Kahramanmaraş

Rasim Özdenören’le Çocukluğun Kapısında- 2

“Biz baştan itibaren arkadaş canlısıydık. Okulun açılacağı günü iple çektik, o gece uyuyamadık. Sabah yüzümüzü yıkıyoruz, hala vakit gelmiyor, tekrar yıkıyoruz, gelmiyor. Bir havuzumuz vardı, kaynak suyu akardı. Oradan yüzümüzü yıkar, bahçemizi sulardık. Neticede annemiz kahvaltıya çağırdı, alelacele yedik ver elini okul.”

 

-Peki yakın arkadaşınızı nasıl seçiyordunuz? Şu veya bu değil de neden o?

Ben fıkra anlatmayı, muziplik ve nüktedanlık yapmayı severim. Bunlardan birisi buna karşılık verdiği zaman o nükteye gülen çocuğa içim ısınır sonra ben ona her defasında nükteler yapmaya devam ederim.

 

 -Frekans tutuyor aslında…

Evet tutuyor. O arkadaşla göz göze geldiğimizde ben bir göz kırparım, bu kırpışı anlar. “Ben böyle söylüyorum ama sen inanma, ben şaka yapıyorum” manasında, o da karşılık verir. Kendiliğinden böyle olur. Muhatap anlarsa ne ala, anlamazsa daha da muhabbetim olmaz. İlgiyi kesmem ama ilgimin dışında kalır.

 

-Arkadaşlarınızda ya da kardeşinizle çete gibi kavga etmek, mahalle kavgalarına girmek, aynı çevrede bulunduğunuz insanlarla oynamak gibi olaylara yatkın mıydınız yoksa daha geri mi dururdunuz?

Yatkındık hatta Alaeddin’le biz organize ederdik. Oturduğumuz yerden taşındık. Orada ilkokula başladık. Okuduğumuz okul evimizin karşısındaydı. Şöyle söyleyeyim, bizim bahçe duvarının bittiği yerde okulun duvarı başlardı. Biz okula gitmeyi çok arzulardık. Öğlen paydosunda öğrencileri ayırırlardı; A mahallesine gidecekler, B mahallesine gidecekler dizilirlerdi. Biz de onlara gıptayla bakardık bir gün biz de onlar gibi olacak mıyız diye. Bahsettiğim ilkokulun, Sakarya İlkokulu, üstünde bir kışla vardı. Askerler borazanlarla tabur halinde uygun adım yürüyerek bizim evin önünden geçerlerdi. Ağşama bulgur lepesi ye ha ye ha ye ha!” diyerek melodisi şöyleydi (eliyle masaya vurarak ritim tutuyor) her gün sabah gider akşam dönerlerdi. Evimiz yakın olduğu için yat borusunu, kalk borusunu bizim evden işitirdik. “Lepe” dedikleri, lapa; “ağşama” akşama.

 

-İlk bayram namazını ya da Cuma namazına gidişinizi hatırlıyor musunuz?

Cuma namazını değil ama teravih namazına gittiğimizi hatırlıyorum. Henüz okula gitmiyorduk, 11-12 yaşlarında Sanat Okuluna giden Remzi ağabey bizi götürmüştü. Onunla ilgili bir başka hatıram da var, hala hatırıma gelince gülerim. Sanat Okulunda Fransızca okutuyorlar, Fransızca bir kartpostal var elinde. “Sen okumasını öğrendin mi? Her şeyi okuyor musun?”dedi, “Okuyorum” dedim. “Peki, şunu oku” dedi, kartpostalı verdi bana. Ben de “Carte postale” dedim. Çocuk karnını tuta tuta gülmeye başladı sonra “O Fransızca, ‘kartpostal’ diye okunur” dedi. İlk Fransızca dersimizi de böylece almış olduk. İşte bu çocuk bizi teravih namazına götürdü.

-Kur’an Kursuna gittiniz mi?

Evet, gittik. Elifbadan yukarısına yükselemedik, çok kalabalıktı. O tarihte Kur’an Kursu yasaktı. Sene 1947’den önce. Her yaz gönderirdi annem bizi. Elifba cüzümüz vardı, alır giderdik.

