hayat

Edebiyat İyileştirir/ Yoksunluktan Varoluşa

Edebiyat okuruyla var olan bir metindir. Okur, okuduğu romandaki ve öyküdeki karakterin içindeki ruh hali ile hemhal olur, onu içselleştirir. Peki edebi karakterlerin terapi tarafı… Bu mümkün mü? Okurların yazarların dünyasıyla sorunlarına çare bulması… Bunu düşündüren bir kitap yayımlandı yakın zamanda. Psikolog Mine Özgüzel’in yazdığı “Edebiyat Terapi” adlı kitabıyla edebiyatı mesleğiyle nasıl dost hâline getirdiğini, …

Edebiyat İyileştirir/ Yoksunluktan Varoluşa Read More »

Barış Ne Bilsin Savaşı

Çocuk Edebiyatımızda, biraz da kültürel yapının etkisiyle, iyi kitapların çoğunda bile alt tema bombardımanı eksik olmuyor, bütün yollar siyasi doğruculuğa çıkıyor, saat hep cinsiyet eşitliğini gösteriyor. Britanya bu anlamda çok güçlü bir geleneğe ve edebi birikime sahip olduğundan ortalama bir kitapta dahi böylesi mesaj kaygıları taşımıyor.

 

Bak bakalım ne görüyorsun? Bir dost, arkadaş, akran, komşu, hemsal, insan…Olmadı, baştan! Giy şu üniformayı, kuşan bir de şunları, bekle şu sınırı, bak şimdi tekrar! Burada düşman, şurada düşman, orada düşman… Hah, oldu işte, güvenlik ayarları tamam.

“Savaş ne kadar uzun sürerse sürsün…” diyor kitabın son cümlesi. En kabadayısının bile üç-beş yıl ömrü var demeye getiriyor. (Bakmayın siz, sırf Guinness’e girmek için uzattıkça uzatılan yüz yıl savaşlarına) Savaşın arızi, barışın hakiki olduğunu anlamazlar için yeniden anlatmaya yelteniyor.

Ey insanları üryan yanından avlayan, üç-beş çocuk yeter seni maskenden etmeye, en akılcı  savlarını savuşturmaya. Neymiş savaş kapıdaymış, bombardıman başlıyasıymış, hayvanlar çıldırasıymış, bundan,şundan onları ölümle uyutmak akla yatasıymış!

Miriam Halahmy, “Sıcacık Bir Yuva”da, savaş arifesine odaklanıyor. İnsanlığı terk etme deminde, hayvanların candan sayılmayacağı çıldırı anaforunu çocuklarla delip, pazarlığı en yüksek fiyattan açıyor. Bir köpeği, bir kediyi, bir keçiyi, dahası bir yılanı canlı tutmanın her nevi milli çıkarın üstüne çıkacağını, öldürmenin kibarcasının olmayacağını, cinayetlere şık kıyafetler dikmekle, napalım herkes yapıyor demekle, üzerimizdeki kanlı damganın çıkmayacağını sessizce söylüyor. Sessizce, çünkü savaşı konu alan kitaplardaki hop oturup hop kaldıran, santimetrekareye dört gerilim sığdıran, keskin baht dönüşleriye dramatik marjı genişleten karakteri taşımıyor. Sessizce, çünkü insanlar büyük yıkımlara uğramıyor, en sevdiklerini kaybetmiyor, evin çocukları kayalaşmış kara ekmek kütlesini gözyaşları içinde kemirmiyor. Sessizce, çünkü şehirler kendisine yağmur payesi veren bombalarla yamyassı, delik deşik edilmiyor.

Savaşın geri sayımı on, dokuz, sekiz diye değil de, yirmi altı Ağustos, yirmi yedi Ağustos…otuz bir  Ağustos diye yapılıyor, biliyoruz ki ismi batasıca adam, 1 Eylül’de Polonya’yı işgal edecek ve dünyanın sonsuz iştahlı şişmanları birbirlerini diye milyonlarca çocuğu, kadını, yaşlıyı yok edecek. Tüm yok ediş savaşının sonunda katillik kaliteleri ondalarla ayrılanlar aynı adı batasıca adamı işaret edecek: “O başlattı!”

Peki Tinkerbell nasıllar acaba? Afiyetteler, dokuz canlarının muhasebesini tutuyorlar, eksik olmayın. Ya Bonny nasıllar? Kemiğin peşinde şımarıp günü kovalıyorlar işte, ne kadar düşüncelisiniz! Muhteşem Çek şair Miroslav Holub’un Napolyon şiirinde, tarihi despot ile kasabın köpeği Napolyon eşleştirilir. Bonapart’ı zerre takmayan çocuklar köpek Napolyon’un ölümüne üzülürler. Gölgesinde eğlendiğimiz kitapta da, yetişkinler; savaş, bombardıman, karartma, “stirb Hitler!” (geber Hitler) derken, çocuklar; kedi Tinkerbell’ın, köpek Bonny’nin, keçi Horaius’un, gine domuzları Toffee ve Apple’ın, papağan Pirate’ın, kral kobra Freddy’nin selametiyle dertleniyorlar.

Yetişkinler vasat bir toplumsal dayanışmaya bile yanaşamazken, anlamsız düşman mavallarıyla kahramancılık oynarken, çocuklar hazarda yüzlerine bakmadıkları zorba çocuğu, şaşı bakınca şımarık sandıkları züppe kızı bile yallah sefer deyip aralarına alırlar. Ne de olsa onlar hayvanların insanlarıdır, canlılara marka değeri üzerinden bakmayan pırıl pırıl çocuklardır. Gizli sözcükleri, şifreli iletişimleri, sadakatlari, sığınakları, erzakları vardır. Kendi boğazlarından geçmeden yılanın boğazını düşündüklerinden, savaş daha başlamadan savaşı kazanırlar. Böylece biz de kazanmış sayılırız. Hep Almanlar belirleyecek değil ya kaderimizi!

Büyük harfle yazılan savaşın ötesinde, barış zamanındaki savaşlarımızı hatırlatıyor Britanyalı Halahmy. Bir aileyi falan gerekçeyle dışlarkenki silahımızı düşürüyor elimizden, bir ablanın kendisi gibi yetim ve öksüz kardeşine ebeveynlik taslarkenki kof şövalyeliğini dumura uğratıyor, bir çocuğun, babasının zorbalığına karşı koyarken enfekte oluşunu ve akranlarına karşı hücum borusu çalarken uyanışını manşete taşıyor. Müebbet asalet yiyen annenin kızına normal çocukları yakıştırmayışına karşı hepimizi sevgi ile donatıyor. Güvenlik modundan çıkmayan toplumların, ulusların arka kapıda savaş tacirleriyle sarmaş dolaş olduklarını, mültecileri kabul etmeyenlerin toplu katliamların, soykırımların, toplu mezarların ucundan tuttuklarını pusulayla bildiriyor.

Çocuk Edebiyatımızda, biraz da kültürel yapının etkisiyle, iyi kitapların çoğunda bile alt tema bombardımanı eksik olmuyor, bütün yollar siyasi doğruculuğa çıkıyor, saat hep cinsiyet eşitliğini gösteriyor. Britanya bu anlamda çok güçlü bir geleneğe ve edebi birikime sahip olduğundan ortalama bir kitapta dahi böylesi mesaj kaygıları taşımıyor. Öğreticiliği estetik maya çalmadan öteye geçmiyor. Kitabın asıl karakterlerinin kız olması, çocukların bereketli dayanışmasına liderlik etmesi olay akışının ve çok bileşenli dayanışmanın önüne geçmiyor. Yeri geliyor kız olduklarını görmüyoruz, hatırlamıyoruz, umursamıyoruz. Öylesine doğal… Tıpkı güvenlik algısına uğramadan savaşın pozisyonunu bozmak gibi, telef edilmesi ön görülen ve salık verilen canları yanına katıp onlarla bir olmak gibi. İnsanı ezen büyük harfli özneleri (devlet, şirket,konsey) hiç bilmeyip, bir benzerimiz olan insanı hep bilmek gibi. Düşman yokmuş gibi…

Sözün Rafine Hali

Ama bilirsiniz “yokluk” bir mertebedir ki ona ulaşmak her babayiğidin harcı değildir.

Mustafa Kutlu, Hayat Güzeldir

 

Mustafa Kutlu’nun Hayat Güzeldir kitabı okura sevincini ve huzurunu bulduran hikâyelerden oluşuyor. Bu hikâyelerin kahramanları yaptıkları iyilikle, âşık olarak ya da bir musibete uğrayarak dönüşüm geçiriyorlar. Yaşadıkları tecrübe, onların dünyevi safralarını atarak kuş gibi hafiflemelerini sağlıyor. Dünyanın ağırlıklarından kurtulmak, arınmak anlamına da geliyor.

Çiçek Tefsiri’nin kahramanına hastaneden çıkarken rastlıyoruz. Güneşi gören adam şaşırıyor: “Allah, Allah” dedi içinden “Ben içeri girerken bu güneş neredeydi?”  Anlıyoruz ki adam, hastanede her ne yaşadıysa bir farkındalık kazanmıştır. İçeri girerken göremediği güneşi çıkarken fark etmiştir. Onun ne yaşadığını daha sonra öğreneceğiz. Bu şaşkınlığın yanında hafiflemiştir de: “Ulan on yaş gençleştim sanki!” Yolda ilerlerken refüjün içindeki laleleri fark eden adam, duracak ve çiçek cümbüşünün seyrine dalacaktır. Mustafa Kutlu, bir iki fırça darbesiyle derdini anlatabilecek bir ustadır. Adam durunca aceleyle yürüyen bir iki kişi ona çarpar, söylenip giderler. Bu sahne şehrin keşmekeşini, boğucu telaşını hissettirir bize. Gülten Akın’ın dizeleri yankılanır bu kısacık sahnede. Kimsenin durup ince şeyleri anlayacak vakti yoktur. Kutlu, dünyevi fazlalıklardan kurtularak şen maneviyata kavuşan kahramanlarının hikâyelerini anlatırken kendi dilini de yalınlaştırır. Dil incelir, içten bir lirizmi okura taşır cümleler. Adamın artık hakikati seyredebilen nazarından çiçek tefsiri tasvir edilir. “Ağaçlara bakıyor, tomurcuklar patlamış, ilk çıkan yaprakları bir keçi yavrusu kadar sevimli ve parlak.” Adam dayanamaz, şükrederek yüzünü gözünü lalelere sürer. Buradan mescide yollanan adam, iki rekât şükür namazı kılacak, okur da onun ne yaşadığını öğrenecektir. “Tahliller olumlu çıkmış, o şüphe edilen kötü hastalığa yakalanmamıştı.” Bu hikâyenin adının neden çiçek tefsiri olduğu barizdir. Yaradılanı hakikatiyle okuyabilen insan, Yaradana ve şükürlü bir sevinç istikametine yürüyecektir. Adam çiçek tefsirini yapmış, ardından mescide yönelmiştir. Kâinatı dolduran kozmik ayetler, insanı hakikate çağırmakta, kesret perdesini aralayan insan bu kozmik ayetleri okuyabildiği nispette gerçeğe ulaşmaktadır. Çiçekler elbette tefsir edilebilir. Çiçekleri tefsir edebilen insan, bu tefsirden çıkardığı anlama göre hayatını düzenleyecektir. Kahramanımız küçük esnaftır. Yaşadığı tecrübeden sonra bambaşka bir adam olarak dükkânına döner. Dükkânı boşaltmasını isteyen abus çehreli mal sahibine “Çıkacağım tabii. Sen gönlünü ferah tut.” diyecektir. Ardından kendini arayan oğluna bunu ilettiğinde bundan hiç hoşnut olmayan oğlu, “Yahu baba, eller her geçen gün büyüyor, biz küçülüyoruz. Oldu mu yani.” şeklinde mukabele edince acıyla gülümseyen baba “Oldu, oldu. Küçük güzeldir.” cevabını verir. Mustafa kutlu, doksanlı yıllarda İslamcı entelektüel camiada popüler olan iktisatçı E. F. Schumacher’in Küçük Güzeldir adlı ekonomi kitabına da güzelce gönderme yapar.

Cemal Şakar, Hikâyât adındaki küçürek öykülerden oluşan kitabını iki bölüme ayırır: Bir adlı ilk bölümde Kur’an’daki helak edilen kavimlerin kıssalarından ilhamla yazılmış kıpkısa öyküler vardır. Çok adlı bölümde ise modern insanın arayışları, çıkmazları, şaşkınlıklarına dair çok kısa öykülere yer verilmiştir. Cemal Şakar, sanki ne kadar yalınlaştırsa da kendi sözünü kesretten kurtaramayan sanatçının çelişkisini gösterir ikinci bölüme Çok adını vererek. Şakar’ın bu ikinci bölümdeki Lamba adlı küçürek hikâyesi Kutlu’nun Çiçek Tefsiri’nin akrabasıdır. Elindeki sapanla sokak lambalarını kıran bir adam yakalanır ve savcının karşısına çıkarılır. Savunması okuru çarpar: “Yıldızlar, yani işaretlerimiz sönükleşiyor. İnsanlar yollarını, yönlerini nasıl bulacaklar bunca aydınlıktan gözleri kamaşmışken.” Yıldızlar işaretlerimizdir, karada ya da denizde yönümüzü onlara bakarak buluruz. Ama buradaki işaret, daha derin bir bağlam içinde asıl anlamını bulabilir. İşaret, hakikati gösteren ayetlerdir. Tıpkı çiçekler gibi yıldızlar da Allah’ın kozmik ayetleridir. Onları fark edip gören ve hakkıyla okuyabilenler, yeryüzünde istikametlerini tayin edebilirler. Yeryüzündeki ışık kesreti gökyüzündeki işaretleri perdelemektedir.

Yeryüzü macerasında insana yüklerinden kurtulmayı salık veren iki hikâyeci bunu yaparken sözü en rafine hâliyle kullanma gayretindedirler.

Savaşın Gerçek Hikâyesi: Kurdun Ağzında

Başlarda savaş karşıtı bir öğretmenin bir süre sonra kendisini savaşta ve üstelik bir ajan olarak bulması nasıl bir şeydir hayal bile edemiyorken yazar bunu yalın ve gerçekçi diliyle, kuvvetli bir biçimde anlatıyor. Francis’in savaşa girmesinde ön ayak olanları, kendince haklı sebeplerini, savaş süresince defalarca kez yakalanmaktan kurtulup, zafere yaklaştıklarını düşündüğü anda hezimete uğramalarını, idam edilmekten nasıl kurtulduklarını anlatıyor Kurdun Ağzında.

 

Hayatımın oldukça uzun sayılabilecek bir döneminde hiç savaş romanı okumadım. Savaşa dair ya da sonrasında kalanlara dair okuduklarım hem insani bir biçimde beni üzüyordu, hem de belki de içimde keşfetmeye çekindiğim bir yerlere dokunuyor olmalıydı demek ki diye düşünüyorum. Bir roman ne kadar iyi olursa olsun savaşa dair bir şeyler varsa kaçmaya çalıştım. Kurdun Ağzında tüm bunlara rağmen okuduğum bir roman ve görüyorum ki o bilmediğimiz yaraların iyileşmesi ancak o yaraların üstünden geçmekle mümkünmüş.

Doksanıncı yaş gününü kutlayan Francis, önce babasına, sonra kardeşine seslenerek tüm geçmişiyle bir yüzleşme yaşıyor. Ancak Michael Morpurgo’nun Francis’e verdiği ses çok etkileyici, bunu söylemeliyim ve o ses Barroux’un çizimleriyle birleşince her bir kelimeyi ruhunuzda hissediyorsunuz. Önce babasıyla olan ilişkisini temize çeken Francis’in yaşı sebebiyle çatallaşmış sesini duyuyorsunuz. Sonra sıra kardeşi Pieter’a gelince anlatıcının yaşadığı pişmanlık ete kemiğe bürünüyor. İki kardeşin ilişkisi, farklı hayatları ve bir gün savaşın başlamasıyla birbirlerine vedalaşmaları çok sarsıcı:

“Dumanın arasında gözden kaybolduğunda geri dönmen için arkadan bağırmak istedim. Bir an için yüzünde neden korktuğumu bildiğini, seni uyarmam gerekmediğini gördüm. Doğru olduğuna inandığın şeyi yapıyordum. Bana ihtiyacın yoktu, artık yoktu. Bilmediğin şey –çünkü hiç söylememiştim- o zamanlar benim sana ne kadar ihtiyacım olduğuydu ve o günden beri yaşadığım her gün sana ihtiyacım oldu.”

Kurdun Ağzında gerçek bir hikâyeden yola çıkılarak yazılmış; yazar, amcası Francis Cammaerts’ın hayatını baz alıyor ve gerçek olması romanı çok daha sarsıcı bir hâle sokuyor. Başlarda savaş karşıtı bir öğretmenin bir süre sonra kendisini savaşta ve üstelik bir ajan olarak bulması nasıl bir şeydir hayal bile edemiyorken yazar bunu yalın ve gerçekçi diliyle, kuvvetli bir biçimde anlatıyor. Francis’in savaşa girmesinde ön ayak olanları, kendince haklı sebeplerini, savaş süresince defalarca kez yakalanmaktan kurtulup, zafere yaklaştıklarını düşündüğü anda hezimete uğramalarını, idam edilmekten nasıl kurtulduklarını anlatıyor Kurdun Ağzında.

Bu kısacık roman, hem aile arasındaki ilişkileri, hem de savaşın gerçek yüzünü açığa vuruyor. Françis’in kendi içinde yaşadığı çelişkileri, savaşın son bulmasını dilerken savaşın içinde önemli bir figür olarak yer almak ve savaşın en karanlık günlerinde bile içinde umut taşıyan insanların yarattığı önemli değişimleri de işliyor. İçinde böylesine hüzün ve böylesine kabullenme olan bir kitabı okumaktan dolayı çok mutluyum.

 

“Senin hep söylediğin, diğerlerinin zannettiği gibi asla cesur biri olmadım Auguste. Sadece korkmamam için kendimi eğitmem gerektiğini biliyordum, korkumu belli etseydim kendimi ele verirdim. Asla bize göz kulak olan, yiyecek ve yatacak yer veren o çiftçi aileler gibi cesur değildim. Onlar yakalanırlarsa başlarına ne geleceğini biliyorlardı. Sık sık o aileleri düşünüyorum…”

 

Michael Morpurgo’nun kalemiyle tanışma romanım oldu Kurdun Ağzında ama bu öyle büyüleyici bir roman ki çok geçmeden Morpurgo’nun diğer romanlarını da okuyup, yine karakterlerine böyle gerçekçi ses verip vermediğine dair merakımı gidermek istiyorum. Kurdun Ağzında  aynı zamanda benim başucu kitaplarımdan biri oldu. Francis’in arkadaşlarıyla, ailesiyle teker teker vedalaşmasını, çok sevdiği insanlardan ayrılırken yaşadıklarını okumak eminim ki her seferinde bana iyi gelecek. Tüm kara günler bittiğinde elimizde kalanlar sadece hatıralar oluyor ne de olsa.

Tevekkül

 Kulağa hoş gelen ve içinde yaşadığı dünyanın önemsizliğini özetleyen tevekkül kavramı, insana zorluklara karşı sabırla sükût etmeği de öğretir. Ancak, tevekkül gösterenin sorunlarının çözümü bilinmez başka zamanlara ertelendiği için büyümeğe devam eder.

 

Hayat; uzun bir yürüyüştür. Bu yürüyüşte, gücünüz ve aynı zamanda yükünüz, binbir emek ve fedakârlıkla edindiğiniz müktesebatı-birikimi- muhafaza eden başınızdır. Niyetiniz, menzile yani son durağa bu müktesebatla salimen varmaktır. Bu süreçte, yol güzergâhında karşılaştığınız her kişi ve yaşadığınız her olay ben olmanıza katkı sağlamak içindir. Ben olmak, yeryüzünde süregiden hayatın merkezi olduğunuzu, vazgeçilmez olduğunuzu ve siz olmazsanız dünyanın eksik ve renksiz olacağını, dolayısıyla bu durumun size büyük sorumluluklar yüklediğinin farkına ve bilincine varmak demektir.  Tahammülünüz, sabrınız ve fedakârlığınız, uğruna mücadele ettiğinizi ifade eden kavramları kendinizce anlamlandırmak içindir. Bir inanç düzleminde yürüyorsanız kaygınız ve endişeniz, iradenizle gerçekleştirdiğiniz eylemlerin sonucu edindiğiniz bu müktesebatın, dünyayı terk ettikten sonra sorulacağı bildirilen sorulara verebileceğiniz doğru cevapları ne kadar içerdiğinden emin olamamanızdır. Bu ikircikli ruh hâli, varlıkla ilgili soruların tatmin etmeyen cevapları yerine yeni ve sizi ikna edecek, iç sesinizi dış seslerden koruyacak ve gürleştirecek zihinsel keşifler aramaya yönlendirir. Ancak sorularınızı ve merakınızı giderecek bir mercii bulamamanın eksikliğini ömür boyu hissedersiniz. Hayatın dilemması böyle bir şey olsa gerek der geçersiniz.

Unutulduğunu unutan adam, “İç sesinin kurduğu, hayata dair, ucu açık ve net, cevabı hiçbir kitapta bir paragrafla açıklanmayan soruların cevaplarını neden okullarda öğretmezler?” diye söylendi. Okullar, merakın giderildikçe umudun yeşerdiği kurumlar değil miydi?

Okullarda, insanın ve dünyanın güzelliğini ancak güzellikle öğrenilebileceğini, insanı, dünyayı doğru ve güzel gözlemlemekle mümkün olacağını neden güzellikle öğretmezlerdi? Bu dünya ile ilgili merakın bilgiye ulaşım adresi eğitim kurumları olarak kabul edilirken, öte dünyanın bilinmezlerini anlatan ve kişinin hissiyatını her gün tahkim etmesi gereken ibadethanelerde ne yapılıyordu? Aklına haftada bir gün gittiği camii de hocaların anlattığı ve insanın acizliğini pekiştiren ve çoğu kez karamsarlığa düşüren vaazlar geldi. Adımınızı içeri atıp, kul olduğunuzun bilinci ile diz kırdığınız bu mekânlar, vaaz söyleminin, tarif edilen dini anlayışa göre dinleyenlerin eksikliklerini hatırlattıkları ve hayatını kendi halinde sürdüren biri olsan dahi sürekli pişmanlık duyman gerekir duygusunu yaşatan yeri çağrıştırıyordu.

Çünkü camiler çoğunlukla, müdavimlerine, işledikleri amellerden dolayı, bilinmeyen, ama kişinin sorguya çekileceği bildirilen öte dünyanın korkulması gereken yanlarının dillendirildiği mekânlar olarak belleğinde yer etmişti. Orada, ağırlıklı olarak öte dünyada ödenecek bedellerin örnekleri ağdalı ve korkutucu bir üslupla ve büyük harfle anlatılırdı. Oysa korkunun dillendirilerek sürekli telkin edildiği mekânlarda insan aklı, kendisini itham edecek soruları çoğaltır. Kişi, acizliğini kabullenmesinin devamında, zihin acaba ile başlayan cümle kurmaya başlamışsa vehim ve vesvese bütün benliğini kuşatır. Bu ruh haline kapılan kişi bir zaman sonra günahkârlık ve suçluluk duygusu sarmalında edilgenleşir. Hayata tutunmaya çalışmak için gösterilen gayret, verilen emek ve çekilen çilelere rağmen sorunlara sağduyu ile yaklaşmak ötelenir ve dünyada akıl yürüterek çözümleyemediği için eksik bırakıldığı duygusunu besleyen ne kadar çeldirici varsa beynini işgal eder. Arkasından acizliğini kabullenme, pişmanlık ve hayıflanma duygusu galip gelir. Akıl devre dışı kaldığı için tepkiler duygusaldır. Duygu dünyası enkaza dönen kişi ibadethanede ancak dua ile geçici de olsa hissiyatını güçlü kılmaya çalışır.  Bu yüzden tevekkül denilen ve insanın sabır eşiğini tahkim eden kavram bütün inançların yaşatıldığı mabetlerde en çok telkin edilendir.

Kulağa hoş gelen ve içinde yaşadığı dünyanın önemsizliğini özetleyen tevekkül kavramı, insana zorluklara karşı sabırla sükût etmeği de öğretir. Ancak, tevekkül gösterenin sorunlarının çözümü bilinmez başka zamanlara ertelendiği için büyümeğe devam eder. Bu hâl, bir toplumda kamulaştırılmışsa insan, içine kıvrılma sürecine girer, kulağına; adına kader denilen ve iradesinin hiç olduğunu, o ne yaparsa yapsın kaderinde yazılanın dışında bir sonuç olamayacağını fısıldayan iç sesi girer.

Bu yüzden olanları kabullenmeyi,  içinde bulunduğu şartlarla yalınkılıç mücadeleyi değil kendisiyle mücadele etmeği önceler. Bu mücadelenin yol göstericileri; somut destek vermek ve insanı diğer canlılardan farklı ve üstün kılan aklı rasyonel kullanarak sorunlarının üstesinden gelmesini sağlamak yerine, tevekkülü telkin ederek, genellikle çözümü bilinmez zamanlara ertelemenin kişinin umutsuzluğunu da ertelemiş olurlar. En basitinden en karmaşığına kadar karşılaşılacak sorunlarda akıl yürüterek çözüm üretmenin yetersiz kaldığı ya da tercih edilmediği durumlarda, insanımıza en çok telkin edilen çözüm tevekküldür.

Unutulduğunu unutan adam yürüyerek bir göl kenarına gelmişti. Adeta gökyüzüne nispet yaparcasına maviliğin tonlarını fısıldayan durgun ve berrak su, yürürken zihninden geçen onca cümlenin toplamını özetledi  ” Tevekkül, insanımızın tefekkür ederek geldiği son noktadır.” Adeta çözüm üretemediği her olaya, acıya, çileye rağmen hayata küstüğünü göstermeden varlığını sürdürmenin özeti bir kavramın adıdır.

 

İnsan korkar

Çağımızda, öte dünya kaygısı olan veya olmayanlar için korku, bu dünyada elde edilen, elde edilmesi mümkün olan ve hissiyatını güçlü kılan nimetlerinden olağan veya olağandışı nedenlerle mahrum kalmaktır. Bu mahrumiyet birbiriyle benzeşen, çeşitli nedenlerden olabilir. Çünkü toplumda yaşayanların büyük çoğunluğu benzer koşullara tabidir ve korkmak da aynı zamanda insani bir duygudur.  Bu duygunun baskısından kurtulmak için birçok yola başvuran insanoğlu ya tevekkül eder ya da unutmayı seçer. Bu yüzden olsa gerek, hayatı, korkularla sürdürenler için unutmak beynin en önemli özelliklerinden ve bir anlamda insana bahşedilen lütuftur. Bellek, kişiye acı veren olayları en arka odalara taşıyarak o konudaki hissiyatını zayıflatır, sık sık hatırlanmasını engeller. Çünkü kimse, acılarını unutmayarak, mezara kadar taşımak istemez.

İnsan unutur. Pişmanlığını, üzüntüsünü, öfkesini, hayıflandığı ve hissiyatını olumsuzlaştıran ne varsa bir anlamda unutarak tahammülünü artırır ve hayatı sürdürülebilir hale getirir. Unutmak; doğumdan ölüme kadar artarak taşınamaz hale gelen yüklerimizi bir kısmını atarak azaltmak ve daha hafif yeni yükler alarak yola devam etmemizi sağlar. Bazılarına göre unutmak kaçış gibi görülse de tedirginlik hâlinin sürekliliğinden, ruhunu taciz eden şeylerden uzaklaşmak ve korunaklı sığınaklara ulaşmak için belleğimizin merhametine iltica etmektir bir anlamda.

Unutulduğunu unutan adam, yürüme eylemini sürdürürken, ileride çevresiyle paylaştığında dikkate alınacağını umarak pervasız cümleler kuruyordu.  Kendince, hayatın temel sorularına, deneyimlenmiş ve imbikten süzülmüşçesine, kısa ve öz cümlelerle cevaplar veriyordu. Bu cümleleri dinleyen sevdikleri çıkarsamada bulunsunlar ve sırtlarına vurulan yükün ağırlığı altında iğdiş edilmiş zihinlerinin üretemediği çözümler için belleklerini yeniden başa sarıp ömür tüketmesinler diye umutlanıyordu. Çünkü insan; miras bıraktığı tek ve en değerli şey olan hikâyesini iradesini kullanarak, nasıl ördüğü kararıyla diğer canlılardan ayrılır. Her şeyin sonunda ölünüyor. Hiçbir şey sürgit devam etmiyor, geriye bir süreliğine de olsa hikâyen kalıyor. İşte, insan için gerçek acizliğin başladığı yer burası. Bu acizliği aşmanın tek yolu deneyimlerinden elde ettiği birikimini sevdikleri ve değer verdikleri olmak üzere çevresine anlatarak, yazarak aktarmak. G. Gabriel Marquez’in bir cümlesi geldi aklına; “Hayat insanın yaşadığı değildir; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.”


Yazı Görseli: https://www.neilburnell.com/galleries#/impressionism/

Şiir Nasıl Bir Yapı’dır, Ne Yapar Şairler?…

‘’Bulduğum bu şeye ilk kez bakıyorum.Onun

biçimi üzerine söylediklerime dikkat ediyo-

rum ve şaşırıp kalıyorum.O zaman kendime

şu soruyu soruyorum: Bunu kim yaptı?

Bunu kim yaptı? Diye sorar o naif an.

Kafamda beliren ilk düşünce kıpırtıları yap-

ma’ yla ilgili.Yapma fikri, fikirlerin en insanca

olanıdır…’

Paul Valery

‘Men and Sea Shell/İnsan ve Deniz Kabuğu’

 

Son tahlilde yapılmış, eylenmiş ve ortaya konulmuş bir şeydi Eflatun’un Devlet’i, kapısı da yapılmıştı elbette bu Devlet’in, ama Eflatun her nedense bu yapılmış, eylenmiş ve ortaya konulmuş Devlet’in; yapılmış, eylenmiş ve berkitilerek kapatılmış kapılarının önüne koymuştu şair’i ve onun yapıtını.

 

Ve onların ortaya koydukları her ne var ise salt ortaya konuluş biçimleriyle bile daha en başından anlaşılmaz oldukları – belki de en başta şairlerin kendilerinin bile anla(ya) madıkları- gerekçesiyle açıklamıştı bu eylemini Eflatun. Başat derdi dil’di Eflatun’un, zira şiirle gelen bu anlaşıl(a)mazlık, her şeyden önce düştüğü yere dil’e, devletin hiçte istemediği bir düzen dahilinde, anlaşılması çokta kolay olmayacak bir düzensizlik getirecekti…

 

Böylece devlet’in agora’sında kalan şiir’in felsefeyle kurduğu ilişki 1700’lerin son çeyreğine kadar tamda Eflatun’un belirlediği bir yapı ve karşıt yapı biçiminde gelişecekti.

Ta ki, Romantiklerin büyük bir cesaretle çıkagelip bu yapı ve antiyapı ilişkisini sonsuza kadar değiştireceklerini söyledikleri zamana kadar böyleydi bu. Şairlerin yapıp eylemeleriyle oluveren bir dilsel yapı, kudret sahiplerinin yapıp eyleyişleriyle kaim olan bir başka dilsel yapının karşısında kalıvermişti nitekim.

Bu bakımdan Devlet’in dilinden düşen anlama göre ‘antiyapı’ olan şiirsel üretim, şairin dilinde örülen anlama göre Devlet’i antiyapılaştıracaktı.

 

Aslında çok daha sonradan mesela Hegel’in akıl’la duygu arasında salınıp durduğu yerdeki ikircikli halinden kopararak ‘Geist’ ya da ‘Dünya Tini’ diye adlandırıp daha da ötesinde bedenin bilişsel alışkanlıklarıyla birlikte neredeyse bütün insani edimleri, duyular, tutkular ve coşkularla süsleyip tekmil biçimsel bilginin üstünde bir yere oturtarak en fazla da aklı estetize edeceği – sadece estetik- bir girişimin öncülüğüydü bu romantik cesaret.

 

Oysa romantiklerin sonsuza kadar değiştirmek üzere giriştikleri bu yapı ve antiyapı ilişkisinden ortaya çıkan tek şey; bir yapı ya da antiyapı biçiminde belirlenen Devlet’in kapılarına bir ok gibi saplanan ve akılla beden arasında daha anlaşılır bir köprü kurmayı amaçlayan estetiğin egemenliğinden başka bir şey değildi.

İlk başta şairler için dolayımlı da olsa bir kazanım olarak görülen bu kapıya saplanmış mızrak halindeki estetiğin şiir için gereken genişliği sağlayıp sağlayamadığı üzerinde ise fazlaca durulmadı, durulamadı  maalesef.

Fotoğraf: Neil J.Burnel

Eflantun’cu sürgün uzun süreliydi ve acılıydı belki, ancak onun Devlet diye yapılıp eylenen yapısının kapılarına onun insanının varlığı ve onun insanına dair bir akılla saplanan estetik te nihayet o insanın diliyle anlam kazanmış bir felsefenin içinde özümsenmiş ve hatta onun bir bölümü haline gelmiş – getirilivermişti. Böylelikle kendisini estetiğin okuna bağlayan şiirin elinde ise kala kala sadece bir güzelleme çabası ile bir öncelik sonralık kaygısı kalmıştı.

 

Bu bakımdan Romantiklerin açtığı kapıdan giren ve bugün bile varlığını sürdürebilen bu bahşedilmiş, izin verilmiş estetik köprüsünde yazılan şiirin tümünü sırtını yasladığı bu romantik yanılsama nedeniyle; izin verildiği kadar yazılan bir şiir ve gösterilen ya da önüne çıkan-çıkarılan her yolda yürüyebilen şairlerin yapıntıları olarak görmek gerekecektir…

 

Romantik esinleme en azından bir yoldur diyebilmek mümkün mü dür? Ya da bu mümkünden hareketle içine kattığı her şeyi estetize ederek bir ‘yapı’dan çok bir ‘yapıntı’ için yola çıkan romantik şairin yapıp eylediğini ve nihayet şiirin gizemli hakikatlerle dolu sürecini-poesis- parlatılmış bir estetikle perdeleyip geri çekilerek unuttuğu derinliği bu salt romantik ve salt estetik kuraklığın hangi yerinde aramak mümkün olabilecektir?

Zira Eflatun’un Devlet’i aklın Devleti’dir her şeyden önce ve bu Devletin kapısına saplanan estetize edilmiş ok’tan çok şairin işine yarayacak olan da aynı akıl’la ama tamamen şiir halindeki bir imkanla kurulacak yeni bir  ‘yapı’dan- şiirden- başka bir şey değildir.

 

Evet hangi anlamda olursa olsun estetik elbette bir şeydir şiir için, ancak sadece ama sadece şiir halindeki bir imkan alanında şairin aklıyla kuracağı yapı için öncelik ;  Hegel’ci ‘Geist’ yada ‘Dünya Tini’nden çok daha en başta yer alan o hakikatlerle dolu gizemin –Poesis’in- akla ve kalbe işleyiş biçimindeki farkında oluştur demekte gerekmiyor mu?

Zira şiir sadece bir alternatif olarak bile olsa olsa yine kendi kendisinin alternatifi olabilir.

 

İşte bu farkında oluş nedeniyle de tıpkı Poe’nun, Valery’nin yada Baudelaire’in yaptığı gibi; Eflatuncu irade ile donanmış haldeki aklın atına kurulup, onun dışına attığı kapıya doğru koşmak yerine, dizginleri tam tersine çevirerek başka bir yere, dilin üst üste, alt ata, yan yana dizdiği ve mimarının şair olduğu ‘yapı’ya ‘şiir’e koşturmak gerekmektedir?…

 

…//…

Yazı görseli: Neil J. Burnell

https://www.neilburnell.com/galleries#/tranquillity/

Çağdaş İnsanın Kendinden Kaçışı: Hız ve Unutmak

Sevmek için zaman ayırmak gerekir.

Bilmek için zamana ihtiyaç duyarız.

Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz.

Zamanla olgunlaşırız. Lütfen yavaş gidiniz.

Kemal Sayar – Yavaşlık

 

Çağdaş insan için hız, çoktan bir alışkanlığa dönüştü. En hızlı telefona sahip olmak, en hızlı arabayı kullanmak istiyoruz. Kaldırımda yavaş yürüyen insanlara, doğal akışında gelişen ilişkilere tahammülümüz kalmadı. Sonraki adımın ne olduğunu bile düşünmeden, sürekli ¨next¨ tuşuna basar gibi yaşıyoruz. Bunu çağın getirdiği bir şey gibi görsek de hız pek masum değil. Hızlı yaşamaya geliştirdiğimiz bu bağlılık, hayattan ve hızla yaptığımız her şeyden aldığımız hazzı da etkiledi. Hayatında her şey yolunda gitse de içimizde kocaman boşluklarla yaşamaya devam ediyor gibiyiz.

 

“Fransa’da her elli dakikada bir insan ölüyor yollarda. Şunlara bak, hepsi deli bunların, nasıl sürüyorlar. Sokak ortasında yaşlı bir kadını soyarlarken gıkları çıkmayan, tedbiri elden bırakmayan insanlar bunlar. Direksiyona geçince korku morku vız geliyor, unutuyorlar, nasıl oluyor bu?” Kitap, Vera’nın bu hayretle dolu cümlesi ile açılıyor ve okura, hız ile unutma arasındaki ilişkiye dair bir ipucunu da veriyor. Kundera, Yavaşlık isimli kitabında okuru, birbirinden çok farklı zamanlarda yaşamış iki karakterin hayatına dahil eder.  Vera ve anlatıcı ile onlardan iki yüzyıl önce yaşamış bir şövalyenin hayatı yaşama biçimlerinin karşılaştırılması da söz konusudur elbette. Kitabın türü roman olarak ilan edilse de alıştığımız roman türünün özelliklerini taşıyan bir kitap değil bu. Silik sayılabilecek kurgusal bir anlatının içine yerleştirilmiş düşünce tohumları ve düşünsel tartışmalar ağırlıkta. Dolayısıyla Yavaşlık, hiç ironik olmayan bir şekilde yavaş okunmayı talep eden bir kitap. Kitabı soluklanarak, üzerine düşünerek, belki internetten konuyla ilgili yazılan başka metinlere de bakarak okuyabilirsiniz. Eminim, 2 hafta sonra içerisinde ne olduğunu bile anımsamadığımız kitaplardan çok daha kalıcı bir yere yerleşti Yavaşlık ve işaret ettikleri çünkü yavaşlık, unutmanın düşmanı. Kitabı da hızlı tüketmeye alışan, ¨akıcı ve sürükleyici¨ bir okuma deneyimi peşindeki okurları mutsuz edecek derecede bir yavaşlık talebi bu.

Yavaşlık’ta hız ile haz arasındaki ilişkiden hareketle toplumsal eleştiriler yapan Kundera, romanında hıza düşkünlüğümüzü bir unutma çabası olarak yorumlar. Sahiden insanlık tarihinde de kolektif hafızamızda da taşıyamayacağımız kadar kötülük biriktirdik. Biriktirmeye de devam ediyoruz. Bu nedenle hıza tutunduk ve yavaşlıktan kaçıyoruz çünkü yavaşlık, anın yoğunluğunu arttırır; hız ise göz açıp kapayıncaya kadar bizi başka bir duyguya, düşünceye savurur. “Çağımızda unutma arzusu bir saplantı haline gelmiştir, bu nedenle, bu arzuyu tatmin etmek için hız iblisine teslim olmuştur çağımız; kendi anımsamak istemediğini bize anlatmak için hızını artırır; çünkü kendinden bıkmıştır; kendinden tiksinmektedir; belleğin küçük titrek alevini söndürmek istemektedir.”

Hıza tutunduğumuz modern çağda yavaşlığa övgü, aptallık ya da beceriksizlik olarak görülür. Toplum ve başkaları tarafından belirlenen yaşam basamaklarını hızla atlamamız ve iş hayatına atılmamız, sonra da bitmeyen bir tüketim döngüsüne girmemiz ve kariyerimizi başkalarının üzerine hızla basarak yükselme üzerine inşa etmemiz beklenir. Bir an, sessizliğin içerisinde yavaşlamak ve hatta durmak, bireye düşünme alanı yaratacağı ve bu da tüketim döngüsünün dışına taşmasına sebep olabileceği için yavaşlık kötü ve istenmeyen olarak adlandırılmıştır. Halbuki eskiden övgüyle söz edilen flanörler/flanözler, hayatın içerisinden salınarak geçen, ciddi bir entelektüel birikime sahip seyyahlardır. Şimdi ise seyahat uzun check-list’lerin tamamlanması, bir daha açılıp bakılmayacak yüzlerce fotoğraf çekilmesi ve zamanın tüketilmesinden başka bir şeye hizmet etmiyor.

 

Yavaşlık, hedonizm, varoluş, kimliksizlik, bilim, aşk, cinsellik ve ölüm’e dair eleştirel bir deneme, hız dayatmasına karşı bir başkaldırı. Dünyayla, insanlarla ve nesnelerle ilişkimize dair, bizi hıza iten alışkanlıklara ve nelerden kaçıp nelere sığındığımıza dair çarpıcı farkındalık alanları da yarattığını söyleyebiliriz.


Yazının kapak görseli Neil Burnell

İki Düzlem Bir Şaka

Şaka’da romanın asıl kişisi Ludvik, gençlikten gelen bir heyecan ve toylukla içinde yaşadığı rejimi iğneleyen bir “şaka” yapar. Kendisini özlemediği için sitem ettiği Marketa’ya sinirlenen kahramanımız, kız arkadaşına yolladığı kartpostalın arkasına, “İyimserlik, insanlığın afyonudur! Sağlıklı ruh, hıyarlıktan başka bir şey değil. Yaşasın Troçki!” yazar. Troçki, Stalin yönetimine muhalif düşmüş bir Sovyet önderidir ve o dönemde Komünist bir ülkede Stalin’in karşısına Troçki’yi çıkarmak idam mangasının önüne atılmakla eşdeğerdir.

 

Önce Biraz Tarih

Birinci Dünya Savaşı’nda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yenilince, bu imparatorluğun topraklarında Çek ve Slovak uluslarını birleştiren Çekoslovakya devleti kurulduğunda tarihler 1918’i gösteriyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın arifesindeyse Nazi Almanya’sı tarafından işgal edildi. Savaşın ardından 1945’te Çekoslovak Cumhuriyeti adıyla görünürde bağımsız ama aslında Doğu Bloku’nun ve elbette Sovyet Rusya’nın kontrolünde bir devlet olarak yeniden sahneye çıktı. 1968’e kadar süren bu durum, liberal görüşlü Alexander Dubček’in iktidara gelmesi ile bir süre sallantıda kalsa da ülkeye yapılan askeri müdahalenin etkisiyle 1990’a kadar kesintisiz devam etti. “Prag Baharı” adı verilen bu çok kısa liberalleşme döneminde Alexander Dubček, özgürlükler alanında liberal adımlar atmış olsa da Romanya hariç tüm Varşova Paktı üyelerinin katıldığı bir askeri müdahale ile alaşağı edildi.

Milan Kundera, ilk romanı Şaka’yı yazdığında yıl 1967’ydi. Prag Baharı çok uzak değildi yani. Dışarıdan müdahalelerle dolu tarihlerinde Çeklerin ve Slovakların özgürlük arayışlarının izlerini ele veren Şaka, bir ilk roman olmasına rağmen topluma dair güçlü gözlemleri ile öne çıkar. Yazımın başında tarihi olayları vermek istememin de sebebi budur: Şaka, içinde doğduğu tarihi ve toplumsal düzlem idrak edilmeden doğru anlaşılamaz. Öyle ki Şaka, siyasi içeriği ve toplumsal-siyasal eleştirilerinden ötürü sansür kurulu tarafından yasaklanarak toplatılmış, birkaç yıl sonra da Kundera Fransa’ya iltica etmek durumunda kalmıştır.

Esasında Şaka, Kundera’nın hayatından izler taşır. Kundera da romanın başkişisi Ludvik gibi bir dönem Komünist Parti’ye üye olmuştur ancak görüşlerinden ötürü partiden çıkarılmıştır. İdeolojik tek yönlülüğü reddeden tavırlarıyla Kundera, pek de rejimin istediği yurttaş profiline uymamaktadır. 1975’te Fransa’ya ilticasına kadar ülkesinde hep sorun yaşamış, istediği çalışmaları yapma imkânı bulamamıştır.

 

Romancı, Romanı ve Okura Anlattıkları

Kundera, Roman Sanatı adlı kitabında Hermann Broch’a atıfla şöyle der:

“Bir romanın tek var olma nedeni, ancak bir romanın keşfedebileceği şeyi keşfetmektir. Hayatın o zamana kadar bilinmeyen küçük bir kesitini keşfetmeyen roman, ahlaka aykırıdır. Bilgi romanın tek ahlakıdır.” ( Kundera, 2012: 17)

Görüldüğü gibi Kundera, romana bariz bir işlev yüklüyor. Hayatın o ana kadar göze çarpmamış alanlarını ortaya çıkarmak, böylece o görünmez alanı bilgi boyutuna aktarmak. Yine aynı kitapta felsefe ve bilimin insan varlığını unuttuğunu, Cervantes’in Don Quijote’u yazmasıyla birlikte insan varlığının yeniden keşfedildiğini söylemektedir. (Kundera, 2012: 16) Romancı, görünmeyen alanları ortaya çıkarmakla insan varlığına hizmet eden bir işçidir aslında. En azından Kundera’nın bakışı bu.

İyi bir roman temelde iki düzleme oturur. Birincisi bireysel/psikolojik düzlem, ikincisi toplumsal/siyasal düzlem. Şaka, anlatımı ve kurgusu itibarıyla her iki düzlemede yaslanan, bu düzlem üzerinde yükselen bir romandır.

Bireysel/psikolojik düzlem, okuru roman kişilerinin zihinlerinde dolaştırmakla kalmaz; roman kişilerinin çıkmazlarını, açmazlarını, karmaşık ruh hallerinin türlü sebeplerini ve zihinsel karmaşanın sonuçlarını da ortaya koyar. Okur, kahramanların karmaşık ve yer yer kaotik zihinsel dehlizlerinde dolaşırken hem görmediği ve bilmediği bir dünyanın kapısını açmanın hazzını yaşar hem de kendi duygusal – bilişsel tecrübeleri ile başkalarının tecrübeleri arasında bağ kurar.

Şaka’da romanın asıl kişisi Ludvik, gençlikten gelen bir heyecan ve toylukla içinde yaşadığı rejimi iğneleyen bir “şaka” yapar. Kendisini özlemediği için sitem ettiği Marketa’ya sinirlenen kahramanımız, kız arkadaşına yolladığı kartpostalın arkasına, “İyimserlik, insanlığın afyonudur! Sağlıklı ruh, hıyarlıktan başka bir şey değil. Yaşasın Troçki!” yazar. Troçki, Stalin yönetimine muhalif düşmüş bir Sovyet önderidir ve o dönemde Komünist bir ülkede Stalin’in karşısına Troçki’yi çıkarmak idam mangasının önüne atılmakla eşdeğerdir. Zaten kartpostal yapılan denetimde partinin eline geçince Ludvik önce partideki görevinden, sonra da üniversiteden atılır. Kazandığı her şeyi kaybetmiştir. Onu partiden atarken havaya kalkan kolları asla unutmayacaktır ama olanları durdurabilmesi de mümkün değildir. Sonunda askerlik adı altında bir çalışma kampına gönderilir. Basit bir gençlik şakası, Ludvik’in ömür boyu taşıyacağı bir hain/istenmeyen adam damgasına dönüşmüştür.

 

Romanın başkişisi olması hasebiyle, Şaka’nın psikolojik düzlemi Ludvik etrafına kurulmuştur. Aslında olaylar Ludvik, Helena, Jaroslav, Kostka adlı kişilerin gözünden aktarılan bölümler içine dağıtılmıştır ama tüm anlatıcılar adeta Ludvik’in türevleridirler. Ludvik hayatı ciddiye almayan, okul ve parti çevresinde sevilen ve sempati duyulan bir gençtir. Fakat onun alaycılığı, en ufak bir hatanın hapisle hatta darağacına gitmekle sonuçlanabileceği bir Doğu Bloku ülkesinde yaşayan biri için ciddi bir risktir. Tam da hayatı hafife alan birinden beklenecek bir şekilde bu riskleri hesaplamaz. Ludvik partide siyasetle ilgilenir ama adanmış bir uğraş değildir bu onun için. Üniversiteye gitmek veya sevgilisiyle buluşmak kadar doğal bir eylemdir. Ludvik politikayla ilgilidir ama politik biri değildir. Kız arkdaşından onu rahatsız ederek intikam almak için yazdığı iki satırlık bir yazıyla kendi kendini damgalaması ayrıca ironiktir. Çünkü siyaset denen mekanizmanın önemli bir kısmı muhtemel riskleri hesaplamakla ilgilidir. Ludvik, başına gelebilecekleri hesaplamaz ama yaşadıkları onda ciddi bir kırılmaya sebep olur. İnsanlara olan güvenini yitirir, kendisini parti ve üniversiteden atmak için havaya kalkan elleri asla unutmaz.

Kendi kendini damgaladıktan sonraki süreçte pasifliğinin devam ettiğini görürüz. İnancıyla ilgili pek tüyo vermeyen biridir Ludvik ama davranışlarında inanılmaz bir kadercilik ve teslimiyet görürüz. Bu teslimiyetçiliğin tevekkülden farklı olduğunu vurgulayalım. Ludvik içinde bulunduğu karmaşık durumu çözmek için pek bir şey yapmaz. Bu karmaşa içinde ordu kampında kendi gibi “sorunlu” yurttaşlarla zamanını geçirirken partiyle olan bağını, başına gelenleri düşünmek yerine aşkın bedensel ve ruhsal biçimleri üzerine kafa yorar. Kendine sevgili bile edinir. Bazen sarhoş olur, yaşadıklarını unutmak için değil sadece kendisi istediği için. Yaşadıklarından ders çıkarma endişesi yoktur onda. Bir sonraki güne ulaşmayı kâr sayan bir pasiflik vardır.

Bireysel/psikolojik düzlem dışında romanı ayakta tutan önemli bir etkendir toplumsal düzlem. Ludvik’in içinde yaşadığı Doğu Bloku toplumu sosyalist bir devlet modeliyle yeniden inşa edilmiş bir toplumdur.

Görevler belirlenmiş, yurttaşlara komünist ideoloji aşılanmış; kooperatifler, Fabrikalar, gençlik örgütleri kurulmuştur. Buna rağmen toplum geleneksel bağlarından kopmamıştır. Geleneksel müzikle ilgili gözlem ve analizler bunun güzel bir örneğini ortaya koyar:

“Tüm köy halklarının yaşamları törelerle sınırlandırılmıştı. Halk sanatı ancak bu törelerin içerisinde yaşayabiliyordu. Romantik dönemde, tarlada çalışan kimi köylü kadınların bir yerlerden esinlendiğine inanılırdı. Bu kadınların ağzından kayadan su fışkırır gibi türkü sözleri dökülürdü. Ama halk türküleri, bilinçli bir şiirin doğuşundan farklıdır. Ozan, kendini dile getirmek için yaratır, yalnız kendisine özgü düşünce ve duyguları dile getirmek ister. Halk türkülerinde ise insanlar başkaları arasından sivrilmek değil, tersine onlarla birleşmek amacı güderlerdi. (…) Hiçbir halk türküsü kendisi için var olmamıştır.” (Kundera, 2018: 168)

Ludvik, üniversiteden uzaklaştırılınca zorunlu askerlik görevi için orduya katılır. Fakat onun gibi sakıncalılar için askerlik eline silah almaktan çok daha farklı bir görevdir. Gönderildiği ordu kampı bir madenin yakınındadır ve Ludvik gibi sorunlu görünen bireyler madende çalışmaya gönderilmektedir. Madene gönderildikleri gün yaşananları romancı şu şekilde anlatıyor:

“Bedenlerimiz ağrı sızı içinde yukarı çıktığımızda bekleyen astsubaylar bizi sıraya dizdiler ve kışlaya götürdüler. Öğle yemeğini yedik, öğleden sonra gündemde bitişik düzende talim temizlik işleri, siyasal eğitim ve zorunlu marşlar vardı.” (Kundera, 2018: 61)

Ordu kampındaki bireyler her gün çalışma ve yoğun bir rutine tabi tutulur. Bunun elbette bir amacı vardır. Bunlardan beklenen, bireyler arasındaki farklılıkları en aza indirmek ve onları ideoloji potasında eritmektir. Otorite kişilikleri törpülemekte ve silmektedir:

“Bize zorla benimsettikleri kişiliksizlik (bizi kişiliğimizden arındırmaya zorlamaları ) ilk günlerde bana tümüyle donuk, karanlık bir iş gibi gözüktü. Kişiliksizlik, zoraki yerine getirdiğimiz görevler, tüm insanca tepkilerimizin yerini aldı.” (Kundera, 2018: 61)

Kundera çok açık bir şekilde sosyalizmin Doğu Bloku ülkelerinde uygulanan yorumundan rahatsızlığını dile getirir Şaka’da. Çünkü farklılıkların törpülenmesi ve bireylerin kişiliksizleştirilmesi esnasında duvarda yazan yazı şöyle demektedir: “SOSYALİZMİ KURUYORUZ.” Doğası gereği devrimci, yenilikçi ve özgürlükçü olması gereken bir ideoloji nasıl olmuştur da kendi yurttaşlarını sindirmeye odaklanan bir rejime dönüşmüştür? Bunun cevabı romanda değil ama “Prag Baharı” olayları esnasında yaşananlarda yatmaktadır. 1960’lara geldiğinde ekonomik bir durgunluk yaşayan ülkede birtakım ekonomik tedbirler almak gerekmiştir. Bu tedbirlerle birlikte sıkı rejim kuralları bir nebze olsun esnemiştir. Tam da bu esnada 1967 yılında yapılan Çekoslovak Yazarlar Birliği Kongresi’nde eleştirilerin dozu artar. Aralarında Kundera’nın da bulunduğu bazı edebiyatçılar edebiyatın parti doktrininden bağımsız olması gerektiğini savunur. Birkaç ay sonra parti bu yazarlara karşı bir kısıtlama uygular ve birçok kültür kurumu doğrudan kültür bakanlığına bağlanır. Basın yayındaki bu gelişmelerin yanında Alexander Dubček’in parti sekreterliğine gelmesiyle liberalleşme çalışmaları hızlanır. Dubček’in “Güleryüzlü Sosyalizm” dediği program çerçevesinde adımlar atılır. Tüm bu gelişmelere kayıtsız kalmayan ve Batı sınırındaki bu önemli devleti kaybetmek istemeyen Varşova Paktı üyesi sosyalist ülkeler, Çekoslovak yönetimi üzerindeki etkilerini artırmak için girişimlere başlar. Çekoslovakya, 20 Ağustos 1968’de başını Sovyetler Birliği’nin çektiği Varşova Paktı üyesi ülkeler tarafından işgal edilir. Yaklaşık 7.000 tank ve 200 binin üzerinde askerle yapılan müdahale esnasında Çekoslovak askerler ve bürokratlar ülkelerini savunmak yerine sessizce işgali izlerler.

Şaka’nın değeri, 1990’lara gelinceye kadar hakkında çok az şey bildiğimiz bir dünyanın kapılarını ardına kadar açmasından gelir. Öyle görünüyor ki Kundera henüz ilk romanında yazının başında vurguladığımız “Bilgi romanın tek ahlakıdır.” şiarını uygulamış, bilinmeyen yahut az bilinen bir gerçekliği elinden geldiğince ortaya çıkarmaya çalışmıştır. İçeriden gözlemler, değerlendirmeler ve eleştiriler her zaman önemlidir. Şaka, bütün bunları fazlasıyla sağlayan bir roman olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

KAYNAKLAR

Milan Kundera, Roman Sanatı, çev. Aysel Bora, Can Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, Şubat 2012.
Milan Kundera, Şaka, çev. Zehra Gençosman, Can Yayınları, 11. Baskı, İstanbul, Nisan 2018.


Yazı Görseli Neil Burnell

“Yavaşlık” İçin Yavaş Okuma Temrini

 Hedefe bir an önce varmanın makbul olduğu bir çağda oyalanmanın unutulmuş keyiflerinden bahseden bir roman için cuk oturan bir üslup kullanıyor.

 

Bazı okurların severek okudukları kitabı tarif ve taltif etmek için kullandığı bir tabir var: Çok sürükleyiciydi! Ne demek bu? Ne anlamalıyız bu tanımlamadan? Bu iltifat, günümüz okurunun kitapla kurduğu ilişkiye dair ne söylüyor? Ben şunu anlıyorum: Hikâye beni alıp götürsün öyle ki onun ayartısına kapılarak dünyayı unutayım.

Okumak da bu değil mi zaten. Katı, nobran, kendini sürekli hatırlatıp duran dünyanın acı gerçekliğini (en azından okuma süresi boyunca) unutmak için okumuyor muyuz? Kundera da öyle diyor Yavaşlık romanında. Hızlandıkça unutuyoruz, hatırlamak için yavaşlıyoruz. Bir dakika, bu bahse geleceğiz sakin olalım ya da Calvino’nun Amerika Dersleri’nde Hızlılık bahsinde geçen Latince deyişi ödünç alalım: Festina lente (Yavaşça acele et!).

Okurun hızına, tarzına ve küçük hazlarına karışmak haddim değil (kimse denemesin şiddetle aforoz sebebidir) ama aynı okur kitlesinin okuyup bitiremediği, daha başlarken sıkılıp elinden attığı dolayısıyla sevemediği kitaplar için de şöyle söylediğini eklemeliyim: Hiç sürükleyici değil(di)! Küçük hazlarını canı pahasına savunan sevgili okurumuz kesin, keskin hükümlerini okuyamadığı kitaplardan esirgemiyor. İşin doğrusu, okur yüzmek istemiyor. İstiyor ki güçlü akıntı onu saman çöpü gibi sürüklesin. Ayartıya teşne okur, okuma eyleminin iradeden azade olmasını istiyor.

Kimsenin küçük haz ve tarzlarına dokunmadan bir şeyler yapılamaz mı? Yanlış anlaşılmasın maksat okurun zihnini başka lezzetlere açmak, kargadan başka kuşlar olduğunu da göstermek. Mesela hızlı okuma kursları gibi yavaş okuma kursları açılsa; hayalinizde canlandırın, kafaları üç numara tıraşlı hafız çocuklar gibi öne arkaya sallanarak yavaş okumanın tadına varmaya çalışan bir sınıf dolusu çileci kursiyer… Kalsın, unutun gitsin! İnşallah hiç kimse bu satırları ciddiye alıp da böyle bir işe girişmez. O kadarını yapamasak bile bu yazının konusu olan Milen Kundera’nın Yavaşlık adlı romanı üzerinden bir yavaş okuma temrini yapmayı deneyemez miyiz?

Benim gibi yavaşlığın unutulmaya yüz tutmuş gizemlerini kurcalamaya meraklıysanız sakin şehirlerin (cittaslow) insanlığın geleceğine dair bir model oluşturabileceğine dair ümit taşıyorsanız (Suudlar ve ortakları da boş durmuyor ama bakınız Neom) Kundera’nın bir çeşit yavaşlığın felsefesine giriştiği bu romanı okumak isteyebilirsiniz (benim gibi her yavaşlık bahsinin çok cici, nahif neticeleri olduğunu zannedenleri uyarayım; Kundera yer yer pornografikleşen diliyle okurunu şokluyor).

Yazarın asıl numarasıysa okuru bir aylak okuma meşkine çağırması. Hedefe bir an önce varmanın makbul olduğu bir çağda oyalanmanın unutulmuş keyiflerinden bahseden bir roman için cuk oturan bir üslup kullanıyor.

Kundera, Laclos’nun Tehlikeli İlişkiler’ine atıf yapıyor. Laclos’nun romanına, Laurence Sterne’ün Tristram Shandy’si ve Tanpınar’ın Mahur Beste’si de eklenebilir. Yani düz bir çizgi üzerinde şaşmadan yürümeyi değil de öylece doğaçlayarak gezinmeyi seven bir deneme roman Yavaşlık.

Peki, oyalanma işini biraz abartsak hızkeş okurlara ertelemenin zevklerini abartılmış bir ağır çekimle göstermeye çalışsak nasıl olur? Şöyle ki varsayalım ki siz, ideal bir aylak okursunuz, Yavaşlık romanını elinize alıyorsunuz ve hiç mi hiç acele etmeden, yavaş yavaş ön ve arka kapağı okumaya başlıyorsunuz. O kadar sakinsiniz ki sadece ön ve arka kapağı okumak için tadını çıkara çıkara yarım saatinizi harcayabilirsiniz. Deneyelim:

Ön kapakta en üstte yazarımızın adı var hemen altında kitabın adı. Kitabı kapağından okumaya başladığımıza göre burada biraz duralım. Nasıl olsa acelemiz yok. Şahane tembelliğimizin yuvasında yeni düşünceler tomurcuklansın. Yazarlar isimlerinin kitabın isminin altında mı olmasını ister üstünde mi? Şüphesiz bu kapak tasarımcısının işidir ama yazar için bunun bir anlamı yok mudur? Serbestçe dolaşan zihnimiz buradan bir yapıt-yaratıcı çatışmasına varır mı? Başladığımız bir düşünceyi hemencecik sonuca vardırmak zorunda değiliz. Düşünce zihnimizin bir köşesine çöreklensin. Orada vaktini beklesin.

Kapak resmine geçelim: Bir karenin içinde kırmızı ve biraz da mor ebrumsu akışkan renkler… Resmin David Bracher adlı bir ressama ait olduğu arka kapakta yazıyor. Yavaşlık temasıyla bu resim arasında nasıl bir münasebet var? Kafamızda (deli değil) sakin sorular… Ebrumsu renklerin yoğun, kıvamlı akışı yavaşlığı çağrıştırıyor olabilir mi? Neden olmasın. Resmin hemen altında çevirmenin adı: Özdemir İnce. Tanıdık bir isim. Birçok şairi ve yazarı Türkçe söyleten güvenilir bir çevirmen. Aşina olduğunuz, sevdiğiniz bir çevirmen size de iş bilir, güvenilir bir seyahat rehberi gibi gelmiyor mu? Özdemir İnce’nin rehberliğinde Kundera’nın Fransızcası Türkçeye çevrilecek, kendimizi onun hikâyesine hiç yabancılamadan gönül rahatlığıyla bırakacağız. Hemen kenarda bir ibare: 11. baskı. Kim okuyor bu kitapları? Türkiye’de gizli bir Kundera okurları örgütlenmesi mi var? Bu kitap on bir baskı yaptıysa vaz geçtiğimiz o yavaş okuma kursunu bir kez daha gözden geçirebilir miyiz? (Yavaşlık kitabını okuyanlar örgütünün varlığından şüphelendiğim gün, otobüste Kundera hakkında yapılmış bir incelemeyi okuyan sakallı esmer genç bir adamın yanına oturdum.)

Arka kapağı çeviriyoruz: Yakışıklı yaşlanmış Kundera’nın fotoğrafının yanında iri laflar hemen alttaysa bu çalımlı sözleri ıskartaya çıkaran bir görüş: Yavaşlık ciddi bir roman değil bir şaka… Anlıyoruz ki doğru yoldayız.

İçeriye ve içeriğe gelince roman geçmişle gelecek hızla yavaşlık arasında hafif gelgitli bir seyir izliyor. Belki de asla yazılamayacak “Senin Keyfin İçin Bir Koca Budalalık” adlı içinde tek bir ciddi sözcük bulunmayan roman tasarısının yankılarından biri de Yavaşlık.

Ya da kestirmeden şöyle söyleyebiliriz; “çok sürükleyici!”


Yazı görseli Neil Burnell

Yaralı Zaman/ Kanayan Bellek

“Bilmek Vaktidir” Yazıları: 4

Milan Kundera’yı salt romancı olarak anmak doğru değil. Entelektüel kimliği edebiyat düşünürü kıldığı gibi, bir kültür insanıdır o. Bu anlamda roman ve denemelerinden iz sürerek dünyaya, insana, edebiyatın ne olduğuna/olmadığına dair çok şeyi öğrenir, sorgularız.

 

Milan Kundera, tüm anlatılarıyla okurunu görevlendiren bir yazardır. Bir bakıma, hazır okur ister. Yani tembel okurun onun anlatılarıyla pek işi yoktur. Bu yanıyla yazdığı her bir şeyin düşünsel boyutu/anlamı/göndermesi ister istemez okurunu donanımlı bekler.

Tüm bunlar onun sıra dışı bir anlatıcı olduğunu göstermez elbette. Ama Kundera, sıradan da değildir. Yani anlatılarını köklendirdiği bir gelenek, alıp taşıdığı bir bakış/görüş, söylem vardır.

İtirazı olan bir anlatıcının yolu/yordamı onu ayrıksı kılar. Belki de Kundera için böylesi bir yakıştırma yapabiliriz ilkten: Ayrıksı yazar, aykırı kimlik!

Sıradüzen içinde yaşamayan, yani ülkesinden kopuşunu hazırlayan sürece itirazlarını dillendiren; üstelik bunu da daha başlangıçta ilk dönem romanlarına (Gülünesi Aşklar, 1969; Şaka, 1967; Yaşam Başka Yerde, 1969; Ayrılık Valsi, 1971) yansıtan bir anlatıcıdır.

Ardından gelen sürükleniş/sürgünlük dönemi Kundera’nın anlatı dünyasının seyrini pek değiştirmese de; izleksel yolculuklarını zenginleştirmiştir.

Düşünen romancı kimliğinin belirgince öne çıkması, bu süreçte yazdığı her romanda bu yanının o ayrıksı kimliğini pekiştirici kıldığını da söyleyebiliriz.

Sürgünlüğün Sorgusu

Tam da bu dönemeçte yazdığı Bilmemek (1999) onun anlatıcılığını, göçtüğü ve sürgünlüğüne neden olan yere/ülkeye döndüren bir kahramanın öyküsü aracılığıyla karşımıza çıkardığı izleklerle, bambaşka bir boyuta taşır.

Bunu da şöyle açıklayabiliriz:

Milan Kundera, yaralı belleğin anlatıcısıdır. Ondaki derin yarılma “1968 Prag baharı” öncesinde başlamıştır.

Dönemin Çek aydınlarının önemli bir bölümü muhalif “ada” yı oluştururlar. “Bağımsız Yazarlar Çevresi”, “yeni bilinç” in savunucularıdırlar.

Parti bürokratları bir erk oluştururken, bu grup çevresindeki yazar/aydınlar önemli bir dönüşümü ateşlerler, 1968’e adım adım gidilmektedir.

Kundera işte tam bu dönemeç öncesinde ikinci romanı Şaka’yı tasarlamaktadır. 1967’de okur karşısına çıkan roman 1968’de de Çek Yazarlar Birliği Ödülü’nü alır. Roman üç kez basılır. Ama basında başlatılan kampanyanın ardından yasaklanır, halk kitaplıklarından çıkarılır.

Yaşanan Prag tragedyası onun hayatının da kırılma noktasıdır bu yasakla birlikte.

Romanın ilk müsveddelerinden biri, 1966’da Fransa’da Aragon’a ulaşır. Ekim 1968’de Fransa’da yayımlanır. Paris’e gelir, romana önsöz yazan Aragon’la buluşur.

Bu, onun yaşam yazgısı olur. Çek yazınında adı silinirken, Fransa’da önemli bir yayınevi Gallimard kapılarını açıyordur ona.

Kundera, bize, zamanın dönüşen yörüngesinde iyi romanın her dem kaldığını/yaşadığını gösterir. Yazdıklarıyla birlikte taşıdığı miras, bağlandığı yazarlarla yolculuğu da bunu anlatmaktadır aslında.

 

Simgesel Bir Anlatının Yansısı

Konusunu güncelden de alsa, insan varoluşunu sorgulamayı amaçlar. Bu anlamda Şaka tipik bir örnektir. Baskıcı bir ortamda, bireyin özgürlüğünün gölgelendiği zamanın ruhunu gene bireyler üzerinden anlatmayı önceliyor.

Romanına odak kıldığı karakterler (Ludvik-Lucia-Marketa/Helena-Pavel/Jaroslav/Kostka) bir bakıma taşıyıcı figürlerdir. Hem izleksel akışın hem de konunun seyrinin…

Siyasal eleştirinin odağında bireyin özgürlüğü sorgusu yatmaktadır. Orada yansıtılan bireyin “içyıkım”ıdır, bunu var eden koşullara dönük sorgudur.

Çizdiği karakter(ler) in içsesi güçlüdür. Yansıtılan gerçekliğin kavrayıcı bilinciyle konuşur(lar) çünkü.

Geçişler, buluşmalar üzerine kurulan roman çözülmeleri de anlatır. Bireyin iç çözüntüsü, sistemle çatışması…

Pavel’de simgeleşen erk/sistem Helena’yı adım adım öte kıyıya, Ludvik’e yöneltir. Bir “şaka”nın başka bir durumu absürde dönüştürmesi ise onun eleştirisinin odağındaki gerçekliği var eder. Burada öne çıkan Kundera ironisi ise zamanın ruhuna dönük bakışın simgesidir. Bir “başa gelme” / “çözülme” hikâyesi olarak okuduğumuzda düşüşün ve düşkünlüğün neden niçinlerine vardırır bizi anlatıcı.

Burada da karakterlerin öyküsünü, kendilerince anlatımlarından izleriz. İki dünyayı yaşamanın getirdiği girdap, bir süre sonra yenilgiye dönüşür.

 

Buluşma Noktası

Kundera, bundan yaklaşık otuz yıl sonra yazdığı Bilmemek romanında, adeta oradaki kahramanlarının sıkışıp kalmışlığının başka bir gerçekliğini, bu kez sürgündeki zamana dönerek anlatır.

Gelinen yerin sıradanlığı, yabanlığı bir süre sonra bu sürgünlüğü yaşayan Irena’nın dünyasında derin bir kedere dönüşür. Açılan kapılar onu yurduna sürükler bu kez de…

Irena’nın öyküsünde karşımıza çıkan da bir bakıma Kundera’nın kendi öyküsüdür.

Hatırlayan ve hatırlatan kahramanların/ın yolculuklarında bize bunu gösterir. Yani sürgünün özlemi, dönüşteki yüzleştikleri…

Arada ve orada olmak düşü/düşüncesi onda belirleyicidir hep.

Kopuş>gidiş>terkediş fikri bir zaman sonra dönüş düşüncesine dönüşür. Burada ve orada olmak, aslında Araf’ta yaşamayı da anlatır bizlere. Bilmemek’te “büyük dönüş” düşüncesine ele alırken bunu da hissettirir.

“Herkesin içinde taşıdığı baba evi” kopuş ve dönüş fikrini de hatırlatır sık sık.

Kundera işte o ara yerdeki insanın varoluşunu ve sürüklenişini anlatır. Bir yanı keder, öte yanı özleyişleri içerir. Kopulan ülke, özlenen ülke, gidilemeyen ülke… Ve nerede/nasıl/niçin olduğunu bilememenin acısı…

“…uzaktasın ve ben sana ne olduğunu bilmiyorum.” Uzaklık, ne olduğunu bilememenin kederi ve özlemi… Geçmiş, kaybolana duyulan özlem; bir bakıma da İthaka’ya dönmek gibidir: “dönüş hayatın sınırlılığıyla barışmaktır.”

Kundera burada bir çağ sorgusu yapar. Ama o kopuş sonrası gitmek ise kaybolmaktır, kendini dönüşsüz kılmaktır. O, bu sürüklenişte bizi kuşatan kederi dillendirirken; şunun da altını çizer: Dağılma, gitme bilmemeyi de içerir o keder.

Geldiği sürgün yerinde; “benim hayatım burada,” diyen kahramanın yolculuğu sürgünlüğe dair birçok anlamı içerir. Hatırlamaya, unutmaya, kanayan belleğe, yaralı zamana dönük bir yolculuktur çünkü onun yolculuğu.

