kitap

Edebiyat İyileştirir/ Yoksunluktan Varoluşa

Edebiyat okuruyla var olan bir metindir. Okur, okuduğu romandaki ve öyküdeki karakterin içindeki ruh hali ile hemhal olur, onu içselleştirir. Peki edebi karakterlerin terapi tarafı… Bu mümkün mü? Okurların yazarların dünyasıyla sorunlarına çare bulması… Bunu düşündüren bir kitap yayımlandı yakın zamanda. Psikolog Mine Özgüzel’in yazdığı “Edebiyat Terapi” adlı kitabıyla edebiyatı mesleğiyle nasıl dost hâline getirdiğini, …

Edebiyat İyileştirir/ Yoksunluktan Varoluşa Read More »

https://www.neilburnell.com/galleries#/tranquillity/

Çağdaş İnsanın Kendinden Kaçışı: Hız ve Unutmak

Sevmek için zaman ayırmak gerekir.

Bilmek için zamana ihtiyaç duyarız.

Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz.

Zamanla olgunlaşırız. Lütfen yavaş gidiniz.

Kemal Sayar – Yavaşlık

 

Çağdaş insan için hız, çoktan bir alışkanlığa dönüştü. En hızlı telefona sahip olmak, en hızlı arabayı kullanmak istiyoruz. Kaldırımda yavaş yürüyen insanlara, doğal akışında gelişen ilişkilere tahammülümüz kalmadı. Sonraki adımın ne olduğunu bile düşünmeden, sürekli ¨next¨ tuşuna basar gibi yaşıyoruz. Bunu çağın getirdiği bir şey gibi görsek de hız pek masum değil. Hızlı yaşamaya geliştirdiğimiz bu bağlılık, hayattan ve hızla yaptığımız her şeyden aldığımız hazzı da etkiledi. Hayatında her şey yolunda gitse de içimizde kocaman boşluklarla yaşamaya devam ediyor gibiyiz.

 

“Fransa’da her elli dakikada bir insan ölüyor yollarda. Şunlara bak, hepsi deli bunların, nasıl sürüyorlar. Sokak ortasında yaşlı bir kadını soyarlarken gıkları çıkmayan, tedbiri elden bırakmayan insanlar bunlar. Direksiyona geçince korku morku vız geliyor, unutuyorlar, nasıl oluyor bu?” Kitap, Vera’nın bu hayretle dolu cümlesi ile açılıyor ve okura, hız ile unutma arasındaki ilişkiye dair bir ipucunu da veriyor. Kundera, Yavaşlık isimli kitabında okuru, birbirinden çok farklı zamanlarda yaşamış iki karakterin hayatına dahil eder.  Vera ve anlatıcı ile onlardan iki yüzyıl önce yaşamış bir şövalyenin hayatı yaşama biçimlerinin karşılaştırılması da söz konusudur elbette. Kitabın türü roman olarak ilan edilse de alıştığımız roman türünün özelliklerini taşıyan bir kitap değil bu. Silik sayılabilecek kurgusal bir anlatının içine yerleştirilmiş düşünce tohumları ve düşünsel tartışmalar ağırlıkta. Dolayısıyla Yavaşlık, hiç ironik olmayan bir şekilde yavaş okunmayı talep eden bir kitap. Kitabı soluklanarak, üzerine düşünerek, belki internetten konuyla ilgili yazılan başka metinlere de bakarak okuyabilirsiniz. Eminim, 2 hafta sonra içerisinde ne olduğunu bile anımsamadığımız kitaplardan çok daha kalıcı bir yere yerleşti Yavaşlık ve işaret ettikleri çünkü yavaşlık, unutmanın düşmanı. Kitabı da hızlı tüketmeye alışan, ¨akıcı ve sürükleyici¨ bir okuma deneyimi peşindeki okurları mutsuz edecek derecede bir yavaşlık talebi bu.

Yavaşlık’ta hız ile haz arasındaki ilişkiden hareketle toplumsal eleştiriler yapan Kundera, romanında hıza düşkünlüğümüzü bir unutma çabası olarak yorumlar. Sahiden insanlık tarihinde de kolektif hafızamızda da taşıyamayacağımız kadar kötülük biriktirdik. Biriktirmeye de devam ediyoruz. Bu nedenle hıza tutunduk ve yavaşlıktan kaçıyoruz çünkü yavaşlık, anın yoğunluğunu arttırır; hız ise göz açıp kapayıncaya kadar bizi başka bir duyguya, düşünceye savurur. “Çağımızda unutma arzusu bir saplantı haline gelmiştir, bu nedenle, bu arzuyu tatmin etmek için hız iblisine teslim olmuştur çağımız; kendi anımsamak istemediğini bize anlatmak için hızını artırır; çünkü kendinden bıkmıştır; kendinden tiksinmektedir; belleğin küçük titrek alevini söndürmek istemektedir.”

Hıza tutunduğumuz modern çağda yavaşlığa övgü, aptallık ya da beceriksizlik olarak görülür. Toplum ve başkaları tarafından belirlenen yaşam basamaklarını hızla atlamamız ve iş hayatına atılmamız, sonra da bitmeyen bir tüketim döngüsüne girmemiz ve kariyerimizi başkalarının üzerine hızla basarak yükselme üzerine inşa etmemiz beklenir. Bir an, sessizliğin içerisinde yavaşlamak ve hatta durmak, bireye düşünme alanı yaratacağı ve bu da tüketim döngüsünün dışına taşmasına sebep olabileceği için yavaşlık kötü ve istenmeyen olarak adlandırılmıştır. Halbuki eskiden övgüyle söz edilen flanörler/flanözler, hayatın içerisinden salınarak geçen, ciddi bir entelektüel birikime sahip seyyahlardır. Şimdi ise seyahat uzun check-list’lerin tamamlanması, bir daha açılıp bakılmayacak yüzlerce fotoğraf çekilmesi ve zamanın tüketilmesinden başka bir şeye hizmet etmiyor.

