kadın

 Görkemli Bir Restoranın İçinden

Duvarlarında her ne kadar geçen yılların etkisiyle yağlanmış ve sararmış olsa da sanatsal tabloların asılı bulunduğu, geçmişi bulunan bir binada değerli ziyaretçilerin olduğu bir restoranın sıradan olabilecekken ayrıntılarla dolu hikâyesi Garson.

 

Matias Faldbakken’ın yazmış olduğu ve 16 ülkede yayımlanmış olan Garson 240 sayfalık bir roman. Keskin bir gözlem gücü olan bir garsonun bakış açısından, birinci tekil şahıs kullanılarak asırlık bir restoranın ziyaretçilerinin ve çalışanlarının anlatıldığı bir anlatı.

Yazar Matias Faldbakken aslında bir sanatçı ve Garson yazarın kendi ismiyle yayımladığı ilk kitabı. Daha önce bir üçleme yazmış olan Faldbakken,  Garson’da dikkatleri üstüne çekmiş diyebiliriz. Yazarın anlatıcılığı, detaylara verdiği önem ve bunu yaparken okurda merak hissini canlı tutarak ilerlemesi takdire şayan.

Hills isimli 1800’lü yılların ortalarında zengin bir mekânda çalışan kıdemli, yaptığı işle gurur duyan mekanik sayılabilecek bir garson, etrafındaki her şeyin farkında, saat kaçta, kimin geleceğini, neler sipariş edileceğini, gelenlerin favori yiyeceklerini hepsini biliyor. Yazar, tüm karakterleri, her birinin yüzlerine varana kadar detaylı bir şekilde anlatırken bir yandan da restoranın ekseninden çıkmadan sadece ama sadece restoranın içinde geçen bir anlatı sunuyor. Bunu o kadar ince bir dille yapıyor ki okumaktan kendinizi alamıyorsunuz.

Duvarlarında her ne kadar geçen yılların etkisiyle yağlanmış ve sararmış olsa da sanatsal tabloların asılı bulunduğu, geçmişi bulunan bir binada değerli ziyaretçilerin olduğu bir restoranın sıradan olabilecekken ayrıntılarla dolu hikâyesi Garson. Tabii bu noktada yine anlatıcının bakış açısı devreye giriyor. Şef garsonun ilginç vecizleri, bar sorumlusunun uzaktan da olsa tüm olanlara olan hâkimiyeti, Hanım Kız ismini verdiği ilginç bir kadının müdavimlerle arkadaşlığı sonucunda garsonun tüm dengesinin sarsılması eşliğinde yalnızlığını ve tek arkadaşı Edgar ile onun kızı Anna ile iletişimini okumak ilginçti. Olay örgüsü olarak çok hareketli bir roman değil; açıkçası bunca detay arasında ilerlerken, başlarda yazarın tüm bu detaylarla nereye varmak istediğini kestiremedim ama bu büyüleyici anlatıyı okumaktan aldığım tattan da vazgeçemedim.

“ ‘Bir müneccim başka bir müneccimi gördüğünde neden gülmez hayret ediyorum,’ demiş Cicero, en azından ben böyle duygum, gerçi sanırım bizim dilimizde değildi bu, muhtemelen Latince filandı; buradan yola çıkarak vardığım kanıya göre bir zavallı da başka bir zavallıyı, sefil bir biçareyi gördüğünde ağlamaya başlamak zorunda değil diyebilirim. Ben de başka zavallıların Hills’e geldiğini gördüğümde değil de kendimi bir zavallı olarak düşündüğümde daha çabuk etkilenip sarsılıyorum. Diğer zavallılar benim hemen sinirimi bozuyor. İşte, söyledim gitti. Ama kendi zavallılığımdan çok etkileniyorum. Çünkü kendi zavallılığıma sebep olan çoğu şeyi (her şeyi değil) biliyorum.”

 

Saygıdeğer, fazlasıyla entelektüel, anlatım tarzı, olağanüstülüğüyle sizi büyüleyen bir garsonun yavaş yavaş, sanat ve estetikle beraber yoğrulmuş ve eskimiş olan bu restorana gelen insanlarla beraber kendi zavallılığını kabul etmesi romanın sona yaklaştığının habercisi oluyor, yine de garsonun bu haline hüzünlenmediğimi söyleyemem. Sadece yazarın değil, garsonun üslubunun böylesine gerçek bir şekilde okura geçtiği bir roman kesinlikle okunmaya değer.