Milan Kundera’yı salt romancı olarak anmak doğru değil. Entelektüel kimliği edebiyat düşünürü kıldığı gibi, bir kültür insanıdır o. Bu anlamda roman ve denemelerinden iz sürerek dünyaya, insana, edebiyatın ne olduğuna/olmadığına dair çok şeyi öğrenir, sorgularız.

Şiirde İmgenin Dünya Hali- 2

Melih Cevdet, şiirlerinde tabiatı ve özellikle dünyayı yeniden tanzim eden bir gerçeklik algısıyla yola çıkar. Dünya, ilkin gerçeklik haliyle karşımıza çıkarken birdenbire zaman aracılığıyla değişime uğrar ve başkalaşır. Bir başka deyişle verili bir dünya algısı, şairin öznel kurgularıyla yeniden oluşturulmaktadır onun şiirlerinde.

 

Baudelaire’in aksine şehir hayatından sıkılan şiirsel özneleriyle Turgut Uyar, bir yalnızlık imgesi üzerine şiirini kurar. Kimi şiirlerinde bu imgeyi tek başına üstlenen şiirsel özne, aşkla kendini temize çıkarmaya çalışır.

II.Yeni’nin kimi şairlerinde ve özellikle İsmet Özel’le belirginleşen uyumsuzluk, bu dünya imgesiyle hem içinde kalma hem de karşı oluş retoriğiyle daha da giriftleşen bir yol izlerken Turgut Uyar, sıradanlığın nesneleştirdiği insanlardan uzak durmak ister. En çok da sevgiden uzak biri olmaktan korkar.

 

  Sen,

 Bir şehir çocuğuymuşsun,

 Dev makinaların gıdası olmuş kanın.

 Büyüyememişsin

 Sevememişsin .(Şehitler)

 

Bu dizelerdeki umutsuzluk, uyumsuzlukla birleştiğinde Melih Cevdet Anday’daki beklenti, daha da öne çıkar. Onun şiirlerinde her şeye rağmen bir umut vardır. Onun en çok korktuğu hatırasız bir dünyadır. Böyle bir dünya, bir çölden başka bir şey değildir. O halde tek çıkış yolu, özellikle Garip sonrası şiirlerinde bulduğu bir dünyaya doğru yürümektir. Bu dünya, zamansız bir düşün sınırsızlığında tinsel olarak yaşanacak yerdir.

dünyaya çok yakın bir gece gibi,
aldık cenazeyi sarsmadan, iğreti
ve hafif, gözlerimiz yerde
(Gelinlik Kızın Ölümü)

 

Dünya ve ölüm ikilisi, hiç şüphesiz olumsuz bir imge birlikteliğidir. Ancak onun “Düzenli Dünya” adlı kitabında yer alan dizelerinde de görüleceği üzere umudu perçinleyen inanç göze çarpar.

 

Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör
Seyreyle gülü bülbülü
Çifter aylar gökyüzünde
Her gece ayin on dördü
(Olsun da Gör)

 

Melih Cevdet, şiirlerinde tabiatı ve özellikle dünyayı yeniden tanzim eden bir gerçeklik algısıyla yola çıkar. Dünya, ilkin gerçeklik haliyle karşımıza çıkarken birdenbire zaman aracılığıyla değişime uğrar ve başkalaşır. Bir başka deyişle verili bir dünya algısı, şairin öznel kurgularıyla yeniden oluşturulmaktadır onun şiirlerinde. Ancak dönemin diğer şairlerine göre Melih Cevdet‟te yine de olumsuz bir dünya algısından söz edemeyiz. Zaman, her ne kadar buna engelse de duvarlar her zaman ortadan kaldırılabilir.

 

Bir diriliş gibi ölü dünyaya

Ölüler gölgenden ateş ala ala

Ekilip biçilip yankı yapa yapa

Yaz sıcaklığından arta arta

Birer birer çıktılar gönlümüzün aynasına tarlasına

Ki bir bahar günü doğdun sen (Doğum)

 

Şiirin adı “Doğum” olmasına rağmen dünyanın ölümlülüğünü yani sonluluğunu öne süren Sezai Karakoç, bireyi bu doğumun öznesine dönüştürür. Bir başka deyişle özne, ölümlü olmasına rağmen öznenin temsil ettiği insanlığın ebedi kalacağı ve iyiliğin, doğruluğun, güzelliğin sonsuzluğa ulaşacağı vurgulanır. Beklentilerin tümü insanlıkta toplanmıştır. Çünkü bizzat dünya, bu açıdan insanı boğan yetersiz, anlamsız bir mekândır. Bu açıdan bu bölümdeki ilk yargımız şairin dış dünyaya ve eşyaya karşı derin bir umut beslemesidir. Ancak dünya, nesnelliğiyle sevgili‟yle seven arasındaki sınırdır. Bu yüzden Karakoç, “Alınyazısı Saati” adlı şiirinde diğer şiirlerinde olduğu gibi hayatla dünya imgesini eşitleyerek dünyayı olumsuzlama yoluna gider. Asıl hayatın dışında bir başka dünyaya ait izlenimlerin ağırlıkta olduğu bu şiirde daima bir karşılaştırma eğilimi göze çarpar. Dünya, insanın varlık problemi ve onun somut bir yaşayış bütünü karşısındaki duruşunu temsil eder.

Baudelaire, tabiattan kaçıp şehre sığınmak ve yalnızca şehrin yaşayışını, dramını konu etmekle birlikte modern şairlerin önünü açmamıştır. Aksine modernliğin sıkışmışlığını öne çıkardığı için önemsenmiştir.

Öteki tarafla yaralı dünya

Şüphe ve gam tüten kül yığını

Derin işaretler gizleyen örtü (Öteki Tarafla Yaralı)

 

DEVAM EDECEK…


Yazı Görseli Neil Burnell

Rasim Özdenören’le Çocukluğun Kapısında- 2

“Biz baştan itibaren arkadaş canlısıydık. Okulun açılacağı günü iple çektik, o gece uyuyamadık. Sabah yüzümüzü yıkıyoruz, hala vakit gelmiyor, tekrar yıkıyoruz, gelmiyor. Bir havuzumuz vardı, kaynak suyu akardı. Oradan yüzümüzü yıkar, bahçemizi sulardık. Neticede annemiz kahvaltıya çağırdı, alelacele yedik ver elini okul.”

 

-Peki yakın arkadaşınızı nasıl seçiyordunuz? Şu veya bu değil de neden o?

Ben fıkra anlatmayı, muziplik ve nüktedanlık yapmayı severim. Bunlardan birisi buna karşılık verdiği zaman o nükteye gülen çocuğa içim ısınır sonra ben ona her defasında nükteler yapmaya devam ederim.

 

 -Frekans tutuyor aslında…

Evet tutuyor. O arkadaşla göz göze geldiğimizde ben bir göz kırparım, bu kırpışı anlar. “Ben böyle söylüyorum ama sen inanma, ben şaka yapıyorum” manasında, o da karşılık verir. Kendiliğinden böyle olur. Muhatap anlarsa ne ala, anlamazsa daha da muhabbetim olmaz. İlgiyi kesmem ama ilgimin dışında kalır.

 

-Arkadaşlarınızda ya da kardeşinizle çete gibi kavga etmek, mahalle kavgalarına girmek, aynı çevrede bulunduğunuz insanlarla oynamak gibi olaylara yatkın mıydınız yoksa daha geri mi dururdunuz?

Yatkındık hatta Alaeddin’le biz organize ederdik. Oturduğumuz yerden taşındık. Orada ilkokula başladık. Okuduğumuz okul evimizin karşısındaydı. Şöyle söyleyeyim, bizim bahçe duvarının bittiği yerde okulun duvarı başlardı. Biz okula gitmeyi çok arzulardık. Öğlen paydosunda öğrencileri ayırırlardı; A mahallesine gidecekler, B mahallesine gidecekler dizilirlerdi. Biz de onlara gıptayla bakardık bir gün biz de onlar gibi olacak mıyız diye. Bahsettiğim ilkokulun, Sakarya İlkokulu, üstünde bir kışla vardı. Askerler borazanlarla tabur halinde uygun adım yürüyerek bizim evin önünden geçerlerdi. Ağşama bulgur lepesi ye ha ye ha ye ha!” diyerek melodisi şöyleydi (eliyle masaya vurarak ritim tutuyor) her gün sabah gider akşam dönerlerdi. Evimiz yakın olduğu için yat borusunu, kalk borusunu bizim evden işitirdik. “Lepe” dedikleri, lapa; “ağşama” akşama.

 

-İlk bayram namazını ya da Cuma namazına gidişinizi hatırlıyor musunuz?

Cuma namazını değil ama teravih namazına gittiğimizi hatırlıyorum. Henüz okula gitmiyorduk, 11-12 yaşlarında Sanat Okuluna giden Remzi ağabey bizi götürmüştü. Onunla ilgili bir başka hatıram da var, hala hatırıma gelince gülerim. Sanat Okulunda Fransızca okutuyorlar, Fransızca bir kartpostal var elinde. “Sen okumasını öğrendin mi? Her şeyi okuyor musun?”dedi, “Okuyorum” dedim. “Peki, şunu oku” dedi, kartpostalı verdi bana. Ben de “Carte postale” dedim. Çocuk karnını tuta tuta gülmeye başladı sonra “O Fransızca, ‘kartpostal’ diye okunur” dedi. İlk Fransızca dersimizi de böylece almış olduk. İşte bu çocuk bizi teravih namazına götürdü.

-Kur’an Kursuna gittiniz mi?

Evet, gittik. Elifbadan yukarısına yükselemedik, çok kalabalıktı. O tarihte Kur’an Kursu yasaktı. Sene 1947’den önce. Her yaz gönderirdi annem bizi. Elifba cüzümüz vardı, alır giderdik.

 

-Yasak olan kısım neydi?

Kur’an öğretilmesi.

 

-Yasak olmasına rağmen mi giderdiniz?

Yasağa rağmen giderdik. Bizim hocamız, Hatice hocamız, Allah rahmet eylesin, kapıda bir öğrenciyi nöbetçi tutardı. Mesela o nöbeti ben de tuttum. 5-6 yaşlarındaydık. Bekçiyi polisi tanıyoruz, üniformaları var. Bekçilerin kızıl kahverengi bir üniformaları vardı, polislerin açık mavi forması vardı. “Sokak başında polis veya bekçi görürseniz ‘Geliyor!’ diye içeriye seslenirsiniz” derdi. Benim nöbetimde bir vukuat oldu. İçeriye çok neşeli bir şekilde müjde verir gibi “Geliyor!” demiştim. Hoca bir görev vermiş ama anlamıyorsunuz tabi, ondan. Gidince de “Gidiyor!” diye söylememiz gerekirdi. Ben “Geliyor!” deyince sesler bıçak gibi kesildi. Bu oyun gibi çok hoşuma gitti sonra heyecanla bekçinin gitmesini bekledim. “Gitti!” haberini verince bağırış çağırış tekrar başladı. “İyiymiş” dedim. Sonuçta komut veriyorsun içeriye. (gülüyor)

 

-Çocuk aklı, kimsenin zarar vereceğini düşünmüyorsunuz, olumsuz bir şey algılamıyorsunuz tabi.

Tabi, heyecanla gelsin de “Geliyor” gitsin de “Gitti” diye haber vereyim telaşındayım. O zevki bir de ilkokulda tattım. Şimdi ben saate bakmayı diğer çocuklardan daha erken öğrendim. Başöğretmen hademelerin olmadığı gün diyelim dokuzda zili çalacağız, bana görev verirdi; elime zili alır beklerdim, saat gelince de şevkle şangırdatırdım. Benim şangırdatmamın üzerine bütün sınıflar boşalırdı. “Yahu ben neymişim” derdim. Bizim hademeye çavuş derlerdi, ben çavuştan daha iyi çaldığım kanaatindeydim.

 

-İlerde şu mesleği yapacağım gibi bir hedefiniz var mıydı?

Kendim için öyle bir hayalim yoktu ama etrafta eş dost akraba arasında benim iyi bir hâkim olabileceğim söylenirdi.

 

-Neden böyle düşünürlerdi?

Şöyle açıklarlardı: “Rasim ağırbaşlı, ondan iyi hakim olur.” Ama Alaeddin’e yakıştırmazlardı. Ona daha çok mühendislik, git gel koşuşturmaca işleri. Kafalarındaki hâkim tipi nasıldı bilmiyorum ama öyle derlerdi.

 

-Okulun ilk yılları nasıl geçti? Okumayı çabuk öğrenmek, arkadaş canlısı olmak gibi konularda kardeşinize kıyasla nasıldınız?

Biz baştan itibaren arkadaş canlısıydık. Okulun açılacağı günü iple çektik, o gece uyuyamadık. Sabah yüzümüzü yıkıyoruz, hala vakit gelmiyor, tekrar yıkıyoruz, gelmiyor. Bir havuzumuz vardı, kaynak suyu akardı. Oradan yüzümüzü yıkar, bahçemizi sulardık. Neticede annemiz kahvaltıya çağırdı, alelacele yedik ver elini okul. Üç kardeş canhıraş bir şekilde gittik, sükut-ı hayal, daha okulun kapısı açılmamış. Daha çok erken ama sabredemiyoruz. Kendimizi okulda bulmak istiyoruz. Acaba kapıyı açarlar mı dedik. Çavuş dediğimiz hademe de sağırdı ama şansımızı denedik belki duyar diye. Açılmadı. Neyse açıldığında içerde öğrenciler olacak zannediyorum, bağırış çağırış beklerken üçümüzden başka kimse yok ortada. Birden boşluğa düşmüş gibi oldum, bizimle birlikte okul muhabbetini yapan Talat diye bir çocuk vardı. Babası polisti, Anteplilerdi. Özellikle onun gelmesini bekliyoruz ama ortada yok. Talat da zil çalmasına yakın geldi. “Yahu Talat sen nasıl geç kalırsın” dedik, adamın umurunda değil.

Ha biz neden bu kadar meraklıyız, çünkü ablamızı annem okuturdu, derslerinde yardımcı olurdu. Kulak aşinalığımız vardı yani. Teravihe götürdüğünü söylediğimiz Remzi ağabeyler evlerini bekar genç bir mühendise kiraya verdiler. Mühendis annesine okuma yazma öğretiyormuş, annem dedi ki “Siz de oraya gitmek isterseniz teyzeden izin alalım, siz de gidin.” Bizim de canımıza minnet. O teyzeyle birlikte biz de dersleri takip ettik, teyze bize masallar anlatırdı.

-Okula başlama safhasına kadar anne babanızla ilgili hatırladığınız anılar var mı?

-Babamın atını hatırlıyorum. İlçelere o at sırtında gidip gelirlerdi. O atlar da babamın kendi malı mı beylik malı mıydı tam bilmiyorum.

 

-Tam olarak görevi neydi?

Fen memuruydu, inşaat mühendisi. Arada bizi dairesine götürürdü. Bir gün gittiğimizde simsiyah manyetolu bir telefon gördüm. Daha telefonun ne olduğunu bilmiyorum. Başkâtibin odasında duruyor. Telefon çalınca aniden ürktüm. Beklemediğim bir sesti. Eline aldı ahizeyi, kulağına koydu. Ben dehşetle seyrediyorum, uzaktan uzağa sesini işitiyorum. Benim böyle merakla ve dikkatle baktığımı gören kâtip, Esat Bey amca konuşmasını bitirince “Burada Hakkı Bey’in oğlu Rasim var seni onunla konuşturayım” dedi. Telefonu uzattı, aldım ama ürküyorum. Gaipten bir ses geliyor: “Rasim Bey, Rasim Bey!” Yahu bu neyin nesidir, in midir cin midir, cevap veremedim. Fiilen korktum. Korkmamın da bir sebebi vardı. Olaydan bir süre önce annemle yaşlı bir akrabamızın 15 yaşındaki torununun ölüsünden bahsettiler. Anneannesi ya da babaannesi o çocuğun ölümünü anlatırken “Şöyle benzi sararmıştı, hala kapıdan gelecek sanıyorum” deyince orada da dehşete kapıldım. Gelir de ayağımı kapıp beni çeker mi endişesiyle ayaklarımı yukarıya çektim. Böylesine korku yaşayınca gaipten gelen sesle birlikte hepsi kafama üşüştü ve çok ürkütücü bir durum oldu.

Öte yandan rahmetli Hatice Hoca Hanım’ın evine taşınmışız. Üç katlı bir ev. Üçüncü kat ebeveynin yatak odası, biz ikinci katta yatardık. En alt katta da mutfak, ambar; tuvalet de zemin kattaydı. Annem gelen erzakları kilere koyup kapatmış. Belirteyim o dönemde bile biz hiç açlık, kıtlık çekmedik. Her şeyimiz hükümet tarafından tedarik edilirdi. Annem, zemin kata inmiş, yukarı çıkarken kilerin lambasının yandığını görmüş. “Gittim, dışarıdaki düğmeyi çevirip kapattım.  Yukarıya çıkarken baktım yine yanıyor. Söndürmedim mi acaba diye tekrar gittim kapattım.  Merdivenlerden çıkarken baktım tekrar yanıyor. Sabahleyin oraya indiğimde kilerin ortasına koyduğum pirinç çuvalı dolu değildi. Ağzına yakın kadar doluydu ama taşacak değildi” diyor. Etrafta pirinçler dökülmüş, saçılmış pirinçleri görünce yardımcımız Sultan Bacı’ya sesleniyor. Niye döktüğünü soruyor, Sultan Bacı da “Ben dokunmadım” diyor. Peki evde kim var dokunacak, hiç kimse yok. Biz çocuklar zaten korkuyoruz aşağı inmeye. Daha sonraki anlatmalarında annem “O pirinçten komşulara tas tas dağıttım, annemlere götürdüm, herkese dağıttım. Neredeyse savaş boyunca o pirinç eksilmedi” diyor. Böyle de bir pirinç maceramız var.

Telefonu aldığımda duyduğum gaipten gelen ses, ölünün bacağımı çekeceğini düşünmemin korkusuyla birleşti.

 

-Bir korku sekansı yaşadınız yani. Peki, aklınızdaki anne ya da baba figürü nasıldı?

Annem otoriter bir kadındı. Söylediğini mutlaka yaptırmak isterdi. Yapmak istemediğimiz zaman da tehdit ederdi.

 

-Yalnızca size karşı mı böyleydi?

Herkese karşı baskın bir karakterdi. Zaman zaman annemin ağzından şu cümleyi işitmişimdir: “En zayıf erkek bile en kuvvetli kadından daha kuvvetlidir.” Annemin vecizesi, kim bilir kimden işitti.

 

-Diline pelesenk olmuş başka söylemleri var mıydı?

-Bize isimler yakıştırırdı. Hoşumuza gidecek isimler değil. (gülüyor) Yapılmaması gereken bir şey olduğunda yahut istemediği bir şey takma isimlerle hitap ederdi. Elini sakınmazdı mesela.

 

-Ya babanız?

Babamız tam tersine çok sabırlı, naif, mülayim, sevecendi. Babam 40 yaşından sonra evlenip baba olduğu için işin kıymetini bilirdi. Mesela leblebi getirdiğinde hemen dağıtmaz, yere serper “Haydi bunu ağzımızla toplayalım” derdi. Hep beraber üç kardeş ve bir baba, annem yok ortada.

Babam ses taklidi yapardı. İstanbullu olduğu için Maraş şivesine, yemeklerine hiç alışamadı. Annem içli köfte ya da çiğköfte yaptığında yemezdi. Israr edilince şöyle bir ağzına koyar, azıcık ısırırdı. “Hükümet zoruyla yenir ancak” derdi. Bulgur pilavını da yemezdi, çok sonraları bulgur pilavının üzerine ayrıca tereyağı eritip yedi. Evde iki çeşit yemek yapılırdı, babamın yemekleri ayrı bizimki ayrıydı.

 

-İlkokul bitinceye kadar Maraş’ta mı kaldınız?

İlkokul ikinci sınıftan üçe geçinceye dek yani 1949’a kadar Maraş’ta kaldık. Oradayken cambazlar gelirdi, ip cambazları. Üç kişilik bir ekipleri vardı; bir kız, bir esas cambaz ve esas cambazın delisi. Onları seyrederdik sonra evimizin bahçesine gelince bir incir ağacımız vardı, dalları üzerinde cambazlık yapardık. Bir de yine iki ağaç arasına kendir gererdik fakat kendirin diğer ucu dala bağlandığı için üzerine çıkınca dal eğilirdi, biz de dengeyi koruyamazdık. Maraş’ta cambazlara kendirci denirdi, herhalde iplerini kendire benzettikleri için.

 

-Bir oyuncağınız var mıydı? Mesela çamurla, suyla oynar mıydınız?

Suyla oyunu daha sonra oynamaya başladık. Bir tatilde bağa gittiğimizde bizim teyze oğluyla bir ağabey -bizden 10-12 yaş büyüklerdi- çamurdan köprüler yaparlardı. Biz de onlarla oynardık.

 

-Beslediğiniz hayvan var mıydı?

Kedimiz vardı. Kuşlara kapan kurmasını öğrenmiştik, kalburun altına yem koyardık kuş gelip o yemleri yiyeceği sırada çekince içinde kalırdı. Kuşu tam elimizde tutacağımız sırada kaçardı zaten, zapt edemezdik. Böyle bir iki defa yapmışızdır.

 Görkemli Bir Restoranın İçinden

Duvarlarında her ne kadar geçen yılların etkisiyle yağlanmış ve sararmış olsa da sanatsal tabloların asılı bulunduğu, geçmişi bulunan bir binada değerli ziyaretçilerin olduğu bir restoranın sıradan olabilecekken ayrıntılarla dolu hikâyesi Garson.

 

Matias Faldbakken’ın yazmış olduğu ve 16 ülkede yayımlanmış olan Garson 240 sayfalık bir roman. Keskin bir gözlem gücü olan bir garsonun bakış açısından, birinci tekil şahıs kullanılarak asırlık bir restoranın ziyaretçilerinin ve çalışanlarının anlatıldığı bir anlatı.

Yazar Matias Faldbakken aslında bir sanatçı ve Garson yazarın kendi ismiyle yayımladığı ilk kitabı. Daha önce bir üçleme yazmış olan Faldbakken,  Garson’da dikkatleri üstüne çekmiş diyebiliriz. Yazarın anlatıcılığı, detaylara verdiği önem ve bunu yaparken okurda merak hissini canlı tutarak ilerlemesi takdire şayan.

Hills isimli 1800’lü yılların ortalarında zengin bir mekânda çalışan kıdemli, yaptığı işle gurur duyan mekanik sayılabilecek bir garson, etrafındaki her şeyin farkında, saat kaçta, kimin geleceğini, neler sipariş edileceğini, gelenlerin favori yiyeceklerini hepsini biliyor. Yazar, tüm karakterleri, her birinin yüzlerine varana kadar detaylı bir şekilde anlatırken bir yandan da restoranın ekseninden çıkmadan sadece ama sadece restoranın içinde geçen bir anlatı sunuyor. Bunu o kadar ince bir dille yapıyor ki okumaktan kendinizi alamıyorsunuz.

Duvarlarında her ne kadar geçen yılların etkisiyle yağlanmış ve sararmış olsa da sanatsal tabloların asılı bulunduğu, geçmişi bulunan bir binada değerli ziyaretçilerin olduğu bir restoranın sıradan olabilecekken ayrıntılarla dolu hikâyesi Garson. Tabii bu noktada yine anlatıcının bakış açısı devreye giriyor. Şef garsonun ilginç vecizleri, bar sorumlusunun uzaktan da olsa tüm olanlara olan hâkimiyeti, Hanım Kız ismini verdiği ilginç bir kadının müdavimlerle arkadaşlığı sonucunda garsonun tüm dengesinin sarsılması eşliğinde yalnızlığını ve tek arkadaşı Edgar ile onun kızı Anna ile iletişimini okumak ilginçti. Olay örgüsü olarak çok hareketli bir roman değil; açıkçası bunca detay arasında ilerlerken, başlarda yazarın tüm bu detaylarla nereye varmak istediğini kestiremedim ama bu büyüleyici anlatıyı okumaktan aldığım tattan da vazgeçemedim.

“ ‘Bir müneccim başka bir müneccimi gördüğünde neden gülmez hayret ediyorum,’ demiş Cicero, en azından ben böyle duygum, gerçi sanırım bizim dilimizde değildi bu, muhtemelen Latince filandı; buradan yola çıkarak vardığım kanıya göre bir zavallı da başka bir zavallıyı, sefil bir biçareyi gördüğünde ağlamaya başlamak zorunda değil diyebilirim. Ben de başka zavallıların Hills’e geldiğini gördüğümde değil de kendimi bir zavallı olarak düşündüğümde daha çabuk etkilenip sarsılıyorum. Diğer zavallılar benim hemen sinirimi bozuyor. İşte, söyledim gitti. Ama kendi zavallılığımdan çok etkileniyorum. Çünkü kendi zavallılığıma sebep olan çoğu şeyi (her şeyi değil) biliyorum.”

 

Saygıdeğer, fazlasıyla entelektüel, anlatım tarzı, olağanüstülüğüyle sizi büyüleyen bir garsonun yavaş yavaş, sanat ve estetikle beraber yoğrulmuş ve eskimiş olan bu restorana gelen insanlarla beraber kendi zavallılığını kabul etmesi romanın sona yaklaştığının habercisi oluyor, yine de garsonun bu haline hüzünlenmediğimi söyleyemem. Sadece yazarın değil, garsonun üslubunun böylesine gerçek bir şekilde okura geçtiği bir roman kesinlikle okunmaya değer.

“Sezer Bana Göre Hâlâ Çok Tekil Bir Kimlik Olarak Duruyor”

Tam yirmi yıl önce, 17 Mart 1998’de kaybettiğimiz Sezer Tansuğ, Cumhuriyet döneminde sanat dünyamıza damgasını vurmuş, Türkiye’de “sanat eleştirisi” kavramıyla adeta özdeşleşmiş en sıra dışı karakterlerden biri. Sanat tarihçisi ve eleştirmen kimliğiyle, yaşarken yazdığı her metin muhatabı için bir dönüm noktası ya da bir tartışmanın ilk kıvılcımı olmuştur.

Yaşamının, birincil uğraşı olan sanat tarihi araştırmaları ve sanat eleştirisini ölümüne kadar bırakmamıştır. Özellikle 1970’li yıllarda, yazıları ve kitaplarıyla sanat piyasasının oluşumunda ve çağdaş Türk sanatının yönelişlerinde belirleyici isimlerden biri olur. 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı için gerçekleştirdiği ve geleneksel kültürümüzün köşe taşı niteliğindeki başyapıtların her birini, çağdaş sanatçıların modern okuma ve yorumlarıyla sunduğu 66 Kare: Geleneksel Kültüre Çağdaş Yorum kitap-sergi projesiyle dikkat çekmiştir.

Bu projenin gerçekleşmesine vesile olan Hilmi Yavuz ile Sezer Tansuğ’un tanışıklığı üniversite yıllarına uzanır. 1976’da Maçka Sanat Galerisi’nin açılış sergisi olan “Beş Gerçekçi Türk Ressamı”na eşlik eden kitabın da yazarı Sezer Tansuğ, editörü Hilmi Yavuz’dur… Sezer Tansuğ Sanat Vakfı’nın da kurucu üyelerinden olan Hilmi Yavuz’la Sezer Tansuğ’u ve sanat literatümüzdeki yerini konuştuk.

 

– Yirmi yıl geçmiş bile olsa hala Sezer Tansuğ’u konuşuyor olmamız, onun metinlerine atıfta bulunuyor olmamız ki bu sadece bizimle sınırlı değil. Bunu görüyoruz sanat çevresinde. Bunu en yakınındaki arkadaşlarından biri olarak nasıl görüyorsunuz, değerlendiriyorsunuz?

Sezer Tansuğ’un Türkiye’de genellikle çok değerli işler yapan insanların uğradığı mukadderatı yaşadığını düşünüyorum. Sağlığında, kendisi de bunu görür ama önemsemezdi. Özellikle Şenlikname Düzeni yayınlandığı 1961 yılında ve daha sonraki dönemlerde, Sezer Tansuğ bir sanat tarihçisi değil daha çok huysuz, sinirli ve geçimsiz bir eleştirmen olarak tanındı. Bu Sezer Tansuğ’a yapılmış çok büyük bir “bühtan”dır. Bana sorarsanız, aradan 20 yıl geçtikten sonra oturup Sezer Tansuğ’u konuşuyorsak bu onun o gün ki; öfkeli, sinirli eleştirilerinden dolayı değil. Sanat tarihçisi olarak, aslında belki de bir kuramcı olarak bizim geleneksel minyatür sanatımıza bakışımıza getirdiği çok önemli perspektifleri dolayısıyla olduğumuzu anlıyorum. Bunu işte ArtOn’un yaptığı 99 Kare sergisinde bir kez daha anladık. Bu sergi Sezer Tansuğ konusunda yeni bir uyanışın başlangıcı oldu diye düşünüyorum. Tabii özellikle o yıllarda sanat tarihçilerinin bizim geleneksel sanatlarımızı, özellikle bizim minyatür sanatına bakışları. Sabahattin Eyüboğlu ile Şevket İpşiroğlu’nun yazdığı Fatih Albümüne Bir Bakış olsun veya daha sonra yazdığı III. Murad Surnamesi üzerine yazdıkları olsun, Sezer Tansuğ’un çok ciddi eleştirilerine uğramıştır. Bu eleştiriler kuramsal eleştirilerdir. Herhangi bir serginin eleştirisi ya da bir kişinin resmi üzerine eleştiriler değil. Bu yüzden kuramsal eleştiriyi aslında belli bir sergi üzerine yapılmış eleştiriden radikal bir biçimde ayırmak gerekir. Aslında Sezer’in öneminin bu tür kuramsal eleştiriler bağlamında ele alınmasını ve okunması gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda, 1961’de yayınlanan kitabın çok önemli bir işlevi oldu. Geç farkına varılan bir işlevdir bu.

Bu sözünü ettiğim iki önemli kitabın yani Fatih Albümüne Bir Bakış ile III. Murad Surnamesi üzerine Sezer Tansuğ’un getirdiği eleştiri aslında kaba bir biçimde söylemek gerekirse bizim geleneksel sanatlarımıza tamamen Batılı perspektiften bakmış olmalarıydı. Özellikle Sabahattin Eyüboğlu ile Mahzar Şevket’in Fatih Albümüne Bir Bakış kitabında öne sürdükleri, 15. Yüzyıl minyatürüne dair tezler, Sezer’in belirttiği gibi çok tuhaf ve gerçekten komik tezlerdir; 15. Yüzyıl Türk resmi yüzünü Doğu’ya değil de Batı’ya dönseydi bu resimlerin cami duvarlarına kadar girebileceğini öne sürmüşlerdir, mesela… Oysa Sezer, “bu bir camiye kilise açısından bakmak değil de nedir?” diyordu. “Doğu tasvirlerine Batılı bilginler gibi bir nakış ve biçim açısından bakmayı bırakıp, bir duyuş ve düşünüş açısından bakmanın gerekliliğinden ve öneminden” söz ediyordu.

– Yani bugün dönüp baktığımızda dokümanter bir değere sahipler belki ama söyledikleri yeni bir şey, alana katkıları yok ama Şenlikname Düzeni bütün o cılızlığına rağmen dip diri duruyor. Bu son baskıda belki görmüşsünüzdür, Cemal Kafadar’dan naklettiğimiz bir takım cümleler var. Şenlikname Düzeni’ne bizim akademik camia olabildiğince kör ve sağır davranırken o dönemde gencecik bir aydın bir bilim adamı adayı olan Cemal Kafadar’ı nasıl etkilediğini öğreniyoruz. Sizin başka böyle tanık olduğunuz, bildiğiniz şeyler var mı?

Aslında Sezer’in bence bu kitap bağlamında, son derece önemli iki tespiti var. Bu tespitler üzerinde durulmadı maalesef. Bunlardan biri Aslıhan Dinç ile yaptığı konuşmada teorinin çoğu kez bir iktidar, eleştirinin ise çoğu kez bir muhalefet olması meselesidir. Bu bence son derece yeni ve son derece önemli bir tespit. Teorinin iktidarla, eleştirinin muhalefetle ilişkilendiriliyor olması, Sezer’in bizim entelektüel düşünce hayatımıza yaptığı çok önemli ve göz ardı edilmiş bir katkı olarak ele almak gerekir. Bu birincisi, ikincisi Şenlikname Düzeninde çok önemli bir tespiti var. Bu tespit bence aslında bizim geleneksel sanatlarımızın sürekliliği ve devamlılığı bağlamında çok önemli bir tespittir. Özellikle Surname’de dekorun değişmiyor ama içeriğin değişiyor olmasına ilişkin olarak söylediği çok önemli bir şey var burada alıntılamak istiyorum onu: “Bunlar dekorun değişmezliği içine sığdırılmış değişimlerdir.”

Bu Tanpınar’ın söylemek istediği değişerek devam etmek ya da devam ederek değişmek dediği, Yahya Kemal’in “imtidâd” diye ifade ettiği meseledir. Sezer’in bu meseleyi daha 1960’lı yıllarda edebiyatta son derece sınırlı bir çevrenin farkına vardığı, bunu doğrudan doğruya millet üzerinden okumuş olması bence çok önemli çünkü metnin bu bölümünü, özellikle Tanpınar’ın “Medeniyet Değiştirmesi ve İç İnsan” makalesiyle paralel okumak gerekir. Orada nasıl Osmanlı toplumunda ve kuşaklar arasında bir takım değişmeler oluyor ama bazı şeyler değişmeden kalıyorsa bazı şeylerde bir devamlılık yani Yahya Kemal’in sözleriyle ‘imtidâd’tan bahsediliyorsa bu imtidâdın özellikle bizim minyatür sanatı alanında da süre gittiğini göstermek için çok önemli bir tespittir diye düşünüyorum. Aslında bu metni tekrar ve yeniden okuduğumuzda Sezer’in katkıları gerçekten sadece bu iki mesele değil, onun dışında başka meselelerde var ki ayrıca Şenlikname Düzeni üzerine geniş bir yazıda yazılabilir diye düşünüyorum.

– O yıllarda ki bunu yazdığı yıllarda 30’larının başında bir genç. Yani fırsat bulsa, imkân bulsa o beyinden neler çıkacaktı daha, ama bir şekilde önü kesiliyor, memleketin genel kaderi ya da kadersizliği diyelim… Üniversiteden ayrılınca, ekmeğini kalemiyle kazanan bir adam olarak, yazarak yaşamak zorunda olduğu için sonrasında bu kadar ciddi meselelere girememiş diye düşünüyorum. Sonrasında sizin dostluğunuzun tam başlangıcını ben hayal meyal hatırlıyorum üniversite yıllarında ama sonrasında Beş Gerçekçi Türk Ressamı ve 66 Kare isimli iki kitabının da editörü ve yayıncısı oluyorsunuz. Bu hukuk, yani sizin izlediğiniz Sezer Tansuğ macerası nasıl devam etti. Sizin gördüğünüz işaret taşları, pırıltılar nelerdi?

 

– Öncelikle, Sezer’in bizim özellikle sanat tarihimize bakışımız açısından söylediklerinin öneminin farkında olan birisi olduğumu belirtmek isterim. Bir takım girişimler meydana geldiğinde ilk akla gelen, benim ilk aklıma gelen isim hep Sezer Tansuğ olmuştur. Bunlardan biri işte 1976’da Gelişim Yayınları bu projeyi tasarladığında bunu kim yapabilir dendi, o sıralar yayınevinin editörü olarak çalışıyorum. Kim yapabilir sorusunun tek bir yanıtı vardı bana göre Sezer Tansuğ. Sezer, İzmir’deydi o sıralar, Ege Üniversitesi’nde öğretim görevlisiydi. Sen mektupların bir kısmını yayınladın. Tabi Sezer’i tanıyanlar bilirler, çok kuşkucudur, bazıları doğru olmasa da kolay kuşkuya kapılma konusunda mahirdi aslında… Kitabı hazırladık, basmaktayız ama ikide bir bana yazdığı mektuplarda, telefonlarda; “Siz bu kitabı basmayacaksınız, beni oyalıyorsunuz.”  hatta “Kitabı geri çekiyorum.” gibi bir takım endişeler sergilemiştir…

Ama ne yapsın dili yanmış bir şekilde.

– Sezer’i tanıyan birisi olarak gereken yapılmış ve 1976’da kitap Gelişim Yayınları’ndan Beş Gerçekçi Türk Ressamı adıyla yayınlanmıştır. İkincisi senin hatırlattığın gibi, 1989 da Nurettin Sözen’in belediye başkanı seçilmesinden sonra benim Kültür İşleri Daire Başkanı olmam, o yıllar Sezer’le olan ilişkimi de daha da kökleştirdi, daha da yakınlaştırdı. Şundan ötürü çünkü sende çok iyi bileceksin. Aslıhan meselesi,  Alaattin Eser’in sahaf dükkânın yanında Sezer’in de bir dükkanı var, daha çok yazıhane ve küçük bir galeri… O yıllarda sık sık Alaattin’in dükkanında buluşuyoruz, Sezer’le olan görüşmelerimizi sohbetlerimizi de çok iyi biliyorsun, başımı sen yaktın zaten bazı konularda. Ondan sonra işte o arada daha da yakınlaştık daha da görüşür olduk…

O yıllarda, 66 Kare meselesini bir teklif olarak getirdi, bende bunu ilgililerle konuştum. Dediler ki bu 66 Kare’yi belediyeye bağışlarsan hem servisini yaparız hem de kitabını yayınlarız. Sezer’e ilettim Sezer’de bunu kabul etti. Dolasıyla eserler İstanbul Büyükşehir koleksiyonuna bağışlandı. İki kitabının editörü oldum ama maalesef Şenlikname kitabının editörü olamadım, o şeref de sana ait.

– Peki bugün dönüp baktığınızda sanat camiasını, özellikle de literatür açısından biraz sığ buluyor musunuz?

– Biraz mı?

– Nasıl görüyorsunuz ve Sezer Tansuğ’un eksikliği hissediliyor mu? Sanat literatürümüzde nereye koyuyorsunuz?

–  Sezer bana göre hâlâ çok tekil bir kimlik olarak duruyor. Yani Sezer düzeyinde, çapında-kertesinde, meselelere nüfuz edebilen başka bir sanat tarihçisi olduğunu düşünmek imkânından yoksunum. Öyle biri yok yani. Dediğim gibi Sezer Tansuğ bu anlamda tekil bir kimlik olarak duruyor…

– Öncesinde de yok.

– Evet, öncesinde de yok doğrusunu söylemek gerekirse… Öncekiler kendi hocaları zaten; Sabahattin Eyüboğlu olsun, Mahzar Şevket olsun bunlar, -Sezer ifade etmiyor ama- daha sonra bizim de fark ettiğimiz ve sıklıkla kullandığımız tabirle oryantalist yaklaşmışlardır. Kendisi de söylüyor zaten meseleye batılı kalıplarla, formatlarla bakarak değerlendirmişler. Aslında gerek Mahzar Hoca’ya, gerekse Sabahattin Eyüboğlu’na büyük saygımız olmakla birlikte, bu tür yaklaşımların o dönemde fark edilmemiş olması, o yıllarda Türkiye’ye hâkim olan entelektüel zihniyetin ne olduğunu göstermek bakımından da önemlidir. Hiç kimsenin karşı çıkmak gibi bir düşüncesinin olmadığı yani oryantalizme; Türk sanatını ve Türk edebiyatını oryantalist bir yaklaşımla temellendirmeye kalkanlara karşı herhangi bir karşı duruş sergilenmek şöyle dursun kimsenin aklından bile geçmemiştir. Yani başka türlü bir okuma yapılamamıştır. Minyatür ya da edebiyat ancak batılı formatlarla bakıldığında, değerlendirildiğinde bir anlam ifade eder onun dışında bir anlam ifade etmez diye bakılmıştır. Sezer bu yüzden tekil bir adam zaten. Edebiyatta kimse yapmadı, yapamadı bunu. Yani, arkadaşlar bakın böyle bir edebiyat var ama bu edebiyatı biz birazda kendi geleneğimizin içinden okumalıyız gibi bir yaklaşımla kimse öne çıkmış değildir. Tanpınar’ın bile böyle bir yaklaşım içinde olduğunu söylemek mümkün değil, çünkü zaman zaman Ahmet Hamdi Bey’in de oryantalistliğinin tuttuğunu biliyoruz. Sezer bu konuda dediğim gibi bir kez daha altını çizerek söylüyorum tekil bir örnektir. O zamanın otoritelerine karşı, kanonik otoriteler bunlar. Mahzar Şevket olsun, Sabahattin Eyüboğlu olsun bunlara karşı sesini yükseltmiş olması olsun. Onları, kendisi öyle ifade etmemiş bile olsa, oryantalizmle itham etmiş olması, bunların bu tavrına baş kaldırmış olması bence büyük bir devrimdir…

– Önünün kesilmiş olmasının sebebi budur diyebiliriz belki de. Peki Sezer Tansuğ için yapılmalı, yapılabilir olarak söyleyeceğiniz önereceğiniz bir şey var mı? Neler olabilir?

– Valla bir kere hâlâ Sezer Tansuğ meselesi konusunda o eski olumsuzlayıcı tavrın, özellikle Sezer’in o huysuz ve eleştirici tavrı dolayısıyla ve oradan değerlendirilerek olumsuzlandığını görmek gibi bir talihsizliği var. Yani hâlâ Sarkis ya da Yüksel Aslan konusunda söyledikleri ve yazdıkları; öfkeli eleştirmen, şahıslarla uğraşıyor falan gibi yaklaşımlarla etiketlendiğini görüyoruz.  Dolayısıyla bunun aşılması için ne yapılması gerekiyor. İşte ArtOn böyle bir şey başlattı bana sorarsan, gayet iyi oldu. Çokta güzel bir kitap yayınladı sevgili Gökşen Buğra. Bu bir başlangıç olabilir belki… Senin de, eksik olma, çabalarınla Şenlikname Düzenin yeniden basılmış olması, yeni bir Sezer Tansuğ duyarlılığının -bilincinin demeyelim- oluşumuna katkıda bulunabilir mi? Bakalım göreceğiz ama yine de ben çok fazla umutlu değilim açık söylemek gerekirse.

– Ama en azından yazdıklarının topluca bir göz önünde olması, ulaşılabilir olması gibi bir amacımız var. Bunun için bir takım görüşmelerimiz, bağlantılarımız var. En azından isteyenin ulaşabileceği konumda olsun istiyoruz. Ayrıca kitaplaşmamış epeyce malzeme var; dergi, gazete sayfalarında kalmış hatta hiç yayınlanmamış…

– Sezer’in aslında bana sorarsan eleştirmenliğini meşhurlaştırma tavrı bence çok ilginç ve bunu teorik eleştiri kavramı karşıtlığında ele alıyor. Yani ben eleştiri yapıyorum, teori iktidardır ama ben muhalifim kimliği. Bu muhalefeti iki düzlemde ele almamız gerekir. Bir Sabahattin Eyüboğlu, Mahzar Şevket İpşiroğlu gibi teorik düzeyde iktidar olanlara karşı yöneltilen bir eleştiri. İkincisi gazetede yazdıkları Yüksel Arslan, Cihat Burak ve daha birçokları için yazdıkları, nasıl söyleyeyim; kuramsal olmayan daha güncel eleştiriler. Sezer’in bence birincisiyle anılması gerekir, yani teorinin iktidarı meselesinde öne sürdüklerini, o konudaki muhalefetini önemsemek gerekir. Sadece güncel yazılarıyla anılması yanlış ve eksik ama hala öyle anılıyor, mesele bu. Sadece o güncel yazılarıyla öne çıkmamalı.

Didem Madak Okumak

Didem Madak’la aynı banka kuyruğunda. Beklemiş olabileceğimizi. Aynı çay bahçesinde nefes alıp vermiş olabileceğimizi. Düşünür. Ama bu ihtimalin gerçek olup olmadığını hiçbir zaman bilemeyeceğimizi düşünür. Bu-ru-lu-ruz. Didem Madak okurken…

 

Annemiz bizi misafirliğe götürmemiş de. Evimizin boş bir odasında. Saatlerce ağlamışız gibi. Acılı bir boşluk içimizde derinleşir. Didem Madak okuduğumuzda…

Evimizin tekir kedisi. Bir kamyon tekerinin altında kalmış da. Çocuk ruhumuz kaybetme acısını ilk defa yaşamış gibi. Oyulur da oyulur içimiz. Didem Madak okuduğumuzda…

Kravatımızı fırlatıp atmak. Arabamızı bir otoparkta unutmak. Ceketimizi alıp bankamızın kapısından çıkıp gitmek. Kredi kartımızı kırmak duygusu uyanır. Didem Madak okuduğumuzda…

Tolstoylaşırız. Malımızı mülkümüzü yoksullara dağıtmak. Bütün iddialarımızdan vazgeçmek. Çocukluğumuzun yoksul evlerinden birine dönmek. Ağlamak ağlamak ağlamak duygusu verir, Didem Madak okumak.

İzmir’in sokaklarında. Bundan otuz sene önce. Onlu yaşlarında bir genç olarak dolaşırken. Didem Madak’la aynı sokakta yürümüş olabileceğimiz duygusu. Boğazımıza bir yumruk gibi sıkışır. Onu okurken…

Didem Madak’la aynı banka kuyruğunda. Beklemiş olabileceğimizi. Aynı çay bahçesinde nefes alıp vermiş olabileceğimizi. Düşünür. Ama bu ihtimalin gerçek olup olmadığını hiçbir zaman bilemeyeceğimizi düşünür. Bu-ru-lu-ruz. Didem Madak okurken…

Kordon’da yürüyen. Kordon’da bekleyen. Kordon’da düşünen. Kordon’da denizi izleyen gençlerden birinin de. -O uzak İzmir gününde, geçmiş zaman içinde.- Didem Madak olabileceğini düşününce. Didem Madak’ın bizi görmeyen. Varlığımızdan bile haberi olmayan. Yan masadaki genç kız olabileceğini düşününce. Kirpiklerimiz rüzgârlanır. Didem Madak okurken…

Seneler önce. İstanbul’daki bir kitapçıda. Elime Sombahar almıştım. Gençtim. 20 yaşımdaydım. Başımda yaz’ın ve yazın rüzgârları. Demek o zaman. Didem Madak. Elime aldığım dergide. Şiiri olan ve tanınmayan bir genç kızmış. Diye düşünüp hüzünlenirim. Didem Madak şiirlerinin mısrasız ve teklifsiz sokaklarında dolaşırken.

O derginin sayfalarında gezinirken gözlerim. Didem Madak şiirine takılsaydı da. Örselenseydi içim. O zaman o genç şaire ulaşsaydım. O zaman o genç şairin sesini duymak nasıl bir şey olurdu benim için? Diye duygulanmanın. Diye hayıflanmanın. Diye durup düşünmenin. Diye acılanmanın pençesinde kıvranırken. Düşünmek hâlâ tuhaf bir acılı lezzet verir Didem Madak kitaplarının sayfa aralarında, satır aralarında dolaşırken.

Teyze kızımız gibi. Kız kardeşimiz kadar. Bizdendir. Kapı açılınca elinde limonata bardaklarının bulunduğu bir tepsiyle içeri girecek, eteğini bacaklarının arasına kıstırıp divana ilişecekmiş duygusu verir Didem Madak. Didem Madak okurken. Öylesine merak ederiz ki onu. Öz varlığını. Biyolojik varlığını. Sesini. Gülüşünü. Somurtuşunu. Didem Madak okumak biraz da Didem Madak üzerine düşünmektir. Merak ve heyecan duymaktır.

Didem Madak okurken “ah” deriz. “Ah” ederiz. Ve hep onun o ünlü dizeleriyle kapatırız elimizdeki kitabı:

“Ne diyecektin, ne söyleyecektin

Şairlerin şahı olsan

Bir AH’dan başka!”

Aktivistin Rehberi: Karanlıktaki Umut


  Özellikle ümitsizliğin derinliklerinde yüzüyorsanız, bu kitabın tüm dünyada yapılan eylemlerden bağımsız olarak, sadece kişisel hayatınız için bile size iyi geleceğini garanti ederim. Solnit siyasetten, Amerika tarihinden, büyük güçlerin altında ezilen üçüncü dünya ülkelerinin durumundan bahsetse de kullandığı dil ve bakış açısı insanın ruhuna temas eden iyileştirici bir dokunuşu andırıyor. Kötülüğün yok olmayacağını biliyorum ama insanlar için harekete geçmenin, bir şeyler yapmanın hava gibi, su gibi bir ihtiyaç olduğunu anlıyorum her satırda.

 

Rebecca Solnit ile olan tanışıklığım Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar ile başlar. Bir kadın olarak kendimi sürekli baş etmek durumunda kaldığım, ismini bir türlü koyamadığım, hatta tam aksine inandırılmaya çalıştığım çatışmalar içinde buluyordum. İlginç olan şu ki kimseyi bunlara inandıramıyordum da, tüm bunlar sanki sadece benim başıma geliyordu demek ve ben inanılmaz yalnızdım, tek düşünebildiğim buydu. İşte tam böyle bir dönemde okuduğum kitap bana yoldaş olmuştu. Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar zihnimi berraklaştırdı, artık karşısında durduğum şeylerin ne olduğunu biliyordum ve o kısacık kitap beni çok değiştirdi, geliştirdi. Bazı yazarlar böyledir, yazdıklarını hemen, incelemeye gerek duymadan, kuvvetli bir iştahla okumak istersiniz. Bu yazın başında Karanlıktaki Umut, Siren Yayınları tarafından basılacağını duyunca çok heveslendim. Aslında Karanlıktaki Umut George W. Bush’un başkanlığındaki ABD’de eyleme geçmenin önemini savunmak için yazılmış, daha sonra 2015 yılında güncellenmiş. Bu haliyle aktivistin rehberi olarak okunabilecek bir kitap olmuş.

Daha az önce gelen bildirimle Twitter denilen illetin içine düşmüş ve ardı ardına okuduklarıma karamsarlığa gömülmüşken söylüyorum bunu: Karanlıktaki Umut ile Solnit, iyimserliğin hiç de boşuna olmadığını tekrar tekrar anlatıyor. Tüm dünyanın bir avuç aktivist insana ve onların kimi zaman savaş karşıtı, kimi zaman doğayı korumak adına yaptıklarına bakarken, gösterdiklerini çabanın hiç de anlamsız olmadığını defaatle ve her zamanki kuvvetli ve insana cesaret veren sesiyle haykırıyor. Bu kitap benim için Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar’dan çok daha fazlası oldu. Ufak çabaların çığ oluşumunu sağlayan minik bir kar topu gibi olduğunu ve o anda çabalarımız boşuna kalsa da zaman içinde dünyayı daha iyi bir yere dönüştürme için gücünün bizde olduğunu öğretti. Belki biz yapmayacağız ve biz görmeyeceğiz ama onun da dediği gibi şanslıysak bayrağı kime devrettiğimizi göreceğiz.

Irak savaşı öncesinde ‘savaşa hayır’ eylemlerinin hiçbir işe yaramayacağını düşünerek ve onların çabalarını üzülerek seyredenlerdendim ama bu kitapla üzülmenin saçmalığını anlıyorum. O savaşa hayır eylemleri sayesinde Iraklı ailelerin yer değiştirdiğini, daha korunaklı bölgelere geçmek için, savaşa hazırlanmak için zaman kazanabildiğini anlatıyor Solnit. Üzülerek seyretmek yerine yapabileceğimiz şeyler her zaman olabilirmiş ve savaşı durdurmak mümkün olmasa bile birkaç aile için fayda sağlanabilirmiş. Aslında içimde bir yerlerde inanmaya çalıştığım bu bilgiye Solnit’in anlattıklarıyla ikna oluyorum.

Özellikle ümitsizliğin derinliklerinde yüzüyorsanız, bu kitabın tüm dünyada yapılan eylemlerden bağımsız olarak, sadece kişisel hayatınız için bile size iyi geleceğini garanti ederim. Solnit siyasetten, Amerika tarihinden, büyük güçlerin altında ezilen üçüncü dünya ülkelerinin durumundan bahsetse de kullandığı dil ve bakış açısı insanın ruhuna temas eden iyileştirici bir dokunuşu andırıyor. Kötülüğün yok olmayacağını biliyorum ama insanlar için harekete geçmenin, bir şeyler yapmanın hava gibi, su gibi bir ihtiyaç olduğunu anlıyorum her satırda.

“Mesela sağkalımsa eğer, dikkatimizi bir ağacın dallarının güzelliğine vermeden önce o dalların arasında gizlenmiş kaplanın ayırdına varmamız gerekir. Size öfkeli olan tek bir kişiye, sizi seven seksen dokuz kişiden daha çok dikkat etmeniz gerekir. Sorunlar bizim esas işimizdir; sağ kalmak ya da dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için sorunlarla uğraşırız, dolayısıyla onlara sırt çevirmek, onları gömmek ve inkâr etmek yerine onlarla yüzleşmek daha doğrudur. Hayatta her şeyin bir sorun teşkil etmediğini unutmamak şartıyla, sorunlarla yüzleşmek bir umut edimi olabilir.”

Son olarak bu satırları yazarken gözüme bir haber ilişiyor: Carola Rackete isimli kadın bir kaptan, Akdeniz’de boğulmak üzere olan kırk göçmeni kurtardığı için insan kaçakçılığıyla yargılanıyor ve sonunda serbest bırakılıyor.

Rackete’yi serbest bırakan yargıcın insan hayatını koruma görevini yerine getirdiğini vurguladığı söyleniyor. Mültecilerin botlarda can verdiği, küçük çocukların cesetlerinin kıyılara vurduğu bu acımasız dünyada, Karanlıktaki Umut’un ardından bunu okumak, bir kez daha iyiliğe inanmak için sebeplerimiz olduğunu görüyorum. İçimdeki umut filizi artık daha kuvvetli.


 

Ninnisiz Çocuklar, Bir Gün Uyuyacaklar  

İşte şimdi bir yandan kulaklarına geçirdikleri süngerimsi şeylerin gözeneklerinde hiç tanımadıkları ipeklerin akışını duymaya çalışıyor bir yandan da yorgun ve hesaplı ebeveynlerinin yedeğinde çoktan seçmeli fırsatların eşindirildiği haralarda geçiriyorlar ya boş vakitlerini, hangi atın sırtında koşturacaklarının hesabını yapıyorlar ya bu çağın çocukları, bundandır.

 

Bu çağın çocuklarını bu çağın anneleri doğurdu ve ninni söylenmedi bu çağda doğan çocukların kulaklarına. Bütün bu çağda doğmuş çocuklar ninnilerle büyüyemediler, ninni dinleyerek uyuyamadı, ninnilerle rüyalara yürüyemediler. Belki de bu yüzden bu kadar suskunlar ve belki de bu anlamsız suskunlukları nedeniyle kulaklarına ulaştırılan her seste bir ipeğin akışını arıyorlar habire.

Çağ böyleydi çünkü, böyle gelmiş, böylece kabul edilip benimsenmiş, içten içe reddedilse de mecbur kalınmış bir iş gibi onaylanmış ve çağın güdüleyerek kendisine benzettiği gündeliğin ipine böylece bağlanılmıştı. Bir iş çağıydı bu çağ ve büyük ihtimalle bu çağın annelerinin de mecbur kaldıkları bir gündelikleri, bir işleri olacaktı.

En önce, gerçek bir çağ yorgunu olarak yaşayan ve yorulduğu yerde hem günü hem de yaşadığı çağı ardında bırakarak giden Cesare Pavese söylemişti bunun böyle olacağını: ‘Çalışmak Yorar…’ demiş ve sessizce hem bir kabulün hem de bu kabulle birlikte gelecek olan vahim ve kaçınılmaz neticenin portresini çıkarırcasına ekleyivermişti: ‘Mutlaka yolda olmalı o kadın / yalvarsan eve çeki düzen verecek…’ diye de sonlandırmıştı bu meşhur şiirini.

Tam da böyleyken böyle olmuştu, evet çağ kendine has bir yangın gibi dört bir yanı tutuşturmuş ve kendine has bir renklilik ve güzellikle de süslemişti bu yangını. Annelerin işleri vardı ve bu çağda doğan çocukların anneleri mutlaka erkenden yola çıkmalı, yolda olmalı ve aynı yoldan eve dönmeliydiler. Yorgun olmalıydılar bu çağda doğan çocukların anneleri ve bu çağın çocuklarının kulaklarına bir ses bırakmadan bir an evvel yatıp uyumak zorundaydılar. Sabah erken gelecek, akşamları gecikecek ve yine yorulacaklardı çünkü bu çağda doğan çocukların anneleri, günleri böyle hesap edilmiş, böyle düzenlenmişti çünkü.

Bundan ve kesin biçimde bundan dolayıdır ki, anneleri hiç de öyle olsun istemedikleri halde bu çağda doğan çocuklar öylece adım atmayı ve öylece yürümeyi öğrenecek, müziksiz, tınısız, melodisiz bir biçimde ağızlarına, burunlarına, gözlerine ve ceplerine doldurulan tarifi zor bir atılganlıkla öylesine mecbur kalınmış bir hayatın tam orta yerine düşecek, düşürüleceklerdi.

İşte şimdi bir yandan kulaklarına geçirdikleri süngerimsi şeylerin gözeneklerinde hiç tanımadıkları ipeklerin akışını duymaya çalışıyor bir yandan da yorgun ve hesaplı ebeveynlerinin yedeğinde çoktan seçmeli fırsatların eşindirildiği haralarda geçiriyorlar ya boş vakitlerini, hangi atın sırtında koşturacaklarının hesabını yapıyorlar ya bu çağın çocukları, bundandır. Değil mi ki, şimdi her birinin kendi atılganlığının nevi ile tarif edildiği bir çağın çocuklarıdır bu çağın çocukları ve heyhat ki, bu da en çaresizinden böyledir ve bundandır…

O kadar bundandır ki, her biri kendi atılganlığının nevi ile belirlenen bu çocuklar birazcık olsun dinlenip duramadılar ve hep tarif edildikleri yerden ulaşmaları gerektiği söylenen bir yere koşarak ninni söylemeye vakti olmayan annelerin daha anlamlı hangi şeylere vakitleri vardı diye hiç kimseye soramadılar. İçlerinde her gün çengellenerek büyüyen bu sorunun yüzlerine vurduğu çok kısa anlarda  ise cevap yerine dudakları ninnisiz annelerin biçilmiş papatya tarlaları gibi iki yana açılmış, çaresiz kollarıyla karşılaştılar.

Bu yorgun çağın vehametinin ortaya çıktığı andır bu ve aynı zamanda bu yorgun çağın acı bilgisi olarak şöylece kaydedilmelidir: Çok değil; bir zaman sonra bu çağın çocukları artık annelerine ve babalarına sormayacaklar, çünkü bir zaman sonra dudakları ninnisiz annelerinin sözleri yerine dinleyecek başka sözler, başka ninniler bulacaklar.

Ve çok değil; bir zaman sonra bu çağın kulakları ninnisiz çocukları hep başkalarından duydukları sözlere inanacak, başkalarından dinledikleri ninnilerle uyuyacaklar.

Çok değil; bir zaman sonra…

Değerler Depreminde Bir Denge Ustası: Ursula K. Le Guin

Le Guin, elbette çocuklara aktarılacak mitlerin ne kadar değerli olduğunu bilir. ‘İşletim Kılavuzu’ yazısında kendi kültürlerinin hikâyelerinin çocuklara aslında neyi öğrettiği ve gösterdiğinden bahseder: ‘Her kültür, hikâye yoluyla kendini tanımlar ve çocuklarına insan ve kendi halkının mensubu -Hmong, !Kung, Hopi, Keçuva, Fransız, Kaliforniyalı- olmayı öğretir…’ Dahası, ‘Merkezin nerede olduğunu -evin, yurdun, nerede olduğunu yurdun ne olduğunu- bilmeyen bir çocuk çok kötü durumdadır.’ Benim bu ifadelerden kendi kültürüm adına çıkardığım şu; çocuklarınıza Dede Korkut hikâyelerini okuyun, masal anlatın.

 

Bir ölçüsüzlük tufanına tutulduğumuz, bir değerler depremi yaşadığımız doğrudur. Ama bu yıkımın kaynağını tespit etmeye çalışırken panikle ‘Batı’yı göstererek fazlaca kolaya kaçıyoruz sanki. Batı dünyası (Neresi orası?), bir kısmımızın da dudak büktüğü bazı değerlere tamamen yüz mü çevirdi gerçekten? Yoksa başka bir kısmımızın zannettiği gibi biz zavallı Doğuluların yutkunarak seyrettikleri çılgın özgürlükler diyarında başıbozuk bir karnaval mı sürüyor?

Le Guin zihnen uçta sayılabilecek Batılı bir yazar ve entelektüel; anarşist, feminist, Taocu. Le Guin’in Batılı bir entelektüel olarak peşine düştüğü bu ‘fantastik’ terkibe bakarak onun uçlarda gezinmeyi sevdiğini, köhnemiş değerlere aldırmadan karnavalın tadını çıkardığını düşünebiliriz.

Le Guin, özgürlükçü, doğru bildiğini doğrudan söylemekten çekinmeyen bir kalem. Peki, böyle bilip tanıdığınız bir kalemden şöyle bir cümle okuduğunuzda ne düşünürsünüz:

‘Çocukların hakiki otoriteyi tanımaması için aptal olması veya kültür tarafından aptallaştırılmış olması gerekir. (Kızılderili Amcalar, Zihinde Bir Dalga)’

Buyurun buradan yakın! Yanlış anlamış olabilir miyiz? Cümlenin yer aldığı ‘Kızılderili Amcalar’ yazısının bağlamına bakalım. Yazarımız, çocukluğunda evlerine misafir gelen Kızılderili Robert amcanın ona utanma duygusunu nasıl öğrettiğini anlatıyor. Yanlış anlama yok. Hakiki otorite gayet açık bir ifade. Öncelikle bu cümleden çocuklar Ali kıran baş kesen yetişkinlerin köleleri olsunlar gibi saçma sapan bir hüküm çıkarmak için kötü niyetli ve hakiki otoriteyi hiç tanımamış olmak gerekiyor. Yazar kendisiyle çelişiyor falan da değil. Her türlü gereksiz ve zalim hiyerarşiyi alt üst eden yazarımız, kadim ve değişmez bir değerden bahsediyor.

Amacının ‘kimsenin duygularını incitmeden, mümkün olduğu kadar çok şeyi alt üst etmek’ olduğunu söyleyen bir insanla karşı karşıyayız. Hiyerarşiyi yıkmak demişken onun yine “Zihinde Bir Dalga” kitabından ‘Anlatmak Dinlemektir’ adlı yazısını hatırlatayım. Orada da sözlü kültürle yazılı kültür, okur yazar olmakla olmamak arasındaki modern ast üst ilişkisini darmaduman eder. Doğrusu okuma-yazmanın vazgeçilmez bir değer olduğunu bellemiş biz okur yazarlar için yenilir yutulur lokma değil:

‘Okur yazarlık insanları, iyi, zeki veya bilge yapmaz. Okur yazar toplumlar, okur yazar olmayan toplumlardan bazı bakımlardan üstündür. Ama okur yazar insanlar, okur yazar olmayan insanlardan üstün değildir.’

Tabuları hiç acımadan deviren yazarımız, nasıl oluyor da yetişkinin otoritesini bir değer olarak sunuyor? Hayalleri ve kalbi kırılanlar yazıyı okumayı burada bırakabilirler. Parti bitti. Ütopya çöktü. Ya da durun! En azından aptallaştırılmış bir ergenin boş bakışlarına beş saniye gözünüzü dikin. Hakiki otoritenin değerine inanmanızı bu da sağlamazsa yapacak bir şey yok.

Le Guin bir değeri vurgularken muhtemel yanlış anlaşılmaları giderecek bütün tedbirleri alır. ‘Kızılderili Amcalar’ yazısında dikkatlice şu ayrımı yapar:

‘Robert, beni Yuroklara has etik bir hisle, utanmayla tanıştırdı. Suçluluk duygusu değildi bu. Suçlu hissedecek bir şey yoktu. Sadece utanma duygusu.’

İnce ve incelikli dikkatiyle ölçüp biçerek insanca değerlerin altını çizer, onları yerli yerine yerleştirir.

‘Bir tavşan kadar dinsiz yetiştirildim.’ der ama dinle bilimi karşılaştırırken son derece serin kanlı ve adildir. Bakınız, “Boşa Geçirecek Vakit Yok” kitabından ‘İnanç İçinde İnanç’.

Le Guin’in, din ve bilim bahsinde bu kadar ölçülü olmasının nedense birilerinde hayal kırıklığı yaratacağını düşünüyorum. Memleketimizde ellerinde Tanrı tanımazlık ölçerleriyle dolaşıp Ateizm dozu denetimi yapanlar olmadığına göre benimki kuruntu. (Söz konusu cihazda en yüksek derece Dawkins’tir. Le Guin’in dozu kurtarmaz.)

Hayatının büyük bir kısmını Tao’yu anadiline aktarmaya adamış bu kadının ölçü bilir bir denge ustası olmasına şaşmamak lazım.

Dengeyi yakalamak, dengede durmak, dengede kalmak… Büyüdükçe geliştirilebilecek becerilerdir. Başta Yerdeniz Büyücüsü serisi olmak üzere hikâye ve romanlarında sıkça işlediği büyüme meselesi denemelerinde de ciddi bir yer tutar. ‘İçimizdeki Çocuk ve Çıplak Siyasetçi’ yazısında popüler algıda bir külte dönüşmüş ‘içimizdeki çocuk’ imgesini alır hallaç pamuğu gibi atar. Değerler ve kavramlar olması gerektikleri gibi görünür ve belirgin hâle gelirler. Büyümek bir lanet değildir.

‘Cehalet bilgelik değildir. Masumiyet yalnızca ruhun bilgeliğidir. Hepimiz hayatımız boyunca çocuklardan bir şeyler öğreniriz, öğrenebiliriz; fakat “küçük çocuklar gibi olmak” entelektüel, pratik ya da etik değil manevi bir nasihattir.’

‘Üst Katlardaki Atlar’ yazısında ise iki yaşındaki Leila’nın ‘Atlar üst katlarda mı?’ sorusuyla bir tefekkür yolculuğuna çıkar. Onlarca pedagoji kitabının çözmek için sayfalar sarf edeceği meseleleri tereyağından kıl çeker gibi çözer: ‘Gerçek bilginin ölçülemez bir değeri ve bir çocuğa yalan söylemenin affedilemez bir yanlışlığı var. Yetişkinlerin inanmama seçeneği bulunur. Bir çocuğun özellikle kendi çocuğunuzun böyle bir seçeneği yok. (Boşa Geçirecek Vakit Yok)’

Le Guin, elbette çocuklara aktarılacak mitlerin ne kadar değerli olduğunu bilir. ‘İşletim Kılavuzu’ yazısında kendi kültürlerinin hikâyelerinin çocuklara aslında neyi öğrettiği ve gösterdiğinden bahseder: ‘Her kültür, hikâye yoluyla kendini tanımlar ve çocuklarına insan ve kendi halkının mensubu -Hmong, !Kung, Hopi, Keçuva, Fransız, Kaliforniyalı- olmayı öğretir…’ Dahası, ‘Merkezin nerede olduğunu -evin, yurdun, nerede olduğunu yurdun ne olduğunu- bilmeyen bir çocuk çok kötü durumdadır.’ Benim bu ifadelerden kendi kültürüm adına çıkardığım şu; çocuklarınıza Dede Korkut hikâyelerini okuyun, masal anlatın.

Bahçemde Fil Olabilir; Savaş Asla Olamaz!

Morpurgo’nun yazarlık gücü; savaşı tüm gerçekliğiyle sunarken, onun karşısındaki yaşamsal detayları öne çıkarmasında, küçük mutluluk anlarının savaşa karşı koymadaki büyük etkisini atlamamasında. Vahşeti olgu olarak yansıtıp, çirkin detaylarla oyalanmamasında, buna karşılık filin patates sevgisini, kardeşlerin basit sataşmalarını, candan kucaklaşmalarını mimarisinin fil ayakları kılmasında. İnsani derinliği ise, bir Britanyalı olarak, Britanya’nın sorumlusu olduğu, tarihin en vahşi bombardımanlarından birinde tarumar edilen Dresden’den yana olup onu yasını tutmasında.

 

Bhopal felaketi, Dresden bombardımanı, Zilan deresi katliamı… hiç duydunuz mu? Peki ya Çernobil, Pearl Harbor, 11 Eylül…? Neden ikinci grup birincilere oranla zihnimizde daha diri, daha taze, daha bilindik? Trajediler bile yarışıyor maalesef dünyamızda, onlara bile el atıyor güç odakları. Hele bir de tarafsanız; pis naziler dünyayı mahvetmişken sivil Almanlardan nasıl bahsedersiniz, pis kızıllar milli birliğimizi bozarken gariban Rus halklarından söz etmek de neyin nesi? Japonlar Çin’e ve civardaki tüm Asya ülkelerine vahşice saldırırken Hiroşima ve Nagazaki’yi “gerekli tedbirler” kapsamına almayıp da ne yapacağız?

Neyse ki direnen, vicdanı her şeye rağmen körelmeyen, düşmanın ne olduğunu anlamakta zorlanıp, tanımı için defalarca sözlüğe bakıp duran güzel insanlar, gerçek dünyalılar da var aramızda.

Çocuk Edebiyatı en duyarlı edebiyat dalı olduğundan ve dünyanın dönmesi için çocukluğunu unutmayan koruyan yetişkinlere ihtiyaç duyduğumuzdan savaş ve düşman da yerini almıştır neşeli şarkılar ve mutlu düşler bahçesinin öte yanında. Savaş zamanında ne işe yarar merhamet, çocuklar ayakta kalıp ayak altında kalmamak için ne yapar? Düşmanı öğretmen kılmamak, ona dostça davranmak nerede yetişir? Temiz sayfa açma azmi nasıl hasat edilir? Bu ve bunun gibi yaşamsal değerdeki soruların peşine düşer Britanya’nın en nitelikli ve verimli yazarlarından Michael Morpurgo. Onun kitaplarında hayvanlar insan savruluşunun belleği olarak sağda solda; cephede, sahilde, evde, tarlada ve bahçede dolanıp dururlar.

Binicisi Alman olduğunda da, İngiliz olduğunda da insan ve yük taşır atlar, bakıcısı Rus olduğunda da, Japon olduğunda da patates yer filler, üstelik savaş ve barış nedir bilmeden yaşamaya çalışır ve başaramazsa ölür tüm hayvanlar.

Anne yaşlılar bakım evinde çalışan bir hemşiredir. Oğlu Karl, kısıtlanmamış tüm çocuklar gibi etrafını rüyalar ülkesine çevirme gayretiyle koşar, oynar ve durmaz! Arkadaşlarını  peşine takıp yaşlıların ölümle nişanını bozacak güzellikler saçarlar etrafa. Bir gün, dışarıdan yaşlı ve hasta görünen ama içinde insanlığı kurtaracak değerde anılar barındıran Lizzie ile  kırk yıllık ahbabı gibi laflarken yakalanır annesine. Lizzie’nin fil hikâyesine inanmayan annesine! Çocuklar şıp diye anlar neyin gerçek neyin yalan olduğunu, savaş mesela; külliyen yalan! Lizzie’nin çocukluğunu kuşatıp savaş günlerinde nefes almalarını sağlayan güzelim Marlene’nin, hani şu muhteşem Mavi Melek filminin başrol oyuncusu Marlene Dietrich’in adaşı filin ders diye okutulacak hikâyesi Karl olmasa ne annesine ulaşacaktı ne de biz okurlara.