 

-Yasak olan kısım neydi?

Kur’an öğretilmesi.

 

-Yasak olmasına rağmen mi giderdiniz?

Yasağa rağmen giderdik. Bizim hocamız, Hatice hocamız, Allah rahmet eylesin, kapıda bir öğrenciyi nöbetçi tutardı. Mesela o nöbeti ben de tuttum. 5-6 yaşlarındaydık. Bekçiyi polisi tanıyoruz, üniformaları var. Bekçilerin kızıl kahverengi bir üniformaları vardı, polislerin açık mavi forması vardı. “Sokak başında polis veya bekçi görürseniz ‘Geliyor!’ diye içeriye seslenirsiniz” derdi. Benim nöbetimde bir vukuat oldu. İçeriye çok neşeli bir şekilde müjde verir gibi “Geliyor!” demiştim. Hoca bir görev vermiş ama anlamıyorsunuz tabi, ondan. Gidince de “Gidiyor!” diye söylememiz gerekirdi. Ben “Geliyor!” deyince sesler bıçak gibi kesildi. Bu oyun gibi çok hoşuma gitti sonra heyecanla bekçinin gitmesini bekledim. “Gitti!” haberini verince bağırış çağırış tekrar başladı. “İyiymiş” dedim. Sonuçta komut veriyorsun içeriye. (gülüyor)

 

-Çocuk aklı, kimsenin zarar vereceğini düşünmüyorsunuz, olumsuz bir şey algılamıyorsunuz tabi.

Tabi, heyecanla gelsin de “Geliyor” gitsin de “Gitti” diye haber vereyim telaşındayım. O zevki bir de ilkokulda tattım. Şimdi ben saate bakmayı diğer çocuklardan daha erken öğrendim. Başöğretmen hademelerin olmadığı gün diyelim dokuzda zili çalacağız, bana görev verirdi; elime zili alır beklerdim, saat gelince de şevkle şangırdatırdım. Benim şangırdatmamın üzerine bütün sınıflar boşalırdı. “Yahu ben neymişim” derdim. Bizim hademeye çavuş derlerdi, ben çavuştan daha iyi çaldığım kanaatindeydim.

 

-İlerde şu mesleği yapacağım gibi bir hedefiniz var mıydı?

Kendim için öyle bir hayalim yoktu ama etrafta eş dost akraba arasında benim iyi bir hâkim olabileceğim söylenirdi.

 

-Neden böyle düşünürlerdi?

Şöyle açıklarlardı: “Rasim ağırbaşlı, ondan iyi hakim olur.” Ama Alaeddin’e yakıştırmazlardı. Ona daha çok mühendislik, git gel koşuşturmaca işleri. Kafalarındaki hâkim tipi nasıldı bilmiyorum ama öyle derlerdi.

 

-Okulun ilk yılları nasıl geçti? Okumayı çabuk öğrenmek, arkadaş canlısı olmak gibi konularda kardeşinize kıyasla nasıldınız?

Biz baştan itibaren arkadaş canlısıydık. Okulun açılacağı günü iple çektik, o gece uyuyamadık. Sabah yüzümüzü yıkıyoruz, hala vakit gelmiyor, tekrar yıkıyoruz, gelmiyor. Bir havuzumuz vardı, kaynak suyu akardı. Oradan yüzümüzü yıkar, bahçemizi sulardık. Neticede annemiz kahvaltıya çağırdı, alelacele yedik ver elini okul. Üç kardeş canhıraş bir şekilde gittik, sükut-ı hayal, daha okulun kapısı açılmamış. Daha çok erken ama sabredemiyoruz. Kendimizi okulda bulmak istiyoruz. Acaba kapıyı açarlar mı dedik. Çavuş dediğimiz hademe de sağırdı ama şansımızı denedik belki duyar diye. Açılmadı. Neyse açıldığında içerde öğrenciler olacak zannediyorum, bağırış çağırış beklerken üçümüzden başka kimse yok ortada. Birden boşluğa düşmüş gibi oldum, bizimle birlikte okul muhabbetini yapan Talat diye bir çocuk vardı. Babası polisti, Anteplilerdi. Özellikle onun gelmesini bekliyoruz ama ortada yok. Talat da zil çalmasına yakın geldi. “Yahu Talat sen nasıl geç kalırsın” dedik, adamın umurunda değil.