 

Yavaşlık, hedonizm, varoluş, kimliksizlik, bilim, aşk, cinsellik ve ölüm’e dair eleştirel bir deneme, hız dayatmasına karşı bir başkaldırı. Dünyayla, insanlarla ve nesnelerle ilişkimize dair, bizi hıza iten alışkanlıklara ve nelerden kaçıp nelere sığındığımıza dair çarpıcı farkındalık alanları da yarattığını söyleyebiliriz.


Yazının kapak görseli Neil Burnell

“Yavaşlık” İçin Yavaş Okuma Temrini

 Hedefe bir an önce varmanın makbul olduğu bir çağda oyalanmanın unutulmuş keyiflerinden bahseden bir roman için cuk oturan bir üslup kullanıyor.

 

Bazı okurların severek okudukları kitabı tarif ve taltif etmek için kullandığı bir tabir var: Çok sürükleyiciydi! Ne demek bu? Ne anlamalıyız bu tanımlamadan? Bu iltifat, günümüz okurunun kitapla kurduğu ilişkiye dair ne söylüyor? Ben şunu anlıyorum: Hikâye beni alıp götürsün öyle ki onun ayartısına kapılarak dünyayı unutayım.

Okumak da bu değil mi zaten. Katı, nobran, kendini sürekli hatırlatıp duran dünyanın acı gerçekliğini (en azından okuma süresi boyunca) unutmak için okumuyor muyuz? Kundera da öyle diyor Yavaşlık romanında. Hızlandıkça unutuyoruz, hatırlamak için yavaşlıyoruz. Bir dakika, bu bahse geleceğiz sakin olalım ya da Calvino’nun Amerika Dersleri’nde Hızlılık bahsinde geçen Latince deyişi ödünç alalım: Festina lente (Yavaşça acele et!).

Okurun hızına, tarzına ve küçük hazlarına karışmak haddim değil (kimse denemesin şiddetle aforoz sebebidir) ama aynı okur kitlesinin okuyup bitiremediği, daha başlarken sıkılıp elinden attığı dolayısıyla sevemediği kitaplar için de şöyle söylediğini eklemeliyim: Hiç sürükleyici değil(di)! Küçük hazlarını canı pahasına savunan sevgili okurumuz kesin, keskin hükümlerini okuyamadığı kitaplardan esirgemiyor. İşin doğrusu, okur yüzmek istemiyor. İstiyor ki güçlü akıntı onu saman çöpü gibi sürüklesin. Ayartıya teşne okur, okuma eyleminin iradeden azade olmasını istiyor.

Kimsenin küçük haz ve tarzlarına dokunmadan bir şeyler yapılamaz mı? Yanlış anlaşılmasın maksat okurun zihnini başka lezzetlere açmak, kargadan başka kuşlar olduğunu da göstermek. Mesela hızlı okuma kursları gibi yavaş okuma kursları açılsa; hayalinizde canlandırın, kafaları üç numara tıraşlı hafız çocuklar gibi öne arkaya sallanarak yavaş okumanın tadına varmaya çalışan bir sınıf dolusu çileci kursiyer… Kalsın, unutun gitsin! İnşallah hiç kimse bu satırları ciddiye alıp da böyle bir işe girişmez. O kadarını yapamasak bile bu yazının konusu olan Milen Kundera’nın Yavaşlık adlı romanı üzerinden bir yavaş okuma temrini yapmayı deneyemez miyiz?

Benim gibi yavaşlığın unutulmaya yüz tutmuş gizemlerini kurcalamaya meraklıysanız sakin şehirlerin (cittaslow) insanlığın geleceğine dair bir model oluşturabileceğine dair ümit taşıyorsanız (Suudlar ve ortakları da boş durmuyor ama bakınız Neom) Kundera’nın bir çeşit yavaşlığın felsefesine giriştiği bu romanı okumak isteyebilirsiniz (benim gibi her yavaşlık bahsinin çok cici, nahif neticeleri olduğunu zannedenleri uyarayım; Kundera yer yer pornografikleşen diliyle okurunu şokluyor).

Yazarın asıl numarasıysa okuru bir aylak okuma meşkine çağırması. Hedefe bir an önce varmanın makbul olduğu bir çağda oyalanmanın unutulmuş keyiflerinden bahseden bir roman için cuk oturan bir üslup kullanıyor.

Kundera, Laclos’nun Tehlikeli İlişkiler’ine atıf yapıyor. Laclos’nun romanına, Laurence Sterne’ün Tristram Shandy’si ve Tanpınar’ın Mahur Beste’si de eklenebilir. Yani düz bir çizgi üzerinde şaşmadan yürümeyi değil de öylece doğaçlayarak gezinmeyi seven bir deneme roman Yavaşlık.