Didem Madak Okumak

Didem Madak’la aynı banka kuyruğunda. Beklemiş olabileceğimizi. Aynı çay bahçesinde nefes alıp vermiş olabileceğimizi. Düşünür. Ama bu ihtimalin gerçek olup olmadığını hiçbir zaman bilemeyeceğimizi düşünür. Bu-ru-lu-ruz. Didem Madak okurken…

 

Annemiz bizi misafirliğe götürmemiş de. Evimizin boş bir odasında. Saatlerce ağlamışız gibi. Acılı bir boşluk içimizde derinleşir. Didem Madak okuduğumuzda…

Evimizin tekir kedisi. Bir kamyon tekerinin altında kalmış da. Çocuk ruhumuz kaybetme acısını ilk defa yaşamış gibi. Oyulur da oyulur içimiz. Didem Madak okuduğumuzda…

Kravatımızı fırlatıp atmak. Arabamızı bir otoparkta unutmak. Ceketimizi alıp bankamızın kapısından çıkıp gitmek. Kredi kartımızı kırmak duygusu uyanır. Didem Madak okuduğumuzda…

Tolstoylaşırız. Malımızı mülkümüzü yoksullara dağıtmak. Bütün iddialarımızdan vazgeçmek. Çocukluğumuzun yoksul evlerinden birine dönmek. Ağlamak ağlamak ağlamak duygusu verir, Didem Madak okumak.

İzmir’in sokaklarında. Bundan otuz sene önce. Onlu yaşlarında bir genç olarak dolaşırken. Didem Madak’la aynı sokakta yürümüş olabileceğimiz duygusu. Boğazımıza bir yumruk gibi sıkışır. Onu okurken…

Didem Madak’la aynı banka kuyruğunda. Beklemiş olabileceğimizi. Aynı çay bahçesinde nefes alıp vermiş olabileceğimizi. Düşünür. Ama bu ihtimalin gerçek olup olmadığını hiçbir zaman bilemeyeceğimizi düşünür. Bu-ru-lu-ruz. Didem Madak okurken…

Kordon’da yürüyen. Kordon’da bekleyen. Kordon’da düşünen. Kordon’da denizi izleyen gençlerden birinin de. -O uzak İzmir gününde, geçmiş zaman içinde.- Didem Madak olabileceğini düşününce. Didem Madak’ın bizi görmeyen. Varlığımızdan bile haberi olmayan. Yan masadaki genç kız olabileceğini düşününce. Kirpiklerimiz rüzgârlanır. Didem Madak okurken…

Seneler önce. İstanbul’daki bir kitapçıda. Elime Sombahar almıştım. Gençtim. 20 yaşımdaydım. Başımda yaz’ın ve yazın rüzgârları. Demek o zaman. Didem Madak. Elime aldığım dergide. Şiiri olan ve tanınmayan bir genç kızmış. Diye düşünüp hüzünlenirim. Didem Madak şiirlerinin mısrasız ve teklifsiz sokaklarında dolaşırken.

O derginin sayfalarında gezinirken gözlerim. Didem Madak şiirine takılsaydı da. Örselenseydi içim. O zaman o genç şaire ulaşsaydım. O zaman o genç şairin sesini duymak nasıl bir şey olurdu benim için? Diye duygulanmanın. Diye hayıflanmanın. Diye durup düşünmenin. Diye acılanmanın pençesinde kıvranırken. Düşünmek hâlâ tuhaf bir acılı lezzet verir Didem Madak kitaplarının sayfa aralarında, satır aralarında dolaşırken.

Teyze kızımız gibi. Kız kardeşimiz kadar. Bizdendir. Kapı açılınca elinde limonata bardaklarının bulunduğu bir tepsiyle içeri girecek, eteğini bacaklarının arasına kıstırıp divana ilişecekmiş duygusu verir Didem Madak. Didem Madak okurken. Öylesine merak ederiz ki onu. Öz varlığını. Biyolojik varlığını. Sesini. Gülüşünü. Somurtuşunu. Didem Madak okumak biraz da Didem Madak üzerine düşünmektir. Merak ve heyecan duymaktır.

