Hikaye

Edebiyat İyileştirir/ Yoksunluktan Varoluşa

Edebiyat okuruyla var olan bir metindir. Okur, okuduğu romandaki ve öyküdeki karakterin içindeki ruh hali ile hemhal olur, onu içselleştirir. Peki edebi karakterlerin terapi tarafı… Bu mümkün mü? Okurların yazarların dünyasıyla sorunlarına çare bulması… Bunu düşündüren bir kitap yayımlandı yakın zamanda. Psikolog Mine Özgüzel’in yazdığı “Edebiyat Terapi” adlı kitabıyla edebiyatı mesleğiyle nasıl dost hâline getirdiğini, …

Edebiyat İyileştirir/ Yoksunluktan Varoluşa Read More »

Sözün Rafine Hali

Ama bilirsiniz “yokluk” bir mertebedir ki ona ulaşmak her babayiğidin harcı değildir.

Mustafa Kutlu, Hayat Güzeldir

 

Mustafa Kutlu’nun Hayat Güzeldir kitabı okura sevincini ve huzurunu bulduran hikâyelerden oluşuyor. Bu hikâyelerin kahramanları yaptıkları iyilikle, âşık olarak ya da bir musibete uğrayarak dönüşüm geçiriyorlar. Yaşadıkları tecrübe, onların dünyevi safralarını atarak kuş gibi hafiflemelerini sağlıyor. Dünyanın ağırlıklarından kurtulmak, arınmak anlamına da geliyor.

Çiçek Tefsiri’nin kahramanına hastaneden çıkarken rastlıyoruz. Güneşi gören adam şaşırıyor: “Allah, Allah” dedi içinden “Ben içeri girerken bu güneş neredeydi?”  Anlıyoruz ki adam, hastanede her ne yaşadıysa bir farkındalık kazanmıştır. İçeri girerken göremediği güneşi çıkarken fark etmiştir. Onun ne yaşadığını daha sonra öğreneceğiz. Bu şaşkınlığın yanında hafiflemiştir de: “Ulan on yaş gençleştim sanki!” Yolda ilerlerken refüjün içindeki laleleri fark eden adam, duracak ve çiçek cümbüşünün seyrine dalacaktır. Mustafa Kutlu, bir iki fırça darbesiyle derdini anlatabilecek bir ustadır. Adam durunca aceleyle yürüyen bir iki kişi ona çarpar, söylenip giderler. Bu sahne şehrin keşmekeşini, boğucu telaşını hissettirir bize. Gülten Akın’ın dizeleri yankılanır bu kısacık sahnede. Kimsenin durup ince şeyleri anlayacak vakti yoktur. Kutlu, dünyevi fazlalıklardan kurtularak şen maneviyata kavuşan kahramanlarının hikâyelerini anlatırken kendi dilini de yalınlaştırır. Dil incelir, içten bir lirizmi okura taşır cümleler. Adamın artık hakikati seyredebilen nazarından çiçek tefsiri tasvir edilir. “Ağaçlara bakıyor, tomurcuklar patlamış, ilk çıkan yaprakları bir keçi yavrusu kadar sevimli ve parlak.” Adam dayanamaz, şükrederek yüzünü gözünü lalelere sürer. Buradan mescide yollanan adam, iki rekât şükür namazı kılacak, okur da onun ne yaşadığını öğrenecektir. “Tahliller olumlu çıkmış, o şüphe edilen kötü hastalığa yakalanmamıştı.” Bu hikâyenin adının neden çiçek tefsiri olduğu barizdir. Yaradılanı hakikatiyle okuyabilen insan, Yaradana ve şükürlü bir sevinç istikametine yürüyecektir. Adam çiçek tefsirini yapmış, ardından mescide yönelmiştir. Kâinatı dolduran kozmik ayetler, insanı hakikate çağırmakta, kesret perdesini aralayan insan bu kozmik ayetleri okuyabildiği nispette gerçeğe ulaşmaktadır. Çiçekler elbette tefsir edilebilir. Çiçekleri tefsir edebilen insan, bu tefsirden çıkardığı anlama göre hayatını düzenleyecektir. Kahramanımız küçük esnaftır. Yaşadığı tecrübeden sonra bambaşka bir adam olarak dükkânına döner. Dükkânı boşaltmasını isteyen abus çehreli mal sahibine “Çıkacağım tabii. Sen gönlünü ferah tut.” diyecektir. Ardından kendini arayan oğluna bunu ilettiğinde bundan hiç hoşnut olmayan oğlu, “Yahu baba, eller her geçen gün büyüyor, biz küçülüyoruz. Oldu mu yani.” şeklinde mukabele edince acıyla gülümseyen baba “Oldu, oldu. Küçük güzeldir.” cevabını verir. Mustafa kutlu, doksanlı yıllarda İslamcı entelektüel camiada popüler olan iktisatçı E. F. Schumacher’in Küçük Güzeldir adlı ekonomi kitabına da güzelce gönderme yapar.

Cemal Şakar, Hikâyât adındaki küçürek öykülerden oluşan kitabını iki bölüme ayırır: Bir adlı ilk bölümde Kur’an’daki helak edilen kavimlerin kıssalarından ilhamla yazılmış kıpkısa öyküler vardır. Çok adlı bölümde ise modern insanın arayışları, çıkmazları, şaşkınlıklarına dair çok kısa öykülere yer verilmiştir. Cemal Şakar, sanki ne kadar yalınlaştırsa da kendi sözünü kesretten kurtaramayan sanatçının çelişkisini gösterir ikinci bölüme Çok adını vererek. Şakar’ın bu ikinci bölümdeki Lamba adlı küçürek hikâyesi Kutlu’nun Çiçek Tefsiri’nin akrabasıdır. Elindeki sapanla sokak lambalarını kıran bir adam yakalanır ve savcının karşısına çıkarılır. Savunması okuru çarpar: “Yıldızlar, yani işaretlerimiz sönükleşiyor. İnsanlar yollarını, yönlerini nasıl bulacaklar bunca aydınlıktan gözleri kamaşmışken.” Yıldızlar işaretlerimizdir, karada ya da denizde yönümüzü onlara bakarak buluruz. Ama buradaki işaret, daha derin bir bağlam içinde asıl anlamını bulabilir. İşaret, hakikati gösteren ayetlerdir. Tıpkı çiçekler gibi yıldızlar da Allah’ın kozmik ayetleridir. Onları fark edip gören ve hakkıyla okuyabilenler, yeryüzünde istikametlerini tayin edebilirler. Yeryüzündeki ışık kesreti gökyüzündeki işaretleri perdelemektedir.

Yeryüzü macerasında insana yüklerinden kurtulmayı salık veren iki hikâyeci bunu yaparken sözü en rafine hâliyle kullanma gayretindedirler.

Yaralı Zaman/ Kanayan Bellek

“Bilmek Vaktidir” Yazıları: 4

Milan Kundera’yı salt romancı olarak anmak doğru değil. Entelektüel kimliği edebiyat düşünürü kıldığı gibi, bir kültür insanıdır o. Bu anlamda roman ve denemelerinden iz sürerek dünyaya, insana, edebiyatın ne olduğuna/olmadığına dair çok şeyi öğrenir, sorgularız.

 

Milan Kundera, tüm anlatılarıyla okurunu görevlendiren bir yazardır. Bir bakıma, hazır okur ister. Yani tembel okurun onun anlatılarıyla pek işi yoktur. Bu yanıyla yazdığı her bir şeyin düşünsel boyutu/anlamı/göndermesi ister istemez okurunu donanımlı bekler.

Tüm bunlar onun sıra dışı bir anlatıcı olduğunu göstermez elbette. Ama Kundera, sıradan da değildir. Yani anlatılarını köklendirdiği bir gelenek, alıp taşıdığı bir bakış/görüş, söylem vardır.

İtirazı olan bir anlatıcının yolu/yordamı onu ayrıksı kılar. Belki de Kundera için böylesi bir yakıştırma yapabiliriz ilkten: Ayrıksı yazar, aykırı kimlik!

Sıradüzen içinde yaşamayan, yani ülkesinden kopuşunu hazırlayan sürece itirazlarını dillendiren; üstelik bunu da daha başlangıçta ilk dönem romanlarına (Gülünesi Aşklar, 1969; Şaka, 1967; Yaşam Başka Yerde, 1969; Ayrılık Valsi, 1971) yansıtan bir anlatıcıdır.

Ardından gelen sürükleniş/sürgünlük dönemi Kundera’nın anlatı dünyasının seyrini pek değiştirmese de; izleksel yolculuklarını zenginleştirmiştir.

Düşünen romancı kimliğinin belirgince öne çıkması, bu süreçte yazdığı her romanda bu yanının o ayrıksı kimliğini pekiştirici kıldığını da söyleyebiliriz.

Sürgünlüğün Sorgusu

Tam da bu dönemeçte yazdığı Bilmemek (1999) onun anlatıcılığını, göçtüğü ve sürgünlüğüne neden olan yere/ülkeye döndüren bir kahramanın öyküsü aracılığıyla karşımıza çıkardığı izleklerle, bambaşka bir boyuta taşır.

Bunu da şöyle açıklayabiliriz:

Milan Kundera, yaralı belleğin anlatıcısıdır. Ondaki derin yarılma “1968 Prag baharı” öncesinde başlamıştır.

Dönemin Çek aydınlarının önemli bir bölümü muhalif “ada” yı oluştururlar. “Bağımsız Yazarlar Çevresi”, “yeni bilinç” in savunucularıdırlar.

Parti bürokratları bir erk oluştururken, bu grup çevresindeki yazar/aydınlar önemli bir dönüşümü ateşlerler, 1968’e adım adım gidilmektedir.

Kundera işte tam bu dönemeç öncesinde ikinci romanı Şaka’yı tasarlamaktadır. 1967’de okur karşısına çıkan roman 1968’de de Çek Yazarlar Birliği Ödülü’nü alır. Roman üç kez basılır. Ama basında başlatılan kampanyanın ardından yasaklanır, halk kitaplıklarından çıkarılır.

Yaşanan Prag tragedyası onun hayatının da kırılma noktasıdır bu yasakla birlikte.

Romanın ilk müsveddelerinden biri, 1966’da Fransa’da Aragon’a ulaşır. Ekim 1968’de Fransa’da yayımlanır. Paris’e gelir, romana önsöz yazan Aragon’la buluşur.

Bu, onun yaşam yazgısı olur. Çek yazınında adı silinirken, Fransa’da önemli bir yayınevi Gallimard kapılarını açıyordur ona.

Kundera, bize, zamanın dönüşen yörüngesinde iyi romanın her dem kaldığını/yaşadığını gösterir. Yazdıklarıyla birlikte taşıdığı miras, bağlandığı yazarlarla yolculuğu da bunu anlatmaktadır aslında.

 

Simgesel Bir Anlatının Yansısı

Konusunu güncelden de alsa, insan varoluşunu sorgulamayı amaçlar. Bu anlamda Şaka tipik bir örnektir. Baskıcı bir ortamda, bireyin özgürlüğünün gölgelendiği zamanın ruhunu gene bireyler üzerinden anlatmayı önceliyor.

Romanına odak kıldığı karakterler (Ludvik-Lucia-Marketa/Helena-Pavel/Jaroslav/Kostka) bir bakıma taşıyıcı figürlerdir. Hem izleksel akışın hem de konunun seyrinin…

Siyasal eleştirinin odağında bireyin özgürlüğü sorgusu yatmaktadır. Orada yansıtılan bireyin “içyıkım”ıdır, bunu var eden koşullara dönük sorgudur.

Çizdiği karakter(ler) in içsesi güçlüdür. Yansıtılan gerçekliğin kavrayıcı bilinciyle konuşur(lar) çünkü.

Geçişler, buluşmalar üzerine kurulan roman çözülmeleri de anlatır. Bireyin iç çözüntüsü, sistemle çatışması…

Pavel’de simgeleşen erk/sistem Helena’yı adım adım öte kıyıya, Ludvik’e yöneltir. Bir “şaka”nın başka bir durumu absürde dönüştürmesi ise onun eleştirisinin odağındaki gerçekliği var eder. Burada öne çıkan Kundera ironisi ise zamanın ruhuna dönük bakışın simgesidir. Bir “başa gelme” / “çözülme” hikâyesi olarak okuduğumuzda düşüşün ve düşkünlüğün neden niçinlerine vardırır bizi anlatıcı.

Burada da karakterlerin öyküsünü, kendilerince anlatımlarından izleriz. İki dünyayı yaşamanın getirdiği girdap, bir süre sonra yenilgiye dönüşür.

 

Buluşma Noktası

Kundera, bundan yaklaşık otuz yıl sonra yazdığı Bilmemek romanında, adeta oradaki kahramanlarının sıkışıp kalmışlığının başka bir gerçekliğini, bu kez sürgündeki zamana dönerek anlatır.

Gelinen yerin sıradanlığı, yabanlığı bir süre sonra bu sürgünlüğü yaşayan Irena’nın dünyasında derin bir kedere dönüşür. Açılan kapılar onu yurduna sürükler bu kez de…

Irena’nın öyküsünde karşımıza çıkan da bir bakıma Kundera’nın kendi öyküsüdür.

Hatırlayan ve hatırlatan kahramanların/ın yolculuklarında bize bunu gösterir. Yani sürgünün özlemi, dönüşteki yüzleştikleri…

Arada ve orada olmak düşü/düşüncesi onda belirleyicidir hep.

Kopuş>gidiş>terkediş fikri bir zaman sonra dönüş düşüncesine dönüşür. Burada ve orada olmak, aslında Araf’ta yaşamayı da anlatır bizlere. Bilmemek’te “büyük dönüş” düşüncesine ele alırken bunu da hissettirir.

“Herkesin içinde taşıdığı baba evi” kopuş ve dönüş fikrini de hatırlatır sık sık.

Kundera işte o ara yerdeki insanın varoluşunu ve sürüklenişini anlatır. Bir yanı keder, öte yanı özleyişleri içerir. Kopulan ülke, özlenen ülke, gidilemeyen ülke… Ve nerede/nasıl/niçin olduğunu bilememenin acısı…

“…uzaktasın ve ben sana ne olduğunu bilmiyorum.” Uzaklık, ne olduğunu bilememenin kederi ve özlemi… Geçmiş, kaybolana duyulan özlem; bir bakıma da İthaka’ya dönmek gibidir: “dönüş hayatın sınırlılığıyla barışmaktır.”

Kundera burada bir çağ sorgusu yapar. Ama o kopuş sonrası gitmek ise kaybolmaktır, kendini dönüşsüz kılmaktır. O, bu sürüklenişte bizi kuşatan kederi dillendirirken; şunun da altını çizer: Dağılma, gitme bilmemeyi de içerir o keder.

Geldiği sürgün yerinde; “benim hayatım burada,” diyen kahramanın yolculuğu sürgünlüğe dair birçok anlamı içerir. Hatırlamaya, unutmaya, kanayan belleğe, yaralı zamana dönük bir yolculuktur çünkü onun yolculuğu.

Milan Kundera’yı salt romancı olarak anmak doğru değil. Entelektüel kimliği edebiyat düşünürü kıldığı gibi, bir kültür insanıdır o. Bu anlamda roman ve denemelerinden iz sürerek dünyaya, insana, edebiyatın ne olduğuna/olmadığına dair çok şeyi öğrenir, sorgularız.

Kapısı Açık Unutulmuş Bir Kaplanla Göz Göze Gelmek/ Meriç Demiray Söyleşisi

Meriç Demiray’ı en çok yazdığı dizi ve film senaryolarından biliyoruz. Hâlen akıllarda olan, Gülbeyaz, Fikrimin İnce Gülü, Geniş Aile, Küçük Hanımefendi ve son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz Tek Yürek dizisi çalışmalarından bazıları. Elbette uzun süre konuşulan Martıların Efendisi sinema filmi de. Demiray’ın bir öykü bir de romanı var.

 

İlk öykü kitabı Rocky, Cohen ve Muhsin Bey’den Örneklerle Hayatım’dan sonra yazdığı incelikli anlatıma sahip yol romanı Kırmızı Bir Ölüm diğer çalışmaları gibi titizlikle hazırlanmış.

Kendisiyle hikâye, kurmaca, yazma (senaryo veya öykü ya da roman) üzerine konuştuk.

 

 “Yazma çabam, en başta kendi kuşağım adına bir çabaydı sanırım. Sonra bir takım adaletsizliklerin, annemin erken ölümünün, 12 Eylül yüzünden çok çok mutlu olduğumuz bir kasabadan sürülmemizin kendimce rövanşımı almak, adaletini sağlamak istedim belki, bilmiyorum.”

 

-Sizi hayata uyumlayan şeyler neler? Neler olmazsa tıkanırsınız?

 

-Kahve, bira, edebiyat, müzik, planlar, hayaller, insanlar, sabahın erken saatleri, öğrenmek, anlamak, değişmek.

 

-Yazdıklarınızın-öykülerin ve romanın-çoğusuna sinen, “Hikâyeyi tam anlamıyla yaşayacaksın, bunun için konforlu alandan çıkıp rahatını bozman gerekiyor.” duygusu. Bu aslında kurduğunuz dünyalarda veya sizin dünyanızda bir varlık meselesi mi? Çıkmazsanız, keşfetmezseniz “tam” olamayacak mısınız?

 

-Bir bakıma dramanın da temel meselesi bu. Korunaklı alanlarımızdan çıkma cesareti gösterince değişmek ve öğrenmekle ödüllendiriliriz. Bunun için illa sırt çantamızı alıp Katmandu’ya gitmek gerekmiyor. Mahalle bakkalıyla kurduğumuz ilişkiyi değiştirmek ya da uyandığımız anda elimize telefonu almamayı başarmak da devrimci ve heyecan verici olabiliyor.

İş ki günlük hayatımıza eleştirel bakışımız tetikte, uyanık ve daim olsun.

-Yazarken kendinizi de ifşa ettiğinizi düşünüyor musunuz?

 

-Düşünüyorum ve bunu gerekli buluyorum. Tersinden şöyle söyleyeyim; bunu yapmayan yazarlık beni çok ilgilendirmiyor. Bu hep kendime yakın karakterler yazmak anlamına gelmesin. Söz gelimi Orhan Pamuk “Kafamda Bir Tuhaflık” ta gecekonduda yaşayan ve boza satan bir adamı anlatır ama o adam kederi, hüznü, kafa karışıklığı, aşık oluşu ve İstanbul’u algılayışıyla çokça Orhan Pamuk’tur aslında.

 

Öte yandan yazdığım iki kitapta kendim dışındaki insanlar için ifşanın ucunu biraz kaçırdığımı düşünüyorum. Bir iki şey beni bayağı rahatsız, hatta tedirgin etti. İnsanların hayatına izinsiz, bu kadar girmemeliyim diye düşündüm.

 

-Günümüzde birçok hikâye, “Ne biçim hayat bu” diye şikayet ederken, sizin yazdıklarınız tıpkı Kırmızı Bir Ölüm’ün finali gibi “Yaşamaktan başka çarem yoktu” oluyor. Peki, bu çaresizlikteki güzellikler neler?

 

-Kora dokunabiliriz ama avucumuza alıp gezemeyiz. Çaresizliği bu derece dönüştürücü yapan şey orada uzun süre kalamayacağını bilmekten kaynaklanıyor sanırım. Çaresizliğin şartlarına uzun süre maruz kalırsan kimyasal bir dönüşüm yaşayacağını ve asla eskisi gibi olamayacağını bilmek.

 

Çaresizliğin güzelliği, kapısı açık unutulmuş bir kaplanla göz göze gelmek gibi, yaşamı dolaysız ve iliklerinde hissederken yerini unuttuğun -ve bir zamanlar adına “gençlik” dediğin-  içsel gücün yerini hatırlamaktan, yeni olasılıkların dünyasına adım attığını bilmekten ve bunca birbirinden ayıramadığın gün yaşadıktan sonra, hayat boyu unutamayacağın ve büyük ihtimalle gurur duyacağın bir maceranın kapılarını aralıyor olmanın içsel farkındalığından kaynaklanıyor olabilir.

 

-Anlatma ve yazma motivasyonunuz nedir? Derdiniz ne?

 

Bunun birden fazla sebebi var ama benim için en önemlisi kendi mitolojimi yaratma isteğiydi. 90’lar, çişli rock barlar, Taksim’in arka sokakları, Eskişehir öğrenci evleri, Hey dergisi, Ezginin Günlüğü, aşırı politize bir kuşağın ardından yolunu MTV’yle, Nirvana’yla, Sezen’le, Kusturica’yla bulmaya çalışan bir “kayıp” değil belki ama sessiz, “zararı kendine” bir kuşak  ve her yerde olduğu gibi bu kuşak edebiyat ve sanat alanında da atlandı. Çok üzerinde durulmadı. Kendinden önceki ve sonraki konjonktürün gölgesinde kaldı.

Sanki hiçbir şey yaşamamışız gibi yaşlanıp gitmek istemedim. Yazma çabam, en başta kendi kuşağım adına bir çabaydı sanırım. Sonra bir takım adaletsizliklerin, annemin erken ölümünün, 12 Eylül yüzünden çok çok mutlu olduğumuz bir kasabadan sürülmemizin kendimce rövanşımı almak, adaletini sağlamak istedim belki, bilmiyorum.

 

Bir de yazmaya başlayınca içimden çıkan şey, hem hoşuma gitti, hem garip bir şekilde kendime saygım arttı, içimde sadece yazarak açığa çıkmayı bekleyen birçok şey olduğunu keşfettim. Ben üslubu belirlerken bir çok noktada içerik de beni belirledi. Yaşama bakışımı, insanlarla, kendimle ilişkimi etkiledi.

-Öykü kitabınızdan bir öykünüzü dizi film yapmak isteseniz, hangisini yapardınız?

 

Tuhaf bir tesadüf,  bugünlerde hepsini demeyeyim ama bir çoğunu kullanabileceğim bir proje üzerinde çalışıyorum. “Sami bey” sinemacı çevremden en çok dönüş alan hikâye oldu.

 

-Görüntünün dili mi, yazının dili mi?

 

İkisinin de farklı olanakları var. Mesela bugünlerde bir kamera aldım ve bir gündoğumu görüntüsünün üzerine müzik koyabilmenin heyecanını yaşıyorum.

 

-Bir de “Anlat Hikâyeni/Hikâye Anlatıcılığı diye bir oluşumun kurucususunuz. Biraz bu oluşumdan bahseder misiniz?

 

Eşimin Amerika deneyiminde şahit olduğu hikâye anlatıcılığı etkinliklerini bana anlatmasıyla başladı her şey. Onbironsekiz’in sahipleri, ortak arkadaşlarımız Berna ve Onur’la konuştum. Onlar da birkaç yıldır insanların sesli hikâyelerini podcast formatında toplamaktaydı. Ben biraz kaygı bozuğuyumdur, her etkinlik öncesi insanlar gelecek mi gerilimi yaşadım, ama ikinci sezonun finalinde karşımda 250 biletli seyirci görünce başardığımıza inandım sanırım.

 

Şimdi etkinliği nasıl daha sağlam bir zemine oturturuz,  kendi kendine çalışan bir makineye dönüştürürüzü tartışıyoruz.

 

-Televizyon, sinema sektöründen bahsedecek olursak, televizyonlarda o kadar dizi film, gösterime giren film varken size göre asıl eksik olan şeyler neler?

 

-Öyle bir noktaya geldik ki doğru olan, ucundan tutabileceğimiz, örnek gösterebileceğimiz herhangi bir şey kalmadı. Bir ölünün başını bekliyoruz. Mesleğimizi yaparken ciddi şekilde acı çekiyoruz. Üç beş sene içinde İnternet Yayıncılığının gelişmesiyle ve Türkiye’nin siyasi ikliminin toparlanmasıyla yeni bir dönem başlayacak ve bugün sistemin köşelerini tutan hemen her kurum ve hemen herkes tarih olacaktır diye tahmin ediyorum. Gençler planlarını oraya göre yapmalı.

 

-Senaristin yüzü soğuk olur. Hikâyede istenilen şeyler olmayınca izleyici ilkin senariste veryansın ediyor. Peki, senaristin cephesinde durumlar nasıl?

 

Senaristlik de keza, sinema tv zaviyesinden baktığınızda bugün ölü bir meslek. 150 dakikalık diziler içinde herhangi bir mesleki hüner göstermeyi bir yana koyun, psikolojinizi ayakta tutmanız bile çok zor. Senaristin başarısı doğru yerde doğru zamanda bulunabilmek, büyük şirketlerin işlerine adını yazdırabilmek ve dişini sıkıp orada yeterince kalabilmekle ölçülüyor. Bir hafta kan ter içinde vücuda getirdiğiniz eser revizyonlarla paramparça ediliyor, bütünlüğü öldürülüyor. Ve her hafta sanki her şey yolundaymış gibi kendinizi motive etmeniz ve baştan başlamanız gerekiyor. Çünkü iyi yazmanın bu tür bir iyimserliğe ihtiyacı var.

 

Seyircinin tepkisi senaristin zaten pamuk ipliğine bağlı saygınlığını biraz daha zedelemekten başka işe yaramıyor.

Rasim Özdenören’le Çocukluğun Kapısında- 2

“Biz baştan itibaren arkadaş canlısıydık. Okulun açılacağı günü iple çektik, o gece uyuyamadık. Sabah yüzümüzü yıkıyoruz, hala vakit gelmiyor, tekrar yıkıyoruz, gelmiyor. Bir havuzumuz vardı, kaynak suyu akardı. Oradan yüzümüzü yıkar, bahçemizi sulardık. Neticede annemiz kahvaltıya çağırdı, alelacele yedik ver elini okul.”

 

-Peki yakın arkadaşınızı nasıl seçiyordunuz? Şu veya bu değil de neden o?

Ben fıkra anlatmayı, muziplik ve nüktedanlık yapmayı severim. Bunlardan birisi buna karşılık verdiği zaman o nükteye gülen çocuğa içim ısınır sonra ben ona her defasında nükteler yapmaya devam ederim.

 

 -Frekans tutuyor aslında…

Evet tutuyor. O arkadaşla göz göze geldiğimizde ben bir göz kırparım, bu kırpışı anlar. “Ben böyle söylüyorum ama sen inanma, ben şaka yapıyorum” manasında, o da karşılık verir. Kendiliğinden böyle olur. Muhatap anlarsa ne ala, anlamazsa daha da muhabbetim olmaz. İlgiyi kesmem ama ilgimin dışında kalır.

 

-Arkadaşlarınızda ya da kardeşinizle çete gibi kavga etmek, mahalle kavgalarına girmek, aynı çevrede bulunduğunuz insanlarla oynamak gibi olaylara yatkın mıydınız yoksa daha geri mi dururdunuz?

Yatkındık hatta Alaeddin’le biz organize ederdik. Oturduğumuz yerden taşındık. Orada ilkokula başladık. Okuduğumuz okul evimizin karşısındaydı. Şöyle söyleyeyim, bizim bahçe duvarının bittiği yerde okulun duvarı başlardı. Biz okula gitmeyi çok arzulardık. Öğlen paydosunda öğrencileri ayırırlardı; A mahallesine gidecekler, B mahallesine gidecekler dizilirlerdi. Biz de onlara gıptayla bakardık bir gün biz de onlar gibi olacak mıyız diye. Bahsettiğim ilkokulun, Sakarya İlkokulu, üstünde bir kışla vardı. Askerler borazanlarla tabur halinde uygun adım yürüyerek bizim evin önünden geçerlerdi. Ağşama bulgur lepesi ye ha ye ha ye ha!” diyerek melodisi şöyleydi (eliyle masaya vurarak ritim tutuyor) her gün sabah gider akşam dönerlerdi. Evimiz yakın olduğu için yat borusunu, kalk borusunu bizim evden işitirdik. “Lepe” dedikleri, lapa; “ağşama” akşama.

 

-İlk bayram namazını ya da Cuma namazına gidişinizi hatırlıyor musunuz?

Cuma namazını değil ama teravih namazına gittiğimizi hatırlıyorum. Henüz okula gitmiyorduk, 11-12 yaşlarında Sanat Okuluna giden Remzi ağabey bizi götürmüştü. Onunla ilgili bir başka hatıram da var, hala hatırıma gelince gülerim. Sanat Okulunda Fransızca okutuyorlar, Fransızca bir kartpostal var elinde. “Sen okumasını öğrendin mi? Her şeyi okuyor musun?”dedi, “Okuyorum” dedim. “Peki, şunu oku” dedi, kartpostalı verdi bana. Ben de “Carte postale” dedim. Çocuk karnını tuta tuta gülmeye başladı sonra “O Fransızca, ‘kartpostal’ diye okunur” dedi. İlk Fransızca dersimizi de böylece almış olduk. İşte bu çocuk bizi teravih namazına götürdü.

-Kur’an Kursuna gittiniz mi?

Evet, gittik. Elifbadan yukarısına yükselemedik, çok kalabalıktı. O tarihte Kur’an Kursu yasaktı. Sene 1947’den önce. Her yaz gönderirdi annem bizi. Elifba cüzümüz vardı, alır giderdik.

 

-Yasak olan kısım neydi?

Kur’an öğretilmesi.

 

-Yasak olmasına rağmen mi giderdiniz?

Yasağa rağmen giderdik. Bizim hocamız, Hatice hocamız, Allah rahmet eylesin, kapıda bir öğrenciyi nöbetçi tutardı. Mesela o nöbeti ben de tuttum. 5-6 yaşlarındaydık. Bekçiyi polisi tanıyoruz, üniformaları var. Bekçilerin kızıl kahverengi bir üniformaları vardı, polislerin açık mavi forması vardı. “Sokak başında polis veya bekçi görürseniz ‘Geliyor!’ diye içeriye seslenirsiniz” derdi. Benim nöbetimde bir vukuat oldu. İçeriye çok neşeli bir şekilde müjde verir gibi “Geliyor!” demiştim. Hoca bir görev vermiş ama anlamıyorsunuz tabi, ondan. Gidince de “Gidiyor!” diye söylememiz gerekirdi. Ben “Geliyor!” deyince sesler bıçak gibi kesildi. Bu oyun gibi çok hoşuma gitti sonra heyecanla bekçinin gitmesini bekledim. “Gitti!” haberini verince bağırış çağırış tekrar başladı. “İyiymiş” dedim. Sonuçta komut veriyorsun içeriye. (gülüyor)

 

-Çocuk aklı, kimsenin zarar vereceğini düşünmüyorsunuz, olumsuz bir şey algılamıyorsunuz tabi.

Tabi, heyecanla gelsin de “Geliyor” gitsin de “Gitti” diye haber vereyim telaşındayım. O zevki bir de ilkokulda tattım. Şimdi ben saate bakmayı diğer çocuklardan daha erken öğrendim. Başöğretmen hademelerin olmadığı gün diyelim dokuzda zili çalacağız, bana görev verirdi; elime zili alır beklerdim, saat gelince de şevkle şangırdatırdım. Benim şangırdatmamın üzerine bütün sınıflar boşalırdı. “Yahu ben neymişim” derdim. Bizim hademeye çavuş derlerdi, ben çavuştan daha iyi çaldığım kanaatindeydim.

 

-İlerde şu mesleği yapacağım gibi bir hedefiniz var mıydı?

Kendim için öyle bir hayalim yoktu ama etrafta eş dost akraba arasında benim iyi bir hâkim olabileceğim söylenirdi.

 

-Neden böyle düşünürlerdi?

Şöyle açıklarlardı: “Rasim ağırbaşlı, ondan iyi hakim olur.” Ama Alaeddin’e yakıştırmazlardı. Ona daha çok mühendislik, git gel koşuşturmaca işleri. Kafalarındaki hâkim tipi nasıldı bilmiyorum ama öyle derlerdi.

 

-Okulun ilk yılları nasıl geçti? Okumayı çabuk öğrenmek, arkadaş canlısı olmak gibi konularda kardeşinize kıyasla nasıldınız?

Biz baştan itibaren arkadaş canlısıydık. Okulun açılacağı günü iple çektik, o gece uyuyamadık. Sabah yüzümüzü yıkıyoruz, hala vakit gelmiyor, tekrar yıkıyoruz, gelmiyor. Bir havuzumuz vardı, kaynak suyu akardı. Oradan yüzümüzü yıkar, bahçemizi sulardık. Neticede annemiz kahvaltıya çağırdı, alelacele yedik ver elini okul. Üç kardeş canhıraş bir şekilde gittik, sükut-ı hayal, daha okulun kapısı açılmamış. Daha çok erken ama sabredemiyoruz. Kendimizi okulda bulmak istiyoruz. Acaba kapıyı açarlar mı dedik. Çavuş dediğimiz hademe de sağırdı ama şansımızı denedik belki duyar diye. Açılmadı. Neyse açıldığında içerde öğrenciler olacak zannediyorum, bağırış çağırış beklerken üçümüzden başka kimse yok ortada. Birden boşluğa düşmüş gibi oldum, bizimle birlikte okul muhabbetini yapan Talat diye bir çocuk vardı. Babası polisti, Anteplilerdi. Özellikle onun gelmesini bekliyoruz ama ortada yok. Talat da zil çalmasına yakın geldi. “Yahu Talat sen nasıl geç kalırsın” dedik, adamın umurunda değil.

Ha biz neden bu kadar meraklıyız, çünkü ablamızı annem okuturdu, derslerinde yardımcı olurdu. Kulak aşinalığımız vardı yani. Teravihe götürdüğünü söylediğimiz Remzi ağabeyler evlerini bekar genç bir mühendise kiraya verdiler. Mühendis annesine okuma yazma öğretiyormuş, annem dedi ki “Siz de oraya gitmek isterseniz teyzeden izin alalım, siz de gidin.” Bizim de canımıza minnet. O teyzeyle birlikte biz de dersleri takip ettik, teyze bize masallar anlatırdı.

-Okula başlama safhasına kadar anne babanızla ilgili hatırladığınız anılar var mı?

-Babamın atını hatırlıyorum. İlçelere o at sırtında gidip gelirlerdi. O atlar da babamın kendi malı mı beylik malı mıydı tam bilmiyorum.

 

-Tam olarak görevi neydi?

Fen memuruydu, inşaat mühendisi. Arada bizi dairesine götürürdü. Bir gün gittiğimizde simsiyah manyetolu bir telefon gördüm. Daha telefonun ne olduğunu bilmiyorum. Başkâtibin odasında duruyor. Telefon çalınca aniden ürktüm. Beklemediğim bir sesti. Eline aldı ahizeyi, kulağına koydu. Ben dehşetle seyrediyorum, uzaktan uzağa sesini işitiyorum. Benim böyle merakla ve dikkatle baktığımı gören kâtip, Esat Bey amca konuşmasını bitirince “Burada Hakkı Bey’in oğlu Rasim var seni onunla konuşturayım” dedi. Telefonu uzattı, aldım ama ürküyorum. Gaipten bir ses geliyor: “Rasim Bey, Rasim Bey!” Yahu bu neyin nesidir, in midir cin midir, cevap veremedim. Fiilen korktum. Korkmamın da bir sebebi vardı. Olaydan bir süre önce annemle yaşlı bir akrabamızın 15 yaşındaki torununun ölüsünden bahsettiler. Anneannesi ya da babaannesi o çocuğun ölümünü anlatırken “Şöyle benzi sararmıştı, hala kapıdan gelecek sanıyorum” deyince orada da dehşete kapıldım. Gelir de ayağımı kapıp beni çeker mi endişesiyle ayaklarımı yukarıya çektim. Böylesine korku yaşayınca gaipten gelen sesle birlikte hepsi kafama üşüştü ve çok ürkütücü bir durum oldu.

Öte yandan rahmetli Hatice Hoca Hanım’ın evine taşınmışız. Üç katlı bir ev. Üçüncü kat ebeveynin yatak odası, biz ikinci katta yatardık. En alt katta da mutfak, ambar; tuvalet de zemin kattaydı. Annem gelen erzakları kilere koyup kapatmış. Belirteyim o dönemde bile biz hiç açlık, kıtlık çekmedik. Her şeyimiz hükümet tarafından tedarik edilirdi. Annem, zemin kata inmiş, yukarı çıkarken kilerin lambasının yandığını görmüş. “Gittim, dışarıdaki düğmeyi çevirip kapattım.  Yukarıya çıkarken baktım yine yanıyor. Söndürmedim mi acaba diye tekrar gittim kapattım.  Merdivenlerden çıkarken baktım tekrar yanıyor. Sabahleyin oraya indiğimde kilerin ortasına koyduğum pirinç çuvalı dolu değildi. Ağzına yakın kadar doluydu ama taşacak değildi” diyor. Etrafta pirinçler dökülmüş, saçılmış pirinçleri görünce yardımcımız Sultan Bacı’ya sesleniyor. Niye döktüğünü soruyor, Sultan Bacı da “Ben dokunmadım” diyor. Peki evde kim var dokunacak, hiç kimse yok. Biz çocuklar zaten korkuyoruz aşağı inmeye. Daha sonraki anlatmalarında annem “O pirinçten komşulara tas tas dağıttım, annemlere götürdüm, herkese dağıttım. Neredeyse savaş boyunca o pirinç eksilmedi” diyor. Böyle de bir pirinç maceramız var.

Telefonu aldığımda duyduğum gaipten gelen ses, ölünün bacağımı çekeceğini düşünmemin korkusuyla birleşti.

 

-Bir korku sekansı yaşadınız yani. Peki, aklınızdaki anne ya da baba figürü nasıldı?

Annem otoriter bir kadındı. Söylediğini mutlaka yaptırmak isterdi. Yapmak istemediğimiz zaman da tehdit ederdi.

 

-Yalnızca size karşı mı böyleydi?

Herkese karşı baskın bir karakterdi. Zaman zaman annemin ağzından şu cümleyi işitmişimdir: “En zayıf erkek bile en kuvvetli kadından daha kuvvetlidir.” Annemin vecizesi, kim bilir kimden işitti.

 

-Diline pelesenk olmuş başka söylemleri var mıydı?

-Bize isimler yakıştırırdı. Hoşumuza gidecek isimler değil. (gülüyor) Yapılmaması gereken bir şey olduğunda yahut istemediği bir şey takma isimlerle hitap ederdi. Elini sakınmazdı mesela.

 

-Ya babanız?

Babamız tam tersine çok sabırlı, naif, mülayim, sevecendi. Babam 40 yaşından sonra evlenip baba olduğu için işin kıymetini bilirdi. Mesela leblebi getirdiğinde hemen dağıtmaz, yere serper “Haydi bunu ağzımızla toplayalım” derdi. Hep beraber üç kardeş ve bir baba, annem yok ortada.

Babam ses taklidi yapardı. İstanbullu olduğu için Maraş şivesine, yemeklerine hiç alışamadı. Annem içli köfte ya da çiğköfte yaptığında yemezdi. Israr edilince şöyle bir ağzına koyar, azıcık ısırırdı. “Hükümet zoruyla yenir ancak” derdi. Bulgur pilavını da yemezdi, çok sonraları bulgur pilavının üzerine ayrıca tereyağı eritip yedi. Evde iki çeşit yemek yapılırdı, babamın yemekleri ayrı bizimki ayrıydı.

 

-İlkokul bitinceye kadar Maraş’ta mı kaldınız?

İlkokul ikinci sınıftan üçe geçinceye dek yani 1949’a kadar Maraş’ta kaldık. Oradayken cambazlar gelirdi, ip cambazları. Üç kişilik bir ekipleri vardı; bir kız, bir esas cambaz ve esas cambazın delisi. Onları seyrederdik sonra evimizin bahçesine gelince bir incir ağacımız vardı, dalları üzerinde cambazlık yapardık. Bir de yine iki ağaç arasına kendir gererdik fakat kendirin diğer ucu dala bağlandığı için üzerine çıkınca dal eğilirdi, biz de dengeyi koruyamazdık. Maraş’ta cambazlara kendirci denirdi, herhalde iplerini kendire benzettikleri için.

 

-Bir oyuncağınız var mıydı? Mesela çamurla, suyla oynar mıydınız?

Suyla oyunu daha sonra oynamaya başladık. Bir tatilde bağa gittiğimizde bizim teyze oğluyla bir ağabey -bizden 10-12 yaş büyüklerdi- çamurdan köprüler yaparlardı. Biz de onlarla oynardık.

 

-Beslediğiniz hayvan var mıydı?

Kedimiz vardı. Kuşlara kapan kurmasını öğrenmiştik, kalburun altına yem koyardık kuş gelip o yemleri yiyeceği sırada çekince içinde kalırdı. Kuşu tam elimizde tutacağımız sırada kaçardı zaten, zapt edemezdik. Böyle bir iki defa yapmışızdır.

 Görkemli Bir Restoranın İçinden

Duvarlarında her ne kadar geçen yılların etkisiyle yağlanmış ve sararmış olsa da sanatsal tabloların asılı bulunduğu, geçmişi bulunan bir binada değerli ziyaretçilerin olduğu bir restoranın sıradan olabilecekken ayrıntılarla dolu hikâyesi Garson.

 

Matias Faldbakken’ın yazmış olduğu ve 16 ülkede yayımlanmış olan Garson 240 sayfalık bir roman. Keskin bir gözlem gücü olan bir garsonun bakış açısından, birinci tekil şahıs kullanılarak asırlık bir restoranın ziyaretçilerinin ve çalışanlarının anlatıldığı bir anlatı.

Yazar Matias Faldbakken aslında bir sanatçı ve Garson yazarın kendi ismiyle yayımladığı ilk kitabı. Daha önce bir üçleme yazmış olan Faldbakken,  Garson’da dikkatleri üstüne çekmiş diyebiliriz. Yazarın anlatıcılığı, detaylara verdiği önem ve bunu yaparken okurda merak hissini canlı tutarak ilerlemesi takdire şayan.

Hills isimli 1800’lü yılların ortalarında zengin bir mekânda çalışan kıdemli, yaptığı işle gurur duyan mekanik sayılabilecek bir garson, etrafındaki her şeyin farkında, saat kaçta, kimin geleceğini, neler sipariş edileceğini, gelenlerin favori yiyeceklerini hepsini biliyor. Yazar, tüm karakterleri, her birinin yüzlerine varana kadar detaylı bir şekilde anlatırken bir yandan da restoranın ekseninden çıkmadan sadece ama sadece restoranın içinde geçen bir anlatı sunuyor. Bunu o kadar ince bir dille yapıyor ki okumaktan kendinizi alamıyorsunuz.

Duvarlarında her ne kadar geçen yılların etkisiyle yağlanmış ve sararmış olsa da sanatsal tabloların asılı bulunduğu, geçmişi bulunan bir binada değerli ziyaretçilerin olduğu bir restoranın sıradan olabilecekken ayrıntılarla dolu hikâyesi Garson. Tabii bu noktada yine anlatıcının bakış açısı devreye giriyor. Şef garsonun ilginç vecizleri, bar sorumlusunun uzaktan da olsa tüm olanlara olan hâkimiyeti, Hanım Kız ismini verdiği ilginç bir kadının müdavimlerle arkadaşlığı sonucunda garsonun tüm dengesinin sarsılması eşliğinde yalnızlığını ve tek arkadaşı Edgar ile onun kızı Anna ile iletişimini okumak ilginçti. Olay örgüsü olarak çok hareketli bir roman değil; açıkçası bunca detay arasında ilerlerken, başlarda yazarın tüm bu detaylarla nereye varmak istediğini kestiremedim ama bu büyüleyici anlatıyı okumaktan aldığım tattan da vazgeçemedim.

“ ‘Bir müneccim başka bir müneccimi gördüğünde neden gülmez hayret ediyorum,’ demiş Cicero, en azından ben böyle duygum, gerçi sanırım bizim dilimizde değildi bu, muhtemelen Latince filandı; buradan yola çıkarak vardığım kanıya göre bir zavallı da başka bir zavallıyı, sefil bir biçareyi gördüğünde ağlamaya başlamak zorunda değil diyebilirim. Ben de başka zavallıların Hills’e geldiğini gördüğümde değil de kendimi bir zavallı olarak düşündüğümde daha çabuk etkilenip sarsılıyorum. Diğer zavallılar benim hemen sinirimi bozuyor. İşte, söyledim gitti. Ama kendi zavallılığımdan çok etkileniyorum. Çünkü kendi zavallılığıma sebep olan çoğu şeyi (her şeyi değil) biliyorum.”

 

Saygıdeğer, fazlasıyla entelektüel, anlatım tarzı, olağanüstülüğüyle sizi büyüleyen bir garsonun yavaş yavaş, sanat ve estetikle beraber yoğrulmuş ve eskimiş olan bu restorana gelen insanlarla beraber kendi zavallılığını kabul etmesi romanın sona yaklaştığının habercisi oluyor, yine de garsonun bu haline hüzünlenmediğimi söyleyemem. Sadece yazarın değil, garsonun üslubunun böylesine gerçek bir şekilde okura geçtiği bir roman kesinlikle okunmaya değer.

Aktivistin Rehberi: Karanlıktaki Umut


  Özellikle ümitsizliğin derinliklerinde yüzüyorsanız, bu kitabın tüm dünyada yapılan eylemlerden bağımsız olarak, sadece kişisel hayatınız için bile size iyi geleceğini garanti ederim. Solnit siyasetten, Amerika tarihinden, büyük güçlerin altında ezilen üçüncü dünya ülkelerinin durumundan bahsetse de kullandığı dil ve bakış açısı insanın ruhuna temas eden iyileştirici bir dokunuşu andırıyor. Kötülüğün yok olmayacağını biliyorum ama insanlar için harekete geçmenin, bir şeyler yapmanın hava gibi, su gibi bir ihtiyaç olduğunu anlıyorum her satırda.

 

Rebecca Solnit ile olan tanışıklığım Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar ile başlar. Bir kadın olarak kendimi sürekli baş etmek durumunda kaldığım, ismini bir türlü koyamadığım, hatta tam aksine inandırılmaya çalıştığım çatışmalar içinde buluyordum. İlginç olan şu ki kimseyi bunlara inandıramıyordum da, tüm bunlar sanki sadece benim başıma geliyordu demek ve ben inanılmaz yalnızdım, tek düşünebildiğim buydu. İşte tam böyle bir dönemde okuduğum kitap bana yoldaş olmuştu. Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar zihnimi berraklaştırdı, artık karşısında durduğum şeylerin ne olduğunu biliyordum ve o kısacık kitap beni çok değiştirdi, geliştirdi. Bazı yazarlar böyledir, yazdıklarını hemen, incelemeye gerek duymadan, kuvvetli bir iştahla okumak istersiniz. Bu yazın başında Karanlıktaki Umut, Siren Yayınları tarafından basılacağını duyunca çok heveslendim. Aslında Karanlıktaki Umut George W. Bush’un başkanlığındaki ABD’de eyleme geçmenin önemini savunmak için yazılmış, daha sonra 2015 yılında güncellenmiş. Bu haliyle aktivistin rehberi olarak okunabilecek bir kitap olmuş.

Daha az önce gelen bildirimle Twitter denilen illetin içine düşmüş ve ardı ardına okuduklarıma karamsarlığa gömülmüşken söylüyorum bunu: Karanlıktaki Umut ile Solnit, iyimserliğin hiç de boşuna olmadığını tekrar tekrar anlatıyor. Tüm dünyanın bir avuç aktivist insana ve onların kimi zaman savaş karşıtı, kimi zaman doğayı korumak adına yaptıklarına bakarken, gösterdiklerini çabanın hiç de anlamsız olmadığını defaatle ve her zamanki kuvvetli ve insana cesaret veren sesiyle haykırıyor. Bu kitap benim için Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar’dan çok daha fazlası oldu. Ufak çabaların çığ oluşumunu sağlayan minik bir kar topu gibi olduğunu ve o anda çabalarımız boşuna kalsa da zaman içinde dünyayı daha iyi bir yere dönüştürme için gücünün bizde olduğunu öğretti. Belki biz yapmayacağız ve biz görmeyeceğiz ama onun da dediği gibi şanslıysak bayrağı kime devrettiğimizi göreceğiz.

Irak savaşı öncesinde ‘savaşa hayır’ eylemlerinin hiçbir işe yaramayacağını düşünerek ve onların çabalarını üzülerek seyredenlerdendim ama bu kitapla üzülmenin saçmalığını anlıyorum. O savaşa hayır eylemleri sayesinde Iraklı ailelerin yer değiştirdiğini, daha korunaklı bölgelere geçmek için, savaşa hazırlanmak için zaman kazanabildiğini anlatıyor Solnit. Üzülerek seyretmek yerine yapabileceğimiz şeyler her zaman olabilirmiş ve savaşı durdurmak mümkün olmasa bile birkaç aile için fayda sağlanabilirmiş. Aslında içimde bir yerlerde inanmaya çalıştığım bu bilgiye Solnit’in anlattıklarıyla ikna oluyorum.

Özellikle ümitsizliğin derinliklerinde yüzüyorsanız, bu kitabın tüm dünyada yapılan eylemlerden bağımsız olarak, sadece kişisel hayatınız için bile size iyi geleceğini garanti ederim. Solnit siyasetten, Amerika tarihinden, büyük güçlerin altında ezilen üçüncü dünya ülkelerinin durumundan bahsetse de kullandığı dil ve bakış açısı insanın ruhuna temas eden iyileştirici bir dokunuşu andırıyor. Kötülüğün yok olmayacağını biliyorum ama insanlar için harekete geçmenin, bir şeyler yapmanın hava gibi, su gibi bir ihtiyaç olduğunu anlıyorum her satırda.

“Mesela sağkalımsa eğer, dikkatimizi bir ağacın dallarının güzelliğine vermeden önce o dalların arasında gizlenmiş kaplanın ayırdına varmamız gerekir. Size öfkeli olan tek bir kişiye, sizi seven seksen dokuz kişiden daha çok dikkat etmeniz gerekir. Sorunlar bizim esas işimizdir; sağ kalmak ya da dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için sorunlarla uğraşırız, dolayısıyla onlara sırt çevirmek, onları gömmek ve inkâr etmek yerine onlarla yüzleşmek daha doğrudur. Hayatta her şeyin bir sorun teşkil etmediğini unutmamak şartıyla, sorunlarla yüzleşmek bir umut edimi olabilir.”

Son olarak bu satırları yazarken gözüme bir haber ilişiyor: Carola Rackete isimli kadın bir kaptan, Akdeniz’de boğulmak üzere olan kırk göçmeni kurtardığı için insan kaçakçılığıyla yargılanıyor ve sonunda serbest bırakılıyor.

Rackete’yi serbest bırakan yargıcın insan hayatını koruma görevini yerine getirdiğini vurguladığı söyleniyor. Mültecilerin botlarda can verdiği, küçük çocukların cesetlerinin kıyılara vurduğu bu acımasız dünyada, Karanlıktaki Umut’un ardından bunu okumak, bir kez daha iyiliğe inanmak için sebeplerimiz olduğunu görüyorum. İçimdeki umut filizi artık daha kuvvetli.


 

Ninnisiz Çocuklar, Bir Gün Uyuyacaklar  

İşte şimdi bir yandan kulaklarına geçirdikleri süngerimsi şeylerin gözeneklerinde hiç tanımadıkları ipeklerin akışını duymaya çalışıyor bir yandan da yorgun ve hesaplı ebeveynlerinin yedeğinde çoktan seçmeli fırsatların eşindirildiği haralarda geçiriyorlar ya boş vakitlerini, hangi atın sırtında koşturacaklarının hesabını yapıyorlar ya bu çağın çocukları, bundandır.

 

Bu çağın çocuklarını bu çağın anneleri doğurdu ve ninni söylenmedi bu çağda doğan çocukların kulaklarına. Bütün bu çağda doğmuş çocuklar ninnilerle büyüyemediler, ninni dinleyerek uyuyamadı, ninnilerle rüyalara yürüyemediler. Belki de bu yüzden bu kadar suskunlar ve belki de bu anlamsız suskunlukları nedeniyle kulaklarına ulaştırılan her seste bir ipeğin akışını arıyorlar habire.

Çağ böyleydi çünkü, böyle gelmiş, böylece kabul edilip benimsenmiş, içten içe reddedilse de mecbur kalınmış bir iş gibi onaylanmış ve çağın güdüleyerek kendisine benzettiği gündeliğin ipine böylece bağlanılmıştı. Bir iş çağıydı bu çağ ve büyük ihtimalle bu çağın annelerinin de mecbur kaldıkları bir gündelikleri, bir işleri olacaktı.

En önce, gerçek bir çağ yorgunu olarak yaşayan ve yorulduğu yerde hem günü hem de yaşadığı çağı ardında bırakarak giden Cesare Pavese söylemişti bunun böyle olacağını: ‘Çalışmak Yorar…’ demiş ve sessizce hem bir kabulün hem de bu kabulle birlikte gelecek olan vahim ve kaçınılmaz neticenin portresini çıkarırcasına ekleyivermişti: ‘Mutlaka yolda olmalı o kadın / yalvarsan eve çeki düzen verecek…’ diye de sonlandırmıştı bu meşhur şiirini.

Tam da böyleyken böyle olmuştu, evet çağ kendine has bir yangın gibi dört bir yanı tutuşturmuş ve kendine has bir renklilik ve güzellikle de süslemişti bu yangını. Annelerin işleri vardı ve bu çağda doğan çocukların anneleri mutlaka erkenden yola çıkmalı, yolda olmalı ve aynı yoldan eve dönmeliydiler. Yorgun olmalıydılar bu çağda doğan çocukların anneleri ve bu çağın çocuklarının kulaklarına bir ses bırakmadan bir an evvel yatıp uyumak zorundaydılar. Sabah erken gelecek, akşamları gecikecek ve yine yorulacaklardı çünkü bu çağda doğan çocukların anneleri, günleri böyle hesap edilmiş, böyle düzenlenmişti çünkü.

