kadın yazar

Sevginin Aşınmaz Gücü ( Boşluk)

Yaşanan şeyler sevgiyi nefrete, iyiyi kötüye dönüştürür mü? “Sevgi ve nefret ne menem duygular”, “iyilik ve kötülük nasıl cevherlerdir”; kitabın değme cambazlara parmak ısırtacak kurgusunda peşine düştüğü temel sorular.   İnsanca hâllerimizi anlatmak için binlerce yıldır hayvanlardan medet umuyoruz. Hint-İran,Yunan, Mezopotamya, Mısır yetmezmiş gibi avcı toplayıcıların eğitici ya da eğlendirici hikâyelerinin çoğunda meydan hayvanlara kalmıştır. …

Sevginin Aşınmaz Gücü ( Boşluk) Read More »

Tepe’yi Yorumlama Denemesi (*)

Konuyla ilgili olarak çok değişik yorumlar yapılmıştı. Gene de yapılıyordu. Ama belgelerden anlaşıldığına göre gelmiş geçmiş bütün yorumcular yalnız bir noktada birbirini onaylıyorlar ve o noktaya tartışılmaz bir doğru gözüyle bakıyorlar. O da dümdüz bir tepsiyi andıran bu gizemli koyakta, uydurmada olsa bir tepenin var olduğu gerçeğiydi.

 

‘Ben suluboyayla aklaştırdım bu evin duvarlarını baylar!’ dedi adam. ‘Bayanlar bu ev benim evim, yeşil kurbağaların ciyak ciyak öttüğü bir gecede atmıştım temelini, içinizden kim yadsıyabilir bu gerçeği?’ Hep birlikte onayladılar onu. ‘Evet bu ev senin’ dediler. ‘Bu ev senin’ diye yineledi Baybaşkan.

‘Andolsun ki bu ev senindir.’ diye yeniden bağırdılar. Sesler oylum oylum ağızlardan çıkıyor, döne döne tepeye çarpıyordu. Tepe, evrensel tanıklığın simgesiydi sanki, ıssız uğultuyu gizemli süzgeçleriyle süzerek diri sözcüklere çeviriyordu aralıksız.

‘Şimdi de kalkıp gidiyorsun iyi mi?’ diye sürdürdü konuşmasını. ‘İşte gidiyorum şimdi de, baylar bayanlar. Gidiyorum iyi mi, yapayalnız ve arkama bakmadan ve gözlerim pek iyi görmüyor. Bunu biliyorum ve iyi kötü günler geçirdim sizlerle birlikte ve benim evimin gözenekleri sizlerinkinden çok geniştir, bunu biliyorsunuz, herkes bilir ak ırmağın benim evimin önünden aktığını ve sularla arkadaş olduğumu kim yadsıyabilir aranızda?’ ‘Evet’ dediler, ‘Andolsun ki sular senin arkadaşındır. Andolsun ki içimizden en iyi sen anlarsın suların dilinden.’ dedi Baybaşkan. Tepe, aldı bu sözleri, içine sindirdi. Sülük gibi emdi ve yansıtmadı. Yıldızlar şimdi iyice belirginleşmişti artık ve ay onbeşlemişti. Doğurgan bir sessizlikte yeniden konuştu adam.

‘Benim, bir gün olsun Tepe’yi yorumlamadığım oldu mu? Ve ben size gene böyle bir geceydi. Tepe’nin yana yakıla ürperdiğini bildirmedim mi? Ve siz bana gülmediniz mi? Kimse doğrulamadı onu bu kez. Ama Tepe, sözleri olduğu gibi yansıttı. ‘Şimdi de gidiyorum.’ dedi adam. ‘Üzgün müyüm? Hayır! Yalnız böbreklerimde bir ince sızı sürekli yer değiştiriyor. Arkasından, bir türlü kurtulamadığım ya da kurtulmak istemediğim o eksiklik duygusu. Peki, şimdi soruyorum sizlere ben sayrı mıyım?’ ‘Hayır’ dediler, hep birlikte. ‘Andolsun ki sen sapasağlamsın.’ dedi Baybaşkan.

‘Şimdi soruyorum sizlere, bol paçalı aşırmalı bir giysiyi gün aşırı giyinmedim mi? Ama nasıl da yadırgamıştınız önceleri bu durumu. Hele ara günlerde bayramlıklarımla ortalıkta göründüğümde, şaşkınlığınız görülmeğe değerdi doğrusu. Ne yazık ki alıştınız sonunda. Artık o güzelim şaşkınlıklarınızı izlemek olanağından yoksunum. Oysa ne güzel eğleniyordum. Evet, eğleniyordum sizlerle! Ama bir gün olsun içinizden birini küçümsediğim oldu mu?’

‘Hayır.’ dediler yeniden, bu kez çok içtendiler nedense. Tepe de sanki bu içtenliği onaylar gibi, dolaysız ve gür biçimde geri sundu ‘hayır’ sözcüğünü.

‘Oysa bu ev benim evim.’ dedi adam! Kara gergili, unutulmuş ad kökleri gibi karanlık ve anlaşılmaz olan bu ev benim evim. Siz de onayladınız bunu.

Ne var ki gitmem gerekiyor, gitmem gerekiyor dedim ya!’ Sustu, yıldızlar birer birer çekiliyordu.

Susmalarıyla ün salmışlardı üçü de, önceleri dilsiz oldukları sanılmıştı, hani hem dilsiz hem de sağır olduklarını savlayanlar da az değildi. Ama genel kanı her üçünün de dilsiz olduğu konusunda toplanıyordu. Hangi nedenle bir araya geldiler, bu ilginç rastlantıyı kim sağaldı, ya da bu gerçekten olağan bir rastlantı mıydı, bilen yok. Yalnızca çok değişik söylentiler dolaşmaktaydı, bu ilginç buluşma üzerine.

Kimileri kimliği bilinmeyen bir dördüncü kişinin–kuşkusuz olağanüstü güçlerle donatılmış biri olmalıydı-onları bir araya getirdiğini söylüyordu. Bir bölümü ise bu adamların düşlerinde birbirleriyle tanıştıklarına, daha sonra bir araya geldiklerine inanıyorlardı. Söylentiler ne olursa olsun bir gerçek vardı ortada; susmalarıyla ünlü olan bu gizemli kişiler, şimdi bir araya gelmişlerdi. Üstelik konuşuyorlardı da. Hem çok güzel konuşuyorlardı. Sıcak, düzgün ve su gibi. Hani bir yabancı onları konuşurken görse, bir yaşam boyu sustuklarını kesinlikle anlayamaz, kaldı ki can kulağıyla dinlemekten de kendini alamazdı.

Gelelim bu önemli tanışmanın nasıl gerçekleştiğine. Önce bıyıkları henüz terlemiş bir genç gördü onları, şaşırmıştı doğal olarak. ‘Şaşkınlıktan dilim tutuldu.’ diye anlattı. ‘Eğridere’de balık avlarken gördüm onları, balık değildi aslında avladığım, kendimi oyalıyordum, ya da hani nasıl derler..’ Dinleyenlerden çok yaşlı olan öfkeli bir biçimde kesti gencin sözünü. ‘Çok uzatma da gördüklerini anlat.’ dedi heyecanla. Bir başkası ‘a elbette’ diyerek destekledi yaşlı adamı. Sonra birbirine girdiler dinleyenler. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Neyse ki içlerinden biri durumu kavradı, yüksekçe bir taşın üzerine çıkıp özlü bir söylev çekerek oradakileri yatıştırmayı başardı. Şimdi derin bir sessizlik sürüyordu toplantı evinde. Demin ki yaşlı adam sordu. Bu kez öfkeli değildi.

‘Ey talihli çocuk! Balık avlarken ne gördün?’

‘Gördüm onları. Üçü de ak saçlı, yaşlı değillerdi. Ne güzel saçları vardı, ah bir görseydiniz, ak ama gelin saçı gibi, hem saç mıydı gördüklerim yoksa ışık demeti mi? Bakın bundan kuşkuluyum. Hem de çok kuşkuluyum bağışlayın beni. Onlar tepenin eteğinde buluştuklarında kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Sanki sözleşmiş gibi tepenin eteğinde alıç ağacının dibinde buluştular. İşte o zaman gözlerim karardı, bayılmışım.’ Delikanlı sustuğunda herkes düş kırıklığına uğramıştı, böyle bir sona hazır değildi hiçbiri. Hep bir ağızdan bağırdılar. ‘Bu kadar mı?’

Sonra ortalık iyice karıştı. Yeni biri duruma egemen oluncaya değin sürdü bu karışıklık. Derken yeniden duruldular, sanki gelecekteki bağırtıya hazırlanıyorlardı. Ve genç artık bir şey anlatmadı onlara, dipsiz bir suskunluğa gömüldü. Onu konuşturmak için yapılan zorlamalar hiçbir işe yaramadı. Ne o gün ne de başka günler. Hep sustu genç adam. Şimdi gelecekte konuşmak üzere suskunlar ordusuna bir kişi daha katılmıştı.