Ha biz neden bu kadar meraklıyız, çünkü ablamızı annem okuturdu, derslerinde yardımcı olurdu. Kulak aşinalığımız vardı yani. Teravihe götürdüğünü söylediğimiz Remzi ağabeyler evlerini bekar genç bir mühendise kiraya verdiler. Mühendis annesine okuma yazma öğretiyormuş, annem dedi ki “Siz de oraya gitmek isterseniz teyzeden izin alalım, siz de gidin.” Bizim de canımıza minnet. O teyzeyle birlikte biz de dersleri takip ettik, teyze bize masallar anlatırdı.

-Okula başlama safhasına kadar anne babanızla ilgili hatırladığınız anılar var mı?

-Babamın atını hatırlıyorum. İlçelere o at sırtında gidip gelirlerdi. O atlar da babamın kendi malı mı beylik malı mıydı tam bilmiyorum.

 

-Tam olarak görevi neydi?

Fen memuruydu, inşaat mühendisi. Arada bizi dairesine götürürdü. Bir gün gittiğimizde simsiyah manyetolu bir telefon gördüm. Daha telefonun ne olduğunu bilmiyorum. Başkâtibin odasında duruyor. Telefon çalınca aniden ürktüm. Beklemediğim bir sesti. Eline aldı ahizeyi, kulağına koydu. Ben dehşetle seyrediyorum, uzaktan uzağa sesini işitiyorum. Benim böyle merakla ve dikkatle baktığımı gören kâtip, Esat Bey amca konuşmasını bitirince “Burada Hakkı Bey’in oğlu Rasim var seni onunla konuşturayım” dedi. Telefonu uzattı, aldım ama ürküyorum. Gaipten bir ses geliyor: “Rasim Bey, Rasim Bey!” Yahu bu neyin nesidir, in midir cin midir, cevap veremedim. Fiilen korktum. Korkmamın da bir sebebi vardı. Olaydan bir süre önce annemle yaşlı bir akrabamızın 15 yaşındaki torununun ölüsünden bahsettiler. Anneannesi ya da babaannesi o çocuğun ölümünü anlatırken “Şöyle benzi sararmıştı, hala kapıdan gelecek sanıyorum” deyince orada da dehşete kapıldım. Gelir de ayağımı kapıp beni çeker mi endişesiyle ayaklarımı yukarıya çektim. Böylesine korku yaşayınca gaipten gelen sesle birlikte hepsi kafama üşüştü ve çok ürkütücü bir durum oldu.

Öte yandan rahmetli Hatice Hoca Hanım’ın evine taşınmışız. Üç katlı bir ev. Üçüncü kat ebeveynin yatak odası, biz ikinci katta yatardık. En alt katta da mutfak, ambar; tuvalet de zemin kattaydı. Annem gelen erzakları kilere koyup kapatmış. Belirteyim o dönemde bile biz hiç açlık, kıtlık çekmedik. Her şeyimiz hükümet tarafından tedarik edilirdi. Annem, zemin kata inmiş, yukarı çıkarken kilerin lambasının yandığını görmüş. “Gittim, dışarıdaki düğmeyi çevirip kapattım.  Yukarıya çıkarken baktım yine yanıyor. Söndürmedim mi acaba diye tekrar gittim kapattım.  Merdivenlerden çıkarken baktım tekrar yanıyor. Sabahleyin oraya indiğimde kilerin ortasına koyduğum pirinç çuvalı dolu değildi. Ağzına yakın kadar doluydu ama taşacak değildi” diyor. Etrafta pirinçler dökülmüş, saçılmış pirinçleri görünce yardımcımız Sultan Bacı’ya sesleniyor. Niye döktüğünü soruyor, Sultan Bacı da “Ben dokunmadım” diyor. Peki evde kim var dokunacak, hiç kimse yok. Biz çocuklar zaten korkuyoruz aşağı inmeye. Daha sonraki anlatmalarında annem “O pirinçten komşulara tas tas dağıttım, annemlere götürdüm, herkese dağıttım. Neredeyse savaş boyunca o pirinç eksilmedi” diyor. Böyle de bir pirinç maceramız var.