Bundan ve kesin biçimde bundan dolayıdır ki, anneleri hiç de öyle olsun istemedikleri halde bu çağda doğan çocuklar öylece adım atmayı ve öylece yürümeyi öğrenecek, müziksiz, tınısız, melodisiz bir biçimde ağızlarına, burunlarına, gözlerine ve ceplerine doldurulan tarifi zor bir atılganlıkla öylesine mecbur kalınmış bir hayatın tam orta yerine düşecek, düşürüleceklerdi.

İşte şimdi bir yandan kulaklarına geçirdikleri süngerimsi şeylerin gözeneklerinde hiç tanımadıkları ipeklerin akışını duymaya çalışıyor bir yandan da yorgun ve hesaplı ebeveynlerinin yedeğinde çoktan seçmeli fırsatların eşindirildiği haralarda geçiriyorlar ya boş vakitlerini, hangi atın sırtında koşturacaklarının hesabını yapıyorlar ya bu çağın çocukları, bundandır. Değil mi ki, şimdi her birinin kendi atılganlığının nevi ile tarif edildiği bir çağın çocuklarıdır bu çağın çocukları ve heyhat ki, bu da en çaresizinden böyledir ve bundandır…

O kadar bundandır ki, her biri kendi atılganlığının nevi ile belirlenen bu çocuklar birazcık olsun dinlenip duramadılar ve hep tarif edildikleri yerden ulaşmaları gerektiği söylenen bir yere koşarak ninni söylemeye vakti olmayan annelerin daha anlamlı hangi şeylere vakitleri vardı diye hiç kimseye soramadılar. İçlerinde her gün çengellenerek büyüyen bu sorunun yüzlerine vurduğu çok kısa anlarda  ise cevap yerine dudakları ninnisiz annelerin biçilmiş papatya tarlaları gibi iki yana açılmış, çaresiz kollarıyla karşılaştılar.

Bu yorgun çağın vehametinin ortaya çıktığı andır bu ve aynı zamanda bu yorgun çağın acı bilgisi olarak şöylece kaydedilmelidir: Çok değil; bir zaman sonra bu çağın çocukları artık annelerine ve babalarına sormayacaklar, çünkü bir zaman sonra dudakları ninnisiz annelerinin sözleri yerine dinleyecek başka sözler, başka ninniler bulacaklar.

Ve çok değil; bir zaman sonra bu çağın kulakları ninnisiz çocukları hep başkalarından duydukları sözlere inanacak, başkalarından dinledikleri ninnilerle uyuyacaklar.

Çok değil; bir zaman sonra…

Bahçemde Fil Olabilir; Savaş Asla Olamaz!

Morpurgo’nun yazarlık gücü; savaşı tüm gerçekliğiyle sunarken, onun karşısındaki yaşamsal detayları öne çıkarmasında, küçük mutluluk anlarının savaşa karşı koymadaki büyük etkisini atlamamasında. Vahşeti olgu olarak yansıtıp, çirkin detaylarla oyalanmamasında, buna karşılık filin patates sevgisini, kardeşlerin basit sataşmalarını, candan kucaklaşmalarını mimarisinin fil ayakları kılmasında. İnsani derinliği ise, bir Britanyalı olarak, Britanya’nın sorumlusu olduğu, tarihin en vahşi bombardımanlarından birinde tarumar edilen Dresden’den yana olup onu yasını tutmasında.

 

Bhopal felaketi, Dresden bombardımanı, Zilan deresi katliamı… hiç duydunuz mu? Peki ya Çernobil, Pearl Harbor, 11 Eylül…? Neden ikinci grup birincilere oranla zihnimizde daha diri, daha taze, daha bilindik? Trajediler bile yarışıyor maalesef dünyamızda, onlara bile el atıyor güç odakları. Hele bir de tarafsanız; pis naziler dünyayı mahvetmişken sivil Almanlardan nasıl bahsedersiniz, pis kızıllar milli birliğimizi bozarken gariban Rus halklarından söz etmek de neyin nesi? Japonlar Çin’e ve civardaki tüm Asya ülkelerine vahşice saldırırken Hiroşima ve Nagazaki’yi “gerekli tedbirler” kapsamına almayıp da ne yapacağız?

Neyse ki direnen, vicdanı her şeye rağmen körelmeyen, düşmanın ne olduğunu anlamakta zorlanıp, tanımı için defalarca sözlüğe bakıp duran güzel insanlar, gerçek dünyalılar da var aramızda.

Çocuk Edebiyatı en duyarlı edebiyat dalı olduğundan ve dünyanın dönmesi için çocukluğunu unutmayan koruyan yetişkinlere ihtiyaç duyduğumuzdan savaş ve düşman da yerini almıştır neşeli şarkılar ve mutlu düşler bahçesinin öte yanında. Savaş zamanında ne işe yarar merhamet, çocuklar ayakta kalıp ayak altında kalmamak için ne yapar? Düşmanı öğretmen kılmamak, ona dostça davranmak nerede yetişir? Temiz sayfa açma azmi nasıl hasat edilir? Bu ve bunun gibi yaşamsal değerdeki soruların peşine düşer Britanya’nın en nitelikli ve verimli yazarlarından Michael Morpurgo. Onun kitaplarında hayvanlar insan savruluşunun belleği olarak sağda solda; cephede, sahilde, evde, tarlada ve bahçede dolanıp dururlar.

Binicisi Alman olduğunda da, İngiliz olduğunda da insan ve yük taşır atlar, bakıcısı Rus olduğunda da, Japon olduğunda da patates yer filler, üstelik savaş ve barış nedir bilmeden yaşamaya çalışır ve başaramazsa ölür tüm hayvanlar.

Anne yaşlılar bakım evinde çalışan bir hemşiredir. Oğlu Karl, kısıtlanmamış tüm çocuklar gibi etrafını rüyalar ülkesine çevirme gayretiyle koşar, oynar ve durmaz! Arkadaşlarını  peşine takıp yaşlıların ölümle nişanını bozacak güzellikler saçarlar etrafa. Bir gün, dışarıdan yaşlı ve hasta görünen ama içinde insanlığı kurtaracak değerde anılar barındıran Lizzie ile  kırk yıllık ahbabı gibi laflarken yakalanır annesine. Lizzie’nin fil hikâyesine inanmayan annesine! Çocuklar şıp diye anlar neyin gerçek neyin yalan olduğunu, savaş mesela; külliyen yalan! Lizzie’nin çocukluğunu kuşatıp savaş günlerinde nefes almalarını sağlayan güzelim Marlene’nin, hani şu muhteşem Mavi Melek filminin başrol oyuncusu Marlene Dietrich’in adaşı filin ders diye okutulacak hikâyesi Karl olmasa ne annesine ulaşacaktı ne de biz okurlara.

Savaş gelmeden kokusu gelir önce, fay hattı kâh baba oğulu ayırır birbirinden, kâh amca yeğeni. Kırk yıllık komşular önceleri zorlukla heceleyerek dü-dü-düş-ma-ma-man derler birbirlerine sonra da düşmancadan başka dil konuşmaz olurlar. Mazinin yozlaştırıcı etkisine kısacık paragrafta çarpıcı bir şekilde yer verir yazar. Almanların yenilmiş olması, Alman milletinin yoksul ve güçsüz düşmesi, kifayetsiz muhteris Hitler’in büyük bir kurtarıcı olarak parlamasına neden olur. Onun tüm dünyaya delice meydan okumasını kitaptaki Manfred enişte gibiler kahramanlık sanırlar. Savaş güçlü bir tersine çeviricidir: “Öldürmeyin, savaşmayın!” diyenler hain diye damgalanır, çocuklar ölmesin diye çırpınanlar kodeslere tıkılıp, üç öğün dayakla mükâfatlandırılır. Lizzie’nin annesi savaş karşıtı, hayvanat bahçesi çalışanı orta yaşlı bir kadın olarak önce bu vahşi bağnazlıkla mücadele eder, sonra biricik sevgilisi kocasını istemeye istemeye savaşa gönderir. Mutti ve Pappi diye söz edilir onlardan kitapta, isimleri ve milletlerinden öte anne ve babadır onlar. Marlene de savaşın başladığı ve yakında bombalarının kokusunun çıkacağı sularda gelip oturur, kitabın ve gönlümüzün baş köşesine. Hayvanları ya bombalar öldürecek ya da ona arkadaşlık edenler. Üçüncü şıkkın imkânını zorlar anne ve resmi onayı, amir iznini de alarak fili peşine takıp bahçeye getirir.

Marlene’ye havlayıp rahatsız eden köpek, huzursuzluğunu gidermek adına çıkılan dolunay yürüyüşü, yolda karşılaştığı köpeğin peşinden trompetvari sesiyle gürleyip koşan Marlene, onun sesine karışan kahredici siren sesleri ve iki gün boyunca binlerce kez bombalanan güzelim Dresden şehri. On üç Şubat’ı unutma, unutturma! Yola çıkmışken, geriye dönüp cehennem yeri şehirlerine kısa kısa bakmaktan ötesini yapamazlar. Yurdumuzu koruyoruz yalanıyla milyonları seferber eden savaş on milyonları yurtsuz annesiz babasız kardeşsiz ve evlatsız bırakır.

Morpurgo’nun yazarlık gücü; savaşı tüm gerçekliğiyle sunarken, onun karşısındaki yaşamsal detayları öne çıkarmasında, küçük mutluluk anlarının savaşa karşı koymadaki büyük etkisini atlamamasında. Vahşeti olgu olarak yansıtıp, çirkin detaylarla oyalanmamasında, buna karşılık filin patates sevgisini, kardeşlerin basit sataşmalarını, candan kucaklaşmalarını mimarisinin fil ayakları kılmasında. İnsani derinliği ise, bir Britanyalı olarak, Britanya’nın sorumlusu olduğu, tarihin en vahşi bombardımanlarından birinde tarumar edilen Dresden’den yana olup onu yasını tutmasında.

Tragedyalardaki baht dönüşü sayılabilecek hamlesini yapıyor ve annenin çocuklarını bin bir güçlükle motive ederek ulaştırmayı başardığı Manfred enişte Lotti teyzenin çiftliğinde akrabalarını değil şehirlerini bombalayan askeri bulduruyor yazar. Yanlış olmasın; bombalayan bizzat o asker değil, sadece rotayı tespit eden asker o! Zaten bombayı da uçak bırakıyor, uçağın bırakmasını düğmeler sağlıyor. Asker sadece düğmeye basıyor!

Gerilim çok fazla yükselmiyor, şehrini yakan, yıkan kişiyi bulmuş savaş karşıtı anne ve karşısında n’olmuş dercesine bakan genç bir asker. Nasıl yaparsın? Almanların yaptığı gibi! Nasıl yakarsın? Böyle olacağını bilmiyordum! Ne olacağını sanıyordun? Luftwaffe’lerin Londra’da yaptıkları gibi! Anne sendeliyor adeta, Rusya’da savaşan kocasının farklı bir suç işlemediğini düşünüyor bir an. Emir komuta zincirinin esas olduğu orduda karacı makineyle ateş ederken, havacı  bombaları bırakıyor. Ama Dresden ne yaptı? Sorusuyla ilgilenmez asker kafası, Londra’ya karşılık Dresden diye bakar. Nazilerin yenilmesi için milletinin mecalsiz bırakılması diye strateji belirler. Saf akıldışılığı, boş bulunsanız makul zanneder başınızı sallarsınız. Eğer tarafgirlikle körseniz, düşman dedektörünüz sürekli mesaideyse tıpkı tarih boyunca milyonların yaptığını yaparsınız.

Askerin ismi Peter, Hıristiyanlığın kutsal karakterlerinden Petrus’un çeşitlemelerinden biri. Alman da olabilir, İngiliz de, Kanadalı da olabilir, Rus da. Sanki bu ortak paydayı temsil ediyor mecburi asker Peter. Karl, incelmiş buzu kırıp gölün sularına düştüğünde canla başla didinip onu kurtaran Peter. Hikâyeyi anlatan yaşlı Lizzie’nin gençken kalbini çalan Peter. Gönlünün tortusuyla kendisini  düşman sayan annenin, sonrasında üçüncü evladı olmayı başaran Peter.

Kanadalı havacı askerle genişleyen Alman aile için Alman askerleri tehdit haline gelir. Yol boyu fil Marlene’nin cazibesi Karl’ın oyunbazlığı ve pratik zekalarıyla savuşturmayı başarırlar, anne tarafından İsviçreli olan Peter’in kırık Almancası da işe yarar elbette. Kitaptaki tek aristokrat olan kontes, yazarın hamleleriyle bilge bir kadın olarak savaş zamanlarını dengelemeyi başarır. Malikanesine yolda kalanları sorgusuz sualsiz alan ve onları ısrarla insan olarak gören, zaafları devreye girmesin diye soru da sormayan kocaman bir kalp!

Pusula, fil Marlene’den sonra insan olmayan en önemli karakter! Anlatıcı yaşlı Lizzie, bugünün çocuk Karl’ına verirken, savaş zamanında asker Peter Lizzie’nin kardeşi Karl’a verirken, Karl, Marlene’nin üzerinde gösteri yaptığı sırada düşen pusula kontesin yardımcısı Hans’ın eline geçerken ve tek bir harf farklılığından dolayı Alman, İngiliz (aslında Kanadalı) dost düşman olurken.

Eylem ve karşı eylem: Hans’ın çiğ vatanseverliği  kontesin kemalatına ve basiretine tosluyor. Biraz ahde vefa biraz yarım elma gönül alma, biraz da üstü örtük korkutma ile gelen komutanı gönderip misafirlerini mecburen uğurluyor. Üstelik başsız kalan, neredeyse yetimler korosu diyeceğimiz çocuklar korosunu da aileye emanet ederek.

Kitabın başında savaşın kokusu geliyordu uzaktan, sonunda da batıdan ve doğudan gelen askerlerin ortada buluşmasıyla savaşın sonu beliriyor, ateş etmeyen tanklar bile yerine göre insana barışı düşündürtebiliyor.

Ama Marlene öyle düşünmeyip koştukça koşuyor ve bilinmezi kucaklıyor. Ta ki her şey düzelene kadar. Pappi esir düştüğü Rusya’dan dönene, Peter ve Lizzie evlenip Kanada’nın barışçıl vahşi doğasına sığınana kadar. Bir Fransız sirkinde gösteri yapan Marlene, fil hafızasını ispatlayıp yirmi küsur yıl sonra Peter ve Lizzie’yle selamlaşana, kucaklaşana kadar.

Savaş zamanında epeyce işe yarayan, insanca nefes aldıran çocuksu oyunbazlığın, gerçeküstü cesaretin, bağışlama ahlakının hem barışı kurtarıp hem de savaşı mahkum edecek gücünden her okuyan emin olana kadar. İnsanlık ufkunda hiçbir işe yaramayan savaş bir daha kafasını hiç kaldırmayıncaya kadar!

Ebemkuşağı

Ne yazık ki insanı bedbin ve bezgin hale sokan bu mekânlar, şehirlerimizi yağ lekesi gibi işgal etmiştir. Belki de ihtirasıyla hükümran olmuşların ve yetkisini ganimete çeviren tamahkârların mimarlık ve şehircilik anlayışı sonucu, insan doğasına aykırı, muhayyilesini körelten mekânları modern hayatın sığınakları olarak pazarlaması ile başlamıştır hikâye. Şehirler; içinde yaşayanların zihinlerini enkaza çevirecek şekilde, adeta üstü açık hapishaneler gibi inşa edilmişlerdir. Unutulduğunu unutan adam, bir an durdu ve sessizce terennüm etti hüküm cümlesini; Bu mekânlarda gözünü açan kuşaklardan sevda ehli ustalar çıkmaz.

 

Unutulduğunu unutan adam, sırtındaki ağırlıkları taşıma becerisini güçlendirmek için çıktığı uzun bir yürüyüşte halini tarif edecek cümleyi arıyordu. Halini başkalarından önce kendine tarif ederek ikna etmeliydi.  Çünkü yürümek, insanın kendini keşfetmek için yaptığı iyi-kötü her ne varsa muhasebeleştirmek ve aynı zamanda kendisiyle barışık olmaya vesile olduğu bir eylemdi. İnsanın şehir hayatında en çok ihmal ettiği şey kendisiydi.  Süre giden hayat, kendine kalma, düşünme, idrak ederek irade koymasına engel olacak şekilde kurgulanmıştı. Böyle bir hayatı kurgulayanların en önemli başarısı, buna göre yaşayanların seçimlerini kendilerinin yaptığı duygusuna sahip olmalarını sağlamaktı. İkamet edilen mekânlardan, maişetini temin ettiği ve mesleğini icra ettiği her yer, her şey sanki kendi seçimiymiş gibi zorunlu ve sevimli gösteriliyordu. Bütün bunları elde edebilmesi için katlandığı zorlukları makul saymayı olağanlaştırarak bilinçaltına işleyecek bir hayat tarzı modernlik başlığı altında sunuluyordu.  Üretim ve tüketim alışkanlıkları yine bu mekânların içerisinde süren hayatların mutluluk reçetesi kıvamında sürdürülüyordu.  Böyle bir döngü, şehirlileri sürekli reçete almaya mecbur tutma sonucunu doğuruyordu.  Oysa gözünü toprak damda açıp, beton binalarda kapatan insan için ömür, iki yağmur arasında ebemkuşağı görme arzusu uğruna tahammül ve katlanma süreciydi.  Unutulduğunu unutan adam, umursamadığı şeyleri düşündükçe akla ziyan cümlelerin kendini umarsız bıraktığını fark etti ve zihnine çeki düzen vererek yürümenin tarifini bir kez daha kendine telkin etti.

Yürümek, dolaysız, doğrudan bir eylemdir.  Karar verir ve yola koyulursunuz.  Tereddüt, kulağınıza dişil bir tonda fısıldayan Brütüs’tür. Umursamazsınız.  İlk adımdır önemli olan, siz adımı atarsınız, sonrası zamana, zemine, güneşe, buluta, yağmura ve coğrafyaya kalmıştır.  Yol yoldaşla menzile varır. Yoldaşınız, başınızdır. Gözlerinizle tanık olduğunuz ve muhteşemliğini doğallığından alan çevre, başınızın içindekini yekûnuyla birlikte alır ve sizi bir serüvene sürükler. Biraz da bu yüzden yürümek, bir süreliğine de olsa arkada bıraktıklarınızdan pişmanlık duymadığınız bir yola düşmektir. Serüven başlamıştır.

İnsan, hayata tutunma melekelerini körelten, hayatı, sürekli rakamlarla tarif ve mahkûm eden zihniyetin ürettiği mekânlardan çıkarak, doğal, yani insani olan duyguların yeşerdiği coğrafyaya, mevcuduyla ve kayıtlardan azade bir halde iltica etmelidir.  Aksi durumda, hayatın anlamını, sorgulama iradesini kullanmadığı organ gibi işlevsiz bıraktığı için köreldiğinin farkında olmaz. Ne yazık ki insanı bedbin ve bezgin hale sokan bu mekânlar, şehirlerimizi yağ lekesi gibi işgal etmiştir. Belki de ihtirasıyla hükümran olmuşların ve yetkisini ganimete çeviren tamahkârların mimarlık ve şehircilik anlayışı sonucu, insan doğasına aykırı, muhayyilesini körelten mekânları modern hayatın sığınakları olarak pazarlaması ile başlamıştır hikâye. Şehirler; içinde yaşayanların zihinlerini enkaza çevirecek şekilde, adeta üstü açık hapishaneler gibi inşa edilmişlerdir. Unutulduğunu unutan adam, bir an durdu ve sessizce terennüm etti hüküm cümlesini; Bu mekânlarda gözünü açan kuşaklardan sevda ehli ustalar çıkmaz. Yunus, Itri, Dede Efendi, Fuzuli, Baki, Pir Sultan, Dadaloğlu ve adını sayamadığı çok ustalar geldi dilinin ucuna. Mesela, Köroğlu’nun sığınağı dağlardı, Fuzuli, Mecnun’a çöllerde söyletti ah’ını.  Acaba, dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Babil’e asma bahçeleri yapacak usta olmadığı için mi yaptıran kral çıkmıyor, yoksa bilge krallar yeryüzünü terk mi ettiler? Aşk’ın, erbabı o güzel insanlar, o güzel atlara binip de gittiler mi?

İnsanımızın sığınak kavramı değişti. Artık sığınak kavramı, ikamet edilen, birbirinin benzeri ve geometrik mekânlar olarak belletilmiştir. Bu mekânlar, insanın arş’a yükselme duygularına set çeken, gökyüzünün azametini gölgeleyen, içindeki karabasanı çoğaltan ve sanki bir el tarafından bakanları hipnoz edecek şekilde günümüz insanının zihnini kuşatmıştır. Yürüyüşünü gerekçelendirmeye devam etti. Başın bedene isyanı da, başka sığınaklar arama isteğini gerçekleştirmesi de kendisini tutsak eden sığınakları terk etme isteği de bu yüzden yürümeyi özgürlüğe kaçmak eylemi olarak zorunlu kılmıştır.  Yürümek, aynı zamanda, gündelik hayatında yaşadığı bütün halleri elden geçirme, tefekkür ve muhasebe etme, kısaca olanları ve olması muhtemelleri zihinden geçirme fırsatıdır.  Atilla İlhan’ın bir romanında kahramanına söylettiği “Uykusuz geceleri hüküm geceleri değil mi?” sorusuna gündüz verilen cevapları da kapsar. Keşke li cümleler ve hayıflanmalar temiz, oksijeni yoğun olarak hisseden ve tam zamanlı çalışan akciğerlerin beyne gönderdiği olumlu sinyallerle bellekten sessizce tahliye edilir. Ruh dinginliğine geçme, kanatlarınızın olduğunu hissetme, bir tür arş’a tırmanma heyecanına ulaşırsınız.  Çünkü güneşe yürüyenin endişesi ve hesabı olmaz. Renk cümbüşü altında, Saka kuşunun, Üveyik’in Sığırcık’ın, Serçenin, Hüthüt kuşunun mahrem cilveleşmelerine davetsiz tanık olmanın yerini hiçbir şey dolduramaz. Leyleğin zarif, naif, gökyüzünün maviliğini çizmeden, örselemeden adeta tablonun mütemmim cüzü-tamamlayıcı parçası- gibi süzülmesinin bakan gözün sahibinin yüreğinde hangi duyguları harekete geçirdiğini her gün ikamet ettiği mekânlarda kaç bekerel radyasyona maruz kalanlar bilemez.  Bütün duydukların, gördüklerin ve hissettiklerin hayat bilançosunda yer alır ancak rakamlarla ifade edilmez.

O yüzden yürüme eylemi, her insan için özel ve kendine has duyguları hücrelerine kadar hissetme, kendisiyle hemhal olma, bir başka söyleyişle içine yapacağı yolculukla arınmadır. Hasılı, şair bu durumu bir mısrası ile

“Yürümenin dışındaki bütün eylemlerin adı kaçış, kaçış, kaçıştır.” * diye özetlemiştir.

*Göğekin, İlhami Çiçek

İlhami Çiçek’e 7 Selam

Nerdeyse kırk yıl öncesine baktığımda, gençliğimize, genç şair oluşumuza, ilk kitaplara, dergilere, arkadaşlıklara, tartışmalara, yakınlıklara, buluşmalara…Yukardan beri söyleye geldiğim sözleri de aklımda tutarak bir de şunu demek isterim: İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri kitabı 1980’lerin önde gelen ilk kitaplarından biridir.

 

1-Bazı yerlerde, ‘dünyadan çıkış yolları’nın benzerliğinden ötürü, Nilgün Marmara ile İlhami Çiçek arasında koşutluklar kurulduğunu okudum. İki ‘müntehir’ şair oldukları için, mensubu oldukları ya da mensubiyet atfedilen sağ ve solun onları dışladıkları iddia ediliyordu. Böyle genel bir kavram var mı bilmiyorum, sağ ve sol diye!

Sağda sağlar ve sollar, solda sollar ve sağlar var. Doğuda batıların batıda doğuların olduğu gibi. Bilhassa, elbette tesadüfen değil ama, adları yan yana geldiği, birlikte anıldıkları için, birini çok yakından tanıdığım, diğerini tanışmanın arifesinde yitirdiğim iki şairin de mensubiyetlerinin, öncelikle ne sağ ne de sol olduğunu söylemek isterim.

Öncelikleri şiir olanlardan ikisi de. Bu nedenle onlar için şair demek bile ağır olabilir, ruhlarını incitebilir. Evet, önceliği sağ ya da sol olan iyi ve büyük şairler de vardır. Ama şiir aynı zamanda farklılıklara alan açan bir olanaktır. Ve şiir sağdan da soldan da önce hayata ve ölüme bakarak yazılır, çatılır.

 

2-Cahit Zarifoğlu’nu ben de çok severim. Özgün ve büyük bir şair olduğuna hiç kuşku yok. Öyle ki artık klasik şairlerimiz arasında da sayılıyor, sayılmalı. O da erken gidenlerden, farklı ve yol açıcı bir şiiri var edip gidenlerden. İlhami Çiçek açılış kitabı olan Satranç Dersleri ile hep Zarifoğlu’nu hatırlatır bana. Neredeyse onun açtığı yolda yürüyen tek şairmiş gibi gelir. İkisi de hakikatin oyunla, bitmeyecek bir yolculuğa dönüşeceğini ve oyun olmadan hakikatin var olmayacağını, varılsa, bulunsa, erişilse bile anlaşılamayacağını, oyunun yalnızca hayatı güzelleştirmek için değil aynı zamanda hakikat yolculuğunun da sık sık durulan bir mola yeri olduğunu da kavramış şairler. Bu kavrayış elbette onların da kendi oyunlarını, bu şiir olur, satranç olur, jest olur, iyi kurmalarına, oyunu bir bakıma da hakikatin yeniden inşasına çalışan bir sanat, görgü, anlayış olarak görmelerine yol açar…

Sanki Zarifoğlu oyunu Çiçek’e bırakmış, o da şahane bir açılışla bu jesti karşılıksız bırakmamış gibi bir his var içimde.

 

3-Bir şiir armağan edip gitmek için de yaşayabilir insan yalnızca. Şiirinin kendisini kırk kez bağışlatacağını bilenlerdir belki de kolayca bırakıp, çekip gidenler. Şiirini kimsesiz, yalnız bırakmazlar bunu yapmakla, aksine şiirle dünya arasından çekilirler. Oyuna bu da dahildir. Nilgün de kitabı yayımlanmadan, ama dosyasını emanet ederek gitmişti. Zafer Ekin’i biliyorum, ilk kitabının yayımlanmasını bekliyordu. Üçü için de eylem hazırdı, “şiir böyle de çarpabilir hayata!” Eksik bırakmışım, ‘hayatın yüzüne’ demeliymişim! Ve hepsininki de, Kaan İnce dahil, İlhami’nin dediği ‘ilk açılış’tır belki de: “evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış/artık dönüş yoktur/kuşku bağışlanmasa da/tedirginlik doğal sayılabilir”

 

4-Yaşamlarını şiire yatırmış insanlardan söz ediyorum. Şair olmak kolaydır, iyi ya da kötü şiir yazarsın, adın iyi şaire, şaire ya da kötü şaire çıkar. Elbette her şeyin olduğu gibi bunun da bir bedeli vardır. Anlaşılmamaktan bazen fazla anlaşılmaya, şöhretten unutulmaya, dışlanmaya, yadırganmaya, yalnızlığa. Doğrusu hiçbiri de göze alınamayacak şeyler değildir. Bunların bilgisi şiir yazan herkeste az çok kayıtlıdır. Cahit Zarifoğlu’ndan İlhami Çiçek’e, Nilgün Marmara’ya Didem Madak’a, ‘yüksek hatır’ı olanlarsa, şairlikten başlayarak onun ön kabulleri ya da sonuçları olan, bazılarını yukarda saydığım fiilleri unuttukları için, belki de hiç mi hiç akıllarına getirmedikleri için asıl şimdi yaşıyorlar. Belki de ‘gurbetten şiire’ diye bir hâlden söz etmek gerekir ve bu ‘hâl’in içinde de, gününü gecesini şiire vermiş, şiire alın teri, göz nuru dökmüş olanlardan değil, varlığını da yokluğunu da şiire yatırmış bu isimlerden söz etmek gerekir. Hemen hepsi de tek kitapla yetinirler. Sanırım şiirlerinin başlangıcı olmadığı gibi sonu da olmayacağı içindir bu. Yani başka bir şey yazmayacaklardır, varlıklarını, sözlerini o kitapta toplamışlar ya da bir kitaba sığabilecek kadar inceltmişlerdir. İlhami Çiçek’in daha çıkar çıkmaz adeta yıllardır bekleniyormuş gibi ilgi gören ve o günden bugüne daha çok ilgi gören Satranç Dersleri(edy, 1983) kitabı gibi.

 

5-Tıpkı hayat gibi, şiirin de bir şeye yaraması gerektiği kadim bir düşüncedir. Sonradan şiirle hayatın yolu ayrılınca, araya yazı girince, şiir de yazı gibi bir metne indirgenmek istenmiştir ama, şiir kendini korumasını bilmiştir. Şiir, bir; yazı değildir, iki; boşuna değildir, üç; yalnızca sözcüklerden ibaret değildir. Şiir bazen az, bazen çok, ama her zaman bir şey demektir.

Şiirle yaşamın birbirini tamamlaması da bundandır. Burada, kolayca, şiirin bir şey anlatması gerekir demiyorum. Şiir, bir şey ‘yapar’, ‘yapmalı’ demek istiyorum. Bir ‘eylem’ olarak görüyorum çünkü şiiri. Bu bazen şiiri terk etmek olur, bazen topluluğu terk etmek, bazen de Müslüm Gürses’in “yakarsa dünyayı garipler yakar!” özdeyişi gibi kendini sorumlu, hatta bazen yükümlü hissetmek olur. ‘Sorumlu’, ‘yükümlü’, ‘vazifeli’ şairlere bakalım, Nazım Hikmet onların başında gelir, Sezai Karakoç onların en hatırlı isimlerindendir, Cahit Zarifoğlu tüm yaşamını bu sorumlulukla sürmüştür, Nilgün Marmara’nın derdi de, tıpkı İlhami Çiçek’te olduğu gibi, ‘yalnızlık’ filan değildir, ‘dünya ağrısı’dır.

Belki de Ece Ayhan’ın ‘toplum değil topluluk’ diye baktığı ve ‘kötülük topluluğu’ olarak adlandırdığı bir dünyanın, ülkenin ağrısıdır. Cahit Zarifoğlu nasıl Yunus’un şiiri gibi herkesin ‘duyabileceği’ bir şiire yönelmek istediyse ya da bütün çabasını oraya yönelttiyse, İlhami Çiçek de, tek ama çok kitabı sayılması gereken Satranç Dersleri ile benzer bir çabayı, daha erken göstermiştir. Bu çaba, yalnızlık gibi bir trajikten çok, dünya ağrısının neden olduğu, duymayı engelleyen, ağırlaştıran, kesen yabancılıklara karşı bir yenilenme, arınma ve iletme çabasıdır. Duyulmayı istemek. Tanrının bile bilinmeyi istediği bir evrende, şair duyulmayı istemez mi? Şiir belki de iç duyu, içten duyuş olduğu için, okurlar, dinleyiciler kadar, hatta onlardan da önce şairin ihtiyacını duyduğu şeydir. Ve bize bunu duyurmak için çoğu kez kendilerini feda eder şairler, o ‘adanmış ruhlar’

İlhami Çiçek o adanmış şairler arasındaki genç ruhlardan biridir.

 

6-Nerdeyse kırk yıl öncesine baktığımda, gençliğimize, genç şair oluşumuza, ilk kitaplara, dergilere, arkadaşlıklara, tartışmalara, yakınlıklara, buluşmalara…Yukardan beri söyleye geldiğim sözleri de aklımda tutarak bir de şunu demek isterim: İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri kitabı 1980’lerin önde gelen ilk kitaplarından biridir. İkinci Yeni’nin ve Türk şiirinin en iyi kitaplarının yayımlandığı yıllar 1958-59 yıllarıdır, Üvercinka, Yerçekimli Karanfil, Dünyanın En Güzel Arabistanı, Galile Denizi gibi…1982-84 yılları arasında da 80’li yıllara ve sonrasına etki eden şiir kitapları yayımlanmıştır. Osman Konuk’un Seni Yalnız Ben Anlarım, Akif Kurtuluş’un Yalan Şiirler, Ahmet Erhan’ın Yaşamın Ufuk Çizgisi, Ahmet Güntan’ın İlk Kan, Tuğrul Tanyol’un Elinden Tutun Günü, Adnan Özer’in Çıngırağın Ölümü…kitapları ilk aklıma gelenler. Bu kitaplar ve onları yazanların sonraki kuşakları etkilemesi gibi, İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri de bir ilk kitap olmaktan çok, adeta şairin kendisinden seçmeler yapıp oluşturduğu bir seçme şiirler gibidir ve bugünden bakıldığında o yılların şiiri arasında da çok farklı bir yerde durduğu söylenebilir. Tam da geleneğin yeniden keşfedildiği, İkinci Yeni’ye yeniden ve bu kez doğru dürüst bakıldığı bir yeniden okuma, yorumlama döneminde, sanki bunların hepsini çok evvelden yapmış bir kitap olarak gelmiştir Satranç Dersleri. Divan şiirinin en modern yorumudur.

 

7-“anlat/apaçık olanı/gecedir halk/etinin önünde anlam/katledilmiştir” demiştir. Bu yazı da İlhami Çiçek kardeşime 7 selam yerinedir.

Uzağa Gitmenin Cazibesine Kapılan Bir Adam

Bu kitabı başarılı kılan unsurlardan biri de yazarın mekânı bir karakter gibi kurguya dâhil etmesi; Thomas’ın gittiği, gördüğü yerler bir tablo gibi gözünüzde canlanıyor ve siz de Thomas’ın yanında önce sakalı uzamış, pespaye bir hâlde, daha sonra kıyafetlerini değiştirmiş tıpkı tek amacı sadece yürümek olan biri gibi ilerliyorsunuz, geçmişi, geride bıraktıklarınızı hiç düşünmeden.

 “Astrid akşam yemeğini, ne pişireceğini, dışarıda yağmur yağarken sıcak yemek odasında oturacaklarını düşünerek kafasını dağıtmaya çalıştı. Ama birdenbire Thomas’ın akşam yemeği için de, ertesi gün de gelmeyeceğinden emin oldu. Bu duygu soluğunu kesti; kaygı değil, felç eden bir korku duydu, olacakları biliyor gibiydi.”

Uzağın Ötesinde, Peter Stamm’in dilimize çevrilen son, benim de okuduğum ilk romanı. Türkiye’de çok hayranı ve çok okuru olduğunu biliyordum fakat benim tanışmam biraz geç oldu ve şimdi bu satırları yazarken yazarla böyle geç tanışmamızdan dolayı biraz pişmanlık duyduğumu söylemeliyim.

Astrid ile Thomas, çoğu zaman uyumlu, sıradan bir çiftken ve iki haftalık tatillerinden yeni dönmüşken bir anda Thomas kendini ormanda bulur. Bu genel olarak tahmin edilenin aksine yaşadıkları bir kavga, bir huzursuzluk sonrasında değil, alelade bir anda, detayları düşünülmeden, hatta neredeyse bir karar anı bile olmadan atılan bir adımla gerçekleşir. Bir adım, bir adımı izler ve akşam bahçede şaraplarını içen çift, sabah birbirlerinden uzağa düşmüşlerdir.

Olay basit bir kaybolma hikâyesi gibi geliyor kulağa, ama değil. Thomas, benim kitap üzerine detaylıca düşündüğüm her anda inanamayacağım kadar rahat ve hazırlıksız bir şekilde evinden çıkıyor. Nereye gideceği hatta gitme fikri bile kafasında yokken bir insan neden böyle çekip gider diye sorgularken buldum kendimi. Satırlar ilerledikçe yazarın dili, üslubu beni bu fikirden uzaklaştırmayı başardı. Odaklanmam gereken Thomas’ın yolculuğu ve Astrid’in terk edilmişliği oldu. Bu kitabı başarılı kılan unsurlardan biri de yazarın mekânı bir karakter gibi kurguya dâhil etmesi; Thomas’ın gittiği, gördüğü yerler bir tablo gibi gözünüzde canlanıyor ve siz de Thomas’ın yanında önce sakalı uzamış, pespaye bir hâlde, daha sonra kıyafetlerini değiştirmiş tıpkı tek amacı sadece yürümek olan biri gibi ilerliyorsunuz, geçmişi, geride bıraktıklarınızı hiç düşünmeden.

“Thomas’ın tek duyduğu ayakkabılarının taşlı yolda çıkardığı ses ve adımlarının ritmini benimseyen nefesiydi. Kendini, daha önce hiç hissetmediği kadar anda hissediyordu, sanki ne geçmişi vardı ne de geleceği. Bir tek bugün ve dağın tepesine çıkan bu yol vardı.”

Nasıl ki Thomas gitme fikrini zihninde oluşmadan kendini yolda bulmuşsa Astrid de terk edildiği düşüncesini kabullenemiyor. Bir iki gün öyle bir şey olmamış gibi davranıyor, iş yerine ve çocuklara yalanlar söylüyor. Ancak zaman içerisinde önce polise, sonra çocuklara ve daha sonra da Thomas’ın çalıştığı yere durumu açıklamak zorunda kalıyor. Bana, bu noktadan sonra ilişkileri artık geri dönülemez bir hâl aldığını düşündürdü.

Uzağın Ötesinde’yi okurken bir ailenin hatta bir yerin yaşam dinamiklerini de okuyorsunuz aynı zamanda, böyle büyük bir olay sonrasında yavaş yavaş ailenin uzak fertleri de devreye giriyor, hala, büyükanne ve büyükbabalar da kendini gösteriyor. Astrid, Thomas’ın gidişiyle kendini sorumlu hissediyor, etraftakilerden bunu saklaması ve kurdukları o aile bağları arasındaki boşlukları keşfetmesi gerekiyor. Kitap boyunca Astrid, Thomas’ı hep anladı, bu gidişini, sebeplerini, evet üzüldü, kızdı, sinirlerdi çok zorlandı ama hep anladı. Bu bana ikisinin arasındaki duygusal bağın boyutlarını gösterirken, Thomas’ın ailesini aklına pek getirmemesi biraz canımı sıktı. Bir zamanlar Astrid’e âşık bir adamın bu derece sorumsuz, duyarsız davranmasını kabullenemedim. Bunu bir okur olarak, karakterleri gerçekçi bulmamın bir kanıtı olarak kabul etmeli.

Uzağın Ötesinde’yi okurken sürekli ben yazsaydım nasıl yazardım gibi bir soru döndü durdu içimde, belki de ben bunun anlatılmaya değer bir hikâye olmayacağını düşünürdüm dedim fakat Peter Stamm burada bana üslubun olay örgüsünden çok daha önemli olabileceğine dair önemli bir dersi hatırlattı.

Bu hikâye beni kesinlikle büyüledi ama sadece hikâye de değil, yazarın anlatım biçimi, kurguyu Thomas’ın gözünden alıp, Astrid’in gözüne oradan tekrar Thomas’ın gözüne aktarırkenki zamanlamasına hayran kaldım. Kesinlikle çok başarılı buldum ancak kitap biterken hem yazarın dili, hem de tekniği açısından fazlasıyla memnunken, olayları bitirme şeklinden dolayı yazara biraz kızgın olduğumu da söylemeliyim.

Peter Stamm İsviçre’nin yaşayan en önemli yazarlarından biri kabul ediliyor, kitapları otuz yedi dile çevrilmiş ama onu benim için önemli yapan ve diğer kitaplarını okuma konusunda iştahımı kabartan Uzağın Ötesinde oldu.

Sevginin Aşınmaz Gücü ( Boşluk)

Yaşanan şeyler sevgiyi nefrete, iyiyi kötüye dönüştürür mü? “Sevgi ve nefret ne menem duygular”, “iyilik ve kötülük nasıl cevherlerdir”; kitabın değme cambazlara parmak ısırtacak kurgusunda peşine düştüğü temel sorular.   İnsanca hâllerimizi anlatmak için binlerce yıldır hayvanlardan medet umuyoruz. Hint-İran,Yunan, Mezopotamya, Mısır yetmezmiş gibi avcı toplayıcıların eğitici ya da eğlendirici hikâyelerinin çoğunda meydan hayvanlara kalmıştır. …

Sevginin Aşınmaz Gücü ( Boşluk) Read More »

“Yaniya Efendim, Sizin Anlayacağınız Bütün Çingenelerin Adı Rom’dur.”

 Can Yayınları yakın zamanda “Miras” başlığı altında yayımladığı eserlerle bugünün okurlarını unutulmaya yüz tutmuş romanlarla yeniden buluşturmaya başladı. Yakın zamanda yayımlanan Osman Cemal Kaygılı’nın yazdığı “Çingeneler” romanı bu miraslardan birisidir. 1930ların İstanbul’unu, bu dönemde yaşayan Çingenelerin yaşamını konu edinen roman, o dönemin dilini, sosyal dokusunu başarılı bir dille anlatıyor.

 

Fransız İhtilali’nin etkisiyle tüm dünyaya yayılan milliyetçilik, bunun akabinde imparatorlukların dağılması tüm dünyayı yepyeni bir durumla karşı karşıya bıraktı: Azınlıklar. Milliyetçiliğin etkisiyle asimilasyon tehlikesi ile karşı karşıya kalan azınlıklar, mümkün mertebe bulundukları mekânı terk edip, göç etmişlerdir. Bulunduğu yerde kalamayan, gittiği yerde de sıkıntılar çeken azınlıklarla ilgili tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 20. Yüzyılda önemli çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmaların çoğunluğunu Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler oluşturmaktadır. Fakat bu süreçte ihmal edilen bir azınlık grubu var: Çingeneler.

Peki, bu çingeneler kimdir, nasıl ortaya çıkmışlardır, yaşamları nasıldır, neden hâlâ azınlık durumundadırlar? Buna benzer çok sayıda soru sormak mümkün.

Çingeneler göçebe bir topluluk. Bu göç hikâyesinin tam olarak nerede başladığı bilinmiyor. İslam Ansiklopedisi’nde İsmail Altınöz Çingenelerin bu durumunu şöyle ifade ediyor: “19. Yüzyılın sonuna kadar Çingenelerin Mısırlı olduğu kabul edilerek Batı dilinde Kıpti: Mısırlı anlamına gelen gypsies, egyptian ve gitano gibi isimlerle anılmışlarsa da yaklaşık iki asırdan beri devam eden dil çalışmaları neticesinde onların Hindistan kökenli bir kavimden geldiği fikri ağırlık kazanmaya başlamıştır.”

Tarihi kaynaklar Çingenelerin göçmelerinin temel sebebi olarak Hindistan’da Mısır’da baskılara rağmen yerleşik hayata geçmemelerini gösteriyor. Çingeneler ismi geçen ülkelerden hareket ettikten sonra Romanya üzerinden Balkanlara gelmişlerdir.

Peki ya Anadolu’da?

Göç ettikten sonra Çingenelerin Anadolu’daki durumlarını açıkça belirten çok sayıda tarihi kaynak var. Osmanlı Devleti döneminde vergilerini vererek, zanaatla ilgilendikleri biliniyor. Fatih ve Kanuni döneminde Çingeneler ile ilgili hukuki düzenlemeler yapılmış. Osmanlı Devleti’nin farklı dönemlerinde çıkan isyanlarda Çingeneleri göremiyoruz.  Devlete sadık olarak yaşamışlar. Osmanlı döneminde daha çok zanaatla uğraşmakla birlikte günümüzde müzisyenlik, çiçekçilik ve falcılıkla hayatlarını idame ettirmektedirler.

Şunu ifade etmekte fayda var. Çingeneler ötekileştirilmiş bir topluluk. İnsanların güvenerek yaklaştığı bir yaşam biçimleri ve insan ilişkileri yok. Bu güvensizlik durumunun hem onları ötekileştiren insanlardan hem de Çingenelerden kaynaklandığını düşünüyorum.

Çingeneler 21. Yüzyılda da göçebeliklerine devam ediyorlar. Ama gizli kalan ve ötekileştirilmiş yaşamları merak ediliyor. Akademik anlamda onları inceleyen çalışmalar olsa da genel okur kitlesine hitap eden çalışma sayısı oldukça az. Bu merakı gideren bir roman yayımlandı yakın zamanda. Can Yayınları’nın “miras” başlığıyla yayımladığı Çingeneler isimli roman Osman Cemal Kaygılı tarafından yazılmış.

Yazardan kısaca bahsetmekte fayda var. Cemal Kaygılı 1890’da İstanbul’da doğmuş, öğretmenlik yapmış. Mahmut Şevket Paşa suikastına karıştığı için birçok yazarla birlikte tutuklanarak Sinop cezaevine gönderilmiş. Geçimini sağlamak için çok farklı işlerde çalışmış.

Roman, 20. Yüzyılın ilk dönemlerinde, edebiyat dünyasında sık rastlanan bir durum olarak 1935’te tefrika edilmiş. 1939’da kitap haline getirilmiş. Roman 1942’de Cumhuriyet Halk Partisi Roman Ödülü’ne layık görülmüş.

Çingeneler romanında iki dost var. İki bölüme ayrılan romanda bu dostlar yaşadıklarını kendi ağızlarından anlatıyor. Peki, bu iki dost neler yaşıyor?

Zamanında çok samimi olan bu arkadaşların muhabbetleri İrfan’ın Çingene kültürünü, müziğini tanımasıyla bozulmaya başlar. Çünkü İrfan, Çingenelerin ortamına girip onlarla çok sıkı vakit geçirmeye başlayıp, gönlünü çingene bir kıza kaptırır.  Kız bir süre sonra ortadan kaybolur. Bu iki eski dost, gelgitli ilişkileri içinde bu kızı Çingeneler içinde aramaya başlar. Roman, Çingeneler dünyasındaki bu arayış üzerine kurulmuş.

Roman, dönem İstanbul’unun eğlence hayatından, sur çevresindeki çingenelerin hayatından bölümler aktarması, onların günlük hayatının detaylarını, onlara özgü dile vakıf bir şekilde anlatması adına oldukça önemli.

Romanda çingenelerin örf ve adetlerini, kendi içlerindeki kültürel farklılıklarını, kendilerini dışlayan toplumla ilişkilerini irdelemiş, Cemal Kaygılı. Bu anlamda romanda önemli sosyolojik tespitler var.

Romanın en keyifli ve öğretici yanlarından birisi çingene diline dair söylemler ve yazarın bunu okuru aydınlatıcı bir şekilde paylaşmasıdır. Cemal Kaygılı’nın Çingene diline ne kadar vakıf olduğunu bilmiyorum fakat romandaki söylemler, şiirler, şarkı sözleri kahramanların kullandığı dil oldukça keyifli. Dile dair paylaşımlarını sayfalar arasına serpiştirmiş yazar, fakat okur olarak bunu sıkıcı bulmadığımı ifade edebilirim. Romanda aşağıdaki diyaloğa benzer ifadeler var.

“Yaniya efendim, sizin anlayacağınız bütün çingenelerin adı rom’dur. Ne yana gitseniz, çingenelerin hepciğine Rom denir. Çingene adı sonrada uydurmadır.”

“Ya Todi ne demek?”

“Todi de çingene demek. Ama sanırım o da sonrada konmadır. Bizim aslımız Rom’dur. Ve ki konuştuğumuz dil Romca’dır.” (S.35) 

 Çingeneler romanı, 20. Yüzyılın ilk yarısında İstanbul’un kenar mahallesinde ötekilerin eğlenceli yaşamını konu edinen başarılı bir roman. 1930ların İstanbul’unu, bu dönemde yaşayan Çingenelerin yaşamını merak eden okurlar için, önemli roman.

Tepe’yi Yorumlama Denemesi (*)

Konuyla ilgili olarak çok değişik yorumlar yapılmıştı. Gene de yapılıyordu. Ama belgelerden anlaşıldığına göre gelmiş geçmiş bütün yorumcular yalnız bir noktada birbirini onaylıyorlar ve o noktaya tartışılmaz bir doğru gözüyle bakıyorlar. O da dümdüz bir tepsiyi andıran bu gizemli koyakta, uydurmada olsa bir tepenin var olduğu gerçeğiydi.

 

‘Ben suluboyayla aklaştırdım bu evin duvarlarını baylar!’ dedi adam. ‘Bayanlar bu ev benim evim, yeşil kurbağaların ciyak ciyak öttüğü bir gecede atmıştım temelini, içinizden kim yadsıyabilir bu gerçeği?’ Hep birlikte onayladılar onu. ‘Evet bu ev senin’ dediler. ‘Bu ev senin’ diye yineledi Baybaşkan.

‘Andolsun ki bu ev senindir.’ diye yeniden bağırdılar. Sesler oylum oylum ağızlardan çıkıyor, döne döne tepeye çarpıyordu. Tepe, evrensel tanıklığın simgesiydi sanki, ıssız uğultuyu gizemli süzgeçleriyle süzerek diri sözcüklere çeviriyordu aralıksız.

‘Şimdi de kalkıp gidiyorsun iyi mi?’ diye sürdürdü konuşmasını. ‘İşte gidiyorum şimdi de, baylar bayanlar. Gidiyorum iyi mi, yapayalnız ve arkama bakmadan ve gözlerim pek iyi görmüyor. Bunu biliyorum ve iyi kötü günler geçirdim sizlerle birlikte ve benim evimin gözenekleri sizlerinkinden çok geniştir, bunu biliyorsunuz, herkes bilir ak ırmağın benim evimin önünden aktığını ve sularla arkadaş olduğumu kim yadsıyabilir aranızda?’ ‘Evet’ dediler, ‘Andolsun ki sular senin arkadaşındır. Andolsun ki içimizden en iyi sen anlarsın suların dilinden.’ dedi Baybaşkan. Tepe, aldı bu sözleri, içine sindirdi. Sülük gibi emdi ve yansıtmadı. Yıldızlar şimdi iyice belirginleşmişti artık ve ay onbeşlemişti. Doğurgan bir sessizlikte yeniden konuştu adam.

‘Benim, bir gün olsun Tepe’yi yorumlamadığım oldu mu? Ve ben size gene böyle bir geceydi. Tepe’nin yana yakıla ürperdiğini bildirmedim mi? Ve siz bana gülmediniz mi? Kimse doğrulamadı onu bu kez. Ama Tepe, sözleri olduğu gibi yansıttı. ‘Şimdi de gidiyorum.’ dedi adam. ‘Üzgün müyüm? Hayır! Yalnız böbreklerimde bir ince sızı sürekli yer değiştiriyor. Arkasından, bir türlü kurtulamadığım ya da kurtulmak istemediğim o eksiklik duygusu. Peki, şimdi soruyorum sizlere ben sayrı mıyım?’ ‘Hayır’ dediler, hep birlikte. ‘Andolsun ki sen sapasağlamsın.’ dedi Baybaşkan.

‘Şimdi soruyorum sizlere, bol paçalı aşırmalı bir giysiyi gün aşırı giyinmedim mi? Ama nasıl da yadırgamıştınız önceleri bu durumu. Hele ara günlerde bayramlıklarımla ortalıkta göründüğümde, şaşkınlığınız görülmeğe değerdi doğrusu. Ne yazık ki alıştınız sonunda. Artık o güzelim şaşkınlıklarınızı izlemek olanağından yoksunum. Oysa ne güzel eğleniyordum. Evet, eğleniyordum sizlerle! Ama bir gün olsun içinizden birini küçümsediğim oldu mu?’

‘Hayır.’ dediler yeniden, bu kez çok içtendiler nedense. Tepe de sanki bu içtenliği onaylar gibi, dolaysız ve gür biçimde geri sundu ‘hayır’ sözcüğünü.

‘Oysa bu ev benim evim.’ dedi adam! Kara gergili, unutulmuş ad kökleri gibi karanlık ve anlaşılmaz olan bu ev benim evim. Siz de onayladınız bunu.

Ne var ki gitmem gerekiyor, gitmem gerekiyor dedim ya!’ Sustu, yıldızlar birer birer çekiliyordu.

Susmalarıyla ün salmışlardı üçü de, önceleri dilsiz oldukları sanılmıştı, hani hem dilsiz hem de sağır olduklarını savlayanlar da az değildi. Ama genel kanı her üçünün de dilsiz olduğu konusunda toplanıyordu. Hangi nedenle bir araya geldiler, bu ilginç rastlantıyı kim sağaldı, ya da bu gerçekten olağan bir rastlantı mıydı, bilen yok. Yalnızca çok değişik söylentiler dolaşmaktaydı, bu ilginç buluşma üzerine.

Kimileri kimliği bilinmeyen bir dördüncü kişinin–kuşkusuz olağanüstü güçlerle donatılmış biri olmalıydı-onları bir araya getirdiğini söylüyordu. Bir bölümü ise bu adamların düşlerinde birbirleriyle tanıştıklarına, daha sonra bir araya geldiklerine inanıyorlardı. Söylentiler ne olursa olsun bir gerçek vardı ortada; susmalarıyla ünlü olan bu gizemli kişiler, şimdi bir araya gelmişlerdi. Üstelik konuşuyorlardı da. Hem çok güzel konuşuyorlardı. Sıcak, düzgün ve su gibi. Hani bir yabancı onları konuşurken görse, bir yaşam boyu sustuklarını kesinlikle anlayamaz, kaldı ki can kulağıyla dinlemekten de kendini alamazdı.