Adamlar ilkin karaydılar. Bir tepenin yamacına kurmuşlardı evlerini. Tepe, bilinmeyen zamanlarda birtakım insanların bir araya gelerek el birliğiyle gerçekleştirdikleri taş, kum ve toprak yığınından oluşmuştu. Hangi nedenle yapıldığı kesin olarak bilinmiyordu. Konuyla ilgili olarak çok değişik yorumlar yapılmıştı. Gene de yapılıyordu. Ama belgelerden anlaşıldığına göre gelmiş geçmiş bütün yorumcular yalnız bir noktada birbirini onaylıyorlar ve o noktaya tartışılmaz bir doğru gözüyle bakıyorlar. O da dümdüz bir tepsiyi andıran bu gizemli koyakta, uydurma da olsa bir tepenin var olduğu gerçeğiydi. Evet, bu bir tepeydi, kim ne derse desin hiçbir söz ve yargı uzaktan bir piramide benzeyen, üstü yosunlarla kaplı bu kum, taş ve toprak yığınının bir tepe olduğu gerçeğini değiştiremezdi. Hiçbir insan bu gerçeği yadsımamıştı, yadsıyamazdı da.

Ne ki günün birinde bu yığınağın bir tepe değil de bir gömüt olduğunu ileri süren birtakım kara adamlar geldiler koyağa. Adamlar ilkin karaydılar. Ya da koyağın yerlileri çoluk çocuk, kadın erkek yeni gelen yabancıları hep birlikte ilkin kara olarak algılamışlardı. İlkin gebe bir kadın gördü onları ve bu adamlar ‘kara’ dedi. Sonra kocasına kapkara birilerinin kendilerine doğru geldiğini bildirdi. Kocası tepe üzerine yeni yorumlar karalamakla uğraşıyordu bu arada. Karısına inanmadı önce. Dalgın ve heyecanlıydı. Önemli bir sorunu çözmeye çalışıyordu, ‘tepe’ üzerine yeni bir kuramı geliştirmek üzereydi üstelik.

Alındı karısına, ‘bağışla beni ama hiç boş vaktim yok.’ dedi. Kendisiyle eğlendiğini sanıyordu karısının, çünkü şakalaşırlardı çoğu kez birbirleriyle, hem koyaktaki bütün aileler arasında yaygındı bu tür oyunlar. Çocukların bile en çok sevdikleri oyun ‘aldatmaca’ydı. Kadın, ‘ama doğru söylüyorum, andolsun ki yalanım yok.’ Ant önemliydi koyakta, ant içildi mi akan sular dururdu ve kuşku yerini katıksız bir güvene bırakırdı. Çünkü bu koyakta hiç boş yere ant içildiği görülmemişti şimdiye değin. Adam irkildi ve karısının tanıklık parmağıyla gösterdiği yöne döndü. ‘Evet’ dedi karısına ‘Bu adamlar kara, andolsun kara bu adamlar.’ dedi.

Ve sonra tepeye çevirdi yüzünü, tepeyi ürperen bir varlık olarak algıladı ilk kez. Belki de tepe gerçekten ürperiyordu. Sonraları çok düşündü bu olayı. Her önüne gelene bu olayı anlattı. Hatta şiirler yazdı bu ürpertiyi betimlemek için. Bu yüzden koyağın yerlileri ona ‘ozan’ adını taktılar. Daha sonra bu adamdan ‘ozan’ diye söz edilecek.

Çabucak duyuldu kara adamların varlığı.

Başyorumcu, her gün düzenli bir biçimde sürdürdüğü ‘Tepe’yi Yorumlama Denemesi’ başlıklı çalışmasına, bugün kendisinin de bilmediği ama belli belirsiz duyumsadığını sandığı-buna bir önsezi de denebilir belki de-birtakım nedenlerden dolayı ara verdi. ‘Neden’ sözcüğünü çok severdi nedense. Hani biri kalkıp da ona ‘Tepe’yi Yorumlama ve Koruma Derneği’nin her ayın belirli bir gününde yapılan toplantısına neden geç kaldığını sorsa, hiç kuşkusuz şöyle yanıtlardı: “Ama benim de kendime özgü birtakım nedenlerim vardır Bayım.” Bugüne değin bu nedenlerin ne olduğu üzerine soru sormak kimsenin aklına gelmemişti. Ayrıca bu başyorumcuya karşı çok ilginç bir davranış olurdu. Hem o yukarıdaki tümceyi öylesine bir doğallıkla söylerdi ki, ikinci bir soruya hazırlanan kişi ansızın büyülenir, kekelemeye başlar, soru sormak istediği soruyu da hemencecik unuturdu ya da en azından unutmak gereğini duyardı. Kaldı ki böyle bir durum da söz konusu olmamıştı şimdiye değin. Hani böyle ya da buna benzer bir olay geçmiş olsa demek tutanaklarında kesinlikle belirtilirdi. Çünkü bu toplantılarda konuşulan her söz, hatta çıkarılan her ses–bu sayrılıktan dolayı çıkarılan bir hırıltı bile olsa- tutanaklara geçerdi.

Örneğin bundan bin yıl öncesine ait bir tutanakta şöyle yazıyor: ‘Aylık toplantı başkanı Bay C, kapıdan içeri girer girmez yoğun bir öksürük nöbetine tutuldu, bir dakika on saniye süren bu nöbetin arkasından hemen sonra sağ kolunun serçe parmağıyla burnunun hemen ucunda bulunan sarı tüyle kaplı et benini kaşıdı.’

Bu tür ayrıntılar toplantı tutanaklarının bir hayli kabarmasına yol açtığından, giderek korunmaları büyük bir sorun olmuş, ama Tepe yorumcuları gerek duyuldukça yeni Tutanak Odaları açmak yoluyla bu sorunu çözümlemişlerdi. Bu nedenle her yan her çağın kendine özgü mimarisiyle yapılmış olan Tutanak Odalarıyla dolmuştu. Yapılan son istatistiklere göre kentte kişi başına dört Tutanak Odası düşmekte. Yeni gelen yabancılardan sonra yeni bir istatistik henüz yapılmadığından şimdilik son kesin durum nedir, bilinmiyor.

Çocukların oyun saati. Artık Başyorumcu’nun evde durması için hiçbir neden yok. Doğrusu o çocukları çok sever. Çocuklar da dağ’dan bir yankıdır, en sonunda, hem dağ bir çocuğun büyütülmüş bir resmi değil midir? Sever  çocukları Başyorumcu. Dağ yorumlarından da açık bir biçimde görülür bu durum. Hani o yorumlar bir takıma çocukların yorumudur. Kaldı ki Başyorumcu da bilmez gerçekte neyi yorumladığını. Çevreden birinin bu konuyla ilgili bir sorusunu; ‘Ama bayım insan neyi yorumladığını nerden bilebilirdi?’ diye yanıtlaması belki de bu yüzdendir. Ayrıca hemen bu sözlerin arkasından; ‘Benim de kendime özgü birtakım nedenlerim vardır, bayım’ diye eklemesi de düşündürücü.

Kente yeni gelen bay Y, hep bunları düşünüyor. Ulu Dağ’ın eteklerinde yarım bir döngü çizerek, sürekli batıya akan Akırmağın, körpe sularına baka baka –ırmağa ilk rastlandığında nasıl da haykırmıştı ‘şu körpe sulara bakın hele’ diye- düşünüyor. İlkin sular kışkırtmıştı, bay Y’yi. ‘Hem bu benim görevim.’ diye düşündü bay Y.

Evet görevliydi bay Y. Orta yaşlı biri için az sayılmayacak bir çeviklikle, yere uzandı boylu boyunca. Ellerinin kavuşabildiği çakıl taşlarıyla görevinin adını yazmaya çalıştı bir süre. Taşlar nedense ıslak, ıslaktan da öte vıcık vıcık. ‘Oysa ırmağın suyu buralara değin uzanmıyor’ diye düşündü bay Y. Evet, geldiklerinden bu yana yağmur da yağmamıştı. ‘Peki neden yapış yapış bu kahrolası taşlar?’ Taşlarla istediği şeyi yazamaması kızdırıyor bay Y’yi. ‘Kaygan, üstelik de yapışkan, bu ne biçim iş.’ diye için için öfkeleniyor bay Y.

Taşların birkaçını kızgınlıkla ırmağa fırlatıyor. Acı bir çığlık dolduruyor ortalığı o anda. Birden korkuyor bay Y. Çevresine bakınarak çığlığın kaynağını araştırıyor. Ama görünürde kimse yok. ‘Bu sakın ırmaktan gelmesin.’ diye düşünmekten alamıyor kendisini. Sonra birden kendini toparlıyor. ‘ Gülünç’ diyor, ‘ırmak bağırır mı hiç?’ Sonra kendini işine veriyor. Sonunda başarıyor yazmayı; ‘Fetih.’