Peki, oyalanma işini biraz abartsak hızkeş okurlara ertelemenin zevklerini abartılmış bir ağır çekimle göstermeye çalışsak nasıl olur? Şöyle ki varsayalım ki siz, ideal bir aylak okursunuz, Yavaşlık romanını elinize alıyorsunuz ve hiç mi hiç acele etmeden, yavaş yavaş ön ve arka kapağı okumaya başlıyorsunuz. O kadar sakinsiniz ki sadece ön ve arka kapağı okumak için tadını çıkara çıkara yarım saatinizi harcayabilirsiniz. Deneyelim:

Ön kapakta en üstte yazarımızın adı var hemen altında kitabın adı. Kitabı kapağından okumaya başladığımıza göre burada biraz duralım. Nasıl olsa acelemiz yok. Şahane tembelliğimizin yuvasında yeni düşünceler tomurcuklansın. Yazarlar isimlerinin kitabın isminin altında mı olmasını ister üstünde mi? Şüphesiz bu kapak tasarımcısının işidir ama yazar için bunun bir anlamı yok mudur? Serbestçe dolaşan zihnimiz buradan bir yapıt-yaratıcı çatışmasına varır mı? Başladığımız bir düşünceyi hemencecik sonuca vardırmak zorunda değiliz. Düşünce zihnimizin bir köşesine çöreklensin. Orada vaktini beklesin.

Kapak resmine geçelim: Bir karenin içinde kırmızı ve biraz da mor ebrumsu akışkan renkler… Resmin David Bracher adlı bir ressama ait olduğu arka kapakta yazıyor. Yavaşlık temasıyla bu resim arasında nasıl bir münasebet var? Kafamızda (deli değil) sakin sorular… Ebrumsu renklerin yoğun, kıvamlı akışı yavaşlığı çağrıştırıyor olabilir mi? Neden olmasın. Resmin hemen altında çevirmenin adı: Özdemir İnce. Tanıdık bir isim. Birçok şairi ve yazarı Türkçe söyleten güvenilir bir çevirmen. Aşina olduğunuz, sevdiğiniz bir çevirmen size de iş bilir, güvenilir bir seyahat rehberi gibi gelmiyor mu? Özdemir İnce’nin rehberliğinde Kundera’nın Fransızcası Türkçeye çevrilecek, kendimizi onun hikâyesine hiç yabancılamadan gönül rahatlığıyla bırakacağız. Hemen kenarda bir ibare: 11. baskı. Kim okuyor bu kitapları? Türkiye’de gizli bir Kundera okurları örgütlenmesi mi var? Bu kitap on bir baskı yaptıysa vaz geçtiğimiz o yavaş okuma kursunu bir kez daha gözden geçirebilir miyiz? (Yavaşlık kitabını okuyanlar örgütünün varlığından şüphelendiğim gün, otobüste Kundera hakkında yapılmış bir incelemeyi okuyan sakallı esmer genç bir adamın yanına oturdum.)

Arka kapağı çeviriyoruz: Yakışıklı yaşlanmış Kundera’nın fotoğrafının yanında iri laflar hemen alttaysa bu çalımlı sözleri ıskartaya çıkaran bir görüş: Yavaşlık ciddi bir roman değil bir şaka… Anlıyoruz ki doğru yoldayız.

İçeriye ve içeriğe gelince roman geçmişle gelecek hızla yavaşlık arasında hafif gelgitli bir seyir izliyor. Belki de asla yazılamayacak “Senin Keyfin İçin Bir Koca Budalalık” adlı içinde tek bir ciddi sözcük bulunmayan roman tasarısının yankılarından biri de Yavaşlık.

Ya da kestirmeden şöyle söyleyebiliriz; “çok sürükleyici!”


Yazı görseli Neil Burnell

Mis Moruklarla Bal Gibi Tatil!

Neyi seçeceğiz? Eski fotoğrafları anlamlı, insanları tanış kılan ninenin aklını mı, balık tutmayı, araba kullanmayı, potansiyelini görünür kılmayı öğreten dede desteğini mi,  geçimsizlik illüzyonunu aşan sevgi ve bağlılık çağlayanını mı, doğanın bağrında öğrenilen akorları, söylenen gâh edepli gâh muzır şarkıları mı, tüm doluluğuyla yaşama deneyimini mi, yoksa telafisi her zaman olan, hep aynı geyiklerin döndüğü …

Mis Moruklarla Bal Gibi Tatil! Read More »

Kapısı Açık Unutulmuş Bir Kaplanla Göz Göze Gelmek/ Meriç Demiray Söyleşisi

Meriç Demiray’ı en çok yazdığı dizi ve film senaryolarından biliyoruz. Hâlen akıllarda olan, Gülbeyaz, Fikrimin İnce Gülü, Geniş Aile, Küçük Hanımefendi ve son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz Tek Yürek dizisi çalışmalarından bazıları. Elbette uzun süre konuşulan Martıların Efendisi sinema filmi de. Demiray’ın bir öykü bir de romanı var.

 

İlk öykü kitabı Rocky, Cohen ve Muhsin Bey’den Örneklerle Hayatım’dan sonra yazdığı incelikli anlatıma sahip yol romanı Kırmızı Bir Ölüm diğer çalışmaları gibi titizlikle hazırlanmış.

Kendisiyle hikâye, kurmaca, yazma (senaryo veya öykü ya da roman) üzerine konuştuk.

 

 “Yazma çabam, en başta kendi kuşağım adına bir çabaydı sanırım. Sonra bir takım adaletsizliklerin, annemin erken ölümünün, 12 Eylül yüzünden çok çok mutlu olduğumuz bir kasabadan sürülmemizin kendimce rövanşımı almak, adaletini sağlamak istedim belki, bilmiyorum.”

 

-Sizi hayata uyumlayan şeyler neler? Neler olmazsa tıkanırsınız?

 

-Kahve, bira, edebiyat, müzik, planlar, hayaller, insanlar, sabahın erken saatleri, öğrenmek, anlamak, değişmek.