Didem Madak okurken “ah” deriz. “Ah” ederiz. Ve hep onun o ünlü dizeleriyle kapatırız elimizdeki kitabı:

“Ne diyecektin, ne söyleyecektin

Şairlerin şahı olsan

Bir AH’dan başka!”

Toplumsal Değerler Etrafında Kadınlar, Mitler ve Toplumsal Cinsiyet Aranjmanları

Bugün toplumsal değerleri tartıştığımız mecralarda, mitlerin yüzyıllar içinde nasıl cinsiyetçi kanonlar oluşturarak günümüze kadar gelen bir cinsiyetçi söylemi toplumun temel değerleri arasına yerleştirdiği rahatlıkla görülebilir.

 

Mitler bir toplumun hafıza depolarıdır. Kadınlar ise bu depoların hafıza kartları. Çünkü kadınlar zihinsel olarak hatırlama eylemini detaylandırmak ve hafızanın en küçük birimlerini dahi bir saklama alanı olarak kullanmak konusunda mahirdir. Fakat aynı kadınlar, eril aklın yarattığı kadın algısını mitik anlatılar yoluyla aktararak kendi toplumsal konumlarını da sabitler. Toplumsal cinsiyet kavramı kadın ve erkek cinsinin sosyal rollerinin toplum tarafından ataerkil düzenek içinde biçimlendirilmiş olarak sunulması ve kabul görmesidir. Kadınlar bu kabulleri kuşaktan kuşağa aktarırlar. Ninelerimizden dinlediğimiz hikâyeler asıl olarak kadının ‘belirlenmiş’ rollerini tasdik ve muhkemleştirmekten ibarettir.

 

Bir toplumun başından geçen güç, savaş, kıtlık, felaket gibi olaylar ekseriyetle kadın hafızası tarafından nesillere taşınır. Taşınmanın temel unsuru dil ve anlatımdır. Anlatım, mitik motiflerin sürekli biçim değiştirmesiyle kadınların dilinde efsanelere dönüşür. Efsaneler ise mitolojinin kaynaklığında insana sonsuz güzellikte bir dünya sunar. Aslında bu aktarım süreci günlük olayların, anlatıcının toplumsal algısındaki biçimlenişlerin dile dökülmüş yansımalarıdır. Bu yansımalar, toplumsal değer yargılarını kodlayan yaklaşımlarla mitik içerikleri kendisine destek edinerek oluşurlar ve mitik anlatılar şeklinde nesilden nesile aktarılırlar.

 

Kadınlar, toplumsal hafızayı oluşturan ana taşıyıcılar olmalarına rağmen, mitolojik anlatılarda toplumsal cinsiyet kodlarının ayrımcı yanı hiçbir zaman yok olmamıştır.  Bunun temel nedeni, toplumsal cinsiyet rollerini biçimlendiren erkek aklının baskın pozisyonu olabilir. Yani kadınlar anlatırken erkekler onların anlattığını biçimlendirmekle meşguldür. Bekâret şölenleri, bakire kız efsaneleri, kocaya yalan söyleyen gelinlerin taş kesilme hikayeleri, yasak aşk, ihanet gibi mitik içeriklerde daima cezanın hemen yakınında kadının olması, anlatılardaki eril gücü daima hissettirir.

 

Toplumsal değerler açısından bakıldığında bu anlatılarda cinsiyetçi söylemin sürekli diri tutularak devam ettiği açıktır. Özellikle taşa dönüşme efsanelerinde kadın kimliğinin ceza ile ilişkisi buna bariz bir örnektir.

Bu durumun ilk olarak Antik Yunan’da ortaya çıktığı söylense de Adem’den bu yana Havva’ya biçilen rolün bu olduğu biliniyor. Luce Irigaray’a göre istenmeyen çocukların terk edilmesi hadisesinde kız çocuklarının çoğunlukta oluşun bilinen ve kabul gören bir Antik Yunan geleneğidir. Toplumsal faydasının cinselliğe indirgendiği ‘dişi’ nin varlık nedeni için kimse ‘fazlasını’ düşünmez ve terkedilmeleri, toplum içine alınmamaları doğru bir davranıştır. Hatta Gymnasiumlar’a dahi alınmazlar. Çünkü o mekanlar, kusursuz erkek bedeninin, tanrısal güçlerini gösterdikleri yarış ve rekabet alanlarıdır. Böylece kadınlar, yerlerini bıraktıkları her alanda yükselen bir erkek vahşiliğinde günümüze kadar gelmiş olurlar.