Konuk Evi’ne doğru yürüdü. Sonunda başarmıştı işte. Sevinçliydi. Bayan Y’ye anlatacaktı bütün olanları. Ama neyi anlatacaktı. Bak bunu hiç düşünmemişti. ‘Güler bana.’ dedi içinden. Yo yo, en iyisi anlatmamalı. Peki ya doğanın bu denli duyarlılığına ne demeli. İlginç bir yerdi doğrusu bu kent. Burada dağ ürperiyor, ırmak haykırıyor, çakıl taşları başkaldırıyordu. Hani inanılacak gibi değildi aslında hem inanmıyordu da bay Y.

Ama üşüdüğünü yadsıyamazdı doğrusu. Alnındaki soğuk terleri silerek ‘Evet üşüyorum.’ diye düşündü. Konuk Evi’ne iyice yaklaşmıştı. ‘Evet üşüyorum.’ diye söylendi, bu kez duyulur bir sesle. Sonra haykırdı birden denetimini yitirerek: ‘Peki ben neden üşüyorum?’

Kendini bildi bileli çocukluğunu anımsayamıyor bay Y. Ona öyle geliyor ki hiç çocuk olmamıştır. Ya da çocukluk dedikleri kaygan ve belirsiz çağrışımların ardında saklı, anımsanmasının bilinçsiz zamanlarda yaşanmış bir zaman parçasıdır. Böyle düşünmesinde öksüz büyümesinin de payı var kuşkusuz.   Bayan Y’ye göre  biri kalkıp da –söz konusu biri, annesi, babası, yakınlarından biri olabilirdi ancak- ona, arada bir çocukluğunu anımsatsaydı, elbette bay Y, şimdiki gibi ‘anısız adam’ olmayacaktı. ‘Anısız adam’ deyimi de bayan Y’nin. Aslında kocasının anısız biri oluşu pek önemli değildi. Mutluydu bayan Y.

Ne ki kocasındaki bu eksikliğin sonraları bir çocuk düşmanlığına dönüşmesinden korkuyordu. İşte bu yüzden bir aydır çocuk beklediğini söyleyemiyordu bir türlü. Ama bugün kesinlikle söyleyecekti. Kocasının sokak ortasındaki o korkunç bağırtısı, sanki bu konuda uyarmıştı kadını.

(*) Aslında bu öykünün adı yoktu. Ama, öykü okununca adını görmemek mümkün değildi.

Leyla’nın Defteri

Bazı yazarlar için kelimenin düşünüldüğünden daha farklı anlamları ve katmanları vardır. Kelimeler, bu yazarlar için bir inşa malzemesidir. Kastettiğim bir romanın ya da öykünün yazılması değil. Kelimenin, cümlenin bizzat kendisidir. Kelimelerin ruhta vücut bulmasıdır. Evet, yazarlar kelimelerle ve cümlelerle kitaplarını inşa ederler ama bazıları ise kitaplarını yaşar, inşa ederken.

 Yazı yazmanın bir büyüsü var. İnsan o büyüye kendini kaptırdığında bambaşka dünyaların kapılarını aralıyor. Hiç girmediğiniz bir âlemin, hiç görmediğiniz sokakların kaldırımlarını arşınlıyor, yepyeni insanlar ile karşılaşmanın heyecanını taşıyorsunuz. Bu hem okuyanı ve yazanı ruhi olarak besleyen hem de insan hayatını renklendiren bir durum.

Sanırım son 10-15 yıldır yazıya dair çok sayıda atölye açıldı ülkemizde. Açılmaya da devam ediyor. Burada yazar adaylarına nasıl yazacaklarına ve kurguyu nasıl şekillendireceklerine dair birçok teknik bilgi veriliyor. Bu ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber şunu söylemeden edemeyeceğim. Teknik bilgiler yazar adayları için, evet, oldukça önemlidir. Peki, yazının ve cümlelerin ruhuna inebilmek için bu yeterli midir? Bu noktada verilen teknik bilgilerin yazarla metin arasına bir mesafe koyduğu kanısındayım. Bu mesafe çoğu zaman okur tarafından hissedilir. Okuru, metinden uzaklaştırır. Bu nedenle metinle yazar arasındaki mesafe kurgudan ziyade cümlelerle kısalmalıdır.

Bomboş bir sayfada bir metin inşa ederken yazar gerçekten ne kadar oradadır?

Bence yazar kelimeleriyle ve cümleleriyle hemhâl olmalı ve yazdığı metinle okura bunu sağlamalıdır.

Bazı yazarlar için kelimenin düşünüldüğünden daha farklı anlamları ve katmanları vardır. Kelimeler, bu yazarlar için bir inşa malzemesidir. Kastettiğim bir romanın ya da öykünün yazılması değil. Kelimenin, cümlenin bizzat kendisidir. Kelimelerin ruhta vücut bulmasıdır. Evet, yazarlar kelimelerle ve cümlelerle kitaplarını inşa ederler ama bazıları ise kitaplarını yaşar, inşa ederken.

Romanlarındaki kelimeler ve cümlelerle hemhâl olur. Bu tür yazarların edebiyat eserlerini okurken, satır aralarında onun varlığını da hissederiz. Cümlelerin büyüsü, yazarından kalbinden okurun kalbine bir köprü vasıtasıyla uzanır.

Leyla İpekçi bu yazarlardan birisi.

Yazmış olduğu Ateş ve Bahçe, Başkası Olduğun Yer, Maya, Dem Yüzü romanları okuru zorlayan ve metnin bizzat kendisi olmaya davet eden romanlardır.

Leyla İpekçi’nin yakın zamanda bir kitabı daha yayımlandı: Leyla’nın Defteri. Denemeler, Edebiyat Günlükleri, Söyleşiler alt başlığını taşıyan kitap H Yayınları arasından çıktı. Kitap, Leyla İpekçi’nin yazın dünyasını, yazarken nelere dikkat ettiğini, nelerden beslendiğini, geçmişini… Merak eden okurlar için oldukça önemli bir kitap.

 

Kitap beş bölümden oluşuyor: Benim Kahramanlarım, Ecele Bakmak, Edebiyat Günlüklerinden, Yeni Roman İçin Taslaklar ve Söyleşiler.

Bu yazıda Leyla İpekçi’nin kitabında tartıştığı ve bu topraklarda nefes alan dilin nasıl tekrar gündeme geleceğine dair vurgusunu paylaşmak istiyorum.

Yazar kitabın ilk bölümde farklı yazarların kendi dünyasında bıraktığı izleri paylaşırken, bu bölümde benim dikkatimi çeken yazar Ingeborg Bachman oldu. İpekçi, “Kelimelerinin gölgesinden taşanlar bazen duaya, yakarışa, bazen acıya, kedere, hüsrana yaklaşır. Eksiltilen kıyımların, imhanın tahakkümün karasularından çoğaltan hayallere, rüyalara açılır bazen de. İlerleyen bir kurgudan bahsedemem; bir devam ediştir eserlerinde bulduğum,” diyerek kendi dünyasına selam gönderiyor. İpekçi’nin romanları- ilk romanlarını bu kategoriye koyamam- belirgin bir kurgudan yoksundur. Romanları bir düşünceden yola çıkılarak yazılmış gibidir. Romanın dili, bu düşüncenin ileri taşınmasına yardımcı olur. Değişen karakterler Dostoyevski vari hayat bulur, nefes alır romanlarında. Ayrıca yine İpekçi’nin ifade ettiği gibi, insanın en mahrem yeri olan kalbi, romanlarındaki kahramanlarda en gerçekçi haliyle görmek mümkündür. Kalp, düşüncelerin okura aktığı membadır. Roman ilerledikçe, okur olarak siz de kendinizi o kahramanın yanında değil de içinde yer alırsınız. Onunla beraber düşünürsünüz.

Günümüzde, edebiyatın bu kalbi işlevinin görevini yeterince getirmediğini düşünüyorum. Bu eksende İpekçi şu soruyu soruyor, haklı olarak: “Bugünün Yunusları, Mısrileri nasıl yetişir, şimdi nerededirler?”

Bu soruyu yazarların beslendiği kaynak olarak değil de okurun beslendiği kaynak olarak da önemsiyorum. Geçmişle bağı kopan dilin kaynağını yeniden o yöne çekebilmek ve zenginliğin farkına varabilecek çaba içinde olmalıdır edebiyatçılar ve okurlar. Bu, geçmişle günümüz arasındaki bağın ve edebiyatımızın yeniden güçlenmesine fırsat verecektir, diye düşünüyorum. Çünkü sadece Batı kültürüyle oluşmuş bir edebi zevk ve disiplin anlayışı, Türk okurunu eksik bırakcaktır.

“Batılı bir buluş olan roman, insanı insanda arar. O yüzden kaçınılmaz olarak kendisininkine benzetir insan tahayyülünü. Doğulu bu anlamda Batılı gibi düşünmese bile bir Batılı gibi yazmaktan hiçbir zaman kurtulamayacaktır. İnsanı Rabbinde arayan, bu anlamda yatay değil, dikey bir bakışa sahip olan Doğulu için bu tahayyülün dili daha çok şiirde veya masalda kendi sesini işitilebiliyordu kuşkusuz.” İpekçi bu sözleriyle edebiyatımızda geçmişle bağı güçlendirecek bir yol haritası da çıkarmış olmaktadır.

