hayatı, yani ölümsüzlüğü yaşamayı, yalnız az kimse başarır.” Aslında edebiyat tarihi, geride bıraktığı eserleriyle bu ölümsüzlüğü yaşamayı başaran, ancak Pavese gibi kendi iradeleriyle yaşamın ucuna yürüyen yazarlarla dolu. Buradaki açmazı nasıl değerlendirmek gerekir?

Pavese’nin bir önceki cevapta andığım sözleri aynı zamanda ölümlü-sonlu insan yaşamındaki sonsuzluğa-ölümsüzlüğe ilişkin bu soruna da bir yanıt olabilir. Kazancakis’in Zorba’sı, Angelopoulos’un “Sonsuzluk ve Bir Gün”ü aynı yanıtı verir: Ölümsüzlük, öte dünyada, ahirette değil, bu dünyadadır. Bu dünyada ama nerede? Sorunun bir yanıtı da Dostoyevski’nin “Ecinniler”indedir. Şöyle bir konuşma geçer bu yapıtta:

⸺ Öteki dünyadaki sonsuz hayata inanmaya mı başladınız?

⸺ Hayır öteki dünyadakine değil, bu dünyadaki sonsuz hayata inanıyorum. Öyle anlar vardır ki, onlara eriştiğinizde zaman bir anda durur, yerini sonsuzluğa bırakır.

Pavese için yanıt, yani ölümün yerini ölümsüzlüğe bıraktığı an bir bakış, bir göz kırpış anıdır, insan sıcaklığıdır. Öte yandan bu duyarlılığa sahip bir insanı yine tek bir kötü bakışla, tek bir incitici sözle öldürmek, ölmüşten beter hale getirmek de kolaydır ve ne yazık ki Pavese, özellikle gönül ilişkilerinde defalarca yara almış, defalarca ölmüş-öldürülmüştür. Ama yarası olmayanın şiiri de olmaz. Öyledir…  Şiir sözcüğünün köken olarak bir anlamı çakıl taşının üzerinden akan suyun sesiyse, bir başka anlamı da “yara izi”dir. Arapça “kelm-kelem” yara demektir ve kelime-kelam sözcükleri kök aldıkları yaranın-yaralanmanın anlamını da taşırlar. Hani “kan var bütün kelimelerin altında” der ya Cemal Süreya, doğrudur, hakikattir bu. Kelime insanın tenindeki, ruhundaki, benliğindeki o yaranın izidir.

Hasan Ali Toptaş “Hikâye, kelime kusarak değil kelime yutarak yazılır” diyor. Yazarak yaşamanın/varolmanın yolu, iyi bir okur olma gayretinden ve dolayısıyla çokça okumaktan geçiyor. Okumak, yazmak ve Pavese’nin “yazarak yaşama uğraşı” üzerine konuşabilir miyiz?

Yazı-yazma eylemi ile yaşam arasındaki bağın niteliğinin ne olduğu ya da nasıl bir bağ olduğu meselesi kişiden kişiye, yazardan yazara değişen çetrefil bir konu. Pavese için yazmak, nefes alıp verme nedeni, varlık gerekçesidir. Edebiyat, Pavese için yaşamla arasında bağ kurmanın yalnızca en etkili değil, tek-biricik yoludur. Yalnızca yazarak çocukluğuna, çocukluğundaki dünya ile arasında kurduğu o dolaysız, içten bağa tekrar kavuşabilir. Yazdıkları için en önemli ve zengin ilham kaynağının çocukluğu olması tesadüf değildir. Pavese’nin çocukluğu bir misillemedir. Dünya ile; öteki insanlar, başkaları, kadınlar ile arasına giren uzaklığa, kopan bağlara karşı bir misilleme… Ve tekrar etmem gerekirse, edebiyat dediğimiz şey onun gözünde “hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır.”

Pavese’nin “Yaşama Uğraşı”, bildiğimiz günlüklere pek benzemiyor. Örneğin “ben” demez, kendisine ve ikinci tekil şahısla, “sen” diye hitap eder ve kendini sürekli eleştirir, azarlar, uyarır. Ayrıca estetik ve biçem kaygısı taşıdığı da açıkça görülür. Pavese’nin günlüklerini başka günlüklerden ayıran özellikler nelerdir?

Sanatçı içinde yaşadığı çağın ve o çağın insanının, toplumun tanığıdır. Söz konusu bu tanıklık, olup-biteni uzaktan seyreden anlamında, edilgen bir tanıklık değildir. Sanatçı için çağının tanığı olmanın eyleme dönüşmüş hali, ortaya koyduğu yapıtıdır, sanat yapıtıdır. Öte yandan, Bertolt Brecht’in duyurduğu gibi “tüm sanatlar, en yüce sanat olan yaşama sanatına hizmet ederler.” Pavese’yi ve onun ortaya koyduğu sanat yapıtları içinde, yani yazdığı romanların, şiirlerin yanı sıra, güncesini, “Yaşama Uğraşı”nı ayrıcalıklı kılan da budur. Pavese günce ya da günlük adı verilen yazın türünün sınırlarını aşmış ve bu türün başyapıtı diyebileceğimiz nitelikte bir yapıt yazmışsa, bunun nedenini, yaşamını −ölümü de dahil olmak üzere− sanata dönüştürmüş olmasında aramak gerekir sanıyorum.