Gelelim bu önemli tanışmanın nasıl gerçekleştiğine. Önce bıyıkları henüz terlemiş bir genç gördü onları, şaşırmıştı doğal olarak. ‘Şaşkınlıktan dilim tutuldu.’ diye anlattı. ‘Eğridere’de balık avlarken gördüm onları, balık değildi aslında avladığım, kendimi oyalıyordum, ya da hani nasıl derler..’ Dinleyenlerden çok yaşlı olan öfkeli bir biçimde kesti gencin sözünü. ‘Çok uzatma da gördüklerini anlat.’ dedi heyecanla. Bir başkası ‘a elbette’ diyerek destekledi yaşlı adamı. Sonra birbirine girdiler dinleyenler. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Neyse ki içlerinden biri durumu kavradı, yüksekçe bir taşın üzerine çıkıp özlü bir söylev çekerek oradakileri yatıştırmayı başardı. Şimdi derin bir sessizlik sürüyordu toplantı evinde. Demin ki yaşlı adam sordu. Bu kez öfkeli değildi.

‘Ey talihli çocuk! Balık avlarken ne gördün?’

‘Gördüm onları. Üçü de ak saçlı, yaşlı değillerdi. Ne güzel saçları vardı, ah bir görseydiniz, ak ama gelin saçı gibi, hem saç mıydı gördüklerim yoksa ışık demeti mi? Bakın bundan kuşkuluyum. Hem de çok kuşkuluyum bağışlayın beni. Onlar tepenin eteğinde buluştuklarında kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Sanki sözleşmiş gibi tepenin eteğinde alıç ağacının dibinde buluştular. İşte o zaman gözlerim karardı, bayılmışım.’ Delikanlı sustuğunda herkes düş kırıklığına uğramıştı, böyle bir sona hazır değildi hiçbiri. Hep bir ağızdan bağırdılar. ‘Bu kadar mı?’

Sonra ortalık iyice karıştı. Yeni biri duruma egemen oluncaya değin sürdü bu karışıklık. Derken yeniden duruldular, sanki gelecekteki bağırtıya hazırlanıyorlardı. Ve genç artık bir şey anlatmadı onlara, dipsiz bir suskunluğa gömüldü. Onu konuşturmak için yapılan zorlamalar hiçbir işe yaramadı. Ne o gün ne de başka günler. Hep sustu genç adam. Şimdi gelecekte konuşmak üzere suskunlar ordusuna bir kişi daha katılmıştı.

Adamlar ilkin karaydılar. Bir tepenin yamacına kurmuşlardı evlerini. Tepe, bilinmeyen zamanlarda birtakım insanların bir araya gelerek el birliğiyle gerçekleştirdikleri taş, kum ve toprak yığınından oluşmuştu. Hangi nedenle yapıldığı kesin olarak bilinmiyordu. Konuyla ilgili olarak çok değişik yorumlar yapılmıştı. Gene de yapılıyordu. Ama belgelerden anlaşıldığına göre gelmiş geçmiş bütün yorumcular yalnız bir noktada birbirini onaylıyorlar ve o noktaya tartışılmaz bir doğru gözüyle bakıyorlar. O da dümdüz bir tepsiyi andıran bu gizemli koyakta, uydurma da olsa bir tepenin var olduğu gerçeğiydi. Evet, bu bir tepeydi, kim ne derse desin hiçbir söz ve yargı uzaktan bir piramide benzeyen, üstü yosunlarla kaplı bu kum, taş ve toprak yığınının bir tepe olduğu gerçeğini değiştiremezdi. Hiçbir insan bu gerçeği yadsımamıştı, yadsıyamazdı da.

Ne ki günün birinde bu yığınağın bir tepe değil de bir gömüt olduğunu ileri süren birtakım kara adamlar geldiler koyağa. Adamlar ilkin karaydılar. Ya da koyağın yerlileri çoluk çocuk, kadın erkek yeni gelen yabancıları hep birlikte ilkin kara olarak algılamışlardı. İlkin gebe bir kadın gördü onları ve bu adamlar ‘kara’ dedi. Sonra kocasına kapkara birilerinin kendilerine doğru geldiğini bildirdi. Kocası tepe üzerine yeni yorumlar karalamakla uğraşıyordu bu arada. Karısına inanmadı önce. Dalgın ve heyecanlıydı. Önemli bir sorunu çözmeye çalışıyordu, ‘tepe’ üzerine yeni bir kuramı geliştirmek üzereydi üstelik.

Alındı karısına, ‘bağışla beni ama hiç boş vaktim yok.’ dedi. Kendisiyle eğlendiğini sanıyordu karısının, çünkü şakalaşırlardı çoğu kez birbirleriyle, hem koyaktaki bütün aileler arasında yaygındı bu tür oyunlar. Çocukların bile en çok sevdikleri oyun ‘aldatmaca’ydı. Kadın, ‘ama doğru söylüyorum, andolsun ki yalanım yok.’ Ant önemliydi koyakta, ant içildi mi akan sular dururdu ve kuşku yerini katıksız bir güvene bırakırdı. Çünkü bu koyakta hiç boş yere ant içildiği görülmemişti şimdiye değin. Adam irkildi ve karısının tanıklık parmağıyla gösterdiği yöne döndü. ‘Evet’ dedi karısına ‘Bu adamlar kara, andolsun kara bu adamlar.’ dedi.

Ve sonra tepeye çevirdi yüzünü, tepeyi ürperen bir varlık olarak algıladı ilk kez. Belki de tepe gerçekten ürperiyordu. Sonraları çok düşündü bu olayı. Her önüne gelene bu olayı anlattı. Hatta şiirler yazdı bu ürpertiyi betimlemek için. Bu yüzden koyağın yerlileri ona ‘ozan’ adını taktılar. Daha sonra bu adamdan ‘ozan’ diye söz edilecek.

Çabucak duyuldu kara adamların varlığı.

Başyorumcu, her gün düzenli bir biçimde sürdürdüğü ‘Tepe’yi Yorumlama Denemesi’ başlıklı çalışmasına, bugün kendisinin de bilmediği ama belli belirsiz duyumsadığını sandığı-buna bir önsezi de denebilir belki de-birtakım nedenlerden dolayı ara verdi. ‘Neden’ sözcüğünü çok severdi nedense. Hani biri kalkıp da ona ‘Tepe’yi Yorumlama ve Koruma Derneği’nin her ayın belirli bir gününde yapılan toplantısına neden geç kaldığını sorsa, hiç kuşkusuz şöyle yanıtlardı: “Ama benim de kendime özgü birtakım nedenlerim vardır Bayım.” Bugüne değin bu nedenlerin ne olduğu üzerine soru sormak kimsenin aklına gelmemişti. Ayrıca bu başyorumcuya karşı çok ilginç bir davranış olurdu. Hem o yukarıdaki tümceyi öylesine bir doğallıkla söylerdi ki, ikinci bir soruya hazırlanan kişi ansızın büyülenir, kekelemeye başlar, soru sormak istediği soruyu da hemencecik unuturdu ya da en azından unutmak gereğini duyardı. Kaldı ki böyle bir durum da söz konusu olmamıştı şimdiye değin. Hani böyle ya da buna benzer bir olay geçmiş olsa demek tutanaklarında kesinlikle belirtilirdi. Çünkü bu toplantılarda konuşulan her söz, hatta çıkarılan her ses–bu sayrılıktan dolayı çıkarılan bir hırıltı bile olsa- tutanaklara geçerdi.

Örneğin bundan bin yıl öncesine ait bir tutanakta şöyle yazıyor: ‘Aylık toplantı başkanı Bay C, kapıdan içeri girer girmez yoğun bir öksürük nöbetine tutuldu, bir dakika on saniye süren bu nöbetin arkasından hemen sonra sağ kolunun serçe parmağıyla burnunun hemen ucunda bulunan sarı tüyle kaplı et benini kaşıdı.’

Bu tür ayrıntılar toplantı tutanaklarının bir hayli kabarmasına yol açtığından, giderek korunmaları büyük bir sorun olmuş, ama Tepe yorumcuları gerek duyuldukça yeni Tutanak Odaları açmak yoluyla bu sorunu çözümlemişlerdi. Bu nedenle her yan her çağın kendine özgü mimarisiyle yapılmış olan Tutanak Odalarıyla dolmuştu. Yapılan son istatistiklere göre kentte kişi başına dört Tutanak Odası düşmekte. Yeni gelen yabancılardan sonra yeni bir istatistik henüz yapılmadığından şimdilik son kesin durum nedir, bilinmiyor.

Çocukların oyun saati. Artık Başyorumcu’nun evde durması için hiçbir neden yok. Doğrusu o çocukları çok sever. Çocuklar da dağ’dan bir yankıdır, en sonunda, hem dağ bir çocuğun büyütülmüş bir resmi değil midir? Sever  çocukları Başyorumcu. Dağ yorumlarından da açık bir biçimde görülür bu durum. Hani o yorumlar bir takıma çocukların yorumudur. Kaldı ki Başyorumcu da bilmez gerçekte neyi yorumladığını. Çevreden birinin bu konuyla ilgili bir sorusunu; ‘Ama bayım insan neyi yorumladığını nerden bilebilirdi?’ diye yanıtlaması belki de bu yüzdendir. Ayrıca hemen bu sözlerin arkasından; ‘Benim de kendime özgü birtakım nedenlerim vardır, bayım’ diye eklemesi de düşündürücü.

Kente yeni gelen bay Y, hep bunları düşünüyor. Ulu Dağ’ın eteklerinde yarım bir döngü çizerek, sürekli batıya akan Akırmağın, körpe sularına baka baka –ırmağa ilk rastlandığında nasıl da haykırmıştı ‘şu körpe sulara bakın hele’ diye- düşünüyor. İlkin sular kışkırtmıştı, bay Y’yi. ‘Hem bu benim görevim.’ diye düşündü bay Y.

Evet görevliydi bay Y. Orta yaşlı biri için az sayılmayacak bir çeviklikle, yere uzandı boylu boyunca. Ellerinin kavuşabildiği çakıl taşlarıyla görevinin adını yazmaya çalıştı bir süre. Taşlar nedense ıslak, ıslaktan da öte vıcık vıcık. ‘Oysa ırmağın suyu buralara değin uzanmıyor’ diye düşündü bay Y. Evet, geldiklerinden bu yana yağmur da yağmamıştı. ‘Peki neden yapış yapış bu kahrolası taşlar?’ Taşlarla istediği şeyi yazamaması kızdırıyor bay Y’yi. ‘Kaygan, üstelik de yapışkan, bu ne biçim iş.’ diye için için öfkeleniyor bay Y.

Taşların birkaçını kızgınlıkla ırmağa fırlatıyor. Acı bir çığlık dolduruyor ortalığı o anda. Birden korkuyor bay Y. Çevresine bakınarak çığlığın kaynağını araştırıyor. Ama görünürde kimse yok. ‘Bu sakın ırmaktan gelmesin.’ diye düşünmekten alamıyor kendisini. Sonra birden kendini toparlıyor. ‘ Gülünç’ diyor, ‘ırmak bağırır mı hiç?’ Sonra kendini işine veriyor. Sonunda başarıyor yazmayı; ‘Fetih.’

Konuk Evi’ne doğru yürüdü. Sonunda başarmıştı işte. Sevinçliydi. Bayan Y’ye anlatacaktı bütün olanları. Ama neyi anlatacaktı. Bak bunu hiç düşünmemişti. ‘Güler bana.’ dedi içinden. Yo yo, en iyisi anlatmamalı. Peki ya doğanın bu denli duyarlılığına ne demeli. İlginç bir yerdi doğrusu bu kent. Burada dağ ürperiyor, ırmak haykırıyor, çakıl taşları başkaldırıyordu. Hani inanılacak gibi değildi aslında hem inanmıyordu da bay Y.

Ama üşüdüğünü yadsıyamazdı doğrusu. Alnındaki soğuk terleri silerek ‘Evet üşüyorum.’ diye düşündü. Konuk Evi’ne iyice yaklaşmıştı. ‘Evet üşüyorum.’ diye söylendi, bu kez duyulur bir sesle. Sonra haykırdı birden denetimini yitirerek: ‘Peki ben neden üşüyorum?’

Kendini bildi bileli çocukluğunu anımsayamıyor bay Y. Ona öyle geliyor ki hiç çocuk olmamıştır. Ya da çocukluk dedikleri kaygan ve belirsiz çağrışımların ardında saklı, anımsanmasının bilinçsiz zamanlarda yaşanmış bir zaman parçasıdır. Böyle düşünmesinde öksüz büyümesinin de payı var kuşkusuz.   Bayan Y’ye göre  biri kalkıp da –söz konusu biri, annesi, babası, yakınlarından biri olabilirdi ancak- ona, arada bir çocukluğunu anımsatsaydı, elbette bay Y, şimdiki gibi ‘anısız adam’ olmayacaktı. ‘Anısız adam’ deyimi de bayan Y’nin. Aslında kocasının anısız biri oluşu pek önemli değildi. Mutluydu bayan Y.

Ne ki kocasındaki bu eksikliğin sonraları bir çocuk düşmanlığına dönüşmesinden korkuyordu. İşte bu yüzden bir aydır çocuk beklediğini söyleyemiyordu bir türlü. Ama bugün kesinlikle söyleyecekti. Kocasının sokak ortasındaki o korkunç bağırtısı, sanki bu konuda uyarmıştı kadını.

(*) Aslında bu öykünün adı yoktu. Ama, öykü okununca adını görmemek mümkün değildi.

Atların Düşlerini Yormak: Satranç Dersleri

artık

öyle bir ıssızlık düşle ki içinde

yeryüzünü kişnesin

bizim atlar.

 

İlhami Çiçek. Müntehir ve genç. Gidişinin ardından otuz yılı aşkın bir zaman geçmiş, ölüm kendini eskitirken şiiri tazeliğiyle kalmış. Batılılaşma/modernleşme serüvenimizin çapaklarından biri olan “mahallecilik” tutumunun edebiyatta görülen yansımalarından biri de sükût suikastıdır. Kendi mahallesinin –müntehirliğinden belki- yeterince yakından bakmadığı, uzak mahallenin –büyük olasılık Müslüman kimliği nedeniyle- pek de önemsemediği bir şiir, İlhami Çiçek’in şiiri. Ne iyi ki ama yeni kuşakların, genç şairlerin yeni ve başka bir edebiyat tarihini yazdırmaya yönelik hevesli kazı çalışmaları böyle değerli şairleri unutuluş tehlikesinden korumakta. İlhami Çiçek okundukça şiiri üzerine bugüne kadar olandan farklı ve daha derin düşünmeler gerçekleşecek demektir.

Edebi metinlere yaklaşmanın, uzak ya da yakın okumaların elbette farklı yöntemleri var. Kimi metinleri daha derin anlayabilmek, bağlamı doğru kurabilmek içinse sanatçının yaşamına bakmak kaçınılmaz. İlhami Çiçek şiiriyle yakınlaşmak için de şairin hayatını şiirine dahil etmek gerekmekte. Söz konusu şiirler, otobiyografik olmaktan uzaksalar da şairin mizacına eklenen acı, hastalık ve travmatik yaşantıların gölgelerini yansıtmakta. Bu metnin sınırlarını oluşturan sekiz bölümlük Satranç Dersleri, ontolojik bir huzursuzluğun bir varoluş sancısının, dünya ağrısının bireyselliğini, şair personasının biricikliğini yansıtan karanlık, kırılgan ve kaygılı gölgeleri ile akar: uzun bir nehirdir satranç.

Bu kısa ama kuvvetini katmanlılığından alan metin, aynı zamanda Çiçek şiirinin bir zihniyete – ideolojiye değil- kültüre ve tarihe açılan bir bilinç şiiri olduğunu da söyler. Bunu sağlığında yayımlanma şansı bulamamış kısa söyleşisinde kendisi de ifade eder bir biçimde: “ An’lar birbirini kovalıyor ve biz buna zaman diyoruz. Narin kesit’ler… Devine devine saatleri, mevsimleri, yılları oluşturuyorlar. Hep akarlar mı böyle? Yoo, hiçte zorunlu değiller. Kesilebilir de bu akış, başa alınarak yeniden yaşatılabilir de. Ben an’ın içindeyim ve sorumluyum. Seçebilirim; bu konuda donatılarak yaratılmışım. Zaten sorumluluğum da mutlaka seçim yapmamı gerektiriyor. Görüyorum ki geride katlana katlana gelen, bana eklenen, benim ona eklediğim bir birikim var: Tarih. Seçiyorum; ben bu birikimsiz olamam. Şiir de öyle. Her şey öyle değil mi bir bakıma? İnsan, şiir,… deniz bile. Öyleyse tarihi konumlamam gerekiyor varoluş sınavından geçebilmem için. Beni sorumluluk’la boyutlandıran öğretisel bilinçle yaklaşıyorum tarihe. Şiirin insana ulaşması, onu kalbinden kavraması da buna bağlı. Yoksa kör olur gözleri şiirin. Bir yaşantıdır, ‘bir ince akım’ı yaşamlaştırmanın uzun serüvenidir şiir. Bir ’akım’; yüzeye pek yansımayan derinlerden süren bir dalga; insanı yakan, esriten, kıpırdatan bir şey…” (Göğekin,60-61)

Gülten Akın’ın “insan sorumluluktur” dizesine denk düşen bir şiir ve şair tutumudur bu. Kendi iç yangısı, yangını ve acılarından başka ama onlardan ayrı durmayan bir uyumsuzluğun eleştirelliği ile bir uygarlık okuması da yapar Çiçek Satranç Dersleri’nde. Başat olan, akışta üsteki dalgalanmaları yaratan bu çağ eleştirisidir. Dipte akansa bireysel trajedidir; karanlık, soğuk bir ıpıssızlıkta. Şairin kitabının adı için düşündüklerinden biri de: Kabusa  Beyaz Bir Su’dur. İçerden ve dışardan gelenlerin baskısı dünyayı bir kabusa dönüştürmüşse de o kabustaki beyaz su şiirdir. Şiirin sularında ışıyan beyazlık da aşk. Bu ikisi dışında şairin iyimserlikle baktığı bir dünyası yoktur.

Satranç bir tefekkür, bir bilgelik oyunudur. Beden değil zihindir burada aktif olan. Karşılıklılık, karşıtlık ve çatışma hakimdir. Her adımın bir karşı adımı söz konusudur. Kurgunun içinde bir kurgudur Satranç Dersleri. Veba tarihçileri bilmemişlerdir/ her karenin bir karşı veba girişimi olduğunu. Çağ bir veba çağıdır. Kuşku, tedirginlik ve kaçış, yabancılaşma, umutsuzluk ve yenilgiler çağı. Acılardan yapılmış bir alanda atlar, filler, şah, vezir ve piyonlar… işte, hayat bu kuşatılmış, sınırlı alanda oynanan bir oyundur. Oyunla kurulansa bir tarih anlatısı. Bu bilinç verilmiştir sana der, böyle düşünür şair; aynı zamanda kuşkusunu, tedirginliğini, paniğini, hayal kırıklığı ve kırılganlığını da bırakır  karelerin içine. Bu kırılgan ve hassas ruh, şair personası o tarihsel şiire duygularını açsa en çok atları sevecektir. Yürümeye, ilerlemeye, harekete en elverişli olanı. Atını kaybeden oyuncu olarak kendine seslenir özne, kendinden çıkarak, kendine bakarak, kendine belki yabancılaşarak, belki kendinden kaçarak:bırak oyunu…

Bu uzun şiir, öznenin içinde bulunduğu çağa ilişkin eleştirisini, hoşnutsuzluğunu, ümitsizliğini dile getirirken, hiyerarşik ve adaletsiz ilişkilere diklenirken aynı zamanda bireyin dünyada oluş ve insan oluş kaynaklı krizini, çıkışsızlığını, yabancılığını ve yalnızlığını da aktarır. Bu şiirde bu iki hal eleştirisi janus gibidir de birbirinden ayrılmaz. Biri diğerindeki krizi büyüten bir şeydir. Varlık oluş, varoluş krizini. Buyruğunu kaybetmiş, buyruksuz kalmış bir dünya içre oyunda kalma zorunluluğu ve zorluğu bu şiirin kanama noktasıdır. Kesin mat yok/ iyi oyun vardır sadece/ ve satranç aslında dalgınların oyunudur/dalgının ölüm karşısındaki sükuneti/ düşmana/ölümün dehşetinden korkuludur/eğilip o oyuncu/uzatsa boynunu buyruğa…

Dünyanın geçiciliği, burada oluş ve bunun sorumluluğu, seçme zorluğu ve zorunluluğu, adaletini ve halesini yitirmiş bir dünyaya katlanma hali, bedenden ruha, ruhtan bedene yürüyen acılar, koyu bir yalnızlık… Buyruğunu yitirmiş bir çağın öznesi olmak bir kayboluşa savrulmak gibi yaşanmaz bu şiirde. Var olan kriz yokluğun şiddetini kendi üzerine döndürmenin krizidir. Hayatın şiire dahli tam da buradadır. Kurtuluş ve özgürlük ümidinin kalmadığı bir boşlukta, oyunu iyi oynama, oyunda kalma zorunluluğu ile yenilgi ve oyun dışına çıkma arzusu. Bu gerilimden taşan bir şiirdir İlhami Çiçek şiiri. Ve insan/-ne şu ne bu- /iyioyunundan/ sorulmayacak mıdır…

İlhami Çiçek bu kadar erken şiiri ve dünyayı bırakmasaydı bu şiir nereye varırdı’yı  Satranç Dersleri’nden düşünmek hem merak hem heyecan yaratıyor okurda. Üzerine bir adım öte söylenecek her şey spekülasyon. Kültürü ve sanatı hatta varoluşu tarihsel bir sürekliliğin içinden anlayan bir bilincin gelenekle kurduğu sıkı ve kendine özgü ilişkisini de görebiliyoruz bu metinlerde ancak modern bir şairin bilinci olarak. Çağına bilinçle bakan, uyumsuzluğunu, yabancılaşmaya dair eleştirelliğini tam da modern öznenin iç sıkıntısıyla kuran, büyüsünü yitirmiş ve hiç geri gelmeyecek olanın yasını melankolisiyle tutan modern bir özne. Bu öznenin şiirle ilişkisi de böyledir. Gelenek ne form ne ritim ne sesle olduğu gibi taşınmıştır bu şiire. Düşünsel bağlamda buradalıkla arasındaki mesafe ve uyumsuzluk, gerçekle yanılsama arasındaki mesafeyi olabildiğince kısaltma arzusu, kökenle ve ilksel olanla bağını canlı tutma fikriyle buluşturmuştur onu. Modern öznenin gelenekle kurduğu bilinçli bir ilişkidir Çiçek’teki. Bu şiirin nihai hedefi katlarından kurtulmuş insan çıplağına, insan oluşun uygarlıktan soyunmuş saf haline ulaşmaktır.

Satranç Dersleri modern şiirin özel örneklerinden biridir. Duyuş ve zihniyeti kuran tarihsel göndermeler onu gelenekçi yapmaz. Tam tersine bu şiir, ses ve ritmiyle köke bağlı olsa da o sesi değiştiren, sentaksı zorlayan ve bozan bir bilinçle başkalığa, yeniliğe bilinçle açılır. Satranç Dersleri bir esin değil inşa şiiridir. Hayatın rastlantısallığı, dünyada oluşun nedensizliği ve içeride olan bitenler şiir olurken bir yapma, kurma eyleminin içinde devinirler. Hayat karşısındaki varoluş sorumluluğu, seçme bilinci şiirin kuruluşu ve niteliği üzerinden de kendini okutur. Okurda uyanan merak şiirin bunu kuvvetle duyurmasındandır.

Ölmenin kendisi olan bir yaşam, İlhami Çiçek’in iliklerine kadar hissettiği, tüm insanlığın trajik yazgısı. Onun şiirlerinde kalbi burkan bu zifiri yalnızlık üzerine düşünürken o müthiş kitap Ruhun Yalnızlığı (Eugenio Borgna ) bana eşlik etti. Yalnızlık, yalnız olmanın ve kendini yalnız hissetmenin acılı deneyimi; hastalık, fiziksel hastalık, beden hastalığı, özellikle de hastaneye yatırılmamız halinde ama evde, yatakta olmamız gerektiğinde de her birimizde hemen baş gösterir, kendimizi tamamen ayrı hissettiğimiz ve de ayrı olduğumuz bir dünyaya dalarız. Yalnızlık başlangıçta içseldir: Düşünme ve içe bakış, kendini ve sessizliği dinleme kaynağıdır; ama hastalık zamana yayılırsa ya da refakatçiye ya da hiç olmazsa dost insanlara ihtiyaç duyulursa durum hemen karmaşık bir hal alıverir. Büyük içsel yalnızlık yavaş yavaş cilasını yitirir, zayıflar, çözülür ve acılı bir yalnızlıkla bağdaşır, hızla tecride dönüşen bir yalnızlık deneyimine dönüşür: Kapalı ve metaforik anlamda buzlaşmış bir yalnızlık oluverir.(Borgna,2014,216) Borgna şairlerin, mistiklerin, meczupların, delilerin, hastaların yalnızlığına bakarken hepimizdeki yalnızlıkların psikodinamiğini şiirle aydınlatmaya, keşfetmeye, acıyı sağaltmaya çalışan bir psikiyatrist. Eserlerinin bana öğrettiği önemli şeylerden biri de şiirde bedenden ve ruhtan sızan acının izlerinin nasıl sürüleceği. Kendi boşluklarımızdan, yalnızlığımızdan başkalarının acı ve yalnızlıklarına nasıl geçişler yapılabileceği. Bu bir teselli olmasa da birinin yarım bıraktığı yerden o atların düşü olmak, düşüne yakalanmak ya da o akan nehirdeki beyaz suyu görebilmek. Şiir bunun için. Değilse hepimiz topu topu bir mevsimi yaşarız işte/ müşa’şa bir sonbahar figüranıyız.

İstanbul’un Çağrısı

İstanbul tarihin en eski şehirlerinden birisi. Bu da onun yaşanmışlıklarını artırıyor. Yaşanmışlık iz bırakmaktır. Bu izin hangi gönüllere dokunduğu ise tarihin eskitemediği sayfalarında yer alıyor: Roma, Bizans ve Osmanlı.

Tarihi romanlar yazmayı seven Ayşe Kara, bu önemli şehrin dönüm noktasını, İstanbul’un fethini anlatan bir roman yayımladı yakın zamanda: İstanbul’un Çağrısı. İstanbul’un kendisinin kaderi olduğunu söyleyen yazar ile fetih sürecini, roman ile ilgili okumalarını, Bizans’ı, dönemin toplumsal durumunu konuştuk.

 

*İstanbul’un Fethi ile ilgili birçok kitap yazıldı, film, belgesel çekildi. Bu mevzuyu sizin gündeminize getiren olay ne oldu ne oldu da İstanbul sizi yazmaya çağırdı?

İstanbul ruhu, masalı olan bir şehir. Masal şehir… İstanbul’a aşık biri olarak onun tarihi, Romalı, sultanlı zamanları, onun için verilen savaşlar her zaman ilgimi çekti. Bu sadece bir şehrin fethi değil, evrensel etkileri olan bir yeryüzü hikayesi.  “Coğrafya kaderdir. Ben de bir İstanbullu olarak kendimce onun masalını anlattım, şarkısını söyledim. Dünya durdukça İstanbul’un masalı anlatılacak, şarkısı söylenecek gibi.

 *Romanı okuduğumda şunu fark ettim. “İstanbul Çağrısı” romanı için önemli okumalar yapmışsınız. Bu okumalarınızdan bahseder misiniz?

Evet destanlardan, menkıbelere, İslam Tarihine, Kilise Tarihine, Roma tarihinden Osmanlı tarihine, dönemin klasik şiirinden halk edebiyatına geniş bir yelpazede ve çapraz okumalar yapmaya çalıştım.  Osmanlıyı, Roma’yı anlamak, fetihler dönemine dair bir dil kurmak, iletişim çağında yazarak bilek kuvveti ile dönen bir dünyaya nüfuz etmek bunu gerektiriyordu.

 Şehirlerin Kraliçesi o günün dünyası için ne ifade ediyordu? Onun için neden bunca savaş verilmişti? Şu kavramları da anlamak istiyordum: Gaza, Cihat, şehadet nedir? Zira bu savaş aynı zamanda Dinler, medeniyetler ve kültürler karşılaşmasıydı.

Bu okumaları yaparken çok şey keşfettim ama beni en çok mutlu eden İstanbul aşığı ruhdaşlarımdı. Aradan gecen onca zamana rağmen İstanbul’un hikâyesi çoğalan bir ilgi ve heyecanla halen yazılmaya devam ediyor… Kimi bir şehri, tarihini, havasını, suyunu sevmek diyordu. Kimi bir şehre, kimi imgeye âşık olmak diyordu.

Mesela Cambridge Üniversitesi’nden bir tarihçi, Roger Crowley, “1453 Son Kuşatma” kitabında esaslı bir ilgi ile, Müslüman fatihlerin fetihlerinin başlangıcına uzanan fevkalade bir çalışma yapmış.

Tabii bu okumalarda/kaynaklarda İstanbul eksenli düşmanlıklar da çok güçlüydü. Örneğin Babinger, beş yüz sene öncesine, Fatih’e sıkı bir düşmanlık sergiliyordu.

Olay mahalline dönersek herkesin bildiği gibi Fetih günlüğü Sur içinden tutuldu, savaşın detayları “karşı tarafın” gözünden anlatıldı. Bunların başında Nikola Barbaro geliyor. İmparator’un naibi Françes, Galatadaki Ceneviz kolonisinin yöneticisi v.s gibi isimler birebir şahitlerdi.  Benim bu şahitlerin yazdıklarından okuduğum, “savaşmak ve kazanmak” mubahtı. Kaybetmek elbette hüsrandı ama bu şahitler İmparatordan da samimi bir saygıyla bahsediyorlardı; hakkıyla savaşmış şerefi ile kaybetmişti.

Bu şahitlerin satır aralarında Sultan Mehmed’e küfrederken bile kıskançlıkla karışık takdir ve hayranlık vardı.  “Tarihteki muhasaraların en muhteşemi” ile fethe hazırlanmıştıGökler gibi gümbürdeyen sadece Şahi toplar değildi. Osmanlıların haykırışlarından göklerin nasıl çatlamadığına şaşıyordu Barbaro. Bir şafak vakti gemilerin karşı tepelerden Haliç’e doğru süzüldüğünü gördüğünde ise şöyle düşünüyordu. “Artık inanıyorum bütün masallar/ kurt masalları gerçektir.

Maalesef elimizde Babürşah’ın fetih günlüğü gibi Fatih’in bir fetih günlüğü yokKıvami, Kritovulos, Tursun Bey gibi çağdaş Osmanlı tarihçileri İstanbul’un fethini Fatih’in tarihini anlatırken ele almışlardı. Ama bunlarla başka bir kaynakta rastladığınız bir cümleyi birleştirdiğinizde çok şey söylüyorlardı. Bilhassa Kivami, Fatih, fetih ve o günün yönetici zümresinin zihin dünyasını çok iyi resmediyordu.  

Fatih Sultan Mehmed’i herhalde en iyi ifade eden kendi dikte ettirdiği “Kanunname” ve yazdığı şiirler ve onun için yazılan kasidelerdi.

Bu kaynakların büyük bir kısmını İstanbul’un Çağrısı sayfasında yayınladık.

İstanbul geçmişten günümüze herkesi büyülemişti. Hristiyan hacılardan Müslüman seyyahlara, Prokopus’tan Tursun Bey’e satırlarından hayranlık akıyor, güzelliğini tarifte aciz kalıyorlardı.  

Aslını isterseniz bir roman için muhteşem bir malzemeydi İstanbul’un fethi. Fatihin tutkusunu, Konstantin’in kaygısını, şehrin içinde mahsur hemşehrilerimin yüreklerinin titreyişini hissedebiliyordumTopların gümbürtüsü, kılıçların şakırtısı ve şehri saran binlerce asker… Evinizi, hayatınızı kaybetmek, esir ve sürgün olmak…  Karşı kıyıda; Üsküdar’da oturan sık sık karşılaştığınız alışveriş yaptığınız insanlarla şimdi savaşmak.  Bizans tarafındaysanız kaybedeceğinizi biliyorsunuz ama bu şehir başka bir şehir değil. Meryem’in şehri. Bir yandan da kuvvetli bir inanış var. Cenabı hak Meryem’in şehrini korur.

 Tabii ki önce yazılanlardan biraz farklı olmalı, hikâyenin derdi sadece suru aşmak; duvar yıkmak olmamalıydıZeminin o günkü anlayış ve hayat üzerine bir kurgu olmasını istiyordumDevşirmeler/ yeniçeriler müthiş bir faktördü. Bir yeniçeriye bana hikayeni anlat dedim, müthiş bir hikâye anlattı bana. Bir yandan yazarken bir yandan durmaksızın araştırıyordum. Bu araştırmalara kumaşlar, çiniler, minyatürler de dahildi. Minyatürlerde günlük hayata, savaş sathına müthiş ait detaylar vardı.

 Mesela Fatih dönemi sanatını araştırırken şunu keşfettim. Sarayların meşhur rengi güvez İstanbul’un fethinden sonra neşv-ü nema ediyordu sanatımızda.  Sanki Roma’nın moru (erguvan) ile Osmanlı’nın alı birleşmiş de mora bakar kırmızı; güvezi yapmışlardı. Bunu keşfettiğimde Fatih’in Baş nakkaşı bir roman kahramanı olarak hikâyeye girdi. Ve tabii Sultan da iki medeniyetin temsili olacak yeni bir renk bulmasını emretti Baş Nakkaş’ına.

Bu süreçte mükemmellik kaygım olmasa Fatih dönemine ait bir seri kitap herhalde çıkardı. Tabii ki efsaneye dönüşen bir adamın röntgenini çektim diyemiyorum ama ona yaklaştığımı düşünüyorum ki zaten Sultan Mehmed’ i Fatih yapan süreç bundan sonra başlıyor.

Konstantiniyye birçokları için bir şehirden daha fazlasıydı. Doğu ile Batının buluştuğu noktaydı. Bütün yolların kendisine çıktığı liman şehri, dünyanın antreposu.

Büyük Konstantin M. 330 da şehri Roma’nın yeni başkenti yaptığında ise artık dünyanın gözdesiydi; Şehri bir gül demeti gibi yeniden imar etmiş Hristiyanlığın başkenti yapıp Meryem’e adamıştı.

Ve İslam ile birlikte Meryem’in şehri Hz.  Peygamber’e müjdelenmiş, bu müjde ile müslümanlar gözlerini Konstatiniyye’ye çevirmişti.  Peygamber buyruğu La ilahe illallah deyin; İran, Bizans sizin olacak” idi.

Artık Müslümanlar duvarları kerpiçle örülmüş, hurma dalları ile örtülmüş mescitlerde ve evlerde, Ayasofya’ya sahip olup yerleri, yolları bile mermer döşeli Konstantiniyye’yi fethetmeyi hayal ediyorlardı

 Ve sonra da Türklerin Kızıl Elma’sı olmuştu Konstantinapol/ Konstantiniyye.

Bugünden bakıldığında ise Peygamberin mesajının/ müjdesinin gerçekleştiğini görmek hakikaten heyecan vericiydi. Tabii bu durumda Hz. Peygamberin kıymetli hadislerini araştırmak gerekti. Hadis sahihti. Araştırdıkça konu açılıyordu. Hz.  Peygamber çağdaşı Roma İmparatoru Heraklius’a birden fazla İslama davet mektubu göndermişti.

Birden hikâye bir çağrıya dönüştü. Tarihi kaynakların aktardığına göre Heraklius, kutlu mektuba hürmet etmiş, göğsünde tutmuştu. Bu noktada kutlu mektup romanın kilit noktası oldu. Ve kurmaca devreye girdi.  

 Romanı yazıp bitirdikten sonra bugün konuşmak kolay ama gerçekten de kalbim çırpınıyordu. Altından kalkamamaktan korkuyordum; bir yandan yabancısı olduğunuz bir dünya, bir yandan kaynakların üzerinizde (savaşölüm) üzerinizde yaptığı yıkıcı etki ile de baş etmeniz gerekiyordu.

 *Okumalarınızda dönemin toplumsal yaşamında sizi etkileyen herhangi bir olayla karşılaştınız mı?  

Çok ilginç şeyler var tabii.  Zira tarihin kendisi başlıbaşına bir olaylar dizimi. Ama en çok ilgimi çeken duya duya artık yadsıdığımız birlikte yaşama kültürü, din ve vicdan hürriyeti. Ve gerçek anlamda karşıdakine saygı!

 Osmanlı devleti, “birlikte yaşamak” şahikası. Bilhassa saraylar, yönetici zümre Birleşmiş milletler numunesi gibi…

Geleceğin Fatih’i böyle çok dilli, çok dinli, çok renkli bir ortamda büyümüştü. Mesela müteferrikalar denen bir gurup var. Bunlar Osmanlı’ya bağlı Vasal devletlerin prensleri veya komşu beyliklerin beyzadeleri. Bazıları zoraki misafir olan rehin prensler.  Bunlar sefer esnasında Sultanla at süren, ava çıkan satranç arkadaşları. Şehzadelerin ders, oyun arkadaşları. Osmanlı devletinde yetiştiriliyor, dil öğreniyorlar ve kendi ülkelerinde yönetime getiriliyorlar. Kazıklı Woyvoda bunlardan biri

 Fatih’in üvey annesi Prenses Mara’nın maiyetinde keşişleri ve ibadet ettiği şapeli var. Mara bir Sırp Prensesi olmakla birlikte anne tarafından Trabzon Rum İmparatoru Kommes’ların kızı. Daha sonra Fatih zamanında Balkan ve Avrupa siyasetinde çok etkili, Fatih’in gözü kulağı. Patrikhanede görev alacak patrik onun onayı ile atanıyor v.s.

Bu okumalarda gördüğüm devşirmelerin ise her biri başlı başına bir hikâye.  Mesela Kanuni döneminde 14 yaşında esir alınmış ve Kaptan-ı Deryalığa kadar yükselmiş Ciğalızade Sinan Paşa.

Paşa’nın 56 yaşında iken, kırk küsur sene sonra İtalya açıklarında bir gemide annesi ile kısacık bir kavuşması buluşması var.

Sarıklar kaftanlar içinde Kanuni’nin Kaptan-ı Deryası; bir Osmanlı Paşası, farbalalar, danteller ve göz yaşları içinde İtalyan bir anneBu sahne beni üç gün göz yaşı ile ağlattı. Sinan Paşa babası ile esir alınmış, babası dönmüş ve muhtemelen oğlunu gönüllü bırakmıştı. Çünkü çarpışırken şiddetli, sulh içinde iken harikayız.

Bir yeniçeri,Türkler kimdir bunları nasıl yenersiniz’ diye hazırladığı raporda şöyle söylüyor: “Herkes mal toplar, Türkler adam toplar. Nehir denize nasıl karışıyor ve kayboluyorsa milletler Türklere böyle karışıyor, kayboluyorlar.”

 Mesela bir ismin önünde “sarı” sıfatı varsa bu genellikle sonradanTürk” olmuş, bir devşirmedir. Bu da yakaladığım çok hoş bir ayrıntıydı.

 Sosyal hayata dönersek, dönemi en kanlı canlı resmeden Cem Sultan’ın emri ile toplanan Sarı Saltık Menkıbeleriydi. Kültür tarihi açısından bulunmaz bir hazine Saltukname. Bilirsiniz neyi anlatırsanız anlatın, bu sizin ve zamanınızın bakış açısıdır. Osmanlıların dünya görüşleri, yaşayışları dünya bilişleri var burada. Dünyayı çok yakından takip ediyorlar, dünya ile müthiş irtibatlılar. Amazonlara, “Kız Han illeri “ne bile gidiyor Sarı Saltık.

 Yüzme bilmeyen roman kahramanlarımın kendilerini surlardan suya atarken bellerine bağladıkları su kabakları, deri tulumlar hep Saltukname’den yakaladıklarım.

 Bütün bu okumalardan sonra geriye dönüp baktığımda bu coğrafyada, Diyarı Rum’da kutlu bir hikâye, ilahi bir kurgu gördüm. Osmanlı, Mevlanaların, Yunusların, İbni Arabilerin, Konevilerin, buluştuğu kutlu bir vaktin meyvesiydi.

 Menkıbe diye okuduğumuz Diyarı Rum’a götüren kandillerin gerçek olduğunu gördüm. Önemli bir kaynakta bir mutasavvıf şöyle diyordu:

“Ben de bu topraklara Diyarı Rum’u gösteren o kandilin ışığında geldim.

 Ümit ederim ki günün birinde “hiç kimse” olan isimsiz bir dervişi yazabilirim. Bu dervişler taşlık arazileri temizliyor, toprağı İslam yurdu kılıyorlar; müslim, gayri müslim demeden gelene geçene hizmet ediyorlar, gönülleri fethediyorlar. İbni Battuta dünyada bir Pekin’de bir de Türkler ‘de böyle hizmet gönüllüleri gördüğünü söylüyor.

Bana çok ilginç gelen bir şey de ölümü hakikaten bir yeni bir hayata geçiş olarak idrak etmeleri, ahirete yakinen inanmaları… Ölümü yiğitçe göğüslemek bir onur meselesiydi onlar için.

 *İstanbul fethi ile ilgili bizim anlatılarımız, filmlerimiz genelde İstanbul’u fethetmek üzerine. Fakat şunu kaçırıyoruz. Karşı tarafta da yüzyıllardır burada yaşayan bir topluluk var: Bizans. Biz Bizans’ı Öteki’leştirerek değerlendiriyoruz. Ne yazık ki günümüz Bizans eserlerine bakış açımız da bu şekilde. Siz romanınızda bunu aşmaya çalışmışsınız. Ötekileştirme konusunda ne söylersiniz, romanın başına oturmadan önce neler düşündünüz bu konu hakkında?  

İstanbul’un fethi neden kıymetliydi bunu sorduğumuzda nasıl düşünmemiz gerektiği meydana çıkıyor bana göre. Biz büyük bir kıymete, Roma’ya varis olduk.

 Ben ne zaman bir Bizans/ Roma eseri görsem PeygamberimizinRum’un kırmızı köşklerini görüyorum” hadisi şeriflerini hatırlarım. Onlar bana bir peygamber hatırası gibi gelir. Okşar severim o taşları. Büyük Konstantin’e karşı bir muhabbet sezerim.

Ve ben bu şehrin her gününü olduğu gibi dününü de seviyorum. Romalılar benim hemşehrilerim. Hemen hemen bütün imparatorlarını bilirim. Örneğin dünya tarihinden bir şey okuyorsam hemen bu tarihte kim vardı tahtta bizimkilerden, diye döner bakarım.

 Romanı çalışırken yaptığım okumalar, ilginç bir şekilde Romalıları işaret ediyordu. Bir gün bir kitapçıda beklerken elimi raftan bir kitaba uzattım. Ne olduğunu bilmiyordum, sadece beklemekten sıkıldığım için herhangi bir kitaba bakmak istemiştimVe o sırada Peygamber Efendimizin mektubunu bir roman unsuru olması hakkında tereddüde düşmüştüm. Kitabı açtığımda önüme gelen sayfada peygamberimizin Heraklius’a gönderdiği mektup anlatılıyordu. Bunun gibi birçok işaret beni Rum suresine yönlendirmişti.

 Rum Suresinde çok ince bir şey vardı. Rumların yani Ehl-i kitabın İranlı müşriklere karşı kazandığı zafer Hz. Peygamberin ve müminlerin kalplerini ferahtacak bir unsur olarak anlatılıyordu bu surede. Bu müthiş sarsıcı bir şeydi. Buradaki inceliğe dikkat çekmek isterim.

 Osmanlı ne ile anılıyor bugün? “Pax Ottomana,” Ama bu aslında İslam hukuna dayanıyor Osmanlı Barışı dediğiniz şey. Bizans eserlerinden bu denli rahatsız olanların Hz. Ömer’in Kudüs Patriği ile olan diyaloğunu hatırlamaları gerek.  

*İstanbul romanınınız kahramanları arasında yer alıyor. İstanbul gibi bir şehri roman kahramanı yapmak, kaleminizde bir korku unsuru oluşturdu mu?

Mekânın ruhuna inanan biri olarak beni bu hikâyeyi anlatmaya kuvvetle iten nedenlerden biriydi bu.  Kendisi için onca can verilirken toprağı kanla yoğrulurken acaba İstanbul ne düşünüyordu?  

Bu sırada İstanbul acaba kimin tarafındaydı kalbi kimden yanaydı diye düşünüyordum. Sanırım bu düşünce onun kendi hikayesininin anlatıcısı ve bir karakteri olmasında etken oldu

 Hristiyanlığın ilk başkenti olan ve Meryem’e adanan şehir, Sultan Mehmed 21 yaşının bütün tutkusu ve İslam Başkenti vaadi ile tekbirlerle yeni bir solukla kapılarına dayandığında ne hissediyordu?  Galiba bundan korkmadım ama ne kadar konusacak ne kadar yansıtacak bu bir sorun oluşturdu. Sadece şehir konuşsa bu bir destan, epik bir şey olacaktı. Oysa ben ayağı yere sağlam basan bir hikâye istiyordumBu nedenlerle de fantastik öğeleri olabildiğince az kullandım.

 *İstanbul’un fethini anlatan bir romanda sonucu belli olan bir hikâye, “İstanbul Çağrısı. Fakat hem kurgu hem de dil başarısı ön plana çıkıyor burada. Okur, merak ederek okuyor. Romanınızın kurgu ve dili hakkında ne söylersiniz?

 Teşekkür ederim. Bunun sancısını çekmenin karşılığında Allah’ın lütfu diyelim.  Zira başlangıçta ki handikapların biriydi bu; sonu belli bir hikâye.

*Fetih sürecinde romanınızda Osmanlı tarafında Şeyhler ve Bizans tarafında Ruhbanlar var. İstanbul bir anlamda din üzerine inşa edilmiş bir şehir. Haliyle bu dinlerin gölgesi romanınıza nüfuz etmiş. Sizce dinin gölgesi olmasaydı nasıl İstanbul içinde yaşıyor olurduk?

Evet zamanın dili bu. Din adamları İmparatordan, Sultandan bile güçlüler diyebiliriz. Zaten Sultan da İmparator da ikisi de Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak kabul ediliyor.

İnsan yazarken düşünüyor, bir roman ne kadar dindar olmalı?

Cevabınız şu, hayat kadar…

Kaldı ki ben zaten Müslüman zihnin tasavvuruyla bir şeyler üretiyorum. Bu doğal bir dışavurum. Dünyevi veya semavi, din temel bir sosyal olgu. Dindışılık bile bir inanç biçimi.

Ama şunu söyleyebilirim eğer dinin gölgesi olmasaydı bugün İstanbul silueti dediğimiz siluetden yoksun; kubbelerin, minarelerin belirlediği Ayasofya’nın, Sultanahmet’in olmadığı bir İstanbul’da yaşıyor olurduk.  Daha  kavgasız daha hoş görülü bir hayat yaşıyor olurduk, hiç sanmıyorum.

Dolaptaki Minik Kız Kardeş

Babam, otomobili evin önünde durdurdu. Yağmur, ön camı sel suyuna boğmuş olmasına rağmen, evi rahatlıkla görebiliyordum. Eski bir evdi. Ama önemi yok. Oldukça büyük gözüküyordu. Önemli olan buydu. Çünkü eski evimizi yeterince geniş değildi. Bu ev, bir bebek için daha elverişliydi. Bir bebeğimiz olacaktı. Dahası annemle babamın yeni bir bebekleri dünyaya gelecekti. Yani, benim minik bir kız kardeşim olacaktı. Her ne kadar annem, “Kız ya da erkek, bu konuda yüzde elli şansımız var Makro, şimdilik hiçbir şey bilemeyiz.” diyorsa da ben bundan emindim.

Evet, annemin karnındaki küçük bir kızdı. Açık yüreklilikle söylemeliyim: Küçük bir erkek kardeş istemiyordum. Hatta bu konuyu garantiye almak için, Baba’ya, Oğul’a Kutsal Ruh’a ve Bakire Meryem’e dua edip ayrı ayrı yalvardım. Neredeyse aracı kılmadığım bir tek Noel Baba kaldı.

Yeni evi gezdikten sonra, zihnimden bir yerleşim plânı oluşturdum: Çatı katında, penceresi göğe açılan oda benim olacaktı. Geceleri, yıldızları seyredecektim. Hemen yanı başımda da, doğacak olan kız kardeşimin odası.

İkimiz birlikte çok eğlenecektik. Ona bir sürü şey öğretecektim. Dövüşmeyi bile… Çünkü o, ağırkanlı, uyuşuk, oyuncak bebeğini sallayan, pısırık bir kız olmayacaktı. Kendi işini kendi gören, bileğine güvenen yiğit bir kız olacaktı. Kendisine sırnaşıklık eden olursa, ağzının payını verecekti.
Ev, bizim için tepeden tırnağa kusursuzdu. Dışarı çıktığımızda, yağmur kesilmişti. Çok güzel bir gök kuşağı oluşmuştu. Yeniden arabaya bindik. Annemin sevinçten ağzı kulaklarına varıyordu. Sürekli gülümsüyordu. Emniyet kemerini bağlarken;

“Burada çok mutlu olacağız.” dedi.
Bense annemin şiş karnını işaret ederek, bir endişemi dile getirdim.
“Emniyet kemerinin küçük kız kardeşimi sıkıştırmadığından emin misin?” dedim.
Annem cevap vermedi, sadece gülümsedi.

***

Yaklaşık bir hafta sonra yeni evimize taşındık. Babam, ağır paketleri taşımaması konusunda annemi belki yüz kez uyardı:
“Hamileyken dikkat etmek gerekir hayatım.” dedi.
Annem gülüyordu. Ortalık karardığı halde, henüz hiçbir koliyi açamamıştık. Akşam yemeğimizi, bir karton kutunun üzerinde yedik: Dilimlenmiş birkaç parça salamla ambalajı patlamış bir torba patates cipsi. Yere dökülen patates cipslerini toplamaya çalışırken, tam karşımda, minicik bir kapı dikkatimi çekti. Merak ederek sordum:
“Bu kapının arkasında ne var?”
Bir yandan da “İnşallah bodruma inen karanlık bir merdiven yoktur.” diye dua ediyordum.

“Orası bir dolap.” dedi babam.
“Oh iyi ki dolapmış.” diye geçirdim içimden. Aslında ben korkak bir çocuk değildim. Ama o kapının ardında bir merdiven olması küçük kız kardeşim için çok tehlikeli olabilirdi. Babam:
“Ama kapının anahtarı kayıp.” diye ekledi. “İnşallah daha sonra bir yerlerden çıkar.”

Yaz ortasındaydık. Evimiz mükemmeldi. Geceleri açık pencereden yıldızları seyretmek harika bir duyguydu. Ama buraya taşındığımız günden beri canım sıkılıyordu. Çünkü çevrede kimseyi tanımıyordum. Ayrıca kız kardeşimin ne zaman geleceğine ilişkin kesin bir bilgi veren de yoktu. Bir iki kez, vakit geçirmek amacıyla oturdukları sitede benim gibi yalnızlık çeken bir çocuğun evine gittim. Gün ışığının bütün aydınlığına rağmen kir pas içinde, oldukça loş bir siteydi burası… Asansörlerinin içi de köpek çişi kokuyordu. Buna rağmen, orada birazcık eğlenebilmiştim.

Babam beni almaya geldiğinde, onu biraz kederli gördüm. Dalgınlığından beni öpmeyi bile unuttu. Otomobilde, bana hoşça vakit geçirip geçirmediğimi sordu. Ama verdiğim cevapları dinlemiyor gibiydi. Suskun bir biçimde yola devam etti. Evin önüne vardığımızda elimi tuttu. Bu tutuş biçimi, tıpkı beni mezarlığa götürüşündeki tutuş biçimine benziyordu. Büyüklerin ağlayışını görmeyeyim diye büyük babamın cenaze törenine beni götürmemişlerdi de; daha sonra mezarlık ziyaretine birlikte gitmiştik.

Annem kanepenin bir köşesine oturmuş bekliyordu. Yeni evi döşemek için alınan yeni bir kanepeydi bu. Annem beni görünce, zoraki gülümsemeye çalıştı. Bir iki güzel söz söylemeyi denedi. Ama gözleri kan çanağı gibi kızarmıştı. Ağladığı belliydi:
“Haydi odana çık Makro, orada seni bir sürpriz bekliyor.” dedi.
Merdivenleri tırmanırken, annemin hıçkırıklarını işittim. Geri dönüp baktığımda, babamın kollarındaydı. Ortada bir gariplik hissettim, ama soramadım.

Yatağımın üstünde, uzun zamandır hayalini kurduğum bir oyuncak duruyordu. Ama ne olduğunu şu anda hatırlamıyorum. Demek bu oyuncak, kız kardeş hayali kadar güçlü bir istek değilmiş ki, hatırlayamadım.