Telefonu aldığımda duyduğum gaipten gelen ses, ölünün bacağımı çekeceğini düşünmemin korkusuyla birleşti.

 

-Bir korku sekansı yaşadınız yani. Peki, aklınızdaki anne ya da baba figürü nasıldı?

Annem otoriter bir kadındı. Söylediğini mutlaka yaptırmak isterdi. Yapmak istemediğimiz zaman da tehdit ederdi.

 

-Yalnızca size karşı mı böyleydi?

Herkese karşı baskın bir karakterdi. Zaman zaman annemin ağzından şu cümleyi işitmişimdir: “En zayıf erkek bile en kuvvetli kadından daha kuvvetlidir.” Annemin vecizesi, kim bilir kimden işitti.

 

-Diline pelesenk olmuş başka söylemleri var mıydı?

-Bize isimler yakıştırırdı. Hoşumuza gidecek isimler değil. (gülüyor) Yapılmaması gereken bir şey olduğunda yahut istemediği bir şey takma isimlerle hitap ederdi. Elini sakınmazdı mesela.

 

-Ya babanız?

Babamız tam tersine çok sabırlı, naif, mülayim, sevecendi. Babam 40 yaşından sonra evlenip baba olduğu için işin kıymetini bilirdi. Mesela leblebi getirdiğinde hemen dağıtmaz, yere serper “Haydi bunu ağzımızla toplayalım” derdi. Hep beraber üç kardeş ve bir baba, annem yok ortada.

Babam ses taklidi yapardı. İstanbullu olduğu için Maraş şivesine, yemeklerine hiç alışamadı. Annem içli köfte ya da çiğköfte yaptığında yemezdi. Israr edilince şöyle bir ağzına koyar, azıcık ısırırdı. “Hükümet zoruyla yenir ancak” derdi. Bulgur pilavını da yemezdi, çok sonraları bulgur pilavının üzerine ayrıca tereyağı eritip yedi. Evde iki çeşit yemek yapılırdı, babamın yemekleri ayrı bizimki ayrıydı.

 

-İlkokul bitinceye kadar Maraş’ta mı kaldınız?

İlkokul ikinci sınıftan üçe geçinceye dek yani 1949’a kadar Maraş’ta kaldık. Oradayken cambazlar gelirdi, ip cambazları. Üç kişilik bir ekipleri vardı; bir kız, bir esas cambaz ve esas cambazın delisi. Onları seyrederdik sonra evimizin bahçesine gelince bir incir ağacımız vardı, dalları üzerinde cambazlık yapardık. Bir de yine iki ağaç arasına kendir gererdik fakat kendirin diğer ucu dala bağlandığı için üzerine çıkınca dal eğilirdi, biz de dengeyi koruyamazdık. Maraş’ta cambazlara kendirci denirdi, herhalde iplerini kendire benzettikleri için.

 

-Bir oyuncağınız var mıydı? Mesela çamurla, suyla oynar mıydınız?

Suyla oyunu daha sonra oynamaya başladık. Bir tatilde bağa gittiğimizde bizim teyze oğluyla bir ağabey -bizden 10-12 yaş büyüklerdi- çamurdan köprüler yaparlardı. Biz de onlarla oynardık.

 

-Beslediğiniz hayvan var mıydı?

Kedimiz vardı. Kuşlara kapan kurmasını öğrenmiştik, kalburun altına yem koyardık kuş gelip o yemleri yiyeceği sırada çekince içinde kalırdı. Kuşu tam elimizde tutacağımız sırada kaçardı zaten, zapt edemezdik. Böyle bir iki defa yapmışızdır.