Savaş gelmeden kokusu gelir önce, fay hattı kâh baba oğulu ayırır birbirinden, kâh amca yeğeni. Kırk yıllık komşular önceleri zorlukla heceleyerek dü-dü-düş-ma-ma-man derler birbirlerine sonra da düşmancadan başka dil konuşmaz olurlar. Mazinin yozlaştırıcı etkisine kısacık paragrafta çarpıcı bir şekilde yer verir yazar. Almanların yenilmiş olması, Alman milletinin yoksul ve güçsüz düşmesi, kifayetsiz muhteris Hitler’in büyük bir kurtarıcı olarak parlamasına neden olur. Onun tüm dünyaya delice meydan okumasını kitaptaki Manfred enişte gibiler kahramanlık sanırlar. Savaş güçlü bir tersine çeviricidir: “Öldürmeyin, savaşmayın!” diyenler hain diye damgalanır, çocuklar ölmesin diye çırpınanlar kodeslere tıkılıp, üç öğün dayakla mükâfatlandırılır. Lizzie’nin annesi savaş karşıtı, hayvanat bahçesi çalışanı orta yaşlı bir kadın olarak önce bu vahşi bağnazlıkla mücadele eder, sonra biricik sevgilisi kocasını istemeye istemeye savaşa gönderir. Mutti ve Pappi diye söz edilir onlardan kitapta, isimleri ve milletlerinden öte anne ve babadır onlar. Marlene de savaşın başladığı ve yakında bombalarının kokusunun çıkacağı sularda gelip oturur, kitabın ve gönlümüzün baş köşesine. Hayvanları ya bombalar öldürecek ya da ona arkadaşlık edenler. Üçüncü şıkkın imkânını zorlar anne ve resmi onayı, amir iznini de alarak fili peşine takıp bahçeye getirir.

Marlene’ye havlayıp rahatsız eden köpek, huzursuzluğunu gidermek adına çıkılan dolunay yürüyüşü, yolda karşılaştığı köpeğin peşinden trompetvari sesiyle gürleyip koşan Marlene, onun sesine karışan kahredici siren sesleri ve iki gün boyunca binlerce kez bombalanan güzelim Dresden şehri. On üç Şubat’ı unutma, unutturma! Yola çıkmışken, geriye dönüp cehennem yeri şehirlerine kısa kısa bakmaktan ötesini yapamazlar. Yurdumuzu koruyoruz yalanıyla milyonları seferber eden savaş on milyonları yurtsuz annesiz babasız kardeşsiz ve evlatsız bırakır.

Morpurgo’nun yazarlık gücü; savaşı tüm gerçekliğiyle sunarken, onun karşısındaki yaşamsal detayları öne çıkarmasında, küçük mutluluk anlarının savaşa karşı koymadaki büyük etkisini atlamamasında. Vahşeti olgu olarak yansıtıp, çirkin detaylarla oyalanmamasında, buna karşılık filin patates sevgisini, kardeşlerin basit sataşmalarını, candan kucaklaşmalarını mimarisinin fil ayakları kılmasında. İnsani derinliği ise, bir Britanyalı olarak, Britanya’nın sorumlusu olduğu, tarihin en vahşi bombardımanlarından birinde tarumar edilen Dresden’den yana olup onu yasını tutmasında.

Tragedyalardaki baht dönüşü sayılabilecek hamlesini yapıyor ve annenin çocuklarını bin bir güçlükle motive ederek ulaştırmayı başardığı Manfred enişte Lotti teyzenin çiftliğinde akrabalarını değil şehirlerini bombalayan askeri bulduruyor yazar. Yanlış olmasın; bombalayan bizzat o asker değil, sadece rotayı tespit eden asker o! Zaten bombayı da uçak bırakıyor, uçağın bırakmasını düğmeler sağlıyor. Asker sadece düğmeye basıyor!

Gerilim çok fazla yükselmiyor, şehrini yakan, yıkan kişiyi bulmuş savaş karşıtı anne ve karşısında n’olmuş dercesine bakan genç bir asker. Nasıl yaparsın? Almanların yaptığı gibi! Nasıl yakarsın? Böyle olacağını bilmiyordum! Ne olacağını sanıyordun? Luftwaffe’lerin Londra’da yaptıkları gibi! Anne sendeliyor adeta, Rusya’da savaşan kocasının farklı bir suç işlemediğini düşünüyor bir an. Emir komuta zincirinin esas olduğu orduda karacı makineyle ateş ederken, havacı  bombaları bırakıyor. Ama Dresden ne yaptı? Sorusuyla ilgilenmez asker kafası, Londra’ya karşılık Dresden diye bakar. Nazilerin yenilmesi için milletinin mecalsiz bırakılması diye strateji belirler. Saf akıldışılığı, boş bulunsanız makul zanneder başınızı sallarsınız. Eğer tarafgirlikle körseniz, düşman dedektörünüz sürekli mesaideyse tıpkı tarih boyunca milyonların yaptığını yaparsınız.

Askerin ismi Peter, Hıristiyanlığın kutsal karakterlerinden Petrus’un çeşitlemelerinden biri. Alman da olabilir, İngiliz de, Kanadalı da olabilir, Rus da. Sanki bu ortak paydayı temsil ediyor mecburi asker Peter. Karl, incelmiş buzu kırıp gölün sularına düştüğünde canla başla didinip onu kurtaran Peter. Hikâyeyi anlatan yaşlı Lizzie’nin gençken kalbini çalan Peter. Gönlünün tortusuyla kendisini  düşman sayan annenin, sonrasında üçüncü evladı olmayı başaran Peter.

Kanadalı havacı askerle genişleyen Alman aile için Alman askerleri tehdit haline gelir. Yol boyu fil Marlene’nin cazibesi Karl’ın oyunbazlığı ve pratik zekalarıyla savuşturmayı başarırlar, anne tarafından İsviçreli olan Peter’in kırık Almancası da işe yarar elbette. Kitaptaki tek aristokrat olan kontes, yazarın hamleleriyle bilge bir kadın olarak savaş zamanlarını dengelemeyi başarır. Malikanesine yolda kalanları sorgusuz sualsiz alan ve onları ısrarla insan olarak gören, zaafları devreye girmesin diye soru da sormayan kocaman bir kalp!

Pusula, fil Marlene’den sonra insan olmayan en önemli karakter! Anlatıcı yaşlı Lizzie, bugünün çocuk Karl’ına verirken, savaş zamanında asker Peter Lizzie’nin kardeşi Karl’a verirken, Karl, Marlene’nin üzerinde gösteri yaptığı sırada düşen pusula kontesin yardımcısı Hans’ın eline geçerken ve tek bir harf farklılığından dolayı Alman, İngiliz (aslında Kanadalı) dost düşman olurken.

Eylem ve karşı eylem: Hans’ın çiğ vatanseverliği  kontesin kemalatına ve basiretine tosluyor. Biraz ahde vefa biraz yarım elma gönül alma, biraz da üstü örtük korkutma ile gelen komutanı gönderip misafirlerini mecburen uğurluyor. Üstelik başsız kalan, neredeyse yetimler korosu diyeceğimiz çocuklar korosunu da aileye emanet ederek.

Kitabın başında savaşın kokusu geliyordu uzaktan, sonunda da batıdan ve doğudan gelen askerlerin ortada buluşmasıyla savaşın sonu beliriyor, ateş etmeyen tanklar bile yerine göre insana barışı düşündürtebiliyor.

Ama Marlene öyle düşünmeyip koştukça koşuyor ve bilinmezi kucaklıyor. Ta ki her şey düzelene kadar. Pappi esir düştüğü Rusya’dan dönene, Peter ve Lizzie evlenip Kanada’nın barışçıl vahşi doğasına sığınana kadar. Bir Fransız sirkinde gösteri yapan Marlene, fil hafızasını ispatlayıp yirmi küsur yıl sonra Peter ve Lizzie’yle selamlaşana, kucaklaşana kadar.

Savaş zamanında epeyce işe yarayan, insanca nefes aldıran çocuksu oyunbazlığın, gerçeküstü cesaretin, bağışlama ahlakının hem barışı kurtarıp hem de savaşı mahkum edecek gücünden her okuyan emin olana kadar. İnsanlık ufkunda hiçbir işe yaramayan savaş bir daha kafasını hiç kaldırmayıncaya kadar!

Çocuklarla “Felsefe Konuşmak”tan Korkmayın!

Fransız düşünür ve yazar Roger-Pol Droit, Çocuklarla Felsefe Sohbetleri isimli kitabında çocuklarla felsefe konuşmaya cesaret etmek gerektiğinin altını çizer. Ama bununla kastettiği, akademik anlamda felsefe yapmak ya da çocuklara Descartes, Hegel veya Nietzsche öğretmek değil elbette. Droit’e göre felsefe konuşmak, “felsefeden konuşmak” da değildir. Ya da birdenbire gündelik dilin dışında, anlaşılması zor, farklı sözcükler kullanmak anlamında “felsefe dili”ni konuşmaya başlamak da değildir. Droit’e kulak verecek olursak “Tersine, söz konusu olan her zamanki aynı sözcüklerle konuşmaktır, ancak farklı şeylerden ve farklı bir açıdan.” Bir başka deyişle “sözcüklerin ve hatta tema ve konuların değişiminden ziyade konuşma tarzının, bulunduğumuz duruşun bir değişimidir.”

 

Çocuklar soru sormaya bayılırlar. Öyle ki verilen cevaplardan tatmin olmaz, hep daha fazlasını merak eder ve hep daha fazlasını sormaya, ısrarla devam ederler. Hem de hiç bıkmadan usanmadan. Çünkü henüz yabancısı oldukları bu dünyayı, evreni ve kendilerini sorarak/sorgulayarak keşfetmeye, anlamaya, anlamlandırmaya çalışırlar. Şaşkınlıktan doğan sorgulama haliyle çocuklar, kendiliğinden/doğal olarak ölüm, yaşam, evren, tanrı, zaman, özgürlük, adalet, barış, sevgi/aşk, dostluk gibi pek çok felsefî kavramı ortaya koyarlar. Kim olduklarını, neden var olduklarını bilmek isterler. Bu zorlu kavramlar hakkında ebeveynlerini ve öğretmenlerini terleten sorular sormakta oldukça ustadırlar. Oysa biz yetişkinler hemen her şeyi bildiğimizi sanırız: hani şu, Âsa Lind’in yarattığı eşsiz ve bilge kahraman Kumkurdu gibi, “bütün dünyalardaki her şeyi” biliriz! −aman Kumkurdu duymasın, yoksa çok güler bu evhamımıza. Öte yandan da çocukların zorlu felsefî soruları karşısında “bilgisizliğimizin” gün yüzüne çıkacağı endişesiyle çoğu zaman gerilir, hatta çocukları başımızdan savmaya kalkarız. Oysa en başta “bildiğimiz tek şeyin hiçbir şey bilmediğimiz” olduğunu kabul edip, o çocuksu merakın ve şüphenin peşinden gidebilsek, içimizdeki çocuğun sesine kulak verebilsek, her şeyden önce kendimizi “eğitsek”, çocuklara “erişmemiz” çok daha kolay olabilir. Bu nedenle ebeveynler ve öğretmenler/eğiticiler olarak biz yetişkinlerin eğitimi, her şeyin başıdır diyebiliriz. Nietzsche de buna dikkat çeker ve şöyle der: “Eğiticileri eğitiniz! Ama eğitenler ilk önce kendilerini eğitmelidirler.” Nuran Direk’in Küçük Prens Üzerine Düşünmek isimli kitabında altını çizdiği üzere, “felsefe eğitimi arayış ve sorgulama temeline dayanır ve bu eğitime küçük yaşlarda başlamak gerekir.”

Dolayısıyla en başta ailede, ardından eğitim kurumlarında çocuklar, daha çok soru sormaları için cesaretlendirmeli, teşvik edilmeli, ezberci zihniyet terk edilmeli. Ayrıca “Sokratik yöntem”le çocukların, cevapların peşine düşmesi sağlanmalı, ebeveynler ve öğretmenler tarafından, hazır bir şekilde cevaplar önlerine sunulmamalı. Çocuklar böylece düşünceler arasında bağ kurmayı (bağlantılı düşünmeyi), doğru ve yanlış akıl yürütmeleri fark etmeyi, doğru değerlendirme yapmayı öğrenme şansına/becerisine sahip olacaklardır.

 

“İnsan olma” ve felsefe arasındaki bağ

 

Bütün bunların yanı sıra “insanlaşma”nın ve insan haklarını korumanın yolu da felsefe eğitiminden geçer. Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin dediği gibi “Etik ve siyasal bir sorun olarak insan haklarının korunması da felsefeye ve felsefe eğitimine bağlıdır.” Çünkü felsefe ile insan olma arasında sımsıkı bir bağ vardır. Nermi Uygur da şu sözleriyle bu bağa işaret eder: “Düşündüğünü düşünmediğini, yaptığını yapmadığını apaçık bilerek, kıyı bucağın hesabını vererek gerçekleştirmektir felsefe. Aynı şey yaşamak, eylemek, insan-olmak için de geçerlidir.” Ön yargıları, ezberleri, değer yargılarını, ideolojileri aşmanın ve değişimin yolu da felsefeden geçer. Prof. Dr. Betül Çotuksöken’e kulak verecek olursak “Felsefe, küresel-evrensel bir düşünme modeli olarak tek bir insanın, sadece kendine ilişkin, kendine ait değiştirilebilir/güdükleştirilebilir, hatta yok edilebilir niteliklerini aşmasını sağlayabilir.” Öte yandan değerler eğitiminin, değer/değerler, doğru değerlendirme ve etik bilgisinin yolu da felsefeden geçer. Prof. Dr. Sevgi İyi’ye kulak verecek olursak: “Her insan için her an her yerde gerekli olan doğru düşünebilme, doğru bağlantılar kurabilme; insan yaşamının her düzleminde [düzeyinde], ister kişi ve kişi düzleminde [düzeyinde], ister kurum ve kişi düzleminde [düzeyinde] kurulan insan ilişkilerinde ve eylemlerinde söz konusu olan değerlerle ilgili etik bilgi edinebilme olanağı ancak felsefede ve felsefî düşünmede vardır.” Bu da demek oluyor ki çocuklarla felsefe yapmak, bunun için de öncelikle kendimizi eğitmek şart!

 

 

“Felsefe konuşmak” ya da “felsefe yapmak”

 

Dikkat edecek olursak, felsefe eğitiminde esas olan çocuklara/gençlere filozofların düşüncelerini ezberletmek, “felsefe öğretmek” değildir: çocuklarla “felsefe konuşmak”, “felsefe yapmak”tır. Peki, nedir çocuklarla felsefe konuşmak ya da felsefe yapmak? Fransız düşünür ve yazar Roger-Pol Droit, Çocuklarla Felsefe Sohbetleri isimli kitabında çocuklarla felsefe konuşmaya cesaret etmek gerektiğinin altını çizer. Ama bununla kastettiği, akademik anlamda felsefe yapmak ya da çocuklara Descartes, Hegel veya Nietzsche öğretmek değil elbette. Droit’e göre felsefe konuşmak, “felsefeden konuşmak” da değildir. Ya da birdenbire gündelik dilin dışında, anlaşılması zor, farklı sözcükler kullanmak anlamında “felsefe dili”ni konuşmaya başlamak da değildir. Droit’e kulak verecek olursak “Tersine, söz konusu olan her zamanki aynı sözcüklerle konuşmaktır, ancak farklı şeylerden ve farklı bir açıdan.” Bir başka deyişle “sözcüklerin ve hatta tema ve konuların değişiminden ziyade konuşma tarzının, bulunduğumuz duruşun bir değişimidir.” Bu bakış değişikliğini şu örnekle daha açık hale getirir Droit: “Örneğin ‘saat kaç?’ demek ve ona göre cevap vermek yerine, felsefe konuşmak şu anlama gelir: Zaman nasıl geçer? / Zaman geçmek için ne yapar? / Onu neden ölçmek gerekir? / Zamanda kendimizi bulmak için ne yaparız? / Öyleyse zaman neden ibarettir?” Droit, bakışın bu değişiminin felsefe derslerinden daha önemli olduğunu vurgular, çünkü felsefe konuşmak, sorgulamak, fikirleri incelemekle aynı şeydir: “Felsefe, fikirlerimiz olduğu zaman değil, onları incelediğimiz zaman başlar; nasıl yapıldıklarına, içlerinde ne olduğuna, onları tutanın ne olduğuna bakmayı iş edindiğimiz zaman, onları farklı yönlere çevirmek, çeşitli ışıklar altında aydınlatmak istediğimiz zaman başlar.”

 

Fark edileceği üzere felsefe konuşmak, bir birliktelik gerektirir, yani ortak bir sorgulama işidir, birlikte yol alınan bir arayıştır. Bununla birlikte kişinin kendisiyle arasına bir mesafe koyabilmesine ve ezberlerine, inançlarına, değer yargılarına dışarıdan bir gözle bakabilmesini sağlar. Böylece doğru değerlendirme yapabilmeye açılan kapı da aralanmış olur.

“Repuerescere”: Çocukluğa geri gitmek

 Yine, Droit’in Çocuklarla Felsefe Sohbetleri isimli kitabı, hangi ucundan tutacağımızı ya da nereden başlayacağımızı bilemediğimiz felsefî kavramlarla nasıl başedileceğini gösteriyor. Bu kitabı, çocuklarla fikir gezintisine çıkmak için kullanacağımız bir piknik çantası olarak düşünebiliriz: “Yani içinde atıştıracak şeyler, belki bir pusula veya yön bulma araçları, gerektiğinde ilkyardım ya da pansuman malzemeleri var.” Felsefe eğitiminde ya da çocuklarla felsefe konuşurken yetişkinlere düşen önemli görevlerden biri de bilgiçlik taslamamak, kibirden uzak, yapmacıksız düşünmeyi sürdürmektir. Yani “çocukluğa geri gitmektir.” Erasmus’un “repuerescere” sözcüğüyle ifadeye etmeye çalıştığı şeydir bu. Droit, kitabın sonunda Erasmus’un “çocuklara şeyleri yavaşça ve oyunla öğretmek” gerektiği fikrini savunduğunu söyler ve bu nedenle çocuklara bir şey aktarmak istediğimizde “repuerescere” uygun düşecektir. Yani “dolu dolu yetişkin olmayı bırakmadan ve imkânlarına tamamen sahip olarak kendinde çocuk ruhunu bulmaktır, yetişkinin çocukla aynı seviyede olmasını sağlayan çocukluk hâli.” Bir başka deyişle “bir çocuk eşliğinde −yaş ve bilgi açısından− yetişkin olarak eğitimin öğrenimleri içinde basit, neşeli ve oyunbazca içindeki çocuğu yeniden bulmak ama bununla birlikte kendi konumunu terk etmeden bu içsel değişim sayesinde çocuğun seviyesinde olabilmek.” Droit, bunun her türden öğrenim için ama en çok da felsefe eğitimi, felsefî sorgulama için geçerli olduğuna vurgu yapıyor. Bugün ezbere dayalı eğitim sistemindeki önemli sorunlardan biri de bu bakışın eksikliğidir diyebiliriz sanırım. Çocuk ruhunu kaybetmemiş ya da o ruha sahip çıkan öğretmenlere ihtiyaç var.

Sokratik yöntemle sorgulamanın yolunu açmak

Droit, felsefenin hiç de korkulacak bir sözcük olmadığını apaçık gösteriyor bize. Ona göre felsefe “ne çözülmesi gereken bir problem ne de doğal ve spontane bir faaliyettir.” Hayatı boyunca filozofları okuyan, inceleyen ve yorumlayan ve felsefe kitapları yazan Droit, Kızıma Felsefe Öğretiyorum isimli kitabında da gençlere, felsefe denen şeyin nasıl bir faaliyet olduğunu anlatmaya çalışıyor. Kitap, Droit’in on altı yaşındaki kızı Marie ile yaptığı konuşmalardan oluşuyor. Droit, felsefenin sağladığı zihinsel özgürlüğün hâlâ kendisini şaşırttığını söylüyor kitabın başında: “Felsefelerin farklılığı, çeşitliliği; insan beyninde oluşan ilginç, inanılmaz, beklenmedik fikirler; analizlerin keskinliği ve inceliği; hiçbir tartışmanın asla yasaklanmadığı, hiçbir olasılığın önemsiz görülmediği, hiçbir eleştirinin göz ardı edilmediği bir zihinsel alandan gelen olağanüstü özgürlük beni şaşırtır. Felsefenin tükenmez gücünü oluşturan da bu zihin açıklığıdır.”

Kitap, bizim de bu şaşkınlığı yaşamamızı sağlayacak sorgulatıcı diyaloglardan oluşuyor. Droit, “Sorular soran ama cevaplardan tatmin olmayan bütün çocuklara” ithaf ettiği bu kitapta, kızı Marie’nin sorduğu sorulara, onunla birlikte cevap aramak üzere felsefî bir yolculuğa koyuluyor. Kızıyla felsefenin ne olduğu, ne işe yaradığı üzerine tartışan Driot, tıpkı Sokrates gibi kızının bildiğini sandığı pek çok şeyi aslında bilmediğini görmesini sağlıyor.

 

Droit, Marie’ye Sokrates’in her şeyi bildiğini sanan bir öğretmenle arasında geçen diyalogu örnek vererek yapıyor bunu. Kısaca anlatayım: Sokrates, öğretmene “güzellik”in ne olduğunu sorar. Öğretmene göre çok basit bir sorudur bu, çocuk oyuncağıdır: “Altın bir vazo” diye cevap verir. Belli ki öğretmen soruyu hiç anlamamıştır. Sokrates ona “güzel olma”nın anlamını sormuştur, ancak adam güzel bir şeyi örnek vermiştir. Adam yanlış yolda devam eder: güzelliğin bir yarış atı ya da genç bir kız olduğunu söyler. Adam herkes gibi güzelliğin ne olduğunu bilir, ama güzellik fikrini tanımlayamaz, birdenbire bu konuda hiçbir şey bilmediğini anlar. İnsanın bildiğini sandığı ama aslında hiç bilmediği bir yığın fikir vardır. Driot’in deyişiyle “Açık seçik açıklamak zorunda kalmadığımız sürece ne olduğunu bildiğimizi sandığımız bir yığın şey.” Örneğin “zaman”. Bunları belirgin biçimde anlatmak zorunda kaldığımızda sıkıntının başladığını söyler Droit ve ekler: “Felsefe bu sıkıntıdan kurtulmakla ilgili bir etkinliktir.”

Bu sıkıntıdan kurtulmanın yanı sıra daha pek çok derde devadır felsefe. Droit ve Marie ile birlikte sorular sormaya ve cevaplar aramak üzere hep yolda olmaya çalışırsanız bunu siz de fark edersiniz.

 

Felsefe ve edebiyat ilişkisi

Felsefe ve edebiyat arasında da çok sıkı bir ilişki vardır. Edebiyat eserleri, felsefenin bir alanı olan etik ve etik eğitimi için, çocuklarla felsefe konuşmak için eşsiz bir yol gösterici, paha biçilmez bir hazinedir. Doç. Dr. Hakan Savaş, Sinema ve Varoluşçuluk isimli kitabında felsefe ve sanatın, insanı bir bütün olarak kavramanın, anlamanın ve anlatmanın bir yolu olduğuna dikkat çeker ve şöyle der: “Birinde kavramsal düzeyde yansıtılan yaşam, öbüründe duygu-düşünce düzeyinde yansıtılır. Bir başka deyişle, filozof, sanatçıya kavramsal düzeyde insanı tanıtırken, sanatçı da filozofa etiyle kemiğiyle yaşayan somut insanı gösterir” (Savaş, 2013, s. 38). Sanatın bir dalı olarak edebiyat da insana insanı gösterir: orada etiyle kemiğiyle, bütün çıplaklığıyla insan vardır. Ölüm-yaşam, sevgi-nefret, güzel-çirkin, savaş-barış… vardır. Felsefe bu gibi fikirleri/ideleri kavramlaştırmaya çalışıp onların bilgisini ortaya koymaya çalışırken, edebiyat eserleri yaşayan, ölümü tadan, seven, nefret eden, onurunu ayaklar altına alan, acı çeken, korkan, üzülen, başkaldıran… gerçek insanı göze görünür kılar. Dolayısıyla çocuklarla felsefe konuşurken, sorgulamaya elverişli edebiyat eserleri/metinleri ilk başvurulması gereken kaynaklardandır. Nuran Direk’in dediği gibi “elverişli metinlerle çocuğun yaşamı ile ilgili temel soruları sormasını ve bu metinler aracılığıyla kendisini ve dünyayı tanımasını sağlamak” mümkün olabilir. Örneğin Antoine de Saint-Exupéry’nin Küçük Prens’i çocuklarla felsefe konuşmak isteyen ebeveynler ve öğretmenler için adeta biçilmiş kaftandır. Sonra Âsa Lind’in Kumkurdu kitabı, Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ı, Michael Ende’nin Bitmeyecek Öykü ve Momo’su, Richard Bach’ın Martı Jonahthan Livingston’u her daim söyleyecek sözü olan, yol gösteren kitaplardan birkaçıdır. Çocuklarla felsefe konuşmaktan korkmayan yetişkinlere minik, naçizane bir tavsiye ile bu yazıyı noktalayayım: Bu yola koyulmadan önce, bahsettiğim edebiyat eserlerini ilk olarak kendiniz okuyun, ardından boyuna sorular soran ve cevaplardan asla tatmin olmayan çocukların elinden tutun. Ve sonsuz sorularla yola devam edin…

 

KAYNAKLAR

 

Lind, Âsa (2009). Kumkurdu /Üçü Bir Yerde. Çeviren: Ali Arda. İstanbul: Kanat Kitap. Birinci Baskı.

 

Direk, Nuran (2016). Küçük Prens Üzerine Düşünmek. İstanbul: Pan Yayıncılık. Altıncı Baskı.

 

Kuçuradi, İoanna (2011). İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları. Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları. İkinci Baskı.

 

Uygur, Nermi (2017). Bütün Eserleri II (1. Cilt). Akıl Yalım Gibidir. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

 

Çotuksöken, Betül (2004). “İnsan Hakları Eğitiminde Felsefenin Vazgeçilmez Rolü”. Yayına Hazırlayan: İoanna Kuçuradi ve Bülent Peker. Elli Yıllık Deneyimlerin Işığında Türkiye’de ve Dünyada İnsan Hakları. Ankara: Hacettepe Üniversitesi İnsan Hakları ve Felsefesi Uygulama ve Araştırma Merkezi-UNESCO İnsan Hakları için Felsefe Kürsüsü. İkinci Baskı.

 

İyi, Sevgi (2018). “Felsefe ve Düşünmek”. Yayına Hazırlayanlar: Ahu Tunçel, Zekiye Kutlusoy, Güncel Önkal. Felsefeye Giriş Yolları/Betül Çotuksöken’e Armağan. İstanbul: Papatya Yayıncılık.

 

Droit, Roger-Pol (2017). Çocuklarla Felsefe Sohbetleri. Çeviren: Atakan Karakış. İstanbul: Say Yayınları. İkinci Baskı.

 

Droit, Roger-Pol (2016). Kızıma Felsefe Öğretiyorum. Çeviren: İsmail Yerguz. İstanbul: Say Yayınları. Dördüncü Baskı.

 

Savaş, Hakan (2013). Sinema ve Varoluşçuluk. İstanbul: Sözcükler Yayınları.

 

Ebemkuşağı

Ne yazık ki insanı bedbin ve bezgin hale sokan bu mekânlar, şehirlerimizi yağ lekesi gibi işgal etmiştir. Belki de ihtirasıyla hükümran olmuşların ve yetkisini ganimete çeviren tamahkârların mimarlık ve şehircilik anlayışı sonucu, insan doğasına aykırı, muhayyilesini körelten mekânları modern hayatın sığınakları olarak pazarlaması ile başlamıştır hikâye. Şehirler; içinde yaşayanların zihinlerini enkaza çevirecek şekilde, adeta üstü açık hapishaneler gibi inşa edilmişlerdir. Unutulduğunu unutan adam, bir an durdu ve sessizce terennüm etti hüküm cümlesini; Bu mekânlarda gözünü açan kuşaklardan sevda ehli ustalar çıkmaz.

 

Unutulduğunu unutan adam, sırtındaki ağırlıkları taşıma becerisini güçlendirmek için çıktığı uzun bir yürüyüşte halini tarif edecek cümleyi arıyordu. Halini başkalarından önce kendine tarif ederek ikna etmeliydi.  Çünkü yürümek, insanın kendini keşfetmek için yaptığı iyi-kötü her ne varsa muhasebeleştirmek ve aynı zamanda kendisiyle barışık olmaya vesile olduğu bir eylemdi. İnsanın şehir hayatında en çok ihmal ettiği şey kendisiydi.  Süre giden hayat, kendine kalma, düşünme, idrak ederek irade koymasına engel olacak şekilde kurgulanmıştı. Böyle bir hayatı kurgulayanların en önemli başarısı, buna göre yaşayanların seçimlerini kendilerinin yaptığı duygusuna sahip olmalarını sağlamaktı. İkamet edilen mekânlardan, maişetini temin ettiği ve mesleğini icra ettiği her yer, her şey sanki kendi seçimiymiş gibi zorunlu ve sevimli gösteriliyordu. Bütün bunları elde edebilmesi için katlandığı zorlukları makul saymayı olağanlaştırarak bilinçaltına işleyecek bir hayat tarzı modernlik başlığı altında sunuluyordu.  Üretim ve tüketim alışkanlıkları yine bu mekânların içerisinde süren hayatların mutluluk reçetesi kıvamında sürdürülüyordu.  Böyle bir döngü, şehirlileri sürekli reçete almaya mecbur tutma sonucunu doğuruyordu.  Oysa gözünü toprak damda açıp, beton binalarda kapatan insan için ömür, iki yağmur arasında ebemkuşağı görme arzusu uğruna tahammül ve katlanma süreciydi.  Unutulduğunu unutan adam, umursamadığı şeyleri düşündükçe akla ziyan cümlelerin kendini umarsız bıraktığını fark etti ve zihnine çeki düzen vererek yürümenin tarifini bir kez daha kendine telkin etti.

Yürümek, dolaysız, doğrudan bir eylemdir.  Karar verir ve yola koyulursunuz.  Tereddüt, kulağınıza dişil bir tonda fısıldayan Brütüs’tür. Umursamazsınız.  İlk adımdır önemli olan, siz adımı atarsınız, sonrası zamana, zemine, güneşe, buluta, yağmura ve coğrafyaya kalmıştır.  Yol yoldaşla menzile varır. Yoldaşınız, başınızdır. Gözlerinizle tanık olduğunuz ve muhteşemliğini doğallığından alan çevre, başınızın içindekini yekûnuyla birlikte alır ve sizi bir serüvene sürükler. Biraz da bu yüzden yürümek, bir süreliğine de olsa arkada bıraktıklarınızdan pişmanlık duymadığınız bir yola düşmektir. Serüven başlamıştır.

İnsan, hayata tutunma melekelerini körelten, hayatı, sürekli rakamlarla tarif ve mahkûm eden zihniyetin ürettiği mekânlardan çıkarak, doğal, yani insani olan duyguların yeşerdiği coğrafyaya, mevcuduyla ve kayıtlardan azade bir halde iltica etmelidir.  Aksi durumda, hayatın anlamını, sorgulama iradesini kullanmadığı organ gibi işlevsiz bıraktığı için köreldiğinin farkında olmaz. Ne yazık ki insanı bedbin ve bezgin hale sokan bu mekânlar, şehirlerimizi yağ lekesi gibi işgal etmiştir. Belki de ihtirasıyla hükümran olmuşların ve yetkisini ganimete çeviren tamahkârların mimarlık ve şehircilik anlayışı sonucu, insan doğasına aykırı, muhayyilesini körelten mekânları modern hayatın sığınakları olarak pazarlaması ile başlamıştır hikâye. Şehirler; içinde yaşayanların zihinlerini enkaza çevirecek şekilde, adeta üstü açık hapishaneler gibi inşa edilmişlerdir. Unutulduğunu unutan adam, bir an durdu ve sessizce terennüm etti hüküm cümlesini; Bu mekânlarda gözünü açan kuşaklardan sevda ehli ustalar çıkmaz. Yunus, Itri, Dede Efendi, Fuzuli, Baki, Pir Sultan, Dadaloğlu ve adını sayamadığı çok ustalar geldi dilinin ucuna. Mesela, Köroğlu’nun sığınağı dağlardı, Fuzuli, Mecnun’a çöllerde söyletti ah’ını.  Acaba, dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Babil’e asma bahçeleri yapacak usta olmadığı için mi yaptıran kral çıkmıyor, yoksa bilge krallar yeryüzünü terk mi ettiler? Aşk’ın, erbabı o güzel insanlar, o güzel atlara binip de gittiler mi?

İnsanımızın sığınak kavramı değişti. Artık sığınak kavramı, ikamet edilen, birbirinin benzeri ve geometrik mekânlar olarak belletilmiştir. Bu mekânlar, insanın arş’a yükselme duygularına set çeken, gökyüzünün azametini gölgeleyen, içindeki karabasanı çoğaltan ve sanki bir el tarafından bakanları hipnoz edecek şekilde günümüz insanının zihnini kuşatmıştır. Yürüyüşünü gerekçelendirmeye devam etti. Başın bedene isyanı da, başka sığınaklar arama isteğini gerçekleştirmesi de kendisini tutsak eden sığınakları terk etme isteği de bu yüzden yürümeyi özgürlüğe kaçmak eylemi olarak zorunlu kılmıştır.  Yürümek, aynı zamanda, gündelik hayatında yaşadığı bütün halleri elden geçirme, tefekkür ve muhasebe etme, kısaca olanları ve olması muhtemelleri zihinden geçirme fırsatıdır.  Atilla İlhan’ın bir romanında kahramanına söylettiği “Uykusuz geceleri hüküm geceleri değil mi?” sorusuna gündüz verilen cevapları da kapsar. Keşke li cümleler ve hayıflanmalar temiz, oksijeni yoğun olarak hisseden ve tam zamanlı çalışan akciğerlerin beyne gönderdiği olumlu sinyallerle bellekten sessizce tahliye edilir. Ruh dinginliğine geçme, kanatlarınızın olduğunu hissetme, bir tür arş’a tırmanma heyecanına ulaşırsınız.  Çünkü güneşe yürüyenin endişesi ve hesabı olmaz. Renk cümbüşü altında, Saka kuşunun, Üveyik’in Sığırcık’ın, Serçenin, Hüthüt kuşunun mahrem cilveleşmelerine davetsiz tanık olmanın yerini hiçbir şey dolduramaz. Leyleğin zarif, naif, gökyüzünün maviliğini çizmeden, örselemeden adeta tablonun mütemmim cüzü-tamamlayıcı parçası- gibi süzülmesinin bakan gözün sahibinin yüreğinde hangi duyguları harekete geçirdiğini her gün ikamet ettiği mekânlarda kaç bekerel radyasyona maruz kalanlar bilemez.  Bütün duydukların, gördüklerin ve hissettiklerin hayat bilançosunda yer alır ancak rakamlarla ifade edilmez.

O yüzden yürüme eylemi, her insan için özel ve kendine has duyguları hücrelerine kadar hissetme, kendisiyle hemhal olma, bir başka söyleyişle içine yapacağı yolculukla arınmadır. Hasılı, şair bu durumu bir mısrası ile

“Yürümenin dışındaki bütün eylemlerin adı kaçış, kaçış, kaçıştır.” * diye özetlemiştir.

*Göğekin, İlhami Çiçek

İlhami Çiçek’e 7 Selam

Nerdeyse kırk yıl öncesine baktığımda, gençliğimize, genç şair oluşumuza, ilk kitaplara, dergilere, arkadaşlıklara, tartışmalara, yakınlıklara, buluşmalara…Yukardan beri söyleye geldiğim sözleri de aklımda tutarak bir de şunu demek isterim: İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri kitabı 1980’lerin önde gelen ilk kitaplarından biridir.

 

1-Bazı yerlerde, ‘dünyadan çıkış yolları’nın benzerliğinden ötürü, Nilgün Marmara ile İlhami Çiçek arasında koşutluklar kurulduğunu okudum. İki ‘müntehir’ şair oldukları için, mensubu oldukları ya da mensubiyet atfedilen sağ ve solun onları dışladıkları iddia ediliyordu. Böyle genel bir kavram var mı bilmiyorum, sağ ve sol diye!

Sağda sağlar ve sollar, solda sollar ve sağlar var. Doğuda batıların batıda doğuların olduğu gibi. Bilhassa, elbette tesadüfen değil ama, adları yan yana geldiği, birlikte anıldıkları için, birini çok yakından tanıdığım, diğerini tanışmanın arifesinde yitirdiğim iki şairin de mensubiyetlerinin, öncelikle ne sağ ne de sol olduğunu söylemek isterim.

Öncelikleri şiir olanlardan ikisi de. Bu nedenle onlar için şair demek bile ağır olabilir, ruhlarını incitebilir. Evet, önceliği sağ ya da sol olan iyi ve büyük şairler de vardır. Ama şiir aynı zamanda farklılıklara alan açan bir olanaktır. Ve şiir sağdan da soldan da önce hayata ve ölüme bakarak yazılır, çatılır.

 

2-Cahit Zarifoğlu’nu ben de çok severim. Özgün ve büyük bir şair olduğuna hiç kuşku yok. Öyle ki artık klasik şairlerimiz arasında da sayılıyor, sayılmalı. O da erken gidenlerden, farklı ve yol açıcı bir şiiri var edip gidenlerden. İlhami Çiçek açılış kitabı olan Satranç Dersleri ile hep Zarifoğlu’nu hatırlatır bana. Neredeyse onun açtığı yolda yürüyen tek şairmiş gibi gelir. İkisi de hakikatin oyunla, bitmeyecek bir yolculuğa dönüşeceğini ve oyun olmadan hakikatin var olmayacağını, varılsa, bulunsa, erişilse bile anlaşılamayacağını, oyunun yalnızca hayatı güzelleştirmek için değil aynı zamanda hakikat yolculuğunun da sık sık durulan bir mola yeri olduğunu da kavramış şairler. Bu kavrayış elbette onların da kendi oyunlarını, bu şiir olur, satranç olur, jest olur, iyi kurmalarına, oyunu bir bakıma da hakikatin yeniden inşasına çalışan bir sanat, görgü, anlayış olarak görmelerine yol açar…

Sanki Zarifoğlu oyunu Çiçek’e bırakmış, o da şahane bir açılışla bu jesti karşılıksız bırakmamış gibi bir his var içimde.

 

3-Bir şiir armağan edip gitmek için de yaşayabilir insan yalnızca. Şiirinin kendisini kırk kez bağışlatacağını bilenlerdir belki de kolayca bırakıp, çekip gidenler. Şiirini kimsesiz, yalnız bırakmazlar bunu yapmakla, aksine şiirle dünya arasından çekilirler. Oyuna bu da dahildir. Nilgün de kitabı yayımlanmadan, ama dosyasını emanet ederek gitmişti. Zafer Ekin’i biliyorum, ilk kitabının yayımlanmasını bekliyordu. Üçü için de eylem hazırdı, “şiir böyle de çarpabilir hayata!” Eksik bırakmışım, ‘hayatın yüzüne’ demeliymişim! Ve hepsininki de, Kaan İnce dahil, İlhami’nin dediği ‘ilk açılış’tır belki de: “evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış/artık dönüş yoktur/kuşku bağışlanmasa da/tedirginlik doğal sayılabilir”

 

4-Yaşamlarını şiire yatırmış insanlardan söz ediyorum. Şair olmak kolaydır, iyi ya da kötü şiir yazarsın, adın iyi şaire, şaire ya da kötü şaire çıkar. Elbette her şeyin olduğu gibi bunun da bir bedeli vardır. Anlaşılmamaktan bazen fazla anlaşılmaya, şöhretten unutulmaya, dışlanmaya, yadırganmaya, yalnızlığa. Doğrusu hiçbiri de göze alınamayacak şeyler değildir. Bunların bilgisi şiir yazan herkeste az çok kayıtlıdır. Cahit Zarifoğlu’ndan İlhami Çiçek’e, Nilgün Marmara’ya Didem Madak’a, ‘yüksek hatır’ı olanlarsa, şairlikten başlayarak onun ön kabulleri ya da sonuçları olan, bazılarını yukarda saydığım fiilleri unuttukları için, belki de hiç mi hiç akıllarına getirmedikleri için asıl şimdi yaşıyorlar. Belki de ‘gurbetten şiire’ diye bir hâlden söz etmek gerekir ve bu ‘hâl’in içinde de, gününü gecesini şiire vermiş, şiire alın teri, göz nuru dökmüş olanlardan değil, varlığını da yokluğunu da şiire yatırmış bu isimlerden söz etmek gerekir. Hemen hepsi de tek kitapla yetinirler. Sanırım şiirlerinin başlangıcı olmadığı gibi sonu da olmayacağı içindir bu. Yani başka bir şey yazmayacaklardır, varlıklarını, sözlerini o kitapta toplamışlar ya da bir kitaba sığabilecek kadar inceltmişlerdir. İlhami Çiçek’in daha çıkar çıkmaz adeta yıllardır bekleniyormuş gibi ilgi gören ve o günden bugüne daha çok ilgi gören Satranç Dersleri(edy, 1983) kitabı gibi.

 

5-Tıpkı hayat gibi, şiirin de bir şeye yaraması gerektiği kadim bir düşüncedir. Sonradan şiirle hayatın yolu ayrılınca, araya yazı girince, şiir de yazı gibi bir metne indirgenmek istenmiştir ama, şiir kendini korumasını bilmiştir. Şiir, bir; yazı değildir, iki; boşuna değildir, üç; yalnızca sözcüklerden ibaret değildir. Şiir bazen az, bazen çok, ama her zaman bir şey demektir.

Şiirle yaşamın birbirini tamamlaması da bundandır. Burada, kolayca, şiirin bir şey anlatması gerekir demiyorum. Şiir, bir şey ‘yapar’, ‘yapmalı’ demek istiyorum. Bir ‘eylem’ olarak görüyorum çünkü şiiri. Bu bazen şiiri terk etmek olur, bazen topluluğu terk etmek, bazen de Müslüm Gürses’in “yakarsa dünyayı garipler yakar!” özdeyişi gibi kendini sorumlu, hatta bazen yükümlü hissetmek olur. ‘Sorumlu’, ‘yükümlü’, ‘vazifeli’ şairlere bakalım, Nazım Hikmet onların başında gelir, Sezai Karakoç onların en hatırlı isimlerindendir, Cahit Zarifoğlu tüm yaşamını bu sorumlulukla sürmüştür, Nilgün Marmara’nın derdi de, tıpkı İlhami Çiçek’te olduğu gibi, ‘yalnızlık’ filan değildir, ‘dünya ağrısı’dır.

Belki de Ece Ayhan’ın ‘toplum değil topluluk’ diye baktığı ve ‘kötülük topluluğu’ olarak adlandırdığı bir dünyanın, ülkenin ağrısıdır. Cahit Zarifoğlu nasıl Yunus’un şiiri gibi herkesin ‘duyabileceği’ bir şiire yönelmek istediyse ya da bütün çabasını oraya yönelttiyse, İlhami Çiçek de, tek ama çok kitabı sayılması gereken Satranç Dersleri ile benzer bir çabayı, daha erken göstermiştir. Bu çaba, yalnızlık gibi bir trajikten çok, dünya ağrısının neden olduğu, duymayı engelleyen, ağırlaştıran, kesen yabancılıklara karşı bir yenilenme, arınma ve iletme çabasıdır. Duyulmayı istemek. Tanrının bile bilinmeyi istediği bir evrende, şair duyulmayı istemez mi? Şiir belki de iç duyu, içten duyuş olduğu için, okurlar, dinleyiciler kadar, hatta onlardan da önce şairin ihtiyacını duyduğu şeydir. Ve bize bunu duyurmak için çoğu kez kendilerini feda eder şairler, o ‘adanmış ruhlar’

İlhami Çiçek o adanmış şairler arasındaki genç ruhlardan biridir.

 

6-Nerdeyse kırk yıl öncesine baktığımda, gençliğimize, genç şair oluşumuza, ilk kitaplara, dergilere, arkadaşlıklara, tartışmalara, yakınlıklara, buluşmalara…Yukardan beri söyleye geldiğim sözleri de aklımda tutarak bir de şunu demek isterim: İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri kitabı 1980’lerin önde gelen ilk kitaplarından biridir. İkinci Yeni’nin ve Türk şiirinin en iyi kitaplarının yayımlandığı yıllar 1958-59 yıllarıdır, Üvercinka, Yerçekimli Karanfil, Dünyanın En Güzel Arabistanı, Galile Denizi gibi…1982-84 yılları arasında da 80’li yıllara ve sonrasına etki eden şiir kitapları yayımlanmıştır. Osman Konuk’un Seni Yalnız Ben Anlarım, Akif Kurtuluş’un Yalan Şiirler, Ahmet Erhan’ın Yaşamın Ufuk Çizgisi, Ahmet Güntan’ın İlk Kan, Tuğrul Tanyol’un Elinden Tutun Günü, Adnan Özer’in Çıngırağın Ölümü…kitapları ilk aklıma gelenler. Bu kitaplar ve onları yazanların sonraki kuşakları etkilemesi gibi, İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri de bir ilk kitap olmaktan çok, adeta şairin kendisinden seçmeler yapıp oluşturduğu bir seçme şiirler gibidir ve bugünden bakıldığında o yılların şiiri arasında da çok farklı bir yerde durduğu söylenebilir. Tam da geleneğin yeniden keşfedildiği, İkinci Yeni’ye yeniden ve bu kez doğru dürüst bakıldığı bir yeniden okuma, yorumlama döneminde, sanki bunların hepsini çok evvelden yapmış bir kitap olarak gelmiştir Satranç Dersleri. Divan şiirinin en modern yorumudur.

 

7-“anlat/apaçık olanı/gecedir halk/etinin önünde anlam/katledilmiştir” demiştir. Bu yazı da İlhami Çiçek kardeşime 7 selam yerinedir.

Uzağa Gitmenin Cazibesine Kapılan Bir Adam

Bu kitabı başarılı kılan unsurlardan biri de yazarın mekânı bir karakter gibi kurguya dâhil etmesi; Thomas’ın gittiği, gördüğü yerler bir tablo gibi gözünüzde canlanıyor ve siz de Thomas’ın yanında önce sakalı uzamış, pespaye bir hâlde, daha sonra kıyafetlerini değiştirmiş tıpkı tek amacı sadece yürümek olan biri gibi ilerliyorsunuz, geçmişi, geride bıraktıklarınızı hiç düşünmeden.

 “Astrid akşam yemeğini, ne pişireceğini, dışarıda yağmur yağarken sıcak yemek odasında oturacaklarını düşünerek kafasını dağıtmaya çalıştı. Ama birdenbire Thomas’ın akşam yemeği için de, ertesi gün de gelmeyeceğinden emin oldu. Bu duygu soluğunu kesti; kaygı değil, felç eden bir korku duydu, olacakları biliyor gibiydi.”

Uzağın Ötesinde, Peter Stamm’in dilimize çevrilen son, benim de okuduğum ilk romanı. Türkiye’de çok hayranı ve çok okuru olduğunu biliyordum fakat benim tanışmam biraz geç oldu ve şimdi bu satırları yazarken yazarla böyle geç tanışmamızdan dolayı biraz pişmanlık duyduğumu söylemeliyim.

Astrid ile Thomas, çoğu zaman uyumlu, sıradan bir çiftken ve iki haftalık tatillerinden yeni dönmüşken bir anda Thomas kendini ormanda bulur. Bu genel olarak tahmin edilenin aksine yaşadıkları bir kavga, bir huzursuzluk sonrasında değil, alelade bir anda, detayları düşünülmeden, hatta neredeyse bir karar anı bile olmadan atılan bir adımla gerçekleşir. Bir adım, bir adımı izler ve akşam bahçede şaraplarını içen çift, sabah birbirlerinden uzağa düşmüşlerdir.

Olay basit bir kaybolma hikâyesi gibi geliyor kulağa, ama değil. Thomas, benim kitap üzerine detaylıca düşündüğüm her anda inanamayacağım kadar rahat ve hazırlıksız bir şekilde evinden çıkıyor. Nereye gideceği hatta gitme fikri bile kafasında yokken bir insan neden böyle çekip gider diye sorgularken buldum kendimi. Satırlar ilerledikçe yazarın dili, üslubu beni bu fikirden uzaklaştırmayı başardı. Odaklanmam gereken Thomas’ın yolculuğu ve Astrid’in terk edilmişliği oldu. Bu kitabı başarılı kılan unsurlardan biri de yazarın mekânı bir karakter gibi kurguya dâhil etmesi; Thomas’ın gittiği, gördüğü yerler bir tablo gibi gözünüzde canlanıyor ve siz de Thomas’ın yanında önce sakalı uzamış, pespaye bir hâlde, daha sonra kıyafetlerini değiştirmiş tıpkı tek amacı sadece yürümek olan biri gibi ilerliyorsunuz, geçmişi, geride bıraktıklarınızı hiç düşünmeden.

“Thomas’ın tek duyduğu ayakkabılarının taşlı yolda çıkardığı ses ve adımlarının ritmini benimseyen nefesiydi. Kendini, daha önce hiç hissetmediği kadar anda hissediyordu, sanki ne geçmişi vardı ne de geleceği. Bir tek bugün ve dağın tepesine çıkan bu yol vardı.”

Nasıl ki Thomas gitme fikrini zihninde oluşmadan kendini yolda bulmuşsa Astrid de terk edildiği düşüncesini kabullenemiyor. Bir iki gün öyle bir şey olmamış gibi davranıyor, iş yerine ve çocuklara yalanlar söylüyor. Ancak zaman içerisinde önce polise, sonra çocuklara ve daha sonra da Thomas’ın çalıştığı yere durumu açıklamak zorunda kalıyor. Bana, bu noktadan sonra ilişkileri artık geri dönülemez bir hâl aldığını düşündürdü.

Uzağın Ötesinde’yi okurken bir ailenin hatta bir yerin yaşam dinamiklerini de okuyorsunuz aynı zamanda, böyle büyük bir olay sonrasında yavaş yavaş ailenin uzak fertleri de devreye giriyor, hala, büyükanne ve büyükbabalar da kendini gösteriyor. Astrid, Thomas’ın gidişiyle kendini sorumlu hissediyor, etraftakilerden bunu saklaması ve kurdukları o aile bağları arasındaki boşlukları keşfetmesi gerekiyor. Kitap boyunca Astrid, Thomas’ı hep anladı, bu gidişini, sebeplerini, evet üzüldü, kızdı, sinirlerdi çok zorlandı ama hep anladı. Bu bana ikisinin arasındaki duygusal bağın boyutlarını gösterirken, Thomas’ın ailesini aklına pek getirmemesi biraz canımı sıktı. Bir zamanlar Astrid’e âşık bir adamın bu derece sorumsuz, duyarsız davranmasını kabullenemedim. Bunu bir okur olarak, karakterleri gerçekçi bulmamın bir kanıtı olarak kabul etmeli.

Uzağın Ötesinde’yi okurken sürekli ben yazsaydım nasıl yazardım gibi bir soru döndü durdu içimde, belki de ben bunun anlatılmaya değer bir hikâye olmayacağını düşünürdüm dedim fakat Peter Stamm burada bana üslubun olay örgüsünden çok daha önemli olabileceğine dair önemli bir dersi hatırlattı.

Bu hikâye beni kesinlikle büyüledi ama sadece hikâye de değil, yazarın anlatım biçimi, kurguyu Thomas’ın gözünden alıp, Astrid’in gözüne oradan tekrar Thomas’ın gözüne aktarırkenki zamanlamasına hayran kaldım. Kesinlikle çok başarılı buldum ancak kitap biterken hem yazarın dili, hem de tekniği açısından fazlasıyla memnunken, olayları bitirme şeklinden dolayı yazara biraz kızgın olduğumu da söylemeliyim.

Peter Stamm İsviçre’nin yaşayan en önemli yazarlarından biri kabul ediliyor, kitapları otuz yedi dile çevrilmiş ama onu benim için önemli yapan ve diğer kitaplarını okuma konusunda iştahımı kabartan Uzağın Ötesinde oldu.

Sevginin Aşınmaz Gücü ( Boşluk)

Yaşanan şeyler sevgiyi nefrete, iyiyi kötüye dönüştürür mü? “Sevgi ve nefret ne menem duygular”, “iyilik ve kötülük nasıl cevherlerdir”; kitabın değme cambazlara parmak ısırtacak kurgusunda peşine düştüğü temel sorular.   İnsanca hâllerimizi anlatmak için binlerce yıldır hayvanlardan medet umuyoruz. Hint-İran,Yunan, Mezopotamya, Mısır yetmezmiş gibi avcı toplayıcıların eğitici ya da eğlendirici hikâyelerinin çoğunda meydan hayvanlara kalmıştır. …

Sevginin Aşınmaz Gücü ( Boşluk) Read More »

“Yaniya Efendim, Sizin Anlayacağınız Bütün Çingenelerin Adı Rom’dur.”

 Can Yayınları yakın zamanda “Miras” başlığı altında yayımladığı eserlerle bugünün okurlarını unutulmaya yüz tutmuş romanlarla yeniden buluşturmaya başladı. Yakın zamanda yayımlanan Osman Cemal Kaygılı’nın yazdığı “Çingeneler” romanı bu miraslardan birisidir. 1930ların İstanbul’unu, bu dönemde yaşayan Çingenelerin yaşamını konu edinen roman, o dönemin dilini, sosyal dokusunu başarılı bir dille anlatıyor.

 

Fransız İhtilali’nin etkisiyle tüm dünyaya yayılan milliyetçilik, bunun akabinde imparatorlukların dağılması tüm dünyayı yepyeni bir durumla karşı karşıya bıraktı: Azınlıklar. Milliyetçiliğin etkisiyle asimilasyon tehlikesi ile karşı karşıya kalan azınlıklar, mümkün mertebe bulundukları mekânı terk edip, göç etmişlerdir. Bulunduğu yerde kalamayan, gittiği yerde de sıkıntılar çeken azınlıklarla ilgili tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 20. Yüzyılda önemli çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmaların çoğunluğunu Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler oluşturmaktadır. Fakat bu süreçte ihmal edilen bir azınlık grubu var: Çingeneler.

Peki, bu çingeneler kimdir, nasıl ortaya çıkmışlardır, yaşamları nasıldır, neden hâlâ azınlık durumundadırlar? Buna benzer çok sayıda soru sormak mümkün.

Çingeneler göçebe bir topluluk. Bu göç hikâyesinin tam olarak nerede başladığı bilinmiyor. İslam Ansiklopedisi’nde İsmail Altınöz Çingenelerin bu durumunu şöyle ifade ediyor: “19. Yüzyılın sonuna kadar Çingenelerin Mısırlı olduğu kabul edilerek Batı dilinde Kıpti: Mısırlı anlamına gelen gypsies, egyptian ve gitano gibi isimlerle anılmışlarsa da yaklaşık iki asırdan beri devam eden dil çalışmaları neticesinde onların Hindistan kökenli bir kavimden geldiği fikri ağırlık kazanmaya başlamıştır.”

Tarihi kaynaklar Çingenelerin göçmelerinin temel sebebi olarak Hindistan’da Mısır’da baskılara rağmen yerleşik hayata geçmemelerini gösteriyor. Çingeneler ismi geçen ülkelerden hareket ettikten sonra Romanya üzerinden Balkanlara gelmişlerdir.

Peki ya Anadolu’da?

Göç ettikten sonra Çingenelerin Anadolu’daki durumlarını açıkça belirten çok sayıda tarihi kaynak var. Osmanlı Devleti döneminde vergilerini vererek, zanaatla ilgilendikleri biliniyor. Fatih ve Kanuni döneminde Çingeneler ile ilgili hukuki düzenlemeler yapılmış. Osmanlı Devleti’nin farklı dönemlerinde çıkan isyanlarda Çingeneleri göremiyoruz.  Devlete sadık olarak yaşamışlar. Osmanlı döneminde daha çok zanaatla uğraşmakla birlikte günümüzde müzisyenlik, çiçekçilik ve falcılıkla hayatlarını idame ettirmektedirler.

Şunu ifade etmekte fayda var. Çingeneler ötekileştirilmiş bir topluluk. İnsanların güvenerek yaklaştığı bir yaşam biçimleri ve insan ilişkileri yok. Bu güvensizlik durumunun hem onları ötekileştiren insanlardan hem de Çingenelerden kaynaklandığını düşünüyorum.

Çingeneler 21. Yüzyılda da göçebeliklerine devam ediyorlar. Ama gizli kalan ve ötekileştirilmiş yaşamları merak ediliyor. Akademik anlamda onları inceleyen çalışmalar olsa da genel okur kitlesine hitap eden çalışma sayısı oldukça az. Bu merakı gideren bir roman yayımlandı yakın zamanda. Can Yayınları’nın “miras” başlığıyla yayımladığı Çingeneler isimli roman Osman Cemal Kaygılı tarafından yazılmış.

Yazardan kısaca bahsetmekte fayda var. Cemal Kaygılı 1890’da İstanbul’da doğmuş, öğretmenlik yapmış. Mahmut Şevket Paşa suikastına karıştığı için birçok yazarla birlikte tutuklanarak Sinop cezaevine gönderilmiş. Geçimini sağlamak için çok farklı işlerde çalışmış.

Roman, 20. Yüzyılın ilk dönemlerinde, edebiyat dünyasında sık rastlanan bir durum olarak 1935’te tefrika edilmiş. 1939’da kitap haline getirilmiş. Roman 1942’de Cumhuriyet Halk Partisi Roman Ödülü’ne layık görülmüş.

Çingeneler romanında iki dost var. İki bölüme ayrılan romanda bu dostlar yaşadıklarını kendi ağızlarından anlatıyor. Peki, bu iki dost neler yaşıyor?

Zamanında çok samimi olan bu arkadaşların muhabbetleri İrfan’ın Çingene kültürünü, müziğini tanımasıyla bozulmaya başlar. Çünkü İrfan, Çingenelerin ortamına girip onlarla çok sıkı vakit geçirmeye başlayıp, gönlünü çingene bir kıza kaptırır.  Kız bir süre sonra ortadan kaybolur. Bu iki eski dost, gelgitli ilişkileri içinde bu kızı Çingeneler içinde aramaya başlar. Roman, Çingeneler dünyasındaki bu arayış üzerine kurulmuş.

Roman, dönem İstanbul’unun eğlence hayatından, sur çevresindeki çingenelerin hayatından bölümler aktarması, onların günlük hayatının detaylarını, onlara özgü dile vakıf bir şekilde anlatması adına oldukça önemli.

Romanda çingenelerin örf ve adetlerini, kendi içlerindeki kültürel farklılıklarını, kendilerini dışlayan toplumla ilişkilerini irdelemiş, Cemal Kaygılı. Bu anlamda romanda önemli sosyolojik tespitler var.

Romanın en keyifli ve öğretici yanlarından birisi çingene diline dair söylemler ve yazarın bunu okuru aydınlatıcı bir şekilde paylaşmasıdır. Cemal Kaygılı’nın Çingene diline ne kadar vakıf olduğunu bilmiyorum fakat romandaki söylemler, şiirler, şarkı sözleri kahramanların kullandığı dil oldukça keyifli. Dile dair paylaşımlarını sayfalar arasına serpiştirmiş yazar, fakat okur olarak bunu sıkıcı bulmadığımı ifade edebilirim. Romanda aşağıdaki diyaloğa benzer ifadeler var.

“Yaniya efendim, sizin anlayacağınız bütün çingenelerin adı rom’dur. Ne yana gitseniz, çingenelerin hepciğine Rom denir. Çingene adı sonrada uydurmadır.”

“Ya Todi ne demek?”

“Todi de çingene demek. Ama sanırım o da sonrada konmadır. Bizim aslımız Rom’dur. Ve ki konuştuğumuz dil Romca’dır.” (S.35) 

 Çingeneler romanı, 20. Yüzyılın ilk yarısında İstanbul’un kenar mahallesinde ötekilerin eğlenceli yaşamını konu edinen başarılı bir roman. 1930ların İstanbul’unu, bu dönemde yaşayan Çingenelerin yaşamını merak eden okurlar için, önemli roman.

Tepe’yi Yorumlama Denemesi (*)

Konuyla ilgili olarak çok değişik yorumlar yapılmıştı. Gene de yapılıyordu. Ama belgelerden anlaşıldığına göre gelmiş geçmiş bütün yorumcular yalnız bir noktada birbirini onaylıyorlar ve o noktaya tartışılmaz bir doğru gözüyle bakıyorlar. O da dümdüz bir tepsiyi andıran bu gizemli koyakta, uydurmada olsa bir tepenin var olduğu gerçeğiydi.

 

‘Ben suluboyayla aklaştırdım bu evin duvarlarını baylar!’ dedi adam. ‘Bayanlar bu ev benim evim, yeşil kurbağaların ciyak ciyak öttüğü bir gecede atmıştım temelini, içinizden kim yadsıyabilir bu gerçeği?’ Hep birlikte onayladılar onu. ‘Evet bu ev senin’ dediler. ‘Bu ev senin’ diye yineledi Baybaşkan.

‘Andolsun ki bu ev senindir.’ diye yeniden bağırdılar. Sesler oylum oylum ağızlardan çıkıyor, döne döne tepeye çarpıyordu. Tepe, evrensel tanıklığın simgesiydi sanki, ıssız uğultuyu gizemli süzgeçleriyle süzerek diri sözcüklere çeviriyordu aralıksız.

‘Şimdi de kalkıp gidiyorsun iyi mi?’ diye sürdürdü konuşmasını. ‘İşte gidiyorum şimdi de, baylar bayanlar. Gidiyorum iyi mi, yapayalnız ve arkama bakmadan ve gözlerim pek iyi görmüyor. Bunu biliyorum ve iyi kötü günler geçirdim sizlerle birlikte ve benim evimin gözenekleri sizlerinkinden çok geniştir, bunu biliyorsunuz, herkes bilir ak ırmağın benim evimin önünden aktığını ve sularla arkadaş olduğumu kim yadsıyabilir aranızda?’ ‘Evet’ dediler, ‘Andolsun ki sular senin arkadaşındır. Andolsun ki içimizden en iyi sen anlarsın suların dilinden.’ dedi Baybaşkan. Tepe, aldı bu sözleri, içine sindirdi. Sülük gibi emdi ve yansıtmadı. Yıldızlar şimdi iyice belirginleşmişti artık ve ay onbeşlemişti. Doğurgan bir sessizlikte yeniden konuştu adam.

‘Benim, bir gün olsun Tepe’yi yorumlamadığım oldu mu? Ve ben size gene böyle bir geceydi. Tepe’nin yana yakıla ürperdiğini bildirmedim mi? Ve siz bana gülmediniz mi? Kimse doğrulamadı onu bu kez. Ama Tepe, sözleri olduğu gibi yansıttı. ‘Şimdi de gidiyorum.’ dedi adam. ‘Üzgün müyüm? Hayır! Yalnız böbreklerimde bir ince sızı sürekli yer değiştiriyor. Arkasından, bir türlü kurtulamadığım ya da kurtulmak istemediğim o eksiklik duygusu. Peki, şimdi soruyorum sizlere ben sayrı mıyım?’ ‘Hayır’ dediler, hep birlikte. ‘Andolsun ki sen sapasağlamsın.’ dedi Baybaşkan.

‘Şimdi soruyorum sizlere, bol paçalı aşırmalı bir giysiyi gün aşırı giyinmedim mi? Ama nasıl da yadırgamıştınız önceleri bu durumu. Hele ara günlerde bayramlıklarımla ortalıkta göründüğümde, şaşkınlığınız görülmeğe değerdi doğrusu. Ne yazık ki alıştınız sonunda. Artık o güzelim şaşkınlıklarınızı izlemek olanağından yoksunum. Oysa ne güzel eğleniyordum. Evet, eğleniyordum sizlerle! Ama bir gün olsun içinizden birini küçümsediğim oldu mu?’

‘Hayır.’ dediler yeniden, bu kez çok içtendiler nedense. Tepe de sanki bu içtenliği onaylar gibi, dolaysız ve gür biçimde geri sundu ‘hayır’ sözcüğünü.

‘Oysa bu ev benim evim.’ dedi adam! Kara gergili, unutulmuş ad kökleri gibi karanlık ve anlaşılmaz olan bu ev benim evim. Siz de onayladınız bunu.

Ne var ki gitmem gerekiyor, gitmem gerekiyor dedim ya!’ Sustu, yıldızlar birer birer çekiliyordu.

Susmalarıyla ün salmışlardı üçü de, önceleri dilsiz oldukları sanılmıştı, hani hem dilsiz hem de sağır olduklarını savlayanlar da az değildi. Ama genel kanı her üçünün de dilsiz olduğu konusunda toplanıyordu. Hangi nedenle bir araya geldiler, bu ilginç rastlantıyı kim sağaldı, ya da bu gerçekten olağan bir rastlantı mıydı, bilen yok. Yalnızca çok değişik söylentiler dolaşmaktaydı, bu ilginç buluşma üzerine.

Kimileri kimliği bilinmeyen bir dördüncü kişinin–kuşkusuz olağanüstü güçlerle donatılmış biri olmalıydı-onları bir araya getirdiğini söylüyordu. Bir bölümü ise bu adamların düşlerinde birbirleriyle tanıştıklarına, daha sonra bir araya geldiklerine inanıyorlardı. Söylentiler ne olursa olsun bir gerçek vardı ortada; susmalarıyla ünlü olan bu gizemli kişiler, şimdi bir araya gelmişlerdi. Üstelik konuşuyorlardı da. Hem çok güzel konuşuyorlardı. Sıcak, düzgün ve su gibi. Hani bir yabancı onları konuşurken görse, bir yaşam boyu sustuklarını kesinlikle anlayamaz, kaldı ki can kulağıyla dinlemekten de kendini alamazdı.

Gelelim bu önemli tanışmanın nasıl gerçekleştiğine. Önce bıyıkları henüz terlemiş bir genç gördü onları, şaşırmıştı doğal olarak. ‘Şaşkınlıktan dilim tutuldu.’ diye anlattı. ‘Eğridere’de balık avlarken gördüm onları, balık değildi aslında avladığım, kendimi oyalıyordum, ya da hani nasıl derler..’ Dinleyenlerden çok yaşlı olan öfkeli bir biçimde kesti gencin sözünü. ‘Çok uzatma da gördüklerini anlat.’ dedi heyecanla. Bir başkası ‘a elbette’ diyerek destekledi yaşlı adamı. Sonra birbirine girdiler dinleyenler. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Neyse ki içlerinden biri durumu kavradı, yüksekçe bir taşın üzerine çıkıp özlü bir söylev çekerek oradakileri yatıştırmayı başardı. Şimdi derin bir sessizlik sürüyordu toplantı evinde. Demin ki yaşlı adam sordu. Bu kez öfkeli değildi.

‘Ey talihli çocuk! Balık avlarken ne gördün?’

‘Gördüm onları. Üçü de ak saçlı, yaşlı değillerdi. Ne güzel saçları vardı, ah bir görseydiniz, ak ama gelin saçı gibi, hem saç mıydı gördüklerim yoksa ışık demeti mi? Bakın bundan kuşkuluyum. Hem de çok kuşkuluyum bağışlayın beni. Onlar tepenin eteğinde buluştuklarında kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Sanki sözleşmiş gibi tepenin eteğinde alıç ağacının dibinde buluştular. İşte o zaman gözlerim karardı, bayılmışım.’ Delikanlı sustuğunda herkes düş kırıklığına uğramıştı, böyle bir sona hazır değildi hiçbiri. Hep bir ağızdan bağırdılar. ‘Bu kadar mı?’

Sonra ortalık iyice karıştı. Yeni biri duruma egemen oluncaya değin sürdü bu karışıklık. Derken yeniden duruldular, sanki gelecekteki bağırtıya hazırlanıyorlardı. Ve genç artık bir şey anlatmadı onlara, dipsiz bir suskunluğa gömüldü. Onu konuşturmak için yapılan zorlamalar hiçbir işe yaramadı. Ne o gün ne de başka günler. Hep sustu genç adam. Şimdi gelecekte konuşmak üzere suskunlar ordusuna bir kişi daha katılmıştı.

Adamlar ilkin karaydılar. Bir tepenin yamacına kurmuşlardı evlerini. Tepe, bilinmeyen zamanlarda birtakım insanların bir araya gelerek el birliğiyle gerçekleştirdikleri taş, kum ve toprak yığınından oluşmuştu. Hangi nedenle yapıldığı kesin olarak bilinmiyordu. Konuyla ilgili olarak çok değişik yorumlar yapılmıştı. Gene de yapılıyordu. Ama belgelerden anlaşıldığına göre gelmiş geçmiş bütün yorumcular yalnız bir noktada birbirini onaylıyorlar ve o noktaya tartışılmaz bir doğru gözüyle bakıyorlar. O da dümdüz bir tepsiyi andıran bu gizemli koyakta, uydurma da olsa bir tepenin var olduğu gerçeğiydi. Evet, bu bir tepeydi, kim ne derse desin hiçbir söz ve yargı uzaktan bir piramide benzeyen, üstü yosunlarla kaplı bu kum, taş ve toprak yığınının bir tepe olduğu gerçeğini değiştiremezdi. Hiçbir insan bu gerçeği yadsımamıştı, yadsıyamazdı da.

Ne ki günün birinde bu yığınağın bir tepe değil de bir gömüt olduğunu ileri süren birtakım kara adamlar geldiler koyağa. Adamlar ilkin karaydılar. Ya da koyağın yerlileri çoluk çocuk, kadın erkek yeni gelen yabancıları hep birlikte ilkin kara olarak algılamışlardı. İlkin gebe bir kadın gördü onları ve bu adamlar ‘kara’ dedi. Sonra kocasına kapkara birilerinin kendilerine doğru geldiğini bildirdi. Kocası tepe üzerine yeni yorumlar karalamakla uğraşıyordu bu arada. Karısına inanmadı önce. Dalgın ve heyecanlıydı. Önemli bir sorunu çözmeye çalışıyordu, ‘tepe’ üzerine yeni bir kuramı geliştirmek üzereydi üstelik.

Alındı karısına, ‘bağışla beni ama hiç boş vaktim yok.’ dedi. Kendisiyle eğlendiğini sanıyordu karısının, çünkü şakalaşırlardı çoğu kez birbirleriyle, hem koyaktaki bütün aileler arasında yaygındı bu tür oyunlar. Çocukların bile en çok sevdikleri oyun ‘aldatmaca’ydı. Kadın, ‘ama doğru söylüyorum, andolsun ki yalanım yok.’ Ant önemliydi koyakta, ant içildi mi akan sular dururdu ve kuşku yerini katıksız bir güvene bırakırdı. Çünkü bu koyakta hiç boş yere ant içildiği görülmemişti şimdiye değin. Adam irkildi ve karısının tanıklık parmağıyla gösterdiği yöne döndü. ‘Evet’ dedi karısına ‘Bu adamlar kara, andolsun kara bu adamlar.’ dedi.

Ve sonra tepeye çevirdi yüzünü, tepeyi ürperen bir varlık olarak algıladı ilk kez. Belki de tepe gerçekten ürperiyordu. Sonraları çok düşündü bu olayı. Her önüne gelene bu olayı anlattı. Hatta şiirler yazdı bu ürpertiyi betimlemek için. Bu yüzden koyağın yerlileri ona ‘ozan’ adını taktılar. Daha sonra bu adamdan ‘ozan’ diye söz edilecek.

Çabucak duyuldu kara adamların varlığı.