Akşamüstü, babam odama geldi. Söylediğine göre, annem bir ilaç almış uyuyormuş. Babamın sesinde tuhaf bir titreme vardı.
“Makro.” dedi. “Sanırım bu seferlik küçük bir kız kardeşin olmayacak…”
Allah kahretsin!.. Demek dualarım boşa çıkmıştı.
“Neden?” diye sordum. “Yoksa oğlan mı?”
Annemle babamı bu konuda sıkıntıya sokmamak için de ekledim:
“Önemli değil, öyle de olsa onu seveceğim.” dedim.
Babam, daha sıkıntılı bir ruh haliyle;
“Yani, demek istediğim artık bebek falan yok.” diye mırıldandı.
Sanki mideme bir yumruk yemiş gibi, yatağın üzerinde, birden zıplayıp doğruldum. Sonra da;
“Neden? Onu elinizden mi kaçırdınız?” diye sordum.
Bunu neden yapmışlardı sanki?
“Hayır” dedi babam. “Bu bizim suçumuz veya kararımız değil.”
“Peki, kimin kararı?” diye bağırdım.
Babam, biraz tereddüt ettikten sonra;
“Belki de onun kararı.” dedi.
Bu ne biçim hikâyeydi böyle? Minik bebek neden gelmemeye karar vermişti ki? O anda, babamın taşınma sırasındaki uyarıları geldi aklıma:
“Annem ağır paketleri taşıdığı için mi?” diye sordum.
“Hayır Makro, annenle de bir ilgisi yok, lütfen inan bana”.
Eğer onun da bir suçu yoksa mutlaka benim yüzümdendir. Büyük bir suçluluk duygusuyla yutkunarak sordum:
“Benim kendisine iyi bir ağabeylik yapamayacağımdan dolayı mı gelmeyi reddetti?”
Babam, beni öpmek için üzerime eğildi. Kirpikleri ıslanmıştı. Yanağıma doğru bir damla yaş süzüldü. Belki de benim gözümden akmış olabilir. Artık bilemiyorum.
“Kendini suçlama Makro, sen ağabeylerin en iyisi olacaksın. Sanırım minik bebeğin, kendine özgü kaygıları olmalı.” dedi.
O gece, uzun süre uyuyamadım. Çatı penceresinden gökyüzünü seyrettim. Baba, Oğul ve Kutsal bakireyle (Meryem’le) konuştum. Onlara, kendileri hakkında ne düşündüğümü açıkladım. Niçin böyle bir iş yapmaya kalkıştıklarını sordum. Bunun çok sevimsiz ve haksız bir şey olduğunu belirttim. Onları kızdıracak hiçbir kötülük yapmadığım halde, küçük kız kardeşimi daha dünyaya gelmeden, niçin geri çağırmışlardı? Bu bir zulüm değil de neydi? Onlarla son kez konuştuğumu bildirdim ve her şeyin öyle, kendilerinin yaptığı gibi yıldızların arkasına saklanarak eğlenmeye benzemediğini belirttim. Hele biraz daha beriye gelsinler de görsünler, ağızlarını burunlarını öyle bir dağıtacağım bir daha yerlerinden kıpırdayamayacaklar, onları geberteceğim.

Sanırım bu sert çıkışım onları ikna etmeye yetmişti. O sırada hiçbir şey söylemediler. Ama on beş gün sonra, Baba, Oğul ve Kutsal Bakire (Meryem), bana bir küçük kız kardeş yolladılar.
Annemle babam gezintiye çıkmışlardı. Bu onlara iyi geliyordu. Annem artık ağlamayı kesmişti. Yine yalnızlıktan canım sıkılmaya başlamıştı. Bu ev gözüme oldukça büyük gözüküyordu. Daha önce oturduğumuz ev, üç kişiye yetecek kadardı. Zaten üç kişiden ibarettik.
Mutfak masasına oturmuş, resim çiziyordum. Evde yoğun bir sessizlik vardı. O sırada bir çıtırtı işittim. Öyle büyük bir çıtırtı değil. Duvara sürtünen bir kumaş sesi gibi bir şey. Ses, anahtarı kaybolan dolabın içinden geliyordu. Yerimden kalkıp, ayaklarımın ucuna basa basa oraya yaklaştım. Kulağımı dolabın kapağına dayayıp içeriyi dinledim. Aynı sesi yeniden işittim. İyice meraklanmıştım:
“İçeride biri mi var?” diye sordum.
Aptallık işte… Kilitli bir dolabın arkasında kim olabilirdi ki? Buna rağmen tekrar sordum.
“Orda biri mi var?”
Kumaş sürtünmesini andıran sesi bir kez daha işittim, ama daha sonra ses kesildi. Bunun üzerine yeniden resim defterimin başına döndüm. Ama bir gözümle de dolabın kapağını dikizliyordum.
Annemle babam, kucak dolusu bir çiçek buketiyle dönüp de beni kucaklayınca dolabı unuttum.
Akşamleyin, yatağımın içinde, gözlerim çatı penceresinde yıldızları izlerken, şu çıtırtı yeniden aklıma düştü. Yerimden kalkıp, sessiz adımlarla mutfağa indim. Mutfakta alacakaranlık bir ortam olmasına rağmen, dolabın bulunduğu duvar, pencereden süzülen ay ışığının egemenliği altındaydı. Oraya gelmek, aptalca bir şeydi. Tam yatağıma dönmeye hazırlanırken o çıtırtıyı tekrar işittim. Evet, ses dolabın içinden geliyordu. Dolabın kapağına iyice yaklaştım ama hala içimde, yatağıma dönüp dönmeme konusunda tuhaf bir kararsızlık vardı. Bilinçsiz bir ruh haliyle ağzımdan yine aynı, sözcükler döküldü:
“Dolabın içinde biri mi var?”
Gece yarısı, kilitli bir dolabın önünde, saçma bir soruya cevap beklemek, beni gerçekten gülünç duruma sokuyordu. Yeniden odama çıkmak istedim. Ama sırtımı döner dönmez, dolabın içinden bir ses soruma cevap verdi:
“Evet, burada biri var.”
Birden, olduğum yerde donup kaldım. Sanki taş kesilmiştim. Aynı ses:
“İkindileyin bana seslenen sen miydin?” diye sordu. Bu bir kız sesiydi.
“Ee… Evet bendim.” diye kekeledim.
“Sana o saatte cevap veremediğim için özür dilerim.” dedi kız.
Ateşim mi yükseldi, yoksa aklımı mı kaçırıyordum. Elimi anlıma götürüp baktım. Hayır, hiç ateşim yoktu. Tekrar sordum:
“Sahiden orada mısın?”
Kız bir kahkaha attı:
“Sesim işitilmiyor mu?” dedi.
Evet, işitiliyordu. Hem de dolabın arkasından geliyordu. Bütün cesaretimi toplayarak yeniden sordum:
“Peki dolabın içinde ne yapıyorsun?”
Kız benim sorumu cevaplamak yerine, kendisi bana bir soru yöneltti:
“Sen bu evde mi oturuyorsun?”
“Evet, ama sanırım sen…”
Yine sözümü kesti:
“Demek gittiler.” dedi.
“Kimler?”
“Annemle babam.”

İzalya’yla ilk kez o gece tanıştım. Anladığım kadarıyla satın aldığımız bu evin, eski sahiplerinin kızıymış. Doğduğu günden beri, bu dolaba kilitli olarak yaşıyormuş. Annesiyle babasının dışında hiçbir insanı tanımamış. Ne güneş, ne deniz ne de bir çiçek görmüş. Sadece bu dolabın içini tanımış ve orada büyümüş. Annesiyle babası buradan taşınırken, onu burada bırakmayı yeğlemişler.

İzala’yı dinledikçe, kan beynime sıçradı. Öfkeyle bağırdım.
“Annemle babamı uyandırayım da seni oradan çıkaralım bari!”
Merdivenleri tırmanırken kızın sesi beni durdurdu.
“Hayır Makro! Sakın kimseye haber verme!” dedi.
Bunun üzerine birkaç basamak geri indim.
“Neden?” diye sordum. “Sürekli orada kalacak değilsin herhalde!”
“Çıkmak istemiyorum.” dedi kız. “Doğduğum günden beri buradayım. Buraya alıştım. Çıkacak olursam, belki de ölürüm…”
“Saçmalıyorsun! Olmaz öyle şey. Oradan mutlaka çıkmalısın.”
“Hayır, istemiyorum Makro! Ayrıca bu sırrı kimseye söylemeyeceğine dair söz ver. Yoksa sonsuza dek kaybolurum.”
Kızın sesinde sanki bir yalvarış havası vardı. Buna dayanamadım.
“Tamam, söz veriyorum. Kimseye söylemeyeceğim.” dedim.
“İyi o zaman, şimdilik sana iyi geceler. Yarın yine gel Makro!”

Dolapta kalmayı o kadar çok istiyordu ki, onu kendi haline bırakıp yatağıma döndüm. Ama kafamda bir soru vardı. Sonsuza dek nasıl kaybolabilirdi?

***

Ertesi sabah, uyandığımda ister istemez bir rüya gördüğümü düşündüm. Uykudayken çoğunlukla bunun farkına varamayız. Gerçek hayatla rüyalar bazen birbirine karışıverir. Nitekim televizyon haberlerinde, kendi çocuklarını dolaba kilitleyen anne-baba hikâyelerini çok işitiyoruz. Bunlar yalan değildi. Kahvaltımı yaparken, bir gözüm hep dolabın kapağındaydı. Kafam karma karışıktı. Dalgınlığımı fark eden annem;
“Ayda mı geziyorsun oğlum?” diye takıldı.

Ama bu konuda ona hiçbir şey anlatmamaya karar vermiştim. Aksi halde benim aklımı kaçırdığımı düşünerek, dolabın kapağını açmaya yeltenebilir, böylece İzalya’yı sonsuza dek kaybedebilirdim. Nasıl davranacağımı bilemiyordum. Ama o beni uyarmıştı.

Günün önemli bir bölümünü mutfakta geçirdim. Annemle babam, kısa süreli de olsa, başka bir odaya gidecek olsalar, hemen dolabın önüne koşuyor ve soruyordum.
“Beni işitiyor musun İzalya?”
Ama cevap alamıyordum. Anlaşıldı, bu yaşadıklarım kesin bir rüyaydı.

***
Kafanızın içinde dönüp duran ve sizi terk etmek istemeyen bir düşünceden kurtulmamız için mutlaka başka bir şey düşünmeniz gerek. Ben de öyle yapmayı denedim, ama beceremedim. Kafamda hep aynı şey vardı. Kilitli dolap…

Gece yarısı, kimseye çaktırmadan, yine mutfağa indim. Ay ışığı bulutların arasına gizlendiği için, içerisi biraz karanlıktı. O nedenle yemek masasına tosladım. Dolabın kapağını tıkırdatmadan önce, derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. Sonra titrek bir sesle;
“İzalya?” diye seslendim.
Cevap geldi.
“İyi akşamlar Makro.”
“Orada mısın?”
Kız daha önce yaptığı gibi benimle dalga geçti:
“Kulaklarında arıza var galiba?” dedi.
“Ama gün boyunca sana seslendim, bana cevap vermedin…”
“O saatlerde burada değildim Makro.”
Demek anahtarı var, diye geçirdim içimden. O zaman dün neden çıkmak istememişti.
“Nereye gitmiştin?”
Kız yeniden güldü. Ardından da;
“Dolaşmaya tabi.” dedi.
“Anahtarın var mı?”
“Hayır. Annemle babam anahtarı yanlarında götürmüş olmalılar.” dedi. “Ama onlar benim sırrımı bilmiyorlar.”
Bu arada oturmak için dolabın önüne bir sandalye çektim.
“Hangi sırdan söz ediyorsun?”
“Onlar kapıyı sadece bana yiyecek vermek için açıyorlardı. Oysa benim onlara ihtiyacım yoktu…” dedi.

Sonra da bana, evin sessizliği içinde, sırrını açıkladı. İzalya’nın söylediğine göre dolaba açılan tek giriş mutfaktaki kapı değilmiş. Dolabın tabanın da başka bir delik varmış. Yani, bir tünel girişi… Oradan kayarak, bir mağaraya ulaşılıyormuş.

“Orası, senin düşündüğün gibi boş bir mağara değil Makro… Orada da oturanlar var. Minicik yaratıklar, cinler, periler var.”

Oturduğum sandalyeden birden irkildim. Az kalsın sandalyeden aşağı yuvarlanacaktım. “Bu kız beni makaraya sarıyor, alay ediyor, diye düşündüm.” Sonra da tepkimi gösterdim.
“Sen beni ne sanıyorsun?” dedim. “Ben Noel Baba yalanına inanacak yaşı çoktan geçtim.”
İzalya’nın sesi daha alaycı bir hâle bürünmüştü.
“Sanırım sen, yerin altında topraktan başka bir şeyin olmadığına inanıyorsun.” dedi.
“Mağaralardan benim de haberim var, ama şu cin peri meselesini abartıyorsun.”
“Bana inanmak zorunda değilsin Makro.”
Kalktığım sandalyeye yeniden oturdum.
“Bu mağarada gerçekten cinler mi var?”
“Evet Makro, cinler var.”
İzalya’nın anlattığına göre, cinler ve periler onunla dost olmuşlar. Onu her türlü yiyecekle besliyorlarmış. Onu zaman zaman, yerin derinliklerine oyulmuş, gizli mahzenlere götürüp gezdiriyorlarmış. İzalya’ya inanıp inanmamakta hala tereddüt ediyordum. Ama her şeye rağmen doğru olabilirdi. Nitekim, yerin altıyla ilgili ne biliyordum ki?..
“Oralar nasıl İzalya?”
“Çok güzel Makro… Tek kelimeyle harika!”
Sonra bana uzun uzun anlattı. Beynimin bir bölümü düşler âleminde dolaşırken, göz kapaklarım yavaş yavaş düşmeye başlamıştı. Sandalyenin üzerinde uyuyup kalmak istemiyorsam, bir an önce odama çıkmalıydım.

Gecenin geriye kalan bölümünde, rüya âleminde, İzalya’yla el ele tutuşup yerin derinliklerinde dolaşıp durdum. İzalya benim kız kardeşimdi. Yüreğimin derinliklerinde, onu öyle kabul ettim.
Annesiyle babası, henüz bu eve otururlarken, İzalya cin dostlarını sadece geceleri ziyaret ediyormuş. Ama şimdi, tercihi değişmiş. Onlara gündüz saatlerinde katılıyormuş. Her akşam, annemle babam uykuya dalınca, hemen mutfağa inip kulağımı kilitli dolabın kapağına yaslıyordum. İzalya bana maceralarını anlatıyordu. Söylediğine göre, bu güne dek, hiç kimse onun gittiği yere inmemiş ve cinlerle karşılaşmamıştı. Ona inanıyordum. Eğer cinler onu beslemiyorlarsa, kendi başına nasıl yiyecek içecek bulabiliyordu?
“Söylesene İzalya, bu dolaptan dışarı hiç mi çıkmayacaksın?”
“Şimdiye dek böyle bir istek duymamıştım…”
“Peki ya şimdi?”
“Bazen, kendisiyle oynayabileceğim bir ağabeyim olmalı diye düşünüyorum.”
“Evet İzalya, bu çok hoş bir düşünce… Haydi gel, öleceğim diye korkma. Sana söz veriyorum; dışarıdaki hayatın inceliklerini sana öğreteceğim.”
“Biraz düşünmem gerek Makro. Bu konuyu cin dostlarımla da konuşmalıyım. Çünkü onları da çok seviyorum.”

***
Annemle babama sezdirmeden yürüttüğüm bu dolap macerası, hayatımın bir parçası haline gelmişti. Gündüzler geçmek bilmiyordu. Gün batımına kadar, yeraltında gezintiye çıkan İzalya’yı bekliyordum. Ama akşam olur olmaz, inanılmaz öyküler dinleyeceğimi biliyor ve o doyumsuz anın hayaliyle avunuyordum. Kimi geceler, kız kardeşim İzalya’ya küçük hediyeler de sunmaya başlamıştım. Örneğin, bazı zamanlar, kapının altından ona kokulu sakızlar atıyordum. Ona sakız tadını keşfettiren bendim. O da buna bayılıyordu.
Birçok kez annemle babam, sabahları beni mutfakta soğuk fayansları üzerinde uyurken bulmuşlardı. Dolayısıyla benim bir uyurgezer olduğum kanısına varmışlardı. Bunun da nedenini son günlerde yaşadığım hayal kırıklığına bağlıyorlardı. (Kendi aralarındaki yorum böyleydi.) Asıl gerçeği öğrenmelerindense, olayı böyle yorumlamaları benim açımdan daha hayırlıydı. En azından, uzun bir süre daha onlara yalan söylemek zorunda kalmayacaktım. İzalya neredeyse, dolabı terk edip benim küçük kız kardeşim olmaya niyetlenmişti. Ama bu kararı almak, onun açısından pek de kolay değildi. Çünkü cinler onu uyarmışlardı: Eğer dolaptan dışarı çıkacak olursa tünelin kapısı ona sonsuza dek kapatılacak, İzalya da onları bir daha asla göremeyecekti. O yüzden, İzalya birazcık kararsızdı. Fazla değil, ama yine de biraz tereddüt gösteriyordu. İzalya’yı ikna edebilmek için, dışarı çıkınca onunla birlikte ne güzel şeyler yapacağımızı anlatıyordum.
“Bak, İzalya; şu sakızları görüyor musun? Dışarıda onların bin bir çeşidi var. Kapının altını geçemeyecek kadar iri olanları var. Hem de rengârenk. Tüp içinde ve rulo halinde satılanlar bile var…”
Nihayet bir gün, İzalya kararını açıkladı:
“Tamam, seninle geleceğim Makro.” dedi.
Ama birkaç saatlik zamana ihtiyacı varmış. Söylediğine göre cinler onun ayrılışı anısına bir eğlence düzenlemişler. Ona güzel bir uğurlama töreni yapacaklarmış. Eh, bu da normal tabi!..
Bu arada ben, evin her köşesinde dolabın kayıp anahtarını aradım. İzalya’nın annesiyle babası belki bir yerlere saklamış olabilirlerdi. Sonunda, mutfaktaki bulaşık eviyesine ait boruların arka tarafında bir anahtar buldum. Büyük olasılıkla, bu anahtar olabilirdi. Çünkü, uzun süre kullanılmadığı için paslanmıştı. İzalya cinlerin eğlencesinden dönmeden, anahtarı deneyebilirdim. Ama içimde bir kuşku belirdi: Dolabın kapağını İzalya tünelden çıkmadan açmaya kalkacak olursam; delik kapanır; zavallı kız da hayatının sonuna kadar orada hapis kalabilirdi. Sadece onun değil, benim de hayatım kararırdı. En iyisi yine akşamı beklemekti.
Onun evimize ayak basacağı anı hayal ediyordum. İkimiz birlikte, annemle babamın odasına girip onları uyandıracak ve sürpriz yapacaktık. Onlara her şeyi açıklayacak, özellikle de bu durumun kimseye haber verilmemesi gerektiğini söyleyecektik. Çünkü İzalya benim kız kardeşim olmak istiyordu. Sadece benim kız kardeşim… O nedenle başkalarından izin almaya ihtiyacımız yoktu.

***
Elimde anahtar, tepeden tırnağa giyinik bir halde dolabın önünde dikiliyordum. Ceplerim rengârenk sakızlarla doluydu.
“İzalya!”
Ses yok. Sanırım henüz tünelden yukarı çıkmamıştı. Veda partisi uzun sürmüş olmalı. Yeniden seslendim;
“İzalya!”
Yine ses yok. Eh, ne de olsa o kadar cinle tek tek vedalaşmak kolay iş değil… İzalya’nın söylediğine göre, sayıları yedi cücelerden kat kat fazlaydı. Ayrıca bu Pamuk Prenses gibi uyduruk bir masala benzemezdi.
“İzalya! Orada mısın?”
Bu kez hafif bir çıtırtı işittim. Tıpkı ilk gün işittiğim kumaş hışırtısını andıran bir ses.
“İzalya, orada olduğunu biliyorum; niçin cevap vermiyorsun?”
Bu arada yüreğimde hafif bir korku belirdi. Sakın kararından vazgeçmiş olmasın, diye düşündüm. Belki de cinler onu kendileriyle birlikte kalmaya ikna etmişlerdi.
“Bak İzalya, dolabın kapağını açıyorum!”
Hayır… Bunu yapamazdım. Eğer yanılıyorsam, İzalya henüz tünelden yukarı çıkmadıysa, delik kapanacak ve ben sonsuza dek kız kardeşsiz kalacaktım.
“İzalya, lütfen cevap ver…” dedim ve ardından hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

Bütün gece orada bekledim. Sonunda, uyku bastı ve soğuk fayansların üzerinde uyuya kaldım. Beni güneşin ışıkları uyandırdı. Hemen, yerimden fırlayıp odama çıktım. Yatağıma girip yorganı başıma çektim. Eğer annemle babam, elimde anahtarla, giyinik bir halde beni mutfakta yakalayacak olurlarsa, anahtarı elimden alıp dolabın kapağını açmaya kalkarlardı.

***

O gün akşama dek, fırsat buldukça, İzalya’ya seslendim. Ama cevap vermedi. Sadece akşam vakti, kulaklarımın alışık olduğu o ünlü hışırtıyı işittim. Anlaşılan, İzalya tünelden çıkmıştı. Çağrılarıma hemen cevap vermediğine göre, veda partisi onu çok yormuş olmalıydı. Zavallıcık şu anda, dolabın içinde yorgun ve bitkin bir halde can çekişiyor olabilirdi. Büyük olasılıkla, onun dışarıya çıkmak istemesi üzerine cinler, tünel girişini kapatmış olabilirlerdi. Sanırım şu anda, açlık ve susuzluktan ölmek üzereydi. İyice telaşlandım. Dolabın kapağını yumruklamaya başladım:
“İzalya, cevap ver; kapıyı açabilir miyim? Yalvarırım sakın ölme!” diye haykırdım.

İzalya’dan hâlâ cevap yoktu. Bu kez sesimi daha da yükselttim. O sırada birden ışıklar yandı. Annemle babam, merdivenin alt başına inmişler şaşkın bir halde bana bakıyorlardı.
“Neler oluyor Makro, ne diye bağırıyorsun?”
Artık gizleyecek bir şeyim kalmamıştı.
“İzalya ölmek üzere” diye bağırdım. “Kapıyı açacak olursam delik kapanacak ve…”
Kafam allak bullak olmuştu. Annem beni bağrına basıp yatıştırmaya çalıştı. Hıçkırıklar içinde, bütün hikâyeyi ona anlattım. Ben sözümü bitirince, babam elimden düşen anahtarı yerden aldı.
“Anahtar bu mu?” diye sordu.
Başımı sallayarak “evet” diye hıçkırdım. Babam anahtarı bana uzattı:
“Haydi, aç Makro.” dedi. “Eğer İzalya oradaysa, sana ihtiyacı vardır. Orada değilse, bil ki, yeraltındaki dostlarıyla birlikte kalmayı tercih etmiştir.”

Bunun üzerine, annemin kollarından sıyrılıp babamın elindeki anahtarı aldım. Anahtar paslı olduğu için onu çevirmekte biraz zorlandım. Ama sonunda kapıyı açmayı başardım.

Karşımda, her yanı örümcek bağlamış eski bir dolap duruyordu. Her yer yarı kemirilmiş sakız artıklarıyla doluydu. Köşeye büzülmüş bir de minik fare… Zavallı hayvan, birkaç saniye süreyle hipnoz edilmiş gibi kıpırdamadan durdu. Bir süre sonra da, yan taraftaki küçük deliğe girip ortalıktan kayboldu.

***

İşte, hikâyenin hepsi bu… Artık Yüce Tanrı’ya, Oğul İsa’ya ve kutsal Bakire’ye kızgın değilim. Onlar ellerinden geleni yaptılar. İnşallah, günün birinde benim de küçük bir kız kardeşim olur.

Aşk Ölsün Mü?


Sevmek ve sevilmek üzerine kurgulanmış trajikomik bir hayat hikâyesi.

Kepçe kadar yüreğiyle, kaşık kadar haline bakmadan hayat denen bu kazanın altını üstüne getiren bir kadın.

Yaptığımız seçimler bize mi aittir yoksa bize dayatılanlar mıdır?

Yağan yağmurun sevmekle, sahile vuran dalgaların aşkla, rüzgârda dalgalanan başak tarlalarının sevilmekle alakası var mıdır?

Durup hatırlamak ya da hatırlayamamak nasıl karşılık bulur?

-Barış Dinçel-

 

Oyunda Songül, Esenler otogarındadır. Eski bir tuvalette. Yalnızdır. Başından geçenleri günlüğüne yazmaktadır. Mutlu olmak için neler yaptığını, erkeklerle olan ilişkilerinde seven tarafın neden hep kendisi olduğunu, sevdiklerini ellerinden alan kadınları, onlara ve-zamanında-sevdiklerine karşı nefreti… Yazdıklarını roman olarak yayımlatmak, Murathan Mungana’a rakip olmak-ki artık onun döneminin geçtiğini düşünüyor-ve Nobel almak istiyor.

 

21.Yüzyıl insanın en temel durumu, buna sorun mu demek gerekir bilemiyorum, yalnızlığı ve hayata tutunamamasıdır. Modern insanın gittikçe yalnızlaştığını düşünüyorum. Bu yüzyılda insanın yalnız olmasının iki temel sebebi vardır bence. Birincisi korku. Korku, bilinememezlik üzerine inşa edilen bir duygu. Büyük şehirlerde yaşayan insanlar her gün onlarcası ile karşılaşıyor. Sosyal medyanın, televizyonun paylaştığı olumsuz haberler neticesinde karşılaştıkları ile iletişimi minimuma indirip, kendisi ve ailesiyle baş başa kalmayı tercih ediyor. Karşılaştığı kişilerin kim olduğunu, ne düşündüğünü bilemiyor. Zarar gelme ihtimali var mı? Evet. Bu cevap büyük şehir insanı için yeterlidir.

Yalnızlığın diğer sebebi ise insanın hayata ve hedeflerine tutunamamasıdır. Bu insanlar, biraz önce bahsettiğim durumun tersine hayatı ve sınırlarını zorlarlar, yol kat ettiklerini düşündüklerinde avuçlarını açarlar ki bir şey birikmemiş. Eeee, o kadar çaba gösterdi ama neden kaybetti? Düşündükleriyle yaptıkları örtüştü mü? İstediği şeyler kendi sınırlarının ötesinde bir şey miydi yoksa?

O kadar çok dış etken var ki, bu etkenlere göre sınırlarımızı zorluyor, kendimizi onlara göre tanımlıyor, onlar gibi olduğumuzu düşünüyoruz. Kalabalıktan uzak düşmemek için… Oysa hedefimize ulaşamadığımızda bize kocaman bir yalnızlık düşüyor.

Yalnızlık ve tutunamamak üzerine düşünmeme vesile olan bir oyun izledim geçenlerde. Oyunun adı “aşkölsün.”

Babasahne’nin sahnelediği oyunun yazarı Murat İpek. Yönetmenlik koltuğunda daha çok sahne tasarımından tanıdığımız Barış Dinçel var. Oyun tek kişilik bir oyun. Oyuncu da ekranlardan tanıdığımız Günay Karacaoğlu.

Oyunda Songül, Esenler otogarındadır. Eski bir tuvalette. Yalnızdır. Başından geçenleri günlüğüne yazmaktadır. Mutlu olmak için neler yaptığını, erkeklerle olan ilişkilerinde seven tarafın neden hep kendisi olduğunu, sevdiklerini ellerinden alan kadınları, onlara ve-zamanında-sevdiklerine karşı nefreti… Yazdıklarını roman olarak yayımlatmak, Murathan Mungan’a rakip olmak-ki artık onun döneminin geçtiğini düşünüyor-ve Nobel almak istiyor.

Songül hep denemiş, veren taraf olmuş,  ama sonuçta kaybeden durumuna düşmüş. Acıklı bir hikâyesi var, lakin Songül bunları seyirciye keyifli bir dille anlatmayı tercih ediyor. Kendi durumunun farkında. Hayatın, hayatının trajikomik yanını ön plana çıkarmaya çalışıyor. O yaşadıklarını anlatırken, evet bu sıkıntıları yaşayan bir bayan arkadaşım var, diyorsunuz, derken de gülüyorsunuz. Bunda bir sıkıntı yok ama artık. Modern insan, büyük şehrin insanı kendi yalnızlığına ve çevresindeki insanların yalnızlığına oldukça alışkın.

 

Başından geçen onca olaya rağmen Songül’ün vazgeçmediğini görüyoruz. Mutluluğu aramakta, kendisini seven bir erkek bulmakta kararlı. En sonunda bulduğu erkeğin yolunda adımlar atıp, evlilik hayalleri kurarken, içinde gittikçe büyüyen bir huzursuzluk taşıyor. Bu huzursuzluğun sebebini oyunun sonunda anlıyoruz.

Songül de kendisine biçilen elbisenin içine girmeye çalışan modern bir kadın. İş hayatında olan tüm kadınlar gibi var olmaya, varlığını hissettirmeye çalışıyor. Oysa Barış Dinçel’in de ifade ettiği gibi “Yaptığımız seçimler bize mi aittir yoksa bize dayatılan mıdır?” Songül bu sorunun içindedir, cevabı ise seyircide.

Tek kişilik oyunlarda seyirciyi zinde tutmak zordur. Günay Karacaoğlu bunu başarıyla gerçekleştiriyor. Seyirciyi izleyici olmaktan çıkarıp, oyunun içine dâhil ediyor. Seyirci sanki Songül’le birlikte yaşıyoruz, tüm olanları.

 “aşkölsün” modern kadının, insanın mutluluk arayışı üzerine güldüren, düşündüren seyirlik bir oyun.  

Bir Hüzün ve Bir Memleket Şairi Olarak İlhami Çiçek

 İlhami Çiçek; büyük ölçüde de bir gereklilik, hâttâ yenilmez yıkılmaz bir hakikat olarak bütün insanlığa gelip uğrayacağı gibi, kendisine gelen ölümü de şiirleştirerek, yaşadığı hayattan gayriihtiyari bir çıkışı resmetmiş gibidir.

 

İlhami Çiçek, 1954 yılında doğmuş, 1983 yılında kimi kayıtlara göre yirmi sekiz ama kuvvetle muhtemel yirmi dokuz yaşında vefat etmiş, yani başı ve sonuyla  en fazla yirmi dokuz yıl yaşamış, lakin bu kısacık hayatında sanki yüzyıl hatta yüzlerce yıl yaşamış bir bilge gibi, erkenden olgunlaşmış, çok kısa ama içi dopdolu bir hayat biriktirmiş bir şairdir. Hem de bunu bir biçimde tek bir şiirle Satranç Dersleri ile yapmıştır.

Şiirlerindeki didaktizmden uzak, nice derinliklerden devşirilmiş ve yine bu derinliklerde bulduğu renk ve seslerle süslenmiş –ki, onun şiirindeki ancak derinden hissedilebilecek bu süslenmişlikte hiçbir şekilde yapıntı biçiminde bir süsleme olmamıştır- yüksekçe bir yerden gelen dizelerle konuşmuştur İlhami Çiçek.

Eklemek gerekiyor, İlhami Çiçek şiirinde dehşetengiz bir derinlik içerisinde gözlenen bir yükseklik hep var olmuştur.

Onun yöneldiği bu dehşetengiz derinlik ve yükseklikteki dikkatten olacak, bu dikkatin odağında durmayan pek çok şeye karşı yoğun bir dalgınlıkla cevap vermiş, bütünüyle içinde olduğu gündelik hayat içerisinde ise kendisini birebir vazifeli hissettiği iş ve eylemlerin dışında hemen her şeyden uzak durmuş ama hiçbir biçimde gündelik hayattan kaçmamış, sadece onun nazarında bir imgeye değmeyecek her şeye karşı dalgınca davranmış  bir şairin şiiri olarak her daim bir mübarek dalgınlık anında yazılmış bir şiir olarak şekillenmiştir.

Zira İlhami Çiçek şiiri aynı zamanda âdeta kendini tarif edercesine;  ‘müşa’şa’ bir sonbahar figüranıymışçasına topu topu bir mevsim …’ gibi yaşanan insan hayatını, en nihayetinde insanın  kendi ‘iyi oyunundan’ sorulacak büyük bir oyunun en halisane süreği gibi yazılmıştır.

Bu bakımdan onun dikkatimizi çektiği bu ‘iyi oyundan sorulmak…’ sorgulanmak bağlamını önce Anadolu’nun sonra memleketin, ümmetin ve giderek cümle insanlığın mecburiyeti olarak görmek ve öylece okumak gerekecektir ki, son tahlilde evet cümle insanlıkta hem  fert fert ve hem de toplu olarak bu ‘iyi oyun’… dan sorguya çekilecektir.

Yine bu bakımdan İlhami Çiçek şiirini zaferle yükümlü olmakla berelenmiş dünyalık insan algısından çok, seferle yükümlü olduğunu bilen büyük vazifenin farkına varmış bir şairin şiiri olarak değerlendirmek lazımdır.

Ve sözgelimi; çoğu okuru sade ve yoğun bir santimantaliteye yaslanarak alıntılamış olduğu;

‘…

Sen ey atını kaybeden oyuncu

Bir ilkbahardan koca bir güz yontan adam

Bırak oyunu

Artık

Öyle bir ıssızlık düşle ki, içinde

Yeryüzünü kişnesin

Bizim atlar…’

Şeklindeki dizeleri de yine bu seferle yükümlü oluş bilinciyle oynayan, yaşayan insanın fiilleriyle ve tüm sonuçlarıyla şekillenmiş bir şiir olarak okumak gerekecektir.

Bu da daha en başından İlhami Çiçek şiirini ve bu şiirde hep huzursuz, hep hüzünlü ve her zaman sıkıntılarla yüklü bir damar gibi atıp duran bir başka hâlin; sanki de bir büyük buyrukla mühürlü olduğunu her daim bilen, hâttâ bu bilgiyle hiçbir zaman rahat duramayışı şiir hâline getirecektir.

O kadar ki, bu şiir yine sözgelimi;

‘’…Taşlar sürüldüğünde

Kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi,

Demek ki, bütündür sallantıda

Demek ki gökte anlaşılmaz biçimde ölü

Cinayetlerle yeryüzüne parça parça dağıtılmıştır

Aşk ve umut dağıtılmıştır

Taşlar sürüldüğünde

Alıp kişiyi kayalara çarpar buyruksuzluk…’’

dizelerinde de görüleceği üzere bu buyrukla yükümlenmiş hâlin derin bir biçimde işlendiği görülecektir İlhami Çiçek şiirinde.

Dahası, tarihin, zamanın, memleketin ve insanın bütünüyle bir varoluşun ve bu varoluş bağlamında  cümle kayıp kazançlarıyla bir hayatın hem fert hem de toplum planında belirginleşerek işlendiğini gördüğümüz bir şiirdir İlhami Çiçek şiiri.

Bu haliyle de denilebilir ki,  bu şiir daha üst bir bağlamda, bütün bu buyruklanmış içeriğiyle; sanki de en koyusundan bir yalnızlık ve hüzünle süslenerek seslenen bir şairin bizim adımıza da adamış olduğu en güzel adak olarak yazılmıştır.

Tam da bu noktada durup okunduğunda ise insanın aklına Cemil Meriç için söylenegelen ‘Lüzumundan fazla tecessüs…’ yorumunu getirecek biçimde yazıldığını gözlediğimiz bu şiirin; yaşanan zamana bakıldığında, hem de İlhami Çiçek zaviyesinden bakıldığında hiçte lüzumundan fazla denilemeyecek bir geometrinin hatta bu geometriden hareketle bir kadim aritmetiğin seslendiği bir şiir olarak şekillendiği görülecektir.

İşte bu geometri ve bu aritmetikle seslenen şiire layıkı veçhile yöneldiğimiz her seferinde, İlhami Çiçek’in âdete yüzeyi çizik çizik olmuş bir çağın, onun deyimiyle ‘oyuncu bir çağın…’ neliğine dair bir soru sorduğu…’  ve vakti geldiğinde herkesin kendi cevabını vereceği biçimdeki dizelerle örülmüş; bir büyük sorunun başında durup beklediği görülecektir.

Nihayetinde ve eninde sonunda salt bir ‘iyi oyundan…’ sorgulanacak olmanın bilinciyle yazıldığını gözlediğimiz İlhami Çiçek şiirinin, giderek bir oyuna ve mimetik köken olarak santranca benzeyişini de yine bu aritmetik ve geometriye gömülü hâldeki büyük sorunun kaçınılmaz sonucu olarak değerlendirmek gerekecektir.

Belki de bu yüzden İlhami Çiçek şiiri bölüm bölüm yazılmaktan çok çizik çizik yazılmış bir şiir olarak; tam da oyuncu bir çağda oynanmış bir oyun gibi – ama kesinlikle iyi oynanması gereken bir oyun gibi- nal seslerinin inleyişlere ve at seslerine karıştığı aceleyle katedilen uzun bir yolda, çizik çizik, çentik çentik yazılmış bir şiir olarak kalacaktır hafızamızda.

İşte bu şiirledir ki, rahmetli İlhami Çiçek; büyük ölçüde de bir gereklilik, hâttâ yenilmez yıkılmaz bir hakikat olarak bütün insanlığa gelip uğrayacağı gibi, kendisine gelen ölümü de şiirleştirerek, yaşadığı hayattan gayriihtiyari bir çıkışı resmetmiş gibidir.

İki Yağmur Arasında

Oysa başın payandası, yüreğin ücrasına kaydettiği, kendini masum kılan, hatırladıkça hissiyatını güçlendiren, uğruna serden geçmeyi mazur sayan, varlık nedeni ve olmazsa olmazı olduğunu varsaydığı sevdikleri, değer verdikleridir.

 

 Unutulduğunu unutan adam, bir gün sükûnetin hakim olduğu coğrafyaya arzı endam etme ihtiyacı duydu. Varlığını, cümle mahlûkatın tanıklığına sunduğunu umursamadan, yerin sert, havanın ayaz, ışığın mat oluşuna ve ayaklarındaki prangalara aldırmadan yürümeye başladı. YÜRÜMEK, VAR OLDUĞUNUN FARKINDA OLMAKTIR.

Toprak zemin, yaylanarak attığı her adımla, rüzgârın engellemesine rağmen omuzlarının üzerindeki ağırlığı taşıdığını sanki titreşimiyle hissettiriyordu.  İstikametini baştan belirlemeden, kendiliğinden, yönünü oksijeni yoğun soluyacağı hava koridoruna çevirmişti.  Bir kez yola çıktın mı ayaklar toprakla bütünleşeceği güzergâhı buluncaya kadar yalpalar, dengeyi koruyarak yol ile bütünleşmesi biraz zaman alır. Yürümek, bedenin tekdüze- yeknesak- hareketleri gibi görünse de göreceli bir matematiği vardır.  Söz gelimi beyin, adım atarken, göz ve ayaklara, kollara farklı komutlar verir ki, beden, ışığa, ısıya ve zemindeki engebeye göre vaziyet alsın, dengeyi korusun,  ellerin ve kolların havada belirli bir düzen içerisindeki salınma hareketleri kalbin temposuna eşlik etsin ki serazat olsun. Her adımda kimyası farklı havayı soluyarak akciğerlerine görevini hatırlatsın. Adımların biteviye tempo ile sürmesi divan edebiyatındaki aruz vezni “failatün failatün ölçüsünde ve yolculuğu keyifli kılan ahengi tutturmasıyla zaman olağan bir halde aksın.

Unutulduğunu unutan adamın zihninden bu cümleler geçerken şöyle bir durdu ve yürümenin matematiğine takılan iç sesinin fısıltıyla sorduğu soruya sesli cevap verdi; Ama sevdanın matematiği simetrik değil ki? Aşk, hiyeroglif yazısı gibi geometriden de azadedir. Bizi büyüleyerek kuşatan bir siluetin peşinden gitmek gibi.  Kendine anlattığı tarifler bilinç akışı kıvamında akarken yürümeye devam ediyordu.  Aşk gibi yürümek de bilincin disiplini dışında bir eylemdir.  Öğrenilmiş ve dillendirilen bir zorunluluk değildir yürüme isteği.

 

İnsan, içgüdüsel olarak uyarılır beyin tarafından.  Ve beden bu komuta baştan itiraz etse de zihni sıra dışı çalışan insanlar, içinde yaşadıkları çevrede, mizaçlarına aykırı ve boğucu ufûnet dayanılmaz bir hâl aldığında bedenlerinin özgürlüğü kısıtlanıyor duygusunu sorgulamaya başlarlar. Sorgulamanın ilk durağı-eşiği-özgürlüğe, yani harekete, devinime ayarlı bedenin, aykırı koşullarda zorlanmasıyla, hafakanların basması ve boğulma hissinin galip gelmesidir. Bu galibiyetin tercümesi; beden başı taşıyamaz hale gelmiştir. Birbirlerine hasım gibi davranmaya başlamışlardır.  Başın arzu ve isteklerine beden adeta mazeret üretir, riskten kaçınır, kolay ve hemen gerçekleşecek kestirme yolları önceler. Hareketlerini tasarruf konumuna düşürür. Miskinliği olağanlaştırır. Adeta tembelliğe methiye yazar.  Çünkü anatomik olarak yapılan görev taksiminde beden başa yaslanmış ve kendini onun talimatlarına bırakma, salıverme rahatlığını kullanacak şekilde kurgulanmıştır.  Oysa başın payandası, yüreğin ücrasına kaydettiği, kendini masum kılan, hatırladıkça hissiyatını güçlendiren, uğruna serden geçmeyi mazur sayan, varlık nedeni ve olmazsa olmazı olduğunu varsaydığı sevdikleri, değer verdikleridir.  Başlangıçta, başın sevdiği ve değer verdiği ne varsa hayatın bütünlüğünü koruyarak sağlıklı olarak sürdürme zorunluluğu bir anlamda kaderidir.

Aklımızdan geçen düşüncelerin ete kemiğe bürünerek hayata yansıması ancak sağlam bir vücutla olur. O yüzden,  ayakları yere sağlam basan bir baş ile tutunur ve dengede durur insan.

İnsan kaderine yürür.

Unutulduğunu unutan adam, yürürken aklına gelen bu düşüncelerin kendisini dış dünyadan soyutladığını fark ettiğinde, varlığını insan suretinde gösteren baş hakkında binlerce yıldır yazılan şiirlerin, hikâye ve romanların, omuzlarında taşıdıkları, kendilerini insan suretinde gösteren cevherin farkında olamayan milyonların dramını anlatmakta yetersiz kaldığına hükmetti.  Yeryüzünde yaşamak bir sanattı, ancak insan bu sanatı özgür bir baş ve bedenle yürüyerek tefekkür edebilirdi. Doğru konumlandırabilirdi.

İstikametini doğrulturken  “Baş bedenin tacıdır, tacını yere düşürme ey insan” diye bir cümle istem dışı dökülüverdi dudaklarından.  Evet, her insan yeryüzüne tacı ile gelir. Ömür dediğimiz süreç, tacını koruma ve dünyayı tacı ile terk etme mücadelesi ile anlam kazanır.  Bu yüzden, sevdiklerinin bellekten çıkıp, sevimli halleriyle muhayyileyi kuşatması ancak içinde bulunulan ortamın neden olduğu çeldiricileri silkip atması ile mümkün olabilir. Ayaklarını sürüyen çeldiricilerle yüzleşme, kendine kalma, büyük harfle düşünme ve nihayetinde “Yürümek tacını koruma eylemidir aynı zamanda.”  diyerek yürümeye devam etti.

Münzevilik veya Yabanlık

Feridun Andaç’ın yayına hazırladığı “Sürgün Edebiyatı, Edebiyat Sürgünleri” kitabı Kasım 1996 yılında yayınlanmış. Üzerinden nerdeyse 23 yıl geçmiş. Şimdilerde sadece bu coğrafyada değil dünyanın pek çok yerinde insanlar yer değiştiriyorlar. Sosyal, ekonomik, coğrafi ve siyasi koşullar bu yer değiştirmelerin başlıca nedenleri arasında. Zorunlu ya da gönüllü her ne koşulda olursa olsun gitmek bir şekilde gitmek. Göç ve sürgün kelimeleri ise bu gitmek kelimesinin yükünden çok daha fazlasını taşıyorlar sırtlarında. Gidenlerin ve kalanların sırtında ise külçe halinde bir yalnızlık var.

Bu dosya için bir zamanlar gitmek zorunda kalan, son bir kaç yıl içerisinde mecburi ya da gönüllü bir şekilde yurtdışında yaşamak zorunda kalan yazarlara ulaşmaya çalıştık. Bunlardan biri elbette yukarıda bahsettiğim kitabı vakti zamanında yayına hazırlayan Feridun Andaç oldu.

 Andaç ile “Sürgün Edebiyatı, Edebiyat Sürgünleri” kitabını hem de “sürgün” ve “göç” kelimeleri arasındaki farklılığı konuştuk.

 

 “Sürgün Edebiyatı, Edebiyat Sürgünleri” kitabınızın kapağında yer alan, Heinrich Mann’ın “Sürgünün yapabileceği şey, gerçeği ve ilişkileri dile getirmektir. O, suskunlaşan halkının sesidir, bütün dünya önünde böyle olmakla görevlidir” sözleri büyük ölçüde edebiyatın da tanımı gibi düşünülebilir mi? Bir yazarın “sürgün” olması şart mıdır? 

Sürgünlüğü yaratan koşulların gücüdür. Yani bir varoluş sorunudur her şeyden önce. Gitmeyi, yola çıkmayı, sürülmeyi içerdiğine göre; ötede bir başkaldırı, itiraz vardır. Özü  ise muhalif olma hali/durumudur. Bunu zaman zaman “siyasi sürgün” diye de tanımlarız. Ama bugün bunun da sınırları genişlemiştir. Bu da neyi çağrıştırır, ya da anlatır; siyasi bir erkin/yönetimin karşısında olma, yaşama/düşünme/yaratma alanının daralması anlamına gelir… Bu sürüklenişin sizi taşıdığı yer yaban bir yerdir. Yersiz yurtsuzluğunuzun tanımını içerir her açıdan. Yazan/düşünen/yaratan biriyseniz geçmişle tek bağınız dille ilişkinizdir. Ama yeni kuracağınız edebiyat kaçınılmaz olarak bu sürgünlük durumunuzun gerçekliğini içerecektir. Sürgünün bunu yadsıyarak kendini yeniden dille/yazıda var etmesi güçtür. Bir yanda kendi gerçekliğiniz öte yanda da sürgünlüğün karşılaştığı/yaşadığı her şey… Sürgünde yazmak sürgünü yazmaktır kaçınılmaz biçimde. Bu dile geliş/getiriş zorunluluktur bir bakıma da. Çünkü varoluş sorunu, hayata tutunma biçimindir sürgünün sürgünde yazması. Kendinden yola çıkarken dönüş imgeleri başka sürgünlerin gerçekliğine de varmaktır. Yani yeni bir “ithaka”yı yaratmak. Bu anlamda dünya edebiyatındaki çağdaş sürgünleri yeniden düşünmek gerektiği kanısındayım.

Bunca yıl sonra dönüp baktığınızda kitabınızda eksik kalan yönler… veya bugün yeniden böyle bir derleme çalışması yapacak olsanız, muhakkak olmasını isteyeceğiniz isimler nelerdir? 

Kuşkusuz var. Öyle ki, sürgünlük her çağda/dönemde yeniden yeniden farklı biçimlerle yaşanır yeryüzünde. Örneğin kendi yurdunda sürgün olmak, o içsürgünlük bir metafor gibi görülse de; bazen bunu “münzevilik” veya “yabanlık” gibi algılasak da gene ülkenin siyasi/ekonomik durumuyla açıklanabilecek sürgün biçimi… Buna başlı başına yer açılabilecek bir kitap bile kurulabilir. Biraz önce imlediğim gibi… Latin Amerika edebiyatı başta olmak üzere birçok ülkenin toplumsal gerçekliği sürgün edebiyatını bugün başka bir boyuta taşımıştır. Örneğin; Cortazar’ın sürgünlüğü ile Orta Avrupalı Milan Kundera’nın sürgünlüğü kesişir de ayrışır da. Tıpkı Nâzım Hikmet ile Demir Özlü’nünki gibi… Yani sürgün hem kendisini/kendi gibi olanları hem de ülkesinin ve çağının gerçekliğini yansıtır yazıp ettikleriyle. Bu da “isyan” ötesi bir duygunun dile geliş biçimidir. Yazarak dönemediği yurduna varıştır. İşte bunu anlatan sürgünleri almak isterim öylesi bir kitaba: Zweig, İvan Bunin, Cortazar, Milan Kundera; Juan Goytisolo, Infante, Benjamin, Adorno…

Size göre sürgünlük bir süreç midir? Geri dönmek mümkün müdür? 

Sürgün dönüş umudunu içinde filizlendirse de, asılda dönüşsüzlüktür. Dönememektir. Bu özlemi içinde beslemektir. Bu özlemi içinde besleyen birçok arkadaşım oldu. Dönüş kapıları açıldığında da artık yurtsuzluğu benimseyenler için dönüşün bir anlamı kalmamıştı. Çünkü ne kendileri gittikleri gibi kalmıştı, ne de artlarında bıraktıkları… Aradaki uçurumu görüp dönenler oldu, hiç gelmeyenler de. Gene bunu edebiyatın bir “zengin”liği olarak görmek gerekir. Geçenlerde İzmir’de bir toplantıda Demir Özlü’yü/anlatı dünyasını dile getirirken bunun altını çizdim; gittiği için edebiyatımıza yeni bir bakış/biçim getirebildi. Elbette ki  bireysel trajedi başka bir durum, kolay almayan bir yaşam…

“Sürgün” ve “Göç” kavramları arasındaki fark(lar)ı siz nasıl değerlendiriyorsunuz? 

 Elbette ki ikisi apayrı anlam/içerik taşır. Biriyle diğerini açıklayamazsınız. Göç ile göçmenlik de farklıdır. Göçmen her an dönüş umudunu taşır. Göç eden ise artık başka bir yerde yurt edinmeyi hayal eder, kökleşmeyi öne alır, bazen kurabilir de bunu. Oysa sürgün yapayalnız, yersiz yurtsuzdur, bir bakıma yurdunu kaybedendir. Göç, göçmenlik insanlığın tarihinin varoluşunda olan bir olgu. Ki, Anadolu bunun her biçimini yaşamıştır, hâlâ da yaşamaktadır. İş/çi göçü, doğal felaket göçü, savaş/depremle gelen zorunlu göç… Bunların her biri ülke gerçeğinin toplumsal durumuyla ilgilidir. İç göçle birlikte ülkeden ülkeye göçler günümüzün en temel sorunsalı artık. Sürgün bir ülkenin iç sorunsalı olarak görülse de, göç/göçmenlik/mültecilik artık tüm insanlığın/ülkelerin sorununa dönüşmüştür bugün.

 Bu bağlamda hafıza ve edebiyat ilişkisi hakkında ne söylemek istersiniz?

Sürgünlük açısından bakarsak eğer, gittiği yerde var olabilmek için zihninde yarattığı hafıza mekânlarına, bellek uyanışlarına açık tutar kendini. Hatırlama ve nostalji…

Tarkovski’nin “Nostalgia” filmini hatırlayalım. Sürgünde olmak belleğe tutunarak yol almak imgesinden yola çıkmanın anlamlarını da anlatır bize. Sonra, bu alandaki önemli yapıtlardan birini hatırlayalım: Svetlana Boym’un “Nostaljinin Geleceği”… Hayatın sürdürülebilirliğini sürgünlükte yaşayabilmek için geçmişe tutunup, belleğe sarılmanın kaçınılmazlığını anlatır. Geleceksiz olan sürgün geçmişinden bir gelecek yaratır ister istemez. Çünkü koptuğu o kolektif hafızanın izlerini  taşır her daim. Bilinçte, bakışta, düşte (daha da çok), bellekte… Hatta hatta renkler, kokular ve tatlarda… Bütün bunlar kurulan/yazılan edebiyata yansır bir biçimde. Bugün Afrika edebiyatının da bu bağlamdaki metinlerini okumaya başladık. Ki, Sudanlı Tayep Salah’ın “Kuzeye Göç Mevsimi” bu anlamda ilk örneklerden biridir. Sonra Abdulrazak Gurnah’ın yapıtlarını anabiliriz; göç/sürgün kimlik ve yüzleşme öyküsünü dile getirmesi bu açıdan kayda değer niteliktedir.

Türkçe’nin ve dünya edebiyatının en iyi sürgün metinleri nelerdir sizce? Nedir onları diğerlerinden farklı kılan özellikler? 

Şu günlerde yeniden yayıma hazırladığım Demir Özlü’nün “İthaka’ya Yolculuk” anlatısını okuyorum notlar çıkararak. Bu alanda edebiyatımızda bir başyapıt. Öyle ki Özlü’nün sürgünlüğü farklı katmanları içerir: Başlangıçta içteki sürgünlüğün siyasi sürgünlüğe dönüşmesi, ama o içsürgün halinin yaşamda/yapıttaki sürekliliği… Kopuş ve bağlanış, hatırlayış ve unutuş, özlem ve kavuşma imgeleriyle donattığı anlatılarıyla bizleri yolculuklara çıkarmasından bunu anlıyoruz, bir de Özlü, bize, metinler arası sürgünlükleri de anlatır aslında. Bence Nâzım Hikmet’in sürgün dönemi şiirleri onun devrimci romantizmini en iyi anlatan şiirleridir. Salt özlemi anlatması değil, sürgün ruhunu sindirerek yeni bir söyleyiş biçimi geliştirmesi açısından da önemlidir.