Bu noktada, İpekçi’nin kitapta Tanpınar ve Orhan Pamuk okumalarına dair notlarında şu cümlelere rastlıyoruz. “Maziyle bağımız keskin darbelerle kesilmemiş, koparılmamış olsaydı, ‘kayıp estetiği’ geliştirmek gibi bir kaygısı olur muydu başta Tanpınar olmak üzere diğer edebiyatçılarımızın?”

Leyla’nın Defteri kitabı sadece Leyla İpekçi’ye ait bir kitap değil. Bu topraklarda yoğrulmuş, ilk zamanlarda yüzü Batı’ya dönükken sonradan Doğu’dan nefes alan bir kalbin hakkaniyet arayışını simgeleyen bir kitaptır. Bu nedenle her iki yöne doğru bakıp, okumak ve yeniden düşünmek üzerine önemli bir fırsat sunuyor Leyla İpekçi.

“Hallac-ı Mansur’un Felsefesi ve Öğretisi Benim Tüm Bakış Açımı Değiştirdi”

Başak Sayan’ı ekranlardan, oynadığı dizilerden tanıyoruz. 2010 yılından itibaren ise Sayan’ın cümlelerini dizi repliklerinden değil de yazdığı kitaplardan takip ediyoruz. Sayan’ın bazı kitapları çok satanlar listesine girdi. Başak Sayan geçtiğimiz günlerde Nigahdar adlı bir roman yayımladı. Roman farklı zamanlarda ve birbirine teğet geçen bir hikâyeden oluşuyor.
Romanın merkezinde 9. ve 10. Yüzyılda yaşamış Hallac-ı Mansur var. Başak Sayan’la son romanı Nigahdar, Hallac-ı Mansur ve din üzerine sohbet ettik.

 

-Hallac-ı Mansur ile tanışmanızı merak ediyorum. Tanıştıktan sonra nasıl bir süreç yaşadınız da onu bir roman kahramanına dönüştürmek istediniz?

Hallac-ı Mansur ile doğumdan bir iki ay sonra tanıştım. Kendi kendime kalabildiğim ender anlardan birinde bir anda aklıma düştü ve araştırmaya başladım. Hayatını ve öğretisini okudukça müthiş etkilendim. Ülkemizde adı bilinse bile Mevlana’nın, Şems’in, Yunus Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın feyz aldığı, takip ettiği kişinin Hallac olduğu bilinmez. İnanılmaz bir hayat hikayesi var. Karakteri, Allah aşkı, hakikat yolunda çektikleri, Tavasin adlı kitabında anlattığı nokta öğretisi hepsi beni inanılmaz etkisi altına aldı. Uzun zamandır kuantum fiziğine ilgim olduğu için tasavvuf ve Hallac’ın öğretisini öğrendikçe aradaki müthiş benzerlik karşısında hayret ettim ve bu benzerliği okurlarıma göstermek istedim. Yani romanı yazma fikri Hallac-ı Mansur’un hayat hikayesinden ve öğretisinden çok etkilenmem ile başlayıp kuantum fiziği ile arasındaki benzerlik ise karakterlerimi yaratmam da ve hikayemi geliştirmem de etkili oldu diyebiliriz.

-Romanı yazmadan önceki araştırma sürecinizden bahseder misiniz biraz? Nasıl okumalar yaptınız?

Romanlarımın tümünde okurumun hayata başka bir yerde bakmasını istediğim için mutlaka bir felsefe vardır. O yüzden araştırma kısmı önemlidir benim için. Ancak Nigâhdar’da u araştırma kısmı çok uzun ve meşakkatliydi. Hallac-ı Mansur’un hayatı ve öğretisi dışında, Abbasi imparatorluğunu, tarihini, Muktedir Billah dönemini, o döneme damga vuran siyasi ve toplumsal olayları, tasavvufu, Hallac’ı etkileyen ya da düşmanlık eden kişilerin hayat hikâyelerini, kuantum fiziğini, evrim teorisini, yaradılış meselesine hem ateistlerin hem deistlerin hem de tesitlerin bakış açılarını araştırmam gerekiyordu. Çok fazla kaynaktan araştırma ve okuma yaptım. Eşim odamdaki kitap dağını gördüğünde “nasıl başa çıkacaksın?” diyerek, inanamıyordu. Ama bunlar benim sevdiğim konular olduğu için zevkle okudum, araştırdım. Kitabın sonunda kaynaklar bölümünde merak edenler için bir liste verdim. Daha detaylı bilgi için o kaynaklara başvurabilirler.

-Bu okumalar sürecinde sizi çok şaşırtan, sizin düşünce dünyanızda değişime sebep olan bilgilerle karşılaştınız mı, nedir bunlar?

Karşılaşmaz olur muyum hiç? Hallac-ı Mansur’un felsefesi ve öğretisi benim tüm bakış açımı değiştirdi zaten. O dinler üstü bir öğreti bıraktı gerisinde. Ne ben var dedi ne de sen. Var olan her şey, yerdeki taştan, gökyüzündeki buluta, bir böcekten bir balığa, bir kuştan bir insana her şey ama her şey Yüce Yaradan’dır dedi. Başka hiçbir şey yoktur. Her şey O’nun tecelli etmiş halidir. O yüzden ben O’yum diyor zaten. Nasıl ki bir damla okyanusun bir parçasıysa var olan her şey de O’nun bir parçası. Bu beni çok etkiledi. Uzun süredir içimde hissettiğim ama tam olarak anlatamadığım duyguların kelimelere dökülmüş halini buldum onun yazdıklarında. Dinlerin Allah’a gitmek için birer yol olduğunu anlatıyor. Onlar sadece yollar. Önemli olan O diyor. O’na nasıl ulaştığının bir önemi yok. Çünkü her insanın ortak amacı O’na ulaşmak aslında. Bu nedenle bir Hristiyan ile bir Musevinin, bir Müslümanla bir Hindunun bir farkı yok birbirinden. İnsanın dini ve inançları doğduğu coğrafyaya ve aileye göre belirleniyor. Nerede doğacağını, hangi ana babadan dünyaya geleceğini seçmediğine, ailenin ve bulunduğu toplumun dinine ve kültürüne göre büyüyeceğine göre kim onu nasıl suçlayabilir? Bu öğreti dışında elbette kuantum fiziği ile arasındaki benzerlik de beni müthiş etkiledi. İkisi de birlikten bahsediyor. İkilik denen şeyin bir aldanma olduğunu söylüyor. Kuantum fiziği tasavvufun ve Hallac’ın bin küsur yıl önce söylediklerini bilimsel olarak ispatlamış durumda.

 

-Romanın dili oldukça sade ve hızlıca akıyor. Bu dil genel olarak benimsediğiniz bir dil mi yoksa bu romana özgü tercih ettiğiniz bir yaklaşım mı?

Betimlemeleri ve detaylı anlatımı seviyorum ama bunu yaparken de hızlı akan bir kitap olmasına özen gösteriyorum. Bu benim tarzım diyebiliriz. Kitabı eline alan bırakamamalı. Zorlanarak okursanız kitabın sonunu getiremezsiniz.

-Kurgu olarak senaryo olmaya çok müsait bir roman Nigahdar. Romanın filme dönüşme ihtimali var mı?

Bunu söyleyen çok var. Film gibi kurgular tercih ediyorum çünkü ben aynı zamanda bir oyuncuyum. Mesleki olarak sinematografik düşündüğüm için romanlarımın kurguları da buna uygun oluyor. Her bölümün heyecan içinde bitmesi de bilinçli olarak yaptığım bir şey. Bu sizin kitabı elinizden bırakamamanıza neden oluyor. Tıpkı televizyon dizileri gibi. Öyle bir yerde biter ki siz bir hafta boyunca ne olacak diye bekler durursunuz. En çok istediğim şeylerden biri de Nigâhdar’ın film olması. Bir gün bunların olacağını biliyorum ama ne zaman olacağını bilmiyorum.

-Din, romanınızın en temel öğesi. Ve tarih boyunca siyasal, ekonomik ve sosyal olarak hem olumlu hem de olumsuz olarak kullanılmıştır. Ne dersiniz bu konuda?