Rasim Özdenören’le Çocukluğun Kapısında- 1

 Rasim Özdenören ile spontane bir şekilde ses kaydı ile bir konuşma başladı. Söyleşiye başlarken kafamda hep şu vardı, Rasim abi ile yüzlerce söyleşi yapıldı. Şimdi sen ne soracaksın da yeni bir şey duyacaksın? Kimsenin aklına getirip de mevzu etmediği bir dünyanın, çocukluğun kapısını aralamaya çalıştım.

Her çocukluk eski bir masalın parçasıdır. Şimdi okuyacağınız söyleşi de bir masal dünyasından koparabildiğim cümleler.

Söyleşi bittiğinde, daha doğrusu gelen misafirler yüzünden kesilmek zorunda kalındığında Rasim abi bir şaşkınlığını itiraf etmek istedi ve şöyle söyledi, “Bu anlattıklarımı belki yetmiş yıldır ilk defa hatırladım ve konuştum. Çok ilginç! Bu nasıl oldu biliyor musun? Çünkü sen beni seviyorsun, ben de seni seviyorum. O yüzden bambaşka şeyler konuştuk.”

 

-Sohbete doğumunuzla başlamak istiyorum. Nasıl bir ortamda dünyaya geldiniz? Anne ve babanız, onların meşguliyetleri, kardeşleriniz, akrabalarınız, yaşadığınız çevre nasıldı?

Biz ikiz kardeşim Alaeddin’le 1940 Mayısının ilk on gününden birinde dünyaya geldik. Önceleri doğum günümüzü Mayısın 6’sı olarak telaffuz ederdik ama annemiz bir Cuma günü sala okunduğu saatlerde doğduğumuzu söylüyor. Fakat ben 1940 yılına ait bir takvime baktığımda 6 Mayıs, cuma gününe denk gelmiyor. Dolayısıyla mayısın ilk on günü içindeki Cuma günü diyebiliriz. Eğer iki Cuma varsa ilkinin olma ihtimali daha yüksek.

O tarih, yani 1940 yılının mayısı; II. Dünya Savaşı’nın başlayıp doludizgin devam ettiği, Hitler’in Avrupa’yı kasıp kavurduğu dönemlere denk geliyor. Türkiye her ne kadar savaşa katılmamış ise de savaşın bütün olumsuz etkilerini yaşamış bir ülke. Açlık, kıtlık, gece karartmaları -bu sırada Maraş’tayız- herhangi bir uçak bombardımana karşı yapılan siren kulelerinden gelen sesler -savaştan sonra bu sirenler Maraş’ta iftar ve sahur vakitlerini haber vermek için de kullanıldı.-

Ben iki buçuk yaşıma gelinceye kadarki olayları hatırlarım. Mesela 1943 yılının Mart ayında vefat etmiş dedemi hatırlıyorum. O hasta haliyle yer yatağında yatarken bizi karnına oturtup zıplatırdı. Öldüğü gün yine net olarak hatırımda, o gün üç kardeş bizi dayımların evine gönderdiler. Bir ölüm lafı geçiyor ama tam neyin nesi olduğunu kavrayamıyoruz. Bu arada dedemi nasıl götürecekleri merakındayız sonra ablamız birden “Dedemi götürüyorlar!” diye bağırdı. Üçümüz birden pencereye koştuk, önümüzden bir at arabası geçiyordu; arabanın üstünde bir at ölüsü, nalları yukarıya dikmiş. Dehşetle bağrışmaya başladık: “Dedemi götürüyorlar, dedemi götürmesinler!” Bu olaylar olduğunda biz üç yaşımıza girmemişiz, ikinci yaşımızı sürüyoruz.

 

-Dedenizin ya da varsa ninenizin anlattığı bir şeyler hatırlıyor musunuz?

Yok, onu direkt hatırlamıyoruz. Yalnızca dedemin o yer yatağında yattığı halini hatırlıyoruz. O, bizi karnının üzerine oturtur, elimizden tutar ve hoplatırdı. Bunu hastalığına rağmen tüm yaşlılığıyla nasıl yapıyordu o da bir soru işareti… (gülüyor)

– Seviyordu demek ki sizi.