Başyorumcu, her gün düzenli bir biçimde sürdürdüğü ‘Tepe’yi Yorumlama Denemesi’ başlıklı çalışmasına, bugün kendisinin de bilmediği ama belli belirsiz duyumsadığını sandığı-buna bir önsezi de denebilir belki de-birtakım nedenlerden dolayı ara verdi. ‘Neden’ sözcüğünü çok severdi nedense. Hani biri kalkıp da ona ‘Tepe’yi Yorumlama ve Koruma Derneği’nin her ayın belirli bir gününde yapılan toplantısına neden geç kaldığını sorsa, hiç kuşkusuz şöyle yanıtlardı: “Ama benim de kendime özgü birtakım nedenlerim vardır Bayım.” Bugüne değin bu nedenlerin ne olduğu üzerine soru sormak kimsenin aklına gelmemişti. Ayrıca bu başyorumcuya karşı çok ilginç bir davranış olurdu. Hem o yukarıdaki tümceyi öylesine bir doğallıkla söylerdi ki, ikinci bir soruya hazırlanan kişi ansızın büyülenir, kekelemeye başlar, soru sormak istediği soruyu da hemencecik unuturdu ya da en azından unutmak gereğini duyardı. Kaldı ki böyle bir durum da söz konusu olmamıştı şimdiye değin. Hani böyle ya da buna benzer bir olay geçmiş olsa demek tutanaklarında kesinlikle belirtilirdi. Çünkü bu toplantılarda konuşulan her söz, hatta çıkarılan her ses–bu sayrılıktan dolayı çıkarılan bir hırıltı bile olsa- tutanaklara geçerdi.

Örneğin bundan bin yıl öncesine ait bir tutanakta şöyle yazıyor: ‘Aylık toplantı başkanı Bay C, kapıdan içeri girer girmez yoğun bir öksürük nöbetine tutuldu, bir dakika on saniye süren bu nöbetin arkasından hemen sonra sağ kolunun serçe parmağıyla burnunun hemen ucunda bulunan sarı tüyle kaplı et benini kaşıdı.’

Bu tür ayrıntılar toplantı tutanaklarının bir hayli kabarmasına yol açtığından, giderek korunmaları büyük bir sorun olmuş, ama Tepe yorumcuları gerek duyuldukça yeni Tutanak Odaları açmak yoluyla bu sorunu çözümlemişlerdi. Bu nedenle her yan her çağın kendine özgü mimarisiyle yapılmış olan Tutanak Odalarıyla dolmuştu. Yapılan son istatistiklere göre kentte kişi başına dört Tutanak Odası düşmekte. Yeni gelen yabancılardan sonra yeni bir istatistik henüz yapılmadığından şimdilik son kesin durum nedir, bilinmiyor.

Çocukların oyun saati. Artık Başyorumcu’nun evde durması için hiçbir neden yok. Doğrusu o çocukları çok sever. Çocuklar da dağ’dan bir yankıdır, en sonunda, hem dağ bir çocuğun büyütülmüş bir resmi değil midir? Sever  çocukları Başyorumcu. Dağ yorumlarından da açık bir biçimde görülür bu durum. Hani o yorumlar bir takıma çocukların yorumudur. Kaldı ki Başyorumcu da bilmez gerçekte neyi yorumladığını. Çevreden birinin bu konuyla ilgili bir sorusunu; ‘Ama bayım insan neyi yorumladığını nerden bilebilirdi?’ diye yanıtlaması belki de bu yüzdendir. Ayrıca hemen bu sözlerin arkasından; ‘Benim de kendime özgü birtakım nedenlerim vardır, bayım’ diye eklemesi de düşündürücü.

Kente yeni gelen bay Y, hep bunları düşünüyor. Ulu Dağ’ın eteklerinde yarım bir döngü çizerek, sürekli batıya akan Akırmağın, körpe sularına baka baka –ırmağa ilk rastlandığında nasıl da haykırmıştı ‘şu körpe sulara bakın hele’ diye- düşünüyor. İlkin sular kışkırtmıştı, bay Y’yi. ‘Hem bu benim görevim.’ diye düşündü bay Y.

Evet görevliydi bay Y. Orta yaşlı biri için az sayılmayacak bir çeviklikle, yere uzandı boylu boyunca. Ellerinin kavuşabildiği çakıl taşlarıyla görevinin adını yazmaya çalıştı bir süre. Taşlar nedense ıslak, ıslaktan da öte vıcık vıcık. ‘Oysa ırmağın suyu buralara değin uzanmıyor’ diye düşündü bay Y. Evet, geldiklerinden bu yana yağmur da yağmamıştı. ‘Peki neden yapış yapış bu kahrolası taşlar?’ Taşlarla istediği şeyi yazamaması kızdırıyor bay Y’yi. ‘Kaygan, üstelik de yapışkan, bu ne biçim iş.’ diye için için öfkeleniyor bay Y.

Taşların birkaçını kızgınlıkla ırmağa fırlatıyor. Acı bir çığlık dolduruyor ortalığı o anda. Birden korkuyor bay Y. Çevresine bakınarak çığlığın kaynağını araştırıyor. Ama görünürde kimse yok. ‘Bu sakın ırmaktan gelmesin.’ diye düşünmekten alamıyor kendisini. Sonra birden kendini toparlıyor. ‘ Gülünç’ diyor, ‘ırmak bağırır mı hiç?’ Sonra kendini işine veriyor. Sonunda başarıyor yazmayı; ‘Fetih.’

Konuk Evi’ne doğru yürüdü. Sonunda başarmıştı işte. Sevinçliydi. Bayan Y’ye anlatacaktı bütün olanları. Ama neyi anlatacaktı. Bak bunu hiç düşünmemişti. ‘Güler bana.’ dedi içinden. Yo yo, en iyisi anlatmamalı. Peki ya doğanın bu denli duyarlılığına ne demeli. İlginç bir yerdi doğrusu bu kent. Burada dağ ürperiyor, ırmak haykırıyor, çakıl taşları başkaldırıyordu. Hani inanılacak gibi değildi aslında hem inanmıyordu da bay Y.

Ama üşüdüğünü yadsıyamazdı doğrusu. Alnındaki soğuk terleri silerek ‘Evet üşüyorum.’ diye düşündü. Konuk Evi’ne iyice yaklaşmıştı. ‘Evet üşüyorum.’ diye söylendi, bu kez duyulur bir sesle. Sonra haykırdı birden denetimini yitirerek: ‘Peki ben neden üşüyorum?’

Kendini bildi bileli çocukluğunu anımsayamıyor bay Y. Ona öyle geliyor ki hiç çocuk olmamıştır. Ya da çocukluk dedikleri kaygan ve belirsiz çağrışımların ardında saklı, anımsanmasının bilinçsiz zamanlarda yaşanmış bir zaman parçasıdır. Böyle düşünmesinde öksüz büyümesinin de payı var kuşkusuz.   Bayan Y’ye göre  biri kalkıp da –söz konusu biri, annesi, babası, yakınlarından biri olabilirdi ancak- ona, arada bir çocukluğunu anımsatsaydı, elbette bay Y, şimdiki gibi ‘anısız adam’ olmayacaktı. ‘Anısız adam’ deyimi de bayan Y’nin. Aslında kocasının anısız biri oluşu pek önemli değildi. Mutluydu bayan Y.

Ne ki kocasındaki bu eksikliğin sonraları bir çocuk düşmanlığına dönüşmesinden korkuyordu. İşte bu yüzden bir aydır çocuk beklediğini söyleyemiyordu bir türlü. Ama bugün kesinlikle söyleyecekti. Kocasının sokak ortasındaki o korkunç bağırtısı, sanki bu konuda uyarmıştı kadını.

(*) Aslında bu öykünün adı yoktu. Ama, öykü okununca adını görmemek mümkün değildi.

Atların Düşlerini Yormak: Satranç Dersleri

artık

öyle bir ıssızlık düşle ki içinde

yeryüzünü kişnesin

bizim atlar.

 

İlhami Çiçek. Müntehir ve genç. Gidişinin ardından otuz yılı aşkın bir zaman geçmiş, ölüm kendini eskitirken şiiri tazeliğiyle kalmış. Batılılaşma/modernleşme serüvenimizin çapaklarından biri olan “mahallecilik” tutumunun edebiyatta görülen yansımalarından biri de sükût suikastıdır. Kendi mahallesinin –müntehirliğinden belki- yeterince yakından bakmadığı, uzak mahallenin –büyük olasılık Müslüman kimliği nedeniyle- pek de önemsemediği bir şiir, İlhami Çiçek’in şiiri. Ne iyi ki ama yeni kuşakların, genç şairlerin yeni ve başka bir edebiyat tarihini yazdırmaya yönelik hevesli kazı çalışmaları böyle değerli şairleri unutuluş tehlikesinden korumakta. İlhami Çiçek okundukça şiiri üzerine bugüne kadar olandan farklı ve daha derin düşünmeler gerçekleşecek demektir.

Edebi metinlere yaklaşmanın, uzak ya da yakın okumaların elbette farklı yöntemleri var. Kimi metinleri daha derin anlayabilmek, bağlamı doğru kurabilmek içinse sanatçının yaşamına bakmak kaçınılmaz. İlhami Çiçek şiiriyle yakınlaşmak için de şairin hayatını şiirine dahil etmek gerekmekte. Söz konusu şiirler, otobiyografik olmaktan uzaksalar da şairin mizacına eklenen acı, hastalık ve travmatik yaşantıların gölgelerini yansıtmakta. Bu metnin sınırlarını oluşturan sekiz bölümlük Satranç Dersleri, ontolojik bir huzursuzluğun bir varoluş sancısının, dünya ağrısının bireyselliğini, şair personasının biricikliğini yansıtan karanlık, kırılgan ve kaygılı gölgeleri ile akar: uzun bir nehirdir satranç.

Bu kısa ama kuvvetini katmanlılığından alan metin, aynı zamanda Çiçek şiirinin bir zihniyete – ideolojiye değil- kültüre ve tarihe açılan bir bilinç şiiri olduğunu da söyler. Bunu sağlığında yayımlanma şansı bulamamış kısa söyleşisinde kendisi de ifade eder bir biçimde: “ An’lar birbirini kovalıyor ve biz buna zaman diyoruz. Narin kesit’ler… Devine devine saatleri, mevsimleri, yılları oluşturuyorlar. Hep akarlar mı böyle? Yoo, hiçte zorunlu değiller. Kesilebilir de bu akış, başa alınarak yeniden yaşatılabilir de. Ben an’ın içindeyim ve sorumluyum. Seçebilirim; bu konuda donatılarak yaratılmışım. Zaten sorumluluğum da mutlaka seçim yapmamı gerektiriyor. Görüyorum ki geride katlana katlana gelen, bana eklenen, benim ona eklediğim bir birikim var: Tarih. Seçiyorum; ben bu birikimsiz olamam. Şiir de öyle. Her şey öyle değil mi bir bakıma? İnsan, şiir,… deniz bile. Öyleyse tarihi konumlamam gerekiyor varoluş sınavından geçebilmem için. Beni sorumluluk’la boyutlandıran öğretisel bilinçle yaklaşıyorum tarihe. Şiirin insana ulaşması, onu kalbinden kavraması da buna bağlı. Yoksa kör olur gözleri şiirin. Bir yaşantıdır, ‘bir ince akım’ı yaşamlaştırmanın uzun serüvenidir şiir. Bir ’akım’; yüzeye pek yansımayan derinlerden süren bir dalga; insanı yakan, esriten, kıpırdatan bir şey…” (Göğekin,60-61)

Gülten Akın’ın “insan sorumluluktur” dizesine denk düşen bir şiir ve şair tutumudur bu. Kendi iç yangısı, yangını ve acılarından başka ama onlardan ayrı durmayan bir uyumsuzluğun eleştirelliği ile bir uygarlık okuması da yapar Çiçek Satranç Dersleri’nde. Başat olan, akışta üsteki dalgalanmaları yaratan bu çağ eleştirisidir. Dipte akansa bireysel trajedidir; karanlık, soğuk bir ıpıssızlıkta. Şairin kitabının adı için düşündüklerinden biri de: Kabusa  Beyaz Bir Su’dur. İçerden ve dışardan gelenlerin baskısı dünyayı bir kabusa dönüştürmüşse de o kabustaki beyaz su şiirdir. Şiirin sularında ışıyan beyazlık da aşk. Bu ikisi dışında şairin iyimserlikle baktığı bir dünyası yoktur.

Satranç bir tefekkür, bir bilgelik oyunudur. Beden değil zihindir burada aktif olan. Karşılıklılık, karşıtlık ve çatışma hakimdir. Her adımın bir karşı adımı söz konusudur. Kurgunun içinde bir kurgudur Satranç Dersleri. Veba tarihçileri bilmemişlerdir/ her karenin bir karşı veba girişimi olduğunu. Çağ bir veba çağıdır. Kuşku, tedirginlik ve kaçış, yabancılaşma, umutsuzluk ve yenilgiler çağı. Acılardan yapılmış bir alanda atlar, filler, şah, vezir ve piyonlar… işte, hayat bu kuşatılmış, sınırlı alanda oynanan bir oyundur. Oyunla kurulansa bir tarih anlatısı. Bu bilinç verilmiştir sana der, böyle düşünür şair; aynı zamanda kuşkusunu, tedirginliğini, paniğini, hayal kırıklığı ve kırılganlığını da bırakır  karelerin içine. Bu kırılgan ve hassas ruh, şair personası o tarihsel şiire duygularını açsa en çok atları sevecektir. Yürümeye, ilerlemeye, harekete en elverişli olanı. Atını kaybeden oyuncu olarak kendine seslenir özne, kendinden çıkarak, kendine bakarak, kendine belki yabancılaşarak, belki kendinden kaçarak:bırak oyunu…

Bu uzun şiir, öznenin içinde bulunduğu çağa ilişkin eleştirisini, hoşnutsuzluğunu, ümitsizliğini dile getirirken, hiyerarşik ve adaletsiz ilişkilere diklenirken aynı zamanda bireyin dünyada oluş ve insan oluş kaynaklı krizini, çıkışsızlığını, yabancılığını ve yalnızlığını da aktarır. Bu şiirde bu iki hal eleştirisi janus gibidir de birbirinden ayrılmaz. Biri diğerindeki krizi büyüten bir şeydir. Varlık oluş, varoluş krizini. Buyruğunu kaybetmiş, buyruksuz kalmış bir dünya içre oyunda kalma zorunluluğu ve zorluğu bu şiirin kanama noktasıdır. Kesin mat yok/ iyi oyun vardır sadece/ ve satranç aslında dalgınların oyunudur/dalgının ölüm karşısındaki sükuneti/ düşmana/ölümün dehşetinden korkuludur/eğilip o oyuncu/uzatsa boynunu buyruğa…

Dünyanın geçiciliği, burada oluş ve bunun sorumluluğu, seçme zorluğu ve zorunluluğu, adaletini ve halesini yitirmiş bir dünyaya katlanma hali, bedenden ruha, ruhtan bedene yürüyen acılar, koyu bir yalnızlık… Buyruğunu yitirmiş bir çağın öznesi olmak bir kayboluşa savrulmak gibi yaşanmaz bu şiirde. Var olan kriz yokluğun şiddetini kendi üzerine döndürmenin krizidir. Hayatın şiire dahli tam da buradadır. Kurtuluş ve özgürlük ümidinin kalmadığı bir boşlukta, oyunu iyi oynama, oyunda kalma zorunluluğu ile yenilgi ve oyun dışına çıkma arzusu. Bu gerilimden taşan bir şiirdir İlhami Çiçek şiiri. Ve insan/-ne şu ne bu- /iyioyunundan/ sorulmayacak mıdır…

İlhami Çiçek bu kadar erken şiiri ve dünyayı bırakmasaydı bu şiir nereye varırdı’yı  Satranç Dersleri’nden düşünmek hem merak hem heyecan yaratıyor okurda. Üzerine bir adım öte söylenecek her şey spekülasyon. Kültürü ve sanatı hatta varoluşu tarihsel bir sürekliliğin içinden anlayan bir bilincin gelenekle kurduğu sıkı ve kendine özgü ilişkisini de görebiliyoruz bu metinlerde ancak modern bir şairin bilinci olarak. Çağına bilinçle bakan, uyumsuzluğunu, yabancılaşmaya dair eleştirelliğini tam da modern öznenin iç sıkıntısıyla kuran, büyüsünü yitirmiş ve hiç geri gelmeyecek olanın yasını melankolisiyle tutan modern bir özne. Bu öznenin şiirle ilişkisi de böyledir. Gelenek ne form ne ritim ne sesle olduğu gibi taşınmıştır bu şiire. Düşünsel bağlamda buradalıkla arasındaki mesafe ve uyumsuzluk, gerçekle yanılsama arasındaki mesafeyi olabildiğince kısaltma arzusu, kökenle ve ilksel olanla bağını canlı tutma fikriyle buluşturmuştur onu. Modern öznenin gelenekle kurduğu bilinçli bir ilişkidir Çiçek’teki. Bu şiirin nihai hedefi katlarından kurtulmuş insan çıplağına, insan oluşun uygarlıktan soyunmuş saf haline ulaşmaktır.

Satranç Dersleri modern şiirin özel örneklerinden biridir. Duyuş ve zihniyeti kuran tarihsel göndermeler onu gelenekçi yapmaz. Tam tersine bu şiir, ses ve ritmiyle köke bağlı olsa da o sesi değiştiren, sentaksı zorlayan ve bozan bir bilinçle başkalığa, yeniliğe bilinçle açılır. Satranç Dersleri bir esin değil inşa şiiridir. Hayatın rastlantısallığı, dünyada oluşun nedensizliği ve içeride olan bitenler şiir olurken bir yapma, kurma eyleminin içinde devinirler. Hayat karşısındaki varoluş sorumluluğu, seçme bilinci şiirin kuruluşu ve niteliği üzerinden de kendini okutur. Okurda uyanan merak şiirin bunu kuvvetle duyurmasındandır.

Ölmenin kendisi olan bir yaşam, İlhami Çiçek’in iliklerine kadar hissettiği, tüm insanlığın trajik yazgısı. Onun şiirlerinde kalbi burkan bu zifiri yalnızlık üzerine düşünürken o müthiş kitap Ruhun Yalnızlığı (Eugenio Borgna ) bana eşlik etti. Yalnızlık, yalnız olmanın ve kendini yalnız hissetmenin acılı deneyimi; hastalık, fiziksel hastalık, beden hastalığı, özellikle de hastaneye yatırılmamız halinde ama evde, yatakta olmamız gerektiğinde de her birimizde hemen baş gösterir, kendimizi tamamen ayrı hissettiğimiz ve de ayrı olduğumuz bir dünyaya dalarız. Yalnızlık başlangıçta içseldir: Düşünme ve içe bakış, kendini ve sessizliği dinleme kaynağıdır; ama hastalık zamana yayılırsa ya da refakatçiye ya da hiç olmazsa dost insanlara ihtiyaç duyulursa durum hemen karmaşık bir hal alıverir. Büyük içsel yalnızlık yavaş yavaş cilasını yitirir, zayıflar, çözülür ve acılı bir yalnızlıkla bağdaşır, hızla tecride dönüşen bir yalnızlık deneyimine dönüşür: Kapalı ve metaforik anlamda buzlaşmış bir yalnızlık oluverir.(Borgna,2014,216) Borgna şairlerin, mistiklerin, meczupların, delilerin, hastaların yalnızlığına bakarken hepimizdeki yalnızlıkların psikodinamiğini şiirle aydınlatmaya, keşfetmeye, acıyı sağaltmaya çalışan bir psikiyatrist. Eserlerinin bana öğrettiği önemli şeylerden biri de şiirde bedenden ve ruhtan sızan acının izlerinin nasıl sürüleceği. Kendi boşluklarımızdan, yalnızlığımızdan başkalarının acı ve yalnızlıklarına nasıl geçişler yapılabileceği. Bu bir teselli olmasa da birinin yarım bıraktığı yerden o atların düşü olmak, düşüne yakalanmak ya da o akan nehirdeki beyaz suyu görebilmek. Şiir bunun için. Değilse hepimiz topu topu bir mevsimi yaşarız işte/ müşa’şa bir sonbahar figüranıyız.

Dolaptaki Minik Kız Kardeş

Babam, otomobili evin önünde durdurdu. Yağmur, ön camı sel suyuna boğmuş olmasına rağmen, evi rahatlıkla görebiliyordum. Eski bir evdi. Ama önemi yok. Oldukça büyük gözüküyordu. Önemli olan buydu. Çünkü eski evimizi yeterince geniş değildi. Bu ev, bir bebek için daha elverişliydi. Bir bebeğimiz olacaktı. Dahası annemle babamın yeni bir bebekleri dünyaya gelecekti. Yani, benim minik bir kız kardeşim olacaktı. Her ne kadar annem, “Kız ya da erkek, bu konuda yüzde elli şansımız var Makro, şimdilik hiçbir şey bilemeyiz.” diyorsa da ben bundan emindim.

Evet, annemin karnındaki küçük bir kızdı. Açık yüreklilikle söylemeliyim: Küçük bir erkek kardeş istemiyordum. Hatta bu konuyu garantiye almak için, Baba’ya, Oğul’a Kutsal Ruh’a ve Bakire Meryem’e dua edip ayrı ayrı yalvardım. Neredeyse aracı kılmadığım bir tek Noel Baba kaldı.

Yeni evi gezdikten sonra, zihnimden bir yerleşim plânı oluşturdum: Çatı katında, penceresi göğe açılan oda benim olacaktı. Geceleri, yıldızları seyredecektim. Hemen yanı başımda da, doğacak olan kız kardeşimin odası.

İkimiz birlikte çok eğlenecektik. Ona bir sürü şey öğretecektim. Dövüşmeyi bile… Çünkü o, ağırkanlı, uyuşuk, oyuncak bebeğini sallayan, pısırık bir kız olmayacaktı. Kendi işini kendi gören, bileğine güvenen yiğit bir kız olacaktı. Kendisine sırnaşıklık eden olursa, ağzının payını verecekti.
Ev, bizim için tepeden tırnağa kusursuzdu. Dışarı çıktığımızda, yağmur kesilmişti. Çok güzel bir gök kuşağı oluşmuştu. Yeniden arabaya bindik. Annemin sevinçten ağzı kulaklarına varıyordu. Sürekli gülümsüyordu. Emniyet kemerini bağlarken;

“Burada çok mutlu olacağız.” dedi.
Bense annemin şiş karnını işaret ederek, bir endişemi dile getirdim.
“Emniyet kemerinin küçük kız kardeşimi sıkıştırmadığından emin misin?” dedim.
Annem cevap vermedi, sadece gülümsedi.

***

Yaklaşık bir hafta sonra yeni evimize taşındık. Babam, ağır paketleri taşımaması konusunda annemi belki yüz kez uyardı:
“Hamileyken dikkat etmek gerekir hayatım.” dedi.
Annem gülüyordu. Ortalık karardığı halde, henüz hiçbir koliyi açamamıştık. Akşam yemeğimizi, bir karton kutunun üzerinde yedik: Dilimlenmiş birkaç parça salamla ambalajı patlamış bir torba patates cipsi. Yere dökülen patates cipslerini toplamaya çalışırken, tam karşımda, minicik bir kapı dikkatimi çekti. Merak ederek sordum:
“Bu kapının arkasında ne var?”
Bir yandan da “İnşallah bodruma inen karanlık bir merdiven yoktur.” diye dua ediyordum.

“Orası bir dolap.” dedi babam.
“Oh iyi ki dolapmış.” diye geçirdim içimden. Aslında ben korkak bir çocuk değildim. Ama o kapının ardında bir merdiven olması küçük kız kardeşim için çok tehlikeli olabilirdi. Babam:
“Ama kapının anahtarı kayıp.” diye ekledi. “İnşallah daha sonra bir yerlerden çıkar.”

Yaz ortasındaydık. Evimiz mükemmeldi. Geceleri açık pencereden yıldızları seyretmek harika bir duyguydu. Ama buraya taşındığımız günden beri canım sıkılıyordu. Çünkü çevrede kimseyi tanımıyordum. Ayrıca kız kardeşimin ne zaman geleceğine ilişkin kesin bir bilgi veren de yoktu. Bir iki kez, vakit geçirmek amacıyla oturdukları sitede benim gibi yalnızlık çeken bir çocuğun evine gittim. Gün ışığının bütün aydınlığına rağmen kir pas içinde, oldukça loş bir siteydi burası… Asansörlerinin içi de köpek çişi kokuyordu. Buna rağmen, orada birazcık eğlenebilmiştim.

Babam beni almaya geldiğinde, onu biraz kederli gördüm. Dalgınlığından beni öpmeyi bile unuttu. Otomobilde, bana hoşça vakit geçirip geçirmediğimi sordu. Ama verdiğim cevapları dinlemiyor gibiydi. Suskun bir biçimde yola devam etti. Evin önüne vardığımızda elimi tuttu. Bu tutuş biçimi, tıpkı beni mezarlığa götürüşündeki tutuş biçimine benziyordu. Büyüklerin ağlayışını görmeyeyim diye büyük babamın cenaze törenine beni götürmemişlerdi de; daha sonra mezarlık ziyaretine birlikte gitmiştik.

Annem kanepenin bir köşesine oturmuş bekliyordu. Yeni evi döşemek için alınan yeni bir kanepeydi bu. Annem beni görünce, zoraki gülümsemeye çalıştı. Bir iki güzel söz söylemeyi denedi. Ama gözleri kan çanağı gibi kızarmıştı. Ağladığı belliydi:
“Haydi odana çık Makro, orada seni bir sürpriz bekliyor.” dedi.
Merdivenleri tırmanırken, annemin hıçkırıklarını işittim. Geri dönüp baktığımda, babamın kollarındaydı. Ortada bir gariplik hissettim, ama soramadım.

Yatağımın üstünde, uzun zamandır hayalini kurduğum bir oyuncak duruyordu. Ama ne olduğunu şu anda hatırlamıyorum. Demek bu oyuncak, kız kardeş hayali kadar güçlü bir istek değilmiş ki, hatırlayamadım.

Akşamüstü, babam odama geldi. Söylediğine göre, annem bir ilaç almış uyuyormuş. Babamın sesinde tuhaf bir titreme vardı.
“Makro.” dedi. “Sanırım bu seferlik küçük bir kız kardeşin olmayacak…”
Allah kahretsin!.. Demek dualarım boşa çıkmıştı.
“Neden?” diye sordum. “Yoksa oğlan mı?”
Annemle babamı bu konuda sıkıntıya sokmamak için de ekledim:
“Önemli değil, öyle de olsa onu seveceğim.” dedim.
Babam, daha sıkıntılı bir ruh haliyle;
“Yani, demek istediğim artık bebek falan yok.” diye mırıldandı.
Sanki mideme bir yumruk yemiş gibi, yatağın üzerinde, birden zıplayıp doğruldum. Sonra da;
“Neden? Onu elinizden mi kaçırdınız?” diye sordum.
Bunu neden yapmışlardı sanki?
“Hayır” dedi babam. “Bu bizim suçumuz veya kararımız değil.”
“Peki, kimin kararı?” diye bağırdım.
Babam, biraz tereddüt ettikten sonra;
“Belki de onun kararı.” dedi.
Bu ne biçim hikâyeydi böyle? Minik bebek neden gelmemeye karar vermişti ki? O anda, babamın taşınma sırasındaki uyarıları geldi aklıma:
“Annem ağır paketleri taşıdığı için mi?” diye sordum.
“Hayır Makro, annenle de bir ilgisi yok, lütfen inan bana”.
Eğer onun da bir suçu yoksa mutlaka benim yüzümdendir. Büyük bir suçluluk duygusuyla yutkunarak sordum:
“Benim kendisine iyi bir ağabeylik yapamayacağımdan dolayı mı gelmeyi reddetti?”
Babam, beni öpmek için üzerime eğildi. Kirpikleri ıslanmıştı. Yanağıma doğru bir damla yaş süzüldü. Belki de benim gözümden akmış olabilir. Artık bilemiyorum.
“Kendini suçlama Makro, sen ağabeylerin en iyisi olacaksın. Sanırım minik bebeğin, kendine özgü kaygıları olmalı.” dedi.
O gece, uzun süre uyuyamadım. Çatı penceresinden gökyüzünü seyrettim. Baba, Oğul ve Kutsal bakireyle (Meryem’le) konuştum. Onlara, kendileri hakkında ne düşündüğümü açıkladım. Niçin böyle bir iş yapmaya kalkıştıklarını sordum. Bunun çok sevimsiz ve haksız bir şey olduğunu belirttim. Onları kızdıracak hiçbir kötülük yapmadığım halde, küçük kız kardeşimi daha dünyaya gelmeden, niçin geri çağırmışlardı? Bu bir zulüm değil de neydi? Onlarla son kez konuştuğumu bildirdim ve her şeyin öyle, kendilerinin yaptığı gibi yıldızların arkasına saklanarak eğlenmeye benzemediğini belirttim. Hele biraz daha beriye gelsinler de görsünler, ağızlarını burunlarını öyle bir dağıtacağım bir daha yerlerinden kıpırdayamayacaklar, onları geberteceğim.

Sanırım bu sert çıkışım onları ikna etmeye yetmişti. O sırada hiçbir şey söylemediler. Ama on beş gün sonra, Baba, Oğul ve Kutsal Bakire (Meryem), bana bir küçük kız kardeş yolladılar.
Annemle babam gezintiye çıkmışlardı. Bu onlara iyi geliyordu. Annem artık ağlamayı kesmişti. Yine yalnızlıktan canım sıkılmaya başlamıştı. Bu ev gözüme oldukça büyük gözüküyordu. Daha önce oturduğumuz ev, üç kişiye yetecek kadardı. Zaten üç kişiden ibarettik.
Mutfak masasına oturmuş, resim çiziyordum. Evde yoğun bir sessizlik vardı. O sırada bir çıtırtı işittim. Öyle büyük bir çıtırtı değil. Duvara sürtünen bir kumaş sesi gibi bir şey. Ses, anahtarı kaybolan dolabın içinden geliyordu. Yerimden kalkıp, ayaklarımın ucuna basa basa oraya yaklaştım. Kulağımı dolabın kapağına dayayıp içeriyi dinledim. Aynı sesi yeniden işittim. İyice meraklanmıştım:
“İçeride biri mi var?” diye sordum.
Aptallık işte… Kilitli bir dolabın arkasında kim olabilirdi ki? Buna rağmen tekrar sordum.
“Orda biri mi var?”
Kumaş sürtünmesini andıran sesi bir kez daha işittim, ama daha sonra ses kesildi. Bunun üzerine yeniden resim defterimin başına döndüm. Ama bir gözümle de dolabın kapağını dikizliyordum.
Annemle babam, kucak dolusu bir çiçek buketiyle dönüp de beni kucaklayınca dolabı unuttum.
Akşamleyin, yatağımın içinde, gözlerim çatı penceresinde yıldızları izlerken, şu çıtırtı yeniden aklıma düştü. Yerimden kalkıp, sessiz adımlarla mutfağa indim. Mutfakta alacakaranlık bir ortam olmasına rağmen, dolabın bulunduğu duvar, pencereden süzülen ay ışığının egemenliği altındaydı. Oraya gelmek, aptalca bir şeydi. Tam yatağıma dönmeye hazırlanırken o çıtırtıyı tekrar işittim. Evet, ses dolabın içinden geliyordu. Dolabın kapağına iyice yaklaştım ama hala içimde, yatağıma dönüp dönmeme konusunda tuhaf bir kararsızlık vardı. Bilinçsiz bir ruh haliyle ağzımdan yine aynı, sözcükler döküldü:
“Dolabın içinde biri mi var?”
Gece yarısı, kilitli bir dolabın önünde, saçma bir soruya cevap beklemek, beni gerçekten gülünç duruma sokuyordu. Yeniden odama çıkmak istedim. Ama sırtımı döner dönmez, dolabın içinden bir ses soruma cevap verdi:
“Evet, burada biri var.”
Birden, olduğum yerde donup kaldım. Sanki taş kesilmiştim. Aynı ses:
“İkindileyin bana seslenen sen miydin?” diye sordu. Bu bir kız sesiydi.
“Ee… Evet bendim.” diye kekeledim.
“Sana o saatte cevap veremediğim için özür dilerim.” dedi kız.
Ateşim mi yükseldi, yoksa aklımı mı kaçırıyordum. Elimi anlıma götürüp baktım. Hayır, hiç ateşim yoktu. Tekrar sordum:
“Sahiden orada mısın?”
Kız bir kahkaha attı:
“Sesim işitilmiyor mu?” dedi.
Evet, işitiliyordu. Hem de dolabın arkasından geliyordu. Bütün cesaretimi toplayarak yeniden sordum:
“Peki dolabın içinde ne yapıyorsun?”
Kız benim sorumu cevaplamak yerine, kendisi bana bir soru yöneltti:
“Sen bu evde mi oturuyorsun?”
“Evet, ama sanırım sen…”
Yine sözümü kesti:
“Demek gittiler.” dedi.
“Kimler?”
“Annemle babam.”

İzalya’yla ilk kez o gece tanıştım. Anladığım kadarıyla satın aldığımız bu evin, eski sahiplerinin kızıymış. Doğduğu günden beri, bu dolaba kilitli olarak yaşıyormuş. Annesiyle babasının dışında hiçbir insanı tanımamış. Ne güneş, ne deniz ne de bir çiçek görmüş. Sadece bu dolabın içini tanımış ve orada büyümüş. Annesiyle babası buradan taşınırken, onu burada bırakmayı yeğlemişler.

İzala’yı dinledikçe, kan beynime sıçradı. Öfkeyle bağırdım.
“Annemle babamı uyandırayım da seni oradan çıkaralım bari!”
Merdivenleri tırmanırken kızın sesi beni durdurdu.
“Hayır Makro! Sakın kimseye haber verme!” dedi.
Bunun üzerine birkaç basamak geri indim.
“Neden?” diye sordum. “Sürekli orada kalacak değilsin herhalde!”
“Çıkmak istemiyorum.” dedi kız. “Doğduğum günden beri buradayım. Buraya alıştım. Çıkacak olursam, belki de ölürüm…”
“Saçmalıyorsun! Olmaz öyle şey. Oradan mutlaka çıkmalısın.”
“Hayır, istemiyorum Makro! Ayrıca bu sırrı kimseye söylemeyeceğine dair söz ver. Yoksa sonsuza dek kaybolurum.”
Kızın sesinde sanki bir yalvarış havası vardı. Buna dayanamadım.
“Tamam, söz veriyorum. Kimseye söylemeyeceğim.” dedim.
“İyi o zaman, şimdilik sana iyi geceler. Yarın yine gel Makro!”

Dolapta kalmayı o kadar çok istiyordu ki, onu kendi haline bırakıp yatağıma döndüm. Ama kafamda bir soru vardı. Sonsuza dek nasıl kaybolabilirdi?

***

Ertesi sabah, uyandığımda ister istemez bir rüya gördüğümü düşündüm. Uykudayken çoğunlukla bunun farkına varamayız. Gerçek hayatla rüyalar bazen birbirine karışıverir. Nitekim televizyon haberlerinde, kendi çocuklarını dolaba kilitleyen anne-baba hikâyelerini çok işitiyoruz. Bunlar yalan değildi. Kahvaltımı yaparken, bir gözüm hep dolabın kapağındaydı. Kafam karma karışıktı. Dalgınlığımı fark eden annem;
“Ayda mı geziyorsun oğlum?” diye takıldı.

Ama bu konuda ona hiçbir şey anlatmamaya karar vermiştim. Aksi halde benim aklımı kaçırdığımı düşünerek, dolabın kapağını açmaya yeltenebilir, böylece İzalya’yı sonsuza dek kaybedebilirdim. Nasıl davranacağımı bilemiyordum. Ama o beni uyarmıştı.

Günün önemli bir bölümünü mutfakta geçirdim. Annemle babam, kısa süreli de olsa, başka bir odaya gidecek olsalar, hemen dolabın önüne koşuyor ve soruyordum.
“Beni işitiyor musun İzalya?”
Ama cevap alamıyordum. Anlaşıldı, bu yaşadıklarım kesin bir rüyaydı.

***
Kafanızın içinde dönüp duran ve sizi terk etmek istemeyen bir düşünceden kurtulmamız için mutlaka başka bir şey düşünmeniz gerek. Ben de öyle yapmayı denedim, ama beceremedim. Kafamda hep aynı şey vardı. Kilitli dolap…

Gece yarısı, kimseye çaktırmadan, yine mutfağa indim. Ay ışığı bulutların arasına gizlendiği için, içerisi biraz karanlıktı. O nedenle yemek masasına tosladım. Dolabın kapağını tıkırdatmadan önce, derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. Sonra titrek bir sesle;
“İzalya?” diye seslendim.
Cevap geldi.
“İyi akşamlar Makro.”
“Orada mısın?”
Kız daha önce yaptığı gibi benimle dalga geçti:
“Kulaklarında arıza var galiba?” dedi.
“Ama gün boyunca sana seslendim, bana cevap vermedin…”
“O saatlerde burada değildim Makro.”
Demek anahtarı var, diye geçirdim içimden. O zaman dün neden çıkmak istememişti.
“Nereye gitmiştin?”
Kız yeniden güldü. Ardından da;
“Dolaşmaya tabi.” dedi.
“Anahtarın var mı?”
“Hayır. Annemle babam anahtarı yanlarında götürmüş olmalılar.” dedi. “Ama onlar benim sırrımı bilmiyorlar.”
Bu arada oturmak için dolabın önüne bir sandalye çektim.
“Hangi sırdan söz ediyorsun?”
“Onlar kapıyı sadece bana yiyecek vermek için açıyorlardı. Oysa benim onlara ihtiyacım yoktu…” dedi.

Sonra da bana, evin sessizliği içinde, sırrını açıkladı. İzalya’nın söylediğine göre dolaba açılan tek giriş mutfaktaki kapı değilmiş. Dolabın tabanın da başka bir delik varmış. Yani, bir tünel girişi… Oradan kayarak, bir mağaraya ulaşılıyormuş.

“Orası, senin düşündüğün gibi boş bir mağara değil Makro… Orada da oturanlar var. Minicik yaratıklar, cinler, periler var.”

Oturduğum sandalyeden birden irkildim. Az kalsın sandalyeden aşağı yuvarlanacaktım. “Bu kız beni makaraya sarıyor, alay ediyor, diye düşündüm.” Sonra da tepkimi gösterdim.
“Sen beni ne sanıyorsun?” dedim. “Ben Noel Baba yalanına inanacak yaşı çoktan geçtim.”
İzalya’nın sesi daha alaycı bir hâle bürünmüştü.
“Sanırım sen, yerin altında topraktan başka bir şeyin olmadığına inanıyorsun.” dedi.
“Mağaralardan benim de haberim var, ama şu cin peri meselesini abartıyorsun.”
“Bana inanmak zorunda değilsin Makro.”
Kalktığım sandalyeye yeniden oturdum.
“Bu mağarada gerçekten cinler mi var?”
“Evet Makro, cinler var.”
İzalya’nın anlattığına göre, cinler ve periler onunla dost olmuşlar. Onu her türlü yiyecekle besliyorlarmış. Onu zaman zaman, yerin derinliklerine oyulmuş, gizli mahzenlere götürüp gezdiriyorlarmış. İzalya’ya inanıp inanmamakta hala tereddüt ediyordum. Ama her şeye rağmen doğru olabilirdi. Nitekim, yerin altıyla ilgili ne biliyordum ki?..
“Oralar nasıl İzalya?”
“Çok güzel Makro… Tek kelimeyle harika!”
Sonra bana uzun uzun anlattı. Beynimin bir bölümü düşler âleminde dolaşırken, göz kapaklarım yavaş yavaş düşmeye başlamıştı. Sandalyenin üzerinde uyuyup kalmak istemiyorsam, bir an önce odama çıkmalıydım.

Gecenin geriye kalan bölümünde, rüya âleminde, İzalya’yla el ele tutuşup yerin derinliklerinde dolaşıp durdum. İzalya benim kız kardeşimdi. Yüreğimin derinliklerinde, onu öyle kabul ettim.
Annesiyle babası, henüz bu eve otururlarken, İzalya cin dostlarını sadece geceleri ziyaret ediyormuş. Ama şimdi, tercihi değişmiş. Onlara gündüz saatlerinde katılıyormuş. Her akşam, annemle babam uykuya dalınca, hemen mutfağa inip kulağımı kilitli dolabın kapağına yaslıyordum. İzalya bana maceralarını anlatıyordu. Söylediğine göre, bu güne dek, hiç kimse onun gittiği yere inmemiş ve cinlerle karşılaşmamıştı. Ona inanıyordum. Eğer cinler onu beslemiyorlarsa, kendi başına nasıl yiyecek içecek bulabiliyordu?
“Söylesene İzalya, bu dolaptan dışarı hiç mi çıkmayacaksın?”
“Şimdiye dek böyle bir istek duymamıştım…”
“Peki ya şimdi?”
“Bazen, kendisiyle oynayabileceğim bir ağabeyim olmalı diye düşünüyorum.”
“Evet İzalya, bu çok hoş bir düşünce… Haydi gel, öleceğim diye korkma. Sana söz veriyorum; dışarıdaki hayatın inceliklerini sana öğreteceğim.”
“Biraz düşünmem gerek Makro. Bu konuyu cin dostlarımla da konuşmalıyım. Çünkü onları da çok seviyorum.”

***
Annemle babama sezdirmeden yürüttüğüm bu dolap macerası, hayatımın bir parçası haline gelmişti. Gündüzler geçmek bilmiyordu. Gün batımına kadar, yeraltında gezintiye çıkan İzalya’yı bekliyordum. Ama akşam olur olmaz, inanılmaz öyküler dinleyeceğimi biliyor ve o doyumsuz anın hayaliyle avunuyordum. Kimi geceler, kız kardeşim İzalya’ya küçük hediyeler de sunmaya başlamıştım. Örneğin, bazı zamanlar, kapının altından ona kokulu sakızlar atıyordum. Ona sakız tadını keşfettiren bendim. O da buna bayılıyordu.
Birçok kez annemle babam, sabahları beni mutfakta soğuk fayansları üzerinde uyurken bulmuşlardı. Dolayısıyla benim bir uyurgezer olduğum kanısına varmışlardı. Bunun da nedenini son günlerde yaşadığım hayal kırıklığına bağlıyorlardı. (Kendi aralarındaki yorum böyleydi.) Asıl gerçeği öğrenmelerindense, olayı böyle yorumlamaları benim açımdan daha hayırlıydı. En azından, uzun bir süre daha onlara yalan söylemek zorunda kalmayacaktım. İzalya neredeyse, dolabı terk edip benim küçük kız kardeşim olmaya niyetlenmişti. Ama bu kararı almak, onun açısından pek de kolay değildi. Çünkü cinler onu uyarmışlardı: Eğer dolaptan dışarı çıkacak olursa tünelin kapısı ona sonsuza dek kapatılacak, İzalya da onları bir daha asla göremeyecekti. O yüzden, İzalya birazcık kararsızdı. Fazla değil, ama yine de biraz tereddüt gösteriyordu. İzalya’yı ikna edebilmek için, dışarı çıkınca onunla birlikte ne güzel şeyler yapacağımızı anlatıyordum.
“Bak, İzalya; şu sakızları görüyor musun? Dışarıda onların bin bir çeşidi var. Kapının altını geçemeyecek kadar iri olanları var. Hem de rengârenk. Tüp içinde ve rulo halinde satılanlar bile var…”
Nihayet bir gün, İzalya kararını açıkladı:
“Tamam, seninle geleceğim Makro.” dedi.
Ama birkaç saatlik zamana ihtiyacı varmış. Söylediğine göre cinler onun ayrılışı anısına bir eğlence düzenlemişler. Ona güzel bir uğurlama töreni yapacaklarmış. Eh, bu da normal tabi!..
Bu arada ben, evin her köşesinde dolabın kayıp anahtarını aradım. İzalya’nın annesiyle babası belki bir yerlere saklamış olabilirlerdi. Sonunda, mutfaktaki bulaşık eviyesine ait boruların arka tarafında bir anahtar buldum. Büyük olasılıkla, bu anahtar olabilirdi. Çünkü, uzun süre kullanılmadığı için paslanmıştı. İzalya cinlerin eğlencesinden dönmeden, anahtarı deneyebilirdim. Ama içimde bir kuşku belirdi: Dolabın kapağını İzalya tünelden çıkmadan açmaya kalkacak olursam; delik kapanır; zavallı kız da hayatının sonuna kadar orada hapis kalabilirdi. Sadece onun değil, benim de hayatım kararırdı. En iyisi yine akşamı beklemekti.
Onun evimize ayak basacağı anı hayal ediyordum. İkimiz birlikte, annemle babamın odasına girip onları uyandıracak ve sürpriz yapacaktık. Onlara her şeyi açıklayacak, özellikle de bu durumun kimseye haber verilmemesi gerektiğini söyleyecektik. Çünkü İzalya benim kız kardeşim olmak istiyordu. Sadece benim kız kardeşim… O nedenle başkalarından izin almaya ihtiyacımız yoktu.

***
Elimde anahtar, tepeden tırnağa giyinik bir halde dolabın önünde dikiliyordum. Ceplerim rengârenk sakızlarla doluydu.
“İzalya!”
Ses yok. Sanırım henüz tünelden yukarı çıkmamıştı. Veda partisi uzun sürmüş olmalı. Yeniden seslendim;
“İzalya!”
Yine ses yok. Eh, ne de olsa o kadar cinle tek tek vedalaşmak kolay iş değil… İzalya’nın söylediğine göre, sayıları yedi cücelerden kat kat fazlaydı. Ayrıca bu Pamuk Prenses gibi uyduruk bir masala benzemezdi.
“İzalya! Orada mısın?”
Bu kez hafif bir çıtırtı işittim. Tıpkı ilk gün işittiğim kumaş hışırtısını andıran bir ses.
“İzalya, orada olduğunu biliyorum; niçin cevap vermiyorsun?”
Bu arada yüreğimde hafif bir korku belirdi. Sakın kararından vazgeçmiş olmasın, diye düşündüm. Belki de cinler onu kendileriyle birlikte kalmaya ikna etmişlerdi.
“Bak İzalya, dolabın kapağını açıyorum!”
Hayır… Bunu yapamazdım. Eğer yanılıyorsam, İzalya henüz tünelden yukarı çıkmadıysa, delik kapanacak ve ben sonsuza dek kız kardeşsiz kalacaktım.
“İzalya, lütfen cevap ver…” dedim ve ardından hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

Bütün gece orada bekledim. Sonunda, uyku bastı ve soğuk fayansların üzerinde uyuya kaldım. Beni güneşin ışıkları uyandırdı. Hemen, yerimden fırlayıp odama çıktım. Yatağıma girip yorganı başıma çektim. Eğer annemle babam, elimde anahtarla, giyinik bir halde beni mutfakta yakalayacak olurlarsa, anahtarı elimden alıp dolabın kapağını açmaya kalkarlardı.

***

O gün akşama dek, fırsat buldukça, İzalya’ya seslendim. Ama cevap vermedi. Sadece akşam vakti, kulaklarımın alışık olduğu o ünlü hışırtıyı işittim. Anlaşılan, İzalya tünelden çıkmıştı. Çağrılarıma hemen cevap vermediğine göre, veda partisi onu çok yormuş olmalıydı. Zavallıcık şu anda, dolabın içinde yorgun ve bitkin bir halde can çekişiyor olabilirdi. Büyük olasılıkla, onun dışarıya çıkmak istemesi üzerine cinler, tünel girişini kapatmış olabilirlerdi. Sanırım şu anda, açlık ve susuzluktan ölmek üzereydi. İyice telaşlandım. Dolabın kapağını yumruklamaya başladım:
“İzalya, cevap ver; kapıyı açabilir miyim? Yalvarırım sakın ölme!” diye haykırdım.

İzalya’dan hâlâ cevap yoktu. Bu kez sesimi daha da yükselttim. O sırada birden ışıklar yandı. Annemle babam, merdivenin alt başına inmişler şaşkın bir halde bana bakıyorlardı.
“Neler oluyor Makro, ne diye bağırıyorsun?”
Artık gizleyecek bir şeyim kalmamıştı.
“İzalya ölmek üzere” diye bağırdım. “Kapıyı açacak olursam delik kapanacak ve…”
Kafam allak bullak olmuştu. Annem beni bağrına basıp yatıştırmaya çalıştı. Hıçkırıklar içinde, bütün hikâyeyi ona anlattım. Ben sözümü bitirince, babam elimden düşen anahtarı yerden aldı.
“Anahtar bu mu?” diye sordu.
Başımı sallayarak “evet” diye hıçkırdım. Babam anahtarı bana uzattı:
“Haydi, aç Makro.” dedi. “Eğer İzalya oradaysa, sana ihtiyacı vardır. Orada değilse, bil ki, yeraltındaki dostlarıyla birlikte kalmayı tercih etmiştir.”

Bunun üzerine, annemin kollarından sıyrılıp babamın elindeki anahtarı aldım. Anahtar paslı olduğu için onu çevirmekte biraz zorlandım. Ama sonunda kapıyı açmayı başardım.

Karşımda, her yanı örümcek bağlamış eski bir dolap duruyordu. Her yer yarı kemirilmiş sakız artıklarıyla doluydu. Köşeye büzülmüş bir de minik fare… Zavallı hayvan, birkaç saniye süreyle hipnoz edilmiş gibi kıpırdamadan durdu. Bir süre sonra da, yan taraftaki küçük deliğe girip ortalıktan kayboldu.

***

İşte, hikâyenin hepsi bu… Artık Yüce Tanrı’ya, Oğul İsa’ya ve kutsal Bakire’ye kızgın değilim. Onlar ellerinden geleni yaptılar. İnşallah, günün birinde benim de küçük bir kız kardeşim olur.

Hüzne Açılan Kapılar Anahtarı: İlhami Çiçek

Gök; çoğu medeniyette umudu, özgürlüğü ve Tanrı’yı simgeler. Çağ; zamanın meydana getirdiği insan ve o insanın kurduğu düzendir. “Derin bir gök resmi” öz’ün, özgürlüğün hayalidir. Çağ, resmi unutturmak isteyen taraftır çünkü oyunu kendi kuralına göre oynamak ister. Kimliğini bizzat belirlediği oyuncuları oyuna sürer. Şair, tarihini unutturmak isteyen çağ karşısında insanın üzüntüsünü sonlandıracak hamleye “gök” demiştir.

 

Edebî metni ortaya koyan şair ya da yazarların içinden çıktıkları toplumdan etkilendikleri görülür. Sosyal ve siyasî olaylardan bağımsız olmaları imkânsızdır. Yalnızca sanatlarına ne derece yansıttıkları bir tartışma konusu olabilir. Satranç Dersleri, bir iç hesaplaşmadan çok toplumsal eleştiri içerir.

Şiirde çarpık kentleşme konusu sık sık yer bulur, köyden kente göç sonrası insan manzaraları verilir. “Çağ” kelimesini çok kullanır, bu kavram üzerinden hem iktidarı hem dönem insanına eleştiri getirir:

“yanlış konumunu gülün evlerde bahçelerde

ve hatta parklarını bile bu taş mekanın

reddetmek gerekiyor”

Gül, Türk-İslam geleneğinde farklı anlamlara sahiptir. Şiirin genel itibariyle birden çok anlam katmanına sahip olduğunu göz önünde bulundurursak “gül”ün diğer anlamlarına müracaat etmekte fayda vardır.

Gül, İslam dünyasında Hz. Peygamber’i temsil eder. Tasavvufta gülün açılmamış hali olan gonca halveti, açılmış hali kesreti anlatır. Halvet, insanın Allah ile birlikte oluşu; kesret ise birliğin çokluğu demektir.

Divan edebiyatında gül, güzelliği temsil etmesiyle en sık kullanılan çiçektir. Sevgiliye ve güzelliğe aittir. Sevgilinin ağzı, yüzü, yanağı güldür. Kokusu, edası, duruşu, rengi güldür.

“Gülün yanlış konumu” ifadesi birçok açıdan farklı yorumlanabilir. Somut anlamda çiçeklerin yeri ormandır, kırdır, köydür; bahçeye ya da balkona sığmaz. Şair, adeta gülün yerini yadırgayacağını hissettirir. Köyden kente göç etmiş birey de tıpkı yerini yadırgayan gül gibidir. Kent, onun yaratılışına ters düşer ve yanlış yerdir.

Gül aynı zamanda İslamî yaşam görüşünü, divan edebiyatı geleneğindeki sevgiliyi temsil eder. Türk insanının “özünü” inşa eden bu unsurlar kentlerde kurulan yeni hayatta yer bulamaz. Her iki ihtimalde kentin taş yapıları arasında yerini yadırgayan, aidiyet duygusu kuramamış bir eda vardır.

“çağı binip

cübbesinden gözü kara süvariler çıkaran

o beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı

tutup üzengisinden öpüp koklamalı”

“Cübbe, süvari, üzengi” gibi kelimeler tarih ve tasavvuf bağlamında şekillenen bir “oyuncu” tasviri anımsatır. Geçmişten gelen çağı bineği yapmış beyaz taş oyuncusu, aksakallı dede motiflerini dahi akla getirir. Beyaz taş oyuncusu, nuru temsil eder. Belki bir Allah dostu, eren tipini işaret ediyor olabilir.

“çağın unutturmak istediği belki derin bir gök resmini

ye’si biçen o eşsiz kılıncı gürbüz hamleyi”

Gök; çoğu medeniyette umudu, özgürlüğü ve Tanrı’yı simgeler. Çağ; zamanın meydana getirdiği insan ve o insanın kurduğu düzendir. “Derin bir gök resmi” öz’ün, özgürlüğün hayalidir. Çağ, resmi unutturmak isteyen taraftır çünkü oyunu kendi kuralına göre oynamak ister. Kimliğini bizzat belirlediği oyuncuları oyuna sürer. Şair, tarihini unutturmak isteyen çağ karşısında insanın üzüntüsünü sonlandıracak hamleye “gök” demiştir.

“çağa çıktığımda

kan -çoğalan bir suret ve kendini”

Çağ, yabancı ve içine aldığı her şeyi tüketen bir yapıdadır, “çoğalan suretler” yaratır. Çünkü modern zamanda herkes birbirine benzer. Aynı fabrikadan çıkma robotlar gibidir. Belirli yaşam standartları, toplumsal kabulleri ve kuralları vardır. Öz bilince sahip, değerlerinin farkında gerçek bireylikten ziyade tek tipleşen insan oyundadır. Bu gerçeği öldüren çağdır,  “kan” bu kıyıma işarettir.

“dişiliğini kullanıyordur kuşku

lüks oteller gibi kuşku”

Şair; kadının bir meta gibi kullanılmasını, reklam malzemesi haline getirilmesini eleştirir. Lüks otellerde boy gösteren dişiliği, parayla satın alınabilecek yüzler yapan çağın gereğidir. Kendini gerçekleştirmiş bireyler değil dişilikleriyle ön plana çıkan kadınlara değinilir. Zira medeniyet, çocuklarını yetiştirecek kadınların eliyle doğar.  Çağın kadına biçtiği değer ile paranın, lüksün insan nefsine etkisi eleştirilir.

“Kuşku” tıpkı “hüzün” gibi İlhami Çiçek’in şiirlerinde sıklıkla karşılaştığımız duygudur. Kuşku; sözlükte bir olguyla ilgili gerçeğin ne olduğunu tam bilememek, kestirememekten doğan kararsızlıktır, güvensizlik duygusudur. Çağ insanının düştüğü girdap tam da burasıdır. Kimlik kargaşası yaşar aynı zamanda gerçekliği, doğruları ile alakalı bir kararsızlık içindedir. Şiirde hüzünle birlikte ağırlıklı duygu yoğunluğunu oluşturmalarının sebebi, zamanın toplumsal ve bireysel etkilerini insanî boyutlarıyla görme çabasıdır.

Kuşku, çağın getirilerinin toplumdaki yansımasının bir sonucudur. Piyon haline gelmiş o kişi, kararsızlığı ve güvensizliğiyle yanlış hamleler yapabilecek potansiyeli temsil eder. Hüzün ise işin bireysel tarafındaki trajediyi, insanın düştüğü ikilemden doğan halini anlatır.

“azaldı

halk içinde yüzdeki ben gibiler

eldeki siğile

çıbana –etin yumuşak bir yerinden sökün eden-

döndü halk ve cüzzam ne yürüdü”

Yüzdeki ben, vücuda ait bir parçadır ama siğil, çıban gibi yaralar vücutta beliren hastalık belirtisidir. “Halk içinde ben gibi olmak” bir millete, kültüre ait olma duygusunun yer bulduğu bireye işaret eder. Vücut bulduğu yere –coğrafyaya- yakışan, onunla uyumlu bir insan tahayyülü vardır. Halk içinde sayılarının azaldığına değinilir.

Eldeki siğil, çıbanın vücutta eğreti durmasıyla halkına benzemeyen, ona yakışmayan ve uyumsuzluğu görülen bireye benzetilir. Kendini var eden öz’e, coğrafyaya ve değerlerine uzak kişi bir hastalık gibidir. Üstelik bulaşıcıdır, insanlar birbirlerine temas ettikçe yayılır. Örneğin yaşantısıyla, düşünceleriyle Batı’yı taklit eden sanatkârlardan etkilenen halk da aynı taklitçiliğin peşinden gider.  Bu olay “cüzzam” benzetmesiyle sert vurgular yapılarak anlatılır.

“ve hep bir yaprak değil miyiz ki

bir zaman yarıp çıkmak serüveninde

özdalımızı”

Şair, şiirinin son bölümlerinde insanları yapraklara benzetir. “Özdalımız” ifadesiyle şiirin tamamına yayılmış değerlerin toplamıdır: buyruk, tarih, coğrafya, öz gibi. İnsan özdalından çıkmaya çalışan ama böylelikle yaşamasını sağlayan kökten koptuğunun farkında olmayan bir varlıktır. Çeşitli heyecanlar peşinde koşarken o değerleri kaybettiğini anlamayabilir. İnsanlar tarih boyunca örnekleri görüldüğü gibi farklı olana, kendi kültüründe bulunmayana karşı merak ve bilinçsizce atılma peşindedir.

Toplumsal hayatı örneklerle açıkladığımız gibi eleştiren Çiçek, Temalar II şiirindeki benzetmesi her şeyi kapsayan, tüm varlığıyla sarıp sarmalayan bir ruh halinden haber verir:

“üfleyeni kalmamış

kınalı bir kaval kadar mahzun”

Aşk Ölsün Mü?


Sevmek ve sevilmek üzerine kurgulanmış trajikomik bir hayat hikâyesi.

Kepçe kadar yüreğiyle, kaşık kadar haline bakmadan hayat denen bu kazanın altını üstüne getiren bir kadın.

Yaptığımız seçimler bize mi aittir yoksa bize dayatılanlar mıdır?

Yağan yağmurun sevmekle, sahile vuran dalgaların aşkla, rüzgârda dalgalanan başak tarlalarının sevilmekle alakası var mıdır?

Durup hatırlamak ya da hatırlayamamak nasıl karşılık bulur?

-Barış Dinçel-

 

Oyunda Songül, Esenler otogarındadır. Eski bir tuvalette. Yalnızdır. Başından geçenleri günlüğüne yazmaktadır. Mutlu olmak için neler yaptığını, erkeklerle olan ilişkilerinde seven tarafın neden hep kendisi olduğunu, sevdiklerini ellerinden alan kadınları, onlara ve-zamanında-sevdiklerine karşı nefreti… Yazdıklarını roman olarak yayımlatmak, Murathan Mungana’a rakip olmak-ki artık onun döneminin geçtiğini düşünüyor-ve Nobel almak istiyor.

 

21.Yüzyıl insanın en temel durumu, buna sorun mu demek gerekir bilemiyorum, yalnızlığı ve hayata tutunamamasıdır. Modern insanın gittikçe yalnızlaştığını düşünüyorum. Bu yüzyılda insanın yalnız olmasının iki temel sebebi vardır bence. Birincisi korku. Korku, bilinememezlik üzerine inşa edilen bir duygu. Büyük şehirlerde yaşayan insanlar her gün onlarcası ile karşılaşıyor. Sosyal medyanın, televizyonun paylaştığı olumsuz haberler neticesinde karşılaştıkları ile iletişimi minimuma indirip, kendisi ve ailesiyle baş başa kalmayı tercih ediyor. Karşılaştığı kişilerin kim olduğunu, ne düşündüğünü bilemiyor. Zarar gelme ihtimali var mı? Evet. Bu cevap büyük şehir insanı için yeterlidir.

Yalnızlığın diğer sebebi ise insanın hayata ve hedeflerine tutunamamasıdır. Bu insanlar, biraz önce bahsettiğim durumun tersine hayatı ve sınırlarını zorlarlar, yol kat ettiklerini düşündüklerinde avuçlarını açarlar ki bir şey birikmemiş. Eeee, o kadar çaba gösterdi ama neden kaybetti? Düşündükleriyle yaptıkları örtüştü mü? İstediği şeyler kendi sınırlarının ötesinde bir şey miydi yoksa?

O kadar çok dış etken var ki, bu etkenlere göre sınırlarımızı zorluyor, kendimizi onlara göre tanımlıyor, onlar gibi olduğumuzu düşünüyoruz. Kalabalıktan uzak düşmemek için… Oysa hedefimize ulaşamadığımızda bize kocaman bir yalnızlık düşüyor.

Yalnızlık ve tutunamamak üzerine düşünmeme vesile olan bir oyun izledim geçenlerde. Oyunun adı “aşkölsün.”

Babasahne’nin sahnelediği oyunun yazarı Murat İpek. Yönetmenlik koltuğunda daha çok sahne tasarımından tanıdığımız Barış Dinçel var. Oyun tek kişilik bir oyun. Oyuncu da ekranlardan tanıdığımız Günay Karacaoğlu.

Oyunda Songül, Esenler otogarındadır. Eski bir tuvalette. Yalnızdır. Başından geçenleri günlüğüne yazmaktadır. Mutlu olmak için neler yaptığını, erkeklerle olan ilişkilerinde seven tarafın neden hep kendisi olduğunu, sevdiklerini ellerinden alan kadınları, onlara ve-zamanında-sevdiklerine karşı nefreti… Yazdıklarını roman olarak yayımlatmak, Murathan Mungan’a rakip olmak-ki artık onun döneminin geçtiğini düşünüyor-ve Nobel almak istiyor.

Songül hep denemiş, veren taraf olmuş,  ama sonuçta kaybeden durumuna düşmüş. Acıklı bir hikâyesi var, lakin Songül bunları seyirciye keyifli bir dille anlatmayı tercih ediyor. Kendi durumunun farkında. Hayatın, hayatının trajikomik yanını ön plana çıkarmaya çalışıyor. O yaşadıklarını anlatırken, evet bu sıkıntıları yaşayan bir bayan arkadaşım var, diyorsunuz, derken de gülüyorsunuz. Bunda bir sıkıntı yok ama artık. Modern insan, büyük şehrin insanı kendi yalnızlığına ve çevresindeki insanların yalnızlığına oldukça alışkın.

 

Başından geçen onca olaya rağmen Songül’ün vazgeçmediğini görüyoruz. Mutluluğu aramakta, kendisini seven bir erkek bulmakta kararlı. En sonunda bulduğu erkeğin yolunda adımlar atıp, evlilik hayalleri kurarken, içinde gittikçe büyüyen bir huzursuzluk taşıyor. Bu huzursuzluğun sebebini oyunun sonunda anlıyoruz.

Songül de kendisine biçilen elbisenin içine girmeye çalışan modern bir kadın. İş hayatında olan tüm kadınlar gibi var olmaya, varlığını hissettirmeye çalışıyor. Oysa Barış Dinçel’in de ifade ettiği gibi “Yaptığımız seçimler bize mi aittir yoksa bize dayatılan mıdır?” Songül bu sorunun içindedir, cevabı ise seyircide.

Tek kişilik oyunlarda seyirciyi zinde tutmak zordur. Günay Karacaoğlu bunu başarıyla gerçekleştiriyor. Seyirciyi izleyici olmaktan çıkarıp, oyunun içine dâhil ediyor. Seyirci sanki Songül’le birlikte yaşıyoruz, tüm olanları.

 “aşkölsün” modern kadının, insanın mutluluk arayışı üzerine güldüren, düşündüren seyirlik bir oyun.  

Bir Hüzün ve Bir Memleket Şairi Olarak İlhami Çiçek

 İlhami Çiçek; büyük ölçüde de bir gereklilik, hâttâ yenilmez yıkılmaz bir hakikat olarak bütün insanlığa gelip uğrayacağı gibi, kendisine gelen ölümü de şiirleştirerek, yaşadığı hayattan gayriihtiyari bir çıkışı resmetmiş gibidir.

 

İlhami Çiçek, 1954 yılında doğmuş, 1983 yılında kimi kayıtlara göre yirmi sekiz ama kuvvetle muhtemel yirmi dokuz yaşında vefat etmiş, yani başı ve sonuyla  en fazla yirmi dokuz yıl yaşamış, lakin bu kısacık hayatında sanki yüzyıl hatta yüzlerce yıl yaşamış bir bilge gibi, erkenden olgunlaşmış, çok kısa ama içi dopdolu bir hayat biriktirmiş bir şairdir. Hem de bunu bir biçimde tek bir şiirle Satranç Dersleri ile yapmıştır.

Şiirlerindeki didaktizmden uzak, nice derinliklerden devşirilmiş ve yine bu derinliklerde bulduğu renk ve seslerle süslenmiş –ki, onun şiirindeki ancak derinden hissedilebilecek bu süslenmişlikte hiçbir şekilde yapıntı biçiminde bir süsleme olmamıştır- yüksekçe bir yerden gelen dizelerle konuşmuştur İlhami Çiçek.

Eklemek gerekiyor, İlhami Çiçek şiirinde dehşetengiz bir derinlik içerisinde gözlenen bir yükseklik hep var olmuştur.

Onun yöneldiği bu dehşetengiz derinlik ve yükseklikteki dikkatten olacak, bu dikkatin odağında durmayan pek çok şeye karşı yoğun bir dalgınlıkla cevap vermiş, bütünüyle içinde olduğu gündelik hayat içerisinde ise kendisini birebir vazifeli hissettiği iş ve eylemlerin dışında hemen her şeyden uzak durmuş ama hiçbir biçimde gündelik hayattan kaçmamış, sadece onun nazarında bir imgeye değmeyecek her şeye karşı dalgınca davranmış  bir şairin şiiri olarak her daim bir mübarek dalgınlık anında yazılmış bir şiir olarak şekillenmiştir.

Zira İlhami Çiçek şiiri aynı zamanda âdeta kendini tarif edercesine;  ‘müşa’şa’ bir sonbahar figüranıymışçasına topu topu bir mevsim …’ gibi yaşanan insan hayatını, en nihayetinde insanın  kendi ‘iyi oyunundan’ sorulacak büyük bir oyunun en halisane süreği gibi yazılmıştır.

Bu bakımdan onun dikkatimizi çektiği bu ‘iyi oyundan sorulmak…’ sorgulanmak bağlamını önce Anadolu’nun sonra memleketin, ümmetin ve giderek cümle insanlığın mecburiyeti olarak görmek ve öylece okumak gerekecektir ki, son tahlilde evet cümle insanlıkta hem  fert fert ve hem de toplu olarak bu ‘iyi oyun’… dan sorguya çekilecektir.

Yine bu bakımdan İlhami Çiçek şiirini zaferle yükümlü olmakla berelenmiş dünyalık insan algısından çok, seferle yükümlü olduğunu bilen büyük vazifenin farkına varmış bir şairin şiiri olarak değerlendirmek lazımdır.

Ve sözgelimi; çoğu okuru sade ve yoğun bir santimantaliteye yaslanarak alıntılamış olduğu;

‘…

Sen ey atını kaybeden oyuncu

Bir ilkbahardan koca bir güz yontan adam

Bırak oyunu

Artık

Öyle bir ıssızlık düşle ki, içinde

Yeryüzünü kişnesin

Bizim atlar…’

Şeklindeki dizeleri de yine bu seferle yükümlü oluş bilinciyle oynayan, yaşayan insanın fiilleriyle ve tüm sonuçlarıyla şekillenmiş bir şiir olarak okumak gerekecektir.

Bu da daha en başından İlhami Çiçek şiirini ve bu şiirde hep huzursuz, hep hüzünlü ve her zaman sıkıntılarla yüklü bir damar gibi atıp duran bir başka hâlin; sanki de bir büyük buyrukla mühürlü olduğunu her daim bilen, hâttâ bu bilgiyle hiçbir zaman rahat duramayışı şiir hâline getirecektir.

O kadar ki, bu şiir yine sözgelimi;

‘’…Taşlar sürüldüğünde

Kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi,

Demek ki, bütündür sallantıda

Demek ki gökte anlaşılmaz biçimde ölü

Cinayetlerle yeryüzüne parça parça dağıtılmıştır

Aşk ve umut dağıtılmıştır

Taşlar sürüldüğünde

Alıp kişiyi kayalara çarpar buyruksuzluk…’’

dizelerinde de görüleceği üzere bu buyrukla yükümlenmiş hâlin derin bir biçimde işlendiği görülecektir İlhami Çiçek şiirinde.

Dahası, tarihin, zamanın, memleketin ve insanın bütünüyle bir varoluşun ve bu varoluş bağlamında  cümle kayıp kazançlarıyla bir hayatın hem fert hem de toplum planında belirginleşerek işlendiğini gördüğümüz bir şiirdir İlhami Çiçek şiiri.

Bu haliyle de denilebilir ki,  bu şiir daha üst bir bağlamda, bütün bu buyruklanmış içeriğiyle; sanki de en koyusundan bir yalnızlık ve hüzünle süslenerek seslenen bir şairin bizim adımıza da adamış olduğu en güzel adak olarak yazılmıştır.

Tam da bu noktada durup okunduğunda ise insanın aklına Cemil Meriç için söylenegelen ‘Lüzumundan fazla tecessüs…’ yorumunu getirecek biçimde yazıldığını gözlediğimiz bu şiirin; yaşanan zamana bakıldığında, hem de İlhami Çiçek zaviyesinden bakıldığında hiçte lüzumundan fazla denilemeyecek bir geometrinin hatta bu geometriden hareketle bir kadim aritmetiğin seslendiği bir şiir olarak şekillendiği görülecektir.

İşte bu geometri ve bu aritmetikle seslenen şiire layıkı veçhile yöneldiğimiz her seferinde, İlhami Çiçek’in âdete yüzeyi çizik çizik olmuş bir çağın, onun deyimiyle ‘oyuncu bir çağın…’ neliğine dair bir soru sorduğu…’  ve vakti geldiğinde herkesin kendi cevabını vereceği biçimdeki dizelerle örülmüş; bir büyük sorunun başında durup beklediği görülecektir.

Nihayetinde ve eninde sonunda salt bir ‘iyi oyundan…’ sorgulanacak olmanın bilinciyle yazıldığını gözlediğimiz İlhami Çiçek şiirinin, giderek bir oyuna ve mimetik köken olarak santranca benzeyişini de yine bu aritmetik ve geometriye gömülü hâldeki büyük sorunun kaçınılmaz sonucu olarak değerlendirmek gerekecektir.

Belki de bu yüzden İlhami Çiçek şiiri bölüm bölüm yazılmaktan çok çizik çizik yazılmış bir şiir olarak; tam da oyuncu bir çağda oynanmış bir oyun gibi – ama kesinlikle iyi oynanması gereken bir oyun gibi- nal seslerinin inleyişlere ve at seslerine karıştığı aceleyle katedilen uzun bir yolda, çizik çizik, çentik çentik yazılmış bir şiir olarak kalacaktır hafızamızda.

İşte bu şiirledir ki, rahmetli İlhami Çiçek; büyük ölçüde de bir gereklilik, hâttâ yenilmez yıkılmaz bir hakikat olarak bütün insanlığa gelip uğrayacağı gibi, kendisine gelen ölümü de şiirleştirerek, yaşadığı hayattan gayriihtiyari bir çıkışı resmetmiş gibidir.

İki Yağmur Arasında

Oysa başın payandası, yüreğin ücrasına kaydettiği, kendini masum kılan, hatırladıkça hissiyatını güçlendiren, uğruna serden geçmeyi mazur sayan, varlık nedeni ve olmazsa olmazı olduğunu varsaydığı sevdikleri, değer verdikleridir.