Çok da başarılı sürgün metinlerimiz/anlatılarımız olduğunu söyleyemeyiz ne yazık ki. Çünkü aydınımızın bu konudaki kırılganlığı, gittiği yerde de durumunu içselleştirebilmesine bir engel. Yani buradaki gibi olma/yaşama hali. Bir Kundera, Cortazar vari; ya da Goytisolo gibi ülkesine itirazları olduğu için gidip edebiyatını bu söylem üzerine kurma durumu bizde yok ne yazık ki!

Bizim Kardeşimiz, Bizim Acımız: Filistin

Pakistan’dan gelen ve sürekli bembeyaz takım elbiseler giyerek kantinde boy gösteren Adnan oldukça başarılı görünüyordu. Onun aksine uzun upuzun boyu, kalın dudakları, mercek gibi gözlükleri ve koyu renk elbiseleriyle görmeye alıştığımız Filistin’li Ziyad ise birkaç ders hariç hiçte iyi bir halde değildi ve borçlu geçtiği sekiz dersten o yılda geçemeyecek olursa kaydı silinerek okuldan atılmak tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

Şu kahırdan kahıra taşındığımız bombalama haberleriyle sürekli canımızın yandığı Gazze, taşınamaz bir acı gibi her vicdan sahibi müslümanın aklına yine bir bütün olarak Filistin konusunu düşürmeli ve hiç unutturmamalıdır. Unutturmamalıdır, zira bugün sözde bütün insanlığın acısı gibi bir acı olarak işlense de sadece bize kalan ve bizde yer eden bir acı olarak Filistin 20. asrın ikinci yarısından bu yana sadece bizim acımız olarak kalmıştır. Bu o kadar böyledir ki, tıpkı Filistin gibi bu acıda bizimdir…

80’li yılların zapturapt altına alınmış donuk ve belirsiz zamanlarıydı. Milletin gözüne batırıla çıkarıla yenilgiye uğrayan Turgut Sunalp Paşa’nın ‘Horoz’lu partisi aslında asıl yapması planlanan şeyi yerine getirmiş, Turgut Özal’ın ‘Arı’lı partisi iktidar olmuştu.

Üniversitedeydik; ana kapıdan fakülte girişlerine kadar, kantin duvarlarına ve hatta amfi kapılarına kadar hemen her yerde varlığımızı kuşatarak çoğalan ‘çay’lı, ‘dans’lı, ‘tanışma’lı eğlence afişlerinin arasında bir yandan akademili olmaya çabalıyor bir yandan da gelecek endişeleriyle gün geçiriyorduk. O dönem biraz da yeni kurulan Yök’ün pilot üniversite olarak seçtiği bir üniversite ve bu üniversitenin de pilot fakülte seçilmiş bir bölümündeydik ve her yarıyıl tamamı on bir dersten oluşan zorlu bir müfredatla iktisat ve işletme eğitimi alıyorduk.

Bu dans’lı, tanışma’lı, parti’li çay furyası ile birbiri üstüne yığılarak ağırlaşan müfredat arasında hemen hemen hiç kimsenin dikkatini çekmemiş olsa da en büyük sıkıntıyı uluslararası öğrenci değişimi nedeniyle okulumuzda bulunan ve genellikle Afrika ve Ortadoğu’nun farklı ülkelerinden gelen okul arkadaşlarımız çekiyordu.
Bazılarının ne için geldiklerini bile anlayamadıkları ve o çay senin, bu çay benim gezip dolaşarak gün geçirdikleri bu yabancı arkadaşlar arasında biri Pakistan’dan diğeri Filistin’den iki arkadaşımız oldukça dikkat çekiciydi.
Pakistan’dan gelen ve sürekli bembeyaz takım elbiseler giyerek kantinde boy gösteren Adnan oldukça başarılı görünüyordu. Onun aksine uzun upuzun boyu, kalın dudakları, mercek gibi gözlükleri ve koyu renk elbiseleriyle görmeye alıştığımız Filistin’li Ziyad ise birkaç ders hariç hiçte iyi bir halde değildi ve borçlu geçtiği sekiz dersten o yılda geçemeyecek olursa kaydı silinerek okuldan atılmak tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
Zaten sıkıntılı bir halde gelen Ziyad’ın sırtına bir de bu ders yükü yüklenince iyiden iyiye ağırlaşmış, suskunlaşmış ve her şeyden uzaklaşmıştı arkadaşımız. Adnan’ın da onun da ekonomik sıkıntıları yok gibiydi. Bildiğimiz kadarıyla bir burs alıyorlar ve Türkiye ortalamasına göre oldukça iyi bir geçim içindeydiler.

Adnan’ın Ziyad’ın aksine fazlaca bir dil problemi de yoktu, dersleri iyiydi ve bütün planı bir Türk kızıyla evlenerek ülkesine geri dönmekti. Oysa Ziyad’ın her hali büyük bir problem yığınının her biri ayrı ayrı problem olan birer parçası gibiydi. Hemen her dersten kurtarılması mümkün olamayacak kadar düşük notlar alıyor, lüzumlu ya da lüzumsuz yere para harcayıp sıkıntıya düşüyor, Adnan’ın da aramızda olduğu sohbetlerde ülkesi kadar garip ve ülkesi kadar acılı bir dertleşmeyle, geri döndüğü zaman yerleşecek bir yurdunun bile olmadığından yakınarak geleceğe dönük plan yapmaktan utandığını söylüyor ve ağlaya ağlaya şişen kapkara, parlak gözleriyle üzüntümüze üzüntü katıyordu.

Her ikisi de bizi gönülden bağlayacak bir tarih bilinciyle yetişmişlerdi. Adnan sık sık İkbal’den mısralar okuyor, ülkesiyle ülkemiz arasındaki derin bağlardan dem vuruyor; Ziyad ise ‘…Biz Ortadoğulular ne çekiyorsak Abdülhamit Han’a ettiklerimiz yüzünden çekiyoruz…’diyerek gururumuzu okşuyordu.

İster Adnan isterse Ziyad’la olsun kurduğumuz bağın kuvveti bir yana bütün iticiliğine, bütün sıkıntısına ve bütün ağırlığına rağmen Filistin’li Ziyad’ın gönlümüzdeki yeri ayrıydı.
Her şeyden önce tam bir Filistinliydi Ziyad; tıpkı ülkesi gibi yalnızdı, garipti, sıkıştırılmıştı, çaresizdi ve yine tıpkı ülkesi gibi hem bir çıkış yolu hem de bir dost arıyordu…
Onu her gördüğümüzde sanki Filistin haritasını seyrediyorduk yüzündeki derin kederde, kah sokaklarda tanklara taş açan çocukların mücadelesini izliyor, kah şatt’ül arap’ta sınırı gözlüyorduk sanki. Duyduğu her çatışma, okuduğu her baskın adeta yüzüne ve alnının çizgilerine karışıyor, hissettiği derin acıyı yüzünden okuyorduk Ziyad’ın.

Bir akşam aceleyle gelen bir arkadaşımız Ziyad’ın çok kötü bir halde olduğunu ve bizi istediğini söylediğinde kalkıp gitmiş ve kiraladığı bodrum katta, yere serdiği sofranın başında kütük gibi sarhoş bir halde bulmuştuk Ziyad’ı.

Bizim canlı Filistin’imiz sarhoştu, perişandı, ağlıyordu, çıkarmayı unuttuğu gözlüklerinin kalın camları buğulanmış, Arapça bir ağıt tutturmuştu.
Ayağa kalktığındaki görüntüsü daha hazindi, sallanıyor, ayakta durmakta güçlük çekiyor, tutturduğu ağıdın ara yerlerinde Türkçe ‘de ‘Kardeşim-Kardeş’ anlamına gelen ‘Ahi-Ahiy’ diye hıçkıra hıçkıra bir benim bir de Samsun’lu Mustafa’nın boynumuza sarılıp ağlıyordu.

O gün memleketinden, Filistin’den bir mektup almıştı Ziyad. Kısa bir mektuptu bu.
Annesi, yengesi ya da kız kardeşi yazmıştı. Mektuba küçük bir de fotoğraf ekliydi ve Ziyad’ın geldiği yerdeki Arap adetlerine göre ölen bir yakının kederli haberi uzaktaki akrabalara böyle kısa bir mektup ve küçük bir fotoğrafla bildiriliyordu.
Ziyad’ın babası ölmüştü, kederliydi ve tıpkı yalnız başına ağlayan ülkesi gibi kederini paylaşacak kardeşler aramıştı o akşam.
Ve o akşam küçüklüğünde Arafat’ın ‘generalleri’ arasına girmiş, sapanla taş atmış bizim kederli Filistin, bizim uzun boylu Arafat ‘Ahi-Ahiy’ diyerek boynumuza sarılırken bir yandan da Filistin kadar büyük ve acılı bir soruyu da aklımıza takmıştı.

‘Ahi’ ne demekti?
Kim Kime ‘Ahiy’ derdi?
Kim Kimin Kardeşiydi? Bu acı nasıl bir acıydı?…

Kaplumbağa Makamı’nda Öyküler

Yazar özellikle bu bölümde anlamı yoğun, hepsi titizlikle çalışılmış, vurucu ve okurken beni heyecanlandıran hikâyeleriyle karşılıyor bizi. Yazarın kitabın başından beri kullandığı temiz dil, burada yazarın kalem kullanmadaki mahareti olarak ortaya çıkmış. Özellikle bu bölümdeki Öykü Dostu Yazar, Nergis Bebek, Sıkıyönetim Türküsü gibi öykülerin zihnimde yer etti.

İlk öykü kitabı 2012’de yayımlanan bir yazarın son kitabını elimde tutuyorum. Onur Çalı’nın Kaplumbağa Makamı, kısa hikâyelerden oluşan bir kitap; Cehennemde Bir Mola, Uzun Rüyalar, Tektekçi ve Yalnız George isimli dört bölüme ayrılmış. Her bölümün karakteristik özellikleri var.

Yazar hemen ilk öyküsüyle, hem de tam bir kitap üzerine düşüncelerimi toparlamaya çalışırken beni gülümsetiyor. Hem Okudum Hem Yazdım’da yazdığım yazıya daha çok dikkat etmemi söylüyor, klişe cümlelerden kaç diyor; bu eleştirmenin eleştirildiği bir öykü. Kaplumbağa Makamı sonraki hikâyelerde farklı yollar izliyor, hatta genel olarak yazarın ölüm temasını işlediğini söyleyebilirim. Her bir kısa öykü okura peşine düşecek ayrıntılar bırakıyor. Bunlar okunup geçilecek öyküler değil, aksine üzerine düşünülecek nitelikte öyküler.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Bugün Pazar. Köyden hallice bu kasabanın erkeklerinin gidebileceği üç yer var: Kahve, pavyon, toprak saha. Bu toprak sahada deve güreşleri de olur, futbol maçları da, asker uğurlamaları da. Bugün derbi var. Sucuk, köfte, tavuk kanat kokuları sahanın üstüne sis gibi çökmüş. En üstte esirgeyen ve bağışlayan sigara dumanı. Rakip takımın taraftarı yok. Çünkü geçen maçta dayak yemişlerdi ve tövbe ettiler buraya adım atmaya. Kadın da yok. Burası içinde futbol oynayıp piknik yapılan devasa bir erkekler gemisi. Kadınların girmesi, teamüllere aykırı.”

Kitabı genel olarak sevdim ama üstteki paragrafın kitaba yayılmış bir havası var, tüm bunlar erkek hikâyeleri diyebileceğim çalışmalar, yazar kadınların girmesi yasak demiyor fakat ben kadınlara dair bir şeyler bulmakta zorlandım ve bu durum şaşırtıcı geldi.

“Beni bir ölünün altından tutup kaldırdılar. Her şey olup bittikten sonra. Askerler ve tüfekler ve bombalar. Hepsi geçtikten sonra.

Ölü, adı üstünde, ölmüştü. Arkadaşımdı ama artık adını anmak istemiyorum, anarsam onunla anılarımız da ölecek sanki. Ben ölmemiştim, bir bakıma yaşıyor sayılırdım hâlâ. Bayılmışım.”

 Uzun Rüyalar isimli bölümde ise yazar mitolojiden karakterlere de başvuruyor ve zaman zaman onların dilinden aktarıyor hikâyelerini. Burada yine küçük detaylarla işlediği öykülerde IV. Murad’ın Nefi’ye kıyması, Musa peygamber, Zeus, Baukis ve Filemon var ama benim okurken en keyif aldığım ve bir efsaneyi bir anda gerçekliğe bulayan öykü Babil Kulesi İnşaatından Sağ Çıkmış Duvar Ustası Ozo’nun Hatıratından oldu.

 

Tektekçi isimli bölümün başında Eski Ahit’ten okuyunca çok sevdiğim bir prolog yer alıyor.

“Söz çoğaldıkça anlam azalır,

Bunun kime yararı olur?”

Bu bölümü bundan daha iyi anlatan bir alıntı olamazdı sanırım. Bu öykülerin hepsi için geçerli olması gereken bir durum değil midir zaten? İşte yazar özellikle bu bölümde anlamı yoğun, hepsi titizlikle çalışılmış, vurucu ve okurken beni heyecanlandıran hikâyeleriyle karşılıyor bizi. Yazarın kitabın başından beri kullandığı temiz dil, burada yazarın kalem kullanmadaki mahareti olarak ortaya çıkmış. Özellikle bu bölümdeki Öykü Dostu Yazar, Nergis Bebek, Sıkıyönetim Türküsü gibi öykülerin zihnimde yer etti.

Ani ölümleri, intiharları, askerde arkadaşını kaybeden adamın halini, ölüp dirilen adamı ve öleceğini bilen insanları dinlediğim bu kitapta, Onur Çalı’nın kalemi başından beri becerisini sergiliyor. Tür olarak öyküde aradığım çarpıcılık ve lafı dolandırmadan anlatım konusunda da başarılı. Kaplumbağa Makamı anlar ve detaylarla örülü yapısıyla ve ironik diliyle okuma sürecimi keyifli kılan bir kitap oldu.

Albert Camus: Varoluşçuluğun Ötesinde Bir Yolcu

 “Bilmek Vaktidir” Yazıları: 3

 Yazılan Yabancı ve Sisifos Söyleni ‘nin o günden beri her zamanın, her katmandaki okurun “başyapıt”/ başucu yapıtı olması da bundandır sanırım.

Belki de Camus “kozmopolit kimlik”e sahip olmasaydı, düşün sesini Akdeniz’den ve buradan almasaydı bu söylemi kuramaz; görüp yaşadıkları/tanıklıklarının oluşturduğu bakışla edebî varlığına eleştirel boyut katamazdı.

“Hayatı Anlama Yolculuğu” deneme kitabım üzerinde çalışırken sık sık Camus’ye döndüğüm oldu.

İlkgençliğimden beri ilgi/okuma odağımda olan bir yazar Camus. Benim gözümde iyi bir denemeci, anlatıcı. Onu bir “düşünür”/”felsefeci” olarak nitelendirmek pek doğru değil.

Bağlandığı pek çok düşüncesi vardı Camus’nün.

“İsveç Söylevi”ni okuyordum 16 yaşımda, Sarıkamış Su İşleri Şantiyesi’nde yaz sıcağında çalışırken. Gündüzüm gecem edebiyattı, bir de “umutsuz bir aşk”ın ardına takılmış gidiyordum.

Okuduğum derleme kitapta (*) yer alan “Bilmece” adlı denemesi o günüme ışık düşüren bir bakışla kuşatmış olmalı ki beni, neredeyse her satırını çizip notlar almışım.

“…sessizce sevmek ve yaratmak…”

Sanki bana yaşama kılavuzu olmuştu Camus’den geçen…

Van Gogh’un Theo’ya Mektuplar’ıyla (**) eşzamanlı okuyordum Camus’yü. Her ikisi de “yaşama kitabı” oluyorlardı bana.

Gerçeğe varmak, gerçeği arayış/sorgulayış düşüncesinin baskın olduğu çağlardı o çağlar.

Camus, varoluşu; Van Gogh ise acıyı ve yaratıcılığı sorguluyordu. Yaşam gerçekliğinin onlar için asıl sırlı yolculukları oradan başlıyordu.

Van Gogh’un gözünde “acı, yaratıcıdır.” Millet’nin şu sözlerine bağlanır adeta:

“Acıyı ortadan kaldırmak istemem, çünkü çok kez sanatçıları kuvvetle dile getiren odur.”

Camus’nün varoluş sorgusu ise insanın ne olduğu, nasıl bir sanat/edebiyat düşüncesi ile başlar: “…ben doğuştan içimde taşıdığım bir sezgi ışığına bağlıyım,” derken de o varoluşun ilk işaretlerini verir.

İşte o bağ/bağlılıktır “saçma” sorgusunu da ardından getirir: “yaşantı içinde saçma, sadece bir çıkış noktası sayılabilir.”

Sonuçta Camus’nün geldiği nokta, kurduğu edebiyatın ne olduğu, bunlarla taşıdığı düşüncelerin anlamıdır.

Der ki; “Umutsuz edebiyat sözü birbirini tutmayan iki sözdür. Çünkü edebiyat olan her yerde umut vardır.”

Öyleyse; “sessizce sevmek ve yaratmak varken” bu bungunluk, bu kuru gürültü, bunca vasatlık niye?

Sanırım Camus’nün 21. Yüzyıl insanına/yazarına çağrısı da asıl bu noktada başlıyor.

Stephen Eric Bronner, Camus’yü günümüzde “bir ahlakçı” olarak nitelemesi de bundan. (***)

Avrupa’da yaşayan bir Akdenizli olan Camus’nün yapıtlarında “felsefenin kalıcı sorunları”nın gerçekliğini yansıtmasına dikkati çeken Bronner; varoluşçuluğun birçok temel düşüncesinin yaygınlaştırılmasında etkin olduğunu imler.

Camus’nün deneme/öykü ve romanlarına yansıyan edebî söylemi çağının ruhunu kavrayan bir düşünce iklimi sunar bize.

Yaşam, din, politik bağlanış, geleneksel değerler, bir yer/mekân olarak Akdeniz, ideoloji, insandan insana yolculuk, bağlanma düşü/düşüncesi, kimlik, başkaldırı, suç ve ceza, saçma… gibi temel kavramlar onun düşünce iklimine izdüşüren metinler/anlatılar yazmasına yol açmıştır.

Öyle ki; Mayıs 1935’ten Aralık 1959’a uzanan süreçte tuttuğu notlardan oluşan Defterler ‘ine yansıyan düşüncelerinde de bu düşün yolculuğunun izleri, etkilerini gözlemleriz.

Çıkış noktası yaşamın özü, insan gerçekliğinin tözüdür. Kendi düşün adasını kurarken, beslendiği kaynakların ve dünyanın ne’liğine/ne durumda olduğuna da bakar sürekli.

“Yaşaması zor bir yaşamı sürdürüyoruz. Eylemlerimizi her zaman olayların seyrine göre düzenlememiz olanaksız. (Ve hayal meyal gördüğüme inandığım yazgımın rengi, denetimimden çıkıyor). Yalnızlığımıza yeniden kavuşmak için, acı çekiyor ve savaşıyoruz. Ama bir gün dünya ilkel ve saf gülümsemesine kavuşacak. O zaman, içimizdeki savaşlar ve yaşam bir anda silinecek sanki.” (****)

Gün geçtikçe bunun hiçbir zaman böyle olamayacağını görecektir, Camus.

“Saçma” ve “umutsuzluk” üzerine düşünürken de, hayatın anlamını sorgulayan metinleri ortaya çıkarır.

Yazılan Yabancı ve Sisifos Söyleni ‘nin o günden beri her zamanın, her katmandaki okurun “başyapıt”/ başucu yapıtı olması da bundandır sanırım.

Belki de Camus “kozmopolit kimlik”e sahip olmasaydı, düşün sesini Akdeniz’den ve buradan almasaydı bu söylemi kuramaz; görüp yaşadıkları/tanıklıklarının oluşturduğu bakışla edebî varlığına eleştirel boyut katamazdı.

Camus bu bağlamda hep etkileyen olmuştur. Çünkü bizlere, etkilenenlere sürekli duygu ve düşüncelerimizi karşılayan bir bakış sunmuştur.

Bronner’ın altını çizdiği de ilkin budur:

  • Totaliterliğe olan karşıtlığı,
  • Hümanizme bağlanması,
  • Karamsarlık ve iyimserlik bileşimi,
  • Bireysel mutluluk ve duygusal deneyimlere olan arzusu,
  • Politik dünyayı ele alma biçimi.

Tümüyle bunlar bile günümüzde Camus’yü her dem çağdaşımız ve okunmaya/düşünmeye değer kılmaktadır demeliyim.

(*) Denemeler, Albert Camus; Çev.: Sabahattin Eyuboğlu  -Vedat Günyol, 1962, Çan Yay., 110 s.

(**) Theo’ya Mektuplar, Van Gogh; Çev.: Azra Erhat, 1969, Yankı Yay., 158 s.

(***) Camus: Bir Ahlakçının Portresi, Eric Bronner; Çev.: Tuğba Sağlam, 2012, İletişim Yay., 189 s.

(****) Defterler: 1, Mayıs 1935-Şubat 1948, Albert Camus; Çev.: Ümit Moran Altan, 2002, İthaki Yay., 193 s.

Gitmek de Kaderdir

Savaştan, ekonomik sıkıntılardan, suçlardan kaçıp ülkemize göç eden, bir aralık bulmaya ve oraya sığmaya çalışan insanlarla ilgili haberleri ve tartışmaları istesek de istemesek de görüyoruz. Kuşlar, insanlar ve insanların içinde mazlumlar.

Bir yerden bir yere gitmek, geri dönmek için gitmek yahut dönüşünü içinde saklayan bir gitmek… Şüphesiz bu dünya, mevsim kışa durduğunda yolunu sıcak ülkelere çeviren kuşların da evidir. Geçenlerde bir belgesel izledim; kuşların göç yollarını, dizilişlerindeki çıldırtan düzeni hatta yapılan gözlemlerle tespit edilen türleri konu alıyordu. Bu yollar beni “kuşlaşmış insanları” aramaya itmiş olacak ki BBC’nin 1973’te yayınladığı Türkiye’den Almanya’ya Göç’ü arkasına ekledim. Savaştan, ekonomik sıkıntılardan, suçlardan kaçıp ülkemize göç eden, bir aralık bulmaya ve oraya sığmaya çalışan insanlarla ilgili haberleri ve tartışmaları istesek de istemesek de görüyoruz. Kuşlar, insanlar ve insanların içinde mazlumlar… Nereye, neden, nasıl? Nasıl bir gitmek?

2011-2015 yılları arasında vatanından ayrı kalmış bir insan olarak göçün hem doğaya hem de insana olan etkisini içerden bakarak gözlemliyorum. Özellikle Amerika ve Avrupa’daki göçen, hiçbir yere sığamayanları düşündüğümüzde mevsimsel göçlerini Allah’ın ilham ettiği zamanda kendilerine çizilen yolda gerçekleştiren kuşları geçtiğimizi düşünüyorum. Zira bizde rızkını aramak amacı, daha rahat yaşam arayışı, eğitimsel ya da bireye bağlı nedenler gibi çoğaltılabilir gerekçelerle vücut bulan bir göç dalgası vardır. İnsanların birbirine karışması,  kültürlerin ve milletlerin yaklaşması, “tanışmak” anlamında olumlu yorumlanabilir yanlarıyla birlikte uyum sürecindeki aksaklıklar, bireysel bunalım, yabancılaşma, toplumsal kabul gibi olumsuz durumları da beraberinde getirir. Esasen ister bir evden, mahalleden, şehirden isterse bir ülkeden, kıtadan gerçekleşsin; gitmenin büyüğü küçüğü olmaz. Yalnızca etki alanı dar ya da geniş çaplıdır diyebiliriz. Örneğin çocukluğunuzun geçtiği sokakta bulunan evden başka semte taşınmak da göçtür. Alışveriş yapılan marketten, yürünen yola, soluklanmak için oturulan banka kadar büyüklü küçüklü değişim geçirilir. Değişimin muhatabı konumundaki insan da belli bir süre uyum sağlamakta zorlanacak, kendini yabancı hissedecek ve alışma süreci yaşayacaktır. Şehir boyutunda ise konuşma dili, yemek kültürü gibi temel konularda dahi gözle görülür farklar hissedecektir.

Hele ki kendi coğrafyasından her anlamda uzak göçten söz ediyorsak söz konusu olumlu/olumsuz etki çok daha geniş çaplı olacak, süreç daha uzun bir zamana yayılacaktır. İşin siyasi ve toplumsal taraflarından ziyade insan odaklı düşündüğümüzde zihinsel, duygusal manada etki-tepki durumu çarpıcı olacaktır. Sonucunda yeşeren, yeşermeye mecbur bırakılan kimlik ise maruz kalınan çevresel etkenlere ve bireyin iç muhasebesinin yönüne göre şekillenecektir.

Sözümüze kuşlarla başlamıştım çünkü zannımca insan ve kuş, göç kavramının doğada en saydam şekilde gözlemlendiği iki önemli unsurlardır. Kuşların hiyerarşik gidişleri benim zihnimde insanların valizlerinde taşıdıkları eşyalara karışır. Sanırım insan gidişi, kendi bilincine kaldığı için böylesine dağınık ve parça parça oluyor; kuşların göçü ise kusursuzluğunu İlahi ilhamın, o büyük düzenin bir parçası oluşundan alıyor. Gitmek de kaderdir fakat insan ne gidebiliyor ne de gideni anlayabiliyor. Ezcümle, düzeni biz insanlar bozuyoruz.

Mülteci Çocuklar, kaynak: www.aa.com.tr

Geçenlerde Suriyeli bir arkadaşım laf arasında ülkemize yeni gelen memleketlisini Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne götürmesi gerektiğini söylemişti. Yaşanmışlığın verdiği hisle içime hüzün çöktü, “göç idaresi” kelimesi ağır geldi. Allah’ın kuşlara çizdiği yolla nasıl kıyas edilebilir ki? Mülteci çocukların kuşlardan ne eksiği var da insan zulmüne, ayırmasına maruz kalıyorlar? Kendisine sığınan bir avuç taze Müslüman’a kol kanat geren Habeş Hükümdarı Necaşi’yi düşünelim. Hiçbir siyasi, ekonomik kaygı gütmeksizin mazlumluğuna inandığı insanları Mekke aristokratlarıyla arasının bozulması pahasına korumuştur. Din, dil, ırk göz etmiş olsaydı merhamet adlı çınardan söz edebilir miydik? Tarih böyle örneklerle dolu, işte böylesine “idare etmek”. Güncel izlekte karşımıza sık sık çıkan “mülteci sorunu, göç kabul” tarzında başlıkları görünce öncelikle insan olarak oturup düşünmemiz gerektiği kanaatindeyim.

Aynı şekilde insan gidişinin toplumları sarsan ve yeniden bina eden yanlarını insanlığımızı unutmadan konuşmak meselesi bir boyun borcudur. Allah’ın düzenini, tecellisini gördüğümüzde özel olarak kuşların yolculuğuna nazar ettiğimizde bir kez daha iman ederiz ki gök hepimizindir. Nereye konarsak konalım, nerden uçarsak uçalım aynı göğün altındayız. İtişip kakışmayı bırakıp İlhami Çiçek’in ifadesiyle “zulmün kervanından” ayrılmalı. Simurg hikâyesindeki otuz kuştan birinin peşine takılmalı, kendimize gelmeli. Öyle ya, kendine dönmek de göç sayılır. Buralardan gitmeli. Dönmeli, yer edinmeli!

Alınyazısının İzinde

Dünyanın insanları kendi yarı buçuk kültürleriyle, kaba çığırtkan sözleriyle, dar kafalı doğallıklarıyla kendilerine öylesine değerli kimseler ki, söz sürgünde adeta. İşte bu sürgünün peşine düşmek, mecrasını arayan bir nehir gibi zahmetlidir ve değerlidir.

                                     *Varlık sebebim, her daim nefesim sevgili anneme ve babama ithafen

İnsan kendi iç yankısını kaybedince; duygusuzluk ve bilgisizlik kuşatır her yanını. İçine dolanır. İçkin bir trajedyanın sermayesi olur. Kıyıdadır artık. Bir kefen gibi saran sisli, uğultulu vakitlerde dudağının ucuyla yaşayan insan kıymıkları. Taşlaşmış yüzler. Soğuk gözyaşları. Acının burcunda yitirilmiş kardeşlikler, dostluklar.

İnsanlar birbirlerine kıtalar uzaklıkta. Gönüllere ulaşmayan karartılmış sözler. Yasların eğlenceye dönüştürüldüğü zamanlar. Kenar mahallede bırakılan gülüşler. Yarım bakışlar. Tüccarlara meze olan kadim komşuluklar, mahalleler.

Çözülmenin başladığı, dış sesinin değer kaybettiği bu puslu zamanlarda, insan iç sesinin yankısına tekrar uyanır/uzanır. İnsanın içine düştüğü koyu karanlığa açılan yeni pencereler oluşur. İnsan kendi iç aydınlığını çoğaltır.

Zaman insanı en derininden kavrar. Kelimelere dost olur insan. Öyle bir dostluk ki kışın sertliğinde göğsüne bastıran ana misalidir. Kuşatır. Güvenliğine alır. Geçmişe, bugüne ve geleceğe kanatlanır. Dünyanın gürültüsünü bilgelikle ağırlar.

Bir dengenin peşindedir insan. Denge doğru olandan, doğru da dünyanın derinlikli anlamından doğar. Entelektüel bir dürüstlüğe, daha güçlü ve daha doğru tanımlara kafasını uzatır. Bilgelikten yoksun insanoğluna önerilecek en önemli şey; sır, simge ve şifrelerin dünyasından somut, hayatın içinden, dokunulan, bilinen, dinlenilen, görülen, işitilen, hissedilen, insani gülüşün çın çın ötüşünü barındıran bir dünya olmalıydı. Bu dünya kelimelerin kalbine diriliş nefesini üflemekle mümkün olabilir ancak.

Dünyanın insanları kendi yarı buçuk kültürleriyle, kaba çığırtkan sözleriyle, dar kafalı doğallıklarıyla kendilerine öylesine değerli kimseler ki, söz sürgünde adeta. İşte bu sürgünün peşine düşmek, mecrasını arayan bir nehir gibi zahmetlidir ve değerlidir.

Anlamı yağmalanmış bir irfan iklimi tekrar teşekkül edilebilir mi? Kaybolmaya yüz tutmuş kültürel değerler-karınca misali- tarihin emrine tekrar verilebilir mi? Asıl dert bu. Biz ‘Kitap’la diriliş yoluna koyulduk, bir başkası musiki, sanat, bilim, teknoloji ile. Kitap; kimi zaman hayatın ateşini düşürüyor, kimi zaman da yükseltiyor. Kitapla sessiz sedasız ışıldayan bir dinginlik yaşayabiliyoruz. Bazen de bir başkaldırı, iç kanama geçiriyoruz. Kitap üzerinden yeni dostluklar kurup, kalbimizi yaslıyoruz. Bir ömür beraber yaşlanıyoruz. İnanıyorum ki, insanın biriktirdiği güzelliklerin somut cephesi olan kitaplardan kalbe, ruha giden bir yol, hikmet, ilham kapısı mevcut.

Arayışın seçkin ve somut bir biçimi olan kitapla daha evrensel bir dil oluşturmanın yollarını bulabiliyoruz. Olası’dan gerçek’e giden bir yol. Yığınla fenomenin bulunduğu bir dünyada insanla, doğayla bütünleşmede bir katkı sunarak, görünmeyenin sırrına ermenin bilgeliğini öğretiyor kitap. Sessizce bir kainat ezgisi sunuyor tüm insanlığa.

İnsan sırtını kitaba yaslayarak yeryüzüne bakınca kelimeler sırlarını açarlar. Tüm kainatı öpebilirsiniz. Vadileri, dağları, nehirleri, çiçekleri, sevgileri, yorgunlukları, düşleri geçersiniz. Işıl ışıldır dünya. Çocuklar gülümser. Gençler rüyalarını büyütür. Kadınlar göğüslerinden taşan sevgilerle dolaşır. Dedeler ölümün koynundadır. Kuşlar kanatlanır.

Kitaplar ruhları çürümüş kardeşlerin, ideallerini tekrar topluyor. Eski masalları çağın içine doğru tekrar kanatlandırıyor. Kelimelerin açıklamakla güçsüz kaldığı heyecanlarımız var. Nitekim insanın arayışı kelimelerin özünedir. Duaya kalkan yoksul ellerin içsel bir yakarışı gibi. Dua eder gibi gönlüm kitaba doğru yürüdü bir kere, toplaya toplaya gidiyoruz işte.

Kitapları seversiniz. Bir insanı sever gibi. Dinlersiniz. Koklarsınız. Okşarsınız. Yurt edinirsiniz. İç neşeniz olur.

Sonra ne oluyor? Sonra bilgeliğin gölgesi, karanlığın yüzünü yırtıyor. Acısının kutsanmış sessizliğini yudumluyor. Ağlamanın içsel serinliğini sunuyor. İç çekişler. Gel-gitler. Gün yeniden doğuşu fısıldıyor. Kuşlar omuza konuyor. Söz kökleşiyor. İnsan saflaşıyor. Kalp göklere ulanıyor. Ve insan başladığı yere dönüyor. İnanmaya inanıyor. Bütün mevzu bundan ibaret.

Bir adam deliliğinin deminde. Dersaadet başta olmak üzere, Anadolu’ya dağıtır adımlarını. Kalemin yolundan gider. Kitap kokusunun peşindedir. Dağılanı toplamak ister. Kaybolanın izini sürer. Olanı bulmak, olmayanı oldurmak diler. Yitik bir ezgidir. Kendine nefes arar. Belki çevresine de. Hayal kurar. Hülya örer. Ümitlidir. Peki bu çabalar ne olacak sorusunun muhatabı değildir. Ona düşen an’ı kaçırmamaktır. Bir gün evet bir gün belki başka bir yiğit çıkar el atar, derler, toparlar. İşin zevkindedir. Tarihin izindedir. Fikrin heyecanındadır. Edebiyatın hissindedir. Doğru. Ancak hepsinin ötesinde bir kültür mirasının peşindedir. Gelecek kuşaklara emanet olsun diye. Hatıralar derlensin, imzalar buluşsun. Yaşarken bir araya gelemeyenler öldükten sonra bir araya gelsin ortalık bayram/seyran olsun derdindir. Ayrım yok. Fikir namustur. Kim fikir namusuna sahip çıkmış, değerli olanı bir şekilde bedel ödeyerek yazmışsa baş tacıdır. Adamın bütün hikayesi buradan başlıyor ve bitiyor.

Varlığı Herkese Doğal Görünen Madam’ın Bilinmeyen Hikayesi

Seksen-yüz yıl sonra bu topraklardan başka topraklara ya da başka topraklardan yan sokağımıza göçmek zorunda kalan, yer edinmek için var gücüyle çabalayan pek çok insanın hikâyesinin peşine Rita Ender gibi araştırmacılar düşecek.

Ne bileyim, o gün sokakta rastladığınız Suriyeli bir kadının öyküsünde küçük bir ayrıntıdan ibaret kalacaksınız. Belki bir bakışınız, onun farkında bile olmayarak ettiğiniz bir cümle kayda geçecek bir söyleşinin, bir günlüğün arasında

 Göç etmek, göç etmek zorunda kalmak, işi, yaşı, mesleği, cinsiyeti, kimliği, dini ne olursa olsun insanın hayatını alt üst eden bir hâl. O artık duramayacağını anladığı ve sırf yaşamak uğruna yola çıkması gerektiğini bildiği, kapı bellediği ev dediği yerden sokağa bu niyet için ilk adımını atan insanın hayatı bir daha asla eskisi gibi olmayacağının bilinciyle ve bilgisiyle değişiyor. Böyle göç edenin geride bıraktığı evden aldığı en önemli şeyse hayata tutunmak için biriktirdiği anılar ve umut. Hafıza ve umut… Garip şekillerde ve daima yan yana… Savaş, yokluk, ırkçılık, milliyetçilik, işsizlik temel göç nedenlerinden sadece birkaçı. Yaşadığımız her sokakta, her mahallede bu acı sebepleri ve sonuçlarını sırtında taşıyan, hafızasını bir şekilde hayatta kalma enerjisine ve umuduna değiştirmiş insanlarla yan yanayız. Bu öykülerle halleşebildiğimiz, helalleşebildiğimiz ölçüde o yerliyiz. O yerli olabildiğimiz ölçüde de umutlu… Milliliği koyun bir kenara…

Çeşitli gazete ve dergi yazılarının ardından kitaplarıyla da tanıdığımız ve aslında Hukuk Fakültesi mezunu olan Rita Ender’in Aras Yayıncılık tarafından Mart 2019’da yayınlanan yeni kitabının adı “Madam Amati – Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu.”

Rita Ender ile Madam Marta Amati’nin tanışmaları Madam’ın ölümünden yirmi sekiz yıl sonra İzmir’deki Beth-İsrael Sinagogu’nda gördüğü bir fotoğraf ile oluyor. Ender, Madam’ın fotoğrafını gördükten sonra onun hikâyesinin peşine düşüyor. Ender’in Madam hakkında öğrendiği ilk şey, düğünlerde keman çalan bir kadın olduğu. Sonrasında ise bildiği tanıdığı bütün İzmirli Yahudilerle Madam hakkında konuşmaya başlıyor. Ve fakat sağlıklı bir bilgiye hemen ulaşamıyor. Herkes Madam hakkında bir şeyler söylüyor, lakin söyledikleri şeyler birbiriyle çelişiyor. Herkesin bir şekilde tanıdığı, sürekli gördüğü, Ender’in sorduğu insanların düğünlerinde keman çalan Madam’ın aslında kim olduğunu, nereden geldiğini, nasıl geldiğini kimse bilmiyor. İzmirli Avram Ventura “Sinagogdaki varlığı herkese o kadar doğal görünmekteydi ki, eksikliği ancak öldükten sonra hissedilmişti” diyor Madam hakkında.

Rita Ender araştırdıkça ortaya çıkıyor ki İzmir’in müzik tarihi araştırmalarında kendisi için bölümler ayrılmış. Madam, İzmir Konservatuarı’nın kurucuları arasında yer almış ve yaylı çalgılardan sorumlu olmuş. İzmir Sağır Dilsiz ve Körler Okulu’nda dersler vermiş, dünyanın farklı şehirlerinde onlarca resitaller vermiş. Sonrasında gazeteler, dergiler, kitaplar ve internet dehlizinde sürekli olarak Madam’ı aramaya devam ediyor Ender.

Madam’ın beraber müzik yaptığı, düğünlerinde çaldığı insanlarla konuşuyor. Bir buçuk iki yıl boyunca Madam’ın nereden nasıl geldiğini bulmaya çaba sarf ediyor. Bir gün Almanya’da yayımlanan bir kitapta Marta Amati’nin Türkiye’ye neden geldiğinin açıklamasını buluyor, sonra bu bilgiyi doğrulamak için araştırma yapmaya devam ediyor.

Ender’in keşfettiği bir diğer bilgi onu fotoğraf sanatçısı Berge Arabian’a götürüyor. Marta Amati’nin fotoğraflarında dudakları her daim kırmızı rujlu. Ender, Arabian’a Madam’ı hikâyesini araştırdığını ve onun hayat yolunu fotoğraflamak isteyip istemediğini soruyor. Ve Arabian bu fikri kabul ediyor. Bu araştırma zaman içinde Schneidertempel Sanat Merkezi’nde bir sergiye dönüştürmeye karar veriyorlar.

Madam Marta Amati’nin hikâyesi 18 Temmuz 1902 yılında, zamanın Avusturya Macaristan İmparatorluğu toprakları arasında kalan Feldeş’te başlıyor; bugünkü coğrafi Slovenya’nın Bled’inde. Annesi Berta, babası Anton. Babasının soyadı Schwenk lakin Madam Türkiye’de bu soyadı yerine Amati’yi kullanıyor. İki kız kardeşi ve büyükdedesi Yahudi. 13-15 yaşları arasında Budapeşte’de olduğu biliniyor. Dönemin önemli müzik tarihi profesörlerinden biri olan Jenö Hubay’ın öğrencisi oluyor. Sonrası kayıp ve dağınık bilgiler. Bir dönem Almanya’da olduğu biliniyor. Hem virtiöz hem orkestra şefi olarak sahneye çıkıyor. Naziler Madam’ı kara listeye alıyorlar, bir bilgiye göre o dönem Türkiyeli bir askerle evlenip Türkiye’ye kaçma şansı buluyor. 1938 yılında İstanbul’da izine rastlanıyor, sonra İzmir’e taşınıyor. 17 Ekim 1989’da vefat ediyor ve kimsesiz rahibelerin gömüldüğü bir mezara defnediliyor.

Bütün bunlar Madam Marta Amati hakkında bulunabilen kronolojik bilgiler sadece. Bu bilgilerin yanı sıra Madam’la bir şekilde tanışan insanlardan dinledikleri ve tek bir fotoğrafın peşinde dedektiflik yaparak bulduğu diğer pek çok ayrıntı Rita Ender’in kitabı Madam Amati – Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu’nda yer alıyor.

Marta Amati’nin hikâyesi bize bir dönemin tarihine yeni bir perspektif sunuyor. Feldeş’te başlayan bir yaşam hikâyesi bir kemanla birlikte döne dolaşa Smyrna’ya kadar geliyor. Soyisimler değişiyor ve belli ki bu değişim kaderlere yansıyor.

Seksen-yüz yıl sonra bu topraklardan başka topraklara ya da başka topraklardan yan sokağımıza göçmek zorunda kalan, yer edinmek için var gücüyle çabalayan pek çok insanın hikâyesinin peşine Rita Ender gibi araştırmacılar düşecek.

Ne bileyim, o gün sokakta rastladığınız Suriyeli bir kadının öyküsünde küçük bir ayrıntıdan ibaret kalacaksınız. Belki bir bakışınız, onun farkında bile olmayarak ettiğiniz bir cümle kayda geçecek bir söyleşinin, bir günlüğün arasında… Tuhaf değil mi dünya?

***

Madam Amati – Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu

Rita Ender

Aras Yayıncılık

Mart 2019

Fotoğraflar: Berge Arabian

Leyla’nın Defteri

Bazı yazarlar için kelimenin düşünüldüğünden daha farklı anlamları ve katmanları vardır. Kelimeler, bu yazarlar için bir inşa malzemesidir. Kastettiğim bir romanın ya da öykünün yazılması değil. Kelimenin, cümlenin bizzat kendisidir. Kelimelerin ruhta vücut bulmasıdır. Evet, yazarlar kelimelerle ve cümlelerle kitaplarını inşa ederler ama bazıları ise kitaplarını yaşar, inşa ederken.

 Yazı yazmanın bir büyüsü var. İnsan o büyüye kendini kaptırdığında bambaşka dünyaların kapılarını aralıyor. Hiç girmediğiniz bir âlemin, hiç görmediğiniz sokakların kaldırımlarını arşınlıyor, yepyeni insanlar ile karşılaşmanın heyecanını taşıyorsunuz. Bu hem okuyanı ve yazanı ruhi olarak besleyen hem de insan hayatını renklendiren bir durum.

Sanırım son 10-15 yıldır yazıya dair çok sayıda atölye açıldı ülkemizde. Açılmaya da devam ediyor. Burada yazar adaylarına nasıl yazacaklarına ve kurguyu nasıl şekillendireceklerine dair birçok teknik bilgi veriliyor. Bu ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber şunu söylemeden edemeyeceğim. Teknik bilgiler yazar adayları için, evet, oldukça önemlidir. Peki, yazının ve cümlelerin ruhuna inebilmek için bu yeterli midir? Bu noktada verilen teknik bilgilerin yazarla metin arasına bir mesafe koyduğu kanısındayım. Bu mesafe çoğu zaman okur tarafından hissedilir. Okuru, metinden uzaklaştırır. Bu nedenle metinle yazar arasındaki mesafe kurgudan ziyade cümlelerle kısalmalıdır.

Bomboş bir sayfada bir metin inşa ederken yazar gerçekten ne kadar oradadır?

Bence yazar kelimeleriyle ve cümleleriyle hemhâl olmalı ve yazdığı metinle okura bunu sağlamalıdır.

Bazı yazarlar için kelimenin düşünüldüğünden daha farklı anlamları ve katmanları vardır. Kelimeler, bu yazarlar için bir inşa malzemesidir. Kastettiğim bir romanın ya da öykünün yazılması değil. Kelimenin, cümlenin bizzat kendisidir. Kelimelerin ruhta vücut bulmasıdır. Evet, yazarlar kelimelerle ve cümlelerle kitaplarını inşa ederler ama bazıları ise kitaplarını yaşar, inşa ederken.

Romanlarındaki kelimeler ve cümlelerle hemhâl olur. Bu tür yazarların edebiyat eserlerini okurken, satır aralarında onun varlığını da hissederiz. Cümlelerin büyüsü, yazarından kalbinden okurun kalbine bir köprü vasıtasıyla uzanır.

Leyla İpekçi bu yazarlardan birisi.

Yazmış olduğu Ateş ve Bahçe, Başkası Olduğun Yer, Maya, Dem Yüzü romanları okuru zorlayan ve metnin bizzat kendisi olmaya davet eden romanlardır.

Leyla İpekçi’nin yakın zamanda bir kitabı daha yayımlandı: Leyla’nın Defteri. Denemeler, Edebiyat Günlükleri, Söyleşiler alt başlığını taşıyan kitap H Yayınları arasından çıktı. Kitap, Leyla İpekçi’nin yazın dünyasını, yazarken nelere dikkat ettiğini, nelerden beslendiğini, geçmişini… Merak eden okurlar için oldukça önemli bir kitap.

 

Kitap beş bölümden oluşuyor: Benim Kahramanlarım, Ecele Bakmak, Edebiyat Günlüklerinden, Yeni Roman İçin Taslaklar ve Söyleşiler.

Bu yazıda Leyla İpekçi’nin kitabında tartıştığı ve bu topraklarda nefes alan dilin nasıl tekrar gündeme geleceğine dair vurgusunu paylaşmak istiyorum.

Yazar kitabın ilk bölümde farklı yazarların kendi dünyasında bıraktığı izleri paylaşırken, bu bölümde benim dikkatimi çeken yazar Ingeborg Bachman oldu. İpekçi, “Kelimelerinin gölgesinden taşanlar bazen duaya, yakarışa, bazen acıya, kedere, hüsrana yaklaşır. Eksiltilen kıyımların, imhanın tahakkümün karasularından çoğaltan hayallere, rüyalara açılır bazen de. İlerleyen bir kurgudan bahsedemem; bir devam ediştir eserlerinde bulduğum,” diyerek kendi dünyasına selam gönderiyor. İpekçi’nin romanları- ilk romanlarını bu kategoriye koyamam- belirgin bir kurgudan yoksundur. Romanları bir düşünceden yola çıkılarak yazılmış gibidir. Romanın dili, bu düşüncenin ileri taşınmasına yardımcı olur. Değişen karakterler Dostoyevski vari hayat bulur, nefes alır romanlarında. Ayrıca yine İpekçi’nin ifade ettiği gibi, insanın en mahrem yeri olan kalbi, romanlarındaki kahramanlarda en gerçekçi haliyle görmek mümkündür. Kalp, düşüncelerin okura aktığı membadır. Roman ilerledikçe, okur olarak siz de kendinizi o kahramanın yanında değil de içinde yer alırsınız. Onunla beraber düşünürsünüz.

Günümüzde, edebiyatın bu kalbi işlevinin görevini yeterince getirmediğini düşünüyorum. Bu eksende İpekçi şu soruyu soruyor, haklı olarak: “Bugünün Yunusları, Mısrileri nasıl yetişir, şimdi nerededirler?”

Bu soruyu yazarların beslendiği kaynak olarak değil de okurun beslendiği kaynak olarak da önemsiyorum. Geçmişle bağı kopan dilin kaynağını yeniden o yöne çekebilmek ve zenginliğin farkına varabilecek çaba içinde olmalıdır edebiyatçılar ve okurlar. Bu, geçmişle günümüz arasındaki bağın ve edebiyatımızın yeniden güçlenmesine fırsat verecektir, diye düşünüyorum. Çünkü sadece Batı kültürüyle oluşmuş bir edebi zevk ve disiplin anlayışı, Türk okurunu eksik bırakcaktır.

“Batılı bir buluş olan roman, insanı insanda arar. O yüzden kaçınılmaz olarak kendisininkine benzetir insan tahayyülünü. Doğulu bu anlamda Batılı gibi düşünmese bile bir Batılı gibi yazmaktan hiçbir zaman kurtulamayacaktır. İnsanı Rabbinde arayan, bu anlamda yatay değil, dikey bir bakışa sahip olan Doğulu için bu tahayyülün dili daha çok şiirde veya masalda kendi sesini işitilebiliyordu kuşkusuz.” İpekçi bu sözleriyle edebiyatımızda geçmişle bağı güçlendirecek bir yol haritası da çıkarmış olmaktadır.

Bu noktada, İpekçi’nin kitapta Tanpınar ve Orhan Pamuk okumalarına dair notlarında şu cümlelere rastlıyoruz. “Maziyle bağımız keskin darbelerle kesilmemiş, koparılmamış olsaydı, ‘kayıp estetiği’ geliştirmek gibi bir kaygısı olur muydu başta Tanpınar olmak üzere diğer edebiyatçılarımızın?”

Leyla’nın Defteri kitabı sadece Leyla İpekçi’ye ait bir kitap değil. Bu topraklarda yoğrulmuş, ilk zamanlarda yüzü Batı’ya dönükken sonradan Doğu’dan nefes alan bir kalbin hakkaniyet arayışını simgeleyen bir kitaptır. Bu nedenle her iki yöne doğru bakıp, okumak ve yeniden düşünmek üzerine önemli bir fırsat sunuyor Leyla İpekçi.

Ahmet Sarı İle “Kendi İmdadına Da Koşup Gelen Hızır” Üzerine…

Yayınladığı öykü, şiir ve diğer türlerden eserleri ile oldukça velud ve dili güçlü bir yazardır Ahmet Sarı.

Edebiyat dünyamıza farklı bir bakış ve soluk getirerek yeni bir zihinsel yol açma çabasını da büyük çoğunlukla başarmış, tabiri caizse “işinin ehli” bir isim. Ahmet Sarı ile son öykü kitabı “Kendi İmdadına da Koşup Gelen Hızır”ı konuştuk.

 

Abdullah Kasay: “Kendi İmdadına da Koşup Gelen Hızır” ismi ile başlamak istiyorum. Böylesi bir kitap ismi bile daha en başta çok sarsıcı. Ahmet Sarı böylesi kitap isimleri ile bize ne anlatmak istiyor?

Ahmet Sarı: Abdullah hocam, ilkin bana kitap hakkında konuşma imkânı sunduğun için sana bir teşekkürle sözüme başlamak istiyorum. Kitaplarımda senin de tespitin doğrultusunda, başlığında daha, okurları sarsacak, onları şoke edecek isimler bulmaya çalışıyorum. Felsefi bir dilemma, bir çıkmaz, insanı düşünmeye iten garip söyleyiş şekilleri buluyorum, serde biraz şairlik de olunca, böylesi başlıklar ortaya çıkıveriyor. Bu başlıkta da olduğu gibi çıkış noktam aslında herkesin imdadına koşup gelen Hızır’ın kendi imdadına koşup koşamayacağı durumudur. Aslında Hızır’ın imdadı olmaz. Hızır’ın kültürümüzde bir peygamber ya da melek olduğu söylenir. Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saati”nde hatta ölümsüz ve zamandan müberra olduğu için canı sıkılan, can sıkıntısını gidermek için kendine oyun icat eden, dağlardan taş yuvarlayan bir Hızır izleği görülür. Hızır’ın geçmişin derinliklerine sarkabilmesi, hal’de nefeslenebilmesi, ölümsüzlüğü ve zamansızlığı düşünüldüğünde onun melek olduğu düşüncesi bizde güçlenir. Meleğin imdadı olur mu peki. Olmaz. Melek topyekûn bir bağımlılıkla Allah’a bağlıdır. Günah işleme derekesine sahip değildir. Bunun için ya ateşle (şeytanda olduğu gibi) ya da balçıkla (insanda olduğu gibi) ovulmalıdır. Bu bağlamda meleklerin günahı olmaz. İradesi olmayan neden düşsün ki. Düşen melek, iradesi olan melektir. Aynen diğer kitabımda “Sağ Omuz Meleğinin Omzundaki Sağ Omuz Meleği”nin isminde olduğu gibi. Bizlerde, insanlarda olur sağ ve sol omuz meleği. Bir meleğin omzunda sevap ya da günah meleği, kirâmen kâtibîn aramak, onun sevabını ve günahını kaydedecek hurufat melekleri aramak demektir ve beyhudedir. Melekler omuzları düşünüldüğünde çıkmaz sokaktır. “Hızır’ın İmdadı”ndan kastım daha çok yeri geldiğinde insanın kendi içine sarkıtacağı iplerle bağlantılı bir başlık tahayyülü. Dışarıdan gelecek yardımların nihayete erdiği, çözüm bulmadığı bir dönemde Zümrüdüanka’nın kendi küllerinden yeniden doğması gibi bir şey diledim başlıkta. Öyle zamanlar olur ki insanın hiçbir dış yardıma artık ihtiyacı olmaz. Kendine, içine, derinliklerine dönüp, kendi içsel ormanlarında gezinip, kendi ruhunun yaralarına eğilip yine yaralarını kendi sarması gerekir. Bu bağlamda işin felsefi ve dini anlamlarından çok da herkese yetişen Hızır’ın kendi imdadına koşma durumuna dikkat çektim. Kendi imdadına koşup gelebilme durumu bir dilemma oluşturmanın yanında elbette lirik bir söyleyiş de içinde barındırmaktadır.