Seviyordu tabi. Ben çabuk yürümüşüm ve konuşmaya başlamışım. Rivayete göre altı aylıkken yürümeye, dokuz aylıkken de konuşmaya başlamışım. Teyzemizin kocası, yani eniştemiz sıklıkla “Bu çocuğu benim yanıma getirmeyin, o alelacayip bir çocuk, korkuyorum ondan” dermiş. Ama Alaeddin’in yürümesi zor olmuş, konuşması da uzun sürmüş. Hatta acaba yürüyemeyecek mi endişesi oluşmuş, çünkü doğumda ebe hatası yüzünden bir bacağı kırılmış. Günlerce çocuk ciyak ciyak bağırıyor, bir türlü sebebini anlayamıyorlar. Aç desen karnını doyuruyorlar. Neticede operatöre göstermişler, demiş ki “Bunun ayağı kırık.” Alçıyla değil de galiba tahtalarla bağlamışlar; çocuk yine ağlıyor, durmuyor. Maraş’ta kırık çıkıkçıya “sınıkçı” derler, bizim çocukluğumuzda namlı bir adam olan Sınıkçı Sabit’e götürmüşler ya da onu çağırmışlar. O da yanlış yerden tedavi ettiklerini söylemiş. Annem tam Maraş tabiriyle “Adam iki parmağıyla şöyle bir oynadı, çocuğun ağlaması hırpada kesildi” diyor. Alaeddin böyle bir olay başından geçtiği için sakat mı kaldı diye endişelenmişler. Maraş’ın bağ mevsimi vardır. Mayıstan eylül sonlarına kadar sürer.  Eskiden kalma bir adettir; şıra, zahire bağlarda yıllık olarak yapılır. Bu bağlarda çeşit çeşit üzümler olur. O üzümlerin yetişmesi de aydan aya değişir, her ay farklı bir üzüm cinsi olur. Bir kısmından şıra yapılır, diğer kısımları yemek ya da kurutmaya uygundur. Kışlıklar yapıldığı için mayıstan eylül sonuna kadar bağ hayatı devam eder. Alaeddin’in iki buçuk üç yaşına yakın iken dedemler onu bağa götürelim demişler, orada ayaklanmış anında yürümeye başlamış. Öyle olunca Maraş’a müjde vermişler, kurban kesmişler.

-Sizin çocukluğunuz hep kış hazırlıkları (tarhana, sebze ve meyve kurutmaları gibi) yapılan renkli bir cümbüşün içinde geçmiş.

Evet, biz o cümbüşleri eme eme yaşadık. Bağ hayatında gaz lambasının ışığında millet çalışmaktan sıkılmasın diye masallar anlatılırdı. Bir Abdurrahman Edemiz vardı o adamcağız bize Binbirgece masallarını, Köroğlu destanlarını anlatırdı. Tabi o dönemde biz bu anlatılanların tümüyle Maraş’a ait olduğunu ve çok orijinal versiyonlar olduğunu bilmiyorduk, bilemezdik.

 

-Zihninizde bir tablo, bir sahne gibi belki kendi hayalinizle birleştirdiğiniz, aklınızda kalan bir şeyler var mı?

Yok, onları hatırlamıyorum. Hatırladığım şey, masal ya da destanı anlatırken en tatlı yerinde bırakır “Gerisi yarın” derdi. Çocuklar, büyükler “devamında ne olacak, ölecek mi kalacak mı?” kabilinde soru sorarlardı, “Olmaz!” derdi ve ancak ertesi gün anlatırdı. Haftalarca devam ederdi. Fakat sonradan öğrendim ki Abdurrahman Ede’yi Adana’da bir radyoya programlara çağırmışlar demek ki şöhreti ta oralara kadar gitmiş.

 

-Bu düz bir anlatım mıydı yoksa içinde def, müzik, ilahi, türkü de var mıydı?

Hayır, yalnızca şifahi anlatırdı. Anlatırken ses tonunu değiştirirdi. Mesela devi konuştururken farklı bir karakterde; kralı, köleyi, Alaeddin’i konuştururken onların haline tavrına göre jest ve mimikler araya girerdi. Tam bir Maraş şivesiyle anlatırdı.