 

 Unutulduğunu unutan adam, bir gün sükûnetin hakim olduğu coğrafyaya arzı endam etme ihtiyacı duydu. Varlığını, cümle mahlûkatın tanıklığına sunduğunu umursamadan, yerin sert, havanın ayaz, ışığın mat oluşuna ve ayaklarındaki prangalara aldırmadan yürümeye başladı. YÜRÜMEK, VAR OLDUĞUNUN FARKINDA OLMAKTIR.

Toprak zemin, yaylanarak attığı her adımla, rüzgârın engellemesine rağmen omuzlarının üzerindeki ağırlığı taşıdığını sanki titreşimiyle hissettiriyordu.  İstikametini baştan belirlemeden, kendiliğinden, yönünü oksijeni yoğun soluyacağı hava koridoruna çevirmişti.  Bir kez yola çıktın mı ayaklar toprakla bütünleşeceği güzergâhı buluncaya kadar yalpalar, dengeyi koruyarak yol ile bütünleşmesi biraz zaman alır. Yürümek, bedenin tekdüze- yeknesak- hareketleri gibi görünse de göreceli bir matematiği vardır.  Söz gelimi beyin, adım atarken, göz ve ayaklara, kollara farklı komutlar verir ki, beden, ışığa, ısıya ve zemindeki engebeye göre vaziyet alsın, dengeyi korusun,  ellerin ve kolların havada belirli bir düzen içerisindeki salınma hareketleri kalbin temposuna eşlik etsin ki serazat olsun. Her adımda kimyası farklı havayı soluyarak akciğerlerine görevini hatırlatsın. Adımların biteviye tempo ile sürmesi divan edebiyatındaki aruz vezni “failatün failatün ölçüsünde ve yolculuğu keyifli kılan ahengi tutturmasıyla zaman olağan bir halde aksın.

Unutulduğunu unutan adamın zihninden bu cümleler geçerken şöyle bir durdu ve yürümenin matematiğine takılan iç sesinin fısıltıyla sorduğu soruya sesli cevap verdi; Ama sevdanın matematiği simetrik değil ki? Aşk, hiyeroglif yazısı gibi geometriden de azadedir. Bizi büyüleyerek kuşatan bir siluetin peşinden gitmek gibi.  Kendine anlattığı tarifler bilinç akışı kıvamında akarken yürümeye devam ediyordu.  Aşk gibi yürümek de bilincin disiplini dışında bir eylemdir.  Öğrenilmiş ve dillendirilen bir zorunluluk değildir yürüme isteği.

 

İnsan, içgüdüsel olarak uyarılır beyin tarafından.  Ve beden bu komuta baştan itiraz etse de zihni sıra dışı çalışan insanlar, içinde yaşadıkları çevrede, mizaçlarına aykırı ve boğucu ufûnet dayanılmaz bir hâl aldığında bedenlerinin özgürlüğü kısıtlanıyor duygusunu sorgulamaya başlarlar. Sorgulamanın ilk durağı-eşiği-özgürlüğe, yani harekete, devinime ayarlı bedenin, aykırı koşullarda zorlanmasıyla, hafakanların basması ve boğulma hissinin galip gelmesidir. Bu galibiyetin tercümesi; beden başı taşıyamaz hale gelmiştir. Birbirlerine hasım gibi davranmaya başlamışlardır.  Başın arzu ve isteklerine beden adeta mazeret üretir, riskten kaçınır, kolay ve hemen gerçekleşecek kestirme yolları önceler. Hareketlerini tasarruf konumuna düşürür. Miskinliği olağanlaştırır. Adeta tembelliğe methiye yazar.  Çünkü anatomik olarak yapılan görev taksiminde beden başa yaslanmış ve kendini onun talimatlarına bırakma, salıverme rahatlığını kullanacak şekilde kurgulanmıştır.  Oysa başın payandası, yüreğin ücrasına kaydettiği, kendini masum kılan, hatırladıkça hissiyatını güçlendiren, uğruna serden geçmeyi mazur sayan, varlık nedeni ve olmazsa olmazı olduğunu varsaydığı sevdikleri, değer verdikleridir.  Başlangıçta, başın sevdiği ve değer verdiği ne varsa hayatın bütünlüğünü koruyarak sağlıklı olarak sürdürme zorunluluğu bir anlamda kaderidir.

Aklımızdan geçen düşüncelerin ete kemiğe bürünerek hayata yansıması ancak sağlam bir vücutla olur. O yüzden,  ayakları yere sağlam basan bir baş ile tutunur ve dengede durur insan.

İnsan kaderine yürür.

Unutulduğunu unutan adam, yürürken aklına gelen bu düşüncelerin kendisini dış dünyadan soyutladığını fark ettiğinde, varlığını insan suretinde gösteren baş hakkında binlerce yıldır yazılan şiirlerin, hikâye ve romanların, omuzlarında taşıdıkları, kendilerini insan suretinde gösteren cevherin farkında olamayan milyonların dramını anlatmakta yetersiz kaldığına hükmetti.  Yeryüzünde yaşamak bir sanattı, ancak insan bu sanatı özgür bir baş ve bedenle yürüyerek tefekkür edebilirdi. Doğru konumlandırabilirdi.

İstikametini doğrulturken  “Baş bedenin tacıdır, tacını yere düşürme ey insan” diye bir cümle istem dışı dökülüverdi dudaklarından.  Evet, her insan yeryüzüne tacı ile gelir. Ömür dediğimiz süreç, tacını koruma ve dünyayı tacı ile terk etme mücadelesi ile anlam kazanır.  Bu yüzden, sevdiklerinin bellekten çıkıp, sevimli halleriyle muhayyileyi kuşatması ancak içinde bulunulan ortamın neden olduğu çeldiricileri silkip atması ile mümkün olabilir. Ayaklarını sürüyen çeldiricilerle yüzleşme, kendine kalma, büyük harfle düşünme ve nihayetinde “Yürümek tacını koruma eylemidir aynı zamanda.”  diyerek yürümeye devam etti.

Münzevilik veya Yabanlık

Feridun Andaç’ın yayına hazırladığı “Sürgün Edebiyatı, Edebiyat Sürgünleri” kitabı Kasım 1996 yılında yayınlanmış. Üzerinden nerdeyse 23 yıl geçmiş. Şimdilerde sadece bu coğrafyada değil dünyanın pek çok yerinde insanlar yer değiştiriyorlar. Sosyal, ekonomik, coğrafi ve siyasi koşullar bu yer değiştirmelerin başlıca nedenleri arasında. Zorunlu ya da gönüllü her ne koşulda olursa olsun gitmek bir şekilde gitmek. Göç ve sürgün kelimeleri ise bu gitmek kelimesinin yükünden çok daha fazlasını taşıyorlar sırtlarında. Gidenlerin ve kalanların sırtında ise külçe halinde bir yalnızlık var.

Bu dosya için bir zamanlar gitmek zorunda kalan, son bir kaç yıl içerisinde mecburi ya da gönüllü bir şekilde yurtdışında yaşamak zorunda kalan yazarlara ulaşmaya çalıştık. Bunlardan biri elbette yukarıda bahsettiğim kitabı vakti zamanında yayına hazırlayan Feridun Andaç oldu.

 Andaç ile “Sürgün Edebiyatı, Edebiyat Sürgünleri” kitabını hem de “sürgün” ve “göç” kelimeleri arasındaki farklılığı konuştuk.

 

 “Sürgün Edebiyatı, Edebiyat Sürgünleri” kitabınızın kapağında yer alan, Heinrich Mann’ın “Sürgünün yapabileceği şey, gerçeği ve ilişkileri dile getirmektir. O, suskunlaşan halkının sesidir, bütün dünya önünde böyle olmakla görevlidir” sözleri büyük ölçüde edebiyatın da tanımı gibi düşünülebilir mi? Bir yazarın “sürgün” olması şart mıdır? 

Sürgünlüğü yaratan koşulların gücüdür. Yani bir varoluş sorunudur her şeyden önce. Gitmeyi, yola çıkmayı, sürülmeyi içerdiğine göre; ötede bir başkaldırı, itiraz vardır. Özü  ise muhalif olma hali/durumudur. Bunu zaman zaman “siyasi sürgün” diye de tanımlarız. Ama bugün bunun da sınırları genişlemiştir. Bu da neyi çağrıştırır, ya da anlatır; siyasi bir erkin/yönetimin karşısında olma, yaşama/düşünme/yaratma alanının daralması anlamına gelir… Bu sürüklenişin sizi taşıdığı yer yaban bir yerdir. Yersiz yurtsuzluğunuzun tanımını içerir her açıdan. Yazan/düşünen/yaratan biriyseniz geçmişle tek bağınız dille ilişkinizdir. Ama yeni kuracağınız edebiyat kaçınılmaz olarak bu sürgünlük durumunuzun gerçekliğini içerecektir. Sürgünün bunu yadsıyarak kendini yeniden dille/yazıda var etmesi güçtür. Bir yanda kendi gerçekliğiniz öte yanda da sürgünlüğün karşılaştığı/yaşadığı her şey… Sürgünde yazmak sürgünü yazmaktır kaçınılmaz biçimde. Bu dile geliş/getiriş zorunluluktur bir bakıma da. Çünkü varoluş sorunu, hayata tutunma biçimindir sürgünün sürgünde yazması. Kendinden yola çıkarken dönüş imgeleri başka sürgünlerin gerçekliğine de varmaktır. Yani yeni bir “ithaka”yı yaratmak. Bu anlamda dünya edebiyatındaki çağdaş sürgünleri yeniden düşünmek gerektiği kanısındayım.

Bunca yıl sonra dönüp baktığınızda kitabınızda eksik kalan yönler… veya bugün yeniden böyle bir derleme çalışması yapacak olsanız, muhakkak olmasını isteyeceğiniz isimler nelerdir? 

Kuşkusuz var. Öyle ki, sürgünlük her çağda/dönemde yeniden yeniden farklı biçimlerle yaşanır yeryüzünde. Örneğin kendi yurdunda sürgün olmak, o içsürgünlük bir metafor gibi görülse de; bazen bunu “münzevilik” veya “yabanlık” gibi algılasak da gene ülkenin siyasi/ekonomik durumuyla açıklanabilecek sürgün biçimi… Buna başlı başına yer açılabilecek bir kitap bile kurulabilir. Biraz önce imlediğim gibi… Latin Amerika edebiyatı başta olmak üzere birçok ülkenin toplumsal gerçekliği sürgün edebiyatını bugün başka bir boyuta taşımıştır. Örneğin; Cortazar’ın sürgünlüğü ile Orta Avrupalı Milan Kundera’nın sürgünlüğü kesişir de ayrışır da. Tıpkı Nâzım Hikmet ile Demir Özlü’nünki gibi… Yani sürgün hem kendisini/kendi gibi olanları hem de ülkesinin ve çağının gerçekliğini yansıtır yazıp ettikleriyle. Bu da “isyan” ötesi bir duygunun dile geliş biçimidir. Yazarak dönemediği yurduna varıştır. İşte bunu anlatan sürgünleri almak isterim öylesi bir kitaba: Zweig, İvan Bunin, Cortazar, Milan Kundera; Juan Goytisolo, Infante, Benjamin, Adorno…

Size göre sürgünlük bir süreç midir? Geri dönmek mümkün müdür? 

Sürgün dönüş umudunu içinde filizlendirse de, asılda dönüşsüzlüktür. Dönememektir. Bu özlemi içinde beslemektir. Bu özlemi içinde besleyen birçok arkadaşım oldu. Dönüş kapıları açıldığında da artık yurtsuzluğu benimseyenler için dönüşün bir anlamı kalmamıştı. Çünkü ne kendileri gittikleri gibi kalmıştı, ne de artlarında bıraktıkları… Aradaki uçurumu görüp dönenler oldu, hiç gelmeyenler de. Gene bunu edebiyatın bir “zengin”liği olarak görmek gerekir. Geçenlerde İzmir’de bir toplantıda Demir Özlü’yü/anlatı dünyasını dile getirirken bunun altını çizdim; gittiği için edebiyatımıza yeni bir bakış/biçim getirebildi. Elbette ki  bireysel trajedi başka bir durum, kolay almayan bir yaşam…

“Sürgün” ve “Göç” kavramları arasındaki fark(lar)ı siz nasıl değerlendiriyorsunuz? 

 Elbette ki ikisi apayrı anlam/içerik taşır. Biriyle diğerini açıklayamazsınız. Göç ile göçmenlik de farklıdır. Göçmen her an dönüş umudunu taşır. Göç eden ise artık başka bir yerde yurt edinmeyi hayal eder, kökleşmeyi öne alır, bazen kurabilir de bunu. Oysa sürgün yapayalnız, yersiz yurtsuzdur, bir bakıma yurdunu kaybedendir. Göç, göçmenlik insanlığın tarihinin varoluşunda olan bir olgu. Ki, Anadolu bunun her biçimini yaşamıştır, hâlâ da yaşamaktadır. İş/çi göçü, doğal felaket göçü, savaş/depremle gelen zorunlu göç… Bunların her biri ülke gerçeğinin toplumsal durumuyla ilgilidir. İç göçle birlikte ülkeden ülkeye göçler günümüzün en temel sorunsalı artık. Sürgün bir ülkenin iç sorunsalı olarak görülse de, göç/göçmenlik/mültecilik artık tüm insanlığın/ülkelerin sorununa dönüşmüştür bugün.

 Bu bağlamda hafıza ve edebiyat ilişkisi hakkında ne söylemek istersiniz?

Sürgünlük açısından bakarsak eğer, gittiği yerde var olabilmek için zihninde yarattığı hafıza mekânlarına, bellek uyanışlarına açık tutar kendini. Hatırlama ve nostalji…

Tarkovski’nin “Nostalgia” filmini hatırlayalım. Sürgünde olmak belleğe tutunarak yol almak imgesinden yola çıkmanın anlamlarını da anlatır bize. Sonra, bu alandaki önemli yapıtlardan birini hatırlayalım: Svetlana Boym’un “Nostaljinin Geleceği”… Hayatın sürdürülebilirliğini sürgünlükte yaşayabilmek için geçmişe tutunup, belleğe sarılmanın kaçınılmazlığını anlatır. Geleceksiz olan sürgün geçmişinden bir gelecek yaratır ister istemez. Çünkü koptuğu o kolektif hafızanın izlerini  taşır her daim. Bilinçte, bakışta, düşte (daha da çok), bellekte… Hatta hatta renkler, kokular ve tatlarda… Bütün bunlar kurulan/yazılan edebiyata yansır bir biçimde. Bugün Afrika edebiyatının da bu bağlamdaki metinlerini okumaya başladık. Ki, Sudanlı Tayep Salah’ın “Kuzeye Göç Mevsimi” bu anlamda ilk örneklerden biridir. Sonra Abdulrazak Gurnah’ın yapıtlarını anabiliriz; göç/sürgün kimlik ve yüzleşme öyküsünü dile getirmesi bu açıdan kayda değer niteliktedir.

Türkçe’nin ve dünya edebiyatının en iyi sürgün metinleri nelerdir sizce? Nedir onları diğerlerinden farklı kılan özellikler? 

Şu günlerde yeniden yayıma hazırladığım Demir Özlü’nün “İthaka’ya Yolculuk” anlatısını okuyorum notlar çıkararak. Bu alanda edebiyatımızda bir başyapıt. Öyle ki Özlü’nün sürgünlüğü farklı katmanları içerir: Başlangıçta içteki sürgünlüğün siyasi sürgünlüğe dönüşmesi, ama o içsürgün halinin yaşamda/yapıttaki sürekliliği… Kopuş ve bağlanış, hatırlayış ve unutuş, özlem ve kavuşma imgeleriyle donattığı anlatılarıyla bizleri yolculuklara çıkarmasından bunu anlıyoruz, bir de Özlü, bize, metinler arası sürgünlükleri de anlatır aslında. Bence Nâzım Hikmet’in sürgün dönemi şiirleri onun devrimci romantizmini en iyi anlatan şiirleridir. Salt özlemi anlatması değil, sürgün ruhunu sindirerek yeni bir söyleyiş biçimi geliştirmesi açısından da önemlidir.

Çok da başarılı sürgün metinlerimiz/anlatılarımız olduğunu söyleyemeyiz ne yazık ki. Çünkü aydınımızın bu konudaki kırılganlığı, gittiği yerde de durumunu içselleştirebilmesine bir engel. Yani buradaki gibi olma/yaşama hali. Bir Kundera, Cortazar vari; ya da Goytisolo gibi ülkesine itirazları olduğu için gidip edebiyatını bu söylem üzerine kurma durumu bizde yok ne yazık ki!

Edebiyatımızın, Mesaisini Meçhul Meşhurlara Teksif Etmiş Vefalı Yüzü

Edebiyat tarihimizde “vefa” kavramının içini tam anlamıyla dolduran çalışmalarıyla tanıdığımız, kendisinin ifadesiyle “mesaisini meçhul meşhurlara teksif etmiş”, gazeteci- yazar, şimdilerde güzide bir yayınevinin genel yayın yönetmeni Mehmet Nuri Yardım’la hem yaptığı çalışmalar hem edebiyatımızın geçmişini ve geleceğini konuştuk.

Mehmet Nuri Yardım, gazeteciliğe başladığı 1979 yılından beri üretmeye, üretmeye ve üretmeye devam ediyor. Gençler hedef kitlesi. Geleceğin inşasının, gençlerin inşasında gizli olduğuna inanan Mehmet Nuri yardım, birçok toplantılar, sempozyumlar ve seminerlerle gözbebeği gençlerin hem ellerinden hem yüreklerinden tutma gayret içinde, gerek çeşitli vakıf ve derneklerin çatısı altında gerek şahsi çabalarıyla çalışmalarına devam ediyor.

 

*Mehmet Bey 23 yıllık gazetecilik hayatından sonra zaten uzak olmadığınız edebiyat alanında birçok değerli eser verdiniz. Bu bağlamda Mehmet Nuri Yardım’ın edebiyat dünyasındaki misyonu nedir desek, bu misyonu nasıl tanımlarsınız?

-Doğrusu ben misyondan ziyade yaptıklarımı bir görev şuuru, bir vazife olarak telakki ediyorum. Yani edebiyatla insanlığa, kendi topraklarımıza, memleketimize hizmet edilebilir diye düşünüyorum. Bütün çalışmalarımı bu düşünceyle gerçekleştirmeye çalıştım. Tabii ki ilk olarak kitaplar var. Daha seksenli yıllarda yazmaya başlamıştım. Önce makaleler, denemeler, hikâyeler yazdım. Onlarla başladık, gazetelerde ilk önce onlar çıkmaya başladı. Sonra 1980 yılında Edebiyat Fakültesi’ni kazanıp da üniversiteye dahil olduğumuzda, çok kıymetli hocalarımız oldu. Bunlar dünya çapında değerli alimlerdi. Mesela Mehmet Kaplan, Muharrem Ergin, Abdülkadir Karahan, Faruk Murtaç, Ali Alparslan, Mehmed Çavuşoğlu hocalarımızdan ders almak nasip oldu. Bu çapta 30 civarında kıymetli hocalarımız oldu. Onlardan feyz almaya çalıştık, çok istifade ettik, bize yol yordam gösterdiler. Benim ilk kitabım üniversite yıllarındayken son sınıfa geçtiğimde hazırdı. Adı da Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hatıraları. Genelde okullarda ve edebiyat çevrelerinde bilinen ve okunan bir kitap. Özellikle edebiyat öğretmenleri tavsiye ediyorlar. Milli Eğitim Bakanlığı tavsiye etti. Bu kitapta yazarlarımızın çocukluk hatıralarını yazdım. Böyle bir çalışmaya ihtiyaç olduğunu gördüm. Reşat Nuri Güntekin gibi, Ziya Paşa gibi, Necip Fazıl gibi, Peyami Safa gibi birçok kıymetli şair ve edibin çocukluk anıları böylece bir araya gelmiş oldu. Tabii bunlar çocukların da büyüklerin de hoşuna gidecek metinlerdi. Bazılarını Osmanlı Türkçesi aslından sadeleştirerek günümüze kazandırdım. Daha sade olanları olduğu gibi yayınladım. Ve kitap çalışmalarımıza böylece başlamış olduk. Bununla beraber başka sahalara da girmeye çalıştık; araştırma-inceleme dalında bazı kitaplarımız oldu. Romanla alakalı, şiire dair çalışmalar yaptık. Kendim roman yazmadım ama roman üzerine düşündüm. Romancılarla şairlerle konuşmalar yaptım.

*Çalışmalarınız arasında mizaha da geniş yer verdiniz değil mi?

-Evet çalıştığım kitaplar arasında bilhassa benim önem verdiğim bir alan da mizahtı. Mizah konusunda bir ihtiyaç olduğunu hissettim. Aslında biz, millet olarak müspet düşünen, iyilik sever, sağduyulu ve ümitvar bir milletiz ama bu hakikat hayatımıza pek yansımıyordu. İnsanlar biraz asabileşmişti, 2000 li yıllardan bahsediyorum. Son dönemlerde daha da arttı tabii. Durumdan vazife çıkardım. Ve Edebiyatımızın Güleryüzü kitabını hazırlamaya başladım. Ahmet Yesevi Hazretleri’nden günümüze kadar yüzlerce şair ve yazarımızın nüktelerini bir araya getirdim. Bu kolay bir çalışma değildi gerçekten. Çünkü geniş bir araştırma ve kütüphane çalışması gerektiriyordu. Ortaya çıkan çalışma beğenildi hatta mizah alanında büyük bir boşluğu doldurduğu söylendi. O kadar ki, peşinden Tarihimizin Güleryüzü geldi. Ardından üçüncü kitap geldi: Mizahın İzahı. Bu kitaplar birbirini tamamlayan bir üçleme oldu. Buralarda devlet adamları var, hattatlar var, şairler var, komutanlar var kısacası toplumun her kesiminden meşhur diyebileceğimiz, tanınan bilinen bazı şahsiyetlerin seçme nükteleri var. Bilhassa Mehmed Âkif gibi, Necip Fazıl gibi, Süleyman Nazif gibi, Neyzen Tevfik gibi, Osman Yüksel Serdengeçti gibi nüktedanlıklarıyla ünlü şahsiyetlerin hikmet dolu nükteleri. Kitapta bunları alfabetik hâle getirdim. İstedim ki, insanlar kitapta aradığını kolaylıkla bulabilsin diye. Bu kitaplar, kanaatimce edebiyatımızdaki mizah alanındaki bir boşluğu doldurdu. Daha doğrusu ben böyle bir gayretin içinde oldum. Şunu da gördüm ki, bu kitaplar yayınlandıktan sonra başka benzer kitaplarda çıkmaya başladı. Demek ki eskilerin tabiriyle mübrem yani zaruri bir ihtiyaç varmış. Önemli olan faydalı kitapların gün ışığına çıkması, topluma kazandırılması, insanların daha fazla kitap okumasıdır. Birçok kişi bu konuda dönüşler yaptı bana. Bir edebiyat öğretmenimiz bana, “Ben edebiyat derslerine girerdim, vezinleri öğretirdim. Çocuklar sınıfta sıkılırdı. Ama şimdi Edebiyatımızın Güleryüzü ya da diğer kitaplarınızdaki nükteleri seçerek sınıfa giriyorum. Onları anlatıyorum. Çocukları hazırlıyorum âdeta, sonra büyük bir keyifle dersi işliyoruz.” dedi. Hatta 30-40 yaşlarında bir gazeteci arkadaşımız aynen şunu söyledi: “Hocam, ben bir itirafta bulunayım. Hayatım boyunca bir kitabı baştan sona okumamıştım. Ama Edebiyatımızın Güleryüzü ile şeytanın bacağını kırdım, kitabı sonuna kadar okudum.” dedi. Üstelik kitabın ilk baskısı 600 sayfa kadardı. Sonradan biraz daha inceltme ihtiyacı hissettik.

*Galiba basında en çok kültür sanat röportajı yapanlar arasındasınız?

-Doğrusu gazetecilik hayatımda kültür sanat alanını ve röportajları ben seçtim. Yaptığım işler içerisinde röportajlar önemli bir yer işgal etti. Şöyle ki: Gazetecilik yaptığınız dönem içerisinde pek çok kişiyle görüşüyorsunuz: hattatlar, ressamlar şairler, akademisyenler, tiyatro-sinema ustaları vs. Hepsiyle röportajlar yapıyorsunuz ve bunlar gazete sayfalarında kalıp unutuluyor. Ben bunların en azından bir kısmını kurtarayım dedim. İşte Romancılar Konuşuyor böylece ortaya çıktı. Şiirimizden Portreler yine röportajlardan oluşuyor. Şiirimizden Portreler’de sadece şairler, diğerinde sadece romancılar var. Dersimiz Edebiyat’ta daha çok akademisyenler var. Son olarak dördüncü röportaj kitabı da Bâbıâli’de Hayat adıyla yayınlandı. Orada da Bâbıâli’de hizmet etmiş, eser vermiş, gazetecilik yapmış olan büyüklerimizle yaptığım konuşmaları bir araya getirdim. Aralarında Vehip Sinan, Vecdi Bürün, Ahmet Kabaklı gibi pek çok değerli şahsiyet var.

*Vefa duygusunun kitaplarınızda öne çıktığını görüyoruz…

-Evet o konuya da girelim. Meselâ kitaplarımda biraz vefa duygusunu ön plana çıkarmaya çalıştım çünkü biz toplum olarak çabuk unutuyoruz, unutmayı seviyoruz, değerlerimizi nisyana terk ediyoruz. Hâlbuki bizi bugüne getiren, dünden bugüne taşıyan çok büyük sanatkarlarımız, âlimlerimiz, hattatlarımız, ediplerimiz, romancılarımız var. Bugün genç nesil onları tanımıyor. Şiir yazan bir genç Asaf Halet Çelebi’den habersiz olamaz, Ziya Osman Saba’dan uzak duramaz. Roman yazan bir genç Safiye Erol’un adını duymamışsa buna esef edilir. Bahattin Özkişi kimdir, bilmiyorsa üzülmek gerek. Bunlar doğru şeyler değil. Yani yeni nesiller eskileri daha doğrusu eskimezleri tanımalı, okumalı, onları sevmeli, onlardan istifade etmeli ve icabında onları aşmak için yeni eserler ortaya koyabilmeli. Onları aşabilmek için onları tanımaları gerekir. Hani bilirsiniz çıraklık, kalfalık ve ustalık vardır zenaatta da sanatta da. Önce onlar çırak olunmalı, sonra kalfalığa yükselmeli, ardından ustalığa erişilmeli.

*İlesam (İlim Edebiyat Eserleri Meslek Birliği), TYB (Türkiye Yazarlar Birliği), TGC (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti), İSEDER (İstanbul Edebiyat Derneği), Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER) gibi çeşitli vakıf ve derneklerin kuruculuklarını veya başkanlıklarını yaptığınızı biliyoruz. Edebiyat dünyası için dernek ve vakıfların yeri ve önemi hakkında neler söylersiniz?

-Biraz da hep bu mahallede olduğumuz için bir vakıf, bir dernek kurulunca davet ediyorlar. Katılıyorum. ESKADER’in kurucu başkanlığını yaptım ama bir süre sonra başkalarına devrettim. Onlar sürdürüyorlar. Toplumların kültür, ilim ve irfan hayatında vakıfların, derneklerin ve cemiyetlerin kanaatimce büyük bir rolü vardır. Bunlara biliyorsunuz genel anlamda sivil toplum kuruluşları (STK) denilir. Aslında hepsinin de amacı gençlere ilgi göstermek onları sahiplenmek ve topluma edebiyatı, sanatı, kültürü sevdirmek, medeniyetimizi esas almak. Geçmişte yaşadığımız o büyük medeniyetin bir bakıma gücünü bugüne taşımak… Kanaatimce tüm vakıfların ve derneklerin amacı bu olmalıdır. Dolayısıyla pek çok vakıf ve dernekte bulundum; çoğunda sadece üye olarak bulundum, bir kısmında yönetici oldum, Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi gibi. Tabii önemli olan, Allah için vatan için millet için yapılan hizmetlerin ucundan tutabilmek. Hiç kimse sahip çıkmazsa bu hizmetler gerçekleşmez. O dernekler ayağa kalkamaz. Ve o cemiyetler hizmet edemez. Onun için bence herkesin yapabileceği kadar katkıda bulunması gerekiyor. Sonuç itibariyle onlar ticari kaygılardan uzak, tamamen bu milletin kıymetlerine değerlerine hizmet etmek amacıyla kuruluyor. Öyleyse kimin elinden ne geliyorsa bence yapmalı, onlara yardımcı olmalı. Şu anda bizzat fiili olarak ESKADER’deki bazı çalışmalara fikren katkıda bulunuyorum, danışıldığında yardımcı oluyorum.

*Yeni Dünya Vakfı’nda da bazı çalışmalarınızı görüyoruz: Toplantı ve kurs gibi…Biraz da bunlardan bahseder misiniz?

-Evet Yeni Dünya Vakfı’nda toplantılar düzenliyorum. Bâbıâli Enderun Sohbetleri, bu sene on birinci senesine giriyor. Ve yine Yeni Dünya Vakfı ile Birlik Vakfı’nda “Yazı Editörlük ve Medya” kursları veriyorum. Bu kurslarda yaklaşık 40 ayrı türde dersler işliyoruz. Bu dersler; makale yazmak, röportaj yapmak, çocuk edebiyatı, hikâye, hatıra, mektup, gezi, şiir gibi kısacası bütün edebiyat ve gazeteciliğin muhtelif türleri… Köşe yazarlığı nasıl olunur, köşe yazısı nasıl yazılır? Haber nasıl yazılır? Ayrıca araştırma, inceleme gibi gazeteciliğin ve edebiyatın belli başlı türlerini de işliyoruz, kurslarımız üç ay sürüyor. Bu üç ay sonunda da belge veriyoruz. Ama ben bunlara başından beri “Yazar Okulu” ismini vermek istemedim. Çünkü “Yazar Okulu” bence çok iddialı, haksız ve yanlış bir isimlendirmedir. Yazar Okulu dediğinizde, sanki insanlara “Gelin buraya, üç ay (on iki hafta) devam edin, yazar olup çıkacaksınız.” gibi yanlış bir algı oluşturuluyor. Böyle bir şey yok. Öğrencilerimize kursa başlarken hep şunu söylüyorum: “Yazar olmak bir kısmet işidir, bir nasip işidir. Varsa kaderinizde, olursunuz ama bu kursu bitirir bitirmez hemen yazar olacaksınız diye bir taahhütte hiç bulunmuyoruz ve hiç kimseye bu anlamda bir vaadde bulunmuyoruz. Ama doğru yazı nasıl yazılır, dergilerde, gazetelerde yazılar nasıl neşredilir, bu konuda size yardımcı olmaya çalışacağız.” Allah’a şükür biz o iddiayı taşımadık ama kursumuza devam eden 60’ın üzerinde öğrencimiz kitap sahibi oldu. Gençlerimizin bir kısmı dergi çıkardı. Bir kısmı site kurdu. Bir bölümü radyolarda çalışmaya başladı, program yapıyor. Bir kısmı gazetelerde çalışmaya başladı. Bir kısmı edebiyat dergilerinde ürünlerini yayınlatıyor. Bir kısmı da bu kursu ders olarak, hocalık yaparak vermeye başladı. Yani öğrencilikten hocalığa geçtiler. Tabi bu gelişme, beni çok mutlu etti. Demek ki o emekler boşa gitmiyor. Edirne’de de bu kursu düzenledik. Pendik’te edebiyat öğretmenlerine bu kursu verdik. Fatih’te, Çemberlitaş’ta, Sultanahmet’te, Üsküdar’da, Edirnekapı’da, çok yerde bu kursumuz verildi Allah’a şükür. Bu da Cenab-ı Allah’ın bir lütfu. İnşallah bu gençler bu öğrenciler ileride bizi geçecekler, daha güzel eserler ortaya koyacaklar.

*Eserlerinize baktığımızda Aşina Çehreler (2007), Unutulmayan Edebiyatçılar (2004), Edebiyatımızda Hüzün (2009), Şiirimizden Portreler (2001), Refik Halit Karay (2002), Sait Faik Abasıyanık (2002), Safiye Erol (2003), Kalem Efendileri (2015) gibi edebiyat tarihimizin birçok isminin hatırlanması ve tanınması için yazılmış eserler görüyoruz. Bu çalışmalarınızın gayesi nedir? Bu husus, neden bu kadar önemli?

Bizim çok zengin bir kültürümüz, çok bereketli bir edebiyatımız ve hakikaten muhteşem bir medeniyetimiz var. Ama biz toplum alarak zannediyorum henüz bunun tam farkında değiliz. Bu yüzden insanlar karamsar, bu yüzden gençler ümitsiz; “Yapamam, edemem” diyorlar. Şayet o gencimiz de 21 yaşında İstanbul’u fethedip bir çağ açıp, bir çağ kapatan Fatih Sultan Mehmed Han’ı tanısa, onu örnek alsa 21 yaşında Nobel ödülü bile alabilir, büyük bir keşfe imza atabilir. Adını her yerde duyurabilir. Yeter ki azimle, inançla, gayretle çalışsın çabalasın ve “Ben de yapabilirim.” desin. Bu bence çok önemli. Kendine güvenemeyen bazı gençlerimizin kendilerine güven duymalarını sağlamalıyız. Ayakları sağlam yere basmalı; bunu sağlamak biz büyüklere düşüyor. Biz büyükler yani anneler, babalar, öğretmenler, hocalar, amcalar kısacası yetişkinler olarak onlara o güveni vermezsek, zaten toplumda gördükleri gibi bir hayal kırıklığı içinde yaşayıp gidecekler ve kendilerini ifade edemeyeceklerdir. Daha da ötesi artık “Türkiye’de bir şey olmaz ben Avrupa’ya, Batı’ya gideyim.” demeye başlayacaklar. Burada bir şey olamayan, orada da hiçbir şey olamaz. Sonuç itibarıyla zaten 3. Dünya ülkeleri oraya gidiyor. Biz bir üçüncü dünya ülkesi değiliz Allah’a şükür.

*Bu kendine güven nasıl sağlanacaktır?

-Çalışma nedir? Önce kendimizi yetiştirmek, geliştirmek, okumak. Bence işin temeli budur. Yani bir insanın mesleği ne olursa olsun mühendis olabilir, doktor olabilir, öğretmen olabilir, gazeteci olabilir farklı bir mesleği seçebilir ama mutlaka okumak mecburiyetindedir. Okumak bize çok şey katacaktır. Öncelikle kendimize güvenimiz artacak. Sonra çalışma azmimiz ziyadeleşecek. Boş oturmayacağız “Ben de bir şeyler üreteyim.” diyeceğiz. Edebiyatımızda bir Ahmet Mithat Efendi var; ‘Hace-i Evvel’ deriz ona, yani ‘ilk hoca’. Çok büyük, çok kıymetli bir yazarımız. Bir saniyesini bile boşa geçirmiyor. Kitap yazıyor, gazete çıkarıyor, dergi neşrediyor. Diyelim ki Batılılardan bazı filozoflar İslam’a çatıyor, onlara hemen cevap veriyor. Durumdan vazife çıkarıyor yani. Ticaret yapıyor, üretimde bulunuyor. Kısacası bütün ömrü hizmetle, çalışmakla, gayretle geçiyor. İşte o şuuru şimdiki nesillere, bilhassa gençlerimize aşılamamız gerekiyor. Yani yan gelip yatmak yok! Yan gelip yatanlar başaramaz, tarihte iz bırakamaz, kök salamaz. İşte doğrusu ben de bu düşüncelerle bu değerlerimizi bugünkü nesillere nasıl aktarabiliriz diye düşündüm, durumdan vazife çıkardım. Düşündüm ki, Osman Cemal Kaygılı diye bir İstanbul yazarımız var, kimse onu tanımıyor. Ama tanınması, okunması lazım, güzel bir üslubu var. Oturdum onun için toplantı yaptım, hakkında yazı yazdım. Abdülhak Şinasi Hisar; Boğaziçi’ni, İstanbul’u en iyi anlatan yazarlarımızdandır. Bana göre birincisi sınıf bir İstanbul edibidir. Onunla ilgili toplantılar yaptım, yazılar yazdım. Ziya Osman Saba çok iyi bir şair. Ama pek fazla tanınmıyor, üşenmedim, oturup onun için iki kitap yazdım. Üçüncüsünü hazırlıyorum. Safiye Erol, yine kıymetli bir romancı, Sâmiha Ayverdi’nin arkadaşı. Baktım ki esamesi okunmuyor ne üniversitelerde ne orda ne burada. Hakkında 15 civarında toplantı düzenledim, onlarca yazı kaleme aldım, bir biyografi kitabı yazdım. Radyolarda Ciğerdelen yazarı için programlar yaptım. Safiye Erol’un gün ışığına çıkmasını sağlamaya çalıştım naçizane olarak. Eserleri Kubbealtı Neşriyatı’ndan çıktı. Asıl hizmet odur elbette. Ama ben de onun tanınması için elimden geleni yapmaya çalıştım. Biraz da basında çevremiz olduğu için, dostlarımız bulunduğu için sağ olsunlar konuyla ilgili haberleri yayınladılar, röportajlar yaptırdılar. Ve Bâbıâli Sohbetleri’nde böyle unutulmuş, kenarda kalmış, bugün tanınmayan, bilinmeyen, okunmayan yazarlarımızı keşfetmeye çalıştım. Bunlar arasında gerçekten çok önemli isimler vardı. Bahaeddin Özkişi, Özkan Yalçın gibi, musikide Kemal Batanay gibi, hüsn-ü hatta Hattat Hamit Aytaç gibi. Kısacası kültürün ve sanatın herhangi bir dalında eser vermiş, iz bırakmış, hizmet etmiş insanları bizim tanımaya ihtiyacımız var diye düşündüm. Mesela İhtifalci Ziya. Neredeyse çok az kişinin dışında hiç kimse onu tanımıyordu, hatta mezar yeri bile bilinmiyordu. Rahmetli Semavi Eyice’yle görüştüm. Bana telefonla mezar yerini tarif etti, gittik. Eyüpsultan’da bulduk, fotoğrafını çektik, toplantımızı yaptık. İhtifalci Ziya adında bir değerimiz olduğunu keşfettik. Tabii ben bunları söylerken haşa bütün bunları ben tek başıma keşfettim anlamında demiyorum, asla. Ama en azından ucundan tuttum. Değerli arkadaşlarım katkıda bulundular. Toplantıları onlarla birlikte yaptık. Böylelikle hatırlanan bu yazarların kitapları yayınlanmaya başladı. Bu da beni çok sevindirdi. Yayıncılar da keşfettiler ediblerimizi, sanatkârlarımızı. Unutulmuş değerlerimiz, o yitik kıymetler bir anda toplumun gündemine gelmeye başladı. Hatırlandılar ve yeni nesillerle buluşturulmaya başladılar. Bu bana göre muazzam bir kazançtı. Yani kendi değerlerimizi âdeta yeniden keşfetmeye, yeniden onları kazanmaya başladık. Bugüne kadar Allah’a şükür Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi’nde gerek ESKADER olarak gerek benim kendi şahsi toplantılarımla Bâbıâli Sohbetleri’nde gerek diğer vakıflarda, derneklerde yüzlerce toplantı yaptık. Dediğim gibi ağırlıklı olarak böyle medyatik, popüler, gündemde olan, zaten herkesin tanıdığı, bildiği isimleri konuşmadık, onları ele almadık. Tam aksine nisyana terkedilmiş isimleri unutulmuş şahsiyetleri konuştuk. İlgi ve katılım çok iyi oldu, hâlâ da öyle. Meselâ Ali Fuad Başgil, Nurettin Topçu, Nihad Sâmi Banarlı. Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu gibi isimler zaten gündemde. Ama Erdem Beyazıt o kadar gündeme gelemiyor. Nuri Pakdil uzun bir aradan sonra yeniden edebiyat gündemine girdi. Kısacası bizim harcayacak tek bir değerimiz yok. Bence bu hizmetler devam ettirilmeli. Bizden sonraki nesiller, bu çalışmaları sürdürmeli. Ve hatta daha iyisini yapmalı. Biz amatörce elimizden geldiği kadar çabaladık, çabalıyoruz ama gençler çok daha güzel çalışmalara imza atabilir. O yüzden Yeni Dünya Vakfı gibi gençlerin ağırlıkta olduğu vakıflardan ben çok ümitvarım. İnşallah bizim eksiğimizi onlar kapatacaklar, kusurlarımızı örtecekler ve değerlerimizi ortaya çıkaracaklar.

 *Kitapların yanı sıra yaşayan veya vefat eden değerli şair, yazar ve sanatkarlarımızla ilgili programlar, paneller yaptınız. Hâlihazırda yeni projeleriniz var mı?

-Evet aslında iyi ki bunu sordunuz. Bu kadar isimden söz ettim. Bu kadar şairden, yazardan, sanatkardan ebru sanatkarından bahsettim. Mesela bir Süheyl Ünver, bir Ekrem Hakkı Ayverdi, bir Ali Emiri Efendi, bir İsmail Saib Sencer… Bunların hepsi dev isimler. İbnülemin Mahmut Kemal, Ahmet Kabaklı, Erol Güngör, Necmettin Halil Onan gibi birçok şahsiyet var, hepsi de bizim asıl değerlerimiz. Peki sadece bunlar mı hayır, bunların dışında daha keşfedilmeyi bekleyen birçok isim var. Kitapları basılmalı, haklarında toplantılar yapılmalı hatta adlarına yarışmalar düzenlenmelidir. Çünkü bu şekilde onları unutulmaktan kurtarabiliriz, üstlerine örtülen kalın örtüyü kaldırabiliriz. Çünkü bizim böyle değerleri tanıdığımızda, onların yolunu gördüğümüzde kendimize olan güvenimiz daha çok artıyor. Mesela bir Mahir İz. Sadece Mahir İz’in hayatı bile bana göre muazam bir efsanedir. Mahir İz’in hayatından filmler yapılabilir. Adına yarışmalar düzenlenebilir. Hakkında sempozyumlar tertip edilebilir. Düşününüz o kadar diğergam bir insan ki, milletini çok seven kutlu bir şahsiyet ki, her ay aldığı maaşın zekâtını çıkarıyor. Normal zekâtın dışında bir de maaşının kırkta birini zekât olarak çıkarıp talebelere ve ihtiyacı olanlara veriyor. Nurettin Topçu hocamız, Fatih İmam Hatip Okulu’nda hocalık yapmış ama maaş almamış. Sorduklarında da “Zaten bu hoca olarak benim görevimdir, bu bilgileri ben memleket evladına vermem lazım, bunları yetiştirmem gerek, bunun için para mı alacağım?” diyerek maaş almayı reddetmiş. Nurettin Topçu, Mahiz İz, Ali Fuad Başgil, Osman Yüksel Serdengeçti. İnanın sayıları o kadar fazla ki bunların, ömür boyu bu ahlak ve fazilet âbideleri hakkında çalışma yapsak bitiremeyiz. Onun için ne olur gençlerimize bunları duyuralım. Geçenlerde bir üniversiteye davet edildim, bu arada yüze yakın büyüğümüzün fotoğraflarını seçtim, konuşmamda göstereyim, gençler tanısınlar diye… İnanın gençlerimiz hem de şuurlu zannettiğimiz o gençlerimiz, gösterdiğim 100 fotoğraftan 99’unu tanımadılar. Sadece bir Cahit Zarifoğlu’nu tanıyabildiler. O da TRT’de “Yedi Güzel Adam” dizisi yapıldığı için. Maalesef tamamen medyatik, ekranda gördüğünü tanıyan bir genç nesil var artık karşımızda. Bu hâl, bize yakışmıyor, bu cehalet duvarını derhâl aşmamız lazım. Gençlerimiz sadece televizyonda gösterilen kahramanlarımızı değil, tanınmayan bilinmeyen değerlerimizi de keşfetmeli, onlar gibi şiirler yazmalı, onlar gibi romanlar kaleme almalı, onlar gibi tefekküre dalmalı. Bununla ilgili olarak medyaya çok görev düşüyor. Hem yazılı basına hem görüntülü medyaya hem de internet medyasına çok büyük vazifeler düşüyor. İnterneti de bu alanda kullanmak lazım. Ben mesela sosyal medyayı kullanıyorum ama daha çok, kitap tanıtıyorum, büyüklerimizden söz ediyorum. Yapılan toplantıları hatırlatıyorum ki gençler gelip katılsınlar, sohbetlerden istifade etsinler. Mesela Ekrem Hakkı Ayverdi hakkında yapılan bir toplantıyı dinlesinler, Mimar Sinan hakkında düzenlenen programa iştirak etsinler, Çanakkale Şehitleri’ne dair tertip edilen toplantıda bulunsunlar. Ve tarihimizi sevsinler, tanısınlar, bilsinler istiyorum. Sosyal medya bu amaca hizmet edebilir. Ama tabii sosyal medyayı kullananlar da şuurlu olmalıdır. Yani kalkıp da ben kahvaltıyı şurada yaptım, efendim buraya gittim, Boğaz’da geziyorum, filan yerde tozuyorum, diye şahsi hayatını anlatırsa bunun hiç kimseye bir faydası olmaz. Ama diyelim ki, Mustafa Kutlu’nun güzel bir hikaye kitabı çıkmıştır, bunu paylaşırsa, onun sayesinde birçok kişi o kitaptan ve yazarından haberdar olur. Veyahut da bir vakıfta bir güzel toplantı yapılacaktır; Türkçeye dair, tarihimize dair… Bu şekilde internet âleminde değerlerimizi gündeme taşıyabiliriz. İnanın o zaman göreceksiniz ki bu kültürel şahlanış, bu kültürel diriliş bizi her manada yükseltecektir. Yani ekonomiye de olumlu tesiri olacaktır. Çünkü kendisine güvenen, azimli, inançlı, gayretli, çalışkan genç daha üretken olur. İş yerinde, fabrikasında daha iyi çalışır. Vatan sevgisi olur, gamsız olmaz, tembellik yapmaz. Dolayısıyla bizim sosyal medyayı, görüntülü ve yazılı medyayı da bu şekilde kullanmamız lazım. Varsa dostlarımız onları ikaz etmemiz lazım. Kardeşim tamam siyaset yapıyorsun ama televizyonda yedi gün yirmi dört saatin var. Haftada bir gün bir saatini kitap saati yap ya, yeni çıkan kitapları tanıt. Medya, edebiyatımızı daha sevilebilir bir hâle getirebilir. Naçizane benim hazırladığım üç mizah kitabı bile edebiyatımızı sevdirme adına hizmet etti diye düşünüyorum. Bir yönetmen alıp bunları ekrana taşıyabilir. Yani en nüktedan olanları seçerek, kısa skeçler hâlinde seyiriye sunabilir. Belki de ne çok izlenen programlardan biri olur. Mesela bazı mizah programları var. İyi güzel de ama hep onlar mı seyredilecek, biraz da kendi kültürümüzden bahseden, inancımızı seslendiren mizah programları yapılamaz mı? Bence yapılabilir.

*Mizah, dünya görüşünün ortaya konulmasını sağlayabilir mi?

-Elbette. Mizahla ideolojinizi, inançlarınızı, duygu ve düşüncelerinizi ifade edebilirsiniz. Yeter ki onu usturuplu bir şekilde, belden aşağı vurmadan, seviyeyi koruyarak anlatabilesiniz. Bizim edebiyatçılar nüktedan insanlardır ve hiçbir zaman da seviyeyi kaybetmemişlerdir. Üstad Necip Fazıl başta olmak üzere çoğunda var bu özellik. Yeter ki biz onların o yönünü de bilelim. Şiirlerini, romanlarını, hikâyelerini bildiğimiz gibi mizah vadisindeki ürünlerini de görebilirsek hakikaten çok güzel şeyler yapılabilir. Zekâ ürünü eserler ortaya konabilir. Filmler, belgeseller, skeçler yapılabilir. Tiyatroya da taşınabilir bu, sinemaya da televizyon ekranına da. Hatta oyunlar yapılabilir, internet oyunları. Mesela diyelim ki Neyzen Tevfik’e birisi şunu sormuş, o bir cevap vermiş hangisi olabilir; a şıkkı, b şıkkı, c şıkkı dersiniz onu bulup işaretlesin çocuk. Bazen mizah dergisi çıkaran gençlerimize bakıyorum, adı mizah dergisi ama mizah yok. Demek ki gençlerimiz mizahtan yoksun. O zaman kaynaklarımıza eğilecekler. Köklerimize bakacaklar, Eşrefi de Neyzen’i de Nef’i’yi de Osman Yüksel Serdengeçti’yi tanıyacaklar.

*Sizi gençlik için hep bir gayret içinde görmekteyiz. Genel olarak gençlerimizi hedefleyen yazı ve editörlük kursları, kültür sanat programları, atölyeler düzenliyorsunuz. Gençlerin edebiyatla hemhâl edilebilmelerinin yöntem ve gerekliliği hakkında neler söyleyebilirsiniz? Tavsiyeleriniz nelerdir?

-Yazı Editörlüğü ve Medya kursumuz var şükürler olsun on yıldan beri devam ediyor. Gençlerimizle ilgili genel bir kanaatimi söyleyeyim. Geçenlerde bir sempozyumda da bunu ifade ettim. Aynı şekilde duygularımı burada da dile getirmek isterim. Bazıları, gençlikten umudunu kesiyor. Ben de arada bir eleştiriyorum ama gençlikten umudumu hiç kesmiyorum. Tam aksine şu anda iyiler, daha da iyi olabilirler diye bir gayretin içindeyim. Şimdi 15 Temmuz’u yaşadık, büyük bir felaket, bir ihanet örgütü çıktı ve bizi vurdu. İnsanlarımızı vurdu, kadınımızı, kızımızı, çoluğumuzu çocuğumuzu vurdu. 15 Temmuz’dan önce de gençlerimiz vardı. Birçok insan “Bu gençler tamamen bilgisayara odaklandı, okumuyorlar, düşünmüyorlar, tembellik ediyorlar.” diyerek onları karalıyordu, eleştiriyorlardı. Ben onlara “Durum bundan ibaret değil, okuyan, düşünen, sorgulayan gençlerimiz de var.” demiştim. 15 Temmuz aslında beni de haklı çıkardı bu konuda. Şöyle ki; bir baktık ki meydanlara gençlerimiz indi. O umut kestiğimiz, beğenmediğimiz, burun kıvırdığımız gençlerimiz köprüye çıktılar, meydanlara indiler, hayatları pahasına o ihanet örgütüne karşı canlarını siper ettiler. Ve vatanı kurtardılar. Vatan kurtulduysa elbette kıymetli Cumhurbaşkanımız sayesinde olmuştur, ordumuz, askerimiz ve polisimiz el birliğiyle hareket etmiştir. Vatandaşlarımız da öyle. Ama bence en büyük pay gençlerindir. Gençler bu vatana sahip çıktı. Dolayısıyla madem ki bunu gördük, öyleyse bu gençlere daha çok hizmet etmeliyiz. Benim gözümde gençler mübarektir. Bizim çocuklarımızdır. Eksikleri olabilir, kusurları bulunabilir, hepimizin var. Zaten insanoğlu böyle biraz yaşlanmaya başlayınca hemen gençleri eleştirmeye başlıyor. Ben de yaşlanıyorum, ara sırada belki ufak tefek çapta, daha iyi olsunlar diye eleştiriler de getiriyorum ama… Meselâ çok kitap okusunlar, çok çalışsınlar diyorum. Ama bunu yaparken de gençlerle sıcak bir bağ kurmamız da gerekiyor. Sadece eleştirmek doğru değil. Sürekli eleştirirseniz agresif olursunuz ve onlar sizden kaçar, uzaklaşır. “Aman yine bize nasihat edecek, nutuk çekecek.” diyecekler. İcabında onlarla oturup satranç da oynayalım. Dizi seyredelim. Ben şimdi oturup küçük oğlumla bir diziyi seyrediyorum. Eski kaliteli bir dizi, aramızda konuşuyoruz, tartışıyoruz, yorum yapıyoruz film hakkında. Ve çocuk da ister istemez, “Babam da büsbütün ihtiyarlamış değil, benim gibi düşünceleri var.” diyerek bir dünya kuruyor, geliştiriyor. Bu, onlarda bir sevgi doğuruyor ve sizden kopmuyorlar. Sürekli eleştiren tipler de var maalesef. Gençleri eleştiriler, toplumu eleştirirler, siyasetçileri eleştirirler ama sadece tenkit ederler. Faydalı hiçbir şey söylemezler. Vicdansız, insafsız olmamak lazım. Elbette gençlerin de hataları olabilir, ben gençliği çok seviyorum, daha iyi olacağına da inanıyorum. Türkiye’nin geleceğinde onların imzası olacak. Her anlamda ve her alanda. Bilimde, sanatta, edebiyatta, eğitimde onların imzası parlayacak. O kadar vakıf kuruluyor. Bu vakıfların hepsinin gençlik grupları var. Gençler okumalar yapıyorlar. Duyuyorum Safahat okumaları yapıyorlar, Mehmed Âkif okumaları yapıyorlar, Necip Fazıl kitapları, Sezai Karakoç kitapları… Ayrıca sinema okumaları… Bunları görüyorum ve bizim de düzenlediğimiz toplantılara da geliyorlar, hoşlarına gidiyor. Konuşmacılara soru soruyorlar, aktif olarak bu kültürel faaliyetlerin içinde yer alıyorlar. Ama daha çok genci kazanalım. Gençliğin yüzde otuzu böyleyse, o yüzde otuzu ilk etapta yüzde elliye çıkaralım, daha sonra yüzde yetmişe ulaştıralım. Hatta yüzde yüz olsun. Biz bunları böyle yetiştirmezsek Allah korusun bu gençlik gezi gençliği olur. Anarşist olur, teröre bulaşır. Dağa çıkanları da gördük geçmişte. Şimdi azaldı Allah’a şükür. Bu gençliğin ıslah olabilmesi, tam manasıyla istediğimiz gibi yaşayabilmesi için onlara sevgi göstermeliyiz. Onları kazanabilmek için ilgimizi eksik etmememiz lâzım. Bu anlamda güzel çalışmalar yapılıyor. Vakıflar, dernekler, STK’lar… Hatta bence sizin siteniz gibi faydalı siteler de bu alanda öncü rol oynuyorlar. İnşallah daha iyi olacak.

 *Mihrabad Yayınları’nın yayın yönetmenisiniz. Yayıncı ve yazar olmanın zorlukları ya da kolaylıkları nelerdir? Yazar olmanın yayıncılığa etkileri nelerdir?

-Ben, eskiden beri sadece kitap yazan, yazmaya çalışan birisiydim. Daha önce Kubbealtı Vakfı’nda kitaplar neşrettik, yayıncılık da yaptık. Ama asıl Mihrabad Yayınları kurulduktan sonra bu işin tam içine girdik. Bir taraftan kendi kitaplarımız farklı yayınevlerinde ya da burada yayınlanıyor. İstiklalden İstikbale çıktı meselâ Mihrabad Yayınları’ndan. Öte yandan farklı yazarların, Gürbüz Azak, Üstün İnanç, Durali Yılmaz, Ebubekir Eroğlu, Nurettin Taşkesen, Burhan Başaran ve Ahmet Maraşlı gibi yazarlarımızın kitaplarını da yayına hazırlıyoruz. Yayıncılık bana göre son zamanlarda çok büyük bir gelişme gösteriyor. Böyle konuşunca birçok kişi şöyle diyor: “Sen de hep iyimsersin be kardeşim, sürekli olumlu düşünüyorsun, hiç böyle menfi şeyleri görmüyorsun ki…”. Ama görmek istesem bile göremem ki! 1980’li yılları biliyorum, Ankara’da ve İstanbul’da sadece iki kitap fuarı düzenleniyordu, şu anda Türkiye’nin hemen her şehrinde kitap fuarları düzenleniyor. Neredeyse ilçelerde yahut kasabalarda bile kitap fuarları kuruluyor. Dünyada en çok kitap okunan 11. ülke olmuşuz istatistiklere göre. Bunlar elbette sevindiricidir. Dolayısıyla hiç umutsuz olmaya gerek yok. Yayın dünyasında da çok güzel gelişmeler var. Mihrabad gibi yeni kurulan yayınevleri var ve bunların pek çok eseri gün ışığına çıkıyor. Ben bunu özellikle vurgulamak istiyorum.

*Yani fuarlar, yayınevlerinin çoğalması size göre gelişmişliğin göstergesi midir? Biraz da Yayın Yönetmeni olduğunuz Mihrabad Yayınları’ndan bahseder misiniz?

-Elbette, niçin olmasın. Türkiye’de aslında müspet manada bir aydınlanma var, çok güzel kitaplar yayınlanıyor. Çok değerli yazarlarımız ortaya çıktı. Gençler çok iyi yetişiyorlar. İşte bunu görüyoruz fuarlarda, o bereketi bizzat görüp hamdediyoruz. Bakıyorsunuz pek çok yazar katılıyor fuarlara, imza günleri düzenleniyor, sohbetler yapılıyor. Mihrabad Yayınları da 29 Mayıs 2016 tarihinde kuruldu. O günden bu yana pek çok kitap neşredildi. Yayınlamaya da devam ediyor. Ben yazarlarla yayıncılar arasında sağlıklı diyaloglar kurulabileceğine inanıyorum. Sonuçta ikisi de birbirine muhtaç; yazar kitabını kendisi yayınlayamaz, bir yayınevinden çıkartmak mecburiyetinde, yayınevi de elbette yazar olmadan yayıncılığı sürdüremez. Sonuçta güzel bir iş birliğiyle çok güzel işler yapılabilir. Nitekim yapılıyor da. İlimde, sanatta, kültürde, felsefede, tasavvufta ve birçok alanda hakikaten seçkin eserler ortaya çıkıyor. Ben bu bereketi rahatlıkla görüyorum. Ve Cağaloğlu’nda olmamız hasebiyle, buradan Türkiye’ye baktığımızda Bâbıâli, yayıncılıkla, kültürle, kitaplarla âdeta bütün Türkiye’yi besliyor. Dolayısıyla çalışmaya devam ediyoruz. Cenabı Allah aşkımızı şevkimizi azaltmasın, daima arttırsın. Ve hayırlı hizmetler yapmaya devam edelim. Mihrabad Yayınları’nın gelecekte, kültür yayıncılığı alanında iyi bir yere geleceğine inanıyorum. Çok yönlü eserlerle hizmet ediyoruz. Ama bir çalışmayı özellikle vurgulamak istiyorum. Çünkü o bana göre kültür tarihimiz açısından da son derece değerli bir kazanım oldu. Oku mecmuasının seçme yazılarını bir ciltte topladık. Oku mecmuası 1961’le 1980 yılları arasında yayınlanmış bir dergi. Ancak unutulmuş bir dergiydi. Kimsenin bilmediği bir mecmua. Hâlbuki bugün meşhur olan birçok isim, orada yazmışlar. Hayrettin Karaman’dan Vehbi Vakkasoğlu’na kadar pek çok yazar, şair Ali Ulvi Kurucu ve başkaları orada yazmışlar. Mecmuanın seçme yazılarından oluşan cildi gün ışığına çıkarıp yayınladıktan sonra, Milli Türk Talebe Birliği’nde (MTTB) bir toplantı düzenledik. O da çok güzel oldu. Kısacası Mihrabad, değerlerimizi ortaya çıkarma adına yapılan bu güzel yayın faaliyetlerinin içinde olmaya devam edecektir inşallah.

*Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

-Estağfirullah, sayenizde oldu. Ben de size teşekkür ederim.

Şiirin Nesneyle İmtihanı “İsmet Özel’in Şiirlerinde Nesneler”

Şiiri yalnızca duygulanımların akışına bırakmayıp felsefenin alanına çeken İsmet Özel’e göre insan, dış dünyada özne konumuyla birlikte aynı zamanda nesnedir de. Ancak bu nesnellik, şiirde bilim ve felsefeden farklı olarak deneyim öznesi olma hali değildir. Daha ötede gözlemleyen, duyulan bir sestir. İsmet Özel’in şiiri de bu noktada “ses” olarak tanımlaması dikkat çekicidir. Bu ses, daha ileride organik bir boyuta taşınacak; ölen ya da canlılık kazanan bir tavra dönüşecektir. “İnsan, kendi insanlığını tartışmak istediği zaman, insanların birbirleriyle olan bağlantılarını tartışma alanına·sokmak istediği zaman, kendini çevreleyen nesnelerle olan bağlantısının vehametini kavradığı zaman şiir canlılık kazanır.[1]

Şiir, nesneler üzerine kurulu değildir ancak nesneler aracılığıyla çözümlenebilir. Nesnelerin ilkin kendi arasında sonra da ilişkiye girdikleri insan dünyası arasındaki bağıntılar, bu çözümlemenin esasını oluşturur. Bu ikinci yolda İsmet Özel’in poetikası, insanı giderek vurgusu artan bir merkeze alma gayreti içindedir.

 1.Felsefenin Gölgesinde Şiir

Modern şiir yalnızca dilin bedeninde sunulmuş bir düşünmenin fiili varoluşu değil,

bu düşünmenin düşünülmesini sağlayan işlemlerin toplamıdır.

Alain Badiou

 Şiir ve felsefe birlikteliği, özellikle son yüzyılda yeni bir mitik çağı ve onun kahramanının serüvenini başlatmak üzere postmodern bir tavır gibi anlaşılsa da gelenek ve modernizmin çatıştığı dünyada yeni bireyi yaratma arzusunda önemli bir işlev üstlenir. Eleştiren, yol gösteren, kimi zaman yıkıcı bir ahlâkî eylemin savunucusu bir çabanın bilgesi olan bir şiirsel özne giderek kendini kabul ettirmiştir. Şiirden sinemaya öyküden romana kadar hemen her türde bu arzu, bu yeni mitik çağın düşünsel arka planını oluştururken uzun şiirlerin öne çıkması kaçınılmazdır.

Buna bağlı olarak düşünce ve eylem arasında hakikatin yeri hiç kuşkusuz adalete olan inançla belirginleşir. Şiirsel öznenin içsel monoloğundan eyleme yönelmesinin bedeli, adalet ve özellikle eşitlik arayışıyla sonuçlanır. Bu açıdan bakınca her iki olgu da şiirle felsefenin yollarının aslında hiç ayrılmamış olduğunu kanıtlayan bir başka ifadedir. Bu yüzdendir ki felsefenin öngördüğü öznenin bütün eylemlerinde gün yüzüne çıkan yıkıcılığı ifşa eden keskin yolun dünyadan ve dolayısıyla nesneden geçtiğini söyleyebiliriz. Şairlerin nesnelerin soğuk ve keskin kenarlı yüzeyiyle durumlar ya da olguların gerçeğiyle okuyucuyu yüzleştirme arzusu, nesneyi ölümle eşitleme yoluna gider. Nesne ölümlü değildir oysa şair, varlığını teyit eden bütün çabalardan yani düşünce ve eylemlerinden kopup gidecektir!

Nesne, yalnızca imge alanının sınırları içinde değil aynı zamanda gerçekliğin de katı, keskin tarafında durur. Hegel’in tarihsel varlık olarak insanı tanımladığı yerde şairlerin önemli bir kısmı, Kant’ın pratik aklına yakın dururlar. İncelikli sözlerin rehberliğinde sanatı pratik sevgi ya da duyguların nesnel tarafıyla yorumunu isterler okuyucudan.

Varlık alanı itibariyle şiir, üç ana esasın peşindedir. Buna göre şiirin nesnelerle olan ilişkisi, şiirin temel imge alanı olan imgeleme (muhayyile) göre çeşitlenir ya da sınırlanır. Belirleyici değişkenlerden biri de nesnelerin imgelemde alımlanış şekli ve nihayet son olarak da nesnelerin gerçeklik değeri öne çıkar. İmgelem, nesnelerin değişkenlik tablosu ve gerçeklik değerleri, nesnelerin nesne değerinin dışında sanattaki görünümü arasında bir bağıntı olmakla birlikte birçok değişkenle ortaya çıkmakta; böylelikle nesne ve imgelem arasında sayısız bağıntı biçimi ortaya çıkmaktadır. İşte şairin de özgünlüğü de burada ortaya çıkar ve hem değişkenlerin öznesi hem de nesnesi olan imgeleminden kaynaklanan her imge, farklı bir anlam dizgesine kavuşur. Bir diğer deyişle şairin ayırıcı vasfı, imgeleminden kâğıda geçen süreç ve bağıntı şekilleridir. Mazmun ya da sembolden farklı olarak imge, bireysel ve değişkendir. Hatta aynı şairin farklı şiirinde bile imge, anlamsal bir farklılık göstermektedir ki bu da imgenin doğasından kaynaklanır.

İmgelem, nesnelerin, olgu ve tasavvurların uzamı olmakla birlikte zihne ait bellek ve akılla da ilişkili olarak zengin bir içeriğe sahiptir. Rasyonalist bir bağlanmadan ziyade zengin çağrışımlara dayalı içeriğinin temel eyleyenleri, Sartre’ın da ifade ettiği gibi algı, düşünce ve anılardır. Nesneler, imgelemde algı, düşünce ve anı görünümlerine bağlı olarak değişkenlik gösterirler. Birer anlam feri kazanan nesnelerin şair ve okuyucuda farklı farklı anlam boyutlarına kavuşması da bundan dolayıdır. Nesnelerin değişkenlik göstermesi, her şeyden önce gerçeklik durumlarına göredir. Bir diğer deyişle nesneler, imgelemin gerçeklik düzeylerinde soyut ya da somut değerler yüklenebilirler. Bu da onların gerçeklik değişmelerine bağlıdır. Bu sebepledir ki şairin nesneyle olan ilişkisi, her şeyden önce dolaylıdır. İşte bu noktada şairin nesnelere olan mesafesi, bütün bu dolayımlılık sürecine bağlı olarak imgelerle ve dolayısıyla nesnelerle olan ilişki biçimini belirler.

Nesne, insanın dış dünyasını oluşturur. Nesneyle bağlantısı, aynı zamanda dış dünyayla olan ilişki biçimini dolayısıyla imgelem dünyasını da belirler. Bu sebeple sembolik düşünüşün aksine modern sanatta nesnenin varlığı, öznenin de varlığını teyit etmek içindir. Eşitlenen özne-nesne birer karşıtlık olarak değil eşit paydaş olarak tanımlanırlar. Çoğu kez de özneden önceye alınan nesne, bir varlık alanı kazanır ki soyut resimde renk ve biçimin öne çıkışı buna dayanır.

Nesnenin gerçeklik düzeyiyse algılarla anlaşılabilir. Kimi zaman yanıltıcıda olabilen bu algıların gerçekliğe yakın ya da uzak oluşu, şiiri de gerçekliğe yakın ya da uzak kılar. Örneğin yağmurun yağışı, kendi doğallığında ortaya çıkan bir algısal değer taşıyorsa gerçekçi; Ahmet Haşim’in “Merdiven” şiirinde olduğu gibi sembolik ya da metaforik bir değer taşır.

2.Garip’ten Beride Özne ve Nesne Tasarımı

Şiir kendi sözcüklerinin anlamlı olacağı

önceden hazırlanmış bir bağlamla gelmez karşımıza.”

Terry Eagleton

 İnsanı merkeze alan düşünüş biçimleriyle ortaya çıkan İkinci Yeni şairleri, modern sanatta tıpkı filozofların ilkin metafizikle olan zorunlu çatışmayı yaşamaları gibi nesneyle bir ‘varlık’ alanı mücadelesine girişirler. Bu, neredeyse dönem şiirini poetik arka planıyla düşünüşün gereklerinden biri olagelmiştir.

Ece Ayhan’ın nesnelerindeki tarihsellik, eklemlenmiş bir insanilik içerir. Kötücül, karamsar bir tarihtir bu. Seçilmiş olmasıyla nesneler, tabiatın içinden koparılıp alınırken şair, onlara tarihsel ve toplumsal bilincini ekler. Bu imgelem, tarihin dışına itilenlerle geçici de olsa iktidardan nemalananlar olarak iki zıt kutuptur genellikle. İmgesel açıdan sınırları belirlenmiş nitelikleriyle nesneler, tarihselliklerini giderek sembolik bir anlama doğru ilerlemekle elde ederler. “İki Alay” şiirinde sadrazam kayıklarının karşılaştırılması buna bir örnek oluşturabilir. Kayıklardan biri ölen sadrazama aittir, ‘kara’dır ve aşağıya doğru inmektedir. Diğeri ise şatafatlı süsleriyle saltanata doğru yani yukarıya doğru çıkmaktadır parlaktır.

İlhan Berk, nesnelerin doğal tarihselliğiyle uyumlu bir yol tuttururken ölümün katılığını öteler. Onun nesneleri tabiattan kopuk değildir. Aksine şeyler, oldukları yerde yani “her şey yerli yerinde”dir. Oradadırlar. Hareketsiz, bir düşünce eylemine girişmeksizin öylece dururlar. Tarihsellikleri, kendi nesnelliklerinden kaynaklanır yani kendi süreciyle ağaç, kayaların arasında öylece durmakta ya da kendi sessizliğinde varlığını sürdürmektedir. Taşın düşme hızını inceliyorduk inimizde ve unnap ağacı dikenliydi.(Yaşlı Kakmacılar)

Edip Cansever’de nesne, kimi zaman dış dünyadan soyutlanarak imgelemin kaotik karmaşasında gezinir. Okuyucu, bu yüzden bir nesneyle değil nesnenin bir fotoğraf karesinde donup kalmış imgesiyle karşı karşıyadır. “Masa da Masaymış Ha” şiirindeki masa, Van Gogh’un darmadağınık odasındaki dünyayı tasvir etmesine benzer bir eğilimle yalnızca şairin kendi imgelemiyle sınırlı bir anlama sahiptir. Bir diğer deyişle Edip Cansever’in şiirlerinde nesneler aracılığıyla imgelemin dolayısıyla da bilincin tarihselliğini yoklayabiliriz. Pencere yanındaydı gökyüzü yanında/ Uzandı masaya sonsuzu koydu/ Bir bira içmek istiyordu kaç gündür/ Masaya biranın dökülüşünü koydu/ Uykusunu koydu uyanıklığını koydu/ Tokluğunu açlığını koydu.

Bu üç şairin şiirinde ortaya çıkan temel sorunsal, hiç kuşkusuz nesne aracılığıyla elde edilen tarihselliktir. Her biri kendi içinde nesne ve dış dünyayla çatışan, hesaplaşan bir bilince işaret eder. İnsanın merkeziliği, daha içeride bir iç insana doğru genişler.

3.Şiirin Bulanığı: Nesne

“Baudelaire’in şiirsel üretimi bir göreve dönüktür.

O, içine kendi şiirlerini yerleştirdiği boşluklar görmüştür.”