Abdullah Kasay: Sayabildiğim kadarı ile 67 öyküden, aslında küçürek öyküden oluşan bir kitap “Kendi İmdadına Da Koşup Gelen Hızır”. Küçürek öykü yazma fikrini doğuran ne Ahmet Sarı’ya. Ya da küçürek öykülerin bizlere sunduğu teklif ne?

Ahmet Sarı: Ben her ne kadar üç şiir kitabından sonra “Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak” adlı öykü kitabımı basmış olsam da Yedi İklim dergisinde Ali Haydar Haksal’ın rahle-i tedrisinden geçerek öyküye başladığımı söylemek isterim. 1993 tarihinden beri öykü yazıyorum ve Yedi İklim’de yayımlanan “Dolunay, Kurtlar ve Akbaba” adlı ilk öykümden günümüze zihnimde hep öykü gezdirdim durdum. Akademisyenlik devreye girince, zihin dağılınca, söyleyiş sekteye uğrayınca elbette roman yazmanın o engin zamanlarını kendimde bulamadım. Bunun için akademisyenlik zorlu bir görev olarak durmakta. Roman için geniş zaman olmayınca, uzun öyküleri de akademik işler sıkıştırınca bizlere soluğu az öykü yazmak kalıyor. Şimdilik bendeki ruh durumu ve yazı dermanı ancak öykü ve küçürek öykü için uygun. İleride geniş zaman bulunursa başka türler de deneyebilirim. Bu bağlamda çağımızın sorunlarını, içinde bulunduğumuz zamanın dertlerini, Müslümanların hallerini küçürek öykünün sonunda o şok edici vuruşla da örerek vermeye çalışıyorum. İyi kotarılırsa, hele de bu twitter toplumunda artık jenerasyonun az okuduğu, görsel destekler istediği, dikkatinin çok erken dağıldığı ve dikkatini toparlamakta zorlandığı yerlerde damıtılmış sözlerle ve şok edici küçürek öykülerle okurun kalbine inmenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Eski kalın klasik metinlere sabrın kalmadığı, zamanın değiştiği ve postyapısal milenyum insanının az derin bilgiden çok ama yüzeysel bilgi bombardımanı talep ettiği zamanlarda öyküyü, küçürek öyküyü onun da iştahını çekecek bir hal ile sunmamız gerekiyor. O nesilden vazgeçmek yerine onu da içine alabilecek, onu da kazanabilecek bir öykü formu şimdilik küçürek öykü formu gibime geliyor.

Abdullah Kasay: Bana hep bu tarz öyküler kurgunun ötesinde daha çok gerçeğe ya da yaşanmışlara dayalı ve hikmete en yakın metinler gibi gelir. Sizin gündelik hayatta yaşadığınız birçok şeyin aslında öyküye dönmüş halleri gibiler. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Ahmet Sarı: Doğru söylüyorsun. “Huzur İslam’da” adlı öyküyü Bursa’da, Erzurum yolculuğumda aynen yaşadım. O olayı birebir aktarsanız da hikâye olurdu. Gündelik hayat biz dikkatli okur ve antenleri topluma ve aslında her şeye açık öykücülere çok güzel şeyler vaat ediyor. Ben öykülerimi, hepsi olmasa da, “Korku ve Dehşet Üçlemesi”nde olduğu gibi gerçeklikten çekip çıkarıyorum. Öykücü elbette sınırsız bir fantazmagoryaya sahip olduğundan, gerçekliği birebir öykülerine, romanlarına taşımak zorunda değil. Yaşadığımız çağ biz öykücülere sınırsız imkânlar sunuyor. Bu çağıltılı yaşamda insanın nutkunun tutulduğu, şaşırdığı, bocaladığı, gözlerine inanamadığı şeylerin yanı sıra insanın içinde kelebekleri uçuşturan olaylar ve durumlar da oluyor. Bunlar, dediğin gibi öykücünün kaygısı şayet bunları bir hikmet burcuna taşımaksa oraya doğru evriliyor. Öykücünün derdi bu değilse kendi zaviyesinden, fraksiyonundan, inandığı neyse o perspektiften meseleye bakıyor. Ben küçürek öykülerimin hikmet parıltıları olmasını isterim. Hakikati görmenin parçalı ve küçük hikmet kırıntıları. Damlanın okyanusa varması gibi bu küçürek öykülerden hakikatin, bizim hakikatimizin bizatihi kendisine gidilmesini temenni ederim. Ama bunu kitsch bir şekilde, iyi işlenmemiş, makyajı iyi yapılmamış bir şekilde değil; sırıtan, mesaj kaygılı ve insanın ensesine bir şaplak indirircesine, mesajı gözüne sokarcasına da değil, baldaki şekerin dağılması gibi öyküde hakikatin dağılmasını isterim. Bunu kotarabilirsek küçürek öykü daha neye hizmet edecek ki? Söz de, yazı da ister küçürek olsun ister olmasın şamanın elindeki şahin gibi dönüp dönüp o ele konar gibi dönüp dönüp tanrıya rücu etmelidir.

 

Abdullah Kasay: Kitaptaki “Kuytu” öyküsü beni derinden etkiledi. Sürekli temas halinde olmamız gerekenler bizim en kuytumuza dönüşmüş durumda. Bu da bir kabulleniş gibi esasen. İnsanları bu kabullenişe ikna eden, razı eden hangi durumları yaşıyoruz sizce?

Ahmet Sarı: “Başlangıcı Olmayan Bir Şeyin Sonu”nda, ikinci öykü kitabımda aslında Müslümanların zamane sorunları ve topyekûn dönüşümleri, zamanı algılama ve hakikatlerindeki değişik algı biçimleri üzerinde durmuştum. Yaşadığımız zaman öyle bir zaman ki Müslümanlar kişiliklerinin sert köşelerini dünyaya sürttükçe kaybediyorlar. İnsan içine girdiği ırmağın kokusunu alıyor. Hakikatimizin değiştiği, idealimizde olan inançlarımızı ne kadar yaşadığımız, bize vaat edilen inancı ne kadar taşıdığımız tartışmalıdır. Bugün selim topraklara baktığımda, Müslüman toprakların yerle yeksan ve dağılmış olduğunu gördüğümde bize hakikati dillendiren kitabın künhüne varamadığımız aklıma geliyor. Okumuyoruz. Okusak da anlamıyoruz. Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saati”ndeki Hızır’ın tespitiydi bu. “Her evde kutsal kitaplar asılıydı/okuyan kimseyi göremedim/ okusa da anlayanı görmedim.” Ne kadar acı, insanın kendi kutsalını tanımaması. Kendi kutsalını duvara asması ve ona bigâne kalması. Onu sadece mezarlarda yeşertmeye çalışması. Oysa bu tüm hayata içkin bir şey olmalı. Muska nasıl bedende taşınırsa, Kuran da kalpte muska gibi taşınmalı. O zaman işte içsel ve dışsal yenilikler, güzellikler yaşayacağız. Buna inanıyorum. Teorinin pratiğe uymadığı bir İslam tahayyülü ne işimize yarayacak. Tüm kötülükleri, üçkağıtçılıkları yapıp da arabasının arkasında “Huzur İslam’da” yazan birine nasıl inanabiliriz. Onun elinden, dilinden nasıl emin olabiliriz?

Abdullah Kasay: Aslında her bir şeye “hayretle” bakmamız gerektiğini de anımsatıyor kitaptaki tüm öyküler. Yanı başımızda yaşanan her şey birer öykü. Ve her birinin içinde de insan var. Tüm bu kaçırdıklarımızı Ahmet Sarı önümüze koyarken aslında edebiyatın büyülü dilinden ziyade olayların kendisinin büyülü olduğunu vurguluyor. Son zamanlarda edebiyatın ise olaydan oluştan ziyade içinde insanın da azaldığı, daha çok metinin kendisinden beslendiğini görüyoruz. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?

Ahmet Sarı: İnsan, senin de sözünü ettiğin hayreti bırakmasa, dünyaya yeni gelmiş bir çocuğun eşyayı, olayları keşfindeki o hayret makamını ömür boyu sürdürebilse yaşantısını dolu dolu bir varoluşa çevirebilir. Bu mümkün görünmüyor. Postmodern dönem romanlarında dağılan, silikleşen öznenin çaresizliği, modern sonrası insanının değersizleşmesi, varoluşunda yaşadığı yaralarla derinden bağlantılı. Daha Lumiere kardeşlerin ilk sinema sekansında modern dönemlerde bir fabrikadan ırmak taşkınlığında çıkan insanların değersizleşmesi görülüyor.

Metropol ve büyükşehir dikey medeniyeti bize dayattıkça insanların muhabbetinde, sevgisinde, diyaloglarında da kelimeler azaldı. Komşuluk hukuku kalmadı. Bize de kötü şeyler olacağı şüphesi, sorumluluk almama, insani olanı ön plana çıkarmama duygusu hayatımıza nakşoldu. Açlıktan yerde uzanmış ölümü bekleyen Afrikalı bir çocuğun yardımını bırakın, şehirde uzun süre yerde yatan insanın yanından sel gibi akan insanoğlu ona eğilip de neyi olduğunu sorma cesaretini kaybetti. İnsan değeri silikleşti. Hızlı yaşamın büyüsü hepimizi içine aldı. Baudrillard “Yalnız yiyen ölüdür” der “Amerika”da, yalnız yemek değil, yalnız yaşamak, devcileyin arabaya yalnız binmek, yalnız nefes almak, yalnız ölmek kaderimiz oldu artık. Bu anlamda çağın getirdiği bir atmosfer olarak insanın silikliğini, insanın fluluğunu nasıl yeniden bir değere doğru tahvil edeceğiz? Onu nasıl bataklıktan çıkarıp, yücelteceğiz. İyiye, doğruya, hakikate bakmasını nasıl sağlayacağız? Bu bozuk ortamda, sodomize olmuş topraklarda bir nebi bilincini ona nasıl vereceğiz? Beni bu bağlamda bu silik insanlar da, yapıp ettikleri de çekmektedir. Bunları gözlemleyip o şok edici duygu durumunu, hali, tutum-davranışı, alışık olmadığımız bizim zihniyet dünyanıza da sığmayan olayları gördüğümde küçürek öyküye sığacak şekilde onu zihnimde yontuyorum ve bir kalıba sokuyorum. Gerisi artık okurun kalbine kalıyor.

Abdullah Kasay: Son olarak “Kendi İmdadına Da Koşup Gelen Hızır”da da gördüğüm belki diğer kitaplarınızda da bunu düşündürten bir his var. Ahmet Sarı sürekli bir “heyecanla” yazıyor gibi. Bu heyecan bize bundan sonra nasıl çalışmalar armağan edecek?

Ahmet Sarı: Şu anda elimde “Kabuk Tutmuş Yaralar Yüzünden” adında bir öykü kitabı var. Birkaç düzeltme, ekleme daha yapıp bir yayınevine sunacağım. Nasipse. Edebiyat kuramı bende hep zihinde bir bölmede akıp durdu. “Kurgu-Gerçek” ya da “Gerçek-Kurgu” olarak nitelendirebileceğimiz kurmacadan hakikat düzlemine, gerçeğe müdahalelerin olduğu eserler üzerinde epey kafa yoruyorum. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyat Bölümünde doçent dostum Kamil Civelek hocamla birlikte edebiyata bir kavram daha kazandırıp onun teorik ve pratik temellerini oluşturmayı hedefliyoruz. Öyle bir niyete sahibiz. Kitabın adını “Kurmacanın Dayanılmaz Gerçekliği” koymayı düşünüyoruz. Fransız, Amerikan, Alman ve Türk edebiyatından örnek metinler olacak bu kitapta. Yaklaşık otuz yıldan beri ördüğüm “Tapılan. Bir Başdönmesi ya da Tanrıya Uzanmış Ellerin Göğü” adlı tanrı metnimi boş vakitlerde şekillendiriyorum. Hacimli bir kitap oldu, onu nasıl basacağımı, nereye sunacağımı şimdilik bilemiyorum.

Abdullah Kasay: Ahmet hocam çok teşekkür ederim verdiğin cevaplara.

Ahmet Sarı: Abdullah baba, ben teşekkür ederim bana bu imkânı sağladığın için. Sağ olasın.

İntihar Güncesinden Yaşama Uğraşına: Alternatif bir Okuma Denemesi

 Sanatçının kendi acısından ürettiği eserlerle temas ettiğimizde kendi acımızın anlaşılır suretleriyle karşılaşır, anlatmakta zorlandıklarımızı niteleyen sözcükleri bulur, belki bir anlamda yaşantımızı temize çekmiş oluruz. Bu da yazarla veya sanatçıyla aramızda paralellik kurmamızı sağlar. O bizi anlamıştır, bizi anlatmıştır. Keşke daha uzun yaşasaydı, diye geçiririz belki içimizden, daha uzun yaşasaydı ki daha çok yazsaydı. Aslında bu, …

İntihar Güncesinden Yaşama Uğraşına: Alternatif bir Okuma Denemesi Read More »

Cesare Pavese İçin Üç Boğum Söyleyiş

Yanılan insan henüz alın yazısının ne olduğunu bilmeyen insandır. Yani bu insan, geleceğini belirleyen geçmişini anlamıyor demektir. Ama ister anlasın, ister anlamasın, geçmiş gene de geleceği gösterir. Her hayat, olması gerektiği gibidir. Cesare Pavese I- İnsan hayatını, estetik değerleri, gerçeği, ahlakı ve aşkı. Bunlar yetmezmiş gibi mutlak olanı, kaderi, kederi, hüznü, mutluluğu ve şansı. Sonra …

Cesare Pavese İçin Üç Boğum Söyleyiş Read More »

“Hallac-ı Mansur’un Felsefesi ve Öğretisi Benim Tüm Bakış Açımı Değiştirdi”

Başak Sayan’ı ekranlardan, oynadığı dizilerden tanıyoruz. 2010 yılından itibaren ise Sayan’ın cümlelerini dizi repliklerinden değil de yazdığı kitaplardan takip ediyoruz. Sayan’ın bazı kitapları çok satanlar listesine girdi. Başak Sayan geçtiğimiz günlerde Nigahdar adlı bir roman yayımladı. Roman farklı zamanlarda ve birbirine teğet geçen bir hikâyeden oluşuyor.
Romanın merkezinde 9. ve 10. Yüzyılda yaşamış Hallac-ı Mansur var. Başak Sayan’la son romanı Nigahdar, Hallac-ı Mansur ve din üzerine sohbet ettik.

 

-Hallac-ı Mansur ile tanışmanızı merak ediyorum. Tanıştıktan sonra nasıl bir süreç yaşadınız da onu bir roman kahramanına dönüştürmek istediniz?

Hallac-ı Mansur ile doğumdan bir iki ay sonra tanıştım. Kendi kendime kalabildiğim ender anlardan birinde bir anda aklıma düştü ve araştırmaya başladım. Hayatını ve öğretisini okudukça müthiş etkilendim. Ülkemizde adı bilinse bile Mevlana’nın, Şems’in, Yunus Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın feyz aldığı, takip ettiği kişinin Hallac olduğu bilinmez. İnanılmaz bir hayat hikayesi var. Karakteri, Allah aşkı, hakikat yolunda çektikleri, Tavasin adlı kitabında anlattığı nokta öğretisi hepsi beni inanılmaz etkisi altına aldı. Uzun zamandır kuantum fiziğine ilgim olduğu için tasavvuf ve Hallac’ın öğretisini öğrendikçe aradaki müthiş benzerlik karşısında hayret ettim ve bu benzerliği okurlarıma göstermek istedim. Yani romanı yazma fikri Hallac-ı Mansur’un hayat hikayesinden ve öğretisinden çok etkilenmem ile başlayıp kuantum fiziği ile arasındaki benzerlik ise karakterlerimi yaratmam da ve hikayemi geliştirmem de etkili oldu diyebiliriz.

-Romanı yazmadan önceki araştırma sürecinizden bahseder misiniz biraz? Nasıl okumalar yaptınız?

Romanlarımın tümünde okurumun hayata başka bir yerde bakmasını istediğim için mutlaka bir felsefe vardır. O yüzden araştırma kısmı önemlidir benim için. Ancak Nigâhdar’da u araştırma kısmı çok uzun ve meşakkatliydi. Hallac-ı Mansur’un hayatı ve öğretisi dışında, Abbasi imparatorluğunu, tarihini, Muktedir Billah dönemini, o döneme damga vuran siyasi ve toplumsal olayları, tasavvufu, Hallac’ı etkileyen ya da düşmanlık eden kişilerin hayat hikâyelerini, kuantum fiziğini, evrim teorisini, yaradılış meselesine hem ateistlerin hem deistlerin hem de tesitlerin bakış açılarını araştırmam gerekiyordu. Çok fazla kaynaktan araştırma ve okuma yaptım. Eşim odamdaki kitap dağını gördüğünde “nasıl başa çıkacaksın?” diyerek, inanamıyordu. Ama bunlar benim sevdiğim konular olduğu için zevkle okudum, araştırdım. Kitabın sonunda kaynaklar bölümünde merak edenler için bir liste verdim. Daha detaylı bilgi için o kaynaklara başvurabilirler.

-Bu okumalar sürecinde sizi çok şaşırtan, sizin düşünce dünyanızda değişime sebep olan bilgilerle karşılaştınız mı, nedir bunlar?

Karşılaşmaz olur muyum hiç? Hallac-ı Mansur’un felsefesi ve öğretisi benim tüm bakış açımı değiştirdi zaten. O dinler üstü bir öğreti bıraktı gerisinde. Ne ben var dedi ne de sen. Var olan her şey, yerdeki taştan, gökyüzündeki buluta, bir böcekten bir balığa, bir kuştan bir insana her şey ama her şey Yüce Yaradan’dır dedi. Başka hiçbir şey yoktur. Her şey O’nun tecelli etmiş halidir. O yüzden ben O’yum diyor zaten. Nasıl ki bir damla okyanusun bir parçasıysa var olan her şey de O’nun bir parçası. Bu beni çok etkiledi. Uzun süredir içimde hissettiğim ama tam olarak anlatamadığım duyguların kelimelere dökülmüş halini buldum onun yazdıklarında. Dinlerin Allah’a gitmek için birer yol olduğunu anlatıyor. Onlar sadece yollar. Önemli olan O diyor. O’na nasıl ulaştığının bir önemi yok. Çünkü her insanın ortak amacı O’na ulaşmak aslında. Bu nedenle bir Hristiyan ile bir Musevinin, bir Müslümanla bir Hindunun bir farkı yok birbirinden. İnsanın dini ve inançları doğduğu coğrafyaya ve aileye göre belirleniyor. Nerede doğacağını, hangi ana babadan dünyaya geleceğini seçmediğine, ailenin ve bulunduğu toplumun dinine ve kültürüne göre büyüyeceğine göre kim onu nasıl suçlayabilir? Bu öğreti dışında elbette kuantum fiziği ile arasındaki benzerlik de beni müthiş etkiledi. İkisi de birlikten bahsediyor. İkilik denen şeyin bir aldanma olduğunu söylüyor. Kuantum fiziği tasavvufun ve Hallac’ın bin küsur yıl önce söylediklerini bilimsel olarak ispatlamış durumda.

 

-Romanın dili oldukça sade ve hızlıca akıyor. Bu dil genel olarak benimsediğiniz bir dil mi yoksa bu romana özgü tercih ettiğiniz bir yaklaşım mı?

Betimlemeleri ve detaylı anlatımı seviyorum ama bunu yaparken de hızlı akan bir kitap olmasına özen gösteriyorum. Bu benim tarzım diyebiliriz. Kitabı eline alan bırakamamalı. Zorlanarak okursanız kitabın sonunu getiremezsiniz.

-Kurgu olarak senaryo olmaya çok müsait bir roman Nigahdar. Romanın filme dönüşme ihtimali var mı?

Bunu söyleyen çok var. Film gibi kurgular tercih ediyorum çünkü ben aynı zamanda bir oyuncuyum. Mesleki olarak sinematografik düşündüğüm için romanlarımın kurguları da buna uygun oluyor. Her bölümün heyecan içinde bitmesi de bilinçli olarak yaptığım bir şey. Bu sizin kitabı elinizden bırakamamanıza neden oluyor. Tıpkı televizyon dizileri gibi. Öyle bir yerde biter ki siz bir hafta boyunca ne olacak diye bekler durursunuz. En çok istediğim şeylerden biri de Nigâhdar’ın film olması. Bir gün bunların olacağını biliyorum ama ne zaman olacağını bilmiyorum.

-Din, romanınızın en temel öğesi. Ve tarih boyunca siyasal, ekonomik ve sosyal olarak hem olumlu hem de olumsuz olarak kullanılmıştır. Ne dersiniz bu konuda?

Din tarih boyunca yeryüzündeki en büyük silah olarak kullanılmış. Hâlâ da öyle. Daha büyük bir güç kaynağı yok. Kitapta bunu anlatıyorum zaten. Toplumların dizginlerini elde tutmanın başka hiçbir yolu yok bu denli etkili olan. O nedenle bu güce sahip olanlar ne kadar ayrıştırma, ötekileştirme, kamplaştırma yaparlarsa o derece etkili olacaklarını bilirler. İnananları kendi çıkarları için kullanırlar ve ne yazık ki o insanlar kullanıldıklarının farkında bile olmazlar. Din dediğiniz olgunun en başına gittiğinizde hakikati keşfetmiş bir insanın yani peygamber dediğimiz kişinin diğer insanlara keşfettiği bu hakikati anlatma gayretinin diğerleri tarafından kabul görüp takip edilmeye başlanması aslında. İslam mesela aslında ilk başta Araplar tarafından tehlikeli bulunmuş. O nedenle Medine’ye göç edilmiş ya zaten. O zamanlar da Kabe önemli bir hac yeri ve çok para kazanılıyor hacca gelenlerden. Bunu kaybetmek istemiyorlar. Ne zaman Hz. Muhammed Kabe’ye dönerek namaz kılmayı emrediyor o zaman anlıyorlar Kabe ticareti devam edecek ve para kazanacaklar. Kitapta dinler tarihini, ilk tek tanrılı dinin nasıl ortaya çıktığını, kimleri etkilediğini özellikle bu nedenle anlatıyorum. Araştırmadığımız için bize söylenen her şeye inanıyoruz.

-İslam coğrafyasında bu kadar cemaat, tarikat yapılanması varken dinin doğru anlaşılması mümkün müdür sizce?

Elbette değildir. Çünkü bu tarikatlara mensup kişiler biat ediyorlar bir kişiye. O kişinin dediklerini doğru kabul ediyorlar. Araştırmıyorlar bile. Kuran tefsirleri de çeviren kişinin yorumudur aslında. Sen bunu okurken o kişinin yorumunu alıyorsun doğru kabul ediyorsun. Kendin oku, kendin incele, soru sor, araştır. Mantıksızlıklara kafa patlat. Bu nasıl olabilir diye sor. Karşıt görüşleri de dinle. Anlamaya çalış. Ama hayır. Öyle değil işte. Her yerde böyle bu. Çünkü insan tembel. Hazır bilgi istiyor yorulmak istemiyor. Kafa patlatmak istemiyor. Rahat etmek istiyor sadece. Derdi hakikat değil yani.

-Son dönemde gençler arasında yaygınlaştığı söylenen deizm, panteizm ve ateizm tartışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tüm bunları kitapta anlattım zaten. O nedenle karakterlerimi pek çok görüşe mensup kişiler yaptım. Ateist de var, deist de, teist de. Bunlar sıfatlar ama. Neticede aslında ne mezhep var ortada ne de din. Ne sen var ne de ben. Var olan tek şey sadece Yüce Öz.

-Yakın geçmişte ülke siyasetinde ve sosyolojisinde meydana gelen olayları da romanda konu edinmişsiniz. Bunun romanı zenginleştirdiği kadar ona ideolojik bir boyut da kattığını düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, Nigahdar’ı ideolojik bir roman olarak okumak mümkün mü?

Romanlarımın hepsinin arka planında geçtikleri dönemdeki siyasi ve toplumsal olayları anlatıyorum. Çünkü edebiyat tarihe not düşmektir. Başka türlü nasıl anlaşılabilir o dönem, o hikâye. Nasıl gerçekçi olabilir? Sığ bir metin halini alır roman bunlar olmazsa. Tolstoy’u okurken o dönemki Rusya’yı, sorunlarını, siyasi atmosferini ve bunun insanlar üzerindeki etkisini de okuruz. O dönemi anlarız. Hikâyeyi daha içselleştiririz böylece. Edebiyat tıpkı sinema gibi yaşamın kâğıda yansıtılmasıdır. Biri perdeye yansıtır, biri kâğıda.

Bataklıktaki Ev

Önceleri, aşkla ilgili hiçbir derdim yoktu. İlgimi çeken tek şey, uzaylılardı. Onlardan söz eden her tür kitabı, dergiyi ve gazeteyi satın alıp biriktiriyordum. Defterlerimin üzerine uzaylı resimleri çiziyordum. Herkes benimle dalga geçiyordu, ama onları umursamıyordum. Çünkü günün birinde, uzaylıların yeryüzüne ineceklerini adım gibi biliyordum. O zaman, herkes korkudan zangır zangır titrerken, onlardan korkmayan tek kişi ben olacaktım. Dolayısıyla, uzaylılar da bana doğru yaklaşacaklardı. Onların gelmesini büyük bir sabırla bekliyordum. Dediğim gibi, o sıralar aşk maşk umurumda değildi. Ama bir gün, ani bir mucize oldu: Okul müdürü, o gün öğleden sonra, peşine taktığı bir kızla bizim sınıfa girdi. Kız, yeni bir öğrenciydi. Ben aşkın, insana haber vermeden, tepeden düşer gibi kapıyı çalacağını hiç mi hiç bilmiyordum. İnanır mısınız, insanı tuhaf bir hale sokuyor. Müdür Bey, bütün sınıfa
seslenerek;
“Size Mila’yı tanıştırayım.” dedi. “O bizim…” Sözünü tamamlamadan, bakışlarını benim üzerime yoğunlaştırdı. Ardından da;
“Pablo! Kendine gel oğlum. Karşındaki bir kız, uzaylı falan değil.” diye benimle gırgır geçti. Bunun üzerine bütün sınıf bir kahkaha koyuverdi. Sadece Mila gülmedi. Çünkü Mila o sırada, yeşil gözleriyle sınıfı tarıyordu. Herkese tek tek baktı. Çimen yeşili gözler, benim üzerime dikildiğinde, domates gibi kızardım. Büyük olasılıkla, ayak tırnaklarımın ucu bile kızarmıştı. Okul müdürü, Mila’nın köyümüze yeni taşındığını, bizden kendisine ilgi göstermemiz gerektiğini falan söyledi. Sonra, öğretmenimizin kulağına eğilerek bazı şeyler fısıldadı. Ama bu fısıltı hepimizin duyabileceği bir ses tonuyla gerçekleştiği için;
“Kızımız bataklıktaki evde oturuyor.” dediğini bütün sınıf işitmişti.

Bu sözleri duyunca, herkes bir an ürperdi. Bu bir aşk ürpertisi değil, korku ürpertisiydi. Bataklık denilen yer, köyün kuzey çıkışı boyunca uzanan geniş bir alandı. Çocuk ya da erişkin, bu güne dek, hiç kimse oraya ayak basmamıştı. Çünkü bataklık, cinlerin perilerin cirit attığı uğursuz bir yerdi. Köyün yabancısı olan insanlar, bu tür sözlere aldırış etmeden geçip gidiyorlardı. Ama köyün kendi insanları, bunun şakaya gelir yanı bulunmadığı görüşündeydiler. İlginçtir; köyde benim dışımda başka gezegenlerde canlı yaşadığına inanan bir tek kişi bulunmadığı hâlde herkes
bataklıktan geçmenin ölüm tehlikesi demek olduğunu iyice kanıksamıştı.
Hatta bataklığın lanetine meydan okumaya kalkan bazı söz dinlemez afacanların sonu hiç de iyi olmamıştı. Ya bir daha onları hiç gören olmamış ya da yürek burkan bir ruh haliyle köye dönmüşlerdi. En azından böyle
anlatılıyordu.

Bataklığın laneti, iki yüz yıllık bir cinayet olayına dayanmasına rağmen, köy üzerindeki korku ve dehşetini hâlâ sürdürüyordu. Bu cinayet hikâyesini, büyük annemin ağzından onlarca kez dinlemiştim. Her dinleyişimde, kanımın donduğunu hissederdim. Her şey, bataklığın orta yerine inşa edilen, bu ıssız evde geçmişti. Yani Mila’nın oturduğu evde… Hiç kimse, onun ailesine ilişkin bir şey bilmiyordu.
Mila, daha okula adım atar atmaz, müthiş bir başarı sergilemişti: Her zaman, ödevlerini bizden önce bitiriyordu. Defterinin üzerine yumulup, büyük bir sükûnet içinde çalışıyordu. Ödevini bitirir bitirmez de, gözlerini pencereye çevirip gökyüzünü izliyordu. Ara sıra, öğretmenin sorularına da yanıt vermese, neredeyse onun dilsiz olduğuna inanacaktım. Kendimce onun, utangaç olduğunu düşünüyordum. Şanssızlığa bakın, ben de öyleydim. Dolayısıyla ilk adımı atan kişi olmaya cesaret edemiyordum. Ama o, ara sıra yüzüme bakıp gülümsüyordu. O zaman kendi kendime, “Belki Mila da içten içe beni seviyordur.” diye düşünüyordum. Bu da yüreğimi hoplatmaya yetiyordu.

Diğer çocuklar, Mila’nın öğretmenin sorularına cevap vermesi dışındaki bu esrarengiz suskunluğa kesinlikle tuhaf bakıyorlardı. Kızın bataklıktaki evde oturması da, bu işe tuz biber ekiyordu. Başlangıçta, herkes onu itip kakmaya çalıştı. Ama Mila’nın yeşil gözlerindeki esrarengiz bir bakış, onları geri püskürtmeye yetti. Öteleri çağrıştıran bu derin suskunluk, onlara inanılmaz bir rahatsızlık veriyordu. Buna rağmen, onunla her karşılaştıklarında arkasına takılıp “Bü-yü-cü, ca-dı!.. Bü-yü-cü, ca-dı!” diye bağırmaktan geri durmuyorlardı. Ama Mila, onları duymazlıktan geliyor ve yoluna devam ediyordu. Oysa ben, öfkeden kudurmuş bir hâlde;
“Kesin sesinizi aptal yaratıklar!” diye onlara karşı çıkıyordum.
Bu kez, Mila’nın onlar üzerine saldığı korkunun intikamını almak için sille tokat bana saldırıyorlardı. Onlarla saç saça, baş başa kavga ediyordum. Ama hep onlar üstün çıkıyorlardı. Beni dövmekle kalsalar iyi; yakamı bıraktıktan
sonra da arkamdan bağırıyorlardı:
“Pablo cadıya âşık olmuş!.. Pablo cadıya âşık olmuş!..”
Böyle durumlarda, kanlı göz yaşlarımı içime akıtıyor, ağlamamaya çalışıyordum. Mila, bir iki kez ardıma takılıp beni izledi. Ama hiçbir şey söylemiyordu. Ne bana acımış gözüküyor, ne de yüzünde bir isyan belirtisi vardı. Sadece avucunun içini yanaklarımda dolaştırmakla yetiniyordu. O kadar yumuşak bir dokunuşu vardı ki, bir anda, o serserilerden yediğim dayağın acısını unutuveriyordum. Mila’ya karşı, büyüklerin de tuhaf davranışları vardı. Kızcağız, köyün içinden geçerken, arkasından fısıldaşıp dedikodu yapıyorlardı. Bataklıktaki evi uğursuzluğa mahkûm eden, o tüyler ürperten lanetli olayı bilmem kaçıncı kez birbirlerine anlatıp duruyorlardı. Her ne kadar onlara karşı tepkili olsam da, bu ev hakkında benim de aklımı kurcalayan bir esrarengizlik vardı: Mila’nın ailesini, okul müdürü dışında, hiç gören yoktu. Sözüm ona, Mila’nın annesi bir ikindi vakti, tek başına okula gelerek kızını kaydettirip gitmişti. Babasını da gören yoktu. (Bir babası varsa, tabi…) Mila her zaman tek başınaydı. Çarşıya pazara da kendisi gidiyordu. Alış veriş yaptığı esnaf, fırsattan yararlanarak kızın ağzından laf almaya çalışsa da, Mila buna fırsat vermi-
yordu. Siparişlerini söylemekle yetiniyordu. Sonunda, halkın ağzında yeni bir söylenti dolaşmaya başladı:
“Mila bataklıktaki evde yalnız yaşıyormuş.”
Başlangıçta, buna kimse inanmadı. Bir çocuk, ıssız bir evde yapayalnız nasıl yaşayabilirdi? (Bataklığı bir yana bırakırsak, bazen tek başına olmak insanı daha dingin yapabilir diye düşünüyordum.) Kimileri, Mila’nın annesinin yatalak bir hasta olduğunu ileri sürüyordu, ama eve herhangi bir doktorun girip çıktığı görülmemişti. (Köylüler açısından mutluluk verici bir olaydı. Çünkü köyün doktoru da bu lanetlik hikâyeye inanıyordu.) Halkın bir kısmı da Mila’nın annesinin bir deli olduğunu iddia ediyordu. Hatta onu, bataklığı ele geçiren kötü ruhlarla birlikte ateş dansı
yaparken gördüklerini söyleyenler bile vardı. Herkes kendince bir şey uyduruyordu. Özellikle de pazar günleri köy
meydanındaki içkili kafede kafa çekenler akıl almaz şeyler söylüyorlardı. Annem bir keresinde, tezgâhın gerisinde sohbet edenlerin konuşmalarına kulak misafiri olmuş. İçlerinden biri;
“Bu zavallı kız o lanetli evde tek başına yaşarken bize yuh olsun… Biz hepimiz ödlekler sürüsüyüz.” demiş. Bunun üzerine bir başkası alaycı bir kahkahayla;
“Bataklığa mı gitmek istiyorsun yoksa?” diye gülmüş.
Bunu duyan annem iyice sinirlenmiş:
“Zavallı kızcağız kayıplara karıştığında veya onun cansız bedenini bir yol çukurunda gördüğünüz zaman da böyle arsız arsız gülecek misin?” diye bağırmış.
Anneme cevap veremeyen adam, burnunu şarap kadehine dikip kendi kendine homurdanmakla yetinmiş. Bütün meyhane sus pus olmuş. Bunu fırsat bilen annem:
“Bu kızcağızı kendi hâline bırakamayız.” demiş.
Müşterilerden biri;
“Ama biraz akıllı olmak lazım…” diye lafa girmek istemiş, ama annem onu dinlememiş bile.
“Aha ben oraya gidiyorum.” diyerek kafenin kapısını çarptığı gibi dışarı çıkmış. Annemin bu davranışı, kafedeki erkek müşterilerin onurunu incitmiş olmalı ki, bir süre sonra onlar da annemin peşine takılmışlar. İçeride
kafenin patronundan başka kimse kalmamış. Ben bu olup bitenleri kafe sahibinden öğrendim:
“Dükkânı kapatamazdım ya.” dedi adam. Ardında da;

“Haydi ne duruyorsun sen de gitsene!” diye güldü.
Kafe sahibinin iğneli sözlerine aldırmadım, ama ben de diğerlerinin peşine takılmadan edemedim. Hatta güvenlik gerekçesiyle yolda yürürken yerde duran iri bir odun parçasını da elime aldım. Dağda konuşlanmaya giden bir komanda taburu gibi annem önde, diğerleri arkada, ben de onların peşinde, rap rap yürüyerek bataklığın önüne
kadar geldik. Herkes, korku belasına, parmak ucuyla havada birer haç işareti çizdi. Annem, önüne dikilen saz bitkilerini ve kamış otlarını aralayarak lanetli bölgeye ulaştı. Bu arada ben, elimdeki odun parçasını daha bir sıkı
kavradım.

Bataklığın, gerçekten de adına yakışır bir havası vardı: Her yer, vıcık vıcık çamur ve rutubet kokuyordu. Sadece, üzerinde yürüdüğümüz patika yol birazcık kuruydu. Korkudan tiril tiril titriyordum. Önümde yürüyen adamdan fazla uzak kalmamaya özen gösteriyordum. Bir yandan da, endişeli ve ürkek gözlerle sağımı solumu kontrol ediyordum.
Biraz sonra, etrafı bataklık bitkileriyle çevrilmiş olan lanetli ev göründü. Evin önüne vardığımızda, hepimiz nefes nefese soluyorduk. Çıt çıkarmadan, evi baştan aşağı şöyle bir süzdük. O sırada, kafamda büyük annemin anlattığı öykü canlandı. Demek her şey, iki yüz yıl önce burada geçmişti. Ve o lanetli ev, şu anda, önümde dikilip duruyordu. Doğrusunu isterseniz, ben bu evin daha büyük olduğunu hayal ediyordum. Hatta, çevresini saran yüksek kulelerde kargaların uçuştuğu bir ortaçağ şatosu canlandırıyordum gözümün önünde.
Oysa karşımda duran ev, sıvaları dökülmüş, duvarları çatlamış küçük bir harabeden başka bir şey değildi. Çatısında kiremitleri bile yoktu. Yağmurlu günlerde, içeriye su geçiriyor olmalıydı. Annem, derin bir nefes aldıktan sonra kapıya üç kez vurup bekledi. Cevap gelmeyince, yeniden vurdu. Bu kez, kapının tokmağı yavaşça çevrildi. Açılan kapıyla birlikte, içeriden bir kadın çıktı. Siyah saçlı, yeşil gözlü bir kadın… Tıpkı Mila’ya benziyordu. Annem titrek bir sesle;
“Siz Mila’nın annesi misiniz?” diye sordu.
“Ne istiyorsunuz?”
“Köy halkı olarak, niçin hiç ortalıklarda görünmediğinizi merak
ediyorduk.” dedi annem. Kadın alaycı bir kahkaha attıktan sonra;
“İnsanı evinden çıkmaya zorlayan bir yasa mı var?” dedi.
“Yok, tabi.” diye kekeledi annem.
Bu arada ben, kapı aralığından Mila’yı görmeyi denedim, ama göremedim. Dış kapının karşısındaki oda boştu, kimsecikler yoktu. Kadın:
“Başka bir isteğiniz var mı?”diye sordu.
Annem, iyice heyecanlanmıştı. Umudu kırık bir ses tonuyla;
“Özür dileriz.” demekle yetindi.
Kadın, bunun üzerine kapıyı yüzümüze kapatıp yeniden içeri girdi. Bizimle birlikte gelenler, sinirlenip homurdanmaya başladılar.Gereksiz yere kendilerini oraya kadar sürüklediği için annemi suçladılar. “Bu lanetli yerden ötürü başımıza herhangi bir şey gelecek olursa,bunun hesabını sen ödersin. Sen ve bütün ailen öder.” diye ona gözdağı verdiler. Onlara cevap vermemek için kendimi zor tuttum. Adamlar, homurdana homurdana izlerinin üzerine geri döndüler.
Bu arada ben, içimdeki gizemli korkuya rağmen, Mila’yı görmeden oradan ayrılmak istemiyordum. Yüreğim sanki yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Yanılmıyordum; Mila’nın orada, çok yakınlarda bir yerde olduğundan emindim. Evin çevresini şöyle bir dolandım. Bu, fazla zamanımı almadı. Zaten topu topu iki göz odadan ibaretti. Camları toza toprağa bulanmış her iki odayı da gözden geçirdim. Birinci oda boştu. Birkaç dakika önce kimseyi göremediğim ikinci odada ise, şu anda, yere oturmuş bir kız çocuğu duruyordu: Bu Mila’ydı. Dizine koyduğu bir kitabın sayfalarını çeviriyordu. Gözlerim annesini aradı, ama kadın yok olmuştu. O sırada Mila başını kaldırdı ve onunla göz göze geldik. Kızın yeşil gözleri, beni ilk karşılaşmamızdakinden daha çarpıcı bir biçimde etkilemişti. Bu bakış, beni rahatlatmak yerine içime tuhaf bir korku salmıştı. Zihnimde, “Bü-yü-cü! Bü- yü-cü!..”çığlıklarını işitir gibi oldum. Bataklığa girdiğimiz andan beri içime çöken ürküntüye daha fazla dayanamadım. Bacaklarım titremeye başladı. Ansızın, bir korku çığlığı atarak anneme doğru koştum. Bu arada elimdeki sopayı da pencerenin dibindeki çamurlu suya fırlatıverdim.
O gece boyunca, kafamda iki soru dönüp durdu: Meseleyi daha net görebilmek için, bu soruları bir deftere yazdım:
1. Açık kapıdan iç odaya göz attığımda Mila orada yoktu. Ama aynı odaya pencereden baktığımda kız oradaydı. Niçin? Bu sorunun belki şöyle bir açıklaması vardı: Ben evin çevresini dolanırken, Mila da öbür odadan bu odaya geçmiş olabilirdi. Ama benim asıl üzerinde durduğum ikinci soruydu:
2. Mila’nın annesi dış kapıyı örter örtmez nereye kaybolmuştu? Çünkü pencereler, birbirlerine o kadar yakındı ki, bir odadan diğerine geçerken, benim onu görmemem imkânsızdı. Olacak şey değil… Evin içini pencereden kolaçan ettiğim hâlde, Mila’nın annesi bir daha ortalıkta görünmemişti. Bir anda nasıl kaybolmuş olabilirdi? Sorunun cevabını bulamadan uykuya daldım.
Bataklıkta olup bitenler, rüyamda bir kâbusa dönüştü: Mila, lanetli evin bir köşesine büzülmüş oturuyordu. Yerinden kıpırdar kıpırdamaz, ansızın bir kadına dönüşüyor; ardından tekrar kayboluyordu. Her görünüşte, faklı bir yüz ve farklı bir bedenle ortaya çıkıyordu. Bazen, tıpatıp Mila’ya benziyordu. Bu, iki yüz yıl önce öldürülen kadındı. Birden, sıçrayarak uyandım. Pijamalarım sırılsıklam tere batmıştı. Sanırım annem haklıydı: Mila o evde tek başına yaşıyordu. Bize kapıyı açan kadın, onun annesi falan değil, bataklığın uğursuz hayaletinin ta kendisiydi. Ve Mila da onun büyülenmiş tutsağıydı. Yalnızlığının altında yatan sır da buydu. Mila’nın bakışlarındaki gizemli çağrıyı şimdi daha iyi okuyordum. O yeşil gözler, aslında, “İmdaaat!” diye haykırıyorlardı.

Sabah kahvaltısında, vücudum hâlâ ateş gibi yanıyordu. Tuhaf bir heyecan içinde, büyük anneme döndüm ve sordum:
“Bataklıkta tutsak olan birini kurtarabilir miyiz büyük anne?” Annem, büyük annemin cevap vermesine fırsat bırakmadan beni azarladı:
“Bir daha bataklık lafını ağzına alma!” diye bağırdı. “Ne bataklıktan ne de kızıyla birlikte orada yaşayan o çatlak kadından söz etmeni istiyorum; anladın mı?”
“Ama anne, o kadın Mila’nın…”
“Yeter Pablo! Artık daha fazla konuşma!” Büyük annem, kaş göz ederek annemin yüzüne baktı. Sanırım beni
azarlamasını istemiyordu. Ama bu arada başını sallayarak;
“Bataklıktan kendini sakın yavrum!” demekle yetindi.

Artık bu konuda bir tek çarem kalmıştı: O da bütün olup bitenleri bizzat Mila’nın kendisiyle konuşmaktı. Oraya nasıl düştüğünü; özellikle de kendisine nasıl yardım edebileceğimi bana söylemeliydi. Zaman kaybetmeden, nefes nefese okula koştum. Ama nafile! Mila o gün okula gelmemişti. Onunla konuşmaya kararlıydım. Akşam, okul çıkışında
bataklığa giden yolda doludizgin koşmaya başladım. Mila’nın başına gelebileceklerden korkuyordum. Acaba biz oradan ayrıldıktan sonra kadın ona ne yapmıştı? Bir türlü geçmek bilmeyen ders saatleri boyunca, hep kötü şeyler düşündüm… Zihnimden kovmaya çalışsam da bu düşüncelerden bir türlü kurtulamadım. Hayır, onun başına bir şey gelmesini istemiyordum. Olmaz Mila! Buna asla izin veremem!..
Bataklığa girmeden önce, elime yine bir sopa aldım. İçimde hep bir tereddüt vardı. Hatta bir ara bu işten vazgeçmeyi düşündüm. Ama ben hiçbir şey yapmazsam, Mila ölecekti. Sonra, kamış otlarını yara yara ilerlemeye başladım. Heyecandan şakaklarım zonkluyordu. Ani bir kurbağa vıraklaması, küçük bir yılan hışırtısı yüreğimi ağzıma getiriyordu. Yer yer gözüme ilişen sis tabakaları, bana o gece yaşadığım kâbusları anımsatıyordu. Elimde sopa, kulağım kirişte yoluma devam ettim. Nihayet, bataklık bitkilerinin arasında yükselen ıssız evin silüeti göründü.

Çamurlara bata çıka ilerliyordum. Kamışların arasına gizlene gizlene, yere iyice eğilerek evin arkasına dolandım. Pencerelerin dibine varınca, dikkatli bir biçimde, yavaşça yukarı doğruldum. Önceki gün, kirli cam üzerinde bıraktığım el izlerim hâlâ duruyordu. Sonra, binanın ön kısmına geçip kapıyı çalmaya başladım. Ama içeride çıt yoktu. Elimi kapının tokmağına koyup bir süre bekledim. Bu arada, küçük bir yalan hazırladım. Eğer kapıyı o kadın açacak olursa, “Öğretmenimizin benden Mila’nın ödevlerini götürmemi istedi.” diyecektim. Bu bahanenin yeterli olacağına kendimi inandırmaya çalışıyordum.
“Mila!” diye, iki üç kez seslendim ama herhangi bir cevap alamadım. Sonra, apar topar içeri girdim. Her yer toz toprak içerisindeydi. Duvarlardan örümcek ağları sarkıyordu. Sanki burada yüzyıllardan beri kimse yaşamamıştı. Her nedense, bu kez, daha önce yaşadığım korkuyu hissetmedim. Dışarı çıkıp;
“Mila!.. Mila!..” diye birkaç kez daha haykırdım. Sesim bataklığın ortasında yankılanarak yeniden kulağıma kadar ulaştı. Neredeyse ağlamak üzereydim. Her şey sona ermişti. Belki bir gün Mila’yı yeniden görebilirdim, ama o
zaman iş işten geçmiş olacaktı.

“Hayır!.. Hayır!…” haykırışlarıyla yeniden dönüş yoluna doğru koşmaya başladım. Sanki bu haykırışlar, hem Mila’yı geri getirecekmiş hem de beni bataklığın lanetinden koruyacakmış izlenimi veren bir dua tonunda yankılanıyordu. Boyumu aşan bataklık kamışları, her adım atışımda kamçı gibi yüzüme çarpıyorlardı. Vıcık vıcık olmuş çamurlu yolda, birkaç kez kayıp düştüm. Ama aynı anda, büyük bir korkuyla yeniden kalktım. Sanki o deli kadın, peşime takılmış da, birkaç saniye içinde enseme binecekmiş gibi geliyordu. Tepeden tırnağa çamura batmış bir hâlde, nefes nefese koşuyordum. Sonra birden durdum. Elimin tersiyle gözyaşlarımı kuruladım. Birkaç metre ötemde, Mila’yı gördüm: Kesik bir ağaç kökünün üzerine oturmuş; elleri dizlerinin üzerinde, ayaklarını çapraz bir hâlde öne doğru
uzatmış, yere bakıp duruyordu. Büyük bir heyecan içinde;
“Mila!” diye seslendim.
Kız, hiç kıpırdamadı. Bunun üzerine, biraz daha yaklaştım. Kendisine dokunmak üzere elimi uzattım. O anda, bütün bataklık, tarifi imkânsız bir ışık şekline boğuldu. Gözlerim kamaştı ve kapatmak zorunda kaldım. Gözlerimi araladığımda, akşam saatleri olmasına rağmen, ortalık gün ortası gibi aydınlanmıştı. Ağaç kökünün üzerinde oturan Mila, bir anda yok olmuştu. Gökyüzünde, hem de tam benim tepemde, son derece ışıltılı, tuhaf bir nesne belirmeye başlamıştı. Tıpkı uzaylıları konu alan ve benim kesip biriktirmeye çalış̧tığım gazete kupürlerindeki şekillere benzeyen bir nesneydi bu… Şimdi daha iyi anlıyorum: Demek böylesi aşk hikâyeleri de vardı.

İtalyan Taşrasına Bir Selam: Senin Köylerin/Cesare Pavese

İtalyan edebiyatından bahsederken öncelikle Dante’den, Decameron’un yazarı Boccaccio’dan, Calvino’dan başlamak farzdır. İlahi Komedya’da 14. yüzyılın ışığında Dante’nin hayalî dünyasıyla karşılaşırız. Decameron’da Floransa burjuvazisinin kadınları eteklerini savurarak önümüzden geçer, Calvino yıllar sonra Görünmez Kentler’de o kadınların isimlerinden şehirler kurar ve insana dair bazı kavramları bize kendi açtığı pencerelerden açıklar. İtalya’nın yalnız klasik manada değil modern zamanlara …

İtalyan Taşrasına Bir Selam: Senin Köylerin/Cesare Pavese Read More »

Bir Yangından Sonra

Aile denilen insan topluluğu arasındaki dinamikler, asla bir “aile” olamamış aileler, birbirini dinlemeyen, iletişim kuramayan insanlar gibi aslında olmamasını dilediğimiz ilişki biçimleri romanlarda fazlasıyla yer buluyor. Aile, edebiyat için başlı başına bir konu aslında. Bill Cleg ilk romanı ile bundan çok daha fazlasını, etkileyici bir biçimde sunuyor. Senin Hiç Ailen Oldu Mu? hem dil, hem kurgu, hem de yazarın kurguya yaklaşma biçimi olarak beklentilerinizi karşılayacak bir roman.

“Göl yok artık. Saatlerdir bu taşlık yolda ilerliyor ve suya dair hiçbir işaret yok. Arabalar, insanlar yok; Missoula’dan sonra arabayla doğru yola saptığına ya da yol ne zaman ikiye ayrılsa doğru yolu seçtiğine dair hiçbir kanıt yok. Kaybolmuş ve yalnız ama bunun bir önemi de yok. Hiçbir şeyin yok, diye düşünüyor ve bu ilk değil. Kafasındaki fikri, yani yapabileceği şu ya da bu seçimin onu ya da başka birini etkilemeyeceğini tekrar tekrar aklından geçiriyor. Daha önce olsa, herhangi bir yükümlülük ya da sonuç olmaksızın varlığını sürdürme fikri onu heyecanlandırabilirdi, ama bu tecrübe hayal ettiği hiçbir şeye benzemiyor.”

Bunlar bir yangında eski kocasını, kızını, müstakbel damadını ve sevgilisini kaybeden, böyle bir felaketten sonra artık kimsesinin olmadığının acısıyla usul usul yanan June Reid’i anlatıyor. Bu, June gibi yaşadıklarını kabullenemeyen, acısıyla yüzleşemeyecek kadar tükenmiş bir kadını anlatabilecek en uygun paragraf olabilir.
Senin Hiç Ailen Oldu Mu? Bir kadının tüm ailesinin alevlerin içinde kalmasını seyrettikten sonraki halini ve geride kalan herkesin yaşadıklarını, hislerini, bakış açısını aktaran çok başarılı bir roman. Tabii bu kayıplar asla tek bir kişiye ait olamaz. Başlarda bu felaketin en çok zarar göreni June gibi gözükse de, sayfalar ilerledikçe kızı Lolly’nin sevgilisi Will’in ailesinin acısına, Luke’un annesi Lydia’nın acısına da şahit oluyorsunuz. Tüm bu insanların ortak noktası evlat acısı, fakat hepsinin bunu yaşama, bununla yüzleşme yöntemleri farklı. Yazar Bill Cleg, felaketin boyutunu ve insanların çektiği acının derinliğini daha iyi yansıtabilmek adına tüm karakterlere ayrı ayrı yaklaşıyor. Böylece bu felaketin öncesinde yaşananları da öğreniyorsunuz. Yazarın bu konudaki sezgisel yaklaşımını çok başarılı buldum. Öyle ki sadece ana karakterlere değil, yan karakterlerin bile hayatlarına, isteklerine, beklentilerine ve hayal kırıklıklarına yakından bakabiliyorsunuz ve bunu kısa sayılabilecek bir romanda böylesine etkili bir biçimde yapabilmek büyük başarı.