 

-Yazdıklarınızın-öykülerin ve romanın-çoğusuna sinen, “Hikâyeyi tam anlamıyla yaşayacaksın, bunun için konforlu alandan çıkıp rahatını bozman gerekiyor.” duygusu. Bu aslında kurduğunuz dünyalarda veya sizin dünyanızda bir varlık meselesi mi? Çıkmazsanız, keşfetmezseniz “tam” olamayacak mısınız?

 

-Bir bakıma dramanın da temel meselesi bu. Korunaklı alanlarımızdan çıkma cesareti gösterince değişmek ve öğrenmekle ödüllendiriliriz. Bunun için illa sırt çantamızı alıp Katmandu’ya gitmek gerekmiyor. Mahalle bakkalıyla kurduğumuz ilişkiyi değiştirmek ya da uyandığımız anda elimize telefonu almamayı başarmak da devrimci ve heyecan verici olabiliyor.

İş ki günlük hayatımıza eleştirel bakışımız tetikte, uyanık ve daim olsun.

-Yazarken kendinizi de ifşa ettiğinizi düşünüyor musunuz?

 

-Düşünüyorum ve bunu gerekli buluyorum. Tersinden şöyle söyleyeyim; bunu yapmayan yazarlık beni çok ilgilendirmiyor. Bu hep kendime yakın karakterler yazmak anlamına gelmesin. Söz gelimi Orhan Pamuk “Kafamda Bir Tuhaflık” ta gecekonduda yaşayan ve boza satan bir adamı anlatır ama o adam kederi, hüznü, kafa karışıklığı, aşık oluşu ve İstanbul’u algılayışıyla çokça Orhan Pamuk’tur aslında.

 

Öte yandan yazdığım iki kitapta kendim dışındaki insanlar için ifşanın ucunu biraz kaçırdığımı düşünüyorum. Bir iki şey beni bayağı rahatsız, hatta tedirgin etti. İnsanların hayatına izinsiz, bu kadar girmemeliyim diye düşündüm.

 

-Günümüzde birçok hikâye, “Ne biçim hayat bu” diye şikayet ederken, sizin yazdıklarınız tıpkı Kırmızı Bir Ölüm’ün finali gibi “Yaşamaktan başka çarem yoktu” oluyor. Peki, bu çaresizlikteki güzellikler neler?

 

-Kora dokunabiliriz ama avucumuza alıp gezemeyiz. Çaresizliği bu derece dönüştürücü yapan şey orada uzun süre kalamayacağını bilmekten kaynaklanıyor sanırım. Çaresizliğin şartlarına uzun süre maruz kalırsan kimyasal bir dönüşüm yaşayacağını ve asla eskisi gibi olamayacağını bilmek.

 

Çaresizliğin güzelliği, kapısı açık unutulmuş bir kaplanla göz göze gelmek gibi, yaşamı dolaysız ve iliklerinde hissederken yerini unuttuğun -ve bir zamanlar adına “gençlik” dediğin-  içsel gücün yerini hatırlamaktan, yeni olasılıkların dünyasına adım attığını bilmekten ve bunca birbirinden ayıramadığın gün yaşadıktan sonra, hayat boyu unutamayacağın ve büyük ihtimalle gurur duyacağın bir maceranın kapılarını aralıyor olmanın içsel farkındalığından kaynaklanıyor olabilir.

 

-Anlatma ve yazma motivasyonunuz nedir? Derdiniz ne?

 

Bunun birden fazla sebebi var ama benim için en önemlisi kendi mitolojimi yaratma isteğiydi. 90’lar, çişli rock barlar, Taksim’in arka sokakları, Eskişehir öğrenci evleri, Hey dergisi, Ezginin Günlüğü, aşırı politize bir kuşağın ardından yolunu MTV’yle, Nirvana’yla, Sezen’le, Kusturica’yla bulmaya çalışan bir “kayıp” değil belki ama sessiz, “zararı kendine” bir kuşak  ve her yerde olduğu gibi bu kuşak edebiyat ve sanat alanında da atlandı. Çok üzerinde durulmadı. Kendinden önceki ve sonraki konjonktürün gölgesinde kaldı.

Sanki hiçbir şey yaşamamışız gibi yaşlanıp gitmek istemedim. Yazma çabam, en başta kendi kuşağım adına bir çabaydı sanırım. Sonra bir takım adaletsizliklerin, annemin erken ölümünün, 12 Eylül yüzünden çok çok mutlu olduğumuz bir kasabadan sürülmemizin kendimce rövanşımı almak, adaletini sağlamak istedim belki, bilmiyorum.

 

Bir de yazmaya başlayınca içimden çıkan şey, hem hoşuma gitti, hem garip bir şekilde kendime saygım arttı, içimde sadece yazarak açığa çıkmayı bekleyen birçok şey olduğunu keşfettim. Ben üslubu belirlerken bir çok noktada içerik de beni belirledi. Yaşama bakışımı, insanlarla, kendimle ilişkimi etkiledi.

-Öykü kitabınızdan bir öykünüzü dizi film yapmak isteseniz, hangisini yapardınız?

 

Tuhaf bir tesadüf,  bugünlerde hepsini demeyeyim ama bir çoğunu kullanabileceğim bir proje üzerinde çalışıyorum. “Sami bey” sinemacı çevremden en çok dönüş alan hikâye oldu.

 

-Görüntünün dili mi, yazının dili mi?