 

Antik Yunan’ın ‘dişi’yi dışlama mahareti bununla sınırlı değildir. Yetişme aşamasındaki genç erkekler hiçbir zaman kadınlara ve onların tesirlerine terk edilmemişlerdir. Bunun yerine genç erkeklerin ‘her türlü’ yetişmesini sağlayan olgun ve büyük erkekler vardır. Kadınların tehlikeli, şeytani ve kontrol altında tutulması gereken varlıklar olması geç erkekleri olgun erkeklerin kucağına itmiş ve bu toplumsal olarak hiç de yadırganır bir şey olarak görülmemiştir. Erkeklerin kendi aralarında yaşanan cinsi ilişkilere dair hikayeler ise sadece hikaye olarak kalmamış ve bütün bir Yunan mitik efsanelerindeki figürler olarak çanaklara, vazolara ve duvar resimlerine yansımıştır. 12-15 yaş arası oğlan çocuklarına büyük ve olgun erkeklerin cinsellik dahil her şeyi öğretmeleri süreci Antik Yunan geleneğinde kadına genç erkeklerin emanet edilmemesi gereğinin bir sonucudur. Kadının aşağılanmasını resmeden bu erkek olgusu, güçlü bir erkeği kadının yetiştiremeyeceğine olan inancın bir göstergesi olarak toplumda kabul görmüş bir uygulamadır.

 

Cinsiyet eşitsizliğinin Antik Yunan versiyonunda toplum erkek- erkek düzenine teslim edilirken, önde gelen filozoflardan Platon kadın-erkek ayrımının sadece sexsualitede olması gerektiğini belirtmesine rağmen kadının hiçbir işte erkek kadar iyi olamayacağını belirtir. O, bu düşüncesiyle aynı zamanda erkekleşen kadın düşüncesini de inşa eder. Aristotales ise açıkça bir ‘zeka kıyası’ yapar. Ona göre eksik ve yetersizlikten öte kadınlar zeka yoksunudurlar. Bu yoksunluk onların evden çıkmamalarını, çocuk yetiştirmek konusunda insiyatif almamalarını ve toplum inşaasına karışmamalarını gerektirir. Kadını kocası evde yönetmelidir. Çocuk konusunda erkek yaratıcı, kadın ise sadece taşıyıcıdır.

 

Görüldüğü gibi mitoloji denince akla ilk gelen Antik Yunan’da mitolojik hikayeler toplumsal cinsiyetçi söylemlere sahiptir. Bu durum Doğu mitolojilerinde de farklı değildir. Orada haz merkezinde bekletilen kadın yine toplumun dışında, çıkar ilişkilerinin odağında, bedensel bir nesne olmaktan ya da etrikanın baş aktörü olarak şeytana dostluk etmekten başka bir pozisyonda tutulmaz. (Bu konu bir başka yazı konusu olacak uzunlukta ve içeriktedir.)

 

Antik Yunan’da daha en başından evren üç erkek tanrı arasında paylaşılır. Tanrılar tanrısı Zeus, denizler ve sular hakimi Poseidon ve ölümü yöneten yeraltı tanrısı Hades. Zeus çapkın bir tanrıdır Her zaman Hera’yı aldatır. Hera’ya düşen ise bu aldatmalardan doğan çocukları ve buna neden olan kadınları cezalandırmaktır. Zeus’tan doğan erkekler akıl, sanat, zeka gibi değerlerle anılırken, Hera kıskançlığı ile cezalandırma eylemine hapsedilir. Afrodit’te de durum benzerdir. Güzellik tanrıçası olan Afrodit, Paris’e sadece güzelliğini/bedenini vadederek akıldan çok, güzelliği ile kendisini ‘istenir’ kılmıştır. Pandora ise ilk kadının yaratılışına eklemlenen ‘erkeğe ceza’ olarak yaratılan bir varlık olarak bütün kötülüklerin yayıcısı, ümidin hapsedilmesinin müsebbibi olarak bugünkü kadın algısının temel bir arketipi olarak mitsel anlatılardan günümüze ulaşmıştır. Bu göstergelerden hareketle, mitlerde kadınlar erkeklerin korktukları ve başa çıkılması gereken ‘yaratıklar’ olarak bir yandan korkunun, bir yandan da hazzın merkezidirler.