Bu kitabı okurken tam olarak kendimi bir cenaze töreninin ortasında hissettim, garip olan şu ki romanda cenazeden neredeyse hiç bahsedilmemiş. Fakat June’un, Lydia’nın yaşadığı bu büyük acı karşısında mesela Rick’in düğün için hazırladığı pastanın parasını düşünmediğini söylediği halde bununla ilgili eşiyle yaşadığı çatışmayı anlatması insanı şaşırtıyor ama garip olan şu ki cenazelerde hep böyle şeyler olur. Kaybı yaşayan kişi için dünyadaki diğer tüm dertler bir anda anlamını yitiriyor, fakat diğerleri, her ne kadar onlar da üzülse de, hayatlarına devam ediyor.

Yazarın her bir karaktere bir ses vermesi, anlatımda kimi zaman birinci tekil şahıs, kimi zaman üçüncü tekil şahıs kullanımındaki bilinçli olduğunu hissettiğim akıllıca tercihleri beni çok etkiledi. Luke’un, Lolly’in ailelerinden uzak durmak için sebeplerini öğrendiğinizde, her bir karakterin kendisiyle ve aile ilişkileriyle yüzleşmesini gördükçe, Bill Cleg’in anlattığı tek felaketin bu yangın olmadığını anlıyorsunuz. Her ailenin, her karakterin kendine has yaşadığı bir trajedi var ve her şey yolunda giderken bile arka planda yaşananların insanları nasıl etkilediğini net bir şekilde görebilmemizi sağlayan bir roman.

Ailelere, aile trajedilerine dair yazılmış pek çok kitap var, Senin Hiç Ailen Oldu Mu? Bu romanlar arasında farklı bir çizgiye sahip benim gözümde; yazarın karakterlerin gözlerinden bakabilme becerisi, kullandığı gerçekçi dil, trajedinin boyutlarını usul usul işlemesi beni çok etkiledi.

Roman boyunca Silas’ın, Lydia’nın ve June’un yaptıklarının ve yaşadıklarının parça parça ortaya çıkması ve sonunda hepsinin yaptıklarının sonuçlarıyla teker teker yüzleşmesi çok dokunaklı. Uzun yıllar sonra bile altını çizdiğim satırları tekrar okuyacağım, karakteriyle selamlaşmak isteyeceğim, mutlaka okunması gereken, okuduğunuzda uzun süre zihninizde yer edecek bir roman.

Senin Hiç Ailen Oldu Mu?
Bill Clegg, Kafka Kitap, 241 syf

Kefernahum

         Yönetmen, Ortadoğu’daki aile kavramını tartışırken, buradan yola çıkarak küresel bir sorun olan mülteciliği gündeme getiriyor. Filmde mahkeme sürecinde hâkimin “Neden aileni mahkemeye verdin?” sorusuna Zain’in verdiği cevap, aile kavramını tartışmak adına manidar: “Beni doğurdukları için.” Yönetmen, Beyrut’ta buna benzer çok sayıda aile olduğunu bize hissettiriyor.

Günümüz dünyasının çok önemli sosyal sorunları var; mülteci olmak ve fakirlik gibi. Ülkemizde milyonlarca Suriyeli var. Savaşın ortasındaki ülkelerini terk ederek farklı bir ülkeye gitmeye ve burada yaşamaya çalışıyorlar. Birkaç yıl öncesine kadar botlarla Ege Denizi’ni geçmeye çalışırken hayatını kaybeden Suriyeli mültecilerin haberlerini izliyorduk ekranda. Ülkemiz içinde ve etrafında yaşandığı için bu hikâyenin bizzat içindeyiz. Farklı kıtalarda da buna benzer durumların yaşandığını ise medyadan öğreniyoruz.

Fakir olmak ile mülteci olmak sanırım aynı sosyo-psikolojik sonucu doğuruyor; kendini yaşadığın yere ait hissetmemek. Mülteci olduğunuzda hiç tanımadığınız bir yerde yeniden doğmaya çalışıyorsunuz. Fakir olduğunuzda ise sınıf atlayarak bulunduğunuz yeri bir an önce terk etmeye çalışıyorsunuz. Bu modern his, belki de son elli yılın en önemli trajik sonuçlarından biridir.

Her iki sorunu gündeme getiren ve Lübnan’ın Oscar adayı olarak yarışan bir film var vizyonda: Keferhanum.

 

Kefernahum, Fransızca “Kaos” anlamına geliyor ve İncil’de geçen hikâyelerde lanetlenmiş bir köyün adı.

Filmde, 1974 Lübnan doğumlu kadın yönetmen Nadine Labaki’nin imzası var. Labaki’yi daha önce çektiği Karamel (2007), Peki Şimdi Nereye (2011) adlı yapımlarda kadınları öne çıkaran filmlerinden tanıyoruz. Kefernahum’da ise çocuk bir oyuncu başrolde: Zain Al Rafeea.

Filmimiz Beyrut’un fakir sokaklarında geçiyor. Yönetmen fakirliğin kol gezdiğini filmin daha ilk dakikalarında bize gösteriyor. Sokaklar dar, pis; evler iç içe. Çoğu evin çatısı yok. Bazı evlerde aileler tek bir odada yaşıyor; Zain’in ailesinin yaşadığı gibi. Çok çocuklu bir ailede yaşıyor Zain. Doğum belgesi yok. Yaşını bilmiyoruz. Doktor dişlerine baktığında yaşını tahmin ediyor: On iki. Diğer kardeşlerinin de doğum belgesi yok. Zain okula gitmiyor ama istiyor. Ancak, babası da çalışıp eve para getirmesini istiyor.

Zain’in, Sahar adından bir kız kardeşi var. Ailesi, yaşı çok küçük olmasına rağmen beş tavuk karşılığında onu komşu bakkala satıyor. Zain’in ailesine karşı öfkesi bu olayla birlikte artıyor ve evden kaçıyor. Sokaklarda kaldığı bir gün Etiyopyalı bir mülteci olan Rahil ile karşılaşıyor. Rahil’in oturma izni yok ve burada doğurduğu çocuğunun da doğum belgesi yok. Polisten kaçarak yaşıyor. Yaşamak denirse… Bir barakanın içindeler sadece. Bir oda bile değil. Zain burada kalıp onlara yardım ederken Rahil polise yakalanıyor ve Zain, Rahil’in küçük çocuğuna bakmak, onunla ilgilenmek zorunda kalıyor. Filmin ikinci yarısı iki küçük çocuğun ayakta kalma mücadelesi şeklinde geçiyor. Zain’in bu mücadelesi aslında onun karakteriyle örtüşüyor: Azimli, kararlı, asla pes etmeyen tavrı.

Yönetmen, Ortadoğu’daki aile kavramını tartışırken, buradan yola çıkarak küresel bir sorun olan mülteciliği gündeme getiriyor. Filmde mahkeme sürecinde hâkimin “Neden aileni mahkemeye verdin?” sorusuna Zain’in verdiği cevap, aile kavramını tartışmak adına manidar: “Beni doğurdukları için.” Yönetmen, Beyrut’ta buna benzer çok sayıda aile olduğunu bize hissettiriyor.

 

Burada tartışılan sadece “bakabileceğin kadar çocuk doğur” tavrından ziyade ailenin hayata bütüncül yaklaşımıdır. Çünkü çocuklar, içinde doğduğu ve yaşadığı toplumda şekil alıyor. Fakirliğin içinde nefes alıp veren ve eğitimden yoksun kalan çocukların çıkış noktası genelde iyi bir sonla bitmiyor. Filmde de olduğu gibi çocuklarına “yol gösteremeyen” ve varlığını hissettiremeyen ailelerin parçalanması kaçınılmazdır. Bunu Ortadoğu topraklarının geneli için söylemek mümkündür. Çünkü Ortadoğu büyük bir ailedir fakat bu aile kendisine ait olmayan ve farklı bir yol gösteren Batılı devletler tarafından yönlendirilmiştir XX. Yüzyılda. Bu yönlendirilme ister istemez toplumun parçalanmasına neden olmuştur. Bu nedenle Zain’in öfkesini, sadece ailesine değil de topluma ve devlete yönelik olarak da okumak mümkündür. Çünkü fakirlik, sadece bireysel bir sonuç değildir.

Zain’in ailesinin akademik yoksulluğunu, mahkeme sahnelerinde kaçış noktası olarak görüyoruz: Bize kimse yol göstermedi.

Bu oldukça önemli. Çünkü Zain, belirli bir yaşa gelmiş anne ve babasının aksine, kendi yolunu bulmaya çalışıyor. Bunun sadece akademik bir öğretiden geçmediğini, hayata sahici duygularla yaklaşımın da insanı doğrulara götüreceğini hatırlatıyor bize. Hataya dair birçok konuda çocukların hisleri, ailelerinden daha da yakın oluyor.

Oyunculuklara gelince başrolde oynayan Zain Al Rafeea yaşına uygun rolde harika bir iş çıkarmış. Önü açık bir oyuncu. Yakın zamanda onu farklı projelerde de göreceğimizi sanıyorum. Filmdeki diğer oyuncular da filmin hakkını veriyor. Filmin ilginç yanlarından birisi Rahili karakterini canlandıran oyuncunun çekimlerden birkaç gün sonra gerekli evraklarının olmaması ve mülteci durumundan dolayı tutuklanmasıdır sanırım.

Filmin süresi iki saati aşıyor ve dram türü filmler için tekrara düşme, ajitasyona yaklaşma adına bir risktir bu. Film bu eksende tekrara düşme sıkıntısını yaşamış. Özellikle filmin son sahnelerine yakın bölümlerde kullanılan müziğin ajitasyon tuzağına düşmesine sebep olduğunu söylemem gerekiyor.

Filmde yer alan mahkeme sahneleri, oyunculukları bir kenara bırakırsak, altı yeterince doldurulmamış, buradaki diyaloglar gerçeklikten uzak ve ajitasyona açık.

Kefernahum filmi, mülteci olmanın, zengin bir dünyada fakir bir nefes alıp vermeyi anlatan, son derece önemli bir film. Filmden çıkarken yönetmenin kalbinize attığı tohumun yeşerdiğini, yolda yürürken, sarsılarak hissediyorsunuz. Bu tür filmlere bütün dünyanın ihtiyacı var.

Hakan Savaş: “Edebiyat, hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır Pavese için”

“Sanatın bilgisi, sanatın alanındaki güzelin-güzelliğin bilgisi öğretilemez, kişiden kişiye ancak ‘bulaştırılabilir’. Bazı kitaplar bu bulaştırma işini çok güzel yerine getirir, başarır. Öyle ki, bir kez bulaşan bir daha iflah olmayabilir. ‘Yaşama Uğraşı’ da böyle bir kitaptır” diyor Hakan Savaş. Öğrencisi olma onuruna sahip olduğum bu değerli insan, gerek Pavese’nin “Yaşama Uğraşı” ile gerekse Bilge Karasu, Albert Camus, Oğuz Atay gibi isimlerin kitaplarıyla sanatın bilgisini bana bulaştırdığı gibi yeni nesle bulaştırmaya da azimle devam ediyor. Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nde Çağdaş Edebiyat ve Sinema, Felsefi Eleştiri ve Sanat, Metin Yazımı, Film Eleştiri, Sanat Felsefesi ve Estetik dersleri veren ve “Yaşama Uğraşı”nı öğrenciler için zorunlu ders kitabı kılan Doç. Dr. Hakan Savaş ile yazarak varolmaya çalışan Pavese’nin yaşama uğraşını, bu uğraşta edebiyatın yerini, yalnızlığını, acılarını ve ölüme yürüyüşünü konuştuk.

Hakan Savaş

“Bütün sanatlar gibi edebiyat da hayatın yetmediğinin itirafıdır” der şair-ressam Fernando Pessoa. Hayat yetmediği için, ölüme meydan okumak için müzikle, resimle, felsefeyle, edebiyatla uğraşır insan. Ama gün gelir bunlar da yetmez olur. Tıpkı Pavese’ye edebiyatın yetmediği gibi. Edebiyat/sanat ne zaman ve neden yetmez olur insana?

Benim için Pessoa da Pavese kadar değerli olduğu için, hatta farklı coğrafyalara, kültürlere ve zamana ait bu iki yazar arasında kan bağına benzer bir yakınlık bulduğum için olsa gerek, tıpkı Pavese’nin peşine düştüğüm gibi, Pessoa’nın da peşine düşmüş, onun şehrine, Lizbon’a gitmiş, onun oturduğu kahvede oturmuş, dolaştığı sokaklarda dolaşmış ve Jeronimos Manastırı’ndaki mezarını da ziyaret etmiştim. İzninle ben de Pessoa’dan bir alıntı yaparak başlayayım yanıt vermeye: “Hepimizin iki yaşamı var; sahici olanı: Çocukluğumuzda düşlediğimiz yaşam… Sahte olanı başkalarıyla ortaklaşa yaşadığımız” diyor Pessoa.

Aslında bu sözler “neyin yetmediğinin” bir itirafı, hatta asıl itiraf da bu sanki. Yetmeyen ne sanat-edebiyat, ne de hayat. Yetmeyen, bu yazarların sahte-yapmacık olanla yetinmeyi, avunmayı, oyalanmayı içlerine sindirememeleri, kabul etmemeleri değil mi?

Bakalım çocukluğuna ilişkin ne diyor Pavese: “Yazdıkların için zengin bir kaynak bulduğun tek dönem 6-15 yaşların arasındaki yıllardı. Bunun nedeni de şuydu: O yıllarda bir dana gibi ilgisiz, ama dünyada, çevrendeki dünyanın bir parçası olarak yaşıyordun. Benliğin, dünya ile arandaki gündelik bağlara ilgi duyuyor, seninle dünya arasındaki duygu alışverişini etkilemiyordu.” Ya da şu cümlesi: “Yaşlanmaktan daha acı bir şey var: Çocuk kalmak.” Bu cümleler “Yaşama Uğraşı”ndan yani günlüğünden… Ama “Tepelerdeki Şeytan” adlı romanında da şöyle yazıyor: “İnanılır şey değil, içimizdeki en eski ruh çocukluğumuzdan kalmış bize. Hep çocukmuşum gibime geliyor. Çocukluk, edindiğimiz en eski alışkanlık olmalı.”

Demek ki Pavese içi dışı bir olmaya, içtenliğe, hakikate, sahici olana ilişkin, belki de en önemlisi masumiyete, insanın masumiyetine ve insan sıcaklığına ilişkin ne biliyorsa Piomente tepelerinde, sokaklarında geçen çocukluğundan biliyor. Peki sonra ne oluyor? Günlüğünden okuyalım yine: “Benim de konusu Piomente’ye bağlı olmayan bir şiir yazabilmem gerekir elbette. Gerekir ama, bugüne kadar yazamadım böyle bir şiir. Kökleri doğuştan çevreme bağlı imgeleri özümlemekten öteye geçemedim demek ki…” Yeterince açık değil mi? Piomente çocukluğudur onun, kökleri sıkı sıkıya çocukluğuna bağlıdır. Sonra, büyür, yetişkin olur Pavese… Masumiyetin yerini iki yüzlülük, paylaşmanın yerini bencillik, samimiyetin yerini içten pazarlıklar, yalan dolan, ucuz-küçük çıkar hesapları alır. Pessoa’nın deyişiyle, başkalarıyla ortaklaşa yaşadığımız sahte dünyadır, sahte yaşamdır bu. Ve şu cümle de Pavese’ye aittir: “Bizim, başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler her zaman kendimizle kurduğumuz ilişkilerin bir yansımasıdır.” Yine her şey yeterince açık, çok açık değil mi? Kendisiyle ve uğraşıyla, yani edebiyatla kurduğu bağ kökten çocukluğuna bağlı olan bir insanın başkalarıyla, yetişkinlerin dünyasıyla sağlıklı bir bağ, iletişim kurması mümkün olabilir mi? Elbette hayır… Peki ne yapılabilir?

Eğer sanat, rahmetle andığım Ahmet Cemal Hocamın dediği gibi, alternatif bir dünya-yaşam kurgulamaksa, sanatçı da alternatif bir dünya kurgulayan insandır. Sanatın ve sanatçının başka, farklı bir dünya, yaşam seçeneği aramasına, tasarlamasına, düşünmesine-düşlemesine ve kurgulamasına neden olan şey, “olan”la yetinmemesi ya da “olan”ı olduğu gibi benimsemeyi, kabullenmeyi, onaylamayı içine sindirememesidir. Burada “olan”dan kasıt, herkes gibi sanatçının da içine doğduğu, kendisinden bağımsız var olan, hazır-verili-yerleşik gerçekliktir. “Sıradan” ya da günlük yaşamın kuralları-sınırları, doğruları-yanlışları, günahları-sevapları, ödülleri-yaptırımları önceden belirlenmiş, adlandırılmış olan bu yerleşik gerçeklikte, bireyin koşulsuz uyması, uyum sağlaması beklenen değerler ile toplumsal ahlak kuralları, tartışılmasına, sorgulanmasına izin verilmeyen mutlak doğrular olarak sunulmuştur. Yine Ahmet Hocamdan alıntılayarak söylersem “…insan, −çoğu kez bilincine varmaksızın− yerleşik her türlü düzene en azından görünüşte uymayı, sonrasız bir görev sanacak kadar kendini, içine doğduğu gerçekliğin tutsağı kılan bir varlıktır.”

Pessoa gibi, Pavese de uyumu, kolay tutsaklığı değil, zor olanı, uyumsuzluğu, yani “olması gereken”le hesaplaşmayı “insan” olarak var oluşunun temeli-zemini yapmayı göze almıştır. Bu açıdan bakılırsa, “Yaşama Uğraşı”nda da dile getirdiği gibi, edebiyat, hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır Pavese için.

 Tüm canlılar için kaçınılmaz ve önceden kestirilemez bir son “ölüm” ve biliriz ki yarın, “sonsuzluk ve bir gün kadar”dır. Ya da Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu’nda dediği gibi “sonsuzluk yalnızca bir an’dır”. Ölümlülük Tolstoy, Heidegger, Camus, Sartre ve daha başka pek filozofun/yazarın/yönetmenin/ressamın dillendirdiği üzere insanoğlunun en derin ve üzücü kaygısıdır. Bu kaygının, “Hayat, yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır” diyen Pavese’nin ömrünü de daimi olarak kemirip durduğunu net bir şekilde görürüz günlüklerinde. Bu kaygıdan tamamıyla kurtulmak mümkün olmasa da onu hafifletebilmenin çaresi de “ne için yaşıyorum?” sorusuyla ilintili değil midir?

Sanat, edebiyat yalnızca insanın ölüm korkusunu, daha doğrusu ölüm kaygısını yenmeye çalışmasının değil, ölümden çok daha beter olan “anlamsızlık-hiçlik” kaygısıyla baş etmesinin bir yoludur. Başka bir deyişle, asıl sorun ölüm-ölümlülük değil, anlam-anlamsızlık sorunudur. İşte bu nedenledir ki, adını andığın varoluş filozofları (Heidegger, Sartre, Camus vb.) için çıkış noktası ölümdür; ölümden yola çıkarak yaşamın anlamını sorgulamak istemiş ve sorgulamışlardır. Pavese için yaşamın anlamı, insanın kendisini arayışıdır. Hani güncesine “Hayat yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır” diye yazdığını hatırlatıyorsun ya sorunda, doğrudur bu. Hem de öyle bir doğrudur ki, Eski Yunan’ın, insanlığın altın çağındaki tapınağın alnına yine altın harflerle “Nosce te İpsum!” (Kendini bil!) yazılmıştır. Pavese’nin 42 yıllık ömrünün, çok kısa diyebileceğimiz ömründeki arayışın, kendisini arayışın güncesidir “Yaşama Uğraşı”. Söz konusu bu arayışta “ben kimim?” sorusuna doyurucu bir yanıt bulduğu uğraklar ise çocukluğudur, seçilmiş bir yalnızlığa dönüştürdüğü yalnızlığıdır, aşktır, aşık olduğu kadınlardır, hayal kırıklıklarıdır, şiire, romana, edebiyata dönüştürdüğü manevi acılarıdır. İnsanın tinsel-manevi acısını nasıl sanata dönüştürebileceğini Dostoyevski’den öğrenmiştir öğrenmesine ama bu konuda Dostoyevski’den daha ileri gitmiş, acıdan yararlanmanın ve acıyı sanata dönüştürmenin en uç noktasını deneyimlemeyi, yani ölümünü de sanata dönüştürmeyi göze almış ve başarmıştır! “Başarmıştır” dedim, çünkü Pavese’nin intiharı edilgen bir vazgeçiş, bir kaçış, korkaklık, yenilgiyi kabulleniş, başarısızlık değil, tam tersine son derece bilinçli bir “seçim”dir. Az önce sanatın alternatif bir dünya kurgulamak olduğunu söylemiştim. Pavese yalnızca sanat yapıtını, edebiyatı değil, kendi yaşamını da alternatif bir yaşam olarak kurguladığı için sanata dönüştürmüştür. Yalnızca kendi seçimleriyle alternatif bir yaşam kurgulayan ve yaşayan bir insanın kendi ölümünü ecelin, yazgının ellerine bırakması düşünülemez elbette. Başka bir deyişle, yaşamı gibi ölümü de kendisine, Pavese’ye ait olmalıdır ve olmuştur da.

 Pavese’nin izini süren Tezer Özlü ya da Virginia Woolf, Ernest Hemingway, Stefan Zweig, Vladimir Mayakovski, Jack London, Sadık Hidayet gibi isimler ecelin kapıyı çalacağı zamanı bekleyemeyip, kendileri ölüme konuk olmuş yazarlar/yazarak yaşayanlar. “Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır; intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir” diyen Camus haklı gibi görünüyor. Bir tek felsefe sorunu bu olmasa da en önemlilerinden biri. Ne dersiniz?

Metafizikten yüz çeviren, insanın ve insan aklının yazgısı demek olan metafiziği felsefeden dışlayan ve küçümseyen, hor gören bir çağda, 20. yüzyıl felsefesinin ve filozoflarının yüzüne tokat gibi inen bir soruydu bu. Yaşamın anlamının ne olduğunu soruyordu Camus ve bilindiği gibi bu soruya aradığı yanıtın çıkış noktası da “anlamsızlık”tı, hiçlikti (nihilizm) ve uyumsuzluktu (absürd). Ancak Camus’un düşünce serüveninde bunlar, yani anlamsızlık, hiçlik ve uyumsuzluk bir son ya da sonuç değildi; hesaplaşılması-yüzleşilmesi gereken meselelerdi ve cesurca-dürüstçe yüzleşerek “başkaldırı” felsefesine, sonucuna vardı. “Düşünüyorum, öyleyse varım”ın yerine “Başkaldırıyoruz, öyleyse varız”ı koydu ve ekledi: “Tek başına mutlu olmak utanılacak bir şeydir.” Camus’un başkaldırı düşüncesinde tutunacak, sağlam bir “değer” olarak “hak-adalet” kavramıyla birlikte “direniş” ve “dayanışma” vardı. Başka bir deyişle, “insan ne için yaşar?”, dolayısıyla “yaşamın anlamı nedir?” sorusunun yanıtı, hak-adalet arayışı, dayanışma ve nihayetinde insanın özgürlüğüdür diyebiliriz. Öte yandan özgürlük dediğimiz kavramı sorumluluktan ayrı düşünmek, ele almak olanaksızdır.

 Demir Özlü, Önünde Boş Bir Uzam isimli kitabında şöyle der: “İnsan yaşama dayanmalı, sonuna kadar yaşamalıdır. Ama o yolu tutanlara da derin bir saygı duyarım. (…) Yaşam kadar ölüm de saygı değerdir.” Ölümün de yaşam kadar saygı değer olması hakkında ne düşünüyorsunuz? “İnsanın değeri”ni ve bu yolu tutan, “değerler” üreten yazarları da göz önüne alırsak ölüm, hangi durumlarda saygıdeğer olabilir?

Belki de bu sorunun en anlamlı yanıtı, Pavese’nin sözcüğe yüklenen olumsuz anlamıyla intiharı değil, kendisine, kendi iradesine ve seçimlerine bağlı olarak yaşaması ve “kendi ölümünü ölmesi”dir. (“Ah Tanrım, herkese kendi ölümünü ver. / Ölmek, sonu olsun ki öyle bir hayatın, / içinde sevgi olan anlam ve keder” diyen de bir başka şair Rainer Maria Rilke’dir.)

Fotoğraf: Hakan Savaş

Pavese hiçbir zaman yaşamı, insan yaşamını küçümsememiş ya da değersiz olarak görmemiştir. Yaşamı değersiz gördüğü için intihar etmiş değildir. Yine günlüğüne, “Yaşama Uğraşı”na bakalım, şöyle yazıyor: “Hayatın düşünceden daha önemli olduğunu kavramak, bir okur-yazar, bir aydın olmak demektir. Bu da insanın düşüncesinin yaşama dönüşmediği anlamına gelir.” Bu sözler bir şairin, edebiyatçının değil bir yaşam filozofunun, yaşama felsefesini bilen bir düşünürün kaleminden çıkmış gibidir. Hatta gibisi fazla, Pavese bir yazar, bir sanatçı olduğu kadar bir düşünürdür, yaşam filozofudur. “Yaşam tüm bilgeliğimden daha değerliydi benim için” diyen Nietzsche’nin yaşama felsefesiyle Pavese’nin düşüncesi benzer bile değil, tıpatıp aynıdır. Pavese için yaşamdaki, yaşamındaki en önemli ve öncelikli, temel değer, edebiyattaki başarısı, ünlenmesi, aldığı ödüller, kariyeri, para pul, vb. değil, yaşamın kendisidir. Yaşamı, yaşamın kendisini değer olarak temele koyduktan sonra, ikinci önemli, öncelikli değeri çağırır ve adlandırır: İnsan.

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından yazdığı, “İnsana Dönmek” başlıklı makalesinde yazdıklarına bir bakalım, şöyle diyor: “Korku ve kanla dolu geçen o yıllar bize, korkunun ve kanın her şeyin sonu olmadığını da öğretti. Tüm dehşetin ortasında ve dehşete karşın, gücünü hiç yitirmeyen bir şey var; insanın, insanla insan olarak açıkça karşılaşabilmesi.” İnsanın hiçbir zaman korkuyla dolu bir yalnızlık içerisinde geçen o yıllardaki kadar yalnızlıktan uzak olmadığını duyuran Pavese’nin emin olduğu tek bir gerçek vardır: İnsan. Yine aynı makalesinde, savaşın en zorlu günlerinde, insanın, insanla insan olarak karşılaştığı her yerde, tanımadıkları birinin bir tek bakışı, bir göz kırpışı ile kendilerine gelip, uçurumun kenarından geri döndüklerini anımsatan Pavese şöyle yazar: “Her yerde, en bilgisiz veya karanlık gözlerde bile katılmanın bize kaldığı bir insan sevgisinin ve bir masumiyetin gizli olduğunu biliyorduk ve bilmekteyiz. O günlerde pek çok sınır, pek çok anlamsız duvar yıkılıp gitti. Her insanın salt varlığından yükselen, bilinçdışı yardım isteyen çağrıyı bir süredir izlemekte olan bizler de nasıl bir zenginliğin her yanımızı kapladığını ve bizi sürüklediğini görünce hayretler içinde kalmıştık.”

Dönüp dolaştık yine yaraya-yaralanmaya, acıya, acı çekmeye geldik değil mi? Evet, çünkü şöyle diyor Pavese: “Duyularımızın çalışması dışında, gövdemizin yaptığı her şey dikkatimizden kaçar. Kan dolaşımı, sindirim gibi gövdemizin yaşamımızla ilgili en önemli işlevleri hakkında hiçbir şey bilmeyiz. Ruhumuz konusunda da bu böyledir; düşüncelerimizle ilgili kabataslak bir bilgiden öte, ruhumuzun çalışmaları, değişimleri ve bunalımları konusunda hiçbir şey bilmeyiz. Gövdemizin işleyişindeki incelikleri ancak bir hastalık sonucu anlayabiliriz. Aklımızın ve ruhumuzun işleyişini de dengemizi yitirdiğimiz zaman.”

Kazancakis’in Zorba’sındaki piskopos şöyle der: “Ölmezlik, bizim ölümlü hayatımızda da vardır; ama onu tek başımıza bulmamız çok güç; ölümlü kaygılar aldatır bizi. Bu ölümlü hayatı, yani ölümsüzlüğü yaşamayı, yalnız az kimse başarır.” Aslında edebiyat tarihi, geride bıraktığı eserleriyle bu ölümsüzlüğü yaşamayı başaran, ancak Pavese gibi kendi iradeleriyle yaşamın ucuna yürüyen yazarlarla dolu. Buradaki açmazı nasıl değerlendirmek gerekir?

Pavese’nin bir önceki cevapta andığım sözleri aynı zamanda ölümlü-sonlu insan yaşamındaki sonsuzluğa-ölümsüzlüğe ilişkin bu soruna da bir yanıt olabilir. Kazancakis’in Zorba’sı, Angelopoulos’un “Sonsuzluk ve Bir Gün”ü aynı yanıtı verir: Ölümsüzlük, öte dünyada, ahirette değil, bu dünyadadır. Bu dünyada ama nerede? Sorunun bir yanıtı da Dostoyevski’nin “Ecinniler”indedir. Şöyle bir konuşma geçer bu yapıtta:

⸺ Öteki dünyadaki sonsuz hayata inanmaya mı başladınız?

⸺ Hayır öteki dünyadakine değil, bu dünyadaki sonsuz hayata inanıyorum. Öyle anlar vardır ki, onlara eriştiğinizde zaman bir anda durur, yerini sonsuzluğa bırakır.

Pavese için yanıt, yani ölümün yerini ölümsüzlüğe bıraktığı an bir bakış, bir göz kırpış anıdır, insan sıcaklığıdır. Öte yandan bu duyarlılığa sahip bir insanı yine tek bir kötü bakışla, tek bir incitici sözle öldürmek, ölmüşten beter hale getirmek de kolaydır ve ne yazık ki Pavese, özellikle gönül ilişkilerinde defalarca yara almış, defalarca ölmüş-öldürülmüştür. Ama yarası olmayanın şiiri de olmaz. Öyledir…  Şiir sözcüğünün köken olarak bir anlamı çakıl taşının üzerinden akan suyun sesiyse, bir başka anlamı da “yara izi”dir. Arapça “kelm-kelem” yara demektir ve kelime-kelam sözcükleri kök aldıkları yaranın-yaralanmanın anlamını da taşırlar. Hani “kan var bütün kelimelerin altında” der ya Cemal Süreya, doğrudur, hakikattir bu. Kelime insanın tenindeki, ruhundaki, benliğindeki o yaranın izidir.

Hasan Ali Toptaş “Hikâye, kelime kusarak değil kelime yutarak yazılır” diyor. Yazarak yaşamanın/varolmanın yolu, iyi bir okur olma gayretinden ve dolayısıyla çokça okumaktan geçiyor. Okumak, yazmak ve Pavese’nin “yazarak yaşama uğraşı” üzerine konuşabilir miyiz?

Yazı-yazma eylemi ile yaşam arasındaki bağın niteliğinin ne olduğu ya da nasıl bir bağ olduğu meselesi kişiden kişiye, yazardan yazara değişen çetrefil bir konu. Pavese için yazmak, nefes alıp verme nedeni, varlık gerekçesidir. Edebiyat, Pavese için yaşamla arasında bağ kurmanın yalnızca en etkili değil, tek-biricik yoludur. Yalnızca yazarak çocukluğuna, çocukluğundaki dünya ile arasında kurduğu o dolaysız, içten bağa tekrar kavuşabilir. Yazdıkları için en önemli ve zengin ilham kaynağının çocukluğu olması tesadüf değildir. Pavese’nin çocukluğu bir misillemedir. Dünya ile; öteki insanlar, başkaları, kadınlar ile arasına giren uzaklığa, kopan bağlara karşı bir misilleme… Ve tekrar etmem gerekirse, edebiyat dediğimiz şey onun gözünde “hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır.”

Pavese’nin “Yaşama Uğraşı”, bildiğimiz günlüklere pek benzemiyor. Örneğin “ben” demez, kendisine ve ikinci tekil şahısla, “sen” diye hitap eder ve kendini sürekli eleştirir, azarlar, uyarır. Ayrıca estetik ve biçem kaygısı taşıdığı da açıkça görülür. Pavese’nin günlüklerini başka günlüklerden ayıran özellikler nelerdir?

Sanatçı içinde yaşadığı çağın ve o çağın insanının, toplumun tanığıdır. Söz konusu bu tanıklık, olup-biteni uzaktan seyreden anlamında, edilgen bir tanıklık değildir. Sanatçı için çağının tanığı olmanın eyleme dönüşmüş hali, ortaya koyduğu yapıtıdır, sanat yapıtıdır. Öte yandan, Bertolt Brecht’in duyurduğu gibi “tüm sanatlar, en yüce sanat olan yaşama sanatına hizmet ederler.” Pavese’yi ve onun ortaya koyduğu sanat yapıtları içinde, yani yazdığı romanların, şiirlerin yanı sıra, güncesini, “Yaşama Uğraşı”nı ayrıcalıklı kılan da budur. Pavese günce ya da günlük adı verilen yazın türünün sınırlarını aşmış ve bu türün başyapıtı diyebileceğimiz nitelikte bir yapıt yazmışsa, bunun nedenini, yaşamını −ölümü de dahil olmak üzere− sanata dönüştürmüş olmasında aramak gerekir sanıyorum.

“Demek insan, hayata yeniden başlamayı deneyebiliyor” diyor Sartre. Yazmak, yazarak varolmak da hayata yeniden ve yeniden başlamayı denemek değil midir aslında? Yeryüzüne dayanabilmek için yazar insan. Varlığını yazarak inşa eden Pavese neden “artık yazmayacağım” diyebilmiş ve yeniden başlama cesaretini gösterememiştir?

Yalın bir yanıtı var bu sorunun: Yorgunluk. Artık acılarından, yalnızlığından, bağlanış ve kopuşlarından bir “yazı”, bir şiir, roman ya da öykü, kısacası sanat değeri taşıyan bir yapıt çıkaracak, pisliği altına çevirecek dermanının kalmamış olmasıdır. İntiharından hemen önce İtalya’nın en saygın edebiyat ödülüne layık görülmüş olmasına rağmen bilir ki, “insanın ülkülerine erişememesinden de acı bir şey vardır: Onları gerçekleştirmiş olmak.”  Öyle ya, hayatın saldırılarına karşı kendisini sürekli edebiyatla savunan insan yorulur. Ve bir şey daha var, son cümlesinden, yani “artık yazmayacağım” dan önceki birkaç sözcüğü de çok önemli Pavese’nin. “Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım” diyor. Bunu dediği zaman elbette sözün-yazının ta kendisinin bir eylem, hem de dünyayı değiştirecek güçte bir eylem olduğunu unutmuş değildir. Ama kötü yazmanın, sahici olmayan kelimeler, cümleler kurmak demek olduğunu da bilir. Sahici olan ise insanın iç dünyasındaki değerlerdir: “Şiire yoğunluğunu veren insanın iç dünyasındaki değerlerdir. (…) Üslup, insanın kendi iç hayatını dile getirişidir” derken, trajik arayışının sonlanmak üzere olduğunu duyumsar: “Artık bir iç hayatın yok. Daha doğrusu iç hayatın artık nesnel bir şey: Yaptığın iş (düzeltmeler, mektuplar, kitapların bölümleri, görüşmeler) bu korkunç bir şey. Kararsızlık, korku, hayatın şaşırtıcı bir şey olduğu duygusu yok artık sende. Kuruyup gidiyorsun.” Torino’da, Roma Oteli’nin 346 numaralı küçük odasında umutsuzluk içinde, hiçlikte kuruyup gitmekten ya da korkuyla, pişmanlıkla eceli beklemektense, kendisi için en önemli olan şeye, tek varlık gerekçesine bir son vermeyi seçmiştir: “…artık yazmayacağım.”

Fotoğraf: Hakan Savaş

Pavese’nin yaşama uğraşında büyük yer tutan “acı çekmek”, “yalnızlık”, “korku”, “ölüm/ölüm korkusu”, “aşk/kadınlar” gibi kavramları varoluşçuluk penceresinden değerlendirip bu kavramları yeniden bir “yaşama felsefesine” dönüştürebilmenin yollarından bahseder misiniz?

Varoluş filozofları “sınır durumlar” olarak adlandırıyor, kavramsallaştırıyor bu konuyu. Karl Jaspers’in varoluş felsefesinin anahtar kavramlarından biri olan “sınır durumlar” ın ne olduğunu anlamanın da her ne kadar ilk bakışta kolaymış gibi gözükse de, aslında oldukça zor olduğu söylenebilir. Jaspers’a göre varoluş ancak eylemde ortaya çıkar ve ölüm, acı, kaygı, tedirginlik, korku gibi, insanı belli bir olgunun sınırına götüren durumlarda gerçekleşir. Görüldüğü gibi, böyle bir tanım çerçevesinde anlaşılması zor görünen hiçbir şey yoktur. Oysa zorluk tanımda, düşünce düzleminde değil, sınır durumların bilgisine ancak bu durumlarda kalarak, yani yaşayarak sahip olunabileceğini bilmektedir. Başka bir deyişle, sınır durumların bilgisi aktarılarak edinilebilecek bir bilgi değildir; ancak kişinin kendi yaşam deneyiminin bir parçası olarak edinilebilir, öğrenilebilir. Eski Yunan’ın tapınağına yazılan “Kendini Bil!” buyruğundaki bilmek-bilgi sözcüğü de nakli, dolaylı ya da aktarılan bilgi değil, kişinin doğrudan kendisinin edindiği bilgi anlamındadır. Sınır durumlara ilişkin olarak şu da söylenebilir; insan bir akıl varlığı (homo sapiens) olduğu kadar duyumsayan, duyguları, tutkuları olan bir varlıktır. Tutku derecesine varan her duygu-duyum onu hazırlayan etkenlere karşı belli bir duyarlılık yaratır ve daha önce farkına varmadan geçtiğimiz pek çok şeyi, inceliği, ayrıntıyı görmemizi, anlamamızı, kendimizi daha iyi tanımamızı sağlayabilir.

2017 yılında, Torino’ya gittiniz ve Pavese’nin son günlerini geçirdiği, ardından da yaşamına son verdiği Otel Roma’daki 346 no’lu odasını görme ve orada Pavese’nin izini sürme şansına sahip oldunuz. Bu nasıl bir deneyimdi, Pavese’ye dair neler buldunuz o küçük otel odasında?

 “Herkes için başkadır bakışı ölümün / … ölüm gelecek, gözlerin olacak gözleri” diye yazmıştı Pavese. Ölmeye yattığı o tek kişilik, küçük yatağının baş ucunda durdum ve onun gözleriyle baktım odaya, dünyaya, yaşama. Benim için de işte o an sonsuzluk ve bir gündü: sonlu-ölümlü yaşamımda ölümsüzlüğü, sonsuzluğu duyumsadığım, kısacık ama çok yoğun, büyüleyici bir andı diyebilirim.

Son olarak gençlerin kitaplarla ilişkisine gelmek istiyorum. Hesse “Bugün pek çok insan görürüz, cıvıl cıvıl yaşam varken kitapları sevmeyi gülünç ve yakışıksız bulur, kitapları sevemeyecek kadar yaşamın kısalığından ve değerliliğinden dem vurur, öte yandan haftada sekiz gün kafeterya müziğini dinleyip dans etmekle pek çok saat harcamaktan geri kalmazlar” diyor. Gençlerle iç içe bir akademisyen olarak, teknolojiyle kuşatılmış günümüz gençliğinin kitaplarla ilişkisini değerlendirir misiniz?

Benim “Estetik” dersimde öğrencilerin zorunlu ders kitabı Pavese’nin günlüğüdür, “Yaşama Uğraşı”dır. Estetiğe ilişkin kuramsal kitaplar varken, bir yazarın günlüğünü okutmak ilk bakışta alışılmadık, yadırgatıcı ya da şaşırtıcı gelebilir. Ancak yine Pavese’nin dediği gibi “Etik değerler, ahlakın özü, gerçeğin ışığı öğretilemez. Her insan kendi içinde yaratmak zorundadır bunları. Bu kavramlar mutlak, zaman ve toplum dışı değerler olduğu için başkalarına iletilemez. Kelimeler bu kavramları ancak ana çizgileriyle dile getirebilirler.” “Estetik nedir?” sorusunun bir yanıtı “sanatın alanındaki güzel-güzelliktir”. Ama “güzel-güzellik nedir?” sorusu, yapısı gereği yanıtsız bir sorudur. Sanatın bilgisi, sanatın alanındaki güzelin-güzelliğin bilgisi öğretilemez, kişiden kişiye ancak “bulaştırılabilir”. Bazı kitaplar bu bulaştırma işini çok güzel yerine getirir, başarır. Öyle ki, bir kez bulaşan bir daha iflah olmayabilir. “Yaşama Uğraşı” da böyle bir kitaptır. Öte yandan tıpkı yazı gibi, yazma eylemi gibi, okuma da her birimizin, kendi yaşam deneyiminin parçası olan bir serüvendir. Dolayısıyla bir başkasına, öğrencilerime verebileceğim hazır okuma listeleri yok, olsa da vermem. Elimizde hazır bir rota, haritayla yapılan ve varılacak yerin belli olduğu yolculuklarda serüven duygusu yoktur. Okuma yolunda düşelim, sendeleyelim, kaybolalım, yanılalım ama iyisiyle kötüsüyle, yanlışıyla doğrusuyla bizim serüvenimiz, kendimize ait bir serüven, yolculuk olsun isterim. Genç arkadaşlara, öğrencilere bu serüvenin tadını bir kez bulaştırabilirsem (teknolojiye, göz alıcı, çoğu zaman göz boyayıcı dijital dünyaya rağmen) onların da iflah olmayacağını sanıyorum ya da umut ediyorum diyebilirim.

Pavese’de Yaratmak, Şiir ve Aşk: Katık Edilen Acı İle

Kendimizden başlıyoruz elbette. Kendimizi ikna etmeye çalışıyoruz. İlk okuruyuz kendimizin belki ama son olmayalım istiyoruz. Yazarken kendi kendimize konuştuklarımızın nihai sahibi ise Pavese’nin sözünü ettiği o kalabalık. Yazmayı bir zevk olarak anıyor burada, o cümlede. Yazmak her zaman zevk mi? Benim için öyle mi? Şu anda bu satırların okuru olarak size soruyorum: Sizin için öyle …

Pavese’de Yaratmak, Şiir ve Aşk: Katık Edilen Acı İle Read More »

Heybesizler

“Dalgınlığın hakkımüktesep sayıldığı, gafleti, rehavetle sürdüren ve olumlayan bir hâl.” dedi içinden, kendisini unutanları unutan adam adımlarını sıklaştırarak.

“Peki, heybesizlerin avare avare dolaştığı bu şehirde benim ne işim var?” diye o sürekli içini kemiren soruyu sordu kendine.

Göz hizasına gelen her yerde, şehrin caddelerinde dolaşan bedenlerin her biri bir dünya sayıyor kendini. Caddeler, sokaklar, AVM’ler, dünya kadar dünyalılarla dolup taşıyor. Attıkları her adımla, yaptıkları her eylemle üzerinde gezindikleri gezegeni eksiltmelerinin ayırdında değiller.

Unutulduğunu ve unutan adam olmak için bir ömür bedel ödediğini de unutmuştu. Hoş, insan sürekli içini acıtan şeyleri unutmasa, unutmaya çalışmasa yerkürenin ağırlığına göre tasarlanmamış bedeni bu yükleri nasıl taşıyabilirdi ki? Evet, sorularda adımları gibi sıklaşmaya başladı zihninde! Unutanlarla, unutulduğunu unutan kendi gibileri düşündü bir an; “Her canlı gibi ben de onlar da farkında olarak, olmayarak, sonucunu merak etsek de akıbetimize yürüyoruz. Gözümüzü açtığımız andan itibaren tanık olduklarımızın irademizle bizi bir tercihe zorladığı şu dünyada yaşamaya çalışmak başka nasıl mümkün olabilir ki?” diye mırıldandı. Kendisiyle ilgili zihninden geçenleri biraz öteleyerek, pervasızca çoğalan kalabalıklara baktı;

Oysa, hayatta sahip oldukları, sahip olacakları, kaybettikleri, kazanacakları ne varsa, endişeleri, sevinçleri, öfkeleri, kaygıları, bencillikleri, bir yelken gibi şişirdikleri içi boş özgüvenlerinin, bedenleri üzerinde saklayamadıkları sırlarını yüz ifadeleri sırıtır gibi ele veriyor. “Ben aslında” ile başlıyor savunmaları. Oldum olası, birinci tekil şahıs olarak yapıyorlar vurgularını. İçi boş olsa da cümlelerinin, ettikleri kelamın özeti; ne olur beni dikkate alın acizliğini haykırıyor.

Sanki, heybesizlerin bedenleri beyinlerinden bağımsız büyüyor. Bedenlerinin kapsamında baş yok ama varmış gibi sayıyorlar.  Yaptıklarını sorgulamasa da insan suretinin tamamlanması için baş, bedene şeklen refakat ediyor. Kendi başlarına kaldıklarında uykularını bölen, zihinlerini yoran, var olma nedenlerini sorguladıkları hüküm geceleri pek yok. Yaşadıklarından dolayı, canlarını yakan, ümitsizliğe düşüren ne varsa bağımlı oldukları küçük-büyük ekranların gözbağcılığı öteliyor, gündemlerinden düşürüyor, önemsizleştiriyor. Beyaz günahların cazibesine kapılıp, yaptıklarını bir süre sonra, sanki yaşanmamış sayıyorlar.  Belki de görünüşte en az maliyetle yaraya kabuk bağlama yöntemi, devreden güne aktarılan, olan biten hiçbir şeyi muhasebeleştirmeye gerek görmüyorlar, çünkü hayat, kırıntılarla da olsa sürgit devam etmeli. O kırıntıların birike birike ileriki yaşlarda çevrelerindekilere, sevdiklerine ne tür bir yansıması olacağını zihinlerinden öteleyerek devam ediyorlar. Bu ötelemeye her akşam ekranlardan yayılanların katkı sağlamasından da memnunlar. Yayımlananların, varlık ve nazarlarına sunulma nedenini düşünmeye ihtiyaç duymuyorlar

Hayatları, içinde bulundukları yalan dünyanın yalanlarıyla iyice sıradanlaşan, üstelik bitmeyen tempo ile devam eden sürüngenler gibi, güdülerin baskın çıktığı, beynin en ilkel düşünme biçimi ile akıp gidiyor. Sabahleyin bir telaşla kalkıyorlar. Hep bir yerlere geç kalma telaşı, Aynaya bakıyorlar, eksik ve kusurlu saydıkları uzuvlarını, beğendikleri yerleriyle eşleştirerek teselli oluyorlar. Bu durum, kendilerini zinde tutmanın gerekçesi gibi her gün tekrar ediyor olmalı. Öyle ya! Başka nasıl bir açıklaması olabilir ki?

Oysa, insan güne kendisiyle barışık başlamalı. Yüze, duruşa anlam kazandıran şey; uzuvların birbirleriyle oranı değil, akıl ile kalp arasındaki uyumun, ahengin, bakanlara sıcak, samimi ve güven veren ifadenin yansıması olduğunu ıskalıyorlar.

Zaman, hükümranların belirlediği mesai düzeniyle işlediği için, güne, alelusul kahvaltı yaparak başlıyorlar. Akşamdan kalan mahmurluklarıyla biniyorlar araçlarına. Biteviye bir koşuyla dalıyorlar şehrin caddelerine. Yollar, benzerleriyle dolu olduğu için, aynı güzergahta seyredenlerin bencilliği, her gün aynı hataların tekrarlanmasını olağanlaştırıyor. Araçlarını kullanırken, sanki kendilerini diğerlerine kanıtlama hırsıyla, direksiyonda olmanın umursamaz bencilliğine esir oluyorlar. İstiyorlar ki yeşil ışık kendileri için yansın, şerit değiştirmelerde sinyalsiz geçmeleri hoş görülsün, herkes onlara yol versin. Mülkiyet duygusunu hücrelerine kadar hoyratça, haz duyarak, hissederek uyguladıkları en önemli ikinci eylem sürücülük.

Hayatın hengamesine daldıktan itibaren karşılaştıkları objeler, nesneler heyecanlandırmıyor iç seslerini. Kanıksama kavramının gönüllü denekleri hemen çoğu.  Ölçülebilir miktarlar üzerinden iletişim kuruyorlar. Cümleleri mülkiyetle başlıyor genelde, dünyada ki varsıllık ve yoksulluğa çıkıyor sohbetlerin sonu. Edinemedikleri şeylerden dolayı üzüntüleri ve hayıflanmaları dahi idrak kanallarını açmıyor. Bu yüzden hayıflanmaları bile sahici değil. Bir konuda, birisine bir cümle kurmadan önce, şöyle biraz geri çekilip idrak süzgecinden geçirmiyorlar düşüncelerini. Bu yüzden öylece boca ediyorlar muhataplarına düşünce ürünü zannettiklerini. Muhatapları da başkalarına yansıtıyor fikir zannettikleri kuruntularını. Kuruntuları çoğaltan bir hayat şeklini kurumlaştırma da denebilir.  Elbette fikir zannettikleri görüşlerini bir ideolojiyle ilişkilendiriyorlar. Çünkü düşüncelerine tarihsel dayanak bulmak, fikir zannettikleri şeyleri doğrulayan, gurur verici bir şey olarak, güçlü ve iyi hissettiriyor kendilerini.

Ulaştıkları ve bulaştıkları her şeye, sıvıyorlar ilkelliklerini. Ve bunu olağan sayıyorlar. Duygudaşlık kavramını, canları yandığında hatırlamaları da eyleme dönüşemeden gündemlerinden düşüyor. Diğerkam olmak, alışkanlıklarını bencillikleriyle sürdüren hayatlar için olağan sayılmıyor. Hayatlarında dikiz aynası yok, ihtiyaç duymuyorlar. Teselli cümlesi “olmuş ile ölmüşe çare yok”. Tefekkür kavramı işlevini yitirdiğinden zihinsel faaliyetler çoğu kez tasarruf modunda.

Tarihin tekerrürü normal ve kabul edilen bir hâl olduğu için kuşandıkları donanımın yeterliği konusunda tereddütleri yok. Herkes her şeyi biliyor, bilemediklerini, yanlarında pasaport gibi taşıdıkları dijital cihazın arama motorlarında, doğruluğu tartışılmayacak şekilde bulacakları rahatlığındalar. Bu rahatlık hemen, çoğunun hallerini bir paydada birleştiriyor.

“Şu kahrolası dünyadan bugün payımıza düşen olumsuz şeylerin kaygısını nasıl giderebiliriz?”

Birbirlerini tanımıyor olmalarının pek bir önemi yok. Herhangi bir konuda kendilerine has üslupla konuştuklarına inanıyorlar ama benzer cümlelerle giriyorlar konuya. Zaten gündemlerini de kendileri belirlemiyor. Yaşadıkları, içlerindeki taşrayı büyütüyor, çoğaltıyor. Hayatı, zorunluluklar zinciri sıralamasıyla ve alışkanlıklarla yaşıyorlar. Türk filmi kıvamında bir yaşam.  Ah’lı, of’lu, keşke’li cümleler, kurdukları iletişim dilinin demirbaş kelimeleri ve kavramları. Geçen zaman budaklarını yontmuyor. Bilakis, sürekli haklı oldukları duygusunu pekiştiriyor. Temas ettiklerini ve tehdit olarak gördüklerini de acıtma hakkına sayıyorlar budaklarını.

“Böyle bir uğultulu dünyada. Ah, ben bu yüzden mi yalnızım, halsizim, takatsizim!

Bu coğrafya, bu insanların çoğunluğu teşkil ettikleri bir coğrafya. Bu insanların sabrını, coşkusunu, öfkesini, becerilerini ve sevdasını doğru anlayan ve yönetenlerin durumu farklı mı? Emin değilim! Oysa güne, bir aşk filminin galasına hazırlanmak gibi başlamalı insan. Bu duygu, hayalperestlik olarak karşılanabilir mi? Belki… “Ben öyle miyim acaba?” dedi unutulduğunu unutan adam? Ve devam etti;

Kalan ömrümü, imkanlarım ve isteklerim doğrultusunda düzenlemek için, akşamdan kurguladığım ne varsa, rüyamda ipucu kabilinden bir şey görmesem de sabah yataktan nikbin, bedbin bir halde kalkmama neden olsa da doğan gün güzel şeylere gebedir umuduyla başlıyorum hayata, diye başladı cümleye. Yutkundu ve sürekli tenkit ettiği kalabalığa karışmamak için devam etti. “Güne, gözünü sağlıkla açmanın lütuf olduğunu bilmek, soluduğum havanın, üzerine bastığım toprağın daha yapacağım çok şey, vereceğim çok emek olduğunu hatırlattığının farkında olarak, beni dünya endişesinden azat eden ve sevdasını heybesinde taşıyan güzel insanların tebessümünü hak etmeliyim diyorum kendime.” Adımlarının hızı içinden söylediklerinin aksine yavaşlamıştı. “Hak etmeliyim, hak etmeliyim, hak etmeliyim.” cümlelerini artık sesli söylüyordu.