 

İkisinin de farklı olanakları var. Mesela bugünlerde bir kamera aldım ve bir gündoğumu görüntüsünün üzerine müzik koyabilmenin heyecanını yaşıyorum.

 

-Bir de “Anlat Hikâyeni/Hikâye Anlatıcılığı diye bir oluşumun kurucususunuz. Biraz bu oluşumdan bahseder misiniz?

 

Eşimin Amerika deneyiminde şahit olduğu hikâye anlatıcılığı etkinliklerini bana anlatmasıyla başladı her şey. Onbironsekiz’in sahipleri, ortak arkadaşlarımız Berna ve Onur’la konuştum. Onlar da birkaç yıldır insanların sesli hikâyelerini podcast formatında toplamaktaydı. Ben biraz kaygı bozuğuyumdur, her etkinlik öncesi insanlar gelecek mi gerilimi yaşadım, ama ikinci sezonun finalinde karşımda 250 biletli seyirci görünce başardığımıza inandım sanırım.

 

Şimdi etkinliği nasıl daha sağlam bir zemine oturturuz,  kendi kendine çalışan bir makineye dönüştürürüzü tartışıyoruz.

 

-Televizyon, sinema sektöründen bahsedecek olursak, televizyonlarda o kadar dizi film, gösterime giren film varken size göre asıl eksik olan şeyler neler?

 

-Öyle bir noktaya geldik ki doğru olan, ucundan tutabileceğimiz, örnek gösterebileceğimiz herhangi bir şey kalmadı. Bir ölünün başını bekliyoruz. Mesleğimizi yaparken ciddi şekilde acı çekiyoruz. Üç beş sene içinde İnternet Yayıncılığının gelişmesiyle ve Türkiye’nin siyasi ikliminin toparlanmasıyla yeni bir dönem başlayacak ve bugün sistemin köşelerini tutan hemen her kurum ve hemen herkes tarih olacaktır diye tahmin ediyorum. Gençler planlarını oraya göre yapmalı.

 

-Senaristin yüzü soğuk olur. Hikâyede istenilen şeyler olmayınca izleyici ilkin senariste veryansın ediyor. Peki, senaristin cephesinde durumlar nasıl?

 

Senaristlik de keza, sinema tv zaviyesinden baktığınızda bugün ölü bir meslek. 150 dakikalık diziler içinde herhangi bir mesleki hüner göstermeyi bir yana koyun, psikolojinizi ayakta tutmanız bile çok zor. Senaristin başarısı doğru yerde doğru zamanda bulunabilmek, büyük şirketlerin işlerine adını yazdırabilmek ve dişini sıkıp orada yeterince kalabilmekle ölçülüyor. Bir hafta kan ter içinde vücuda getirdiğiniz eser revizyonlarla paramparça ediliyor, bütünlüğü öldürülüyor. Ve her hafta sanki her şey yolundaymış gibi kendinizi motive etmeniz ve baştan başlamanız gerekiyor. Çünkü iyi yazmanın bu tür bir iyimserliğe ihtiyacı var.

 

Seyircinin tepkisi senaristin zaten pamuk ipliğine bağlı saygınlığını biraz daha zedelemekten başka işe yaramıyor.

 Görkemli Bir Restoranın İçinden

Duvarlarında her ne kadar geçen yılların etkisiyle yağlanmış ve sararmış olsa da sanatsal tabloların asılı bulunduğu, geçmişi bulunan bir binada değerli ziyaretçilerin olduğu bir restoranın sıradan olabilecekken ayrıntılarla dolu hikâyesi Garson.

 

Matias Faldbakken’ın yazmış olduğu ve 16 ülkede yayımlanmış olan Garson 240 sayfalık bir roman. Keskin bir gözlem gücü olan bir garsonun bakış açısından, birinci tekil şahıs kullanılarak asırlık bir restoranın ziyaretçilerinin ve çalışanlarının anlatıldığı bir anlatı.

Yazar Matias Faldbakken aslında bir sanatçı ve Garson yazarın kendi ismiyle yayımladığı ilk kitabı. Daha önce bir üçleme yazmış olan Faldbakken,  Garson’da dikkatleri üstüne çekmiş diyebiliriz. Yazarın anlatıcılığı, detaylara verdiği önem ve bunu yaparken okurda merak hissini canlı tutarak ilerlemesi takdire şayan.

Hills isimli 1800’lü yılların ortalarında zengin bir mekânda çalışan kıdemli, yaptığı işle gurur duyan mekanik sayılabilecek bir garson, etrafındaki her şeyin farkında, saat kaçta, kimin geleceğini, neler sipariş edileceğini, gelenlerin favori yiyeceklerini hepsini biliyor. Yazar, tüm karakterleri, her birinin yüzlerine varana kadar detaylı bir şekilde anlatırken bir yandan da restoranın ekseninden çıkmadan sadece ama sadece restoranın içinde geçen bir anlatı sunuyor. Bunu o kadar ince bir dille yapıyor ki okumaktan kendinizi alamıyorsunuz.

Duvarlarında her ne kadar geçen yılların etkisiyle yağlanmış ve sararmış olsa da sanatsal tabloların asılı bulunduğu, geçmişi bulunan bir binada değerli ziyaretçilerin olduğu bir restoranın sıradan olabilecekken ayrıntılarla dolu hikâyesi Garson. Tabii bu noktada yine anlatıcının bakış açısı devreye giriyor. Şef garsonun ilginç vecizleri, bar sorumlusunun uzaktan da olsa tüm olanlara olan hâkimiyeti, Hanım Kız ismini verdiği ilginç bir kadının müdavimlerle arkadaşlığı sonucunda garsonun tüm dengesinin sarsılması eşliğinde yalnızlığını ve tek arkadaşı Edgar ile onun kızı Anna ile iletişimini okumak ilginçti. Olay örgüsü olarak çok hareketli bir roman değil; açıkçası bunca detay arasında ilerlerken, başlarda yazarın tüm bu detaylarla nereye varmak istediğini kestiremedim ama bu büyüleyici anlatıyı okumaktan aldığım tattan da vazgeçemedim.