 

Bugün toplumsal değerleri tartıştığımız mecralarda, mitlerin yüzyıllar içinde nasıl cinsiyetçi kanonlar oluşturarak günümüze kadar gelen bir cinsiyetçi söylemi toplumun temel değerleri arasına yerleştirdiği rahatlıkla görülebilir. Bu cinsiyetçi kanonlar toplumsal değerler etrafında biçimlenerek ve kemikleşerek sarsılmaz doğrular, başa çıkılamaz tabular, karşı durulamaz kurallar halinde varlıklarını devam ettirmektedirler. Yüzyıllardır üretilen mitik, felsefi, edebi, sanatsal ve düşünsel hafıza, bu tematik yapıyı destekler mahiyette çalışır. Mitolojinin kaynaklık ettiği efsaneler de temelde anlatıcıları kadınlar olmasına rağmen bu dil, söylem ve zihniyeti, toplumsal değerler çerçevesine sığdırarak günümüze dek taşır.

 

Aydınlamanın pozitivist felsefe üzerinden devam ettirdiği modern kadın biçimlendirmesi ise modern mitlerin kadın algısını antik geçmişe eklemler. Ondan ayrı düşmeyen bir çizgi ile kadını bedensel hazların merkezi, tensel tatminin odak noktası, görsel kabulün koşulu kılarak onu ‘pazarlanabilen’ bir meta haline dönüştürür. Artık kadın; bedeni, görüntüsü, eti, kanı, aklı, zekası, doğurganlığı ya da herhangi bir özelliği ile ‘kendisine ait’ değildir. Bütün bu unsurlar politik dil tarafından alınıp satılabilir, ıskartaya çıkartılabilir, prim yaptırılabilir, kâr ettirilebilir, zarara uğratılabilir.

 

Modern dönemlerin antik dönem kadın algısından tek farkı, kadının kendisinin biçimlendirilmesine karşı eril akılla birlikte hareket etmesidir. Feminist girişimler dışta tutulmak üzere, modern kadın, bizzat kendisi için ‘düşünülen’ bir tasarımın gönüllü tatbik ettiricisi olarak modanın kölesi, trendlerin şımarık bebeği, kapitalizmin tüketici ikonu, politik dilin egemen söylemi, erkeğin haz objesi, çocuğun gönüllü kül kedisi ve dadısı toplumun ‘gidişatına göre’ biçimlenen bir ‘nesne’sidir. Postmodern ortamda ise bu pozisyon kadının kendine evrilmesine yol açmış görünmektedir. Kendisi için süslenen, kendini tatmin eden ve kendisi için yaşayan bir neslin ayak sesleri bu evrimin ilk işaretleri olarak tüm zamanların en radikal başkaldırısını temsil etmektedir.  

Bugün karşı karşıya olduğumuz toplumsal sorunların kökeninde yatan ayrımcılığın bu anlatılarla beslenmiş olması ve modern mitlerle bunun devam ettiriliyor olması bir bahtsızlık olarak insanın tarihine yazılmaya devam etmektedir. İnsanlık, cinsi ile ayrımcılık savaşını kazanmak konusunda geçmişi ile yüzleşmek, hafıza kodlarını yeniden düşünmek zorundadır.

 

KAYNAKLAR:

*Umberto Eco (2017), Antik Yunan. çev. Leyla Tonguç Basmacı, Alfa Yayınları.

 

*M. Foucault(2003), Cinselliğin Tarihi, çev. H. U. Tanrı ver, Alfa Basım.

 

*Nazile Kalaycı, (2019), Yaralarım Benden Önce Vardı: Uygarlığın Kuruluş Mitlerine Dair Feminist Bir Okuma, Uluslararası Mitoloji Sempozyum Bildirisi, Ardahan, 2019.

 

*Rezan Karakaş (2013), Değerler Eğitimi Bağlamında Siirt Menkıbeleri, Folklor Edebiyat, S. 73.

Ninnisiz Çocuklar, Bir Gün Uyuyacaklar  

İşte şimdi bir yandan kulaklarına geçirdikleri süngerimsi şeylerin gözeneklerinde hiç tanımadıkları ipeklerin akışını duymaya çalışıyor bir yandan da yorgun ve hesaplı ebeveynlerinin yedeğinde çoktan seçmeli fırsatların eşindirildiği haralarda geçiriyorlar ya boş vakitlerini, hangi atın sırtında koşturacaklarının hesabını yapıyorlar ya bu çağın çocukları, bundandır.