Walter Benjamin

İsmet Özel, toplumsal hatta evrensel bir hesaplaşmanın tarafındadır. Temelini insan öznesinin adlandırdığı şiirsel özne tasavvuru, daha çok modern insana yöneliktir: Bilimin kapsamına giren insan her ne kadar (henüz) bilinmeyen yönleri olsa bile formül bulunmuş, ölçüm aygıtlarına konuluk edebilecek bir nesnedir. Felsefenin kapsamı içine giren insan da biraz daha renkli biraz daha melodik de olsa aynı nesnedir. Ama şiir insana kendi içinden bilgi verir. İnsanı insanların dışına çıkabilmiş gibi betimlemez, açıklamaz, gidilecek yönü göstermez. Beşeri bir sestir o insan sesidir, hemcinslerine seslenir.[2]

Şiiri yalnızca duygulanımların akışına bırakmayıp felsefenin alanına çeken İsmet Özel’e göre insan, dış dünyada özne konumuyla birlikte aynı zamanda nesnedir de. Ancak bu nesnellik, şiirde bilim ve felsefeden farklı olarak deneyim öznesi olma hali değildir. Daha ötede gözlemleyen, duyulan bir sestir. İsmet Özel’in şiiri de bu noktada “ses” olarak tanımlaması dikkat çekicidir. Bu ses, daha ileride organik bir boyuta taşınacak; ölen ya da canlılık kazanan bir tavra dönüşecektir. “İnsan, kendi insanlığını tartışmak istediği zaman, insanların birbirleriyle olan bağlantılarını tartışma alanına·sokmak istediği zaman, kendini çevreleyen nesnelerle olan bağlantısının vehametini kavradığı zaman şiir canlılık kazanır.”[3]

Şiir, nesneler üzerine kurulu değildir ancak nesneler aracılığıyla çözümlenebilir. Nesnelerin ilkin kendi arasında sonra da ilişkiye girdikleri insan dünyası arasındaki bağıntılar, bu çözümlemenin esasını oluşturur. Bu ikinci yolda İsmet Özel’in poetikası, insanı giderek vurgusu artan bir merkeze alma gayreti içindedir. Şairin imgelem tanımında da bu ortaya çıkar: İmgelem, tanıdığımız biçimlerden yapılmış bir yeni resim; bildiğimiz seslerin söylediği yeni bir şarkı; aşina olduğumuz yargılardan çıkan, yabancısı olduğumuz bir sonuçtur. İmgelem bize ulaştığı zaman hem yaşadığımız bir anın sıcaklığını, hem de farklı bir şeyle karşılaşmış olmanın serinliğini duyarız.”[4]

İsmet Özel, bütün olumsuzlamasına rağmen insanın modern çağdaki yansımasını bu ‘yabancılaşma’nın içinde görmek ister. Çift yönlü bir istektir bu. Hem tabiata, kendine yabancılaşmayı olumsuzlayan hem de isyan düşüncesini barındırdığı için olumlayan bir istek. Bu çabanın ardında şiirin hayatı bir bütün olarak kuşatmasına olan inanç da vardır. İşte bu noktada nesnenin insanın dış dünyasına bir çıkış noktası olduğu vurgusu tekrar hatırlatılırsa şiir-nesne ilişkisi nesnenin hem dış hem de iç dünyayı kuşatan boyutuyla anlaşılmalıdır. Şiiri şiirin içinde aramak gerektiğini savunan İsmet Özel’in şiirlerinde nesneyle olan ilişkisine daha yakından bakabiliriz artık. Bunun için şairin temel belirleyici bir şiirinden hareket edeceğiz: “Of Not Being A Jew”. Diğer şiirlerden örneklerle giderek bu şiire yoğunlaşmamızın sebebi, çok ses getirmesi ya da bir kitabına başlık olarak seçmesi değil şairin bilinç haritasındaki çatışmaları daha belirgin bir şekilde ortaya koymasından dolayıdır. Çünkü İsmet Özel şiiri, bir uzlaşmanın değil çatışmanın haritasını verir bize.

4.Ne Uzak Ne Yakın: Kaotik Nesne

Kişileştirme yapmak için şair görünebilen ve görünemeyen,

düşünce ve şey, soyutlama ve nesne arasında bir köprü kurar.

Aşk, kıskançlık ve öfke dilin yardımıyla kişilere dönüşürler,

etsiz ve kansız ama imgesel.”

Octavio Paz

 Nesnenin şiirdeki ilk kapısı, dünyadır. Dünyayla somutlaşan nesne algısı, kimi zaman onunla eşitlenir de. İsmet Özel, herkesin, her şeyin izlendiği bir dünyadadır. Ancak bu dünya somut olduğu kadar modern hayatı da temsil eden soyut bir algıdır aynı zamanda. Bu sebeple İsmet Özel, Baudelaire’den yola çıkarak dünya algısını şu şekilde özetler: “Baudelaire ile birlikte modern şiirde yeni olan gerçek dünyaya karşı türetilmiş bir yapıntı dünyada avuntuyu aramak değil, çamuru gözyaşlarımızdan akıtılmış bulunan bu dünyanın gerçeğe göre nerede olduğunu araştırmayı mümkün kılabilecek bir somutluk alanı yakalayabilmek için göze alınan atılımdır. Dünyadan kaçış, gerçekten kaçış değildir. Olgular dünyası modern insana özgü değerlerin ölçüye vurabileceği bir mihengi sunmakta yetersiz kalmaktadır, öyleyse somut hakikatin ifadesini bulduğu bir alana çekilinmelidir. Şiir bu dünyada vazgeçecek değildir, ama ısrarla dünyaya merkezi gerçeklik olan bir başka alandan bakacaktır. Dünya ancak böyle bir yerden bakıldığında dokunulabilir olur.[5]

Bu düşüncelerle şiiri modern yapan ögenin dünyaya gösterdiği organik bir tepki olduğunu ileri süren İsmet Özel, hakikati soyutlaştıran somut hakikate yani bizatihi gerçeğin dünyasına atıfta bulunur. Bu dünyanın merkezi “gerçeklik”tir. bir başka makalesinde görüşlerini şu şekilde vurgular: “Şairin karşısındaki dünya, bütüncül (totalitaire) bir dünyadır. Şiir bu dünyaya olan tepkisini sadece bir anti- totalitaire tavırla değil, aynı zamanda kendi bütünlüğünün bilincini elinde bulunduran, sağlığını organizmaya atfeden bir tavırla gösterecektir.[6] Kişileştirilen ve bir taraf olarak seçilen dünyanın karşısında bilincini kendiliğine borçlu bir şiirin varlığı, bu poetik tavrın da merkezine oturur.

İsmet Özel de şiirlerinde oluşturduğu şiirsel Ben’le bilinçdışının dünyevî/seküler yapısındaki uzlaşılmaz tutumuna bir tepki olarak bilinçaltında yeni bir zemin oluşturur. Bu zeminde de Karakoç gibi karşı oluşu besleyen bir imge yer alır: İsyan. Bilinçdışının baskın gücü karşısında kendince bir güç arayışında olan şiirsel ben, referansını bu güce göre ayarlamak zorundadır. Bu sebeple insan ve çağın bir analizi yapılmalıdır. Analizin sonucunda hem Türkiye’de hem de dünyada çağ ve insan arasında belirlenmiş bir ilişkiler tasnifi yapılmalıdır. “Ser-serî şair bu rezil mutezîl dünyada çalkantıya uğramış toplumun belkemiğindeki irkilişi çabucak kavrar. Sapkınlıkta ittifak edilmemesi gereğini sezişiyle muhalif tarafta yerini alır. (…) Uyumsuzluğu seçer, çünkü uyumlu bir tutum sapkınlıkta ittifak edilebileceği  tehlikesini getirecektir.[7] Kimi zaman “kabaran bir çarpıntı” halindeki şehre, kimi zaman da daha geniş olan dünya karşısına çıkarılan çocuk ve toprak gibi yine imgeler, bakışın her iki tarafında da aynı etkiyi bırakacak şekilde düzenlenir: “Oysa bu sürgün yeri, bu pıtraklı diyar/ ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde/ hani yok burda yanlışı yoklayacak hiç aralık/ bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için/ kalmadı hiç bir tepe çıkılmadık/ eriyeydik nesteren köklerine sindiğimizce/ alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık/ ah, bir olaydı diyorduk vakar da yoksanaydı/ doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız/ ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık/ gönendi dünya bundan istifade/ dünya bayındırladı:/ Bir yakış, bir yanış tasarımı beride/ öte yakada bir benî âdem/ her gün küsülü kaldık.” (Münacaat)

Dünya bir sürgün yeri olmasına rağmen bir “cehd” alanıdır da. Kargaşa, tarif edilemez bir düzeydedir. Dünyanın bu kadar “pıtıraklı” olması, herkesi birbirine düşman kılması, bir kez öpüşebilmek için vadilerin tepelerin geçilmesi dünyayı sevimsiz bir mekâna dönüştürür. Özel, dünyayı biraz önce de belirttiğimiz gibi bir “cehd”, mücadele alanına dönüştürür. Dünyayla mücadele edilmeli, ona karşı “isyan” duygusuyla hareket edilmelidir. Bu yüzden şairin dünyaya bakışı “yufka” olmamalıdır: Yufka mıdır/ yufka mıdır benim bakışım dünyaya/ ki acılarıyla başlatırım insanları (Kan Kalesi)

Dünyaya karşı geliştirilen olumsuzluğun giderek düşmanlığa dönüştüğü şiirlerde İsmet Özel, tüm olumsuzluklarına, noksanlıklarına, “ham”lığına ve çelişkilerine rağmen dünyayı yaşanabilir bir mekân olarak kurgulanır: dünyaya sokunmuştuk, dünya hamdı/ külsüzdü ocak, tellâl çarşısız/ ağzımız noksandı.(Dibace)

“Dibace” gibi “Bir Yusuf Masalı” şiirinde de aynı bakış açısını görmemiz mümkündür. Dünyayı oluşturan asıl nitelik “çelişki” gibi görünse de Özel’in imgeyi ele alış tarzına bakıldığında yine de onun dünyayı yaşanabilir ama aynı zamanda bir mücadele alanı olarak gördüğünü anlarız. Özel’e göre insan, tıpkı dünya gibi çelişkilerin ortasında kalmıştır. Bir tarafta azgınlık öye yanda ise sükunet vardır. Ancak dünyayı belirleyen asıl unsur, bu çelikili durumundan kaynaklanır: Dünyada/ Çözülürse dünyayı/ Issız kılacak bir çelişki vardı/ Bir çekişme vardı dünyada azgınlık fışkırtan/ Taraf olunduğunda.(Bir Yusuf Masalı)

İsmet Özel de hemen hemen her şiirinde bu çelişkiyi dile getirerek dünyanın hangi tarafında olduğunu hissettirir. Ona göre dünya, şu özelliklere sahiptir: Dünya. Çıplak omuzlar üstünde duran./ Herkes alışkın dölyatağı borsalarla ağulanmış bir dünyaya/ Benimse dar/ çünkü dargın havsalamın/ gücü yok bazı şeyleri taşımaya.( “İçimden Şu Zalim Şüpheyi Kaldır / Ya Sen Gel Ya Beni Oraya Aldır”)

Öte yandan İsmet Özel’de dünya, çelişkili taraflarıyla sürekli bir sınırı barındırır. Bu dünya ile öte dünya ayrımında olduğu gibi bu dünyanın da kendi içinde bir çizgisi vardır. Bir taraftan hayat çizgisinin zorunlu ilerleyişinin ana göstergeleri olan çocukluk, gençlik ve yaşlılık öte yandan ise “Akla Karşı Tezler” şiirinde öne sürdüğü gibi sorularla bulunmaya çalışılan bir dünya tasavvuru yer alır: Bu dünya, öte dünya/ Nerelerden geçiyorduysa ikisi arasındaki çizgi/ Yoktu ayrım yerini bu yaratıktan daha iyi bileni/ Çocuklukla, gençlikle, yaşlılıkla/ Geçen ömrü içinde dağılır ve toparlanırken insan/ Hep duyulan haz cininin kopardığı gürültüden başka bir şey değildi. (Bir Yusuf Masalı)

Şairin dünyaya nasıl bir karşılık vereceği belirli değildir. Durlanmış kelimelerin ne olduğu tıpkı dünyanın ne olduğu hakkındaki yargı gibi derin bir belirsizlik taşır. Ancak şiirsel öznenin bu çelişkili durumu çözmek istediği de aşikardır. “Tahrik” şiirinde görüleceği üzere dünyanın katılığına karşı uyum sağlanmakta zorluk çekilse de dünyaya karşı savunmasız olunmamalıdır. Çünkü dünya, yokuşlarıyla, külçeleriyle şaşılacak bir dünyadır: Şaşılacak bir dünyada yaşamaktı; öğrendik/ şimdi külçeler yüklüyüz şaşılacak bir biçimde/ külçeler yüklüyüz ve çıkmak istiyoruz yokuşu/ sokaklar gittikçe katı bizim adımlarımıza/ peşimizde bütün bahçeleri boşaltan ter kokusu/ yankımız soyunup sevap rahatlığı alınan yataklarda/ yürek elbet acıyor esvap değiştirirken/ bizden artık akması beklenilen kan da katı/ kovulduk ölümün geniş resimlerinden.(Tahrik)

Dünyadan alınan bilgilerle elde edilen savunma biçimleri içinde şiirsel öznenin dünyanın takındığı tavra benzer bir tavır içinde olduğunu görürüz. Terry Eagleton’ın da ifade ettiği gibi “Sanat için, protesto etmek için dahi olsa atıfta bulunmak, karşı çıktığı şeyle anında ortaklık içine girmesi demektir. Olumsuzlama kendini olumsuzlar, çünkü yıkıma uğratmaya çalıştığı nesneyi bizatihi ortaya koymaktan kendini alamaz.”[8] Tabiatın yardımıyla geliştirilen bu savunma biçimi İsmet Özel’i dünyaya karşı güvenli kılar.  “Çağdaş Bir Ürperti” şiirinde tabiatın karşısında varlığını ikame eden bir şiirsel özne görürüz: turfanda yalnızlıklar almak için dünyadan/ ve ben gövdemi denkleştirmek için doğaya/ dineldim/ dineldim/ dineldim/ aşk; içerimdeki ergen ölüsünü uğraştırıyordu. (Çağdaş Bir Ürperti)

İsmet Özel, “Aynı Adam” şiirinde dünyaya karşı tavrını en az dünya kadar sertleştirir. Daha önce de sözkonusu ettiğimiz bu şiirde şairin tabiatla birlikte ele aldığı dünyaya karşı savunmasının ipuçlarını görürüz. “Aynı Adam” şiirinde de bu dünyayla olan mücadele, tabiattan alınan imgelerle aktarılmaya çalışılır: Ben dünyaya doğru yürümekle meşhurum/ kökten dallara yürüyen sular gibi/ yürürüm kömür ocaklarına, çapalanan tütüne/ yürürüm hüzün ve ağrılar çarelenir/ dağların esmer ve yaban telâşından kurtula diye/ torna tezgâhlarında demir./ Yürürüm çünkü ölümdür yürünülmeyen/ yürürüm yürüyüşümdür yeryüzünün halleri/ kanla dolar pazuları tarladakinin/ hızar gürültüsü içinde türkülenir bir öteki/ gökleri göğsümden aşırtarak yürürüm/ yağlı kasketimin kıyısında nar çiçekleri (Aynı Adam)

İsmet Özel’de imgeyi, birbirine zıt iki gerçekliğin ortak anlamını ifade eden bir buluşma olarak düşündüğümüzde bu bir aradalık, bir çatışmaya, şairin deyimiyle bir “kargaşa”ya dönüşecekdir. Bu durum, şiir  ve şiirin öznelerinde, kaotik bir parçalanmanın, dağınıklığın ve zihnî bir odaksızlığın işaretleri olarak görülmektedir. “Şiir ne kadar bütünden gelen ve bütüne doğru bir sanatsa, o kadar da ayrım koyan bir sanattır.” (Şiir Okuma Kılavuzu s. 65)

Nesnelerin varlığı, genellikle şiirsel özne üzerinden kurgulanır. Hemen her şiirinde ben ve diğer şahıs eklerindeki kullanımlarının varlığı dikkat çekici orandadır. Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında/ öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan/ saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda/ acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman/ acıyla uğraşacak yerlerimi yokettim./ Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın/ başından başlayabilirim. (Kanla Kirlenmiş Evrak)

Bu öznenin hemen karşısındaysa “onlar” grubuyla kötücül insanlar durur. Nesneler gibi dünyanın ya da sokakların katılığı, soğukluğu ve yapaylığı bu karşılaştırma üzerinden daha belirgin olarak ortaya çıkar: Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin / kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin (Üç Frenk Havası)

Şehrin insanının bu denli “kaypak” ve ihanetlerinin ise “zarif” olması şair için şaşılacak hatta yadırganacak bir tutum değildir. Şehir, “Bir Yusuf Masalı” şiirinde olduğu gibi “kapkara”dır. Kaldırımlar, yollar, pancurlar, kısacası şehre ait her şey görsel bir imge anlayışıyla siyaha büründürülmüştür: Sonunda vardığı yer/ Kapkara bir şehirdi./ Önce/ Gecenin tesiri sandı/ Oysa gerçekten kara/ Gün ışığı altında bile kapkaraydı şehir./ Evlerin duvarları siyaha boyanmıştı/ Panjurlar ve kepenkler/ Onlar da siyah ve kapalı./ Yollar hep zift karası/ Kaldırımlar kara taş (Bir Yusuf Masalı)

 

[1] İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, s.21

[2] İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, s.23

[3] İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, s.21

[4] İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, s.38

[5] İsmet Özel, “Şairler İntellect’in Pençesinde” Çenebazlık, İçinde Şule Yay. İst. 2006, s. 54

[6] İsmet Özel, Age., s. 54

[7] İsmet Özel, Age., s.62

[8] Terry Eagleton, Estetiğin İdeolojisi (Çev.: Ayhan Çitil) Özne Yay. İst., 1998, s.362

Yersiz Yurtsuz Bir Yer: Edward Said

Denilebilir ki Edward Said’in mücadelesinde özellikle Filistin’le belirginleşen bu yerleşememiş haldeki mücadele boyutunun daha özet ve net biçimde anlaşılabilmesi için öncelikle bu içli ve özel yersiz yurtsuz tarihin bilinmesi gerekmektedir. Zira her şeyden önce, onun mücadelesinde Filistinli olmasının, kendisini her zaman yabancı bir konumda görmesinin ve bir biçimde de bir sömürge uyruğu olarak yetişmesinin oldukça büyük etkileri vardır ve bu bir gerçektir.

Edward Said’in düşünsel ve yazınsal mücadelesi içinde dikkati çeken en önemli konulardan biri ‘Entelektüel’in konumu ise bir diğeri de kesinlikle ‘Filistin’ ve ‘Filistinli olmak’ ile ‘Batı’ ve ‘Batılı olmak ve olmamak’ bağlamında bir yersiz yurtsuzluktur.

O kadar ki, onun bir yere adanmış diğer yandan da başka bir yere bağlanmış bu mücadelesi içinde dikkatle bakıldığında, bir yandan entelektüellerin dünya ölçeğindeki plan ve programların inşa edilmesinde aldıkları rol(ler) pek çok açıdan incelenirken öbür yandan da Filistin ve Avrupa üzerinden bir yerli olmak ya da olmamak meselesinin bütün boyutlarıyla işlendiğini görürüz.

Bununla beraber E.Said’in özellikle kendi iç çatışmalarını, kırılma noktalarını ve açmış olduğu tartışma alanını da hesaba katacak olursak, kendi alışılmadık yabancılığını da içeren oldukça ayrıksı, içli ve kişisel bir mücadeledir bu ve bu mücadelenin de aslında onun aklında ve düşüncesinde yeşeren yerden başka bir yeri yoktur.

 

Denilebilir ki Edward Said’in mücadelesinde özellikle Filistin’le belirginleşen bu yerleşememiş haldeki mücadele boyutunun daha özet ve net biçimde anlaşılabilmesi için öncelikle bu içli ve özel yersiz yurtsuz tarihin bilinmesi gerekmektedir. Zira her şeyden önce, onun mücadelesinde Filistinli olmasının, kendisini her zaman yabancı bir konumda görmesinin ve bir biçimde de bir sömürge uyruğu olarak yetişmesinin oldukça büyük etkileri vardır ve bu bir gerçektir.

Bu bakımdan Edward Said külliyatında aynı zamanda bir otobiyografik çalışma olarak değerlendirilmesi gereken ‘Yersiz Yurtsuz’ adlı katmanlı ve kapsamlı anıların yer aldığı çalışmanın en azından bu iki bakış açısıyla – Bir yandan Filistin’li, öbür yandan Batı’lı Edward Said’in bakışıyla- birlikte okunması gerekmektedir.

O daha çocukluk yıllarında Kahire’de bir Sami, üzerinde güneş batmadığı öne sürülen Britanya’nın sömürge okullarında bir Arap çocuğu, geneli Müslüman olan bir ülkede bir gayrimüslim ve ileri yaşlarında da sözgelimi 1967‘de Amerika’da İsrail devletinin başarısı için sevinen kalabalıklar arasında yapayalnız bir Filistin genci olarak yetişmiş, ruhu sarsılmış bir yurtsuzdur…

İşte bu sarsılmış ve yersiz yurtsuzlaşmış ruh dolayısıyladır ki, ruhunu bir ‘Kış Ruhu’na, dolayısıyla da ‘ağır ve kalın bir sürgün’e yakınlaştıran Edward Said, hiç hesaplamadığı bir biçimde, Konstantin Zureyk’ten aldığı ilhamla, Zureyk’in 1948’de Filistinlilerin içine düşmüş oldukları felaketi anlatmak üzere kaleme aldığı ‘Nakba / Büyük Felaket’ in Anlamı’ adlı kitabından yola çıkarak, doğduğu topraklara acıyla yerleşen bu ‘Nakba’ yı ‘Şarkiyatçılık’ın odağına yerleştirmiştir.

Ve bu sarsılma aynı zamanda ve başka bir anlamda da, daha en başından bir yerleşme kaygısıyla Edward Said’in 1935’te Kudüs’teki doğumundan sonra yeniden doğduğu tarihin başlangıcı mesabesindedir. O kadar ki, Zureyk’in Nakba’sıyla, 1967 ye kadar yaşadığı ülkeye inanarak çabalayan bir Amerikalı gibi yaşayan Said, New York sokaklarında yaşadığı yalnızlıkla bir bakıma kendisinin kuracağı ve yol vereceği bir ‘Uyanış / Nahdah’ fikrine de bu yerleşilememiş yerin arayışıyla ulaşmış gibidir.

Yine de pek çok bakımdan oldukça düşündürücü bir uyanıştır bu. Zira bir yanda Kudüs’te doğmuş ve Kahire’de sömürge okullarında okumuş, yazları Lübnan’ın uzak köylerinde piyano çalmış, kışları İngiliz edebiyatı okumuş, döneminin kıvrak dansözü Tahiya Karioka’nın danslarıyla cezbolmuş, Pinceton’u görmüş, Conradvari bir eleştiri diline kavuşmuş ve adeta bir entelektüel fabrikası olarak bilinen, Harward’dan mezun olmuş; deyim yerinde olursa bir yönüyle Arap bir yönüyle Amerikalı bir karışımın odağında yaşayan ‘Rabita Kalamiya’ gurubuna benzer biçimde kendisini Amerikalı hisseden ama hiçbir zaman onlar gibi olamayan birinin uyanışı gibi bir uyanıştır bu…

Bu çok katmanlı ama bir yerde de oldukça kişisel bir vicdanla belirginleşen uyanışla Edward Said; belki de farkında olmadan öne sürdüğü kendi uyanışının da temsilcisi olmuştur. Çünkü bu tarihten itibaren, içine girdiği bu duyarlılık evresindeyken bile bütün Amerikalılığına rağmen, tıpkı kendisinin Amerika’ya sığınmasına benzer biçimde, Kahire’ye sığınan Lübnanlı, Suriye li ve Filistinli entelektüeller gibi aynı zamanda Mısırlı ve belki de Amerikalı dır.

Yine o zamanların pek çok Arap entelektüeli gibi o da gerektiğinde bir Beyrut’lu dur. Çoğunlukla İngilizce yazan, Arapça ve başka bir çok dili bilen ve okuyan, Filistin aksanıyla Arapça konuşan ama Arapça’da aradığı sözcüğü bulamayınca tekrar İngilizce’ye dönen kah Filistinli bir militan, kah New York’lu bir akademisyendir.

‘Başlangıçlar’ adlı kitabında da söylediği gibi, ona göre, başlangıç keşfedilecek ya da bulunacak bir şey olmaktan çok yapılacak bir şey, yapılacak bir iştir. Ve onun başlangıcında ise işte bütün katmanlı biçimiyle hem böylesine modernist hem de böylesine içli bir yapma, eyleme nakışlı ‘Nakba / Nahda / Filistin / Amerika dizgesinde şekillenen bir yersiz yurtsuzluk söz konusudur.

Onun Batıdaki soy kütüğünü oldukça ışıldatan ve kıskandırıcı bir parlaklıkla ortaya koyan bu dizgedeki modernist ağırlığın, onu bir yandan Batılı kılarken bir yandan da Nakba ve Nahda ekseninde bir Filistin savunucusu haline getirmesi ise her şeyden önce Batı için oldukça şaşırtıcıdır. Zira, bu yöntem ve dizgeyle Said, sanki de hem Nakba’yı bir felaket anlatısı olarak yayıp yaygınlaştırmayı hem de bu yayıp yaygınlaştırma sonrasında olmasını istediği bir ‘Nahda – Uyanış’ fikrini filizlendirmek istemiştir. İşte bu sancılı arzu onu kendi geleneksel kalıpları içinde görmeye yatkın Batı için çok ama çok sarsıcıdır.

Öte yandan, Filistin konusunda uluslararası gözlemcilerin hemen tümünün kabul ettiği gibi, K. Zureyk’ in epeyce Milliyetçi, Modernist ve Seküler bir içerikle öne sürmüş olduğu ‘Nakba / Felaket’ fikrini sürdüren Said’in bununla yetinmeyerek ‘Nakba’nın sadece Arap yüzünü gösteren ve Arap seçkinlerinin elinde kalan anlamını yeni ve daha büyük bir perspektiften yorumlayarak yola çıkması başka bir anlamda da hem Filistin’ i hem de ‘Nakba’ yı Modern Tarihin merkezine yerleştirmek ve böylece bütün yersiz yurtsuzluğu boyunca aranan bir yeri işaret etmek anlamını taşır.

Bundan dolayı da Said’ in bu düşüncelerini içeren ve başka bir deyişle de ‘Şarkiyatçılık’ın somut bir uygulaması olan ‘Filistin Sorunu’ adlı kitabın da yapmak istediği şey tam olarak bu yersiz yurtsuzluk içindeyken bir yer aramaya çıkan özge duruştur.

Bizim Kardeşimiz, Bizim Acımız: Filistin

Pakistan’dan gelen ve sürekli bembeyaz takım elbiseler giyerek kantinde boy gösteren Adnan oldukça başarılı görünüyordu. Onun aksine uzun upuzun boyu, kalın dudakları, mercek gibi gözlükleri ve koyu renk elbiseleriyle görmeye alıştığımız Filistin’li Ziyad ise birkaç ders hariç hiçte iyi bir halde değildi ve borçlu geçtiği sekiz dersten o yılda geçemeyecek olursa kaydı silinerek okuldan atılmak tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

Şu kahırdan kahıra taşındığımız bombalama haberleriyle sürekli canımızın yandığı Gazze, taşınamaz bir acı gibi her vicdan sahibi müslümanın aklına yine bir bütün olarak Filistin konusunu düşürmeli ve hiç unutturmamalıdır. Unutturmamalıdır, zira bugün sözde bütün insanlığın acısı gibi bir acı olarak işlense de sadece bize kalan ve bizde yer eden bir acı olarak Filistin 20. asrın ikinci yarısından bu yana sadece bizim acımız olarak kalmıştır. Bu o kadar böyledir ki, tıpkı Filistin gibi bu acıda bizimdir…

80’li yılların zapturapt altına alınmış donuk ve belirsiz zamanlarıydı. Milletin gözüne batırıla çıkarıla yenilgiye uğrayan Turgut Sunalp Paşa’nın ‘Horoz’lu partisi aslında asıl yapması planlanan şeyi yerine getirmiş, Turgut Özal’ın ‘Arı’lı partisi iktidar olmuştu.

Üniversitedeydik; ana kapıdan fakülte girişlerine kadar, kantin duvarlarına ve hatta amfi kapılarına kadar hemen her yerde varlığımızı kuşatarak çoğalan ‘çay’lı, ‘dans’lı, ‘tanışma’lı eğlence afişlerinin arasında bir yandan akademili olmaya çabalıyor bir yandan da gelecek endişeleriyle gün geçiriyorduk. O dönem biraz da yeni kurulan Yök’ün pilot üniversite olarak seçtiği bir üniversite ve bu üniversitenin de pilot fakülte seçilmiş bir bölümündeydik ve her yarıyıl tamamı on bir dersten oluşan zorlu bir müfredatla iktisat ve işletme eğitimi alıyorduk.

Bu dans’lı, tanışma’lı, parti’li çay furyası ile birbiri üstüne yığılarak ağırlaşan müfredat arasında hemen hemen hiç kimsenin dikkatini çekmemiş olsa da en büyük sıkıntıyı uluslararası öğrenci değişimi nedeniyle okulumuzda bulunan ve genellikle Afrika ve Ortadoğu’nun farklı ülkelerinden gelen okul arkadaşlarımız çekiyordu.
Bazılarının ne için geldiklerini bile anlayamadıkları ve o çay senin, bu çay benim gezip dolaşarak gün geçirdikleri bu yabancı arkadaşlar arasında biri Pakistan’dan diğeri Filistin’den iki arkadaşımız oldukça dikkat çekiciydi.
Pakistan’dan gelen ve sürekli bembeyaz takım elbiseler giyerek kantinde boy gösteren Adnan oldukça başarılı görünüyordu. Onun aksine uzun upuzun boyu, kalın dudakları, mercek gibi gözlükleri ve koyu renk elbiseleriyle görmeye alıştığımız Filistin’li Ziyad ise birkaç ders hariç hiçte iyi bir halde değildi ve borçlu geçtiği sekiz dersten o yılda geçemeyecek olursa kaydı silinerek okuldan atılmak tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
Zaten sıkıntılı bir halde gelen Ziyad’ın sırtına bir de bu ders yükü yüklenince iyiden iyiye ağırlaşmış, suskunlaşmış ve her şeyden uzaklaşmıştı arkadaşımız. Adnan’ın da onun da ekonomik sıkıntıları yok gibiydi. Bildiğimiz kadarıyla bir burs alıyorlar ve Türkiye ortalamasına göre oldukça iyi bir geçim içindeydiler.

Adnan’ın Ziyad’ın aksine fazlaca bir dil problemi de yoktu, dersleri iyiydi ve bütün planı bir Türk kızıyla evlenerek ülkesine geri dönmekti. Oysa Ziyad’ın her hali büyük bir problem yığınının her biri ayrı ayrı problem olan birer parçası gibiydi. Hemen her dersten kurtarılması mümkün olamayacak kadar düşük notlar alıyor, lüzumlu ya da lüzumsuz yere para harcayıp sıkıntıya düşüyor, Adnan’ın da aramızda olduğu sohbetlerde ülkesi kadar garip ve ülkesi kadar acılı bir dertleşmeyle, geri döndüğü zaman yerleşecek bir yurdunun bile olmadığından yakınarak geleceğe dönük plan yapmaktan utandığını söylüyor ve ağlaya ağlaya şişen kapkara, parlak gözleriyle üzüntümüze üzüntü katıyordu.

Her ikisi de bizi gönülden bağlayacak bir tarih bilinciyle yetişmişlerdi. Adnan sık sık İkbal’den mısralar okuyor, ülkesiyle ülkemiz arasındaki derin bağlardan dem vuruyor; Ziyad ise ‘…Biz Ortadoğulular ne çekiyorsak Abdülhamit Han’a ettiklerimiz yüzünden çekiyoruz…’diyerek gururumuzu okşuyordu.

İster Adnan isterse Ziyad’la olsun kurduğumuz bağın kuvveti bir yana bütün iticiliğine, bütün sıkıntısına ve bütün ağırlığına rağmen Filistin’li Ziyad’ın gönlümüzdeki yeri ayrıydı.
Her şeyden önce tam bir Filistinliydi Ziyad; tıpkı ülkesi gibi yalnızdı, garipti, sıkıştırılmıştı, çaresizdi ve yine tıpkı ülkesi gibi hem bir çıkış yolu hem de bir dost arıyordu…
Onu her gördüğümüzde sanki Filistin haritasını seyrediyorduk yüzündeki derin kederde, kah sokaklarda tanklara taş açan çocukların mücadelesini izliyor, kah şatt’ül arap’ta sınırı gözlüyorduk sanki. Duyduğu her çatışma, okuduğu her baskın adeta yüzüne ve alnının çizgilerine karışıyor, hissettiği derin acıyı yüzünden okuyorduk Ziyad’ın.

Bir akşam aceleyle gelen bir arkadaşımız Ziyad’ın çok kötü bir halde olduğunu ve bizi istediğini söylediğinde kalkıp gitmiş ve kiraladığı bodrum katta, yere serdiği sofranın başında kütük gibi sarhoş bir halde bulmuştuk Ziyad’ı.

Bizim canlı Filistin’imiz sarhoştu, perişandı, ağlıyordu, çıkarmayı unuttuğu gözlüklerinin kalın camları buğulanmış, Arapça bir ağıt tutturmuştu.
Ayağa kalktığındaki görüntüsü daha hazindi, sallanıyor, ayakta durmakta güçlük çekiyor, tutturduğu ağıdın ara yerlerinde Türkçe ‘de ‘Kardeşim-Kardeş’ anlamına gelen ‘Ahi-Ahiy’ diye hıçkıra hıçkıra bir benim bir de Samsun’lu Mustafa’nın boynumuza sarılıp ağlıyordu.

O gün memleketinden, Filistin’den bir mektup almıştı Ziyad. Kısa bir mektuptu bu.
Annesi, yengesi ya da kız kardeşi yazmıştı. Mektuba küçük bir de fotoğraf ekliydi ve Ziyad’ın geldiği yerdeki Arap adetlerine göre ölen bir yakının kederli haberi uzaktaki akrabalara böyle kısa bir mektup ve küçük bir fotoğrafla bildiriliyordu.
Ziyad’ın babası ölmüştü, kederliydi ve tıpkı yalnız başına ağlayan ülkesi gibi kederini paylaşacak kardeşler aramıştı o akşam.
Ve o akşam küçüklüğünde Arafat’ın ‘generalleri’ arasına girmiş, sapanla taş atmış bizim kederli Filistin, bizim uzun boylu Arafat ‘Ahi-Ahiy’ diyerek boynumuza sarılırken bir yandan da Filistin kadar büyük ve acılı bir soruyu da aklımıza takmıştı.

‘Ahi’ ne demekti?
Kim Kime ‘Ahiy’ derdi?
Kim Kimin Kardeşiydi? Bu acı nasıl bir acıydı?…

Kaplumbağa Makamı’nda Öyküler

Yazar özellikle bu bölümde anlamı yoğun, hepsi titizlikle çalışılmış, vurucu ve okurken beni heyecanlandıran hikâyeleriyle karşılıyor bizi. Yazarın kitabın başından beri kullandığı temiz dil, burada yazarın kalem kullanmadaki mahareti olarak ortaya çıkmış. Özellikle bu bölümdeki Öykü Dostu Yazar, Nergis Bebek, Sıkıyönetim Türküsü gibi öykülerin zihnimde yer etti.

İlk öykü kitabı 2012’de yayımlanan bir yazarın son kitabını elimde tutuyorum. Onur Çalı’nın Kaplumbağa Makamı, kısa hikâyelerden oluşan bir kitap; Cehennemde Bir Mola, Uzun Rüyalar, Tektekçi ve Yalnız George isimli dört bölüme ayrılmış. Her bölümün karakteristik özellikleri var.

Yazar hemen ilk öyküsüyle, hem de tam bir kitap üzerine düşüncelerimi toparlamaya çalışırken beni gülümsetiyor. Hem Okudum Hem Yazdım’da yazdığım yazıya daha çok dikkat etmemi söylüyor, klişe cümlelerden kaç diyor; bu eleştirmenin eleştirildiği bir öykü. Kaplumbağa Makamı sonraki hikâyelerde farklı yollar izliyor, hatta genel olarak yazarın ölüm temasını işlediğini söyleyebilirim. Her bir kısa öykü okura peşine düşecek ayrıntılar bırakıyor. Bunlar okunup geçilecek öyküler değil, aksine üzerine düşünülecek nitelikte öyküler.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Bugün Pazar. Köyden hallice bu kasabanın erkeklerinin gidebileceği üç yer var: Kahve, pavyon, toprak saha. Bu toprak sahada deve güreşleri de olur, futbol maçları da, asker uğurlamaları da. Bugün derbi var. Sucuk, köfte, tavuk kanat kokuları sahanın üstüne sis gibi çökmüş. En üstte esirgeyen ve bağışlayan sigara dumanı. Rakip takımın taraftarı yok. Çünkü geçen maçta dayak yemişlerdi ve tövbe ettiler buraya adım atmaya. Kadın da yok. Burası içinde futbol oynayıp piknik yapılan devasa bir erkekler gemisi. Kadınların girmesi, teamüllere aykırı.”

Kitabı genel olarak sevdim ama üstteki paragrafın kitaba yayılmış bir havası var, tüm bunlar erkek hikâyeleri diyebileceğim çalışmalar, yazar kadınların girmesi yasak demiyor fakat ben kadınlara dair bir şeyler bulmakta zorlandım ve bu durum şaşırtıcı geldi.

“Beni bir ölünün altından tutup kaldırdılar. Her şey olup bittikten sonra. Askerler ve tüfekler ve bombalar. Hepsi geçtikten sonra.

Ölü, adı üstünde, ölmüştü. Arkadaşımdı ama artık adını anmak istemiyorum, anarsam onunla anılarımız da ölecek sanki. Ben ölmemiştim, bir bakıma yaşıyor sayılırdım hâlâ. Bayılmışım.”

 Uzun Rüyalar isimli bölümde ise yazar mitolojiden karakterlere de başvuruyor ve zaman zaman onların dilinden aktarıyor hikâyelerini. Burada yine küçük detaylarla işlediği öykülerde IV. Murad’ın Nefi’ye kıyması, Musa peygamber, Zeus, Baukis ve Filemon var ama benim okurken en keyif aldığım ve bir efsaneyi bir anda gerçekliğe bulayan öykü Babil Kulesi İnşaatından Sağ Çıkmış Duvar Ustası Ozo’nun Hatıratından oldu.

 

Tektekçi isimli bölümün başında Eski Ahit’ten okuyunca çok sevdiğim bir prolog yer alıyor.

“Söz çoğaldıkça anlam azalır,

Bunun kime yararı olur?”

Bu bölümü bundan daha iyi anlatan bir alıntı olamazdı sanırım. Bu öykülerin hepsi için geçerli olması gereken bir durum değil midir zaten? İşte yazar özellikle bu bölümde anlamı yoğun, hepsi titizlikle çalışılmış, vurucu ve okurken beni heyecanlandıran hikâyeleriyle karşılıyor bizi. Yazarın kitabın başından beri kullandığı temiz dil, burada yazarın kalem kullanmadaki mahareti olarak ortaya çıkmış. Özellikle bu bölümdeki Öykü Dostu Yazar, Nergis Bebek, Sıkıyönetim Türküsü gibi öykülerin zihnimde yer etti.

Ani ölümleri, intiharları, askerde arkadaşını kaybeden adamın halini, ölüp dirilen adamı ve öleceğini bilen insanları dinlediğim bu kitapta, Onur Çalı’nın kalemi başından beri becerisini sergiliyor. Tür olarak öyküde aradığım çarpıcılık ve lafı dolandırmadan anlatım konusunda da başarılı. Kaplumbağa Makamı anlar ve detaylarla örülü yapısıyla ve ironik diliyle okuma sürecimi keyifli kılan bir kitap oldu.

Göç ve Resim

Bütün göçlerde değişim ve hareket temeldir. Tercihli veya zorunlu olarak göç, bireyin tüm yaşamını değiştiren önemli bir hamledir.

Sanat ve göç insanlığın yaşam süreci boyunca sürekli varolan olgulardır. Tercihli ya da zorunlu olarak göç, bireyin tüm yaşamını değiştiren büyük bir harekettir. Toplum yapısının biçimlenmesinde önemli etkileri olan göç kavramı doğrudan ya da dolaylı olarak sanat olgusunu da etkilemiştir.

Din kitaplarında da göç kavramına yer verilmiştir. Dini inanışlarda ölüm ve doğuşun zorunlu bir göç olarak, bir dünyadan başka bir dünyaya geçişi de göç olarak kabul edilir ve sanat eserlerine de bu bağlamda konu olmuştur. 20. yüzyıla kadar göçler daha iyi yaşam şartları için yapılsa da 20.yüzyılda ağırlıklı olarak savaş yüzünden zorunlu olarak yapılamaya başlanmıştır.

Marc Chagall, “Exodus”, Tuval Üzerine Yağlı boya, 162×130 cm, 1952-1966

Dini konular ve kitaplarda ele alınan göç kavramı sadece dini liderlerin yaptıkları göçleri ve yolculukları değil, zor şartlarda yapılan göçleri de konu almıştır. Tevrat’ın ikinci bölümünde yer alan “Exsodus” bunun en önemli örneklerindendir. Marc Chagall, şiirsel bir dille anlattığı “Exodus” isimli resiminde Mısır’dan çıkış konusunu kendine özgü kişisel bir bakışla ele almıştır. Irkçılık, işkence, kaçıştan kurtuluşu dini bir metin içinde modern sanata aktarmıştır.

Dinler tarihinde peygamberler; göçü, dini bir vazife bilerek dinlerini yayma amacı ile göç ederler. Bütün göçlerde değişim ve hareket temeldir. Tercihli veya zorunlu olarak göç, bireyin tüm yaşamını değiştiren önemli bir hamledir.

Dünyada ve Türk resim sanatında göç kavramı üzerine çalışan birçok sanatçıdan bahsedilebilir.

Paja Jovanovic, “Sırpların Göçü”, Tuval Üzerine Yağlı boya, 126×190 cm, Belgrad, 1937

 

Paja Jovanovic eseri olan “Sırplar Göçü” kutsal toplumu tasvir eder. Aynı zamanda ressam, Musa ve halkının Mısır’dan göçünü alegorik olarak betimler. Milos Obrenović ve Takovski gibi milli kahramanlar da yaralı olarak tuvale aktarılır. Asker bir lider olarak önden gider ve toplum onun takipçisidir.

Resimdeki diğer figürler resmin orta merkezindedir. Renkler ve süslemeler barok tarzını anımsatır. Resmin tam merkezinde din adamları olan Carnojeviç ve Arsenije resmedilmiştir. Atın üstündeki kadın ve çocuk, İsa ve annesi Meryem’i hatırlatırken, bu figürler toplumun derin dini inançlarını sergilemektedir.

Modern resimde göç teması, hem plastik hem de simgesel anlatımlarla çalışılır. Bu eserlerde göç, göçmenlik kavramlarının olumsuz izlerine de rastlanmaktadır.

Jacob Lawrence, “One-Way Ticket”, tahta üzerine tempera, 30,5×45,5 cm, MOMA, New York, 1993

Jocob Lawrence (1917-2000) göç konusuna ötekinin temsiliyeti açısından yaklaşmaktadır. 1941 yılında yaptığı “Büyük Göç” adlı seri, Amerikalı siyahilerin 1. Dünya Savaşı sonrası kırsaldan, sanayileşmenin yoğun yaşadığı Kuzey Amerika’ya göç edişlerini atmış adet resimle anlatmaktadır.

Tren istasyonu ile başlayan seri ilk bölümlerde açlık, yoksulluk, linç gibi olumsuz sahnelere odaklanırken, serinin son resimlerine doğru, büyük şehire varış, sanayinin etkisi görülmektedir. Sanatçı çalışmalarını şu şekilde açıklamaktadır. “Benim çalışmalarım, Harlem’den gelen ve çoğu Amerika’daki olayları tasvir ediyor. Beni çevreleyen, tanıdığım insanlar. Artan siyahi gettoda gerçekleşen mutluluklar, trajediler, üzüntüler.”

Kölelikten kurtulma ve daha iyi yaşam için göç eden insanları konu alan “Büyük Göç” serisinde göç olgusu eylemin kendisi olarak aktarlmıştır. Lekeler aracılığıyla oluşturulan kompozisyonda, figürlerin taşıdığı eşyalar, beden hareketiyle göçün fizikselliği aktrılmaktadır.

Banksy, “Mülteci Kampı”, Grafiti, Calais, Fransa, 2014

1974’de İngiltere’de doğan Banksy, dünyanın birçok büyük şehirlerinde grafiti çalışmış bir sanatçıdır. İlk eserleri çoğu zaman sadece siyah ve beyaz renkler ve grafiksel bakışla oluşmaktayken, daha sonraki dönemde perspektif ve renk gibi resim sanatının temel unsurlarını daha resimsel biçimde kullanmıştır.

Yukarıdaki grafiti, Fransa’nın Calais şehrinde dünyanın haber manşetlerinde olan önemli bir mülteci kampında yapılmıştır. Bu güçlü imge Suriyeli bir göçmen çocuğu olan ünlü iş adamı Steven Paul Jobs’i göçmenin kıyafetinde ve elinde bir televizyon taşırken gösterilmektedir. Televizyon, günümüz dünyada medyanın gerçekleri şekillendirme gücüne gönderme yapmaktadır. Bansky, güncel politik konuları ele alarak onları kritik ve karakterleri güçlü olan kent duvarlarına taşıyarak günümüzün en ünlü sokak sanatçısı olmayı başarmıştır.

Türk modern resmine bakıldığında birçok sanatçının göç olgusuna odaklandığı görülmektedir. Çağdaş Türk resim sanatında 1950’li yıllardan itibaren göç konusu işlenmiştir. Mehmet Pesen, Nuri Abaç, Neşet Günal gibi birçok sanatçı bu kavram üzerine eserler üretmişlerdir.

Ancak göç olgusuna özellikle odaklanan ve 1950-2004 tarihlerinde bu konuda seri resim yapan  Nuri İyem ayrı bir yerde bulunmaktadır. Anadolu’dan büyük kentlere ve yurt dışına daha iyi bir yaşam için göçen insanları konu alan Nuri İyem’in eserleri, Türk insanın göç serüvenin neden ve sonuçlarını çağının ressamının gözünden takip edilmesini sağlarken, göçün birey üzerindeki etkilerini yansıtmaktadır.

Nuri İyem, “Göç”, 200×100 cm, Tuval Üzerine Yağlı Boya, 1970

Sırtlarında çocuklarıyla, yükleriye öne eğilmiş kadınlar, yine yükleriyle öne eğilmiş erkekler. Sopalarının yardımıyla yürüyen yaşlılar yeni bir umuda doğru ilerlemektedir. Hayvan ve sembolik kuru ağaç kompozisyona katkıda bulunmaktadır. Yorgun yüz ifadeleri, yolun koyu rengi sembolik ifade olarak seçilmiştir.

Tarihsel süreç içinde özellikle dış göçler kültürel mirasın tanıtımı ve yayımı, sanat teorileri ve evrensel sanat anlayışının yaygınlaştırılması, sanatsal paylaşımların, teknik, yöntem, malzeme ve materyal alışverişinin artması, sanatsal akımların yaygınlaşması, tanıtım ve kabullerin karşılıklı benimsenmesinde önemli ve etkili bir araç olmuştur.

Göç sadece bedenlerin farklı coğrafyalarda yaşama tutunması değildir. Kültürün yanında bilgi ve sanat göçün ayrılmaz ikilisidir.

Albert Camus: Varoluşçuluğun Ötesinde Bir Yolcu

 “Bilmek Vaktidir” Yazıları: 3

 Yazılan Yabancı ve Sisifos Söyleni ‘nin o günden beri her zamanın, her katmandaki okurun “başyapıt”/ başucu yapıtı olması da bundandır sanırım.

Belki de Camus “kozmopolit kimlik”e sahip olmasaydı, düşün sesini Akdeniz’den ve buradan almasaydı bu söylemi kuramaz; görüp yaşadıkları/tanıklıklarının oluşturduğu bakışla edebî varlığına eleştirel boyut katamazdı.

“Hayatı Anlama Yolculuğu” deneme kitabım üzerinde çalışırken sık sık Camus’ye döndüğüm oldu.

İlkgençliğimden beri ilgi/okuma odağımda olan bir yazar Camus. Benim gözümde iyi bir denemeci, anlatıcı. Onu bir “düşünür”/”felsefeci” olarak nitelendirmek pek doğru değil.

Bağlandığı pek çok düşüncesi vardı Camus’nün.

“İsveç Söylevi”ni okuyordum 16 yaşımda, Sarıkamış Su İşleri Şantiyesi’nde yaz sıcağında çalışırken. Gündüzüm gecem edebiyattı, bir de “umutsuz bir aşk”ın ardına takılmış gidiyordum.

Okuduğum derleme kitapta (*) yer alan “Bilmece” adlı denemesi o günüme ışık düşüren bir bakışla kuşatmış olmalı ki beni, neredeyse her satırını çizip notlar almışım.

“…sessizce sevmek ve yaratmak…”

Sanki bana yaşama kılavuzu olmuştu Camus’den geçen…

Van Gogh’un Theo’ya Mektuplar’ıyla (**) eşzamanlı okuyordum Camus’yü. Her ikisi de “yaşama kitabı” oluyorlardı bana.

Gerçeğe varmak, gerçeği arayış/sorgulayış düşüncesinin baskın olduğu çağlardı o çağlar.

Camus, varoluşu; Van Gogh ise acıyı ve yaratıcılığı sorguluyordu. Yaşam gerçekliğinin onlar için asıl sırlı yolculukları oradan başlıyordu.

Van Gogh’un gözünde “acı, yaratıcıdır.” Millet’nin şu sözlerine bağlanır adeta:

“Acıyı ortadan kaldırmak istemem, çünkü çok kez sanatçıları kuvvetle dile getiren odur.”

Camus’nün varoluş sorgusu ise insanın ne olduğu, nasıl bir sanat/edebiyat düşüncesi ile başlar: “…ben doğuştan içimde taşıdığım bir sezgi ışığına bağlıyım,” derken de o varoluşun ilk işaretlerini verir.

İşte o bağ/bağlılıktır “saçma” sorgusunu da ardından getirir: “yaşantı içinde saçma, sadece bir çıkış noktası sayılabilir.”

Sonuçta Camus’nün geldiği nokta, kurduğu edebiyatın ne olduğu, bunlarla taşıdığı düşüncelerin anlamıdır.

Der ki; “Umutsuz edebiyat sözü birbirini tutmayan iki sözdür. Çünkü edebiyat olan her yerde umut vardır.”

Öyleyse; “sessizce sevmek ve yaratmak varken” bu bungunluk, bu kuru gürültü, bunca vasatlık niye?

Sanırım Camus’nün 21. Yüzyıl insanına/yazarına çağrısı da asıl bu noktada başlıyor.

Stephen Eric Bronner, Camus’yü günümüzde “bir ahlakçı” olarak nitelemesi de bundan. (***)

Avrupa’da yaşayan bir Akdenizli olan Camus’nün yapıtlarında “felsefenin kalıcı sorunları”nın gerçekliğini yansıtmasına dikkati çeken Bronner; varoluşçuluğun birçok temel düşüncesinin yaygınlaştırılmasında etkin olduğunu imler.

Camus’nün deneme/öykü ve romanlarına yansıyan edebî söylemi çağının ruhunu kavrayan bir düşünce iklimi sunar bize.

Yaşam, din, politik bağlanış, geleneksel değerler, bir yer/mekân olarak Akdeniz, ideoloji, insandan insana yolculuk, bağlanma düşü/düşüncesi, kimlik, başkaldırı, suç ve ceza, saçma… gibi temel kavramlar onun düşünce iklimine izdüşüren metinler/anlatılar yazmasına yol açmıştır.

Öyle ki; Mayıs 1935’ten Aralık 1959’a uzanan süreçte tuttuğu notlardan oluşan Defterler ‘ine yansıyan düşüncelerinde de bu düşün yolculuğunun izleri, etkilerini gözlemleriz.

Çıkış noktası yaşamın özü, insan gerçekliğinin tözüdür. Kendi düşün adasını kurarken, beslendiği kaynakların ve dünyanın ne’liğine/ne durumda olduğuna da bakar sürekli.

“Yaşaması zor bir yaşamı sürdürüyoruz. Eylemlerimizi her zaman olayların seyrine göre düzenlememiz olanaksız. (Ve hayal meyal gördüğüme inandığım yazgımın rengi, denetimimden çıkıyor). Yalnızlığımıza yeniden kavuşmak için, acı çekiyor ve savaşıyoruz. Ama bir gün dünya ilkel ve saf gülümsemesine kavuşacak. O zaman, içimizdeki savaşlar ve yaşam bir anda silinecek sanki.” (****)

Gün geçtikçe bunun hiçbir zaman böyle olamayacağını görecektir, Camus.

“Saçma” ve “umutsuzluk” üzerine düşünürken de, hayatın anlamını sorgulayan metinleri ortaya çıkarır.

Yazılan Yabancı ve Sisifos Söyleni ‘nin o günden beri her zamanın, her katmandaki okurun “başyapıt”/ başucu yapıtı olması da bundandır sanırım.

Belki de Camus “kozmopolit kimlik”e sahip olmasaydı, düşün sesini Akdeniz’den ve buradan almasaydı bu söylemi kuramaz; görüp yaşadıkları/tanıklıklarının oluşturduğu bakışla edebî varlığına eleştirel boyut katamazdı.

Camus bu bağlamda hep etkileyen olmuştur. Çünkü bizlere, etkilenenlere sürekli duygu ve düşüncelerimizi karşılayan bir bakış sunmuştur.

Bronner’ın altını çizdiği de ilkin budur:

  • Totaliterliğe olan karşıtlığı,
  • Hümanizme bağlanması,
  • Karamsarlık ve iyimserlik bileşimi,
  • Bireysel mutluluk ve duygusal deneyimlere olan arzusu,
  • Politik dünyayı ele alma biçimi.

Tümüyle bunlar bile günümüzde Camus’yü her dem çağdaşımız ve okunmaya/düşünmeye değer kılmaktadır demeliyim.

(*) Denemeler, Albert Camus; Çev.: Sabahattin Eyuboğlu  -Vedat Günyol, 1962, Çan Yay., 110 s.

(**) Theo’ya Mektuplar, Van Gogh; Çev.: Azra Erhat, 1969, Yankı Yay., 158 s.

(***) Camus: Bir Ahlakçının Portresi, Eric Bronner; Çev.: Tuğba Sağlam, 2012, İletişim Yay., 189 s.

(****) Defterler: 1, Mayıs 1935-Şubat 1948, Albert Camus; Çev.: Ümit Moran Altan, 2002, İthaki Yay., 193 s.

Gitmek de Kaderdir

Savaştan, ekonomik sıkıntılardan, suçlardan kaçıp ülkemize göç eden, bir aralık bulmaya ve oraya sığmaya çalışan insanlarla ilgili haberleri ve tartışmaları istesek de istemesek de görüyoruz. Kuşlar, insanlar ve insanların içinde mazlumlar.

Bir yerden bir yere gitmek, geri dönmek için gitmek yahut dönüşünü içinde saklayan bir gitmek… Şüphesiz bu dünya, mevsim kışa durduğunda yolunu sıcak ülkelere çeviren kuşların da evidir. Geçenlerde bir belgesel izledim; kuşların göç yollarını, dizilişlerindeki çıldırtan düzeni hatta yapılan gözlemlerle tespit edilen türleri konu alıyordu. Bu yollar beni “kuşlaşmış insanları” aramaya itmiş olacak ki BBC’nin 1973’te yayınladığı Türkiye’den Almanya’ya Göç’ü arkasına ekledim. Savaştan, ekonomik sıkıntılardan, suçlardan kaçıp ülkemize göç eden, bir aralık bulmaya ve oraya sığmaya çalışan insanlarla ilgili haberleri ve tartışmaları istesek de istemesek de görüyoruz. Kuşlar, insanlar ve insanların içinde mazlumlar… Nereye, neden, nasıl? Nasıl bir gitmek?

2011-2015 yılları arasında vatanından ayrı kalmış bir insan olarak göçün hem doğaya hem de insana olan etkisini içerden bakarak gözlemliyorum. Özellikle Amerika ve Avrupa’daki göçen, hiçbir yere sığamayanları düşündüğümüzde mevsimsel göçlerini Allah’ın ilham ettiği zamanda kendilerine çizilen yolda gerçekleştiren kuşları geçtiğimizi düşünüyorum. Zira bizde rızkını aramak amacı, daha rahat yaşam arayışı, eğitimsel ya da bireye bağlı nedenler gibi çoğaltılabilir gerekçelerle vücut bulan bir göç dalgası vardır. İnsanların birbirine karışması,  kültürlerin ve milletlerin yaklaşması, “tanışmak” anlamında olumlu yorumlanabilir yanlarıyla birlikte uyum sürecindeki aksaklıklar, bireysel bunalım, yabancılaşma, toplumsal kabul gibi olumsuz durumları da beraberinde getirir. Esasen ister bir evden, mahalleden, şehirden isterse bir ülkeden, kıtadan gerçekleşsin; gitmenin büyüğü küçüğü olmaz. Yalnızca etki alanı dar ya da geniş çaplıdır diyebiliriz. Örneğin çocukluğunuzun geçtiği sokakta bulunan evden başka semte taşınmak da göçtür. Alışveriş yapılan marketten, yürünen yola, soluklanmak için oturulan banka kadar büyüklü küçüklü değişim geçirilir. Değişimin muhatabı konumundaki insan da belli bir süre uyum sağlamakta zorlanacak, kendini yabancı hissedecek ve alışma süreci yaşayacaktır. Şehir boyutunda ise konuşma dili, yemek kültürü gibi temel konularda dahi gözle görülür farklar hissedecektir.

Hele ki kendi coğrafyasından her anlamda uzak göçten söz ediyorsak söz konusu olumlu/olumsuz etki çok daha geniş çaplı olacak, süreç daha uzun bir zamana yayılacaktır. İşin siyasi ve toplumsal taraflarından ziyade insan odaklı düşündüğümüzde zihinsel, duygusal manada etki-tepki durumu çarpıcı olacaktır. Sonucunda yeşeren, yeşermeye mecbur bırakılan kimlik ise maruz kalınan çevresel etkenlere ve bireyin iç muhasebesinin yönüne göre şekillenecektir.

Sözümüze kuşlarla başlamıştım çünkü zannımca insan ve kuş, göç kavramının doğada en saydam şekilde gözlemlendiği iki önemli unsurlardır. Kuşların hiyerarşik gidişleri benim zihnimde insanların valizlerinde taşıdıkları eşyalara karışır. Sanırım insan gidişi, kendi bilincine kaldığı için böylesine dağınık ve parça parça oluyor; kuşların göçü ise kusursuzluğunu İlahi ilhamın, o büyük düzenin bir parçası oluşundan alıyor. Gitmek de kaderdir fakat insan ne gidebiliyor ne de gideni anlayabiliyor. Ezcümle, düzeni biz insanlar bozuyoruz.

Mülteci Çocuklar, kaynak: www.aa.com.tr

Geçenlerde Suriyeli bir arkadaşım laf arasında ülkemize yeni gelen memleketlisini Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne götürmesi gerektiğini söylemişti. Yaşanmışlığın verdiği hisle içime hüzün çöktü, “göç idaresi” kelimesi ağır geldi. Allah’ın kuşlara çizdiği yolla nasıl kıyas edilebilir ki? Mülteci çocukların kuşlardan ne eksiği var da insan zulmüne, ayırmasına maruz kalıyorlar? Kendisine sığınan bir avuç taze Müslüman’a kol kanat geren Habeş Hükümdarı Necaşi’yi düşünelim. Hiçbir siyasi, ekonomik kaygı gütmeksizin mazlumluğuna inandığı insanları Mekke aristokratlarıyla arasının bozulması pahasına korumuştur. Din, dil, ırk göz etmiş olsaydı merhamet adlı çınardan söz edebilir miydik? Tarih böyle örneklerle dolu, işte böylesine “idare etmek”. Güncel izlekte karşımıza sık sık çıkan “mülteci sorunu, göç kabul” tarzında başlıkları görünce öncelikle insan olarak oturup düşünmemiz gerektiği kanaatindeyim.

Aynı şekilde insan gidişinin toplumları sarsan ve yeniden bina eden yanlarını insanlığımızı unutmadan konuşmak meselesi bir boyun borcudur. Allah’ın düzenini, tecellisini gördüğümüzde özel olarak kuşların yolculuğuna nazar ettiğimizde bir kez daha iman ederiz ki gök hepimizindir. Nereye konarsak konalım, nerden uçarsak uçalım aynı göğün altındayız. İtişip kakışmayı bırakıp İlhami Çiçek’in ifadesiyle “zulmün kervanından” ayrılmalı. Simurg hikâyesindeki otuz kuştan birinin peşine takılmalı, kendimize gelmeli. Öyle ya, kendine dönmek de göç sayılır. Buralardan gitmeli. Dönmeli, yer edinmeli!

Alınyazısının İzinde

Dünyanın insanları kendi yarı buçuk kültürleriyle, kaba çığırtkan sözleriyle, dar kafalı doğallıklarıyla kendilerine öylesine değerli kimseler ki, söz sürgünde adeta. İşte bu sürgünün peşine düşmek, mecrasını arayan bir nehir gibi zahmetlidir ve değerlidir.

                                     *Varlık sebebim, her daim nefesim sevgili anneme ve babama ithafen

İnsan kendi iç yankısını kaybedince; duygusuzluk ve bilgisizlik kuşatır her yanını. İçine dolanır. İçkin bir trajedyanın sermayesi olur. Kıyıdadır artık. Bir kefen gibi saran sisli, uğultulu vakitlerde dudağının ucuyla yaşayan insan kıymıkları. Taşlaşmış yüzler. Soğuk gözyaşları. Acının burcunda yitirilmiş kardeşlikler, dostluklar.

İnsanlar birbirlerine kıtalar uzaklıkta. Gönüllere ulaşmayan karartılmış sözler. Yasların eğlenceye dönüştürüldüğü zamanlar. Kenar mahallede bırakılan gülüşler. Yarım bakışlar. Tüccarlara meze olan kadim komşuluklar, mahalleler.

Çözülmenin başladığı, dış sesinin değer kaybettiği bu puslu zamanlarda, insan iç sesinin yankısına tekrar uyanır/uzanır. İnsanın içine düştüğü koyu karanlığa açılan yeni pencereler oluşur. İnsan kendi iç aydınlığını çoğaltır.

Zaman insanı en derininden kavrar. Kelimelere dost olur insan. Öyle bir dostluk ki kışın sertliğinde göğsüne bastıran ana misalidir. Kuşatır. Güvenliğine alır. Geçmişe, bugüne ve geleceğe kanatlanır. Dünyanın gürültüsünü bilgelikle ağırlar.

Bir dengenin peşindedir insan. Denge doğru olandan, doğru da dünyanın derinlikli anlamından doğar. Entelektüel bir dürüstlüğe, daha güçlü ve daha doğru tanımlara kafasını uzatır. Bilgelikten yoksun insanoğluna önerilecek en önemli şey; sır, simge ve şifrelerin dünyasından somut, hayatın içinden, dokunulan, bilinen, dinlenilen, görülen, işitilen, hissedilen, insani gülüşün çın çın ötüşünü barındıran bir dünya olmalıydı. Bu dünya kelimelerin kalbine diriliş nefesini üflemekle mümkün olabilir ancak.

Dünyanın insanları kendi yarı buçuk kültürleriyle, kaba çığırtkan sözleriyle, dar kafalı doğallıklarıyla kendilerine öylesine değerli kimseler ki, söz sürgünde adeta. İşte bu sürgünün peşine düşmek, mecrasını arayan bir nehir gibi zahmetlidir ve değerlidir.

Anlamı yağmalanmış bir irfan iklimi tekrar teşekkül edilebilir mi? Kaybolmaya yüz tutmuş kültürel değerler-karınca misali- tarihin emrine tekrar verilebilir mi? Asıl dert bu. Biz ‘Kitap’la diriliş yoluna koyulduk, bir başkası musiki, sanat, bilim, teknoloji ile. Kitap; kimi zaman hayatın ateşini düşürüyor, kimi zaman da yükseltiyor. Kitapla sessiz sedasız ışıldayan bir dinginlik yaşayabiliyoruz. Bazen de bir başkaldırı, iç kanama geçiriyoruz. Kitap üzerinden yeni dostluklar kurup, kalbimizi yaslıyoruz. Bir ömür beraber yaşlanıyoruz. İnanıyorum ki, insanın biriktirdiği güzelliklerin somut cephesi olan kitaplardan kalbe, ruha giden bir yol, hikmet, ilham kapısı mevcut.

Arayışın seçkin ve somut bir biçimi olan kitapla daha evrensel bir dil oluşturmanın yollarını bulabiliyoruz. Olası’dan gerçek’e giden bir yol. Yığınla fenomenin bulunduğu bir dünyada insanla, doğayla bütünleşmede bir katkı sunarak, görünmeyenin sırrına ermenin bilgeliğini öğretiyor kitap. Sessizce bir kainat ezgisi sunuyor tüm insanlığa.

İnsan sırtını kitaba yaslayarak yeryüzüne bakınca kelimeler sırlarını açarlar. Tüm kainatı öpebilirsiniz. Vadileri, dağları, nehirleri, çiçekleri, sevgileri, yorgunlukları, düşleri geçersiniz. Işıl ışıldır dünya. Çocuklar gülümser. Gençler rüyalarını büyütür. Kadınlar göğüslerinden taşan sevgilerle dolaşır. Dedeler ölümün koynundadır. Kuşlar kanatlanır.

Kitaplar ruhları çürümüş kardeşlerin, ideallerini tekrar topluyor. Eski masalları çağın içine doğru tekrar kanatlandırıyor. Kelimelerin açıklamakla güçsüz kaldığı heyecanlarımız var. Nitekim insanın arayışı kelimelerin özünedir. Duaya kalkan yoksul ellerin içsel bir yakarışı gibi. Dua eder gibi gönlüm kitaba doğru yürüdü bir kere, toplaya toplaya gidiyoruz işte.

Kitapları seversiniz. Bir insanı sever gibi. Dinlersiniz. Koklarsınız. Okşarsınız. Yurt edinirsiniz. İç neşeniz olur.

Sonra ne oluyor? Sonra bilgeliğin gölgesi, karanlığın yüzünü yırtıyor. Acısının kutsanmış sessizliğini yudumluyor. Ağlamanın içsel serinliğini sunuyor. İç çekişler. Gel-gitler. Gün yeniden doğuşu fısıldıyor. Kuşlar omuza konuyor. Söz kökleşiyor. İnsan saflaşıyor. Kalp göklere ulanıyor. Ve insan başladığı yere dönüyor. İnanmaya inanıyor. Bütün mevzu bundan ibaret.

Bir adam deliliğinin deminde. Dersaadet başta olmak üzere, Anadolu’ya dağıtır adımlarını. Kalemin yolundan gider. Kitap kokusunun peşindedir. Dağılanı toplamak ister. Kaybolanın izini sürer. Olanı bulmak, olmayanı oldurmak diler. Yitik bir ezgidir. Kendine nefes arar. Belki çevresine de. Hayal kurar. Hülya örer. Ümitlidir. Peki bu çabalar ne olacak sorusunun muhatabı değildir. Ona düşen an’ı kaçırmamaktır. Bir gün evet bir gün belki başka bir yiğit çıkar el atar, derler, toparlar. İşin zevkindedir. Tarihin izindedir. Fikrin heyecanındadır. Edebiyatın hissindedir. Doğru. Ancak hepsinin ötesinde bir kültür mirasının peşindedir. Gelecek kuşaklara emanet olsun diye. Hatıralar derlensin, imzalar buluşsun. Yaşarken bir araya gelemeyenler öldükten sonra bir araya gelsin ortalık bayram/seyran olsun derdindir. Ayrım yok. Fikir namustur. Kim fikir namusuna sahip çıkmış, değerli olanı bir şekilde bedel ödeyerek yazmışsa baş tacıdır. Adamın bütün hikayesi buradan başlıyor ve bitiyor.

Varlığı Herkese Doğal Görünen Madam’ın Bilinmeyen Hikayesi

Seksen-yüz yıl sonra bu topraklardan başka topraklara ya da başka topraklardan yan sokağımıza göçmek zorunda kalan, yer edinmek için var gücüyle çabalayan pek çok insanın hikâyesinin peşine Rita Ender gibi araştırmacılar düşecek.

Ne bileyim, o gün sokakta rastladığınız Suriyeli bir kadının öyküsünde küçük bir ayrıntıdan ibaret kalacaksınız. Belki bir bakışınız, onun farkında bile olmayarak ettiğiniz bir cümle kayda geçecek bir söyleşinin, bir günlüğün arasında

 Göç etmek, göç etmek zorunda kalmak, işi, yaşı, mesleği, cinsiyeti, kimliği, dini ne olursa olsun insanın hayatını alt üst eden bir hâl. O artık duramayacağını anladığı ve sırf yaşamak uğruna yola çıkması gerektiğini bildiği, kapı bellediği ev dediği yerden sokağa bu niyet için ilk adımını atan insanın hayatı bir daha asla eskisi gibi olmayacağının bilinciyle ve bilgisiyle değişiyor. Böyle göç edenin geride bıraktığı evden aldığı en önemli şeyse hayata tutunmak için biriktirdiği anılar ve umut. Hafıza ve umut… Garip şekillerde ve daima yan yana… Savaş, yokluk, ırkçılık, milliyetçilik, işsizlik temel göç nedenlerinden sadece birkaçı. Yaşadığımız her sokakta, her mahallede bu acı sebepleri ve sonuçlarını sırtında taşıyan, hafızasını bir şekilde hayatta kalma enerjisine ve umuduna değiştirmiş insanlarla yan yanayız. Bu öykülerle halleşebildiğimiz, helalleşebildiğimiz ölçüde o yerliyiz. O yerli olabildiğimiz ölçüde de umutlu… Milliliği koyun bir kenara…

Çeşitli gazete ve dergi yazılarının ardından kitaplarıyla da tanıdığımız ve aslında Hukuk Fakültesi mezunu olan Rita Ender’in Aras Yayıncılık tarafından Mart 2019’da yayınlanan yeni kitabının adı “Madam Amati – Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu.”

Rita Ender ile Madam Marta Amati’nin tanışmaları Madam’ın ölümünden yirmi sekiz yıl sonra İzmir’deki Beth-İsrael Sinagogu’nda gördüğü bir fotoğraf ile oluyor. Ender, Madam’ın fotoğrafını gördükten sonra onun hikâyesinin peşine düşüyor. Ender’in Madam hakkında öğrendiği ilk şey, düğünlerde keman çalan bir kadın olduğu. Sonrasında ise bildiği tanıdığı bütün İzmirli Yahudilerle Madam hakkında konuşmaya başlıyor. Ve fakat sağlıklı bir bilgiye hemen ulaşamıyor. Herkes Madam hakkında bir şeyler söylüyor, lakin söyledikleri şeyler birbiriyle çelişiyor. Herkesin bir şekilde tanıdığı, sürekli gördüğü, Ender’in sorduğu insanların düğünlerinde keman çalan Madam’ın aslında kim olduğunu, nereden geldiğini, nasıl geldiğini kimse bilmiyor. İzmirli Avram Ventura “Sinagogdaki varlığı herkese o kadar doğal görünmekteydi ki, eksikliği ancak öldükten sonra hissedilmişti” diyor Madam hakkında.

Rita Ender araştırdıkça ortaya çıkıyor ki İzmir’in müzik tarihi araştırmalarında kendisi için bölümler ayrılmış. Madam, İzmir Konservatuarı’nın kurucuları arasında yer almış ve yaylı çalgılardan sorumlu olmuş. İzmir Sağır Dilsiz ve Körler Okulu’nda dersler vermiş, dünyanın farklı şehirlerinde onlarca resitaller vermiş. Sonrasında gazeteler, dergiler, kitaplar ve internet dehlizinde sürekli olarak Madam’ı aramaya devam ediyor Ender.

Madam’ın beraber müzik yaptığı, düğünlerinde çaldığı insanlarla konuşuyor. Bir buçuk iki yıl boyunca Madam’ın nereden nasıl geldiğini bulmaya çaba sarf ediyor. Bir gün Almanya’da yayımlanan bir kitapta Marta Amati’nin Türkiye’ye neden geldiğinin açıklamasını buluyor, sonra bu bilgiyi doğrulamak için araştırma yapmaya devam ediyor.

Ender’in keşfettiği bir diğer bilgi onu fotoğraf sanatçısı Berge Arabian’a götürüyor. Marta Amati’nin fotoğraflarında dudakları her daim kırmızı rujlu. Ender, Arabian’a Madam’ı hikâyesini araştırdığını ve onun hayat yolunu fotoğraflamak isteyip istemediğini soruyor. Ve Arabian bu fikri kabul ediyor. Bu araştırma zaman içinde Schneidertempel Sanat Merkezi’nde bir sergiye dönüştürmeye karar veriyorlar.