“ ‘Bir müneccim başka bir müneccimi gördüğünde neden gülmez hayret ediyorum,’ demiş Cicero, en azından ben böyle duygum, gerçi sanırım bizim dilimizde değildi bu, muhtemelen Latince filandı; buradan yola çıkarak vardığım kanıya göre bir zavallı da başka bir zavallıyı, sefil bir biçareyi gördüğünde ağlamaya başlamak zorunda değil diyebilirim. Ben de başka zavallıların Hills’e geldiğini gördüğümde değil de kendimi bir zavallı olarak düşündüğümde daha çabuk etkilenip sarsılıyorum. Diğer zavallılar benim hemen sinirimi bozuyor. İşte, söyledim gitti. Ama kendi zavallılığımdan çok etkileniyorum. Çünkü kendi zavallılığıma sebep olan çoğu şeyi (her şeyi değil) biliyorum.”

 

Saygıdeğer, fazlasıyla entelektüel, anlatım tarzı, olağanüstülüğüyle sizi büyüleyen bir garsonun yavaş yavaş, sanat ve estetikle beraber yoğrulmuş ve eskimiş olan bu restorana gelen insanlarla beraber kendi zavallılığını kabul etmesi romanın sona yaklaştığının habercisi oluyor, yine de garsonun bu haline hüzünlenmediğimi söyleyemem. Sadece yazarın değil, garsonun üslubunun böylesine gerçek bir şekilde okura geçtiği bir roman kesinlikle okunmaya değer.

“Sezer Bana Göre Hâlâ Çok Tekil Bir Kimlik Olarak Duruyor”

Tam yirmi yıl önce, 17 Mart 1998’de kaybettiğimiz Sezer Tansuğ, Cumhuriyet döneminde sanat dünyamıza damgasını vurmuş, Türkiye’de “sanat eleştirisi” kavramıyla adeta özdeşleşmiş en sıra dışı karakterlerden biri. Sanat tarihçisi ve eleştirmen kimliğiyle, yaşarken yazdığı her metin muhatabı için bir dönüm noktası ya da bir tartışmanın ilk kıvılcımı olmuştur.

Yaşamının, birincil uğraşı olan sanat tarihi araştırmaları ve sanat eleştirisini ölümüne kadar bırakmamıştır. Özellikle 1970’li yıllarda, yazıları ve kitaplarıyla sanat piyasasının oluşumunda ve çağdaş Türk sanatının yönelişlerinde belirleyici isimlerden biri olur. 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı için gerçekleştirdiği ve geleneksel kültürümüzün köşe taşı niteliğindeki başyapıtların her birini, çağdaş sanatçıların modern okuma ve yorumlarıyla sunduğu 66 Kare: Geleneksel Kültüre Çağdaş Yorum kitap-sergi projesiyle dikkat çekmiştir.

Bu projenin gerçekleşmesine vesile olan Hilmi Yavuz ile Sezer Tansuğ’un tanışıklığı üniversite yıllarına uzanır. 1976’da Maçka Sanat Galerisi’nin açılış sergisi olan “Beş Gerçekçi Türk Ressamı”na eşlik eden kitabın da yazarı Sezer Tansuğ, editörü Hilmi Yavuz’dur… Sezer Tansuğ Sanat Vakfı’nın da kurucu üyelerinden olan Hilmi Yavuz’la Sezer Tansuğ’u ve sanat literatümüzdeki yerini konuştuk.

 

– Yirmi yıl geçmiş bile olsa hala Sezer Tansuğ’u konuşuyor olmamız, onun metinlerine atıfta bulunuyor olmamız ki bu sadece bizimle sınırlı değil. Bunu görüyoruz sanat çevresinde. Bunu en yakınındaki arkadaşlarından biri olarak nasıl görüyorsunuz, değerlendiriyorsunuz?

Sezer Tansuğ’un Türkiye’de genellikle çok değerli işler yapan insanların uğradığı mukadderatı yaşadığını düşünüyorum. Sağlığında, kendisi de bunu görür ama önemsemezdi. Özellikle Şenlikname Düzeni yayınlandığı 1961 yılında ve daha sonraki dönemlerde, Sezer Tansuğ bir sanat tarihçisi değil daha çok huysuz, sinirli ve geçimsiz bir eleştirmen olarak tanındı. Bu Sezer Tansuğ’a yapılmış çok büyük bir “bühtan”dır. Bana sorarsanız, aradan 20 yıl geçtikten sonra oturup Sezer Tansuğ’u konuşuyorsak bu onun o gün ki; öfkeli, sinirli eleştirilerinden dolayı değil. Sanat tarihçisi olarak, aslında belki de bir kuramcı olarak bizim geleneksel minyatür sanatımıza bakışımıza getirdiği çok önemli perspektifleri dolayısıyla olduğumuzu anlıyorum. Bunu işte ArtOn’un yaptığı 99 Kare sergisinde bir kez daha anladık. Bu sergi Sezer Tansuğ konusunda yeni bir uyanışın başlangıcı oldu diye düşünüyorum. Tabii özellikle o yıllarda sanat tarihçilerinin bizim geleneksel sanatlarımızı, özellikle bizim minyatür sanatına bakışları. Sabahattin Eyüboğlu ile Şevket İpşiroğlu’nun yazdığı Fatih Albümüne Bir Bakış olsun veya daha sonra yazdığı III. Murad Surnamesi üzerine yazdıkları olsun, Sezer Tansuğ’un çok ciddi eleştirilerine uğramıştır. Bu eleştiriler kuramsal eleştirilerdir. Herhangi bir serginin eleştirisi ya da bir kişinin resmi üzerine eleştiriler değil. Bu yüzden kuramsal eleştiriyi aslında belli bir sergi üzerine yapılmış eleştiriden radikal bir biçimde ayırmak gerekir. Aslında Sezer’in öneminin bu tür kuramsal eleştiriler bağlamında ele alınmasını ve okunması gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda, 1961’de yayınlanan kitabın çok önemli bir işlevi oldu. Geç farkına varılan bir işlevdir bu.