Din tarih boyunca yeryüzündeki en büyük silah olarak kullanılmış. Hâlâ da öyle. Daha büyük bir güç kaynağı yok. Kitapta bunu anlatıyorum zaten. Toplumların dizginlerini elde tutmanın başka hiçbir yolu yok bu denli etkili olan. O nedenle bu güce sahip olanlar ne kadar ayrıştırma, ötekileştirme, kamplaştırma yaparlarsa o derece etkili olacaklarını bilirler. İnananları kendi çıkarları için kullanırlar ve ne yazık ki o insanlar kullanıldıklarının farkında bile olmazlar. Din dediğiniz olgunun en başına gittiğinizde hakikati keşfetmiş bir insanın yani peygamber dediğimiz kişinin diğer insanlara keşfettiği bu hakikati anlatma gayretinin diğerleri tarafından kabul görüp takip edilmeye başlanması aslında. İslam mesela aslında ilk başta Araplar tarafından tehlikeli bulunmuş. O nedenle Medine’ye göç edilmiş ya zaten. O zamanlar da Kabe önemli bir hac yeri ve çok para kazanılıyor hacca gelenlerden. Bunu kaybetmek istemiyorlar. Ne zaman Hz. Muhammed Kabe’ye dönerek namaz kılmayı emrediyor o zaman anlıyorlar Kabe ticareti devam edecek ve para kazanacaklar. Kitapta dinler tarihini, ilk tek tanrılı dinin nasıl ortaya çıktığını, kimleri etkilediğini özellikle bu nedenle anlatıyorum. Araştırmadığımız için bize söylenen her şeye inanıyoruz.

-İslam coğrafyasında bu kadar cemaat, tarikat yapılanması varken dinin doğru anlaşılması mümkün müdür sizce?

Elbette değildir. Çünkü bu tarikatlara mensup kişiler biat ediyorlar bir kişiye. O kişinin dediklerini doğru kabul ediyorlar. Araştırmıyorlar bile. Kuran tefsirleri de çeviren kişinin yorumudur aslında. Sen bunu okurken o kişinin yorumunu alıyorsun doğru kabul ediyorsun. Kendin oku, kendin incele, soru sor, araştır. Mantıksızlıklara kafa patlat. Bu nasıl olabilir diye sor. Karşıt görüşleri de dinle. Anlamaya çalış. Ama hayır. Öyle değil işte. Her yerde böyle bu. Çünkü insan tembel. Hazır bilgi istiyor yorulmak istemiyor. Kafa patlatmak istemiyor. Rahat etmek istiyor sadece. Derdi hakikat değil yani.

-Son dönemde gençler arasında yaygınlaştığı söylenen deizm, panteizm ve ateizm tartışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tüm bunları kitapta anlattım zaten. O nedenle karakterlerimi pek çok görüşe mensup kişiler yaptım. Ateist de var, deist de, teist de. Bunlar sıfatlar ama. Neticede aslında ne mezhep var ortada ne de din. Ne sen var ne de ben. Var olan tek şey sadece Yüce Öz.

-Yakın geçmişte ülke siyasetinde ve sosyolojisinde meydana gelen olayları da romanda konu edinmişsiniz. Bunun romanı zenginleştirdiği kadar ona ideolojik bir boyut da kattığını düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, Nigahdar’ı ideolojik bir roman olarak okumak mümkün mü?

Romanlarımın hepsinin arka planında geçtikleri dönemdeki siyasi ve toplumsal olayları anlatıyorum. Çünkü edebiyat tarihe not düşmektir. Başka türlü nasıl anlaşılabilir o dönem, o hikâye. Nasıl gerçekçi olabilir? Sığ bir metin halini alır roman bunlar olmazsa. Tolstoy’u okurken o dönemki Rusya’yı, sorunlarını, siyasi atmosferini ve bunun insanlar üzerindeki etkisini de okuruz. O dönemi anlarız. Hikâyeyi daha içselleştiririz böylece. Edebiyat tıpkı sinema gibi yaşamın kâğıda yansıtılmasıdır. Biri perdeye yansıtır, biri kâğıda.

Karbonel: Çocuk Fantazyasının Kitabı

Cadı, kral kedi Karbonel, konuşan hayvanlar bir yanda; ergenlikteki fiziki değişim, çocukluktan yavaş yavaş çıkma, ciddi haller takınma, dağınık saçlardan at kuyruğuna, rahat giysilerden formel giysilere geçiş öte yanda, uzlaşmaya çalışan çocuk ve yetişkin dünyalarıdır adeta. 1950’lerde fantastik edebiyat epik süvarilerine kavuşmuştu. Masallarla dile gelen hayaller, yeni bir adres belirlemişti. Siyasal eleştiriler, insanlığın yılgınlığından ve …

Karbonel: Çocuk Fantazyasının Kitabı Read More »

Sezer Tansuğ ve “Şenlikname Düzeni”

AMENTÜ GEMİSİ NASIL YÜRÜDÜ?

Üniversiteden ayrılması, Şenlikname Düzeni’nin basılması, sinemacılığı ve ülkemizde ilk animasyon filmi olan “Amentü Gemisi Nasıl Yürüdü”, üçleme olarak tasarlanan bu filmlerden diğer ikisinin; “Bahar Nasıl Tamam Oldu” ve “Ahde Nasıl Vefa Etti” gerçekleşememesi, Ayasofya’da zorlandığı memuriyet kalıpları, Amerika’ya gidişi-dönüşü ve orada aldığı taxidermy eğitimi, İzmir yılları (kısa kesilmiş İzmir havası), İstanbul’da yeniden hocalık, sonrasında yazılan ve yazılamayan kitaplar, makaleler; Adnan Çoker, Süleyman Saim Tekcan, Kemal İskender, Halit Refiğ, Doğan Kuban, Ferit Edgü, Sarkis ve daha birçok isimle kalem kavgaları… Sonunda “Hırçın Sezer”e çıkan adı veya doğru bildiği yolda “gözünü budaktan sakınmayan” öfkesi… Bunların her biri ayrı bir yazı konusu, hatta bir kitabın bölümleri…

 

Türkiye’de “sanat eleştirisi” kavramıyla adeta özdeşleşmiş bir isimdir Sezer Tansuğ. Yirmi yıl önce, 17 Mart 1998’de kaybettiğimiz Sezer Tansuğ, Cumhuriyet döneminde, sanat dünyamıza damgasını vurmuş en sıra dışı karakterlerden biridir. Sanat tarihçisi ve eleştirmen kimliğiyle, yaşarken yazdığı her metin, muhatabı için bir dönüm noktası ya da bir tartışmanın ilk kıvılcımı olmuştur.

 

SEZER TANSUĞ KİMDİR?

1930’da Erzurum’da doğar. Zonguldak’ta başladığı ilköğrenimini Balıkesir’de, orta öğrenimini ise İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde tamamlar. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümünden 1953’te mezun olur ve 1956’ya kadar aynı bölümde araştırma görevlisi olarak çalışır. Doktora tezi olan Şenlikname Düzeni adlı özgün araştırmasını tamamladığı sıralarda, okulda bir arkadaşıyla başlayan tartışmanın hocası Prof. Dr. Mazhar Şevket İpşiroğlu’na intikali ve sonrasında hocasıyla aralarındaki gerilim sebebiyle üniversitedeki görevinden istifa ederek ayrılır. 1958-1960 arasında profesyonel sinema sektöründe çalışır. 1960-1975 yılları arasında Ayasofya Müzesi’nde uzman olarak görev alır. 1964-1965′ de bir yıl süreyle kazandığı bursla Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunur. 1975-1976’da reklam şirketlerinde metin yazarı olarak çalışır. 1977-1981 yılları arasında beş yıl, Dokuz Eylül ve Mimar Sinan Üniversitelerine bağlı Güzel Sanatlar Fakültelerinde öğretim görevlisi olarak çalışır ve 1982 başında Mimar Sinan Üniversitesi, Sinema Televizyon Merkezi öğretim görevliliğinden emekli olur ve çeşitli Avrupa şehirlerini gezer, çağdaş sanatla ilgili gözlem ve incelemelerde bulunur.

 

1955’te başlayan ve giderek yaşamının birincil uğraşısı olan sanat tarihi araştırmaları ve sanat eleştirisini ölümüne kadar bırakmaz. Özellikle 1970’li yıllarda, yazıları ve kitaplarıyla sanat piyasasının oluşumunda ve çağdaş Türk sanatının yönelişlerinde belirleyici isimlerden biri olur. 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı için gerçekleştirdiği ve geleneksel kültürümüzün köşe taşı niteliğindeki başyapıtların her birini, çağdaş sanatçıların modern okuma ve yorumlarıyla sunduğu 66 Kare: Geleneksel Kültüre Çağdaş Yorum kitap-sergi projesiyle dikkat çekmiştir.

Kitapları: Şenlikname Düzeni (1961), Fertname (1968), Okname (1973), Resim Klavuzu (1975), Beş Gerçekçi Türk Ressamı (1976), Sanatın Dili (1976), Türkiye’de Sanatın Batılılaşmasında Frenklerin Sözde Katkısı ve Toplumsal Ekonomik Koşulların Gerçek Etkinliği (1976), Sanata Yaklaşım (1976), İnsan ve Sanat (1982), Sürrealizm Sanat Ansiklopedisi (Rene Passeron’dan çeviri, 1982), Karşıtı Aramak (1983), Türk Resminde Yeni Dönem (1988), Çağdaş Türk Sanatı (1986), Resim Sanatının Tarihi (1992), Ressam Halil Paşa (1994), Gelenek Işığında Çağdaş Sanat (1997), Çağdaş Türk Sanatına Temel Yaklaşımlar (1997).