 

Bu çağın çocuklarını bu çağın anneleri doğurdu ve ninni söylenmedi bu çağda doğan çocukların kulaklarına. Bütün bu çağda doğmuş çocuklar ninnilerle büyüyemediler, ninni dinleyerek uyuyamadı, ninnilerle rüyalara yürüyemediler. Belki de bu yüzden bu kadar suskunlar ve belki de bu anlamsız suskunlukları nedeniyle kulaklarına ulaştırılan her seste bir ipeğin akışını arıyorlar habire.

Çağ böyleydi çünkü, böyle gelmiş, böylece kabul edilip benimsenmiş, içten içe reddedilse de mecbur kalınmış bir iş gibi onaylanmış ve çağın güdüleyerek kendisine benzettiği gündeliğin ipine böylece bağlanılmıştı. Bir iş çağıydı bu çağ ve büyük ihtimalle bu çağın annelerinin de mecbur kaldıkları bir gündelikleri, bir işleri olacaktı.

En önce, gerçek bir çağ yorgunu olarak yaşayan ve yorulduğu yerde hem günü hem de yaşadığı çağı ardında bırakarak giden Cesare Pavese söylemişti bunun böyle olacağını: ‘Çalışmak Yorar…’ demiş ve sessizce hem bir kabulün hem de bu kabulle birlikte gelecek olan vahim ve kaçınılmaz neticenin portresini çıkarırcasına ekleyivermişti: ‘Mutlaka yolda olmalı o kadın / yalvarsan eve çeki düzen verecek…’ diye de sonlandırmıştı bu meşhur şiirini.

Tam da böyleyken böyle olmuştu, evet çağ kendine has bir yangın gibi dört bir yanı tutuşturmuş ve kendine has bir renklilik ve güzellikle de süslemişti bu yangını. Annelerin işleri vardı ve bu çağda doğan çocukların anneleri mutlaka erkenden yola çıkmalı, yolda olmalı ve aynı yoldan eve dönmeliydiler. Yorgun olmalıydılar bu çağda doğan çocukların anneleri ve bu çağın çocuklarının kulaklarına bir ses bırakmadan bir an evvel yatıp uyumak zorundaydılar. Sabah erken gelecek, akşamları gecikecek ve yine yorulacaklardı çünkü bu çağda doğan çocukların anneleri, günleri böyle hesap edilmiş, böyle düzenlenmişti çünkü.

Bundan ve kesin biçimde bundan dolayıdır ki, anneleri hiç de öyle olsun istemedikleri halde bu çağda doğan çocuklar öylece adım atmayı ve öylece yürümeyi öğrenecek, müziksiz, tınısız, melodisiz bir biçimde ağızlarına, burunlarına, gözlerine ve ceplerine doldurulan tarifi zor bir atılganlıkla öylesine mecbur kalınmış bir hayatın tam orta yerine düşecek, düşürüleceklerdi.

İşte şimdi bir yandan kulaklarına geçirdikleri süngerimsi şeylerin gözeneklerinde hiç tanımadıkları ipeklerin akışını duymaya çalışıyor bir yandan da yorgun ve hesaplı ebeveynlerinin yedeğinde çoktan seçmeli fırsatların eşindirildiği haralarda geçiriyorlar ya boş vakitlerini, hangi atın sırtında koşturacaklarının hesabını yapıyorlar ya bu çağın çocukları, bundandır. Değil mi ki, şimdi her birinin kendi atılganlığının nevi ile tarif edildiği bir çağın çocuklarıdır bu çağın çocukları ve heyhat ki, bu da en çaresizinden böyledir ve bundandır…

O kadar bundandır ki, her biri kendi atılganlığının nevi ile belirlenen bu çocuklar birazcık olsun dinlenip duramadılar ve hep tarif edildikleri yerden ulaşmaları gerektiği söylenen bir yere koşarak ninni söylemeye vakti olmayan annelerin daha anlamlı hangi şeylere vakitleri vardı diye hiç kimseye soramadılar. İçlerinde her gün çengellenerek büyüyen bu sorunun yüzlerine vurduğu çok kısa anlarda  ise cevap yerine dudakları ninnisiz annelerin biçilmiş papatya tarlaları gibi iki yana açılmış, çaresiz kollarıyla karşılaştılar.