 

-Peki o yıllarda türkü, ilahi dinler miydiniz?

Dayımın hanımı Makbule yengemiz ve onun kız kardeşi ud çalıp türkü söylerdi. Benim hali hazırda repertuarımda olan türkülerin neredeyse tamamı abla dediğimiz yengemizin söylediklerinden bizim kapabildiklerimiz. Arada bir Maraş’ta Pınarbaşı diye bir mesire yeri vardı. Biz ailecek oraya giderdik, Makbule ablamız ve kardeşi ud çalıp şarkı türkü söylerdi. Saadettin Kaynak’ın 40’lı yıllardaki repertuarını ablamızın ağzından işittim.

 

-Evde gramofon ya da radyo var mıydı?

Bizim evde yoktu. Yıllar sonra radyo sahibi olduk. Teyzemin radyosu vardı.

 

-O zaman siz çocukluğunuzda müziği hep canlı dinlediniz?

Tabi, mesela bir köşker (ayakkabıcı) vardı. Sabah akşam atıyla her geldiğinde Trakya, Rumeli türküleri söylerdi. “Cennet yüzü görmesin Süleyman” diye bir Rumeli türküsü söylerdi. Ben o türküyü yıllar sonra bu kısmı müstakil olarak söylediği için Süleyman’a beddua ediyor gibi algılamıştım. Meğer “Cennet yüzü görmesin Süleyman / Bizi birbirimizden ayıran / Bizi yardan ayıran” şeklindeymiş. Tekrar radyoda işittiğimde hayret etmiştim. “Uyan Suna’m uyan” vardı. Bir yerlerde işitsem aklıma gelir.

 

-Ev hayatı dışında, çevrenizde hatırladığınız başka olaylar var mı?

O dönemde Maraş’ta “Çete Bayramı” denilen Maraş’ın Fransızlardan kurtuluşunu kutlamak için 12 Şubat’ta yapılan bir kutlama vardı. Biz ilkokula giderken okullar da bayrama katılırdı. Adına “Çete Bayramı” denmesinin sebebi de şöyleydi; Maraş’ın delikanlıları o günün çete kıyafetine girerler. Siyasi partilerin de ocak teşkilatları vardı, her mahallede CHP ile DP’nin teşkilatları olurdu. Hepsi de birer davulcu tutardı, o davul zurnayı da abdallar çalardı. Abdal Halil Ağa da Maraş Harbinde davul çalması istenmiş ama kabul etmemiş. Hala bu olaylardan dolayı anılır. “Bana davulumun kasnağı dolusunca altın verseniz ben davula vuramam, vurduğum zaman dindaşlarımın karnına vuruyormuş gibi hissederim” demiş. O mahallenin çeteleri davulcuların arkasına katılır, her köşe başında halay çekerlermiş. Tabi sonra iş çığırından çıkınca silahlar atılmaya başlayınca kaldırıldı. Bir de içki içerlerdi, herkesin elinde rakı, gazoz içer gibi içki içerlerdi. Sarhoşluk olur, naralar atılırdı. Güzel yanları da vardı böyle yanları da. Hali vakti yerinde olanlar çeteleri avlularına davet eder, halay çektirirler o münasebetle bahşiş verirlerdi.

 

-Sizinle daha çok kim ilgilenirdi?

Benimle annem ilgilenirdi. Alaeddin ile herkes ilgileniyormuş, o güzel bir çocukmuş. Ömrü boyunca kendini sevdirdi, şeytan tüyü vardı Alaeddin’de.  Çabucak arkadaş olur fakat arkadaşlığı devam etmezdi. Saman alevi gibi ayrıldıktan sonra unuturdu. Umursamazdı. Aman arayayım, sorayım demezdi. Ama kendisi aranırsa vefa gösterirdi, aramazlarsa da oralı olmazdı. Ben öyle değilim. Benim zaman içinde çok az arkadaşım olmuştur. Fakat çocukluktan bugüne kadar olan arkadaşlarımın ne yaptıklarını tek tek bilirim; yakın arkadaşlık, dostluk kurarım.

DEVAM EDECEK…