Madam Marta Amati’nin hikâyesi 18 Temmuz 1902 yılında, zamanın Avusturya Macaristan İmparatorluğu toprakları arasında kalan Feldeş’te başlıyor; bugünkü coğrafi Slovenya’nın Bled’inde. Annesi Berta, babası Anton. Babasının soyadı Schwenk lakin Madam Türkiye’de bu soyadı yerine Amati’yi kullanıyor. İki kız kardeşi ve büyükdedesi Yahudi. 13-15 yaşları arasında Budapeşte’de olduğu biliniyor. Dönemin önemli müzik tarihi profesörlerinden biri olan Jenö Hubay’ın öğrencisi oluyor. Sonrası kayıp ve dağınık bilgiler. Bir dönem Almanya’da olduğu biliniyor. Hem virtiöz hem orkestra şefi olarak sahneye çıkıyor. Naziler Madam’ı kara listeye alıyorlar, bir bilgiye göre o dönem Türkiyeli bir askerle evlenip Türkiye’ye kaçma şansı buluyor. 1938 yılında İstanbul’da izine rastlanıyor, sonra İzmir’e taşınıyor. 17 Ekim 1989’da vefat ediyor ve kimsesiz rahibelerin gömüldüğü bir mezara defnediliyor.

Bütün bunlar Madam Marta Amati hakkında bulunabilen kronolojik bilgiler sadece. Bu bilgilerin yanı sıra Madam’la bir şekilde tanışan insanlardan dinledikleri ve tek bir fotoğrafın peşinde dedektiflik yaparak bulduğu diğer pek çok ayrıntı Rita Ender’in kitabı Madam Amati – Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu’nda yer alıyor.

Marta Amati’nin hikâyesi bize bir dönemin tarihine yeni bir perspektif sunuyor. Feldeş’te başlayan bir yaşam hikâyesi bir kemanla birlikte döne dolaşa Smyrna’ya kadar geliyor. Soyisimler değişiyor ve belli ki bu değişim kaderlere yansıyor.

Seksen-yüz yıl sonra bu topraklardan başka topraklara ya da başka topraklardan yan sokağımıza göçmek zorunda kalan, yer edinmek için var gücüyle çabalayan pek çok insanın hikâyesinin peşine Rita Ender gibi araştırmacılar düşecek.

Ne bileyim, o gün sokakta rastladığınız Suriyeli bir kadının öyküsünde küçük bir ayrıntıdan ibaret kalacaksınız. Belki bir bakışınız, onun farkında bile olmayarak ettiğiniz bir cümle kayda geçecek bir söyleşinin, bir günlüğün arasında… Tuhaf değil mi dünya?

***

Madam Amati – Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu

Rita Ender

Aras Yayıncılık

Mart 2019

Fotoğraflar: Berge Arabian

Leyla’nın Defteri

Bazı yazarlar için kelimenin düşünüldüğünden daha farklı anlamları ve katmanları vardır. Kelimeler, bu yazarlar için bir inşa malzemesidir. Kastettiğim bir romanın ya da öykünün yazılması değil. Kelimenin, cümlenin bizzat kendisidir. Kelimelerin ruhta vücut bulmasıdır. Evet, yazarlar kelimelerle ve cümlelerle kitaplarını inşa ederler ama bazıları ise kitaplarını yaşar, inşa ederken.

 Yazı yazmanın bir büyüsü var. İnsan o büyüye kendini kaptırdığında bambaşka dünyaların kapılarını aralıyor. Hiç girmediğiniz bir âlemin, hiç görmediğiniz sokakların kaldırımlarını arşınlıyor, yepyeni insanlar ile karşılaşmanın heyecanını taşıyorsunuz. Bu hem okuyanı ve yazanı ruhi olarak besleyen hem de insan hayatını renklendiren bir durum.

Sanırım son 10-15 yıldır yazıya dair çok sayıda atölye açıldı ülkemizde. Açılmaya da devam ediyor. Burada yazar adaylarına nasıl yazacaklarına ve kurguyu nasıl şekillendireceklerine dair birçok teknik bilgi veriliyor. Bu ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber şunu söylemeden edemeyeceğim. Teknik bilgiler yazar adayları için, evet, oldukça önemlidir. Peki, yazının ve cümlelerin ruhuna inebilmek için bu yeterli midir? Bu noktada verilen teknik bilgilerin yazarla metin arasına bir mesafe koyduğu kanısındayım. Bu mesafe çoğu zaman okur tarafından hissedilir. Okuru, metinden uzaklaştırır. Bu nedenle metinle yazar arasındaki mesafe kurgudan ziyade cümlelerle kısalmalıdır.

Bomboş bir sayfada bir metin inşa ederken yazar gerçekten ne kadar oradadır?

Bence yazar kelimeleriyle ve cümleleriyle hemhâl olmalı ve yazdığı metinle okura bunu sağlamalıdır.

Bazı yazarlar için kelimenin düşünüldüğünden daha farklı anlamları ve katmanları vardır. Kelimeler, bu yazarlar için bir inşa malzemesidir. Kastettiğim bir romanın ya da öykünün yazılması değil. Kelimenin, cümlenin bizzat kendisidir. Kelimelerin ruhta vücut bulmasıdır. Evet, yazarlar kelimelerle ve cümlelerle kitaplarını inşa ederler ama bazıları ise kitaplarını yaşar, inşa ederken.

Romanlarındaki kelimeler ve cümlelerle hemhâl olur. Bu tür yazarların edebiyat eserlerini okurken, satır aralarında onun varlığını da hissederiz. Cümlelerin büyüsü, yazarından kalbinden okurun kalbine bir köprü vasıtasıyla uzanır.

Leyla İpekçi bu yazarlardan birisi.

Yazmış olduğu Ateş ve Bahçe, Başkası Olduğun Yer, Maya, Dem Yüzü romanları okuru zorlayan ve metnin bizzat kendisi olmaya davet eden romanlardır.

Leyla İpekçi’nin yakın zamanda bir kitabı daha yayımlandı: Leyla’nın Defteri. Denemeler, Edebiyat Günlükleri, Söyleşiler alt başlığını taşıyan kitap H Yayınları arasından çıktı. Kitap, Leyla İpekçi’nin yazın dünyasını, yazarken nelere dikkat ettiğini, nelerden beslendiğini, geçmişini… Merak eden okurlar için oldukça önemli bir kitap.

 

Kitap beş bölümden oluşuyor: Benim Kahramanlarım, Ecele Bakmak, Edebiyat Günlüklerinden, Yeni Roman İçin Taslaklar ve Söyleşiler.

Bu yazıda Leyla İpekçi’nin kitabında tartıştığı ve bu topraklarda nefes alan dilin nasıl tekrar gündeme geleceğine dair vurgusunu paylaşmak istiyorum.

Yazar kitabın ilk bölümde farklı yazarların kendi dünyasında bıraktığı izleri paylaşırken, bu bölümde benim dikkatimi çeken yazar Ingeborg Bachman oldu. İpekçi, “Kelimelerinin gölgesinden taşanlar bazen duaya, yakarışa, bazen acıya, kedere, hüsrana yaklaşır. Eksiltilen kıyımların, imhanın tahakkümün karasularından çoğaltan hayallere, rüyalara açılır bazen de. İlerleyen bir kurgudan bahsedemem; bir devam ediştir eserlerinde bulduğum,” diyerek kendi dünyasına selam gönderiyor. İpekçi’nin romanları- ilk romanlarını bu kategoriye koyamam- belirgin bir kurgudan yoksundur. Romanları bir düşünceden yola çıkılarak yazılmış gibidir. Romanın dili, bu düşüncenin ileri taşınmasına yardımcı olur. Değişen karakterler Dostoyevski vari hayat bulur, nefes alır romanlarında. Ayrıca yine İpekçi’nin ifade ettiği gibi, insanın en mahrem yeri olan kalbi, romanlarındaki kahramanlarda en gerçekçi haliyle görmek mümkündür. Kalp, düşüncelerin okura aktığı membadır. Roman ilerledikçe, okur olarak siz de kendinizi o kahramanın yanında değil de içinde yer alırsınız. Onunla beraber düşünürsünüz.

Günümüzde, edebiyatın bu kalbi işlevinin görevini yeterince getirmediğini düşünüyorum. Bu eksende İpekçi şu soruyu soruyor, haklı olarak: “Bugünün Yunusları, Mısrileri nasıl yetişir, şimdi nerededirler?”

Bu soruyu yazarların beslendiği kaynak olarak değil de okurun beslendiği kaynak olarak da önemsiyorum. Geçmişle bağı kopan dilin kaynağını yeniden o yöne çekebilmek ve zenginliğin farkına varabilecek çaba içinde olmalıdır edebiyatçılar ve okurlar. Bu, geçmişle günümüz arasındaki bağın ve edebiyatımızın yeniden güçlenmesine fırsat verecektir, diye düşünüyorum. Çünkü sadece Batı kültürüyle oluşmuş bir edebi zevk ve disiplin anlayışı, Türk okurunu eksik bırakcaktır.

“Batılı bir buluş olan roman, insanı insanda arar. O yüzden kaçınılmaz olarak kendisininkine benzetir insan tahayyülünü. Doğulu bu anlamda Batılı gibi düşünmese bile bir Batılı gibi yazmaktan hiçbir zaman kurtulamayacaktır. İnsanı Rabbinde arayan, bu anlamda yatay değil, dikey bir bakışa sahip olan Doğulu için bu tahayyülün dili daha çok şiirde veya masalda kendi sesini işitilebiliyordu kuşkusuz.” İpekçi bu sözleriyle edebiyatımızda geçmişle bağı güçlendirecek bir yol haritası da çıkarmış olmaktadır.

Bu noktada, İpekçi’nin kitapta Tanpınar ve Orhan Pamuk okumalarına dair notlarında şu cümlelere rastlıyoruz. “Maziyle bağımız keskin darbelerle kesilmemiş, koparılmamış olsaydı, ‘kayıp estetiği’ geliştirmek gibi bir kaygısı olur muydu başta Tanpınar olmak üzere diğer edebiyatçılarımızın?”

Leyla’nın Defteri kitabı sadece Leyla İpekçi’ye ait bir kitap değil. Bu topraklarda yoğrulmuş, ilk zamanlarda yüzü Batı’ya dönükken sonradan Doğu’dan nefes alan bir kalbin hakkaniyet arayışını simgeleyen bir kitaptır. Bu nedenle her iki yöne doğru bakıp, okumak ve yeniden düşünmek üzerine önemli bir fırsat sunuyor Leyla İpekçi.

Ahmet Sarı İle “Kendi İmdadına Da Koşup Gelen Hızır” Üzerine…

Yayınladığı öykü, şiir ve diğer türlerden eserleri ile oldukça velud ve dili güçlü bir yazardır Ahmet Sarı.

Edebiyat dünyamıza farklı bir bakış ve soluk getirerek yeni bir zihinsel yol açma çabasını da büyük çoğunlukla başarmış, tabiri caizse “işinin ehli” bir isim. Ahmet Sarı ile son öykü kitabı “Kendi İmdadına da Koşup Gelen Hızır”ı konuştuk.

 

Abdullah Kasay: “Kendi İmdadına da Koşup Gelen Hızır” ismi ile başlamak istiyorum. Böylesi bir kitap ismi bile daha en başta çok sarsıcı. Ahmet Sarı böylesi kitap isimleri ile bize ne anlatmak istiyor?

Ahmet Sarı: Abdullah hocam, ilkin bana kitap hakkında konuşma imkânı sunduğun için sana bir teşekkürle sözüme başlamak istiyorum. Kitaplarımda senin de tespitin doğrultusunda, başlığında daha, okurları sarsacak, onları şoke edecek isimler bulmaya çalışıyorum. Felsefi bir dilemma, bir çıkmaz, insanı düşünmeye iten garip söyleyiş şekilleri buluyorum, serde biraz şairlik de olunca, böylesi başlıklar ortaya çıkıveriyor. Bu başlıkta da olduğu gibi çıkış noktam aslında herkesin imdadına koşup gelen Hızır’ın kendi imdadına koşup koşamayacağı durumudur. Aslında Hızır’ın imdadı olmaz. Hızır’ın kültürümüzde bir peygamber ya da melek olduğu söylenir. Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saati”nde hatta ölümsüz ve zamandan müberra olduğu için canı sıkılan, can sıkıntısını gidermek için kendine oyun icat eden, dağlardan taş yuvarlayan bir Hızır izleği görülür. Hızır’ın geçmişin derinliklerine sarkabilmesi, hal’de nefeslenebilmesi, ölümsüzlüğü ve zamansızlığı düşünüldüğünde onun melek olduğu düşüncesi bizde güçlenir. Meleğin imdadı olur mu peki. Olmaz. Melek topyekûn bir bağımlılıkla Allah’a bağlıdır. Günah işleme derekesine sahip değildir. Bunun için ya ateşle (şeytanda olduğu gibi) ya da balçıkla (insanda olduğu gibi) ovulmalıdır. Bu bağlamda meleklerin günahı olmaz. İradesi olmayan neden düşsün ki. Düşen melek, iradesi olan melektir. Aynen diğer kitabımda “Sağ Omuz Meleğinin Omzundaki Sağ Omuz Meleği”nin isminde olduğu gibi. Bizlerde, insanlarda olur sağ ve sol omuz meleği. Bir meleğin omzunda sevap ya da günah meleği, kirâmen kâtibîn aramak, onun sevabını ve günahını kaydedecek hurufat melekleri aramak demektir ve beyhudedir. Melekler omuzları düşünüldüğünde çıkmaz sokaktır. “Hızır’ın İmdadı”ndan kastım daha çok yeri geldiğinde insanın kendi içine sarkıtacağı iplerle bağlantılı bir başlık tahayyülü. Dışarıdan gelecek yardımların nihayete erdiği, çözüm bulmadığı bir dönemde Zümrüdüanka’nın kendi küllerinden yeniden doğması gibi bir şey diledim başlıkta. Öyle zamanlar olur ki insanın hiçbir dış yardıma artık ihtiyacı olmaz. Kendine, içine, derinliklerine dönüp, kendi içsel ormanlarında gezinip, kendi ruhunun yaralarına eğilip yine yaralarını kendi sarması gerekir. Bu bağlamda işin felsefi ve dini anlamlarından çok da herkese yetişen Hızır’ın kendi imdadına koşma durumuna dikkat çektim. Kendi imdadına koşup gelebilme durumu bir dilemma oluşturmanın yanında elbette lirik bir söyleyiş de içinde barındırmaktadır.

Abdullah Kasay: Sayabildiğim kadarı ile 67 öyküden, aslında küçürek öyküden oluşan bir kitap “Kendi İmdadına Da Koşup Gelen Hızır”. Küçürek öykü yazma fikrini doğuran ne Ahmet Sarı’ya. Ya da küçürek öykülerin bizlere sunduğu teklif ne?

Ahmet Sarı: Ben her ne kadar üç şiir kitabından sonra “Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak” adlı öykü kitabımı basmış olsam da Yedi İklim dergisinde Ali Haydar Haksal’ın rahle-i tedrisinden geçerek öyküye başladığımı söylemek isterim. 1993 tarihinden beri öykü yazıyorum ve Yedi İklim’de yayımlanan “Dolunay, Kurtlar ve Akbaba” adlı ilk öykümden günümüze zihnimde hep öykü gezdirdim durdum. Akademisyenlik devreye girince, zihin dağılınca, söyleyiş sekteye uğrayınca elbette roman yazmanın o engin zamanlarını kendimde bulamadım. Bunun için akademisyenlik zorlu bir görev olarak durmakta. Roman için geniş zaman olmayınca, uzun öyküleri de akademik işler sıkıştırınca bizlere soluğu az öykü yazmak kalıyor. Şimdilik bendeki ruh durumu ve yazı dermanı ancak öykü ve küçürek öykü için uygun. İleride geniş zaman bulunursa başka türler de deneyebilirim. Bu bağlamda çağımızın sorunlarını, içinde bulunduğumuz zamanın dertlerini, Müslümanların hallerini küçürek öykünün sonunda o şok edici vuruşla da örerek vermeye çalışıyorum. İyi kotarılırsa, hele de bu twitter toplumunda artık jenerasyonun az okuduğu, görsel destekler istediği, dikkatinin çok erken dağıldığı ve dikkatini toparlamakta zorlandığı yerlerde damıtılmış sözlerle ve şok edici küçürek öykülerle okurun kalbine inmenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Eski kalın klasik metinlere sabrın kalmadığı, zamanın değiştiği ve postyapısal milenyum insanının az derin bilgiden çok ama yüzeysel bilgi bombardımanı talep ettiği zamanlarda öyküyü, küçürek öyküyü onun da iştahını çekecek bir hal ile sunmamız gerekiyor. O nesilden vazgeçmek yerine onu da içine alabilecek, onu da kazanabilecek bir öykü formu şimdilik küçürek öykü formu gibime geliyor.

Abdullah Kasay: Bana hep bu tarz öyküler kurgunun ötesinde daha çok gerçeğe ya da yaşanmışlara dayalı ve hikmete en yakın metinler gibi gelir. Sizin gündelik hayatta yaşadığınız birçok şeyin aslında öyküye dönmüş halleri gibiler. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Ahmet Sarı: Doğru söylüyorsun. “Huzur İslam’da” adlı öyküyü Bursa’da, Erzurum yolculuğumda aynen yaşadım. O olayı birebir aktarsanız da hikâye olurdu. Gündelik hayat biz dikkatli okur ve antenleri topluma ve aslında her şeye açık öykücülere çok güzel şeyler vaat ediyor. Ben öykülerimi, hepsi olmasa da, “Korku ve Dehşet Üçlemesi”nde olduğu gibi gerçeklikten çekip çıkarıyorum. Öykücü elbette sınırsız bir fantazmagoryaya sahip olduğundan, gerçekliği birebir öykülerine, romanlarına taşımak zorunda değil. Yaşadığımız çağ biz öykücülere sınırsız imkânlar sunuyor. Bu çağıltılı yaşamda insanın nutkunun tutulduğu, şaşırdığı, bocaladığı, gözlerine inanamadığı şeylerin yanı sıra insanın içinde kelebekleri uçuşturan olaylar ve durumlar da oluyor. Bunlar, dediğin gibi öykücünün kaygısı şayet bunları bir hikmet burcuna taşımaksa oraya doğru evriliyor. Öykücünün derdi bu değilse kendi zaviyesinden, fraksiyonundan, inandığı neyse o perspektiften meseleye bakıyor. Ben küçürek öykülerimin hikmet parıltıları olmasını isterim. Hakikati görmenin parçalı ve küçük hikmet kırıntıları. Damlanın okyanusa varması gibi bu küçürek öykülerden hakikatin, bizim hakikatimizin bizatihi kendisine gidilmesini temenni ederim. Ama bunu kitsch bir şekilde, iyi işlenmemiş, makyajı iyi yapılmamış bir şekilde değil; sırıtan, mesaj kaygılı ve insanın ensesine bir şaplak indirircesine, mesajı gözüne sokarcasına da değil, baldaki şekerin dağılması gibi öyküde hakikatin dağılmasını isterim. Bunu kotarabilirsek küçürek öykü daha neye hizmet edecek ki? Söz de, yazı da ister küçürek olsun ister olmasın şamanın elindeki şahin gibi dönüp dönüp o ele konar gibi dönüp dönüp tanrıya rücu etmelidir.

 

Abdullah Kasay: Kitaptaki “Kuytu” öyküsü beni derinden etkiledi. Sürekli temas halinde olmamız gerekenler bizim en kuytumuza dönüşmüş durumda. Bu da bir kabulleniş gibi esasen. İnsanları bu kabullenişe ikna eden, razı eden hangi durumları yaşıyoruz sizce?

Ahmet Sarı: “Başlangıcı Olmayan Bir Şeyin Sonu”nda, ikinci öykü kitabımda aslında Müslümanların zamane sorunları ve topyekûn dönüşümleri, zamanı algılama ve hakikatlerindeki değişik algı biçimleri üzerinde durmuştum. Yaşadığımız zaman öyle bir zaman ki Müslümanlar kişiliklerinin sert köşelerini dünyaya sürttükçe kaybediyorlar. İnsan içine girdiği ırmağın kokusunu alıyor. Hakikatimizin değiştiği, idealimizde olan inançlarımızı ne kadar yaşadığımız, bize vaat edilen inancı ne kadar taşıdığımız tartışmalıdır. Bugün selim topraklara baktığımda, Müslüman toprakların yerle yeksan ve dağılmış olduğunu gördüğümde bize hakikati dillendiren kitabın künhüne varamadığımız aklıma geliyor. Okumuyoruz. Okusak da anlamıyoruz. Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saati”ndeki Hızır’ın tespitiydi bu. “Her evde kutsal kitaplar asılıydı/okuyan kimseyi göremedim/ okusa da anlayanı görmedim.” Ne kadar acı, insanın kendi kutsalını tanımaması. Kendi kutsalını duvara asması ve ona bigâne kalması. Onu sadece mezarlarda yeşertmeye çalışması. Oysa bu tüm hayata içkin bir şey olmalı. Muska nasıl bedende taşınırsa, Kuran da kalpte muska gibi taşınmalı. O zaman işte içsel ve dışsal yenilikler, güzellikler yaşayacağız. Buna inanıyorum. Teorinin pratiğe uymadığı bir İslam tahayyülü ne işimize yarayacak. Tüm kötülükleri, üçkağıtçılıkları yapıp da arabasının arkasında “Huzur İslam’da” yazan birine nasıl inanabiliriz. Onun elinden, dilinden nasıl emin olabiliriz?

Abdullah Kasay: Aslında her bir şeye “hayretle” bakmamız gerektiğini de anımsatıyor kitaptaki tüm öyküler. Yanı başımızda yaşanan her şey birer öykü. Ve her birinin içinde de insan var. Tüm bu kaçırdıklarımızı Ahmet Sarı önümüze koyarken aslında edebiyatın büyülü dilinden ziyade olayların kendisinin büyülü olduğunu vurguluyor. Son zamanlarda edebiyatın ise olaydan oluştan ziyade içinde insanın da azaldığı, daha çok metinin kendisinden beslendiğini görüyoruz. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?

Ahmet Sarı: İnsan, senin de sözünü ettiğin hayreti bırakmasa, dünyaya yeni gelmiş bir çocuğun eşyayı, olayları keşfindeki o hayret makamını ömür boyu sürdürebilse yaşantısını dolu dolu bir varoluşa çevirebilir. Bu mümkün görünmüyor. Postmodern dönem romanlarında dağılan, silikleşen öznenin çaresizliği, modern sonrası insanının değersizleşmesi, varoluşunda yaşadığı yaralarla derinden bağlantılı. Daha Lumiere kardeşlerin ilk sinema sekansında modern dönemlerde bir fabrikadan ırmak taşkınlığında çıkan insanların değersizleşmesi görülüyor.

Metropol ve büyükşehir dikey medeniyeti bize dayattıkça insanların muhabbetinde, sevgisinde, diyaloglarında da kelimeler azaldı. Komşuluk hukuku kalmadı. Bize de kötü şeyler olacağı şüphesi, sorumluluk almama, insani olanı ön plana çıkarmama duygusu hayatımıza nakşoldu. Açlıktan yerde uzanmış ölümü bekleyen Afrikalı bir çocuğun yardımını bırakın, şehirde uzun süre yerde yatan insanın yanından sel gibi akan insanoğlu ona eğilip de neyi olduğunu sorma cesaretini kaybetti. İnsan değeri silikleşti. Hızlı yaşamın büyüsü hepimizi içine aldı. Baudrillard “Yalnız yiyen ölüdür” der “Amerika”da, yalnız yemek değil, yalnız yaşamak, devcileyin arabaya yalnız binmek, yalnız nefes almak, yalnız ölmek kaderimiz oldu artık. Bu anlamda çağın getirdiği bir atmosfer olarak insanın silikliğini, insanın fluluğunu nasıl yeniden bir değere doğru tahvil edeceğiz? Onu nasıl bataklıktan çıkarıp, yücelteceğiz. İyiye, doğruya, hakikate bakmasını nasıl sağlayacağız? Bu bozuk ortamda, sodomize olmuş topraklarda bir nebi bilincini ona nasıl vereceğiz? Beni bu bağlamda bu silik insanlar da, yapıp ettikleri de çekmektedir. Bunları gözlemleyip o şok edici duygu durumunu, hali, tutum-davranışı, alışık olmadığımız bizim zihniyet dünyanıza da sığmayan olayları gördüğümde küçürek öyküye sığacak şekilde onu zihnimde yontuyorum ve bir kalıba sokuyorum. Gerisi artık okurun kalbine kalıyor.

Abdullah Kasay: Son olarak “Kendi İmdadına Da Koşup Gelen Hızır”da da gördüğüm belki diğer kitaplarınızda da bunu düşündürten bir his var. Ahmet Sarı sürekli bir “heyecanla” yazıyor gibi. Bu heyecan bize bundan sonra nasıl çalışmalar armağan edecek?

Ahmet Sarı: Şu anda elimde “Kabuk Tutmuş Yaralar Yüzünden” adında bir öykü kitabı var. Birkaç düzeltme, ekleme daha yapıp bir yayınevine sunacağım. Nasipse. Edebiyat kuramı bende hep zihinde bir bölmede akıp durdu. “Kurgu-Gerçek” ya da “Gerçek-Kurgu” olarak nitelendirebileceğimiz kurmacadan hakikat düzlemine, gerçeğe müdahalelerin olduğu eserler üzerinde epey kafa yoruyorum. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyat Bölümünde doçent dostum Kamil Civelek hocamla birlikte edebiyata bir kavram daha kazandırıp onun teorik ve pratik temellerini oluşturmayı hedefliyoruz. Öyle bir niyete sahibiz. Kitabın adını “Kurmacanın Dayanılmaz Gerçekliği” koymayı düşünüyoruz. Fransız, Amerikan, Alman ve Türk edebiyatından örnek metinler olacak bu kitapta. Yaklaşık otuz yıldan beri ördüğüm “Tapılan. Bir Başdönmesi ya da Tanrıya Uzanmış Ellerin Göğü” adlı tanrı metnimi boş vakitlerde şekillendiriyorum. Hacimli bir kitap oldu, onu nasıl basacağımı, nereye sunacağımı şimdilik bilemiyorum.

Abdullah Kasay: Ahmet hocam çok teşekkür ederim verdiğin cevaplara.

Ahmet Sarı: Abdullah baba, ben teşekkür ederim bana bu imkânı sağladığın için. Sağ olasın.

İntihar Güncesinden Yaşama Uğraşına: Alternatif bir Okuma Denemesi

 Sanatçının kendi acısından ürettiği eserlerle temas ettiğimizde kendi acımızın anlaşılır suretleriyle karşılaşır, anlatmakta zorlandıklarımızı niteleyen sözcükleri bulur, belki bir anlamda yaşantımızı temize çekmiş oluruz. Bu da yazarla veya sanatçıyla aramızda paralellik kurmamızı sağlar. O bizi anlamıştır, bizi anlatmıştır. Keşke daha uzun yaşasaydı, diye geçiririz belki içimizden, daha uzun yaşasaydı ki daha çok yazsaydı. Aslında bu, …

İntihar Güncesinden Yaşama Uğraşına: Alternatif bir Okuma Denemesi Read More »

Cesare Pavese İçin Üç Boğum Söyleyiş

Yanılan insan henüz alın yazısının ne olduğunu bilmeyen insandır. Yani bu insan, geleceğini belirleyen geçmişini anlamıyor demektir. Ama ister anlasın, ister anlamasın, geçmiş gene de geleceği gösterir. Her hayat, olması gerektiği gibidir. Cesare Pavese I- İnsan hayatını, estetik değerleri, gerçeği, ahlakı ve aşkı. Bunlar yetmezmiş gibi mutlak olanı, kaderi, kederi, hüznü, mutluluğu ve şansı. Sonra …

Cesare Pavese İçin Üç Boğum Söyleyiş Read More »

Dertlere Deva Randevu

Murat Menteş, oluşturduğu “sentez” karakterleri, üzerinde çalıştığını kolayca anlayabileceğimiz eserleri, dikkati kitaplara çekmeye gayret eden seçimleri, farklı bir amaç gütmeden salt edebiyat namına attığı adımlarla okunması gereken bir yazardır. Hem edebi hem toplumsal hayatın geçmişinden, derdinden uzak kalmadan bugünü temsil etmektedir.

“Evet, yazarları arkadaşım sayarım. Onlarla münasebetimi profesyonelce düzenleyemem. Çağdaşım yazarlarla da dostluğumuza güç katan asıl unsur, onların eserlerinden bana ulaşanlardır zannımca. Peki ya diğerleri? Yani bu dünyadan göçmüş yazarlar? Ya en iyi arkadaşımız, biz onunla tanışmadan ölüp gittiyse? Cemal Süreya’yla teatide bulunmak, Orhan Kemal’le hasbıhal etmek, Oğuz Atay’la dertleşmek iyi olurdu sanki?”

Eserin takdim kısmından yaptığımız alıntı, içeriğine ilişkin sıkı ipuçları veriyor. Çünkü hiç kimseden lafını esirgemediğini bildiğimiz Murat Menteş bu defa hepimizde yer etmiş bazı isimlerin yamacından okuyucularına sesleniyor. Peki, hangi isimler? Farabi, Shakespeare, Dostoyevski, Hacı Bektaş-ı Veli, Nietzsche, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Agatha Christie, Neşet Ertaş, Vonnegut, Orhan Veli, Bukowski. “Zamanda edebi bir seyahat” olarak adlandırdığı serüvenini kaleme alıyor. Yazarlara sorular soruyor, cevaplar yazıyor. Kendisine özgü konuşturma teknikleri ve hepsinin eserlerinden, röportajlarından aldığı kesitlerle içeriği zenginleştiriyor. Sıkmadan, teorik olarak derinlere inmeden meselenin özünü kavramaya yardımcı bilgiler sunuyor. Birbirinden uzak, alakasız görünen muhataplarında tüm insanlığın sorularına cevaplar arıyor.

Her şeyden önce kitap kapağının, iç tasarımın, renk seçimlerinin gayet özenli ve üzerine düşünülmüş olduğunu görüyoruz. Özellikle çizimler ve bir çizgi romana geçiyormuş hissi veren ara sayfalar dikkat çekiyor. Çizer Hakan Karataş, Derde Deva Randevu’yu görerek okumamız konusunda önemli bir etken. Yazının duygusuna, vermek istenilen mesaja hatta bütünüyle eserin gidişatına yön veriyor.

Daha önceki romanlarından alışık olduğumuz orijinal kurmaca mantığına sadık kalsa da her bölümde farklı bir yazarla soru-cevap yapılan, geçişlerde artık çizgilerin konuştuğu bu eseri diğerlerinden farklıdır. Seçtiği isimlerin niteliklerine bağlı olarak duygular, sorular, hatta tema değişir ve buna uygun başlıklar altında konuşulur. Örneğin Farabi’ye mutluluk, ahlak, erdem meseleleri sorulur; Agatha Christie’ye suç, katil, para. Aşk, herkese sorulur. Soruların ortak özelliği ise evrensel konulardan seçme, herkesi içine alan kavramlarla alakalı olmalıdır. Cevaplar da insanların temsil ettiği taraflar olarak algılanabilir. Mesela aşk; Hacı Bektaş-ı Veli’ye sorulduğunda “Aşkın başlıca alameti; hırsı ve öfkeyi yatıştırmasıdır” cevabı gelir, Shakespeare ise “İster büyük isterse küçük olsun bir kimse/Aşkın asıl sözünü dilsiz sükûnet söyler” şeklinde karşılık verir. Aynı karşılaştırmayı mutluluk, politika, iyilik gibi evrensel meselelerde de yapabilme imkânı sunar. Eserin ayırt etmeyen ve bütünü kapsayan eğilimi kazandırma çabası bu bağlamda önemlidir.

Yazarın bir diğer romanı olan Ruhi Mücerret’teki başkarakterin kişiliğinde de birden çok toplumsal kimlik, duygu ve düşüncenin bulunduğunu görürüz. Derde Deva Randevu’daki aynı soruya verdikleri farklı cevaplar, Ruhi Mücerret’in ruhunda barındırdığı çeşitlilikle ve hayatının belli dönemlerinde verdiği “cevap”larla benzeşir. Her iki durumda da ipin ucu insana ve onu insan yapan temel değerlere çıkar. Yine Dublörün Dilemması’ndaki Siperde Perende şiirinde geçen şu dizeler bize aynı kapıyı açmaz mı?

“Kim der ki “Mukadderat sicimi beni bağlamaz”?
Askını, kaskını, maskeni taksan bile…
Namluların nazarı değdiği zaman
Azrail’in menzilinde kim sakarlaşmaz?”

 

Ölüm hakikatinin kuşatıcılığı tüm insanlık üzerinde sabitken aksini iddia etmek olmaz. İşaret ettiği diğer meselelerin de evrenselliği ortadadır: aşk, iyilik, mutluluk. Seçilen isimlerin de tüm insanlık için söyledikleri bir sözü, bıraktığı bir emaneti vardır. Böylelikle dünyanın dört bir yanından seçilmiş aydınların pencerelerinden kendi cevabımıza karar verme fırsatı doğar. Zira insan için dünya, sorular ve cevaplar âlemidir.

Olumsuz sayılabilecek nokta ise zannımızca soruların cevaplarındaki “az ve öz”lükten doğabilecek yanlış yorumlamalardır. Okuyucuyu sıkmamak için kısa tutulmuş olabilir fakat yazarın düşüncelerini tam manasıyla yansıtabilecek mahiyette olup olmama konusunda kaygılanılabilir. Bu konuda eserin takdiminde özenle çalıştığını ifade eder. Fakat her edebi eserde olduğu gibi okurun tasarrufuna bağlı olduğu bir gerçektir.

Bitirirken belirtmeliyiz ki Murat Menteş, oluşturduğu “sentez” karakterleri, üzerinde çalıştığını kolayca anlayabileceğimiz eserleri, dikkati kitaplara çekmeye gayret eden seçimleri, farklı bir amaç gütmeden salt edebiyat namına attığı adımlarla okunması gereken bir yazardır. Hem edebi hem toplumsal hayatın geçmişinden, derdinden uzak kalmadan bugünü temsil etmektedir.

Okumaya ve yazmaya kıymet veren herkese tavsiye edilebilir, ediyoruz. Bilhassa erken yaşta böyle isimlerle hemdem olmasını istediğimiz çocuklarımıza daha verimli ve başlangıç seviyesi için severek öğretecek bir eser önerisidir.

Bataklıktaki Ev

Önceleri, aşkla ilgili hiçbir derdim yoktu. İlgimi çeken tek şey, uzaylılardı. Onlardan söz eden her tür kitabı, dergiyi ve gazeteyi satın alıp biriktiriyordum. Defterlerimin üzerine uzaylı resimleri çiziyordum. Herkes benimle dalga geçiyordu, ama onları umursamıyordum. Çünkü günün birinde, uzaylıların yeryüzüne ineceklerini adım gibi biliyordum. O zaman, herkes korkudan zangır zangır titrerken, onlardan korkmayan tek kişi ben olacaktım. Dolayısıyla, uzaylılar da bana doğru yaklaşacaklardı. Onların gelmesini büyük bir sabırla bekliyordum. Dediğim gibi, o sıralar aşk maşk umurumda değildi. Ama bir gün, ani bir mucize oldu: Okul müdürü, o gün öğleden sonra, peşine taktığı bir kızla bizim sınıfa girdi. Kız, yeni bir öğrenciydi. Ben aşkın, insana haber vermeden, tepeden düşer gibi kapıyı çalacağını hiç mi hiç bilmiyordum. İnanır mısınız, insanı tuhaf bir hale sokuyor. Müdür Bey, bütün sınıfa
seslenerek;
“Size Mila’yı tanıştırayım.” dedi. “O bizim…” Sözünü tamamlamadan, bakışlarını benim üzerime yoğunlaştırdı. Ardından da;
“Pablo! Kendine gel oğlum. Karşındaki bir kız, uzaylı falan değil.” diye benimle gırgır geçti. Bunun üzerine bütün sınıf bir kahkaha koyuverdi. Sadece Mila gülmedi. Çünkü Mila o sırada, yeşil gözleriyle sınıfı tarıyordu. Herkese tek tek baktı. Çimen yeşili gözler, benim üzerime dikildiğinde, domates gibi kızardım. Büyük olasılıkla, ayak tırnaklarımın ucu bile kızarmıştı. Okul müdürü, Mila’nın köyümüze yeni taşındığını, bizden kendisine ilgi göstermemiz gerektiğini falan söyledi. Sonra, öğretmenimizin kulağına eğilerek bazı şeyler fısıldadı. Ama bu fısıltı hepimizin duyabileceği bir ses tonuyla gerçekleştiği için;
“Kızımız bataklıktaki evde oturuyor.” dediğini bütün sınıf işitmişti.

Bu sözleri duyunca, herkes bir an ürperdi. Bu bir aşk ürpertisi değil, korku ürpertisiydi. Bataklık denilen yer, köyün kuzey çıkışı boyunca uzanan geniş bir alandı. Çocuk ya da erişkin, bu güne dek, hiç kimse oraya ayak basmamıştı. Çünkü bataklık, cinlerin perilerin cirit attığı uğursuz bir yerdi. Köyün yabancısı olan insanlar, bu tür sözlere aldırış etmeden geçip gidiyorlardı. Ama köyün kendi insanları, bunun şakaya gelir yanı bulunmadığı görüşündeydiler. İlginçtir; köyde benim dışımda başka gezegenlerde canlı yaşadığına inanan bir tek kişi bulunmadığı hâlde herkes
bataklıktan geçmenin ölüm tehlikesi demek olduğunu iyice kanıksamıştı.
Hatta bataklığın lanetine meydan okumaya kalkan bazı söz dinlemez afacanların sonu hiç de iyi olmamıştı. Ya bir daha onları hiç gören olmamış ya da yürek burkan bir ruh haliyle köye dönmüşlerdi. En azından böyle
anlatılıyordu.

Bataklığın laneti, iki yüz yıllık bir cinayet olayına dayanmasına rağmen, köy üzerindeki korku ve dehşetini hâlâ sürdürüyordu. Bu cinayet hikâyesini, büyük annemin ağzından onlarca kez dinlemiştim. Her dinleyişimde, kanımın donduğunu hissederdim. Her şey, bataklığın orta yerine inşa edilen, bu ıssız evde geçmişti. Yani Mila’nın oturduğu evde… Hiç kimse, onun ailesine ilişkin bir şey bilmiyordu.
Mila, daha okula adım atar atmaz, müthiş bir başarı sergilemişti: Her zaman, ödevlerini bizden önce bitiriyordu. Defterinin üzerine yumulup, büyük bir sükûnet içinde çalışıyordu. Ödevini bitirir bitirmez de, gözlerini pencereye çevirip gökyüzünü izliyordu. Ara sıra, öğretmenin sorularına da yanıt vermese, neredeyse onun dilsiz olduğuna inanacaktım. Kendimce onun, utangaç olduğunu düşünüyordum. Şanssızlığa bakın, ben de öyleydim. Dolayısıyla ilk adımı atan kişi olmaya cesaret edemiyordum. Ama o, ara sıra yüzüme bakıp gülümsüyordu. O zaman kendi kendime, “Belki Mila da içten içe beni seviyordur.” diye düşünüyordum. Bu da yüreğimi hoplatmaya yetiyordu.

Diğer çocuklar, Mila’nın öğretmenin sorularına cevap vermesi dışındaki bu esrarengiz suskunluğa kesinlikle tuhaf bakıyorlardı. Kızın bataklıktaki evde oturması da, bu işe tuz biber ekiyordu. Başlangıçta, herkes onu itip kakmaya çalıştı. Ama Mila’nın yeşil gözlerindeki esrarengiz bir bakış, onları geri püskürtmeye yetti. Öteleri çağrıştıran bu derin suskunluk, onlara inanılmaz bir rahatsızlık veriyordu. Buna rağmen, onunla her karşılaştıklarında arkasına takılıp “Bü-yü-cü, ca-dı!.. Bü-yü-cü, ca-dı!” diye bağırmaktan geri durmuyorlardı. Ama Mila, onları duymazlıktan geliyor ve yoluna devam ediyordu. Oysa ben, öfkeden kudurmuş bir hâlde;
“Kesin sesinizi aptal yaratıklar!” diye onlara karşı çıkıyordum.
Bu kez, Mila’nın onlar üzerine saldığı korkunun intikamını almak için sille tokat bana saldırıyorlardı. Onlarla saç saça, baş başa kavga ediyordum. Ama hep onlar üstün çıkıyorlardı. Beni dövmekle kalsalar iyi; yakamı bıraktıktan
sonra da arkamdan bağırıyorlardı:
“Pablo cadıya âşık olmuş!.. Pablo cadıya âşık olmuş!..”
Böyle durumlarda, kanlı göz yaşlarımı içime akıtıyor, ağlamamaya çalışıyordum. Mila, bir iki kez ardıma takılıp beni izledi. Ama hiçbir şey söylemiyordu. Ne bana acımış gözüküyor, ne de yüzünde bir isyan belirtisi vardı. Sadece avucunun içini yanaklarımda dolaştırmakla yetiniyordu. O kadar yumuşak bir dokunuşu vardı ki, bir anda, o serserilerden yediğim dayağın acısını unutuveriyordum. Mila’ya karşı, büyüklerin de tuhaf davranışları vardı. Kızcağız, köyün içinden geçerken, arkasından fısıldaşıp dedikodu yapıyorlardı. Bataklıktaki evi uğursuzluğa mahkûm eden, o tüyler ürperten lanetli olayı bilmem kaçıncı kez birbirlerine anlatıp duruyorlardı. Her ne kadar onlara karşı tepkili olsam da, bu ev hakkında benim de aklımı kurcalayan bir esrarengizlik vardı: Mila’nın ailesini, okul müdürü dışında, hiç gören yoktu. Sözüm ona, Mila’nın annesi bir ikindi vakti, tek başına okula gelerek kızını kaydettirip gitmişti. Babasını da gören yoktu. (Bir babası varsa, tabi…) Mila her zaman tek başınaydı. Çarşıya pazara da kendisi gidiyordu. Alış veriş yaptığı esnaf, fırsattan yararlanarak kızın ağzından laf almaya çalışsa da, Mila buna fırsat vermi-
yordu. Siparişlerini söylemekle yetiniyordu. Sonunda, halkın ağzında yeni bir söylenti dolaşmaya başladı:
“Mila bataklıktaki evde yalnız yaşıyormuş.”
Başlangıçta, buna kimse inanmadı. Bir çocuk, ıssız bir evde yapayalnız nasıl yaşayabilirdi? (Bataklığı bir yana bırakırsak, bazen tek başına olmak insanı daha dingin yapabilir diye düşünüyordum.) Kimileri, Mila’nın annesinin yatalak bir hasta olduğunu ileri sürüyordu, ama eve herhangi bir doktorun girip çıktığı görülmemişti. (Köylüler açısından mutluluk verici bir olaydı. Çünkü köyün doktoru da bu lanetlik hikâyeye inanıyordu.) Halkın bir kısmı da Mila’nın annesinin bir deli olduğunu iddia ediyordu. Hatta onu, bataklığı ele geçiren kötü ruhlarla birlikte ateş dansı
yaparken gördüklerini söyleyenler bile vardı. Herkes kendince bir şey uyduruyordu. Özellikle de pazar günleri köy
meydanındaki içkili kafede kafa çekenler akıl almaz şeyler söylüyorlardı. Annem bir keresinde, tezgâhın gerisinde sohbet edenlerin konuşmalarına kulak misafiri olmuş. İçlerinden biri;
“Bu zavallı kız o lanetli evde tek başına yaşarken bize yuh olsun… Biz hepimiz ödlekler sürüsüyüz.” demiş. Bunun üzerine bir başkası alaycı bir kahkahayla;
“Bataklığa mı gitmek istiyorsun yoksa?” diye gülmüş.
Bunu duyan annem iyice sinirlenmiş:
“Zavallı kızcağız kayıplara karıştığında veya onun cansız bedenini bir yol çukurunda gördüğünüz zaman da böyle arsız arsız gülecek misin?” diye bağırmış.
Anneme cevap veremeyen adam, burnunu şarap kadehine dikip kendi kendine homurdanmakla yetinmiş. Bütün meyhane sus pus olmuş. Bunu fırsat bilen annem:
“Bu kızcağızı kendi hâline bırakamayız.” demiş.
Müşterilerden biri;
“Ama biraz akıllı olmak lazım…” diye lafa girmek istemiş, ama annem onu dinlememiş bile.
“Aha ben oraya gidiyorum.” diyerek kafenin kapısını çarptığı gibi dışarı çıkmış. Annemin bu davranışı, kafedeki erkek müşterilerin onurunu incitmiş olmalı ki, bir süre sonra onlar da annemin peşine takılmışlar. İçeride
kafenin patronundan başka kimse kalmamış. Ben bu olup bitenleri kafe sahibinden öğrendim:
“Dükkânı kapatamazdım ya.” dedi adam. Ardında da;

“Haydi ne duruyorsun sen de gitsene!” diye güldü.
Kafe sahibinin iğneli sözlerine aldırmadım, ama ben de diğerlerinin peşine takılmadan edemedim. Hatta güvenlik gerekçesiyle yolda yürürken yerde duran iri bir odun parçasını da elime aldım. Dağda konuşlanmaya giden bir komanda taburu gibi annem önde, diğerleri arkada, ben de onların peşinde, rap rap yürüyerek bataklığın önüne
kadar geldik. Herkes, korku belasına, parmak ucuyla havada birer haç işareti çizdi. Annem, önüne dikilen saz bitkilerini ve kamış otlarını aralayarak lanetli bölgeye ulaştı. Bu arada ben, elimdeki odun parçasını daha bir sıkı
kavradım.

Bataklığın, gerçekten de adına yakışır bir havası vardı: Her yer, vıcık vıcık çamur ve rutubet kokuyordu. Sadece, üzerinde yürüdüğümüz patika yol birazcık kuruydu. Korkudan tiril tiril titriyordum. Önümde yürüyen adamdan fazla uzak kalmamaya özen gösteriyordum. Bir yandan da, endişeli ve ürkek gözlerle sağımı solumu kontrol ediyordum.
Biraz sonra, etrafı bataklık bitkileriyle çevrilmiş olan lanetli ev göründü. Evin önüne vardığımızda, hepimiz nefes nefese soluyorduk. Çıt çıkarmadan, evi baştan aşağı şöyle bir süzdük. O sırada, kafamda büyük annemin anlattığı öykü canlandı. Demek her şey, iki yüz yıl önce burada geçmişti. Ve o lanetli ev, şu anda, önümde dikilip duruyordu. Doğrusunu isterseniz, ben bu evin daha büyük olduğunu hayal ediyordum. Hatta, çevresini saran yüksek kulelerde kargaların uçuştuğu bir ortaçağ şatosu canlandırıyordum gözümün önünde.
Oysa karşımda duran ev, sıvaları dökülmüş, duvarları çatlamış küçük bir harabeden başka bir şey değildi. Çatısında kiremitleri bile yoktu. Yağmurlu günlerde, içeriye su geçiriyor olmalıydı. Annem, derin bir nefes aldıktan sonra kapıya üç kez vurup bekledi. Cevap gelmeyince, yeniden vurdu. Bu kez, kapının tokmağı yavaşça çevrildi. Açılan kapıyla birlikte, içeriden bir kadın çıktı. Siyah saçlı, yeşil gözlü bir kadın… Tıpkı Mila’ya benziyordu. Annem titrek bir sesle;
“Siz Mila’nın annesi misiniz?” diye sordu.
“Ne istiyorsunuz?”
“Köy halkı olarak, niçin hiç ortalıklarda görünmediğinizi merak
ediyorduk.” dedi annem. Kadın alaycı bir kahkaha attıktan sonra;
“İnsanı evinden çıkmaya zorlayan bir yasa mı var?” dedi.
“Yok, tabi.” diye kekeledi annem.
Bu arada ben, kapı aralığından Mila’yı görmeyi denedim, ama göremedim. Dış kapının karşısındaki oda boştu, kimsecikler yoktu. Kadın:
“Başka bir isteğiniz var mı?”diye sordu.
Annem, iyice heyecanlanmıştı. Umudu kırık bir ses tonuyla;
“Özür dileriz.” demekle yetindi.
Kadın, bunun üzerine kapıyı yüzümüze kapatıp yeniden içeri girdi. Bizimle birlikte gelenler, sinirlenip homurdanmaya başladılar.Gereksiz yere kendilerini oraya kadar sürüklediği için annemi suçladılar. “Bu lanetli yerden ötürü başımıza herhangi bir şey gelecek olursa,bunun hesabını sen ödersin. Sen ve bütün ailen öder.” diye ona gözdağı verdiler. Onlara cevap vermemek için kendimi zor tuttum. Adamlar, homurdana homurdana izlerinin üzerine geri döndüler.
Bu arada ben, içimdeki gizemli korkuya rağmen, Mila’yı görmeden oradan ayrılmak istemiyordum. Yüreğim sanki yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Yanılmıyordum; Mila’nın orada, çok yakınlarda bir yerde olduğundan emindim. Evin çevresini şöyle bir dolandım. Bu, fazla zamanımı almadı. Zaten topu topu iki göz odadan ibaretti. Camları toza toprağa bulanmış her iki odayı da gözden geçirdim. Birinci oda boştu. Birkaç dakika önce kimseyi göremediğim ikinci odada ise, şu anda, yere oturmuş bir kız çocuğu duruyordu: Bu Mila’ydı. Dizine koyduğu bir kitabın sayfalarını çeviriyordu. Gözlerim annesini aradı, ama kadın yok olmuştu. O sırada Mila başını kaldırdı ve onunla göz göze geldik. Kızın yeşil gözleri, beni ilk karşılaşmamızdakinden daha çarpıcı bir biçimde etkilemişti. Bu bakış, beni rahatlatmak yerine içime tuhaf bir korku salmıştı. Zihnimde, “Bü-yü-cü! Bü- yü-cü!..”çığlıklarını işitir gibi oldum. Bataklığa girdiğimiz andan beri içime çöken ürküntüye daha fazla dayanamadım. Bacaklarım titremeye başladı. Ansızın, bir korku çığlığı atarak anneme doğru koştum. Bu arada elimdeki sopayı da pencerenin dibindeki çamurlu suya fırlatıverdim.
O gece boyunca, kafamda iki soru dönüp durdu: Meseleyi daha net görebilmek için, bu soruları bir deftere yazdım:
1. Açık kapıdan iç odaya göz attığımda Mila orada yoktu. Ama aynı odaya pencereden baktığımda kız oradaydı. Niçin? Bu sorunun belki şöyle bir açıklaması vardı: Ben evin çevresini dolanırken, Mila da öbür odadan bu odaya geçmiş olabilirdi. Ama benim asıl üzerinde durduğum ikinci soruydu:
2. Mila’nın annesi dış kapıyı örter örtmez nereye kaybolmuştu? Çünkü pencereler, birbirlerine o kadar yakındı ki, bir odadan diğerine geçerken, benim onu görmemem imkânsızdı. Olacak şey değil… Evin içini pencereden kolaçan ettiğim hâlde, Mila’nın annesi bir daha ortalıkta görünmemişti. Bir anda nasıl kaybolmuş olabilirdi? Sorunun cevabını bulamadan uykuya daldım.
Bataklıkta olup bitenler, rüyamda bir kâbusa dönüştü: Mila, lanetli evin bir köşesine büzülmüş oturuyordu. Yerinden kıpırdar kıpırdamaz, ansızın bir kadına dönüşüyor; ardından tekrar kayboluyordu. Her görünüşte, faklı bir yüz ve farklı bir bedenle ortaya çıkıyordu. Bazen, tıpatıp Mila’ya benziyordu. Bu, iki yüz yıl önce öldürülen kadındı. Birden, sıçrayarak uyandım. Pijamalarım sırılsıklam tere batmıştı. Sanırım annem haklıydı: Mila o evde tek başına yaşıyordu. Bize kapıyı açan kadın, onun annesi falan değil, bataklığın uğursuz hayaletinin ta kendisiydi. Ve Mila da onun büyülenmiş tutsağıydı. Yalnızlığının altında yatan sır da buydu. Mila’nın bakışlarındaki gizemli çağrıyı şimdi daha iyi okuyordum. O yeşil gözler, aslında, “İmdaaat!” diye haykırıyorlardı.

Sabah kahvaltısında, vücudum hâlâ ateş gibi yanıyordu. Tuhaf bir heyecan içinde, büyük anneme döndüm ve sordum:
“Bataklıkta tutsak olan birini kurtarabilir miyiz büyük anne?” Annem, büyük annemin cevap vermesine fırsat bırakmadan beni azarladı:
“Bir daha bataklık lafını ağzına alma!” diye bağırdı. “Ne bataklıktan ne de kızıyla birlikte orada yaşayan o çatlak kadından söz etmeni istiyorum; anladın mı?”
“Ama anne, o kadın Mila’nın…”
“Yeter Pablo! Artık daha fazla konuşma!” Büyük annem, kaş göz ederek annemin yüzüne baktı. Sanırım beni
azarlamasını istemiyordu. Ama bu arada başını sallayarak;
“Bataklıktan kendini sakın yavrum!” demekle yetindi.

Artık bu konuda bir tek çarem kalmıştı: O da bütün olup bitenleri bizzat Mila’nın kendisiyle konuşmaktı. Oraya nasıl düştüğünü; özellikle de kendisine nasıl yardım edebileceğimi bana söylemeliydi. Zaman kaybetmeden, nefes nefese okula koştum. Ama nafile! Mila o gün okula gelmemişti. Onunla konuşmaya kararlıydım. Akşam, okul çıkışında
bataklığa giden yolda doludizgin koşmaya başladım. Mila’nın başına gelebileceklerden korkuyordum. Acaba biz oradan ayrıldıktan sonra kadın ona ne yapmıştı? Bir türlü geçmek bilmeyen ders saatleri boyunca, hep kötü şeyler düşündüm… Zihnimden kovmaya çalışsam da bu düşüncelerden bir türlü kurtulamadım. Hayır, onun başına bir şey gelmesini istemiyordum. Olmaz Mila! Buna asla izin veremem!..
Bataklığa girmeden önce, elime yine bir sopa aldım. İçimde hep bir tereddüt vardı. Hatta bir ara bu işten vazgeçmeyi düşündüm. Ama ben hiçbir şey yapmazsam, Mila ölecekti. Sonra, kamış otlarını yara yara ilerlemeye başladım. Heyecandan şakaklarım zonkluyordu. Ani bir kurbağa vıraklaması, küçük bir yılan hışırtısı yüreğimi ağzıma getiriyordu. Yer yer gözüme ilişen sis tabakaları, bana o gece yaşadığım kâbusları anımsatıyordu. Elimde sopa, kulağım kirişte yoluma devam ettim. Nihayet, bataklık bitkilerinin arasında yükselen ıssız evin silüeti göründü.

Çamurlara bata çıka ilerliyordum. Kamışların arasına gizlene gizlene, yere iyice eğilerek evin arkasına dolandım. Pencerelerin dibine varınca, dikkatli bir biçimde, yavaşça yukarı doğruldum. Önceki gün, kirli cam üzerinde bıraktığım el izlerim hâlâ duruyordu. Sonra, binanın ön kısmına geçip kapıyı çalmaya başladım. Ama içeride çıt yoktu. Elimi kapının tokmağına koyup bir süre bekledim. Bu arada, küçük bir yalan hazırladım. Eğer kapıyı o kadın açacak olursa, “Öğretmenimizin benden Mila’nın ödevlerini götürmemi istedi.” diyecektim. Bu bahanenin yeterli olacağına kendimi inandırmaya çalışıyordum.
“Mila!” diye, iki üç kez seslendim ama herhangi bir cevap alamadım. Sonra, apar topar içeri girdim. Her yer toz toprak içerisindeydi. Duvarlardan örümcek ağları sarkıyordu. Sanki burada yüzyıllardan beri kimse yaşamamıştı. Her nedense, bu kez, daha önce yaşadığım korkuyu hissetmedim. Dışarı çıkıp;
“Mila!.. Mila!..” diye birkaç kez daha haykırdım. Sesim bataklığın ortasında yankılanarak yeniden kulağıma kadar ulaştı. Neredeyse ağlamak üzereydim. Her şey sona ermişti. Belki bir gün Mila’yı yeniden görebilirdim, ama o
zaman iş işten geçmiş olacaktı.

“Hayır!.. Hayır!…” haykırışlarıyla yeniden dönüş yoluna doğru koşmaya başladım. Sanki bu haykırışlar, hem Mila’yı geri getirecekmiş hem de beni bataklığın lanetinden koruyacakmış izlenimi veren bir dua tonunda yankılanıyordu. Boyumu aşan bataklık kamışları, her adım atışımda kamçı gibi yüzüme çarpıyorlardı. Vıcık vıcık olmuş çamurlu yolda, birkaç kez kayıp düştüm. Ama aynı anda, büyük bir korkuyla yeniden kalktım. Sanki o deli kadın, peşime takılmış da, birkaç saniye içinde enseme binecekmiş gibi geliyordu. Tepeden tırnağa çamura batmış bir hâlde, nefes nefese koşuyordum. Sonra birden durdum. Elimin tersiyle gözyaşlarımı kuruladım. Birkaç metre ötemde, Mila’yı gördüm: Kesik bir ağaç kökünün üzerine oturmuş; elleri dizlerinin üzerinde, ayaklarını çapraz bir hâlde öne doğru
uzatmış, yere bakıp duruyordu. Büyük bir heyecan içinde;
“Mila!” diye seslendim.
Kız, hiç kıpırdamadı. Bunun üzerine, biraz daha yaklaştım. Kendisine dokunmak üzere elimi uzattım. O anda, bütün bataklık, tarifi imkânsız bir ışık şekline boğuldu. Gözlerim kamaştı ve kapatmak zorunda kaldım. Gözlerimi araladığımda, akşam saatleri olmasına rağmen, ortalık gün ortası gibi aydınlanmıştı. Ağaç kökünün üzerinde oturan Mila, bir anda yok olmuştu. Gökyüzünde, hem de tam benim tepemde, son derece ışıltılı, tuhaf bir nesne belirmeye başlamıştı. Tıpkı uzaylıları konu alan ve benim kesip biriktirmeye çalış̧tığım gazete kupürlerindeki şekillere benzeyen bir nesneydi bu… Şimdi daha iyi anlıyorum: Demek böylesi aşk hikâyeleri de vardı.

Bir Yangından Sonra

Aile denilen insan topluluğu arasındaki dinamikler, asla bir “aile” olamamış aileler, birbirini dinlemeyen, iletişim kuramayan insanlar gibi aslında olmamasını dilediğimiz ilişki biçimleri romanlarda fazlasıyla yer buluyor. Aile, edebiyat için başlı başına bir konu aslında. Bill Cleg ilk romanı ile bundan çok daha fazlasını, etkileyici bir biçimde sunuyor. Senin Hiç Ailen Oldu Mu? hem dil, hem kurgu, hem de yazarın kurguya yaklaşma biçimi olarak beklentilerinizi karşılayacak bir roman.

“Göl yok artık. Saatlerdir bu taşlık yolda ilerliyor ve suya dair hiçbir işaret yok. Arabalar, insanlar yok; Missoula’dan sonra arabayla doğru yola saptığına ya da yol ne zaman ikiye ayrılsa doğru yolu seçtiğine dair hiçbir kanıt yok. Kaybolmuş ve yalnız ama bunun bir önemi de yok. Hiçbir şeyin yok, diye düşünüyor ve bu ilk değil. Kafasındaki fikri, yani yapabileceği şu ya da bu seçimin onu ya da başka birini etkilemeyeceğini tekrar tekrar aklından geçiriyor. Daha önce olsa, herhangi bir yükümlülük ya da sonuç olmaksızın varlığını sürdürme fikri onu heyecanlandırabilirdi, ama bu tecrübe hayal ettiği hiçbir şeye benzemiyor.”

Bunlar bir yangında eski kocasını, kızını, müstakbel damadını ve sevgilisini kaybeden, böyle bir felaketten sonra artık kimsesinin olmadığının acısıyla usul usul yanan June Reid’i anlatıyor. Bu, June gibi yaşadıklarını kabullenemeyen, acısıyla yüzleşemeyecek kadar tükenmiş bir kadını anlatabilecek en uygun paragraf olabilir.
Senin Hiç Ailen Oldu Mu? Bir kadının tüm ailesinin alevlerin içinde kalmasını seyrettikten sonraki halini ve geride kalan herkesin yaşadıklarını, hislerini, bakış açısını aktaran çok başarılı bir roman. Tabii bu kayıplar asla tek bir kişiye ait olamaz. Başlarda bu felaketin en çok zarar göreni June gibi gözükse de, sayfalar ilerledikçe kızı Lolly’nin sevgilisi Will’in ailesinin acısına, Luke’un annesi Lydia’nın acısına da şahit oluyorsunuz. Tüm bu insanların ortak noktası evlat acısı, fakat hepsinin bunu yaşama, bununla yüzleşme yöntemleri farklı. Yazar Bill Cleg, felaketin boyutunu ve insanların çektiği acının derinliğini daha iyi yansıtabilmek adına tüm karakterlere ayrı ayrı yaklaşıyor. Böylece bu felaketin öncesinde yaşananları da öğreniyorsunuz. Yazarın bu konudaki sezgisel yaklaşımını çok başarılı buldum. Öyle ki sadece ana karakterlere değil, yan karakterlerin bile hayatlarına, isteklerine, beklentilerine ve hayal kırıklıklarına yakından bakabiliyorsunuz ve bunu kısa sayılabilecek bir romanda böylesine etkili bir biçimde yapabilmek büyük başarı.

Bu kitabı okurken tam olarak kendimi bir cenaze töreninin ortasında hissettim, garip olan şu ki romanda cenazeden neredeyse hiç bahsedilmemiş. Fakat June’un, Lydia’nın yaşadığı bu büyük acı karşısında mesela Rick’in düğün için hazırladığı pastanın parasını düşünmediğini söylediği halde bununla ilgili eşiyle yaşadığı çatışmayı anlatması insanı şaşırtıyor ama garip olan şu ki cenazelerde hep böyle şeyler olur. Kaybı yaşayan kişi için dünyadaki diğer tüm dertler bir anda anlamını yitiriyor, fakat diğerleri, her ne kadar onlar da üzülse de, hayatlarına devam ediyor.

Yazarın her bir karaktere bir ses vermesi, anlatımda kimi zaman birinci tekil şahıs, kimi zaman üçüncü tekil şahıs kullanımındaki bilinçli olduğunu hissettiğim akıllıca tercihleri beni çok etkiledi. Luke’un, Lolly’in ailelerinden uzak durmak için sebeplerini öğrendiğinizde, her bir karakterin kendisiyle ve aile ilişkileriyle yüzleşmesini gördükçe, Bill Cleg’in anlattığı tek felaketin bu yangın olmadığını anlıyorsunuz. Her ailenin, her karakterin kendine has yaşadığı bir trajedi var ve her şey yolunda giderken bile arka planda yaşananların insanları nasıl etkilediğini net bir şekilde görebilmemizi sağlayan bir roman.

Ailelere, aile trajedilerine dair yazılmış pek çok kitap var, Senin Hiç Ailen Oldu Mu? Bu romanlar arasında farklı bir çizgiye sahip benim gözümde; yazarın karakterlerin gözlerinden bakabilme becerisi, kullandığı gerçekçi dil, trajedinin boyutlarını usul usul işlemesi beni çok etkiledi.

Roman boyunca Silas’ın, Lydia’nın ve June’un yaptıklarının ve yaşadıklarının parça parça ortaya çıkması ve sonunda hepsinin yaptıklarının sonuçlarıyla teker teker yüzleşmesi çok dokunaklı. Uzun yıllar sonra bile altını çizdiğim satırları tekrar okuyacağım, karakteriyle selamlaşmak isteyeceğim, mutlaka okunması gereken, okuduğunuzda uzun süre zihninizde yer edecek bir roman.

Senin Hiç Ailen Oldu Mu?
Bill Clegg, Kafka Kitap, 241 syf

Kefernahum

         Yönetmen, Ortadoğu’daki aile kavramını tartışırken, buradan yola çıkarak küresel bir sorun olan mülteciliği gündeme getiriyor. Filmde mahkeme sürecinde hâkimin “Neden aileni mahkemeye verdin?” sorusuna Zain’in verdiği cevap, aile kavramını tartışmak adına manidar: “Beni doğurdukları için.” Yönetmen, Beyrut’ta buna benzer çok sayıda aile olduğunu bize hissettiriyor.

Günümüz dünyasının çok önemli sosyal sorunları var; mülteci olmak ve fakirlik gibi. Ülkemizde milyonlarca Suriyeli var. Savaşın ortasındaki ülkelerini terk ederek farklı bir ülkeye gitmeye ve burada yaşamaya çalışıyorlar. Birkaç yıl öncesine kadar botlarla Ege Denizi’ni geçmeye çalışırken hayatını kaybeden Suriyeli mültecilerin haberlerini izliyorduk ekranda. Ülkemiz içinde ve etrafında yaşandığı için bu hikâyenin bizzat içindeyiz. Farklı kıtalarda da buna benzer durumların yaşandığını ise medyadan öğreniyoruz.

Fakir olmak ile mülteci olmak sanırım aynı sosyo-psikolojik sonucu doğuruyor; kendini yaşadığın yere ait hissetmemek. Mülteci olduğunuzda hiç tanımadığınız bir yerde yeniden doğmaya çalışıyorsunuz. Fakir olduğunuzda ise sınıf atlayarak bulunduğunuz yeri bir an önce terk etmeye çalışıyorsunuz. Bu modern his, belki de son elli yılın en önemli trajik sonuçlarından biridir.

Her iki sorunu gündeme getiren ve Lübnan’ın Oscar adayı olarak yarışan bir film var vizyonda: Keferhanum.

 

Kefernahum, Fransızca “Kaos” anlamına geliyor ve İncil’de geçen hikâyelerde lanetlenmiş bir köyün adı.

Filmde, 1974 Lübnan doğumlu kadın yönetmen Nadine Labaki’nin imzası var. Labaki’yi daha önce çektiği Karamel (2007), Peki Şimdi Nereye (2011) adlı yapımlarda kadınları öne çıkaran filmlerinden tanıyoruz. Kefernahum’da ise çocuk bir oyuncu başrolde: Zain Al Rafeea.

Filmimiz Beyrut’un fakir sokaklarında geçiyor. Yönetmen fakirliğin kol gezdiğini filmin daha ilk dakikalarında bize gösteriyor. Sokaklar dar, pis; evler iç içe. Çoğu evin çatısı yok. Bazı evlerde aileler tek bir odada yaşıyor; Zain’in ailesinin yaşadığı gibi. Çok çocuklu bir ailede yaşıyor Zain. Doğum belgesi yok. Yaşını bilmiyoruz. Doktor dişlerine baktığında yaşını tahmin ediyor: On iki. Diğer kardeşlerinin de doğum belgesi yok. Zain okula gitmiyor ama istiyor. Ancak, babası da çalışıp eve para getirmesini istiyor.

Zain’in, Sahar adından bir kız kardeşi var. Ailesi, yaşı çok küçük olmasına rağmen beş tavuk karşılığında onu komşu bakkala satıyor. Zain’in ailesine karşı öfkesi bu olayla birlikte artıyor ve evden kaçıyor. Sokaklarda kaldığı bir gün Etiyopyalı bir mülteci olan Rahil ile karşılaşıyor. Rahil’in oturma izni yok ve burada doğurduğu çocuğunun da doğum belgesi yok. Polisten kaçarak yaşıyor. Yaşamak denirse… Bir barakanın içindeler sadece. Bir oda bile değil. Zain burada kalıp onlara yardım ederken Rahil polise yakalanıyor ve Zain, Rahil’in küçük çocuğuna bakmak, onunla ilgilenmek zorunda kalıyor. Filmin ikinci yarısı iki küçük çocuğun ayakta kalma mücadelesi şeklinde geçiyor. Zain’in bu mücadelesi aslında onun karakteriyle örtüşüyor: Azimli, kararlı, asla pes etmeyen tavrı.

Yönetmen, Ortadoğu’daki aile kavramını tartışırken, buradan yola çıkarak küresel bir sorun olan mülteciliği gündeme getiriyor. Filmde mahkeme sürecinde hâkimin “Neden aileni mahkemeye verdin?” sorusuna Zain’in verdiği cevap, aile kavramını tartışmak adına manidar: “Beni doğurdukları için.” Yönetmen, Beyrut’ta buna benzer çok sayıda aile olduğunu bize hissettiriyor.

 

Burada tartışılan sadece “bakabileceğin kadar çocuk doğur” tavrından ziyade ailenin hayata bütüncül yaklaşımıdır. Çünkü çocuklar, içinde doğduğu ve yaşadığı toplumda şekil alıyor. Fakirliğin içinde nefes alıp veren ve eğitimden yoksun kalan çocukların çıkış noktası genelde iyi bir sonla bitmiyor. Filmde de olduğu gibi çocuklarına “yol gösteremeyen” ve varlığını hissettiremeyen ailelerin parçalanması kaçınılmazdır. Bunu Ortadoğu topraklarının geneli için söylemek mümkündür. Çünkü Ortadoğu büyük bir ailedir fakat bu aile kendisine ait olmayan ve farklı bir yol gösteren Batılı devletler tarafından yönlendirilmiştir XX. Yüzyılda. Bu yönlendirilme ister istemez toplumun parçalanmasına neden olmuştur. Bu nedenle Zain’in öfkesini, sadece ailesine değil de topluma ve devlete yönelik olarak da okumak mümkündür. Çünkü fakirlik, sadece bireysel bir sonuç değildir.

Zain’in ailesinin akademik yoksulluğunu, mahkeme sahnelerinde kaçış noktası olarak görüyoruz: Bize kimse yol göstermedi.

Bu oldukça önemli. Çünkü Zain, belirli bir yaşa gelmiş anne ve babasının aksine, kendi yolunu bulmaya çalışıyor. Bunun sadece akademik bir öğretiden geçmediğini, hayata sahici duygularla yaklaşımın da insanı doğrulara götüreceğini hatırlatıyor bize. Hataya dair birçok konuda çocukların hisleri, ailelerinden daha da yakın oluyor.

Oyunculuklara gelince başrolde oynayan Zain Al Rafeea yaşına uygun rolde harika bir iş çıkarmış. Önü açık bir oyuncu. Yakın zamanda onu farklı projelerde de göreceğimizi sanıyorum. Filmdeki diğer oyuncular da filmin hakkını veriyor. Filmin ilginç yanlarından birisi Rahili karakterini canlandıran oyuncunun çekimlerden birkaç gün sonra gerekli evraklarının olmaması ve mülteci durumundan dolayı tutuklanmasıdır sanırım.

Filmin süresi iki saati aşıyor ve dram türü filmler için tekrara düşme, ajitasyona yaklaşma adına bir risktir bu. Film bu eksende tekrara düşme sıkıntısını yaşamış. Özellikle filmin son sahnelerine yakın bölümlerde kullanılan müziğin ajitasyon tuzağına düşmesine sebep olduğunu söylemem gerekiyor.

Filmde yer alan mahkeme sahneleri, oyunculukları bir kenara bırakırsak, altı yeterince doldurulmamış, buradaki diyaloglar gerçeklikten uzak ve ajitasyona açık.

Kefernahum filmi, mülteci olmanın, zengin bir dünyada fakir bir nefes alıp vermeyi anlatan, son derece önemli bir film. Filmden çıkarken yönetmenin kalbinize attığı tohumun yeşerdiğini, yolda yürürken, sarsılarak hissediyorsunuz. Bu tür filmlere bütün dünyanın ihtiyacı var.