Bu yorgun çağın vehametinin ortaya çıktığı andır bu ve aynı zamanda bu yorgun çağın acı bilgisi olarak şöylece kaydedilmelidir: Çok değil; bir zaman sonra bu çağın çocukları artık annelerine ve babalarına sormayacaklar, çünkü bir zaman sonra dudakları ninnisiz annelerinin sözleri yerine dinleyecek başka sözler, başka ninniler bulacaklar.

Ve çok değil; bir zaman sonra bu çağın kulakları ninnisiz çocukları hep başkalarından duydukları sözlere inanacak, başkalarından dinledikleri ninnilerle uyuyacaklar.

Çok değil; bir zaman sonra…

Varlığı Herkese Doğal Görünen Madam’ın Bilinmeyen Hikayesi

Seksen-yüz yıl sonra bu topraklardan başka topraklara ya da başka topraklardan yan sokağımıza göçmek zorunda kalan, yer edinmek için var gücüyle çabalayan pek çok insanın hikâyesinin peşine Rita Ender gibi araştırmacılar düşecek.

Ne bileyim, o gün sokakta rastladığınız Suriyeli bir kadının öyküsünde küçük bir ayrıntıdan ibaret kalacaksınız. Belki bir bakışınız, onun farkında bile olmayarak ettiğiniz bir cümle kayda geçecek bir söyleşinin, bir günlüğün arasında

 Göç etmek, göç etmek zorunda kalmak, işi, yaşı, mesleği, cinsiyeti, kimliği, dini ne olursa olsun insanın hayatını alt üst eden bir hâl. O artık duramayacağını anladığı ve sırf yaşamak uğruna yola çıkması gerektiğini bildiği, kapı bellediği ev dediği yerden sokağa bu niyet için ilk adımını atan insanın hayatı bir daha asla eskisi gibi olmayacağının bilinciyle ve bilgisiyle değişiyor. Böyle göç edenin geride bıraktığı evden aldığı en önemli şeyse hayata tutunmak için biriktirdiği anılar ve umut. Hafıza ve umut… Garip şekillerde ve daima yan yana… Savaş, yokluk, ırkçılık, milliyetçilik, işsizlik temel göç nedenlerinden sadece birkaçı. Yaşadığımız her sokakta, her mahallede bu acı sebepleri ve sonuçlarını sırtında taşıyan, hafızasını bir şekilde hayatta kalma enerjisine ve umuduna değiştirmiş insanlarla yan yanayız. Bu öykülerle halleşebildiğimiz, helalleşebildiğimiz ölçüde o yerliyiz. O yerli olabildiğimiz ölçüde de umutlu… Milliliği koyun bir kenara…

Çeşitli gazete ve dergi yazılarının ardından kitaplarıyla da tanıdığımız ve aslında Hukuk Fakültesi mezunu olan Rita Ender’in Aras Yayıncılık tarafından Mart 2019’da yayınlanan yeni kitabının adı “Madam Amati – Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu.”

Rita Ender ile Madam Marta Amati’nin tanışmaları Madam’ın ölümünden yirmi sekiz yıl sonra İzmir’deki Beth-İsrael Sinagogu’nda gördüğü bir fotoğraf ile oluyor. Ender, Madam’ın fotoğrafını gördükten sonra onun hikâyesinin peşine düşüyor. Ender’in Madam hakkında öğrendiği ilk şey, düğünlerde keman çalan bir kadın olduğu. Sonrasında ise bildiği tanıdığı bütün İzmirli Yahudilerle Madam hakkında konuşmaya başlıyor. Ve fakat sağlıklı bir bilgiye hemen ulaşamıyor. Herkes Madam hakkında bir şeyler söylüyor, lakin söyledikleri şeyler birbiriyle çelişiyor. Herkesin bir şekilde tanıdığı, sürekli gördüğü, Ender’in sorduğu insanların düğünlerinde keman çalan Madam’ın aslında kim olduğunu, nereden geldiğini, nasıl geldiğini kimse bilmiyor. İzmirli Avram Ventura “Sinagogdaki varlığı herkese o kadar doğal görünmekteydi ki, eksikliği ancak öldükten sonra hissedilmişti” diyor Madam hakkında.