Kıyıdaki Mavi Gölcük

Noel kutlaması sona erdi. Takvimler, biraz sonra 26 Aralığı gösterecek. Yatağımdayım. Işıklar sönük, ama beni uyku tutmuyor. Rüya gibi bir gün geçirdim. Noel armağanımı yastığımın altına koymuştum.

“Bu gecelik armağanınla birlikte uyuyabilirsin.” dedi Cici Annem. Ama yarın onu bana vereceksin; senin adına saklayacağım. Biliyorsun, bazen daha kıymetli eşyalarımız bile kaybolabiliyor.”

Evet, bunu biliyordum. Ama bu bir Noel armağanıydı. Onun kaybolabilme olasılığı beni şaşırtıyordu.

İyi hatırlıyorum. O sabah erkenden, Eloiz’le birlikte armağanlara bakmaya gitmiştik. Beni yatağımdan Eloiz kaldırmıştı:

“Tavuma!.. Tavuma!.. Haydi gel, Noel Baba’nın getirdiği armağanları görelim. Çabuk!.. Çabuk!…”

Eloize henüz altı yaşında olduğu için, Noel Baba palavrasına inanıyordu. Büyük salonun ışıkları açık bırakılmıştı. Armağan paketleri küçük, kırmızı toplarla süslenmiş çam ağacının altında; koca bir yığın hâlinde duruyordu. Her paketin üstünde, armağan sahibinin adı yazılıydı: Eloiz, Eloiz, Veronik, yine Eloiz, Jerard vb… Kocaman bir paketin üstüne, kırmızı kalemle, küçük erkek kardeşimizin adı yazılmıştı: Bouchon… Bouchon, henüz iki yaşındaydı. Paketin içinde, Benuva marka, plâstik bir traktör vardı.

Eloiz, sevinç çığlıkları atarak hediye paketlerinin ambalajlarını yırtmaya başladı. Bu arada, Veronik’le  babamı uyandırdı. Her ikisinin üzerinde de pijamaları vardı. O gece geç yattıkları için, uykulu gözlerle esneyip duruyorlardı.

Ortada benim adıma yazılmış bir paket görememiştim. Ama bir süre sonra, onu fark ettim. Biraz ötemde, her yanı koyu kırmızı tomurcuklarla bezenmiş bir çiçek duruyordu: Hibiskus (Bamya Çiçeği)… Hiç düşünmedim bile. Bunun bana ait olduğunu biliyordum. Çiçeğin dallarından birine, yaldızlı kurdelelerle küçük bir zarf bağlanmıştı. Zarfın üzerinde benim adım yazılıydı: Taourama… İnanasım gelmese de, nasıl bir armağana sahip olacağımı şimdiden anlamıştım.

Babamla Veronik, bana bakıyorlardı:

“Haydi, ne duruyorsun? Armağanını açmayacak mısın?”

Zarfı açtım. İçinden, küçük bir not çıktı. Üstünde şöyle yazıyordu: “Sponsorlar: Clair anne, Robert amca, Cristin teyze, Giyu nineyle kocası, Veronik ve Baba.”

Nota iliştirilmiş bir de uçak bileti duruyordu. Paris- Rangiroa arası gidiş- dönüş bir uçak biletiydi bu… O anda, biletin tarihine bakmayı bile akıl edemedim. Sadece, ağlamak isteyip de odama kaçtığım zamanlarda yaptığım gibi, heyecanla elimi ağzıma kapattım.

Böylesi bir armağan düşüncesinin Veronik’den çıktığını biliyorum. Hatta bu düşüncenin, onun aklına ilk ne zaman geldiğini de iyi tahmin ediyorum:

Sanırım, ekim ayının başlarıydı. Öğretmenimiz Bayan Bonal, kompozisyon ödevi olarak, bizden, tanıdığımız bir çiçeği betimlememizi istemişti. Altıncı sınıf ölçülerine göre, bir ders saati içinde, verilen konu üzerine en az on satırlık bir yazı yazmamız gerekiyordu. Oysa ben, belirlenen sürede, iki sayfa dolusu bir kompozisyon yazmıştım. Hem de durmak dinlenmek bilmeden… Bu bir rekordu.

Kompozisyon konusu olarak bamya çiçeğini seçmiştim. Bu çiçeğin, anılarım arasında özel bir yeri vardı: Büyük annem (Anneannem), ağarmaya yüz tutmuş saçarlını ense kökünde güzel bir topuz yapar; bu topuzun arasına da bamya çiçekleri sokardı. Çiçeğin kan kırmızı yaprakları, büyük annemin esmer tenine ayrı bir parlaklık kazandırırdı. Hafif yana kaymış, siyah gözleri vardı büyük annemin. Düşük göz kapaklarının arasından mahmur mahmur bakardı. Çinli kanı taşıyan kırışık yüz hatlarını, elmacık kemiğinin çıkıntılı görünümünü, güneş, küçük gölün üzerinde ağır ağır yükselirken, kulübemizin çevresinde büyük bir zevkle çiçek toplayan zayıf ellerini bu günkü gibi hatırlıyorum.

Kompozisyon ödevimde, büyük annemin, her sabah süt bardağımın yanı başına bıraktığı üç bamya çiçeğinden söz ettim. Çiçeklerin üzerimde bıraktığı duygu dolu mesajlarını açıklamaya çalıştım: Sevginin, şefkatin ve neşenin, içimde yer eden her türünü dile getirdim.

Hasta olduğum günlerde, sabahları çok geç uyanırdım. Ama uyanır uyanmaz, gördüğüm ilk şey; yastığımın üzerinde bırakılmış bamya çiçeklerinin kan kırmızı taç yaprakları olurdu. Büyük annemin odama ne zaman girdiğini pek anımsamazdım. Ama onun üzerime doğru eğildiğini; belki de ben uykudayken sert ve nasırlı elleriyle yanağımı okşadığını tahmin ederdim. Dolayısıyla, yastığımın üzerine bırakılan bamya çiçeğinin bana; “Gözüm üzerinde, hiç telâşlanma.” diye fısıldadığı izlenimini alır ve yeniden mutluluk dolu, derin bir uykuya dalardım.

Kompozisyon ödevimde, bütün bu duygularımı dile getirdim. Öğretmenimiz Bayan Bonal, bana 20 üzerinden 17 verdi. Hatta yazımın; “Çok hârika!..” olduğunu söyledikten sonra, ödevimi fotokopi ettirip bir nüshasını da kendi dosyasına koydu.

O gün, eve büyük bir mutluluk içinde döndüm ve yazımı Veronik’e gösterdim. Veronik yazıyı okurken, gözlerindeki takdir ve hayret dolu ifadeleri gördüm. Veronik yazıyı bir kenara bırakıp beni sevgiyle kucakladı. Ardından, gözlerimin içine bakarak;

“Anlattığın yerleri yeniden görmek ister misin?” diye sordu. Ben de şöyle cevap verdim… Sahi ne cevap vermiştim? Şu anda tam olarak hatırlamıyorum. Ama son derece sakin bir sesle şöyle demiş olabilirim: “Evet, elbette isterim… Tatillerimi orada geçirmek hoşuma gider.”

Ancak bunları söylerken, sesim her zamankinden daha boğuk çıkmıştır. Çünkü zor bir seçimle karşı karşıya idim: Bir yandan kendileriyle birlikte çok mutlu olduğumu; ama bir yandan da üç yıldır ayrı kaldığım büyük annemi ve diğerlerini aklımdan bir türlü çıkartamadığımı Veronik’e nasıl açıklayabilirdim? Ama o, fazla söze gerek duymadan beni anladı.

Zarfın içinden çıkan uçak biletinin hikâyesi buydu. 24 Kasım’da on iki yaşımı doldurmuştum. Önümüzdeki haziranın 27’sinde ise, Rangiroa’ya uçacaktım. Yaz tatilimin tamamını orada geçirecektim. Sevinçten deliye dönmüştüm. Banyoda dişlerimi fırçalarken, delişmen keçi yavruları gibi, zıp zıp zıpladım. Akıl almaz bir coşkuyla banyonun her yanına diş macunu fışkırttım.

***

Anılarım beni alıp, üç yıl öncesine götürdü. O zamanlar dokuz yaşındaydım. İlk kez uçağa biniyor ve Rangiroa’dan ilk kez ayrılıyordum. Gökyüzünde olduğuma bir türlü inanamıyordum.

Yarı uykulu gözlerle çevremdeki sonsuz maviliği ve beyaz bulutları izlerken, kendimi deniz altında, eşsiz mercan kayalıklarının arasındaymışım gibi hissediyordum.

Uçakta, yanında refakatçisi bulunmayan, benden başka iki çocuk daha vardı. Ama onlar birer popo’as (yani, beyaz ırka mensup) çocuklardı. Biri kız, diğeri erkekti. Kız benimle yakından ilgilendi: Yanında getirdiği kitapları okumam için bana ödünç verdi. Tuvaletlerin yerini, üşüdüğümüz zaman kullanabileceğimiz battaniyeleri ve film izlerken takacağımız kulaklıkları gösterdi. Ayrıca, bize uçağın birinci katını gezdirmesi için, kabin memuruna ricada bulundu. Boing- 747 tipi bir uçaktı. O güne kadar, bir uçağın içinde kocaman bir merdivenin bulunabileceğini hiç düşünmemiştim. Ama yanımdaki kızın, uçaklar hakkında bilmediği yoktu. Sürekli elimi tutuyordu. Benden üç yaş büyüktü. Yani, on iki yaşındaydı. Adı da Magali’ydi.

Rangi’de iken, İsidor adında bir arkadaşım vardı. Onunla birlikte, sık sık, uçakların piste iniş kalkışlarını izlemeye giderdik. Ama onlar küçük çapta, pervaneli uçaklardı. Ömrümde, bir tek uçağın bu kadar kalabalığı içine alabileceğine inanmazdım. Oysa 747’nin içindeki insan sayısı, Avatoru’daki Katolik kilisesinin yemeğinde gördüğüm insan sayısından daha çoktu. Üstelik, kilise yemeğine köyün yarıdan fazlası katılmıştı. Kilise yemeğini hiç unutamıyorum: Herkes, bayramlıklarını giyerek kiliseye koşuyordu. Kadınlar, saçlarını çiçeklerden örülmüş taçlarla süslemişlerdi. Hepsinin de bellerine kadar inen saçları vardı. Hayal meyal hatırlıyorum; küçücük bir çocukken, uzun saçlı bayanların saçlarının altına saklanmak için, onlara yakın masaların arasına dalmaya çalışırdım. Yumuşacık, çiçek kokulu o ipeksi saçları koklamaya bayılırdım.

Ben, Mava’yı (yani, annemi) hiç görmedim. Ama büyük annemin söylediğine göre (bunu her fırsatta söylerdi) onun da saçları çok güzelmiş. Koyu siyah ve dolgunmuş. Taradığı zaman, ta dizlerine kadar uzanırmış. (Rangiroa’nın en güzel saçlı kadınıymış.)

Yedi çeşit Çin yemeği ısmarlamaya gücü yetenler, uzun masaların çevresine sıralanıp oturuyorlardı. Sonra da kendilerine sunulan Pekin ördeği, çiğ balık, limonlu piliç gibi önemli yiyeceklerin yanı sıra, genç kızların ahşap tepsiler üzerinde taşıdığı her türlü yiyecekten diledikleri kadar alıyorlardı. Bense, masaların arasına sokulup, bütün yemekleri gözden geçiriyordum. Nihayet, bir fırsatını bulup, buzda soğutulmuş taze Hindistan cevizi suyundan içmekle yetiniyordum. Arkadaşlarımla birlikte çılgın şeyler yapıyorduk. Masaların üzerinde, ufacık bir pasta kırıntısı bırakmıyorduk. Masalar temizlenince, onları bir düzene sokup ortalığı dans okulunun gösterilerine uygun hâle getiriyorduk. Dışarıda bekleyenler, artık içeri girebilirlerdi.

Önce küçük kızların dansı başlıyordu. Dansçıların arasında, teyzemin evlâtlığı Vayari de vardı. Bu isim, burada, yani Fransa’da insanlara biraz tuhaf gelebilir. Ama Polenezya’da çok sevimli bir isimdir. Anlamı da “Krallık Suyu” demektir. Vayari’yi dans ederken son gördüğümde, beline bağladığı peştamalın düğümü ansızın çözülmüş ve külotu gözükmüştü. Zavallı kızcağız, peştamalı yeniden bağlamaya çalışıyor; ama bir türlü beceremiyordu. Neredeyse, utancından ağlamak üzereydi. Bense arkadaşlarımla birlikte pistin kenarına oturmuş, kahkahalarla onun hâline gülüyordum. Ama şu anda çok pişmanım. Zavallının yanımda bir fotoğrafı bile yok. Şimdilerde, dokuz on yaşlarında falan olmalı. Yine eskisi gibi sıska ve sinirli mi acaba? Teyzemin kocası, eskiden olduğu gibi, küçük kıza hâlâ kötü davranıyor mu; bilmiyorum. Bunu düşünmek bile istemiyorum.

Şu anda, kilise yemeğinin sonunda, kalabalığın arasında oturan büyük annem geldi gözlerimin önüne… Sanki bir film izler gibiyim. Büyük annemin, hurma dallarıyla ve pembe püsküllü çiçeklerle taçlandırılmış olan başını görüyorum. Bir yandan çatık kaşlarıyla sigarasını tüttürüyor, bir yandan da mavi çiçekli beyaz peştamallarıyla pistte dans eden çiçek kolyeli kızları izliyor.

Büyük annemin kulağıma eğilerek fısıldadıklarını bugün bile işitir gibiyim:

“Senin annen, Rangiroa güzellik kraliçesi seçilmişti. Dans topluluğunun kılavuz oyuncusuydu. Onun dans edişini bir görecektin!.. Bunlar da bir şey mi?”

***

Henüz büyük annemle yaşadığım yıllarda, gün batımı saatlerinin ayrı bir tadı vardı. Büyük annem, balıkları ayıkladıktan sonra, daha önce hazırladığı pirinç tenceresini ocağın üzerine koyardı. Pirinçler, ağır ateşte tıkır tıkır pişerken biz de bank niyetine kullandığımız Hindistan cevizi kütüğünün üstüne yan yana otururduk. Derin bir sessizlik içinde, sırtımızı kulübenin duvarına dayayıp güneşin batışını seyrederdik.

Güneş, bazen, göz kapaklarını kül rengi bulutların oluşturduğu ateşten bir göz gibi görünürdü. Bazen de, gökyüzünün bize sunduğu fantastik tepelerin arasında göle doğru dökülen bir lâv şelâlesine dönüşürdü. Havanın kapalı olduğu zamanlarda ise sanki, ipekten dokunmuş bir tülün ufku perdeleyişini izlerdik. Kimi zaman, gökyüzünün buluttan arınmış hâline de tanık olurduk. Böylesi günlerin akşamında güneş, doğal bir seyir izlerdi. Köpüklü suların üzerinde, kızıl altın renginde, geniş ve parlak bir iz bırakarak batardı.

Büyük annemle gün batımının keyfini çıkartırken, bir yandan da, keskin çığlıklar atarak balık avlamaya çalışan “Oyyo” adı verilen sarı tepelikli, siyah kuşların ilginç hareketlerini izlerdik. Kuşlar, ani bir zıplayışla su yüzüne çıkan ve sonra birden kaybolan hızlı bir balık türünün peşindeydiler. Uzun, ince bir et dilimini andıran bu balıkları yakalayabilmek için, bütün marifetlerini gösterirlerdi.

Büyük annem, bazen, ayıkladığı iri balıkların başlarını suya atardı. Aradan birkaç dakika geçmeden, gölün ortasından kıyıya doğru yaklaşan “Mori” nin iri ve siyah yüzgecini görürdük. Mori, bizim kıyıya alışık olan bir köpek balığının adıydı. Büyük annemin suya fırlattığı balık başları, bu evcil canavarın ağzında bir anda kayboluverdi. Akşam yemeğini lüpür lüpür yutan Mori, koca kuyruğunu savura savura yeniden gözden kaybolurdu.

“Ailemizin Mori tarafından korunduğunu unutma!” derdi büyük annem. Bunu kanıtlamak için de, bana bir aile öyküsü anlatırdı: Söylediğine göre; büyük annemin erkek kardeşi ve onun iki arkadaşı, bir Faranis (Fransız)’nin gemisine atlayıp Mateva mercan adacıklarına gitmek üzere yola çıkmışlar. Zavallı Fransız’ın batmazlığına inandığı gemisi suda yüzen bir ağaç kütüğüne toslamış ve alabora olmuşlar. Gemi de batmış.

Dört adam, denizin ortasında, altı saat boyunca gemilerine çarpan ağaç kütüğüne tutunarak hayatta kalmaya çalışmışlar. En sonunda, ton balığı avlayan bir balıkçı, adamların çığlığını işitmiş ve onların imdadına koşmuş. Balıkçı onları kurtarıncaya kadar, bir yığın köpek balığı onların çevresinde dönüp durmuş. Zavallı Fransız tir tir titriyormuş. Köpek balıklarına yem olacağım düşüncesiyle korku çığlıkları atıyormuş. Ama büyük dayım (yani, büyük annemin kardeşi), onu yatıştırmak için;

“Sakın telâşlanmayın bayım. Ben sağ olduğum sürece bu hayvanlar kimseye zarar vermez. Bizi korumak için çevremizde dönüp durduklarını anlayamıyor musunuz?” diyormuş. Ama Fransız onun sözlerine hiç inanmak istemiyormuş.

Ara sıra, ilkokul öğretmenim Bay Atéo ile ikimiz bir tekneye atlayıp balık avına çıkardık. O zaman, büyük annem beni yanına çağırır ve kulağıma şunları fısıldardı:

“Eğer siz avlanırken Mori karşınıza çıkar da sana üç kez ardı ardına bir işarette bulunursa, hemen avlanmayı bırakmalısın. Bu durumu Bay Atéo’ya da haber ver ki, o da avlanmasın. Sakın unutma; Mori’nin bu hareketi, karada (evde) bazı şeylerin yolunda gitmediğine işarettir.”

Şu anda Fransa’dayım. Aradan üç yıl gibi uzun bir zaman geçti. Ve artık ben, bu tür hurafelere inanmıyorum. Ama büyük annemin ülkesindeyken farklıydı.

Bu konuyla ilgili şöyle bir söylence de duymuştum: Annemin, yirmi iki yaşında, denizde boğularak ölen bir erkek kardeşi varmış. Bu delikanlı, denize açıldığı bir gün, köpek balıklarının en irisi olan ve sadece geceleri ortaya çıkan Toretore adlı balığı güpegündüz karşısında bulmuş. Hayvan tam üç kez, dayıma (annemin kardeşine) saldıracak gibi olmuş ve ardından yüz geri edip gitmiş. Dayım, bunun bir uğursuzluk işareti olduğunu anlamış ve hemen kıyıya dönmüş. Bir de ne görsün; babası (yani, benim büyük babam), aygın baygın yerde yatıyormuş. Anlattıklarına göre; büyük babam kulübenin damını tamir etmeye niyetlenmiş. Ama kullandığı merdivenin basamaklarından biri iyice çürüdüğü için kırılmış. Büyük babam da merdivenden düşüp bayılmış. Büyük anneme göre, büyük köpek balığı Toretore’nin güpegündüz dayımın karşısına dikilişi, ona babasının merdivenden düştüğünü haber vermek içinmiş.

Büyük anneme; “Madem öyle, aynı köpek balığı neden dayımın boğulmasına engel olamamış?” diye sorduğumda, o sadece gözlerini kapatır ve “Ölüme gücü yeten bir yiğit henüz doğmadı.” diye başını sallardı. Bütün açıklaması bundan ibaretti. Durumdan hiç şikâyetçi değildi.

Büyük annemin odasında, etajerin üzerinde, anneme ait bir fotoğraf vardı. Bu fotoğraf babam tarafından, annemin o sıralar çalıştığı Sahil Otel’in önünde çekilmişti. Boynunda beyaz deniz kabuklarından yapılmış bir kolye vardı. Gülümsüyordu. Bu fotoğrafın yanı başında, dalgıç olan dayımın da bir fotoğrafı yer alıyordu. Hatırladığım kadarıyla çok yakışıklı bir yüzü vardı. Eski sinema aktörleri gibi gülümsüyordu. Fotoğraflar, her zaman, yeni toplanmış, açık mor renkli begonya çiçeklerinin arasına gömülmüş bir hâlde dururlardı. Çiçekler, her gün yenilenirdi. Fotoğrafın yanı başında birkaç tane de mum vardı. Ama onları hiçbir zaman yanmış hâlde göremezdim. Buna rağmen, bazı sabahlar, açık kapının önünden geçerken, burnuma yanık bir bal mumu kokusu gelirdi. Büyük annem, bu odaya her girişinde, iki parmağını birkaç saniye süreyle etajerin üzerine koyardı. Sanki bu hâliyle, ölmüş iki çocuğunu selâmlar gibiydi.

Büyük annemin şu an hayatta olan iki çocuğu daha vardı. Bunlardan biri, Loret teyzem. Kendi adını taşıyan bir pansiyonu işletiyor. Diğeri ise Fostin dayım… Büyük annemin en küçük çocuğu… Hava yollarında çalışan bu dayımı, üç veya dört kez görmüşümdür. Onun da üniformalı bir fotoğrafı vardı. Ama onun fotoğrafı, oturma salonu veya yemek odası diye adlandırdığımız bir odada dururdu. Burası aynı zaman da benim yatak odamdı. İçeride, benim yatağımla birlikte bir masa, dört sandalye ve kontrplâktan yapılmış eski bir komedin de yer alıyordu. Pencerelerde çiçek desenli basma perdeler asılıydı. Adına yemek odası da dediğimiz bu mekânı, hiçbir zaman amacına uygun olarak kullanmazdık. Yemeklerimizi, evin önündeki taraçada yerdik. Yağmurlu günlerde bile…

Ödevlerimi de verandanın altında yapardım. Odama sadece uyumak istediğim zaman girerdim. Oralar buralara göre, o kadar farklıydı ki!.. Oradayken giysi olarak, sadece üç adet şortum, iki adet tişörtüm ve bir adet gömleğim vardı. Bu durumu Fransız arkadaşlarım Eric ve Aleksandır’a söylemeye bile cesaret edemiyorum. Sadece okula giderken ayakkabı giyerdim. Biricik gömleğimi ise, büyük annem beni pazar ayinlerine götürürken kullanırdım.

Oradayken, zengin ya da yoksul, hiç birimizin fazla giysiye ihtiyacı olmazdı. Bunu Fransız arkadaşlarıma açıklayamıyorum. Fransa’ya gelirken, ayağıma zorla giydirilen ayakkabılardan ötürü ne sıkıntılar çektiğimi anlamaları mümkün değil. O gün neredeyse ağlayacaktım. Ayakkabı adı verilen bu işkence âletinin içinde, zavallı ayaklarımın acıyla burkulduğunu hissediyordum. Birazcık acı verse bile, kendi sahilimizdeki sivri mercan kayalıklarının üzerinde çıplak ayakla dolaşmayı yeğliyordum. Ayağımın altındaki otların engebeli dokunuşlarını yeniden hissetmeyi ve üzerinde koştuğum mercan kırıklarının çıkardığı porselen sesini yeniden işitmeyi o kadar çok istiyordum ki!..

Bazen kendi kendime soruyorum: “Bunca yıl ayakkabı ve çorapla dolaştıktan sonra acaba, benim topuklarım da beyazlarınki gibi yumuşamış mıdır? Eğer öyle olmuşsa, çocukluk arkadaşım İsidor, benimle alay edecektir. Sahile doğru korkusuz koşmak yerine, narin yapılı turistler gibi kalçamı kıvıra kıvıra yürüdüğümü görürse, eminim hâlime kahkahalarla gülecektir.

***

Büyük annemin ülkesindeyken “zengin” ve “yoksul” un ne anlama geldiğini pek bilmezdim. Büyük annemin kulübesi, ince tahtalardan inşa edilmiş bir yerdi. Topu topu iki odası vardı. Kulübenin bitişiğinde, üstü palmiye dallarıyla örtülmüş ve içine gazlı yemek sobası yerleştirilmiş bir bölme daha vardı ki, burayı mutfak olarak kullanıyorduk.

Mutfak duvarının hemen dibinde, dört adet iri mercan tuğlasıyla çevrelenmiş bir de odun ocağımız vardı. Tuvaletimiz, iki Hindistan cevizi ağacının arasına kazılmış kocaman bir çukurdan ibaretti. Büyük annem, çağanozların insan dışkısını verimli bir toprağa dönüştürdüklerini söylerdi.

Mutfağımızın en lüks yanı, tatlı sayılabilecek bir musluk suyumuzun bulunmasıydı. Sabah akşam, bu musluğun altına dikilir, dişlerim çatırdayarak yıkanırdım. Palmiye liflerinden örülmüş bir hasırı da kendime siper ederdim. Büyük annem de aynı şekilde yıkanırdı. Ama o, yıkanmak için, ya sabahın alaca karanlığını ya da gece yarısını seçerdi. Kimi sabahlar, şırıl şırıl akan su sesiyle birlikte, büyük annemin şarkı mırıltılarını da işitirdim. Büyük annem, vücudumuzun parlak ve güzel görünmesi için, yıkandıktan sonra iyice kurulanmamız gerektiğini söylerdi.

Kulübemizin önünde üç adet limon ağacı vardı. Bunlar, büyük annemin kocası (yani, benim büyük babam) tarafından dikilmişti. Büyük annemin, her ne zaman üç beş kuruş paraya ihtiyacı olsa, biraz limon toplar; birkaç plâstik torbaya doldurur ve Tinito (Çinli)’nun dükkânına götürürdü.

Büyük annemin, çiçeklerden ördüğü çift katlı kral taçları çok ünlüydü. Herkes tarafından bilinirdi. Rangiroa’ya herhangi bir yabancı devlet büyüğü veya önemli bir adam gelip gideceği zaman büyük anneme sipariş verirlerdi. Çünkü bizim oralarda, yabancı konukların çiçek kolyelerle karşılanması önemli bir gelenekti. Böylesi günlerde, hava limanlarıyla gemiler kral tacı ve salkım çiçek sepetleriyle süslenirdi. Polenezya’da yabancı konuklar uğurlanırken kendilerine, genellikle, deniz kabuklarından yapılmış kolyeler sunulurdu. Ama bizim Rangi’de daha çok basit kral tacı sunmak yaygın bir âdetti. Büyük annemin bana verdiği bir krallık tacını hâlâ yanımda taşırım. İyice kuruyup karardı, ama onu her zaman saklayacağım. Bugün bile kokusunu duyumsuyorum. Veya bana öyle geliyor.

Büyük annem, küçük deniz kabuklarından yapılmış uğurlama kolyeleri de satardı. Deniz kabuğu bulabilmek için, Hindistan cevizi ağaçlarının arasında nereyi kazacağını iyi bilirdi. Kazdığı yerden binlerce deniz kabuğu çıkartırdı. Kabukların hem sarı hem de koyu pembe olanları vardı. Bu tür kabuklar, deniz altında değil; kumsalın belli yerlerinde bulunurlardı. Niçin öyleydi, bilmiyorum. Büyük annemin sattığı kolye dizileri, daha çok koyu renkli, ucu sivri kabuklarla, benim okyanus kıyısındaki kumsalda topladığım açık mor renkli sedeflerden oluşurdu. Elinde iğnesiyle verandaya oturan büyük annem, saatler boyunca “tık. tık.” sesleri arasında deniz kabuklarına delik açardı. Büyük annemin kazanç yollarından biri de Hindistan cevizi unundan yaptığı nefis ekmeklerdi. Benim de çok hoşuma giden bu ekmekler, her pazar günü, bir başka Çinli’nin bakkal dükkânında satışa sunulurdu.

Yeni ay doğduğunda, büyük annemle birlikte, akşamları dalgakıranın üstüne balık tutmaya giderdik. İkimizin de birer oltası vardı. Ama kamış çubuğuna bağlı birer olta değildi bunlar. Misina adını verdiğimiz sağlam yapılı bir naylon ipten ibaretti. Oltalarımızı başımızın üzerinde şöyle bir çeviriyor, sonra da Avatoru Boğazı’nın koyu mavi sularına doğru fırlatıyorduk. Oltanın iri uçlu iğnesine, benim daha önce ölmüş ahtapot parçalarından bükerek hazırladığım küçük yemlerden takıyorduk. Oltamızın kurşunu, basit bir inşaat demirinden ibaretti. Bir akşam, ikimiz birlikte “ördek gagası” adı verilen, beş adet “Oyo” balığı yakaladık. Balıklardan ikisi oldukça iriydi. Büyük annem, onları Beatris Lokantası’na sattı. Diğer ikisini teyzeme ait soğuk hava deposuna kaldırdı. Sonuncusunu ise, haşlanmış tara yaprağı ve rezene taneleri eşliğinde fırına sürüp pişirdi. Mımm!.. Şu anda sadece onun lezzetini düşünüyorum!..

Çarşamba günleri (okula gitmediğim zamanlar) büyük annemin, dağ gibi yığılmış yatak çarşaflarını, peçeteleri ve yastık kılıflarını büyük bir titizlikle ütüleyişini çok iyi anımsıyorum. Bu işleri hangi otel veya lokanta için yapıyordu, bilmiyorum. Ama şu anda, bunları düşündükçe, büyük annemin yoksul bir kadın olduğunu anlayabiliyorum. Babam, benim bakım masraflarım için, büyük anneme her zaman para yollardı. O nedenle hiçbir şeyim eksik olmazdı. Ama büyük annem hasta düştükten sonra bazı şeyler değişti. Zavallı kadıncağız, hastaneden döndükten sonra, yukarıda sözünü ettiğim ufak tefek işleri bile yapamaz oldu. Bunu üzerine, beni teyzeme emanet etti. Ama orada pek sevimli şeyler yaşadığımı söyleyemem.

***

Loret teyzem yumuşak huylu, çalışkan ve neşeli bir kadındı. Özellikle kocası uzaklarda olduğunda daha neşeliydi. Teyzem önceleri, Tahiti’de sekreterlik yapmış. Sekiz yıl boyunca, azar azar para biriktirmiş. Daha sonra, mirastan payına düşen, deniz kıyısındaki boş alanı değerlendirmiş. Ağaç kazıklar üzerine “Bungolov” adı verilen tek katlı, iki adet ahşap ev inşa ettirmiş. Ardından da burayı kendi adını taşıyan bir pansiyon hâline getirmiş. Yani, Loret Pansiyon… Pansiyonun çevresi, teyzemin diktiği Hindistan cevizi ağaçları, bamya çiçekleri, gelin taçları ve daha bir yığın bitki örtüsüyle çevriliydi. Hatta içlerinde bir incir ağacı vardı ki, onu gören popa’alar (beyazlar) her nedense şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. Teyzemin kocası iri yarı, işsiz bir adamdı. Tahiti’deyken ne iş yapıyordu bilmiyorum. Ama burada (Rangiroa’da), gün boyunca hemen hemen hiçbir iş yapmazdı. Yaptığı tek şey, uyuşuk uyuşuk balık avlamak ve teyzemin aldığı mobiletle sokaklarda tur atmaktı. Bazen bir kutu kibrit almak için, mobilete atlayıp gider ve gece yarısına kadar gelmezdi. Ya köylülerle gülle oynayarak vakit geçirir ya da bira içip sızardı. Özellikle, bir Tahiti birası olan Hinona’yı çok içerdi. O zaman da çekilmez bir adam oluverirdi. İpe sapa gelmez bahaneler uydurup zavallı Vayari’yi bir güzel pataklardı.

Teyzemin yanına taşınalı yaklaşık bir hafta falan olmuştu. Bir akşam teyzemin kocası, genellikle müşterilerin yemek yediği çardağın altına oturmuş yine içiyordu. Bir ara, yeri göğü inleten çirkin sesiyle;

“Vayari!.. Vayari!..” diye haykırdığını işittim. Meğer köpeklerden biri, eniştem olacak adamın plâj terliklerinden birini götürmüş. Zavallı kızcağız, o sırada, benimle birlikte verandaya oturmuş, bana ödevlerini kontrol ettiriyordu. (Nedense, o sıralar, öğretmen olmaya pek hevesliydim.) Vayari, eniştemin çığlığı karşısında öyle bir irkildi ki, yerinden top gibi zıpladı. Yüzündeki gülücük, bir anda siliniverdi. Bunun nedenini bir türlü anlayamadım. Kızcağız, apar topar yerinden kalkıp doğruca çardağın altına yöneldi. Zaten bir deri bir kemik olan zavallı kızı, eniştemin ayı pençesini andıran iri ve nasırlı ellerinin arasında debelenirken görmek benim için bir kâbus olmuştu. Bu manzarayı sadece birkaç saniye izleyebilmiştim. İçimde ani bir öfke belirmişti. Teyzemin kocası olacak zorbayı oracıkta öldürmek istedim. Ama küçücüktüm. Bir tek söz söylemeye bile cesaretim yoktu. Öte yandan, boğazım düğüm düğüm olmuştu. İstesem de konuşamazdım. Yine de verandayı aydınlatan ampulün ışığı altında, öfkeyle ayağa kalkabilmiştim.

Eniştem, Vayari’yi kollarından yakalamış, sanki bezden bir bebek gibi havada sallıyordu. Sanırım, benim kendisini izlediğimi gördü ve kızı bıraktı. Zavallı Vayari, adamın elinden kurtulur kurtulmaz oradan uzaklaştı. Zavallıcık yediği sopalara aldırmadan, yine de o tembel ve sarhoş herifin kaybolan plâj terliğini bulmak için gecenin karanlığında kaybolup gitti.

Ertesi gün, her zaman olduğu gibi, kahvaltı masasını hazırlıyordum. Eniştemin kahve bardağını önüne koyarken, adam beni kolumdan tutup; “Bana öyle ters ters bakma ufaklık.” dedi. “Sen kendini köpek balığı falan mı sanıyorsun yoksa?”

Ah keşke!.. Nerde bende o şans!.. Şu anda, bütün zorbaları ortadan kaldırmak için, adam yiyen iri bir köpek balığı olmayı o kadar çok isterdim ki!.. Hayatımda hiçbir kimseden bu kadar nefret etmemiştim. Bu gün bile, o adamı düşündükçe, nefret duygularım yeniden kabarıyor. Beni “yarım herif” diye çağıran sadece oydu. Bizim oralarda, melezleri “yarım” diye çağırmak bir âdetti. Ama ev içinde, eniştem olacak adamdan başka beni böyle çağıran kimse yoktu.

Büyük annem, bana gönderdiği her mektubun sonunda; “Vayari de sana öpücüklerini yolluyor.” diye yazıyordu. Bu satırları okur okumaz, o uğursuz gece yeniden gözlerimin önünde canlanıyor ve yüreğim daralıyordu. Zavallı kızın, kuruyan gözyaşları arasında içini çeke çeke hıçkırması ve bana söyledikleri hâlâ kulaklarımda. Sanki teskin edilmeye, avutulmaya muhtaç olan benmişim gibi bana şöyle demişti:

“Biliyorsun; Loret teyzen ona bir çocuk veremediği için bana böyle hırçın davranıyor. Üzüntüsünden beni bir türlü sevemedi.”

O günlere ait anılarımın arasında, bir kişi daha gözlerimin önüne geliyor: Bu adam aksanı bozuk, tuhaf bir beyaz (popa’a)’ydı. İnci tarlalarında aşılama yapan, profesyonel bir dalgıçtı. Bir keresinde, Kaptan Kusto’nun Kalipso adlı araştırma gemisine binip ünlü denizciyle birlikte uzunca bir yolculuğa çıkmıştı. O günlere ait hatıralarını anlatmaya bayılırdı. Mutfakta teyzeme yardım eden genç bir kız vardı. Sanırım kuzenlerden biriydi. Adam, bu kızı gördüğü zaman değişik bir havaya girerdi. Saçlarını taramaya başlar, bir yandan da yüksek sesle gevrek gevrek gülerdi. Onun bu komik davranışı, hepimizi eğlendirirdi. Sanırım; adamın bizim pansiyona gelişinin ilk günleriydi. Vayari’yle birlikte çardağın altındaki müşteri masalarına öğle yemeği servisi yapıyorduk. Adam, gülümseyerek yüzümüze baktı ve:

“Siz kardeş misiniz?” diye sordu.

Vayari, nasıl cevap vereceğini bilemedi. Kucağındaki ekmek sepetiyle oracıkta dikilip kaldı. Adamın sorusunu ben yanıtladım:

“Evet, o benim kız kardeşim.”dedim. Vayari, rahatlamıştı. Doğal bir tavır takınarak servise devam etti.

O günden sonra, bu soruyu soran bütün turistlere aynı şekilde cevap vermeyi kararlaştırdık. Bu benim hoşuma gittiği gibi, Vayari’yi de yeterince mutlu ediyordu.

Pazar günleri, pansiyonun karşısındaki küçük limanın orada, deniz dibi avına çıkıyordum. Bazen Vayari de benimle birlikte gelmek için peşime takılıyordu. Onu kendimden uzaklaştırmak için:

“Bana bak Vayari, eğer peşimi bırakmazsan, seninle kardeş olmadığımızı Faranis (Fransız)’e söylerim.” diye gözdağı veriyordum. O da ister istemez kıyıya dönüyordu. Çünkü Vayari, su altında beni izleyemeyecek kadar küçüktü. Deniz dibi avcılığımın en heyecanlı yerinde işimi bozuyordu. Örneğin; bir deniz dibi mağarasına girmek üzereyken veya deliğinden çıkan bir ahtapotun yerini saptadığım sırada Vayari, ağlamaya başlıyordu:

“Ne olursun Taurama; beni buradan çıkar. Çok yoruldum; köpek balıklarından korkuyorum.” diye yalvarıyordu. Bu da beni sinirlendiriyordu.

Vayari, henüz küçücük bir bebekken Loret teyzeme Papet’te evlâtlık olarak verilmişti. Bu anlayış, o ülkede, çok çocuklu yoksul ailelerin her zaman başvurduğu sıradan bir işti. Küçük kızın kardeşim olduğunu söyleye söyleye, bunun bir yalan olduğunu tamamen unutmuştum.

Bir akşamüstü, ilkokul öğretmenim, bizim pansiyona yemek yemeye gelmişti. Kendisine bazı sorular soran Faranislerden birine şöyle dediğini işittim:

“Biliyor musunuz beyefendi; adamızdaki yaşam anlayışı iyice değişti. Eskiden çocuklar, Tanrı’nın sunduğu birer nimetti. Yani, çocuk evin kralıydı. Ama şimdi öyle mi? İnsanlar yoksullaştıkça, kendi çocuklarını sırtlarına vurulmuş ek bir yük olarak görmeye başladılar. Onlara kızıyorlar ve kötü davranıyorlar. Ne yazık ki öfkemizi her zaman en zayıf olanlardan çıkartıyoruz.”

Oysa eniştem yoksul sayılmazdı. Ama niçin zalimdi. Teyzem ise; Vayari’yi kendi kızı gibi sevebiliyordu. Büyük annem yoksul bir kadındı; ama benim için deli divane oluyordu. Bana “gözümün nuru” diye sesleniyordu. Ama ortada anlamadığım bir şey vardı. Sanırım bunu sonsuza kadar da anlayamayacaktım.

Safiye Erol’a Dair

 Sosyal bir hayatı seven Safiye Erol bir ara CHP meclisi azalığı da yapar. 1961-1964 yılları arasında ise Üsküdar İmar ve Kültür Derneği’nde çalışır. Türkiye Kadınlar Dayanışma Birliği mensubu olarak Milletlerarası Kadınlar Konseyi’ne üye olur ve 1960 yılında Ankara’da yapılan toplantıya Türkiye temsilcisi olarak iştirak eder. Bu arada başta Bursa ve Edirne olmak üzere çeşitli şehirlere …

Safiye Erol’a Dair Read More »

Balkon Konuşması

Ben bu öykü işine nereden bulaştım hiç hatırlamıyorum. İçine doğmuş olma ihtimalim, sonradan olmuş olma ihtimalimden daha az değil. Yazdıkça bunları birbirinden ayırt edebilme kabiliyetimi de kaybediyorum galiba. Ben mi onu yazıyorum, o mu beni baştan icat ediyor biraz karışık. Şu hiç araba girmeyen çıkmaz sokak; mahallemizin en az egzoz dumanı olan, ancak bir o kadar da insan gürültüsüyle dolu olan yeri olmasa ve bu insanlar sürekli bana laf çarptırmasalar çok daha huzurlu bir hayatım olabilirdi. Hatta çok daha verimli bir yazar olabilirdim. Bu sokağın ahalisinin bitmek tükenmek bilmeyen balkon konuşmaları nedeniyle her gün bir kavgaya karışma olasılığım artıyor.

Bakınız, ben kadın düşmanı değilim. Evet, evlenmedim. Kız arkadaşım da oldu sayılmaz. Yani Gülay’la mesajlaştık bir dönem ama o benim yaşantımın çok ütopik olduğunu söyleyerek Kamuran’la evlendi. Şimdi tam karşı dairede oturuyorlar bana nispet yapar gibi. Umurumda mı? Zerre kadar değil! Kamuran bilse bunları büyük sıkıntı çıkar. Hatta kapıma dayanıp gerçekten beni delik deşik etmeye kalkar. İnanın, gayem sizi şahit göstermek değil. Bilin diye söylüyorum; ben genel olarak insanları değil öykülerini seviyorum. Lütfen şu araladığım pencereden karşı apartmana kulak verebilir misiniz? İstirham ediyorum, kararı siz verin. Tek kelime daha etmiyorum.

– Mehlika Ablaaaa!
– Efendim Gülaycııım!
– Ya balkonda görünce sorayım dedim. Kırmızı tükenmezin var mı acaba?
– Ne yapacaksın kız sabah sabah kırmızı tükenmezi?
– Akşamdan suya bir hikâye koymuştum da! Önemli yerlerinin altını çizip tashih yapayım diyorum!
– Aaaaa delinin zoruna bak! Kız sen ev hanımısın! Elinin hamuruyla tashih işine niye karışıyorsun? Yak altını pişsin hikâyen! Neyine gerek!
– Olmuyor işte öyle ablam! Adam laf ediyor gelince! Yok, çiğ olmuş! Yok, tuzu az! Yok, vıcık vıcık yağ!
– Kızım sende de hiç akıl yok! Adama ne senin hikâyenden! Sen onun akşama kadar iş yerinde yazdığına, yazıldığına karışıyor musun? Önüne konanı yesin, kalksın! Yeter ya! Ne bu erkek hegemonyası!
– Valla haklısın abla! Yemin ediyorum sen büyük düşünürsün! Kıymetini bilemiyoruz işte! Bugünü nasıl görüyorsun abla? Var mı bir aforizman?
– Olmaz mı? Al kalemi kâğıdı; ‘Erkekler ne der diye düşünmeden yaz’ vircinya volf! Çek ipini gitsin!
– Ay abla, çok sağ ol ya! Gel sana bir kahve yapayım. Bitter çikolata da var.
– Müfit Ağabeyin evde yavrum! Çıkamıyorum! Yaşlandı malum! Her yeri bok, sidik ediyor! Öğlen uykusuna bir yatsın öyle gelirim.
– Tamam ablam. Sen gelene kadar bende bir şiir yazayım madem. Gelince yersin!

Pastırma

Hava saldırısı sireni bizi otoyolda yakaladı, Tel Aviv’in birkaç kilometre kuzeyinde yaşayan Yonatan dedeye gidiyorduk. Karım Shira arabayı kenara çekti, dışarı çıktık. Badminton raketlerini ve tüylü topu arka koltukta bırakarak. Lev elimi tuttu ve “Baba, biraz gerginim.” dedi. Lev, yedi yaşında ve yedi yaşındayken korku hakkında konuşmak cool değildir, onun yerine “gerginim” dersiniz. İç Cephe Komutanlığı’nın direktiflerine uyduk, Shira yolun kenarına uzandı. Lev’e, onun da yatması gerektiğini söyledim. Ama o ayakta dikilmeye devam etti, güzelim küçücük eli benimkine yapışmıştı.

“Yere yatın” dedi Shira, gürüldeyen siren sesini bastırmaya çalışarak.

“Pastırmalı sandviç oyunu oynamak istemez misin?” diye sordum Lev’e.

Elimi bırakmadan “O ne ki?” diye sordu.

“Annen ve ben ekmek dilimleriyiz,” diye açıkladım “ve sen bir dilim pastırmasın. Şimdi pastırmalı bir sandviç yapacağız. Çok hızlı bir şekilde. Hadi. Sen annenin üzerine uzanıyorsun.”

Lev, Shira’nın üstüne uzandı ve arkasından sıkıca sarıldı. Ben onların üstüne, en üste uzandım. Onlara yüklenmemek için ellerimle yere dayanarak.

“İyimiş bu,” dedi Lev ve gülümsedi.

“Pastırma olmak en iyisi” dedi Shira.

“Pastırma!” diye bağırdım.

“Pastırma!” diye bağırdı karım.

“Pastırma!” diye bağırdı Lev, sesi titrekti, ya heyecandan ya da korkudan.

“Baba,” dedi, “bak, annemin üzerinde karıncalar var.”

“Karıncalı pastırma!” diye bağırdım bu sefer.

“Karıncalı pastırma!” diye bağırdı karım.

“Iyyy!” diye bağırdı Lev.

Ve sonra patlama sesi geldi, neyse ki uzaktan. Birbirimizin üzerine uzanmış vaziyette, kıpırdamadan durduk öylece, uzunca bir süre. Kollarım, kendi ağırlığımı taşımaktan ağrımaya başlamıştı. Gözümün ucuyla, otoyolun kenarında yere uzanmış diğerlerinin ayağa kalıp üzerlerini silkindiklerini görebiliyordum. Ben de ayağa kalktım.

“Yere yat,” dedi Lev bana, “yere yat baba. Sandviçi bozuyorsun.”

Bir süre daha eski halime döndüm, sonra, “oyun bitti. Kazandık.” dedim.

“Yaa ama ne güzeldi,” dedi Lev “biraz daha böyle kalalım.”

Kısa bir süre daha öylece durduk. Anne en altta, baba en üstte, ortada Lev ve birkaç kırmızı karınca. Sonunda ayağa kalktığımızda, Lev roketin nereye düştüğünü sordu. Patlama sesinin geldiği yeri işaret ettim. “Bizim evin çok uzağında değildi sanki” dedim.

“Öff,” dedi Lev, hayal kırıklığına uğramıştı, “Lahav yine bir parça bulup getirecek. Dün, okula çelik bir roket parçasıyla geldi. Roketin markasının olduğu kısımdı hem de, Arapça yazılıydı. Neden bu kadar uzakta patlamak zorunda sanki?”

“Yakında olacağına uzakta olsun,” dedi Shira, bir yandan pantolonundaki karıncaları silkiyordu.

“En iyisi bize bir şey olmayacak kadar uzakta, ama parça toplayabileceğim kadar yakında olması” diye toparladı Lev.

“En güzeli dedenin bahçesinde badminton oynamak” dedim ve arabanın arka kapısını açtım.

“Baba,” dedi Lev, ben onu koltuğa oturtmaya çalışırken, “söz ver, başka siren olursa, sen ve annem benimle pastırma oyununu tekrar oynayacaksınız.”

“Söz” dedim, “ve eğer sıkılırsak, kaşarlı sandviç oyunu oynayacağız.”

“Süper!” dedi Lev, sonra ciddileşerek ekledi, “ama ya başka siren olmazsa?”

“En azından bir ya da iki tane olur” diyerek rahatlattım.

“Eğer olmazsa,” dedi ön taraftaki annesi, “sirensiz de oynayabiliriz.”

*Parsömen Sanal Fanzin’den alınmıştır.

Yazar: Etgar Keret

Çeviren: Onur Çalı

Mantar: İyi Karakterlerin Başına Kötü Şeyler Geldiğinde Kimi Suçlamalı?

 

Sıska adam kafenin zemine düştü. Midesi havsalasının almayacağı kadar ağrıyordu. Bir dizi istemsiz spazm vücudunu titretti. “Ölürken böyle oluyordur herhalde” diye düşündü. “Ama şimdi olmamalı. Çok gencim ve böyle şort ve sandaletler içinde, bir zamanlar popüler olan ama şimdi pek de iş yapmayan bir kafenin zemininde ölmek çok utanç verici!” Adam yardım istemek için ağzını açtı ama çığlık atmasına yetecek kadar hava dolmadı ciğerlerine. Ancak, bu hikaye onunla ilgili değil.

Sıska adamın yanına giden garson kızın adı Galia idi. Hiçbir zaman garson olmak istemedi. Her zaman öğretmen olmayı hayal etti. Ama öğretmenlikte para yoktu; garsonlukta vardı. Çok para değil ama kirayı ve diğer şeyleri karşılayacak kadar. O yıl, Beit Berl Kolej’de özel eğitim almaya başlamıştı. Kafenin gece vardiyasında çalışıyordu. Geceleri kafeye bir köpek bile uğramazdı, bahşişleri yarıya düşerdi ama okulu daha önemliydi. “İyi misin?” diye sordu, zeminde yatan adama. İyi olmadığını biliyordu ama yine de sordu, hiç mahcup olmadan. Bu hikaye onunla ilgili de değil çünkü.

“Ölüyorum,” dedi adam, “ölüyorum, ambulans çağırın.”

“Hiç yararı yok.” dedi esmer tenli, barda oturan ve finans sayfalarını okuyan kel adam. “Ambulansın buraya gelmesi bir saati bulur. Bütçelerini kestiler. Tüm hafta yoğun çalışıyorlar.” Adam kadına bunları anlatırken, bir yandan da yerde yatan sıska adamı sırt üstü yatırdı ve ekledi “Ben onu Acil’e götürürüm. Arabam dışarda.” Bunu söyledi çünkü iyi bir adamdı; çünkü iyi bir adamdı ve garson kızın bunu anlamasını istiyordu. Boşanmasının üstünden beş ay geçmişti ve bu cümle, bu süre içerisinde hoş bir kızla yakın bir konuşma yapabileceği en yakın ihtimaldi. Ancak, hikaye bu adamla ilgili de değil.

Hastane yolunda trafik çok sıkışıktı. Arabanın arkasında yatan sıska adam, neredeyse duyulmaz bir sesle inliyordu ve salyası, esmer tenli kel adamın yeni model spor Alfa Romeo’sunun iç döşemesine akıyordu. Boşandığında, arkadaşları ona aile modeli Mitsubishi’sini değiştirmesini salık vermişlerdi, bir bekar arabası almasını. Kızlar, arabanızdan çok fazla şey anlarlar.

Bir Mitsubishi şöyle der: bitik ve boşanmış adam, son hatununun şirretliğini aranıyor. Bir Alfa Romeo şöyle der: cool bir adam, gönlü genç, macera arıyor. Arka koltukta kıvranan adam bir tür macera sayılabilirdi. Kel adam şöyle düşündü: “Şimdi bir ambulans sayılırım. Sirenim yok ama diğer arabaların bana yol vermeleri için kornaya basabilir, kırmızı ışıklarda geçebilirim, tıpkı filmlerdeki gibi.” Tüm bunları düşünürken, gaz pedalını kökledi. Tüm bunları düşünürken, beyaz bir Renault kamyonet Alfa Romeo’ya yandan geçirdi. Renault’nun sürücüsü dindar bir adamdı. Renault’nun sürücüsü emniyet kemerini takmamıştı. Hemen oracıkta öldü. Ancak hikaye onunla ilgili de değil.

Kaza kimin suçuydu? Hızlı giden ve dur işaretini dikkate almayan esmer tenli ve kel adam mı? Pek sayılmaz. Emniyet kemerini bağlamamış olan ve hız limitini aşan kamyonetin sürücüsü mü? O da suçlu sayılmaz. Bu kazanın tek sorumlusu var. Neden tüm bu insanları yarattım? Neden başında kipasıyla dolaşan ve bana hiçbir zararı dokunmayan bir adamı öldürdüm? Neden var olmayan bir adama acı çektirttim? Neden esmer tenli ve kel bir adamın aile birliğini parçaladım? Bir şeyleri yaratıyor olmanız sizi sorumluluktan muaf kılmıyor ve ellerinizi cennetteki tanrıya çevirip omuz silkebileceğiniz gerçek yaşamın aksine, burada hiçbir mazeretiniz yok. Öykü yazarken, tanrısınız. Eğer baş kahramanınız öldüyse, bu sizin yüzünüzden. Eğer başına kötü bir şey geldiyse, siz istediğiniz için böyle olmuştur. Onun kendi kanında debelenmesini izlemek istemişsinizdir.

Odaya karım geldi ve “Yazıyor musun?” diye sordu. Bana bir şey söylemek istiyor gibiydi. Sorduğundan başka bir şey. Yüzünden anlayabiliyordum. Ama bir yandan da beni rahatsız etmek, bölmek istemiyordu. İstemiyordu ama bölmüştü bile. Evet, dedim, ama önemli değil. Hikaye bir yere gitmiyor. Hatta bir hikaye bile değil bu. Bir kaşıntı. Bir tırnak mantarı. Neyden bahsettiğimi anlamış gibi başını salladı. Anlamıyordu. Ama bu beni sevmediği anlamına gelmiyordu. Hikaye bizimle ilgiliydi.

*Parşömen Sanal Fanzin’den alınmıştır.

Yazar: Etgar Keret

Çeviren: Onur Çalı