Bu kısa özgeçmişinin ötesinde Sezer Tansuğ adının arkasında, Kurtuluş Savaşı gazisi bir asker çocuğu olarak, Anadolu’nun muhtelif köşelerinde geçen çocukluk döneminden sonra İstanbul’a yerleşmiş; ilk gençlik yıllarından itibaren yaşamının merkezine sanatı koymakla beraber, sonuna kadar yoksulluk ve yalnızlıkla mücadeleyle geçmiş bir ömür vardır. 68 yıl gibi kısa sayılacak bu ömürden geriye, asırlar geçse de unutulmayacak, ihmal edilemeyecek bir miras; binlerce sayfa tutan bir külliyat kalmıştır. Halil Paşa’dan Hoca Ali Rıza’ya, Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan Yüksel Arslan’a, Melike Abasıyanık Kurtiç’ten Resul Aytemür’e hangi sanatçı hakkında bir araştırmaya girişilse, mutlaka birkaç yazısı, değinisi, kritiği vardır ve o sanatçıyı konumlandırırken Tansuğ’un yazdıkları mutlaka dikkate alınır; Tansuğ’un yargıları öylesine nesnel, soğukkanlı ve keskindir ki ilgisiz kalınamaz… Yazdıklarının birçoğu ses getirmesinin ötesinde acıtıcı da olmuştur. Bu sebeple sevenleri kadar sevmeyenleri de vardır ama çoğu hemen olmasa da zaman içinde hakkını, haklılığını teslim etmişlerdir.

Üniversiteden ayrılması, Şenlikname Düzeni’nin basılması, sinemacılığı ve ülkemizde ilk animasyon filmi olan “Amentü Gemisi Nasıl Yürüdü”, üçleme olarak tasarlanan bu filmlerden diğer ikisinin; “Bahar Nasıl Tamam Oldu” ve “Ahde Nasıl Vefa Etti” gerçekleşememesi, Ayasofya’da zorlandığı memuriyet kalıpları, Amerika’ya gidişi-dönüşü ve orada aldığı taxidermy eğitimi, İzmir yılları (kısa kesilmiş İzmir havası), İstanbul’da yeniden hocalık, sonrasında yazılan ve yazılamayan kitaplar, makaleler; Adnan Çoker, Süleyman Saim Tekcan, Kemal İskender, Halit Refiğ, Doğan Kuban, Ferit Edgü, Sarkis ve daha birçok isimle kalem kavgaları… Sonunda “Hırçın Sezer”e çıkan adı veya doğru bildiği yolda “gözünü budaktan sakınmayan” öfkesi… Bunların her biri ayrı bir yazı konusu, hatta bir kitabın bölümleri…

 

ŞENLİKNAME DÜZENİ

Şenlikname Düzeni, Sezer Tansug’un, “eşsiz bir belge hazinesi” olarak nitelediği III. Murad Sûrnâmesi / Sûrnâme-i Hümâyun minyatürleri üzerine yaptığı bir incelemedir. Şenlikname Düzeni’nin öyküsünü kendisi giriş metninde biraz örtük biçimde anlatır. 1950’lerin ikinci yarısında 20’li yaşlarda genç bir sanat tarihçisi olarak; “dünya görüşünün, hayata bakışın, tasvir sanatıyla ilişkisini” görmeye ve göstermeye çalışmakta, eser ile arkasındaki hayat ilişkisini birinci dereceden önemseyerek, kendi sanatımıza uygulamak üzere kendi ilkelerimizi, yöntemimizi ve dilimizi aramaktadır.

Sezer Tansuğ’un sanat ve kültür hayatımıza kazandırdığı ilk eseri Şenlikname Düzeni’nin ilk baskısı 1961 yılında “tuhaf bir sürecin sonunda” alelacele basılmış küçük bir cep kitabı boyutundadır. İkinci baskısı uzun bir aradan sonra 1992 yılında, Yapı Kredi Yayınları tarafından renkli ve büyük boy olarak gerçekleştirilir. Şenlikname Düzeni, yine uzun bir aradan sonra 2018’de bu kez ölümünün 20. yılı vesilesiyle, Everest Yayınları tarafından basılır.

 

Şenlikname Düzeni, Batı merkezli görme ve açıklama biçimlerine karşı, imgelerin coğrafi ve kültürel hafızasının izinin sürüldüğünü ve bu anlamda eserin çok önemli olduğunun altını çizmektedir. Batı görsel algısını ortaya koyan tasvirlerin gerilim öğeleri ile beslenen, çatışmacı, zamanı ve mekânı bölen çalışmalar olduğunu, buna karşılık sûrnâmelerdeki tasvirlerin dramatik yapı taşımayan, zamanın akışını belirleyen, bu toprakların imgelerine dair özellikler taşıdığını ortaya koymuştur. Bu tasvirlerdeki eşzamanlılık ve süreklilik ilkelerinin ortaya koyduğu şema sisteminin, sinematografik bir hareket mekanizması açısından incelenmesinin özgün bir sinema dili ve kuramına temel oluşturup oluşturmayacağının da cevabını aramıştır.

Tansuğ, Şenlikname Düzeni’nin girişinde Osmanlı şenliklerinin ve şenlik düzeninin kökenleri hakkında tespitlerde bulunur. Osmanlı şenlikleri bütün olarak ele alındığında, sözü edilen bu kaynaklardan hiçbirine tam olarak benzemediği görülür; ancak şenliklerin çeşitli öğeleri incelendiğinde farklı dönem ve kültürlere ait kaynakların izleri bulunabilir. Bizans eğlenceleri bunlardan biridir. Osmanlı şenliklerinin bazı öğeleri Bizans eğlencelerinde de görülür. Osmanlı şenlikleriyle Bizans eğlenceleri arasındaki en önemli benzerlik, pek çok Osmanlı şenliğinin Atmeydanı’nda, yani eski Bizans hipodromunda yapılmış olmasıdır.

Nakkaş Osman tarafından resimlenen Sûrnâme’nin minyatürlerini yorumlarken ilk hareket noktası, her biri karşılıklı iki sayfaya yerleştirilmiş minyatürlerin kompozisyon şemasının kaynağını bulmaktır. Zira birkaç istisna dışında, elli iki gün ve gece süren geçit törenini betimleyen her minyatür çiftinde aynı şema kullanılmıştır; sol üst tarafta İbrahim Paşa Sarayı, padişah balkonu, ön tarafta örme sütun ve dikilitaş (obelisk) sabittir. Bu sabit şemanın önünde, dönemin meslek grupları sanatlarını icra ederek, elli iki gün boyunca adeta bir film şeridi gibi geçip gitmektedir; yorgancılar, hamamcılar, terziler, kayıkçılar, buhurcular, vs…

Padişah III. Murad’ın, Kanuni Süleyman devrinde bile, sultanların bırakmadıkları aşiret geleneğine yan çizerek, bir imparator edasıyla halkın arasında bir çadıra girmeden, konukları ağırlamak, görüşmek işini bir vezire yükleyip köşk şahnişinine çekilmesi, geçitlerin bir çeşit yarışma havasına bürünmesi gibi olaylar, Bizans şenliklerinin yenilenmiş bir tekrarı düşüncesini uyandırır.

1582 şenliğinin Bizans şenlikleriyle ilişkisi, şenliklerin yapıldığı alan ve genel düzenin benzerliğinden ibaret değildir. Sezer Tansuğ, 1582 şenliğini tasvir eden minyatürlerin kompozisyon yapısıyla, Bizans şenliklerinin görsel tasvirlerinin kompozisyon yapısı arasındaki ilişkiye dikkat çeker. Sezer Tansuğ tarafından bu şemanın kaynağının çözülmesinin öyküsü de sonucu kadar çarpıcıdır: Bir gün, Sultanahmet Meydanı’nda gezinirken aradığının çok yakınında olduğunu fark eder: Atmeydanı’ndaki Obelisk’in (Dikilitaş) kaidesinin 4. yüzyıl sonuna tarihlenen kabartma resim düzeni karşısında durmaktadır. İmparator, bir töreni izlemekte ve obeliskin dört cephesinde aynı şema tekrarlanmaktadır. Büyük Theodosius döneminde yapılmış ve bir Bizans şenliğini tasvir eden bu kabartmalar, sûrnâme minyatürlerindeki kompozisyon düzeninin adeta bir önceki eşi gibidir. İmparator ve ailesi en yüksekte olmak üzere devlet büyüklerini, kumandanları, halkı ve gösteri yapanları hiyerarşik bir sıralama içinde gösteren kabartmalar gibi Sûrnâme-i Hümâyun minyatürlerinde de her sahnede, neredeyse hiç değişmeyen bir dekor kullanılır. Kabartmalarda olduğu gibi minyatürlerde de padişah, devlet büyükleri ve yabancı konukların üstte, gösteri yapanların ise en altta tasvir edildiği hiyerarşik bir sıralama görülür. Her iki tasvirde de imparator/padişah hep oturur vaziyette betimlenmiş, sadece bir sahnede biri çelenk diğeri para fırlatmak için ayakta görülmektedir. Tansuğ’a göre bu benzerlik Nakkaş Osman’ın, esinlendiği kaynağa bir göndermedir ve daha da ilginci, minyatürlerin birkaçında esin kaynağı olan Obelisk’in görülmesi ve kaidesindeki kabartmalara kadar nakşedilmiş olmasıdır.