Bu sözünü ettiğim iki önemli kitabın yani Fatih Albümüne Bir Bakış ile III. Murad Surnamesi üzerine Sezer Tansuğ’un getirdiği eleştiri aslında kaba bir biçimde söylemek gerekirse bizim geleneksel sanatlarımıza tamamen Batılı perspektiften bakmış olmalarıydı. Özellikle Sabahattin Eyüboğlu ile Mahzar Şevket’in Fatih Albümüne Bir Bakış kitabında öne sürdükleri, 15. Yüzyıl minyatürüne dair tezler, Sezer’in belirttiği gibi çok tuhaf ve gerçekten komik tezlerdir; 15. Yüzyıl Türk resmi yüzünü Doğu’ya değil de Batı’ya dönseydi bu resimlerin cami duvarlarına kadar girebileceğini öne sürmüşlerdir, mesela… Oysa Sezer, “bu bir camiye kilise açısından bakmak değil de nedir?” diyordu. “Doğu tasvirlerine Batılı bilginler gibi bir nakış ve biçim açısından bakmayı bırakıp, bir duyuş ve düşünüş açısından bakmanın gerekliliğinden ve öneminden” söz ediyordu.

– Yani bugün dönüp baktığımızda dokümanter bir değere sahipler belki ama söyledikleri yeni bir şey, alana katkıları yok ama Şenlikname Düzeni bütün o cılızlığına rağmen dip diri duruyor. Bu son baskıda belki görmüşsünüzdür, Cemal Kafadar’dan naklettiğimiz bir takım cümleler var. Şenlikname Düzeni’ne bizim akademik camia olabildiğince kör ve sağır davranırken o dönemde gencecik bir aydın bir bilim adamı adayı olan Cemal Kafadar’ı nasıl etkilediğini öğreniyoruz. Sizin başka böyle tanık olduğunuz, bildiğiniz şeyler var mı?

Aslında Sezer’in bence bu kitap bağlamında, son derece önemli iki tespiti var. Bu tespitler üzerinde durulmadı maalesef. Bunlardan biri Aslıhan Dinç ile yaptığı konuşmada teorinin çoğu kez bir iktidar, eleştirinin ise çoğu kez bir muhalefet olması meselesidir. Bu bence son derece yeni ve son derece önemli bir tespit. Teorinin iktidarla, eleştirinin muhalefetle ilişkilendiriliyor olması, Sezer’in bizim entelektüel düşünce hayatımıza yaptığı çok önemli ve göz ardı edilmiş bir katkı olarak ele almak gerekir. Bu birincisi, ikincisi Şenlikname Düzeninde çok önemli bir tespiti var. Bu tespit bence aslında bizim geleneksel sanatlarımızın sürekliliği ve devamlılığı bağlamında çok önemli bir tespittir. Özellikle Surname’de dekorun değişmiyor ama içeriğin değişiyor olmasına ilişkin olarak söylediği çok önemli bir şey var burada alıntılamak istiyorum onu: “Bunlar dekorun değişmezliği içine sığdırılmış değişimlerdir.”

Bu Tanpınar’ın söylemek istediği değişerek devam etmek ya da devam ederek değişmek dediği, Yahya Kemal’in “imtidâd” diye ifade ettiği meseledir. Sezer’in bu meseleyi daha 1960’lı yıllarda edebiyatta son derece sınırlı bir çevrenin farkına vardığı, bunu doğrudan doğruya millet üzerinden okumuş olması bence çok önemli çünkü metnin bu bölümünü, özellikle Tanpınar’ın “Medeniyet Değiştirmesi ve İç İnsan” makalesiyle paralel okumak gerekir. Orada nasıl Osmanlı toplumunda ve kuşaklar arasında bir takım değişmeler oluyor ama bazı şeyler değişmeden kalıyorsa bazı şeylerde bir devamlılık yani Yahya Kemal’in sözleriyle ‘imtidâd’tan bahsediliyorsa bu imtidâdın özellikle bizim minyatür sanatı alanında da süre gittiğini göstermek için çok önemli bir tespittir diye düşünüyorum. Aslında bu metni tekrar ve yeniden okuduğumuzda Sezer’in katkıları gerçekten sadece bu iki mesele değil, onun dışında başka meselelerde var ki ayrıca Şenlikname Düzeni üzerine geniş bir yazıda yazılabilir diye düşünüyorum.