“Demek insan, hayata yeniden başlamayı deneyebiliyor” diyor Sartre. Yazmak, yazarak varolmak da hayata yeniden ve yeniden başlamayı denemek değil midir aslında? Yeryüzüne dayanabilmek için yazar insan. Varlığını yazarak inşa eden Pavese neden “artık yazmayacağım” diyebilmiş ve yeniden başlama cesaretini gösterememiştir?

Yalın bir yanıtı var bu sorunun: Yorgunluk. Artık acılarından, yalnızlığından, bağlanış ve kopuşlarından bir “yazı”, bir şiir, roman ya da öykü, kısacası sanat değeri taşıyan bir yapıt çıkaracak, pisliği altına çevirecek dermanının kalmamış olmasıdır. İntiharından hemen önce İtalya’nın en saygın edebiyat ödülüne layık görülmüş olmasına rağmen bilir ki, “insanın ülkülerine erişememesinden de acı bir şey vardır: Onları gerçekleştirmiş olmak.”  Öyle ya, hayatın saldırılarına karşı kendisini sürekli edebiyatla savunan insan yorulur. Ve bir şey daha var, son cümlesinden, yani “artık yazmayacağım” dan önceki birkaç sözcüğü de çok önemli Pavese’nin. “Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım” diyor. Bunu dediği zaman elbette sözün-yazının ta kendisinin bir eylem, hem de dünyayı değiştirecek güçte bir eylem olduğunu unutmuş değildir. Ama kötü yazmanın, sahici olmayan kelimeler, cümleler kurmak demek olduğunu da bilir. Sahici olan ise insanın iç dünyasındaki değerlerdir: “Şiire yoğunluğunu veren insanın iç dünyasındaki değerlerdir. (…) Üslup, insanın kendi iç hayatını dile getirişidir” derken, trajik arayışının sonlanmak üzere olduğunu duyumsar: “Artık bir iç hayatın yok. Daha doğrusu iç hayatın artık nesnel bir şey: Yaptığın iş (düzeltmeler, mektuplar, kitapların bölümleri, görüşmeler) bu korkunç bir şey. Kararsızlık, korku, hayatın şaşırtıcı bir şey olduğu duygusu yok artık sende. Kuruyup gidiyorsun.” Torino’da, Roma Oteli’nin 346 numaralı küçük odasında umutsuzluk içinde, hiçlikte kuruyup gitmekten ya da korkuyla, pişmanlıkla eceli beklemektense, kendisi için en önemli olan şeye, tek varlık gerekçesine bir son vermeyi seçmiştir: “…artık yazmayacağım.”

Fotoğraf: Hakan Savaş

Pavese’nin yaşama uğraşında büyük yer tutan “acı çekmek”, “yalnızlık”, “korku”, “ölüm/ölüm korkusu”, “aşk/kadınlar” gibi kavramları varoluşçuluk penceresinden değerlendirip bu kavramları yeniden bir “yaşama felsefesine” dönüştürebilmenin yollarından bahseder misiniz?

Varoluş filozofları “sınır durumlar” olarak adlandırıyor, kavramsallaştırıyor bu konuyu. Karl Jaspers’in varoluş felsefesinin anahtar kavramlarından biri olan “sınır durumlar” ın ne olduğunu anlamanın da her ne kadar ilk bakışta kolaymış gibi gözükse de, aslında oldukça zor olduğu söylenebilir. Jaspers’a göre varoluş ancak eylemde ortaya çıkar ve ölüm, acı, kaygı, tedirginlik, korku gibi, insanı belli bir olgunun sınırına götüren durumlarda gerçekleşir. Görüldüğü gibi, böyle bir tanım çerçevesinde anlaşılması zor görünen hiçbir şey yoktur. Oysa zorluk tanımda, düşünce düzleminde değil, sınır durumların bilgisine ancak bu durumlarda kalarak, yani yaşayarak sahip olunabileceğini bilmektedir. Başka bir deyişle, sınır durumların bilgisi aktarılarak edinilebilecek bir bilgi değildir; ancak kişinin kendi yaşam deneyiminin bir parçası olarak edinilebilir, öğrenilebilir. Eski Yunan’ın tapınağına yazılan “Kendini Bil!” buyruğundaki bilmek-bilgi sözcüğü de nakli, dolaylı ya da aktarılan bilgi değil, kişinin doğrudan kendisinin edindiği bilgi anlamındadır. Sınır durumlara ilişkin olarak şu da söylenebilir; insan bir akıl varlığı (homo sapiens) olduğu kadar duyumsayan, duyguları, tutkuları olan bir varlıktır. Tutku derecesine varan her duygu-duyum onu hazırlayan etkenlere karşı belli bir duyarlılık yaratır ve daha önce farkına varmadan geçtiğimiz pek çok şeyi, inceliği, ayrıntıyı görmemizi, anlamamızı, kendimizi daha iyi tanımamızı sağlayabilir.