Bu araştırmasıyla, Türk Sanat Tarihi’nde bir çığır açan Sezer Tansuğ, bu keşifle yetinerek tezini bu bulgular üzerine inşa etmez. Hocası Prof. Dr. Mazhar Şevket İpşiroğlu’nun muhalefetine rağmen minyatür kompozisyonlarını okumaya, sanatçının iç dünyasını anlamaya çalışır. Çalışmasının bir başka hareket noktası da geleneksel tavır sahibi bir nakkaşın, üçüncü boyut karşısındaki ilgisizliği/istiğnası olur. Sûrnâme-i Hümâyun’un ve Sûrnâme-i Vehbî’nin minyatürlerini inceleyerek, Osmanlı minyatür sanatının zaman içinde geçirdiği evrimi ve gelişimini değerlendirir. Nakkaş Osman’la iki yüz yıl sonraki bir meslektaşı olan Levni’yi karşılaştırır ve fark eder ki, görüneni boyamaya doğru bir yönelim mevcuttur. Nakkaş Osman’ın minyatürlerinde gök “çoğu sahnelerde altın yaldızlı bir zemin olarak ele alınmıştır”, derinlik ve canlılık yoktur. Levni’nin minyatürlerinde ise gök, üzerine yıldızlar serpiştirilmiş koyu bir gecedir. Dolayısıyla Levni, Osman’a göre daha gerçeğe yakın çizmiştir, ancak fazla heyecanlanmamalı, her ikisi de tıpkı 19. asra kadar gelecek bütün meslektaşları gibi “minyatür sanatının şematik niteliklerinin dışına çıkmamıştır.” Zira, şairin, nakkaşın, musikişinasın arkasında, yüzyıllardır çok da değişmeden süregelen bir yaşam düzeni vardır. Hepsi “doğanın çatışma öğelerini aramadan, oluşa onun aracısız bir parçası olarak” katılmakta, bu noktada “kesin bir birey çabası ile onu aşmayı” deneyen Batılı meslektaşlarından ayrılmaktadırlar. Bu yüzden minyatürlerde her şey gibi gökler de perspektiften bilinçli olarak mahrum bırakılmıştır; nakkaşın kabiliyetsizliğinden değildir bu, Allah’ın yarattığının bir benzeri olmasın diyedir…

Şenlikname Düzeni, Surnâme’deki kompozisyon tekniğinin Batı kaynaklı ilkelerle değerlendirilemeyeceğini ve yargılanamayacağını ancak özgünlükleriyle evrensel sanata önemli bir katkı olduğunu da gösterir. Tansuğ’a göre minyatürlerde ele alınan temalar, zaman ve mekân bütünlüğüne ilişkin değerlerle farklı ve yeni bir sisteme kavuşurlar. Eşzamanlılık ve süreklilik ilkeleri, birbirini çeşitlenerek izleyen aynı şema sistemi içinde toplanır. Tansuğ, ayrıca bu sistemin sinematografik bir hareket mekanizması açısından incelenerek özgün bir sinema dili ve kuramına temel oluşturup oluşturamayacağını sorgular ve bu bağlamda M. Şevket İpşiroğlu ile Sabahattin Eyüboğlu’nun III. Murad Surnâme’si üzerine yaptıkları belgesel filmi eleştirir. Filmin sûrnâmedeki görsel sistemi algılayamadığı için yapay bir bütünlemeye zorlandığını ve kurgu özentisine düştüğünü söyler.

Sezer Tansuğ, ayrıca Osmanlı literatüründe bir edebî tür olarak gelişen sûrnâmeleri, Anadolu düğünlerinde gelen hediyelerle, hediye getirenlerin adlarının yazıldığı kayıt defteri tutma geleneğine de bağlar: “Düğün şenliklerini ele alan yazmalara Osmanlılardan başka çevrelerde rastlanmaz. Bu yazmaların Türk göçebe geleneklerine kadar uzandığını ve daha sonraları yerleşik koşullarda da yeri olan düğün kayıt defterlerine bağlı olduğunu tahmin ediyorum. Sûrnâme metninde her bölüm sonunda, padişaha verilen hediyelerin özenle belirtilmiş olması da bunun bir kanıtıdır. Bu durum halk ve saray kültürü arasındaki bağlantılara işaret etmesi bakımından da dikkat çekicidir. Anadolu düğünlerine ait bu kayıt tutma geleneğinin, gösterişli saray şenliklerinin doğasına uygun bir biçimde genişleyip zenginleştiği ve dönemin edebî formlarının da etkisiyle yeni bir tür haline geldiği söylenebilir…

1958’de Hocası Mazhar Şevket İpşiroğlu ile tartışarak üniversiteden istifa ettiğinde, doktora tezi olarak sunulmuş olan Şenlikname Düzeni, henüz savunulmamış ve dolayısıyla resmiyet kazanmamış bir çalışmadır. Bir süre sonra Hoca’nın kendisini devre dışı bırakarak, tezi sahiplenerek bir başka öğrencisine verdiği ve savunmaya onun girmesini istediği haberi gelir. Bunun üzerine bir an önce kendi adıyla yayımlanması için elindeki nüshayı Elif Kitabevi sahibi Arslan Kaynardağ’a emanet eder. Birkaç gün sonra Kaynardağ’ın hiçbir şey yapmadığını ve kendisini oyaladığını fark edince de dosyayı zorla alarak bir akşam Memet Fuat’a götürür. Memet Fuat o sırada De Yayınları’nın başındadır ve Tansuğ’un da zaman zaman sanat kritikleri yazdığı Yeni Dergi’yi yönetmektedir. Durumun vahametini öğrenen Memet Fuat, 4-5 gün gibi bir sürede kitabı hazırlayıp, bastırarak piyasaya verilmesini sağlar ve böylelikle tez için duyurulan savunma iptal olur. Bu gerilimli süreç ve Tansuğ’un sonraki yıllardaki tavrı sebebiyle, İstanbul Üniversitesi başta olmak üzere akademik çevreler, sanat tarihimizde çığır açıcı bir çalışma olan Şenlikname Düzeni’ne “kör ve sağır” kalmayı tercih eder.

 

CEMAL KAFADAR VE SEZER TANSUĞ’UN SORUSU

Akademik çevrelerin ilgisiz kalmayı tercih ettiği Şenlikname Düzeni, başka birçok okur gibi o günlerde ilk gençlik yıllarını süren “delikanlı” Cemal Kafadar’ı da etkilemiştir. Bugün Harward Üniversitesi hocalarından olan ünlü tarihçi Prof. Dr. Cemal Kafadar, Şenlikname Düzeni’ninden nasıl etkilendiğini birkaç konuşmasında anlatır: “… Bu çerçevede, beni en çok etkileyen kitaplardan birisi Sezer Tansuğ’un Şenlikname Düzeni adlı kitabı olmuştur. Kemal Tahir gibi, Sezer Tansuğ Türkiye’nin kendine has entelektüellerindendir. Bir sanat tarihçisidir. Ben hiç tanımadım, ama geçimsiz biriymiş, kavgacıymış. Metin Erksan, mesela bunun sinemadan bir örneği. Şenlikname Düzeni küçücük bir kitap ve temel bir soru soruyordu. Bazı Osmanlı şehzadelerinin sünnet düğünü şenliklerini anlatan sûrnâmeler vardır, malum. Tansuğ kitabında, Nakkaş Osman’ın 1582 düğününe ait sûrnâmesi ile Levni’nin 1720 Sûrnâmesi’ni ele alıyor. Mesela, 1582 Sûrnâmesi’nde hep aynı yerde, Atmeydanı’nda (Sultanahmet) günlerce esnaf geçidi yapılır, arada da eğlendirici şovlar akrobatlar cambazlar falan çıkar. İki ay boyunca şehir, büyük bir panayır gibi, Osmanlı endüstri fuarı gibi bu şenliği yaşar. Minyatürcü de her günü ayrı ayrı çizer. Bunun yazılı anlatıları var bir sürü, sonradan onlardan da okudum. Neyse, bir gün arka planda çınar ağaçları var, bir gün, diyelim, erik ağacı, bir gün başkası.  Bunun gibi sabit olmasını bekleyeceğimiz birçok unsur, sayfadan sayfaya değişmiş olarak çıkar karşımıza.  Şimdi Tansuğ’un benim çok kıymetli bulduğum sorusu şuydu: Bunun mantığı nedir, bu niye böyle? Ve Osman’dan Levni’ye temsil anlayışı farklılıkları nedir, nasıl açıklamalı?  Oryantalist bir kafayla yaklaşarak, “İşte Şarklı kafası, süsle de nasıl süslersen süsle” gibi işkembe-i kübradan ve tabii tepeden atmayacaksak bunun bir cevabı olmalıydı. O dönemde, elbette oryantalizm gibi bir tartışma yok. Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay, Sezer Tansuğ gibi isimler oryantalizm lafı çıkmadan post-oryantalisttiler bana kalırsa. Bu isimlere hayranım ben. İkinci Yenicilerin bir kısmını da bu pozisyonda sayabiliriz. Sezer Bey’in sorusu buydu. Harika bir soru, ben vuruldum bu soruya. O kendine göre, Tanpınarca ifade edeyim, çünkü öyle anlamıştım ilk okumamda, daha organik ya da bütünlüklü bir dünyanın, insanının zamanı ve mekânı içinden yaşamasının yansıtılması gibi bir cevap veriyordu ve Levni’de çatışmaların belirdiği bir geçiş üslubu görüyordu. İlginç bir cevap, en azından düşündürücü, hâlâ beni düşündürüyor. Şu anda aynı derecede ikna edici gelmemekle birlikte, beni halen düşündürür. Ama asıl beni saran, sorusu ve onu cevaplandırma yolunda okurunu da yanına kattığı zihin macerası olmuştu, ‘rasyonel-irrasyonel’, ‘ileri-geri’ gibi hazır kategorilerle tepeden yargılayacağına Osmanlı sanatçılarını, entelektüellerini ciddiye alıyor, o dünyayı kendi kaynaklarından ve kendini ifade etme yöntemlerinden yola çıkarak anlamaya çalışıyordu.  Ve bu çabaya değeceğini gösterecek nitelikli bir iş yapıyordu. İşte o günlerde bu tür okumalar yapıyordum ve bunların bende uyandırdığı sorular heyecanlandırıyordu beni. Sosyal bilim merakım vardı. Sosyal bilimlerin ‘Türk toplum yapısı nedir, nereden nereye evrilmiştir?’ sorularını da beğeniyordum ama o sorulara, bu tür somut malzemeye yakından bakmadan cevap veremeyeceğimi düşünmeye başladım. Dünyayı anlamak açısından, küçük ayrıntıların, sıkıcı denilen şeylerin, insanların gündelik basit uğraşlarının kıymeti gittikçe gözümde artmaya başladı. Bunu yine marangoz örneği üzerinden anlatabilirim.