Hakan Savaş: “Edebiyat, hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır Pavese için”

“Sanatın bilgisi, sanatın alanındaki güzelin-güzelliğin bilgisi öğretilemez, kişiden kişiye ancak ‘bulaştırılabilir’. Bazı kitaplar bu bulaştırma işini çok güzel yerine getirir, başarır. Öyle ki, bir kez bulaşan bir daha iflah olmayabilir. ‘Yaşama Uğraşı’ da böyle bir kitaptır” diyor Hakan Savaş. Öğrencisi olma onuruna sahip olduğum bu değerli insan, gerek Pavese’nin “Yaşama Uğraşı” ile gerekse Bilge Karasu, Albert Camus, Oğuz Atay gibi isimlerin kitaplarıyla sanatın bilgisini bana bulaştırdığı gibi yeni nesle bulaştırmaya da azimle devam ediyor. Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nde Çağdaş Edebiyat ve Sinema, Felsefi Eleştiri ve Sanat, Metin Yazımı, Film Eleştiri, Sanat Felsefesi ve Estetik dersleri veren ve “Yaşama Uğraşı”nı öğrenciler için zorunlu ders kitabı kılan Doç. Dr. Hakan Savaş ile yazarak varolmaya çalışan Pavese’nin yaşama uğraşını, bu uğraşta edebiyatın yerini, yalnızlığını, acılarını ve ölüme yürüyüşünü konuştuk.

Hakan Savaş

“Bütün sanatlar gibi edebiyat da hayatın yetmediğinin itirafıdır” der şair-ressam Fernando Pessoa. Hayat yetmediği için, ölüme meydan okumak için müzikle, resimle, felsefeyle, edebiyatla uğraşır insan. Ama gün gelir bunlar da yetmez olur. Tıpkı Pavese’ye edebiyatın yetmediği gibi. Edebiyat/sanat ne zaman ve neden yetmez olur insana?

Benim için Pessoa da Pavese kadar değerli olduğu için, hatta farklı coğrafyalara, kültürlere ve zamana ait bu iki yazar arasında kan bağına benzer bir yakınlık bulduğum için olsa gerek, tıpkı Pavese’nin peşine düştüğüm gibi, Pessoa’nın da peşine düşmüş, onun şehrine, Lizbon’a gitmiş, onun oturduğu kahvede oturmuş, dolaştığı sokaklarda dolaşmış ve Jeronimos Manastırı’ndaki mezarını da ziyaret etmiştim. İzninle ben de Pessoa’dan bir alıntı yaparak başlayayım yanıt vermeye: “Hepimizin iki yaşamı var; sahici olanı: Çocukluğumuzda düşlediğimiz yaşam… Sahte olanı başkalarıyla ortaklaşa yaşadığımız” diyor Pessoa.

Aslında bu sözler “neyin yetmediğinin” bir itirafı, hatta asıl itiraf da bu sanki. Yetmeyen ne sanat-edebiyat, ne de hayat. Yetmeyen, bu yazarların sahte-yapmacık olanla yetinmeyi, avunmayı, oyalanmayı içlerine sindirememeleri, kabul etmemeleri değil mi?

Bakalım çocukluğuna ilişkin ne diyor Pavese: “Yazdıkların için zengin bir kaynak bulduğun tek dönem 6-15 yaşların arasındaki yıllardı. Bunun nedeni de şuydu: O yıllarda bir dana gibi ilgisiz, ama dünyada, çevrendeki dünyanın bir parçası olarak yaşıyordun. Benliğin, dünya ile arandaki gündelik bağlara ilgi duyuyor, seninle dünya arasındaki duygu alışverişini etkilemiyordu.” Ya da şu cümlesi: “Yaşlanmaktan daha acı bir şey var: Çocuk kalmak.” Bu cümleler “Yaşama Uğraşı”ndan yani günlüğünden… Ama “Tepelerdeki Şeytan” adlı romanında da şöyle yazıyor: “İnanılır şey değil, içimizdeki en eski ruh çocukluğumuzdan kalmış bize. Hep çocukmuşum gibime geliyor. Çocukluk, edindiğimiz en eski alışkanlık olmalı.”

Demek ki Pavese içi dışı bir olmaya, içtenliğe, hakikate, sahici olana ilişkin, belki de en önemlisi masumiyete, insanın masumiyetine ve insan sıcaklığına ilişkin ne biliyorsa Piomente tepelerinde, sokaklarında geçen çocukluğundan biliyor. Peki sonra ne oluyor? Günlüğünden okuyalım yine: “Benim de konusu Piomente’ye bağlı olmayan bir şiir yazabilmem gerekir elbette. Gerekir ama, bugüne kadar yazamadım böyle bir şiir. Kökleri doğuştan çevreme bağlı imgeleri özümlemekten öteye geçemedim demek ki…” Yeterince açık değil mi? Piomente çocukluğudur onun, kökleri sıkı sıkıya çocukluğuna bağlıdır. Sonra, büyür, yetişkin olur Pavese… Masumiyetin yerini iki yüzlülük, paylaşmanın yerini bencillik, samimiyetin yerini içten pazarlıklar, yalan dolan, ucuz-küçük çıkar hesapları alır. Pessoa’nın deyişiyle, başkalarıyla ortaklaşa yaşadığımız sahte dünyadır, sahte yaşamdır bu. Ve şu cümle de Pavese’ye aittir: “Bizim, başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler her zaman kendimizle kurduğumuz ilişkilerin bir yansımasıdır.” Yine her şey yeterince açık, çok açık değil mi? Kendisiyle ve uğraşıyla, yani edebiyatla kurduğu bağ kökten çocukluğuna bağlı olan bir insanın başkalarıyla, yetişkinlerin dünyasıyla sağlıklı bir bağ, iletişim kurması mümkün olabilir mi? Elbette hayır… Peki ne yapılabilir?

Eğer sanat, rahmetle andığım Ahmet Cemal Hocamın dediği gibi, alternatif bir dünya-yaşam kurgulamaksa, sanatçı da alternatif bir dünya kurgulayan insandır. Sanatın ve sanatçının başka, farklı bir dünya, yaşam seçeneği aramasına, tasarlamasına, düşünmesine-düşlemesine ve kurgulamasına neden olan şey, “olan”la yetinmemesi ya da “olan”ı olduğu gibi benimsemeyi, kabullenmeyi, onaylamayı içine sindirememesidir. Burada “olan”dan kasıt, herkes gibi sanatçının da içine doğduğu, kendisinden bağımsız var olan, hazır-verili-yerleşik gerçekliktir. “Sıradan” ya da günlük yaşamın kuralları-sınırları, doğruları-yanlışları, günahları-sevapları, ödülleri-yaptırımları önceden belirlenmiş, adlandırılmış olan bu yerleşik gerçeklikte, bireyin koşulsuz uyması, uyum sağlaması beklenen değerler ile toplumsal ahlak kuralları, tartışılmasına, sorgulanmasına izin verilmeyen mutlak doğrular olarak sunulmuştur. Yine Ahmet Hocamdan alıntılayarak söylersem “…insan, −çoğu kez bilincine varmaksızın− yerleşik her türlü düzene en azından görünüşte uymayı, sonrasız bir görev sanacak kadar kendini, içine doğduğu gerçekliğin tutsağı kılan bir varlıktır.”

Pessoa gibi, Pavese de uyumu, kolay tutsaklığı değil, zor olanı, uyumsuzluğu, yani “olması gereken”le hesaplaşmayı “insan” olarak var oluşunun temeli-zemini yapmayı göze almıştır. Bu açıdan bakılırsa, “Yaşama Uğraşı”nda da dile getirdiği gibi, edebiyat, hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır Pavese için.

 Tüm canlılar için kaçınılmaz ve önceden kestirilemez bir son “ölüm” ve biliriz ki yarın, “sonsuzluk ve bir gün kadar”dır. Ya da Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu’nda dediği gibi “sonsuzluk yalnızca bir an’dır”. Ölümlülük Tolstoy, Heidegger, Camus, Sartre ve daha başka pek filozofun/yazarın/yönetmenin/ressamın dillendirdiği üzere insanoğlunun en derin ve üzücü kaygısıdır. Bu kaygının, “Hayat, yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır” diyen Pavese’nin ömrünü de daimi olarak kemirip durduğunu net bir şekilde görürüz günlüklerinde. Bu kaygıdan tamamıyla kurtulmak mümkün olmasa da onu hafifletebilmenin çaresi de “ne için yaşıyorum?” sorusuyla ilintili değil midir?

Sanat, edebiyat yalnızca insanın ölüm korkusunu, daha doğrusu ölüm kaygısını yenmeye çalışmasının değil, ölümden çok daha beter olan “anlamsızlık-hiçlik” kaygısıyla baş etmesinin bir yoludur. Başka bir deyişle, asıl sorun ölüm-ölümlülük değil, anlam-anlamsızlık sorunudur. İşte bu nedenledir ki, adını andığın varoluş filozofları (Heidegger, Sartre, Camus vb.) için çıkış noktası ölümdür; ölümden yola çıkarak yaşamın anlamını sorgulamak istemiş ve sorgulamışlardır. Pavese için yaşamın anlamı, insanın kendisini arayışıdır. Hani güncesine “Hayat yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır” diye yazdığını hatırlatıyorsun ya sorunda, doğrudur bu. Hem de öyle bir doğrudur ki, Eski Yunan’ın, insanlığın altın çağındaki tapınağın alnına yine altın harflerle “Nosce te İpsum!” (Kendini bil!) yazılmıştır. Pavese’nin 42 yıllık ömrünün, çok kısa diyebileceğimiz ömründeki arayışın, kendisini arayışın güncesidir “Yaşama Uğraşı”. Söz konusu bu arayışta “ben kimim?” sorusuna doyurucu bir yanıt bulduğu uğraklar ise çocukluğudur, seçilmiş bir yalnızlığa dönüştürdüğü yalnızlığıdır, aşktır, aşık olduğu kadınlardır, hayal kırıklıklarıdır, şiire, romana, edebiyata dönüştürdüğü manevi acılarıdır. İnsanın tinsel-manevi acısını nasıl sanata dönüştürebileceğini Dostoyevski’den öğrenmiştir öğrenmesine ama bu konuda Dostoyevski’den daha ileri gitmiş, acıdan yararlanmanın ve acıyı sanata dönüştürmenin en uç noktasını deneyimlemeyi, yani ölümünü de sanata dönüştürmeyi göze almış ve başarmıştır! “Başarmıştır” dedim, çünkü Pavese’nin intiharı edilgen bir vazgeçiş, bir kaçış, korkaklık, yenilgiyi kabulleniş, başarısızlık değil, tam tersine son derece bilinçli bir “seçim”dir. Az önce sanatın alternatif bir dünya kurgulamak olduğunu söylemiştim. Pavese yalnızca sanat yapıtını, edebiyatı değil, kendi yaşamını da alternatif bir yaşam olarak kurguladığı için sanata dönüştürmüştür. Yalnızca kendi seçimleriyle alternatif bir yaşam kurgulayan ve yaşayan bir insanın kendi ölümünü ecelin, yazgının ellerine bırakması düşünülemez elbette. Başka bir deyişle, yaşamı gibi ölümü de kendisine, Pavese’ye ait olmalıdır ve olmuştur da.

 Pavese’nin izini süren Tezer Özlü ya da Virginia Woolf, Ernest Hemingway, Stefan Zweig, Vladimir Mayakovski, Jack London, Sadık Hidayet gibi isimler ecelin kapıyı çalacağı zamanı bekleyemeyip, kendileri ölüme konuk olmuş yazarlar/yazarak yaşayanlar. “Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır; intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir” diyen Camus haklı gibi görünüyor. Bir tek felsefe sorunu bu olmasa da en önemlilerinden biri. Ne dersiniz?

Metafizikten yüz çeviren, insanın ve insan aklının yazgısı demek olan metafiziği felsefeden dışlayan ve küçümseyen, hor gören bir çağda, 20. yüzyıl felsefesinin ve filozoflarının yüzüne tokat gibi inen bir soruydu bu. Yaşamın anlamının ne olduğunu soruyordu Camus ve bilindiği gibi bu soruya aradığı yanıtın çıkış noktası da “anlamsızlık”tı, hiçlikti (nihilizm) ve uyumsuzluktu (absürd). Ancak Camus’un düşünce serüveninde bunlar, yani anlamsızlık, hiçlik ve uyumsuzluk bir son ya da sonuç değildi; hesaplaşılması-yüzleşilmesi gereken meselelerdi ve cesurca-dürüstçe yüzleşerek “başkaldırı” felsefesine, sonucuna vardı. “Düşünüyorum, öyleyse varım”ın yerine “Başkaldırıyoruz, öyleyse varız”ı koydu ve ekledi: “Tek başına mutlu olmak utanılacak bir şeydir.” Camus’un başkaldırı düşüncesinde tutunacak, sağlam bir “değer” olarak “hak-adalet” kavramıyla birlikte “direniş” ve “dayanışma” vardı. Başka bir deyişle, “insan ne için yaşar?”, dolayısıyla “yaşamın anlamı nedir?” sorusunun yanıtı, hak-adalet arayışı, dayanışma ve nihayetinde insanın özgürlüğüdür diyebiliriz. Öte yandan özgürlük dediğimiz kavramı sorumluluktan ayrı düşünmek, ele almak olanaksızdır.

 Demir Özlü, Önünde Boş Bir Uzam isimli kitabında şöyle der: “İnsan yaşama dayanmalı, sonuna kadar yaşamalıdır. Ama o yolu tutanlara da derin bir saygı duyarım. (…) Yaşam kadar ölüm de saygı değerdir.” Ölümün de yaşam kadar saygı değer olması hakkında ne düşünüyorsunuz? “İnsanın değeri”ni ve bu yolu tutan, “değerler” üreten yazarları da göz önüne alırsak ölüm, hangi durumlarda saygıdeğer olabilir?

Belki de bu sorunun en anlamlı yanıtı, Pavese’nin sözcüğe yüklenen olumsuz anlamıyla intiharı değil, kendisine, kendi iradesine ve seçimlerine bağlı olarak yaşaması ve “kendi ölümünü ölmesi”dir. (“Ah Tanrım, herkese kendi ölümünü ver. / Ölmek, sonu olsun ki öyle bir hayatın, / içinde sevgi olan anlam ve keder” diyen de bir başka şair Rainer Maria Rilke’dir.)

Fotoğraf: Hakan Savaş

Pavese hiçbir zaman yaşamı, insan yaşamını küçümsememiş ya da değersiz olarak görmemiştir. Yaşamı değersiz gördüğü için intihar etmiş değildir. Yine günlüğüne, “Yaşama Uğraşı”na bakalım, şöyle yazıyor: “Hayatın düşünceden daha önemli olduğunu kavramak, bir okur-yazar, bir aydın olmak demektir. Bu da insanın düşüncesinin yaşama dönüşmediği anlamına gelir.” Bu sözler bir şairin, edebiyatçının değil bir yaşam filozofunun, yaşama felsefesini bilen bir düşünürün kaleminden çıkmış gibidir. Hatta gibisi fazla, Pavese bir yazar, bir sanatçı olduğu kadar bir düşünürdür, yaşam filozofudur. “Yaşam tüm bilgeliğimden daha değerliydi benim için” diyen Nietzsche’nin yaşama felsefesiyle Pavese’nin düşüncesi benzer bile değil, tıpatıp aynıdır. Pavese için yaşamdaki, yaşamındaki en önemli ve öncelikli, temel değer, edebiyattaki başarısı, ünlenmesi, aldığı ödüller, kariyeri, para pul, vb. değil, yaşamın kendisidir. Yaşamı, yaşamın kendisini değer olarak temele koyduktan sonra, ikinci önemli, öncelikli değeri çağırır ve adlandırır: İnsan.

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından yazdığı, “İnsana Dönmek” başlıklı makalesinde yazdıklarına bir bakalım, şöyle diyor: “Korku ve kanla dolu geçen o yıllar bize, korkunun ve kanın her şeyin sonu olmadığını da öğretti. Tüm dehşetin ortasında ve dehşete karşın, gücünü hiç yitirmeyen bir şey var; insanın, insanla insan olarak açıkça karşılaşabilmesi.” İnsanın hiçbir zaman korkuyla dolu bir yalnızlık içerisinde geçen o yıllardaki kadar yalnızlıktan uzak olmadığını duyuran Pavese’nin emin olduğu tek bir gerçek vardır: İnsan. Yine aynı makalesinde, savaşın en zorlu günlerinde, insanın, insanla insan olarak karşılaştığı her yerde, tanımadıkları birinin bir tek bakışı, bir göz kırpışı ile kendilerine gelip, uçurumun kenarından geri döndüklerini anımsatan Pavese şöyle yazar: “Her yerde, en bilgisiz veya karanlık gözlerde bile katılmanın bize kaldığı bir insan sevgisinin ve bir masumiyetin gizli olduğunu biliyorduk ve bilmekteyiz. O günlerde pek çok sınır, pek çok anlamsız duvar yıkılıp gitti. Her insanın salt varlığından yükselen, bilinçdışı yardım isteyen çağrıyı bir süredir izlemekte olan bizler de nasıl bir zenginliğin her yanımızı kapladığını ve bizi sürüklediğini görünce hayretler içinde kalmıştık.”

Dönüp dolaştık yine yaraya-yaralanmaya, acıya, acı çekmeye geldik değil mi? Evet, çünkü şöyle diyor Pavese: “Duyularımızın çalışması dışında, gövdemizin yaptığı her şey dikkatimizden kaçar. Kan dolaşımı, sindirim gibi gövdemizin yaşamımızla ilgili en önemli işlevleri hakkında hiçbir şey bilmeyiz. Ruhumuz konusunda da bu böyledir; düşüncelerimizle ilgili kabataslak bir bilgiden öte, ruhumuzun çalışmaları, değişimleri ve bunalımları konusunda hiçbir şey bilmeyiz. Gövdemizin işleyişindeki incelikleri ancak bir hastalık sonucu anlayabiliriz. Aklımızın ve ruhumuzun işleyişini de dengemizi yitirdiğimiz zaman.”

Kazancakis’in Zorba’sındaki piskopos şöyle der: “Ölmezlik, bizim ölümlü hayatımızda da vardır; ama onu tek başımıza bulmamız çok güç; ölümlü kaygılar aldatır bizi. Bu ölümlü hayatı, yani ölümsüzlüğü yaşamayı, yalnız az kimse başarır.” Aslında edebiyat tarihi, geride bıraktığı eserleriyle bu ölümsüzlüğü yaşamayı başaran, ancak Pavese gibi kendi iradeleriyle yaşamın ucuna yürüyen yazarlarla dolu. Buradaki açmazı nasıl değerlendirmek gerekir?

Pavese’nin bir önceki cevapta andığım sözleri aynı zamanda ölümlü-sonlu insan yaşamındaki sonsuzluğa-ölümsüzlüğe ilişkin bu soruna da bir yanıt olabilir. Kazancakis’in Zorba’sı, Angelopoulos’un “Sonsuzluk ve Bir Gün”ü aynı yanıtı verir: Ölümsüzlük, öte dünyada, ahirette değil, bu dünyadadır. Bu dünyada ama nerede? Sorunun bir yanıtı da Dostoyevski’nin “Ecinniler”indedir. Şöyle bir konuşma geçer bu yapıtta:

⸺ Öteki dünyadaki sonsuz hayata inanmaya mı başladınız?

⸺ Hayır öteki dünyadakine değil, bu dünyadaki sonsuz hayata inanıyorum. Öyle anlar vardır ki, onlara eriştiğinizde zaman bir anda durur, yerini sonsuzluğa bırakır.

Pavese için yanıt, yani ölümün yerini ölümsüzlüğe bıraktığı an bir bakış, bir göz kırpış anıdır, insan sıcaklığıdır. Öte yandan bu duyarlılığa sahip bir insanı yine tek bir kötü bakışla, tek bir incitici sözle öldürmek, ölmüşten beter hale getirmek de kolaydır ve ne yazık ki Pavese, özellikle gönül ilişkilerinde defalarca yara almış, defalarca ölmüş-öldürülmüştür. Ama yarası olmayanın şiiri de olmaz. Öyledir…  Şiir sözcüğünün köken olarak bir anlamı çakıl taşının üzerinden akan suyun sesiyse, bir başka anlamı da “yara izi”dir. Arapça “kelm-kelem” yara demektir ve kelime-kelam sözcükleri kök aldıkları yaranın-yaralanmanın anlamını da taşırlar. Hani “kan var bütün kelimelerin altında” der ya Cemal Süreya, doğrudur, hakikattir bu. Kelime insanın tenindeki, ruhundaki, benliğindeki o yaranın izidir.

Hasan Ali Toptaş “Hikâye, kelime kusarak değil kelime yutarak yazılır” diyor. Yazarak yaşamanın/varolmanın yolu, iyi bir okur olma gayretinden ve dolayısıyla çokça okumaktan geçiyor. Okumak, yazmak ve Pavese’nin “yazarak yaşama uğraşı” üzerine konuşabilir miyiz?

Yazı-yazma eylemi ile yaşam arasındaki bağın niteliğinin ne olduğu ya da nasıl bir bağ olduğu meselesi kişiden kişiye, yazardan yazara değişen çetrefil bir konu. Pavese için yazmak, nefes alıp verme nedeni, varlık gerekçesidir. Edebiyat, Pavese için yaşamla arasında bağ kurmanın yalnızca en etkili değil, tek-biricik yoludur. Yalnızca yazarak çocukluğuna, çocukluğundaki dünya ile arasında kurduğu o dolaysız, içten bağa tekrar kavuşabilir. Yazdıkları için en önemli ve zengin ilham kaynağının çocukluğu olması tesadüf değildir. Pavese’nin çocukluğu bir misillemedir. Dünya ile; öteki insanlar, başkaları, kadınlar ile arasına giren uzaklığa, kopan bağlara karşı bir misilleme… Ve tekrar etmem gerekirse, edebiyat dediğimiz şey onun gözünde “hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır.”

Pavese’nin “Yaşama Uğraşı”, bildiğimiz günlüklere pek benzemiyor. Örneğin “ben” demez, kendisine ve ikinci tekil şahısla, “sen” diye hitap eder ve kendini sürekli eleştirir, azarlar, uyarır. Ayrıca estetik ve biçem kaygısı taşıdığı da açıkça görülür. Pavese’nin günlüklerini başka günlüklerden ayıran özellikler nelerdir?

Sanatçı içinde yaşadığı çağın ve o çağın insanının, toplumun tanığıdır. Söz konusu bu tanıklık, olup-biteni uzaktan seyreden anlamında, edilgen bir tanıklık değildir. Sanatçı için çağının tanığı olmanın eyleme dönüşmüş hali, ortaya koyduğu yapıtıdır, sanat yapıtıdır. Öte yandan, Bertolt Brecht’in duyurduğu gibi “tüm sanatlar, en yüce sanat olan yaşama sanatına hizmet ederler.” Pavese’yi ve onun ortaya koyduğu sanat yapıtları içinde, yani yazdığı romanların, şiirlerin yanı sıra, güncesini, “Yaşama Uğraşı”nı ayrıcalıklı kılan da budur. Pavese günce ya da günlük adı verilen yazın türünün sınırlarını aşmış ve bu türün başyapıtı diyebileceğimiz nitelikte bir yapıt yazmışsa, bunun nedenini, yaşamını −ölümü de dahil olmak üzere− sanata dönüştürmüş olmasında aramak gerekir sanıyorum.

“Demek insan, hayata yeniden başlamayı deneyebiliyor” diyor Sartre. Yazmak, yazarak varolmak da hayata yeniden ve yeniden başlamayı denemek değil midir aslında? Yeryüzüne dayanabilmek için yazar insan. Varlığını yazarak inşa eden Pavese neden “artık yazmayacağım” diyebilmiş ve yeniden başlama cesaretini gösterememiştir?

Yalın bir yanıtı var bu sorunun: Yorgunluk. Artık acılarından, yalnızlığından, bağlanış ve kopuşlarından bir “yazı”, bir şiir, roman ya da öykü, kısacası sanat değeri taşıyan bir yapıt çıkaracak, pisliği altına çevirecek dermanının kalmamış olmasıdır. İntiharından hemen önce İtalya’nın en saygın edebiyat ödülüne layık görülmüş olmasına rağmen bilir ki, “insanın ülkülerine erişememesinden de acı bir şey vardır: Onları gerçekleştirmiş olmak.”  Öyle ya, hayatın saldırılarına karşı kendisini sürekli edebiyatla savunan insan yorulur. Ve bir şey daha var, son cümlesinden, yani “artık yazmayacağım” dan önceki birkaç sözcüğü de çok önemli Pavese’nin. “Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım” diyor. Bunu dediği zaman elbette sözün-yazının ta kendisinin bir eylem, hem de dünyayı değiştirecek güçte bir eylem olduğunu unutmuş değildir. Ama kötü yazmanın, sahici olmayan kelimeler, cümleler kurmak demek olduğunu da bilir. Sahici olan ise insanın iç dünyasındaki değerlerdir: “Şiire yoğunluğunu veren insanın iç dünyasındaki değerlerdir. (…) Üslup, insanın kendi iç hayatını dile getirişidir” derken, trajik arayışının sonlanmak üzere olduğunu duyumsar: “Artık bir iç hayatın yok. Daha doğrusu iç hayatın artık nesnel bir şey: Yaptığın iş (düzeltmeler, mektuplar, kitapların bölümleri, görüşmeler) bu korkunç bir şey. Kararsızlık, korku, hayatın şaşırtıcı bir şey olduğu duygusu yok artık sende. Kuruyup gidiyorsun.” Torino’da, Roma Oteli’nin 346 numaralı küçük odasında umutsuzluk içinde, hiçlikte kuruyup gitmekten ya da korkuyla, pişmanlıkla eceli beklemektense, kendisi için en önemli olan şeye, tek varlık gerekçesine bir son vermeyi seçmiştir: “…artık yazmayacağım.”

Fotoğraf: Hakan Savaş

Pavese’nin yaşama uğraşında büyük yer tutan “acı çekmek”, “yalnızlık”, “korku”, “ölüm/ölüm korkusu”, “aşk/kadınlar” gibi kavramları varoluşçuluk penceresinden değerlendirip bu kavramları yeniden bir “yaşama felsefesine” dönüştürebilmenin yollarından bahseder misiniz?

Varoluş filozofları “sınır durumlar” olarak adlandırıyor, kavramsallaştırıyor bu konuyu. Karl Jaspers’in varoluş felsefesinin anahtar kavramlarından biri olan “sınır durumlar” ın ne olduğunu anlamanın da her ne kadar ilk bakışta kolaymış gibi gözükse de, aslında oldukça zor olduğu söylenebilir. Jaspers’a göre varoluş ancak eylemde ortaya çıkar ve ölüm, acı, kaygı, tedirginlik, korku gibi, insanı belli bir olgunun sınırına götüren durumlarda gerçekleşir. Görüldüğü gibi, böyle bir tanım çerçevesinde anlaşılması zor görünen hiçbir şey yoktur. Oysa zorluk tanımda, düşünce düzleminde değil, sınır durumların bilgisine ancak bu durumlarda kalarak, yani yaşayarak sahip olunabileceğini bilmektedir. Başka bir deyişle, sınır durumların bilgisi aktarılarak edinilebilecek bir bilgi değildir; ancak kişinin kendi yaşam deneyiminin bir parçası olarak edinilebilir, öğrenilebilir. Eski Yunan’ın tapınağına yazılan “Kendini Bil!” buyruğundaki bilmek-bilgi sözcüğü de nakli, dolaylı ya da aktarılan bilgi değil, kişinin doğrudan kendisinin edindiği bilgi anlamındadır. Sınır durumlara ilişkin olarak şu da söylenebilir; insan bir akıl varlığı (homo sapiens) olduğu kadar duyumsayan, duyguları, tutkuları olan bir varlıktır. Tutku derecesine varan her duygu-duyum onu hazırlayan etkenlere karşı belli bir duyarlılık yaratır ve daha önce farkına varmadan geçtiğimiz pek çok şeyi, inceliği, ayrıntıyı görmemizi, anlamamızı, kendimizi daha iyi tanımamızı sağlayabilir.

2017 yılında, Torino’ya gittiniz ve Pavese’nin son günlerini geçirdiği, ardından da yaşamına son verdiği Otel Roma’daki 346 no’lu odasını görme ve orada Pavese’nin izini sürme şansına sahip oldunuz. Bu nasıl bir deneyimdi, Pavese’ye dair neler buldunuz o küçük otel odasında?

 “Herkes için başkadır bakışı ölümün / … ölüm gelecek, gözlerin olacak gözleri” diye yazmıştı Pavese. Ölmeye yattığı o tek kişilik, küçük yatağının baş ucunda durdum ve onun gözleriyle baktım odaya, dünyaya, yaşama. Benim için de işte o an sonsuzluk ve bir gündü: sonlu-ölümlü yaşamımda ölümsüzlüğü, sonsuzluğu duyumsadığım, kısacık ama çok yoğun, büyüleyici bir andı diyebilirim.

Son olarak gençlerin kitaplarla ilişkisine gelmek istiyorum. Hesse “Bugün pek çok insan görürüz, cıvıl cıvıl yaşam varken kitapları sevmeyi gülünç ve yakışıksız bulur, kitapları sevemeyecek kadar yaşamın kısalığından ve değerliliğinden dem vurur, öte yandan haftada sekiz gün kafeterya müziğini dinleyip dans etmekle pek çok saat harcamaktan geri kalmazlar” diyor. Gençlerle iç içe bir akademisyen olarak, teknolojiyle kuşatılmış günümüz gençliğinin kitaplarla ilişkisini değerlendirir misiniz?

Benim “Estetik” dersimde öğrencilerin zorunlu ders kitabı Pavese’nin günlüğüdür, “Yaşama Uğraşı”dır. Estetiğe ilişkin kuramsal kitaplar varken, bir yazarın günlüğünü okutmak ilk bakışta alışılmadık, yadırgatıcı ya da şaşırtıcı gelebilir. Ancak yine Pavese’nin dediği gibi “Etik değerler, ahlakın özü, gerçeğin ışığı öğretilemez. Her insan kendi içinde yaratmak zorundadır bunları. Bu kavramlar mutlak, zaman ve toplum dışı değerler olduğu için başkalarına iletilemez. Kelimeler bu kavramları ancak ana çizgileriyle dile getirebilirler.” “Estetik nedir?” sorusunun bir yanıtı “sanatın alanındaki güzel-güzelliktir”. Ama “güzel-güzellik nedir?” sorusu, yapısı gereği yanıtsız bir sorudur. Sanatın bilgisi, sanatın alanındaki güzelin-güzelliğin bilgisi öğretilemez, kişiden kişiye ancak “bulaştırılabilir”. Bazı kitaplar bu bulaştırma işini çok güzel yerine getirir, başarır. Öyle ki, bir kez bulaşan bir daha iflah olmayabilir. “Yaşama Uğraşı” da böyle bir kitaptır. Öte yandan tıpkı yazı gibi, yazma eylemi gibi, okuma da her birimizin, kendi yaşam deneyiminin parçası olan bir serüvendir. Dolayısıyla bir başkasına, öğrencilerime verebileceğim hazır okuma listeleri yok, olsa da vermem. Elimizde hazır bir rota, haritayla yapılan ve varılacak yerin belli olduğu yolculuklarda serüven duygusu yoktur. Okuma yolunda düşelim, sendeleyelim, kaybolalım, yanılalım ama iyisiyle kötüsüyle, yanlışıyla doğrusuyla bizim serüvenimiz, kendimize ait bir serüven, yolculuk olsun isterim. Genç arkadaşlara, öğrencilere bu serüvenin tadını bir kez bulaştırabilirsem (teknolojiye, göz alıcı, çoğu zaman göz boyayıcı dijital dünyaya rağmen) onların da iflah olmayacağını sanıyorum ya da umut ediyorum diyebilirim.

Pavese’de Yaratmak, Şiir ve Aşk: Katık Edilen Acı İle

Kendimizden başlıyoruz elbette. Kendimizi ikna etmeye çalışıyoruz. İlk okuruyuz kendimizin belki ama son olmayalım istiyoruz. Yazarken kendi kendimize konuştuklarımızın nihai sahibi ise Pavese’nin sözünü ettiği o kalabalık. Yazmayı bir zevk olarak anıyor burada, o cümlede. Yazmak her zaman zevk mi? Benim için öyle mi? Şu anda bu satırların okuru olarak size soruyorum: Sizin için öyle …

Pavese’de Yaratmak, Şiir ve Aşk: Katık Edilen Acı İle Read More »

Karbonel: Çocuk Fantazyasının Kitabı

Cadı, kral kedi Karbonel, konuşan hayvanlar bir yanda; ergenlikteki fiziki değişim, çocukluktan yavaş yavaş çıkma, ciddi haller takınma, dağınık saçlardan at kuyruğuna, rahat giysilerden formel giysilere geçiş öte yanda, uzlaşmaya çalışan çocuk ve yetişkin dünyalarıdır adeta. 1950’lerde fantastik edebiyat epik süvarilerine kavuşmuştu. Masallarla dile gelen hayaller, yeni bir adres belirlemişti. Siyasal eleştiriler, insanlığın yılgınlığından ve …

Karbonel: Çocuk Fantazyasının Kitabı Read More »

Demir Özlü Anlatılarında Varoluşsal Döngü

“Bilmek Vaktidir” Yazıları: 2

 Çıkardıkları, yazdıkları dergiler; hatta okudukları da öyledir. Örneğin: “Mavi” dergisi, “Seçilmiş Hikâyeler”, “Dost”, “Pazar Postası”, “Yeni Ufuklar”, “Yelken”, “A”…

Bir furya değil bugünkü gibi, bir ruh, bir iklim, entelektüelce bir bakış. İşte kurucu yanlarıdır bu. Önlerinde Sait Faik Abasıyanık gibi bir dil/anlatı ustası var. Ötede ise savaş sonrası Avrupa edebiyatı ve yeni düşün akımları… Elbette felsefe.

“1950 Kuşağı” entelektüel arka planı olan bir kuşaktır. Ülkenin gerçeğine bakıp/yorumlarken, dünyada olup bitenler de ilgilendirir onları.

Öte yandan kent gerçeği/kentte yaşamak onların birey olma durumlarını etkileyen/öne çıkarak bu konuda düşünmelerine neden olan bir olgudur. 1950’ler Türkiyesinin kentleşme/gecekondulaşma/göç süreçleri…

Siyaset de buna göre el değiştirmiştir. Köylüleşme kabına sığmamaktadır. Çünkü ülkenin henüz oluşturamadığı toprak reformu, tarım politikaları onları üretimsiz ve işsiz/mesleksiz kılmaktadır.

Aslında Marshall Yardımı/ NATO, ülkenin toplumsal dokusuna müdahale adımıdır. Kırsal kalkınmanın önünü kesmek için atılan birçok adımdan biri, Köy Enstitülerinin kapatılmasıdır. Çünkü buralarda yalnızca köy öğretmeni yetiştirilmemekte; adeta ülkenin köylülüğünü uyandırma, üretime katma, eğitme politikaları da amaçlanmaktadır. Evet bu bir temel eğitim hamlesidir.

Bunun yerine getirilen imam hatiplerle yoksul/alt kesimin çocukları dinsel eğitime odaklandırılarak muhafazakâr bir doku yaratmak amaçlanmıştır. Ki, bu doku bugüne değin sürgün vermiştir.

Ülkenin sosyolojik yapısındaki bu yönlendirici değişim siyasetin inşasıyla da biçimlendirilmiştir. İlk hamle, çok partili sistem; 1960 askeri müdahalesiyle biçimlendirilir. “12 Mart 1971” ise fazla özgürlüklere müdahaledir. “12 Eylül 1980” darbesine gelince, yarım kalanı tamamlayarak ülkenin, Batı ve ABD’nin Ortadoğu politikaları/hayalleri için adeta “tanzim” edilmesidir.

Evet, Türkiye bir tür “taşeron” ülke durumuna getirilmiştir.

Bu perspektifi çizme nedenim; eğer “1950 Kuşağı” edebiyatçılarının oluşumu ve sürdürülen yazınsal birikimini anlamak istiyorsak; bu süreçleri bilmemiz, anlamamız gerekir. Çünkü “1940 Kuşağı”ndan daha çok “1950 Kuşağı” modern edebiyatımızın kuruluşunu/yönelimlerini etkilemiştir. İtirazları olan bir kuşaktır bu kuşak. Yüzü “yeni”ye dönük, ülkenin ve dünyanın gidişatını izleyen 1930 doğumlular, o dönemin gençleridir.

Unutmayalım Sait Faik Abasıyanık, başlı başına bir ekol/okuldur, kurucu yazardır bu anlamda.

İşte “1950 Kuşağı” içinde Demir Özlü’nün edebiyatı bu süreçlerde filiz vermiş; yaşam/yapıt/ı ekseninde kendi yazınsal varoluş döngüsünü yaratmıştır.

Neler vardır burada?

Bunları da dilerseniz yapıtlarının ve yaşama izleklerinin kronolojik sırasıyla görelim:

Bu bağlamda Özlü’nün anlatı dünyasının ilk evresinde şu yapıtları çıkar karşımıza:

* Bunaltı (1958)

* Soluma (1963)

* Boğuntulu Sokaklar (1966)

İkinci evresinde:* Öteki Günler Gibi Bir Gün (1974)

* Aşk ve Poster (1980)

* Bir Uzun Sonbahar (1976)

* Bir Küçük Burjuvanın Gençlik Yılları (1979)

Bir bakıma ara dönemdir bu. Ardından sürgünlük dönemi ürünleri uç verir. Bunu da tematik olarak üç eksende değerlendirmek gerekir:

* öyküler/romanlar

* anlatılar/denemeler

* günceler

Özlü’nün edebiyatımızda “yenilikçiler” olarak adlandırdığımız “1950 Kuşağı” yazarlarından biri olması, yeni edebiyatın kuruluşunda dil/anlatım, yapı ve izlek çeşitliliği açısından farklı bir ses olması dikkate değer bir olgudur. Özlü, Türkçe’nin düzyazıdaki kullanım olanaklarını zenginleştirmiştir. Aynı zamanda edebî duyarlılığı/bilinci farklı yerlere/mekânlara taşıyarak yeni duyarlılık alanları açmıştır edebi anlatıya.

Ondaki kurgunun “ben” eksenli olması, bireyin varoluşsal sorunlarına değinmesi de bir anlatım tutumundan kaynaklanır. Öyle ki; zaman zaman “ben”le “öteki ben”in buluşup ayrıştığı yerleri/durumları anlatısının hem konusal/izleksel, hem de anlatım biçiminin belirleyici öğesi olarak öne alır.

Bu anlamda İthaka’ya Yolculuk özgün bir anlatısı olarak da karşımıza çıkmaktadır.

Yerdeşliği, mekân duygusunu; kopuş ve bağlanışları önceler anlatısında Özlü. Ama anlattığı bireyin öyküsünde zaman yansımalarını da buluruz.

* anlatılan zaman

* geçen zaman

* yaşanan zaman

* unutulan zaman

* sığınılan zaman

*düşlenen zaman olarak karşımıza çıkar her biri bu anlatısında.

Yerdeşlik, anlatıcının bilincinde bir çıkış noktasıdır. Çünkü o, bir anlatıcı olarak, artık kronolojik öykünün (anlatının) uzağındadır.

Parçalanan, yabanlaşan bir dünyanın diliyle konuşmaktadır.

Yarattığı (zamanın) bellek havuzlarında gezinir adeta.

Anlatıcı orada hatırlayan, sorgulayandır. Ama neyin/nasıl yaşandığına bakarken; bir geminin palamarıyla bağlandığı yeri/kıyıyı da görmezden gelmez. Oradaki haline/durumuna da sık sık döner.

Onu, İthaka’da yolcu kılanlara oradan bakar, hatırlar, karşılaştırır, öfkelenir, yer yer de hüzünlenir.

* gezgin ruh / bakış

* ülkeden kopuş / varış

* anlatım biçimi

* yolculuk anlatımı / romanı

* parçalanan / anlatım è yer/zaman/kişi/olay örgüsü

* günümüz dünyasında iç sürgünlük

* kentler <Helsinborg> Stockholm

* sorularla yol almak

* yolculuk nereye = s.12

* sürükleniş

* hatırlanan geçmiş = Ödemiş- çocukluk

* Stockholm >13

Nasıl Bir Anlatıcı?

Demir Özlü, yazarak, kaybettiklerini elinde/hayatında tutmak isteyen bir anlatıcıdır.

Giden biridir.

Gezgin değildir asla, yolcudur.

Ferit Edgü’ye yazdığı bir mektubunda şunu der:

“Her şeye, yaşadığım her yere aidim.” (*)

Kendisini bir “sürgün” olarak nitelendirmek istemez:
“ ‘Sürgün’… ağır sözcük. Bütün yaşamımız boyunca, orada da burada da sürgündük. Artık ‘gezgin’ olalım. (s.149)

Hep gitmekten yanadır. İç huzursuzluğu, yersizleşme yurtsuzlaşma arzusu onu besler. Hayata oradan bakar; düne, bugüne, hatta geleceğe.

Zira yer/mekan/ özleyiş duygusunu filizlendiren “uzaklaşmak”tır onda.

Bir Beyoğlu Düşü (1985), Berlin’de Sanrı (1987), Kanallar (1991) bu uzaklıkta yazılır. Gelip gelip onu bulan hüzün, bu anlatıların neredeyse ana kahramanıdır.

Evet, bir yanıyla keder/hüzün vardır onda. Yitirilmişlik duygusuyla gelen hatırlayış, kopuş…

Hep uçurumdadır aslında. Kapanmaz yarası vardır. Ve baş edemediği için yazar.

Burada da öne çıkan işte yurtsuzluk/ev/aidiyet arayışı. Kendini gittiği, yaşamını sürdürdüğü yerde “yabancı” olarak hisseder, öyle de tanımlar.

Sürgün, mülteci, göçmen, sığınmacı değildir. Gezgin ve yurtsuz…

Evine gidemeyen biri. Bir “İthaka” yolcusu da diyebiliriz. Hatırlayalım bu addaki romanını:

İthaka’ya Yolculuk (1996). İmlediğimiz gibi öz yaşamsal izler taşıyan bu anlatının dokusu başlı başına Özlü’nün yeryüzü konukluğunun/sürüklenişinin yeni anlatı denemesidir.

Onun bu izleksel yolculuklarının izlerini anlatılarında sürerken, karşımıza şu gerçekliğin çıktığını da gözleriz aslında: Özlü’nün ki tümüyle yurt özlemi değil, yer/mekân/yaşanmışlık özlemidir. İşte bu özlemin katmanları yansır anlatılarına.

Örneğin; bir “sıla hasreti” yoktur onda, ama yitiklik/yitirilmişlik, hatta “kayıp zaman” duygusu baskındır. Bunu da “yaşanan zaman”ın döngüsünden geçerek hatırlar sürekli. Burada yarattığı ise elbette ki kendi zamanıdır.

Uyumsuz, huzursuz bir gezginin otoportresidir işte karşımıza çıkan da. “Kayıp yurt” yoktur onda, bir sürgündeki gibi. İmlediğim gibi, uzaklık duygusuyla arasındaki mesafe onu sürekli gitmek/sürüklenmek eylemine hazırlar. Bu da onun için yazmak eylemi demektir aslında. Ya da yazmak için gitmektedir de diyebiliriz.

Geçmişe dönüşünün izlerinde yer yer “avare göçmen” birinin izlerine rastlarız. Onun bu gezginciliği kimi kez yurt kaçkınlığını yaşayan bir “seküler yurtsuz”u çıkarır karşımıza. Çoğunlukla da bunların penceresinden bakarız anlatılan yere/insana/mekâna, hatta dönülen geçmişe.

Ne/nasıl yaşadığından az buçuk söz etse de gördükleri, algıladıkları, hissettikleri ve hatırladıkları ön plandadır.

Yerinden edilmişlik, başkalarının hayatı, sessiz sürgün/lük, yabancılık, evsizlik, uyum/suzluk, sürgün-göçmen imgelemi kendisine bu süreçte seçtiği konulardır.

Özlü burada kurup yansıttıklarıyla “yurtsuz bir düzyazı dili” kurmaktadır.

Tanımlar Ötesi

Onun anlatıcılığını/anlatılarını tanımların kalıplarına sokarak değil, anlatıp dile getirdiklerinin anlamına bakarak yorumlamak gerektiği düşüncesindeyim. Bu anlamda tek “bağ”, onu tanımlayan perspektif: “1950 Kuşağı” çıkışlı olması.

Ortak manifestosu olan bir kuşak değildir onlar. Yani ne Dadacılar ne Sürrealistler ne de gerçeküstücüler gibidirler. Bir aradalıkları zamanın ruhu, dönemin edebi duyarlığı, politik söylemiyle ilgilidir.

Çıkardıkları, yazdıkları dergiler; hatta okudukları da öyledir. Örneğin: “Mavi” dergisi, “Seçilmiş Hikâyeler”, “Dost”, “Pazar Postası”, “Yeni Ufuklar”, “Yelken”, “A”…

Bir furya değil bugünkü gibi, bir ruh, bir iklim, entelektüelce bir bakış. İşte kurucu yanlarıdır bu. Önlerinde Sait Faik Abasıyanık gibi bir dil/anlatı ustası var. Ötede ise savaş sonrası Avrupa edebiyatı ve yeni düşün akımları… Elbette felsefe.

Sartre, Camus kuşağının yanı sıra Marksizm, yeni dalga sineması, yeni gerçekçilik akımı, yeni roman düşüncesi, varoluşçuluk düşünsel ve yazınsal iklim yaratmada onların ek-etkilenme kaynaklarıdır. Ötede ise önlerinde duran 1940 kuşağı yazarlarının birikimi, hayata bakışları, kendi öznelliklerinden beslenmeleri onlar için apayrı etkilenme/yönelim kaynağıdır…Boyutlanma ve açılım söz konusudur.

(*) Özyurdunda Yabancı Olmak, Demir Özlü-Ferit Edgü Mektuplaşmaları, 2017, Sel Yay., s. 182, 248 s.

Cesare Pavese: Ölümün Nişanlısı

Herkese bir bakışı var ölümün. Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak. Bir ayıba son verir gibi olacak.                                               Cesare Pavese Yaşamın ucuna ya da Hamlet’in sözcükleriyle “o kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya”ya, o ölüm denen meçhul ülkeye doğru usulca ilerleyen bir garip yolcuydu Pavese. Ne yapsa uzaklaştıramayacağı, yaltaklanan bir köpekti “ölüm”. “Herkes ölmek için …

Cesare Pavese: Ölümün Nişanlısı Read More »

Kozmik Şaka, Hüzünlü Kahkaha

Türk okuru Vonnegut’un diğer kitaplarıyla çok erken tanışmış olmasına rağmen, 1959’da yazılmış bu roman, dilimize ancak 2018’de çevrilebildi. Hâlbuki Titan’ın Sirenleri bir çekirdek kitap.

Oğuz Atay, günlüğünün ilk sayfalarında Türkiye’de Tatlı Budala adıyla gösterilmiş olan The Party filminden bahseder: “Bugün, Blake Edwards’ın -baş oyuncu Peter Sellers- “The Party” adlı filmini gördüm. İyi niyetli ve korkunç sakar bir adamın hikayesi. İlk defa bir komedinin, beni bu kadar yorduğunu, bana acı geldiğini gördüm.” Kurt Vonnnegut da Ülkesi Olmayan Adam kitabında şöyle der: “Laurel ve Hardy’ye kasıklarım çatlarcasına gülerdim. Orada bir şekilde, korkunç bir trajedi vardı. Bu adamlar bu dünyada yaşayamayacak kadar tatlı insanlardı ve sürekli korkunç bir tehlike ile yüz yüzeydiler.”

Kara ve ince alayın bu iki ustası, aslında kendilerinden bahsetmektedirler. Komediyi trajediden ayrı düşünemeyiz. Fakat mizah, sinizme dönüştüğünde bir yanılsama meydana gelir. Heccav, bıyık altından haince gülerken ya da acımasızca sırıtırken duygularını gizler. Maske düştüğündeyse şifasız bir hüzünle karşılaşırız ya da şöyle desek daha mı doğru olur; şifası mizah olan bir hüzünle. Mesela Jonathan Swift’in tüyler ürpertici ‘Alçakgönüllü Bir Öneri’sinin altında haklı bir öfkenin yanı sıra tarifsiz bir keder de yok mudur? Vonnegut, kendisiyle yapılan bir söyleşide 11 Eylül üzerine sorulan bir soruya; “Bunun gibi hayret verici bir olayda, Dresden’in bombalanması gibi büyük bir olayda şöyle düşünürüm: Tanrım, Vezüv yine patladı!” diye cevap verir. Tipik Vonnegut mizahı. Kimilerinin zalimce bulabilecekleri ironik bir üslup. Ama aynı röportajda şunları söylediğine de şahit oluruz: “Şimdi II. Dünya Savaşı sonunda hissettiklerimi hissediyorum: Benden yapmam beklenen her şeyi yaptım, şimdi eve gidebilir miyim lütfen? Sonra düşünüyorum: İyi de evim hangi cehennemde?” Bu içli ifadeyle sinik tavır çelişkili gibi görünse de birbirini bütünler. Vezüv patlamıştır ve eve dönmek imkânsızdır. Vonnegut’un kahramanları, anlamlandırmaya çalıştıkları bir evrende uzay zaman girdapları içinde oradan oraya anlamsızca savrulup dururlar.

Her şey Dresden’de başlar. Vonnegut’un “İçeriği ve adıyla H. G. Wells’e layık” dediği 2. Dünya Savaşı sırasında bombalanan Dresden’de. Vonnegut, Amerikan piyadesi olarak savaşa katılmış, Almanlara esir düşmüş; Dresden’de, bombalanan şehirde, bir et deposunda sağ kalmıştır. Şehirde yaklaşık 120 bin kişi ölmüş, insan aklının ürettiği teknoloji, insanlığa akıl almaz bir yıkım getirmiştir. Böyle bir yıkımla baş edebilmek için en güçlü silah mizahtır. Ciddiyetin ve aklın iflas ettiği bu aşamada Vonnegut şakaya sığınır. Olup biten her şeyi korkunç bir şaka olarak görmek ve kabullenmek onun için tek çıkar yol olacaktır.

Dresden’de yaşadıklarını doğrudan anlatmak için henüz vakit vardır. Önce Huxley esintili bir distopya gelir; Otomatik Piyano. Yazarlığına bir distopya ile başlaması anlaşılabilir bir durumdur. Otomasyon üzerine kurulmuş bir ütopyayı ters yüz eder. Sonrasında distopyaya sadece hikâyelerinde geri döner. Harrison Bergeron’da mutlak eşitliğin totaliter bir sisteme dönüştüğü zalim bir dünyayı, Yarın Yarın ve Yarın’da ömrünü uzatmanın bir yolunu bulan insanoğlunun nüfus artışının felaket sonuçlarıyla girdiği mücadeleyi anlatır. Romanları doğrudan distopya olmasa da distopyanın buruk tadı kurguya karışır. Otomatik Piyano’nun üslubu usludur. Olaylar klasik roman şablonuna uygun olarak ilerler. Elbette yazarın baharatlı dili, hınzır mecazları iş başındadır. Dil bir sonraki romanında distopik hâle gelmeye başlayacak, o uslu anlatımın yerini çılgın bir üslup ve zamanda bir oraya bir buraya ışınlanan bir kurgu alacaktır. Bu distopyayla beraber Vonnegut’un makineye karşı savaşı da başlayacaktır. Otomatik Piyano’da makinelerin hâkim olduğu mekanik ‘ütopya’, sınırlarından taşarak insanın çaresizce bir dişlisi olduğu paranoyak makine evren fikrine kadar genişleyecektir. Bu bizi Bergson’un komik tanımına götürür. Bergson’a göre gülme, insanın mekanik olana karşı tepkisidir.

Sonraki romanı Titan’ın Sirenleri’nde “bilimkurgu ile ana akım arasındaki ayrım çizgilerini yok eden hınzırca zekâsı”nı gösterecektir. Türk okuru Vonnegut’un diğer kitaplarıyla çok erken tanışmış olmasına rağmen, 1959’da yazılmış bu roman, dilimize ancak 2018’de çevrilebildi. Hâlbuki Titan’ın Sirenleri bir çekirdek kitap. Yazarımız, sonraki romanlarında işleyeceği, neredeyse takıntı hâline getireceği birçok temayı bu romanında kurcalamaya başlar. Köpeğiyle birlikte bir kronosinklastik infundibulumun (Korono zaman demek, Sinklastik tüm yönlerde aynı tarafa doğru kıvrılan anlamına geliyor, diye açıklar uydurduğu bu Lemvari cümleyi) ortasına dalarak bildiğimiz zamanın ötesine geçen milyoner kâşif Winston Niles Rumfoord, Mezhaba No 5’in Tralfamadorlu sakinlerinin öncüsüdür. (Tralfamadorlular ilk kez bu romanda ortaya çıkarlar fakat Vonnegut onlara asıl şeklini Mezhaba No:5 romanında verecektir.) Tralfamadorlular yakın zamanda seyrettiğimiz Arrival filmindeki uzaylılara benzerler. Ama onlar zamanın içinde yaşanmış ve yaşanacak bütün anları görebilmelerine rağmen Heptapodlar gibi akışa müdahale etmezler. Rumfoord da bütün olacakları bilmesine rağmen sadece kehanette bulunur. Kadere müdahale etmez, edemez. Malaki Constant’ın dünyada başlayan Mars, Merkür ve Satürn’ün uydusu Titan’da devam eden komik ve kederli macerasında Tralfamadorluların kullandığı bir dişli olduğunu sonradan anlayacaktır. Rumfoord aynı zamanda Vonnegut’un Kedi Beşiği romanında icat edeceği Bokonon inancına benzer bir Mesihçiliğin de mucididir. Fakat sonunda her şey gide gide dehşet verici kozmik bir şakaya varır. Daha sonraları Douglas Adams, Stanislaw Lem gibi yazarların da kendi kurgularına dâhil edecekleri bir motiftir bu. Baudrillard’ın “Sakın dünyamız da başka bir dünyada reklam metni olarak kullanılmak için burada olmasın.” İfadesinde karşılığını bulan kozmik şaka fikri bugünün simülasyon teorilerine kadar götürülebilir. Titan’ın Sirenleri’nde Dünya bir reklam metni değil bir yedek parça üretim merkezidir. Onun o insafsız mizahi üslubuna alışkın olan okuru bir kara mizah şöleni bekler bu kitapta.

Vonnegut’ta taşlama ve ağıt sarmaş dolaştır. Şampiyonların Kahvaltısı’nın sonunda “Bir gözyaşı, bir ukde anlamı kazanarak” süzülen bir damla onun acı hicvine gizlenmiştir.

Gölgenin Ölümü

 (Bir Çağdaş Afrika Masalı)

Bir adamla gölgesi aynı gün, aynı saatte, aynı anneden dünyaya geldiler. Buna kimse şaşırmadı. Çünkü ebeler, o güne dek çok şeyler görmüşlerdi: Çift başlı bebeklerden tutun da sakalı çıkmış başsız ihtiyarlara varıncaya dek birçok şey…
Adamla gölgesi, ucu bucağı görünmeyen engin bir çölde, ikiz kardeşler gibi birlikte büyüdüler. Güneşin, her sabah, harikulade bir göl manzarası üzerine doğduğu, akşam olunca da gökyüzünün derinliklerinde asılı duran elmas parıltılı yıldızları göstermek için ışıklarını söndürdüğü ıssız bir çöldü burası… Bizim ayrılmaz ikili (yani, adamla gölgesi), burada çok mutluydular.
Adam, gölgesine öyküler anlatmayı çok seviyordu. Her türden, her yöreden öykülerdi bunlar… Böylece, o koca çölün ortasında yalnızlık çekmiyorlardı. Her ikisi de, birlikteliklerinin devamını sağlayan güneşi, ayı ve yıldızları çok seviyorlardı. Zaten bu ıssız çölde, güçlü ışıklarıyla ortalığı aydınlatan bir güneş, bir ay, bir de yıldızlar vardı. Onlar da adamla gölgesini çok seviyorlardı. Adamla gölgesi güneşi, ayı ve yıldızları çölün neresinde olurlarsa olsunlar aynı mesafede ve aynı parlaklıkta görebiliyorlardı.
Günlerden bir gün, adam gölgesine dönerek şöyle dedi:
“Bak dostum, sana bir öykü anlatacağım… Hişt!.. Beni dinliyor musun?”
Gölgesi “Hı hı” diyerek başını salladı. Bunun üzerine adam, öyküsüne başladı:
“Vaktiyle çok, ama çok yoksul bir adam varmış. Bu adam, yoksul olduğu kadar da aptalmış. Günün birinde, zengin bir adamla karşılaşmış ve sormuş:
“Hemşerim, demiş. Böylesi bir zenginliğe ulaşmak için ne yaptın?”
Zengin adam şöyle cevap vermiş:
“Bir sabah, erkenden gölgemin peşine takılıp yürüdüm. O gitti ben gittim, o gitti ben gittim. Sonunda bir ülkeye ulaştım. Burası öyle bir ülkeydi ki, bana sadece yerdeki altınları toplamak kaldı. İşte, benim zenginliğimin hikâyesi bu.”
Bunu dinleyen yoksul adam da, ona öykünmek istemiş: Ertesi sabah, erkenden uyanıp gölgesinin peşine takılmış. Dur durak bilmeden, gün boyunca onu takip etmiş. Öğle vakti yaklaşırken, gölgesinin yorulup küçülmeye başladığını görmüş ve durmuş. İkisi birlikte, bir süre dinlenmişler. Daha sonra, adam ayağa kalkmış ve gölgesine seslenmiş:
“Haydi sallanma; acele et…” demiş. “Beni bir an önce şu altın dolu kente götür…”
Sonra yine yola koyulup gün batımına kadar yürümüşler. Zavallı adam, akşam olup da umutları kaybolunca, yeniden, yorgun argın kulübesine dönmüş.”
Öyküyü dinleyen gölge, alaycı bir kahkaha attı. Ardından da adama dönerek;
“Siz insanlar, bazen, ne kadar saf ve salak olabiliyorsunuz.” dedi.
“İnsanları aşağılamaya kalkma.” dedi adam. “Siz gölgeler de aynısınız. Bazen siz de çok aptal olabiliyorsunuz. Bak, şu öyküyü dinlersen bunu daha iyi anlarsın:
“Vaktiyle, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan, sessiz, sakin bir adam varmış. Sabah güneşle birlikte uyanır, güneş batar batmaz da yatağına girermiş. Adamın tek mutluluğu, gerek sabah saatlerinde gerekse öğle sonlarında kendi gölgesini sağlıklı ve sıhhatli görmekmiş. Çünkü onunla birlikte oynamaktan hoşlanırmış. Sabahları kalkar kalkmaz, sabah gölgesinin kapı önünde kendisini beklediğini görür ve kendisine şöyle seslendiğini işitirmiş: “Haydi, evin batı avlusuna gel de oynayalım. Ama biraz acele et. Benim gecem gelmeden oyunun tadını çıkartalım.”
Adam, onun çağrısına uyar ve ikisi birlikte ikindi vakti girinceye kadar mutlu ve keyifli bir gün geçirirlermiş. Adam çok yorgun olmasına rağmen, batı avlusundan ve sabah gölgesinden üzülerek ayrılırmış. Ama bu arada, doğu avlusuna geçmek ve ikindi gölgesiyle yeni oyunlar oynamak için de sabırsızlanırmış. Kapının önünde onu bekleyen ikindi gölgesi de en az onun kadar heyecan duyar ve bağırırmış:
“Haydi, doğu avlusuna gel de oynayalım. Ama biraz acele et. Akşam güneşi batmadan oyunun tadını çıkartalım.”
Günlerden bir gün, adam sabah gölgesine şöyle demiş: “Biliyor musun? Benim çok iyi bir arkadaşım var. Üçümüz birlikte oynasak ne dersin? Çok hoş olmaz mı?”
“Aaaa!..” demiş sabah gölgesi. “Bunu bana daha önce niçin söylemedin? Senin arkadaşın benim de arkadaşım sayılır.”
Adam, aynı gün, bu düşüncesini ikindi gölgesine de açmış: “Benim çok iyi bir arkadaşım daha var. Üçümüz birlikte oynasak ne dersin? Çok hoş olmaz mı?”
İkindi gölgesi de sabah gölgesi gibi cevap vermiş:
“Aaa! Bunu bana daha önce niçin söylemedin? Senin arkadaşın benim de arkadaşım sayılır.”
Ertesi gün, adam her iki gölgesini de yanına çağırıp konuyu açmış:
“Sevgili dostlarım; artık bundan sonra üçümüz birlikte oynayacağız. Madem sabahtan akşama dek birlikte oynamaktan usanmıyoruz, böylesi daha güzel olacak. Şimdi söyleyin bana; oynamaya nereden başlayalım?”
Sabah gölgesi:
“Batı avlusunda oynayalım.” diye atılmış.
“Batı avlusu olmaz.” demiş ikindi gölgesi. “Doğu avlusu daha güzel, orada oynayalım.”
Derken, iki gölge arasında zorlu bir tartışma çıkmış. Ama bu tartışma öyle kalmamış. Bir süre sonra saç saça baş başa kavga etmeye başlamışlar. Durum öyle bir noktaya gelmiş ki, bıçaklar çekilip kanlar dökülmüş. Bunu gören o sessiz ve sakin adam, üzüntüsünden başını alıp dağlara kaçmış. Sonunda da, sadece geceleri ortaya çıkan sevimsiz bir büyücü olmuş.”
Adam öyküyü bitirdikten sonra gölgesine döndü ve sordu:
“Peki, şimdi ne düşünüyorsun?”
“Anlattığın öykü, senin gibilerin ne kadar ahmak olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.” diye cevap verdi gölge. “Böylesine sakin ve barışcıl bir adam, kavga eden iki dostunu niçin ayırmıyor ki?”
Adam:
“Gözü dönmüş, eli bıçaklı kavgacı dostları ayırt etmek öyle sandığın kadar kolay değil. Bu öyküm hoşuna gitmediyse sana başka bir tane anlatayım.” dedi ve yeni öyküsüne başladı:
“Bir zamanlar, bir adamla gölgesi birbirlerini çok seviyorlarmış. Tıpkı seninle benim gibi… Bir gün adam hastalanmış. Ve bu sıkıntısını gölgesiyle paylaşmak istemiş.
“Her yanım cayır cayır yanıyor dostum. Ateşim çok yüksek. Sanırım beni güneş çarptı. Bu günlük kulübeye girsem de birazcık dinlensem iyi olacak.”
Gölgesi bu işe razı olmamış:
“Hatırlasana dostum;” demiş. “Hani bir keresinde benden kulübenin önünde birazcık beklememi istemiştin. Sen de sandaletlerini almak için kulübeye girmiştin. Aslında içeride uzun süre de kalmamıştın. Ama ben, bu kısa zaman içinde az kalsın yalnızlıktan ölecektim. Ne olursun, sabırlı ol. Beni bir saniye bile yalnız bırakma.”
Adam o gün sabretmiş. Kulübeye girmemiş. Ama ertesi gün, hastalığı iyiden iyiye artmış. Durumun ciddiyetini, bir kez daha, gölgesiyle paylaşmak istemiş:
“Sevgili dostum;” demiş. Dün senin hatırın için akşama dek güneş altında kaldım. Bu gün hastalığım daha da ağırlaştı. Büyük bir olasılıkla beni güneş çarptı. Kulübede biraz dinlensem çok iyi gelecek.”
Gölgesi yine itiraz etmiş:
“Dostum, sen beni öldürmek mi istiyorsun?” demiş. “Senin yokluğuna bir an olsun katlanamam. Ne olursun, sana yalvarıyorum: Beni bir saniyecik bile olsa terk etme.”
Ertesi gün, adam zor işitilebilen bir sesle gölgesine şöyle demiş:
“Eğer bir an önce kulübeye girmezsem öleceğim. Güneş beni öldürmek üzere.”
Adamın gölgesi, inatla direnmiş:
“Beni gerçekten seviyorsan, bir daha şu kulübenin adını anma. Seni izleyemeyeceğim yerlerden söz etme. İşte bu kadar. Konu kapanmıştır.” diyerek kestirip atmış.
Bir süre sonra, adam gerçekten ölmüş. Yakınları onu derin bir çukura gömmüşler. Böylelikle adam, gölgesinden sonsuza dek ayrılmış. Tabi, gölgesi çok pişman olmuş, ama iş işten geçmiş. Adamın gölgesi, o günden beri, kimi geceler, ortaya çıkar ve mezarın çevresinde dolanırmış. Söylenceye göre, yeryüzündeki bütün hayaletlerin atası oymuş.”

***

“Peki, söyle bakalım; bu son anlattığımı nasıl buldun?” diye sordu, adam gölgesine. “Hâlâ gölgelerin bizimkilerden daha akıllı olduklarını mı düşünüyorsun?”
Gölge, derin bir iç geçirdikten sonra;
“Çok hüzünlü bir öykü.” diye mırıldandı. “Aynı şeyin benim başıma gelmesinden de korkuyorum. Çünkü ben de seni çok seviyorum. Senden ayrı kalmamak için, kocaman bir budalalık yapmayacağımdan emin değilim.”
Adam gölgesine;
“Ben seni senden de çok seviyorum.” dedi. “O nedenle seni memnun edecek bir haberim var. Geçenlerde bir şey işittim: Buradan epey uzakta, gecesi olmayan bir kent varmış. Kulübelerinin içinde bile sen beni izleyebilirmişsin. Her yanı ışık doluymuş. Sanırım bu kent her ikimizin derdine de çare olabilir. Ne dersin?”
Gölge heyecanlanmıştı:
“Bu habere çok sevindim.” diye haykırdı. “Bunu bana daha önce neden söylemedin? Yarından tezi yok, biz de o kente gidelim.”
Adam, ertesi sabah, gölgesinin elinden tutup gecesi olmayan kente doğru yola çıktı.
Gölge, daha kenti görür görmez, hayranlığını gizleyemedi:
“Dostum şuna bakar mısın; bu kentte ne kadar güzel ve yüksek evler var.”
“Bu gördüğün bir şey değil; söylentiye göre başı bulutlara değen binalar bile varmış. Haydi, biraz acele edelim.”
Kentin sokaklarına dalar dalmaz, gölgenin keyfi kaçtı. Birden rengi solar gibi oldu. Suratı asıldı. Onu bu hâlde gören adam:
“Rahatsız mısın?” diye sordu. “Seni birden zayıflamış gördüm. Belki de yol yorgunluğundandır.”
“Sanmıyorum dostum,” dedi gölge. “Çevremizi saran şu yüksek binalar ve egzoz dumanı, güneşin gerçek yüzünü bizden gizliyorlar gibi geldi bana… Sence de öyle değil mi?”
“Hayır…” diye atıldı adam. “Biraz dinlenelim; bak o zaman kendini daha iyi hissedeceksin.”
Adam bunları söyledikten sonra, dinlenmek amacıyla, bir mağazanın duvarına yaslandı. Gölgesi de bütün sevecenliğiyle onun koynuna sokuldu. Bu arada yoldan geçen insanlar, adamın yüzüne bön bön bakıp homurdanıyorlardı. Hatta bazıları, sokağı tıkayıp hızlı yürümelerini engellediği için, adama yakası açılmadık küfürlerle hakaret ediyorlardı. Çok geçmeden bir polis memuru gelip adamla gölgesini tehdit etti: “Yolu tıkamaya devam ederseniz sizi içeri atarım.” dedi.
Gölge, kısık bir sesle iyimserlik düşüncelerini dile getirdi:
“Belki geceleyin kendimi daha rahat hissederim.” dedi.
Adam:
“Bence de öyle” diye onu yüreklendirdi. Söylentiye bakılırsa, buranın gecelerini binlerce güneş birden aydınlatırmış.”
Gece olunca, gölge yeniden rahatsızlandı. Binlerce güneşten her biri, gölgeyi bin bir yöne çekip sündürüyordu. Zavallı gölge, kendisini paramparça hissediyordu. Adam gölgenin rahatsızlığını fark etmişti:
“Ne o?” diye sordu. “Birden durgunlaştın. Çok keyifsiz görünüyorsun. Kesinlikle yol yorgunluğundandır.”
Gölge, onunla aynı görüşte değildi:
“Bak dostum, gündüz de söyledim; çevremizi saran bu yüksek binalar ve egzoz dumanları gökyüzümüzün elmas parıltılı güzelliğini bizden saklıyorlar. Ne dersin?”
Adam, yine aynı cevabı verdi:
“Yoo… Birazcık dinlenelim; bak o zaman kendini daha iyi hissedeceksin.”
Adam öyle diyordu, ama birazcık olsun dinlenmeye fırsat bulamıyorlardı. Çünkü dinlenmek için her durdukları yerde, karşılarına bir polis memuru çıkıyor ve bağırıyordu: “Trafiği engelliyorsunuz; lütfen yürüyün.”
Adam, bu kez, gölgesini kucağına alıp yürümeye başladı. Gecesi bulunmayan kentin bütün sokaklarını adım adım dolaştı. Bir yandan da gölgesine karşı kendini savunuyordu:
“Biliyorsun, bütün bu başına gelenler benim kabahatim değil. Beni anlıyorsun değil mi?”
“Elbette anlıyorum.” dedi gölge. “Zaten seni suçlamıyorum dostum. Burası insan eliyle kurulmuş bir kent. İnsanın neler yarattığı bütün çıplaklığıyla ortada. Buranın sadece gecesi değil, gündüzü de yok. Kendi memleketimizi hatırlıyor musun? Güneşi ne kadar güçlü ve aydınlıktı… Küçücük yıldızları ne kadar canlı, ay ne kadar yumuşak ve parlaktı…”
Adam, kentin cehennemî gürültüsü içinde onu kucağında gezdirirken, gölgesi büyük bir özlemle kendi memleketlerinin güzelliklerinden söz ediyordu. Dur durak bilmeden konuşuyordu. Ne zaman ki, yüksek binalar ve fabrika dumanları güneşi onlardan tam olarak uzaklaştırdı, işte o zaman sustu.
Adam, gölgesinin ne kadar ağır bir hastalık geçirdiğini ancak kucağına dönüp bakınca anladı: Kolları bomboştu. Gölgeler o denli nazikler ki, ölürlerken bile, ortalığı velveleye vermeden giderler.
Gölgenin ayrılık acısı, adamın yüreğine oturmuştu. O denli hüzünlendi ki, kentin orta yerinde, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ama kimse onun sesini işitmedi. Çünkü işitmek için durmak gerekiyordu. Ama bu kentte durmak yasaktı. Bir an, yeniden kendi güneşine, ayına ve hemşehrisi olan sıcak kanlı yıldızlarına dönmek ve onların altında yaşama isteği duydu. Ama gölgesi yanında olmadan nasıl yaşayacaktı?
Adam, birden ağlamayı kesti. Gözyaşlarını kuruladı. O da gölgesini kaybetmiş diğer kent insanlarına öykünmeye başladı: Güneşin, ayın, yıldızların ve gölgelerin biricik ve özgün dünyasını bir daha anımsamamak için yoğun bir telâş içinde yürüdü de yürüdü.

J.Baudrillar’dan U.Eco’ya Bir Simülasyon Olarak Zaman ve Yalan…

Hayretin alabildiğine küçüldüğü bu zamanda, şaşkınlık, varlığın metropol hatta megapol ölçüsündeki cesameti kadar büyüyecek ve öncelikle tanınamayan ölçülerin tanıtıcı kılavuzları tanınmak zorunda kalınacaktır. Zira bu zamanda hakim olan yegâne ölçü, koyu, kalın ve ağır bir duyarsızlıktır ve bu duyarsızlığın kalıplarıyla davranmak ta ayrıcalıklı olmak için bir garanti hükmündedir.   Günceli yaşama baskılarının gönüllü uygulayıcıları olarak, …

J.Baudrillar’dan U.Eco’ya Bir Simülasyon Olarak Zaman ve Yalan… Read More »