Rita Ender araştırdıkça ortaya çıkıyor ki İzmir’in müzik tarihi araştırmalarında kendisi için bölümler ayrılmış. Madam, İzmir Konservatuarı’nın kurucuları arasında yer almış ve yaylı çalgılardan sorumlu olmuş. İzmir Sağır Dilsiz ve Körler Okulu’nda dersler vermiş, dünyanın farklı şehirlerinde onlarca resitaller vermiş. Sonrasında gazeteler, dergiler, kitaplar ve internet dehlizinde sürekli olarak Madam’ı aramaya devam ediyor Ender.

Madam’ın beraber müzik yaptığı, düğünlerinde çaldığı insanlarla konuşuyor. Bir buçuk iki yıl boyunca Madam’ın nereden nasıl geldiğini bulmaya çaba sarf ediyor. Bir gün Almanya’da yayımlanan bir kitapta Marta Amati’nin Türkiye’ye neden geldiğinin açıklamasını buluyor, sonra bu bilgiyi doğrulamak için araştırma yapmaya devam ediyor.

Ender’in keşfettiği bir diğer bilgi onu fotoğraf sanatçısı Berge Arabian’a götürüyor. Marta Amati’nin fotoğraflarında dudakları her daim kırmızı rujlu. Ender, Arabian’a Madam’ı hikâyesini araştırdığını ve onun hayat yolunu fotoğraflamak isteyip istemediğini soruyor. Ve Arabian bu fikri kabul ediyor. Bu araştırma zaman içinde Schneidertempel Sanat Merkezi’nde bir sergiye dönüştürmeye karar veriyorlar.

Madam Marta Amati’nin hikâyesi 18 Temmuz 1902 yılında, zamanın Avusturya Macaristan İmparatorluğu toprakları arasında kalan Feldeş’te başlıyor; bugünkü coğrafi Slovenya’nın Bled’inde. Annesi Berta, babası Anton. Babasının soyadı Schwenk lakin Madam Türkiye’de bu soyadı yerine Amati’yi kullanıyor. İki kız kardeşi ve büyükdedesi Yahudi. 13-15 yaşları arasında Budapeşte’de olduğu biliniyor. Dönemin önemli müzik tarihi profesörlerinden biri olan Jenö Hubay’ın öğrencisi oluyor. Sonrası kayıp ve dağınık bilgiler. Bir dönem Almanya’da olduğu biliniyor. Hem virtiöz hem orkestra şefi olarak sahneye çıkıyor. Naziler Madam’ı kara listeye alıyorlar, bir bilgiye göre o dönem Türkiyeli bir askerle evlenip Türkiye’ye kaçma şansı buluyor. 1938 yılında İstanbul’da izine rastlanıyor, sonra İzmir’e taşınıyor. 17 Ekim 1989’da vefat ediyor ve kimsesiz rahibelerin gömüldüğü bir mezara defnediliyor.

Bütün bunlar Madam Marta Amati hakkında bulunabilen kronolojik bilgiler sadece. Bu bilgilerin yanı sıra Madam’la bir şekilde tanışan insanlardan dinledikleri ve tek bir fotoğrafın peşinde dedektiflik yaparak bulduğu diğer pek çok ayrıntı Rita Ender’in kitabı Madam Amati – Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu’nda yer alıyor.

Marta Amati’nin hikâyesi bize bir dönemin tarihine yeni bir perspektif sunuyor. Feldeş’te başlayan bir yaşam hikâyesi bir kemanla birlikte döne dolaşa Smyrna’ya kadar geliyor. Soyisimler değişiyor ve belli ki bu değişim kaderlere yansıyor.

Seksen-yüz yıl sonra bu topraklardan başka topraklara ya da başka topraklardan yan sokağımıza göçmek zorunda kalan, yer edinmek için var gücüyle çabalayan pek çok insanın hikâyesinin peşine Rita Ender gibi araştırmacılar düşecek.

Ne bileyim, o gün sokakta rastladığınız Suriyeli bir kadının öyküsünde küçük bir ayrıntıdan ibaret kalacaksınız. Belki bir bakışınız, onun farkında bile olmayarak ettiğiniz bir cümle kayda geçecek bir söyleşinin, bir günlüğün arasında… Tuhaf değil mi dünya?

***

Madam Amati – Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu

Rita Ender

Aras Yayıncılık

Mart 2019

Fotoğraflar: Berge Arabian