Ben bir esnaf çocuğuyum. Rami’de yan yana küçük dükkânların içinde geçti çocukluğum. Babamın perspektifinden, tezgâhtar da aynen meslek erbabı sayılır, iyisi vardır, kötüsü vardır, çıraklığı vardır, ustalığı vardır. Ben de zanaatkârları izlemeye bayılırdım o dönemde, en çok da marangozu… Marangoz ne yapıyor, bir tahta parçası olarak gül ağacını alıyor, ondan ne yapabileceğini düşünmeye başlıyor. Onun kafasında, zihninde o tahta parçası masa, dolap, hepimizin beğeneceği tasarımlı bir mobilya biçimine dönüşüyor. Marangoz, yani bir yaratım sürecine giriyor. Sadece mobilyaya bakınca insan onun ilkel aşamasını küçümseyebilir, ya da onunla ilgilenmeyebilir tabii, bu biraz da meşrep meselesi. Zen ustası olsan, belki bütün bu aşamaları bir anda düşünüp bir hamleyle anlatabilirsin, ama çoğumuz için zahmetli bir iş, yalnız zahmetin kendisi de değerli. Sezer Tansuğ ve o tür sanat tarihi okumalarının etkisi oldu.

Birbirini değilleyen şeyler değiller, alet kutusunun içinde ikisi de duruyor. Yorumlama ve anlama konusunda tabii ki birbirlerini değilleyen yaklaşımlar olacaktır. Örneğin, Sezer Tansuğ’un yaptığı, o yıllarda, tarihçiler arasında yaygın bir anlama tavrı değildi. Anlamaya çalıştığı insanları kendi anlam dünyalarının içinden anlamaktan bahsediyorum. Sezer Bey’in derdi buydu.

Tansuğ’un yaptığı, tarihin yeniden inşasıydı bir anlamda. O yıllarda (1961) tarihçilikte bu hâkim tavır değildi, hele Osmanlı ve Doğu toplumlarına bakışta. Her hâlükârda, dünya tarihçiliğinde önde giden ve Osmanlı tarihi çalışmalarına da etki yapmaya başlayan Annales Okulu’nun en niceliksel-yapısal dönemiydi. “Anlama,” iyi antropolojinin tarihçilere ciddi etki etmeye başladığı yetmişli yılların bir meyvesi. Üzerinde çalıştığın dönemlerin, insanların, toplumların kendi anlam dünyalarını da kurarak anlama çabası, bu anlamda çok yeni. Natalie Zemon Davis’i buna örnek vereceğim. O ve onun gibiler hakikaten çığır açtılar. Daha önce bu derdi taşıyan kimse yok muydu? Böyle tarihçiler elbette vardı; ama mesleğe damgasını vuran şey, bu değildi. Almanlarda 19. yüzyıl sonunda Rankeciliğe tepki olarak çıkan kültür- bilim tavrı vardı. O tavrı savunan Rumen Nicolae Iorga tarihçiydi. Bugünden geriye bakınca, onların bilhassa antropoloji ve etnografi tarafı çok zayıf. Nicolae Iorga’nın beş ciltlik Osmanlı İmparatorluğu Tarihi kitabında bir bölüm, köy toplumunun içinden kurulmaya çalışılır. 1930’larda ziraat bakanlığı yaptığı için, Balkan modernleşmesinin en temel problematiklerinden tarım ekonomisi ve tarım reformuna kafa yoruyor Iorga. Bu köy toplumu bölümü çok hoştur. Bugünün sosyoloji formasyonuyla Iorga nasıl yorumlanır, çok merak ediyorum aslında. Bu çaba, 70’lerden itibaren antropolojinin tarihe kattıklarının yanında çok ilkel, en azından naif kalıyor tabii. Sadece tarih için değil, tüm sosyal bilimler için antropoloji, 20. yüzyılın ikinci yarısının çok büyük bir entelektüel girdisi, kazanımı olmuştur. Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken’in önsözünde değinmiştim buna. Türkiye’de sosyolojinin kendisinde sorun yoktu ama sosyolojinin antropoloji ayağının olmaması büyük eksiklik yaratıyordu. Adını bile duymazdık. O yüzden bölümü de yoktu. Türkiye’de antropologlar hâlâ sosyoloji içinde var olabiliyorlar. Sosyoloji de artık evriliyor, 60’lardaki gibi değil artık, antropoloji de o yıllardaki gibi değil. O günlerin kitaplarına ara sıra bakarım. Osmanlı sosyal düzeni ve Osmanlılarda toplum yapısını ele alan kitaplara… Kendi toplumlarına çok mesafeli eserlerdir. Bilim insanı olarak ilişkilerini kastediyorum, yoksa yazar kendi kökeni ve ailesi itibarıyla çok yakın olabilir. Antropolojinin bu noktada çok büyük katkısı oldu. Tarihçi ve sosyologların yaklaşımları açısından Türkiye’de bu etki çok gecikti. Şablonlar tarihçilikte çok güçlü olduğu için, bu durumun tarihçinin sosyal itibarına çok zararı oldu. Genelde insanlar tarihçiliği veri hamalı olarak gördüler. Tarihçiler bunu aşmak için çok az çaba içinde oldular. Geriye doğru tek tek baktığınızda, kâğıt üstünde hamal gibi görünen tarihçilerin pırıltılı yanlarını görüyorsunuz. Burada kurumsal gelenekler, entelektüel bağlam çok önemli…” (Modus Operandi, sayı: 1, 2016)

Safiye Erol’a Dair

 Sosyal bir hayatı seven Safiye Erol bir ara CHP meclisi azalığı da yapar. 1961-1964 yılları arasında ise Üsküdar İmar ve Kültür Derneği’nde çalışır. Türkiye Kadınlar Dayanışma Birliği mensubu olarak Milletlerarası Kadınlar Konseyi’ne üye olur ve 1960 yılında Ankara’da yapılan toplantıya Türkiye temsilcisi olarak iştirak eder. Bu arada başta Bursa ve Edirne olmak üzere çeşitli şehirlere …

Safiye Erol’a Dair Read More »

Türk Edebiyatında Safiye Erol Parantezi

Safiye Erol’un diğer kadın romancılardan önemli bir farkı da sağlam mekan algısı ve kurgusudur. Heterodoks bir anlayış hakimdir.   Batı, son iki yüzyıldır insanı tartışıyor. Tarihte (bilinen) ilk defa Eski Yunan’da çözülecek bir mesele olarak ele alınan insan-dünya ilişkisi, modern devirle beraber Husserl’in tanımıyla “insanı bilme tutkusu”na evriliyor[1]. İnsanı bilme tutkusu, sosyal bilimlere, edebiyata ve …

Türk Edebiyatında Safiye Erol Parantezi Read More »