2017 yılında, Torino’ya gittiniz ve Pavese’nin son günlerini geçirdiği, ardından da yaşamına son verdiği Otel Roma’daki 346 no’lu odasını görme ve orada Pavese’nin izini sürme şansına sahip oldunuz. Bu nasıl bir deneyimdi, Pavese’ye dair neler buldunuz o küçük otel odasında?

 “Herkes için başkadır bakışı ölümün / … ölüm gelecek, gözlerin olacak gözleri” diye yazmıştı Pavese. Ölmeye yattığı o tek kişilik, küçük yatağının baş ucunda durdum ve onun gözleriyle baktım odaya, dünyaya, yaşama. Benim için de işte o an sonsuzluk ve bir gündü: sonlu-ölümlü yaşamımda ölümsüzlüğü, sonsuzluğu duyumsadığım, kısacık ama çok yoğun, büyüleyici bir andı diyebilirim.

Son olarak gençlerin kitaplarla ilişkisine gelmek istiyorum. Hesse “Bugün pek çok insan görürüz, cıvıl cıvıl yaşam varken kitapları sevmeyi gülünç ve yakışıksız bulur, kitapları sevemeyecek kadar yaşamın kısalığından ve değerliliğinden dem vurur, öte yandan haftada sekiz gün kafeterya müziğini dinleyip dans etmekle pek çok saat harcamaktan geri kalmazlar” diyor. Gençlerle iç içe bir akademisyen olarak, teknolojiyle kuşatılmış günümüz gençliğinin kitaplarla ilişkisini değerlendirir misiniz?

Benim “Estetik” dersimde öğrencilerin zorunlu ders kitabı Pavese’nin günlüğüdür, “Yaşama Uğraşı”dır. Estetiğe ilişkin kuramsal kitaplar varken, bir yazarın günlüğünü okutmak ilk bakışta alışılmadık, yadırgatıcı ya da şaşırtıcı gelebilir. Ancak yine Pavese’nin dediği gibi “Etik değerler, ahlakın özü, gerçeğin ışığı öğretilemez. Her insan kendi içinde yaratmak zorundadır bunları. Bu kavramlar mutlak, zaman ve toplum dışı değerler olduğu için başkalarına iletilemez. Kelimeler bu kavramları ancak ana çizgileriyle dile getirebilirler.” “Estetik nedir?” sorusunun bir yanıtı “sanatın alanındaki güzel-güzelliktir”. Ama “güzel-güzellik nedir?” sorusu, yapısı gereği yanıtsız bir sorudur. Sanatın bilgisi, sanatın alanındaki güzelin-güzelliğin bilgisi öğretilemez, kişiden kişiye ancak “bulaştırılabilir”. Bazı kitaplar bu bulaştırma işini çok güzel yerine getirir, başarır. Öyle ki, bir kez bulaşan bir daha iflah olmayabilir. “Yaşama Uğraşı” da böyle bir kitaptır. Öte yandan tıpkı yazı gibi, yazma eylemi gibi, okuma da her birimizin, kendi yaşam deneyiminin parçası olan bir serüvendir. Dolayısıyla bir başkasına, öğrencilerime verebileceğim hazır okuma listeleri yok, olsa da vermem. Elimizde hazır bir rota, haritayla yapılan ve varılacak yerin belli olduğu yolculuklarda serüven duygusu yoktur. Okuma yolunda düşelim, sendeleyelim, kaybolalım, yanılalım ama iyisiyle kötüsüyle, yanlışıyla doğrusuyla bizim serüvenimiz, kendimize ait bir serüven, yolculuk olsun isterim. Genç arkadaşlara, öğrencilere bu serüvenin tadını bir kez bulaştırabilirsem (teknolojiye, göz alıcı, çoğu zaman göz boyayıcı dijital dünyaya rağmen) onların da iflah olmayacağını sanıyorum ya da umut ediyorum diyebilirim.

Cesare Pavese: Ölümün Nişanlısı

Herkese bir bakışı var ölümün. Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak. Bir ayıba son verir gibi olacak.                                               Cesare Pavese Yaşamın ucuna ya da Hamlet’in sözcükleriyle “o kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya”ya, o ölüm denen meçhul ülkeye doğru usulca ilerleyen bir garip yolcuydu Pavese. Ne yapsa uzaklaştıramayacağı, yaltaklanan bir köpekti “ölüm”. “Herkes ölmek için …

Cesare Pavese: Ölümün Nişanlısı Read More »