– O yıllarda ki bunu yazdığı yıllarda 30’larının başında bir genç. Yani fırsat bulsa, imkân bulsa o beyinden neler çıkacaktı daha, ama bir şekilde önü kesiliyor, memleketin genel kaderi ya da kadersizliği diyelim… Üniversiteden ayrılınca, ekmeğini kalemiyle kazanan bir adam olarak, yazarak yaşamak zorunda olduğu için sonrasında bu kadar ciddi meselelere girememiş diye düşünüyorum. Sonrasında sizin dostluğunuzun tam başlangıcını ben hayal meyal hatırlıyorum üniversite yıllarında ama sonrasında Beş Gerçekçi Türk Ressamı ve 66 Kare isimli iki kitabının da editörü ve yayıncısı oluyorsunuz. Bu hukuk, yani sizin izlediğiniz Sezer Tansuğ macerası nasıl devam etti. Sizin gördüğünüz işaret taşları, pırıltılar nelerdi?

 

– Öncelikle, Sezer’in bizim özellikle sanat tarihimize bakışımız açısından söylediklerinin öneminin farkında olan birisi olduğumu belirtmek isterim. Bir takım girişimler meydana geldiğinde ilk akla gelen, benim ilk aklıma gelen isim hep Sezer Tansuğ olmuştur. Bunlardan biri işte 1976’da Gelişim Yayınları bu projeyi tasarladığında bunu kim yapabilir dendi, o sıralar yayınevinin editörü olarak çalışıyorum. Kim yapabilir sorusunun tek bir yanıtı vardı bana göre Sezer Tansuğ. Sezer, İzmir’deydi o sıralar, Ege Üniversitesi’nde öğretim görevlisiydi. Sen mektupların bir kısmını yayınladın. Tabi Sezer’i tanıyanlar bilirler, çok kuşkucudur, bazıları doğru olmasa da kolay kuşkuya kapılma konusunda mahirdi aslında… Kitabı hazırladık, basmaktayız ama ikide bir bana yazdığı mektuplarda, telefonlarda; “Siz bu kitabı basmayacaksınız, beni oyalıyorsunuz.”  hatta “Kitabı geri çekiyorum.” gibi bir takım endişeler sergilemiştir…

Ama ne yapsın dili yanmış bir şekilde.

– Sezer’i tanıyan birisi olarak gereken yapılmış ve 1976’da kitap Gelişim Yayınları’ndan Beş Gerçekçi Türk Ressamı adıyla yayınlanmıştır. İkincisi senin hatırlattığın gibi, 1989 da Nurettin Sözen’in belediye başkanı seçilmesinden sonra benim Kültür İşleri Daire Başkanı olmam, o yıllar Sezer’le olan ilişkimi de daha da kökleştirdi, daha da yakınlaştırdı. Şundan ötürü çünkü sende çok iyi bileceksin. Aslıhan meselesi,  Alaattin Eser’in sahaf dükkânın yanında Sezer’in de bir dükkanı var, daha çok yazıhane ve küçük bir galeri… O yıllarda sık sık Alaattin’in dükkanında buluşuyoruz, Sezer’le olan görüşmelerimizi sohbetlerimizi de çok iyi biliyorsun, başımı sen yaktın zaten bazı konularda. Ondan sonra işte o arada daha da yakınlaştık daha da görüşür olduk…

O yıllarda, 66 Kare meselesini bir teklif olarak getirdi, bende bunu ilgililerle konuştum. Dediler ki bu 66 Kare’yi belediyeye bağışlarsan hem servisini yaparız hem de kitabını yayınlarız. Sezer’e ilettim Sezer’de bunu kabul etti. Dolasıyla eserler İstanbul Büyükşehir koleksiyonuna bağışlandı. İki kitabının editörü oldum ama maalesef Şenlikname kitabının editörü olamadım, o şeref de sana ait.

– Peki bugün dönüp baktığınızda sanat camiasını, özellikle de literatür açısından biraz sığ buluyor musunuz?

– Biraz mı?

– Nasıl görüyorsunuz ve Sezer Tansuğ’un eksikliği hissediliyor mu? Sanat literatürümüzde nereye koyuyorsunuz?

–  Sezer bana göre hâlâ çok tekil bir kimlik olarak duruyor. Yani Sezer düzeyinde, çapında-kertesinde, meselelere nüfuz edebilen başka bir sanat tarihçisi olduğunu düşünmek imkânından yoksunum. Öyle biri yok yani. Dediğim gibi Sezer Tansuğ bu anlamda tekil bir kimlik olarak duruyor…

– Öncesinde de yok.

– Evet, öncesinde de yok doğrusunu söylemek gerekirse… Öncekiler kendi hocaları zaten; Sabahattin Eyüboğlu olsun, Mahzar Şevket olsun bunlar, -Sezer ifade etmiyor ama- daha sonra bizim de fark ettiğimiz ve sıklıkla kullandığımız tabirle oryantalist yaklaşmışlardır. Kendisi de söylüyor zaten meseleye batılı kalıplarla, formatlarla bakarak değerlendirmişler. Aslında gerek Mahzar Hoca’ya, gerekse Sabahattin Eyüboğlu’na büyük saygımız olmakla birlikte, bu tür yaklaşımların o dönemde fark edilmemiş olması, o yıllarda Türkiye’ye hâkim olan entelektüel zihniyetin ne olduğunu göstermek bakımından da önemlidir. Hiç kimsenin karşı çıkmak gibi bir düşüncesinin olmadığı yani oryantalizme; Türk sanatını ve Türk edebiyatını oryantalist bir yaklaşımla temellendirmeye kalkanlara karşı herhangi bir karşı duruş sergilenmek şöyle dursun kimsenin aklından bile geçmemiştir. Yani başka türlü bir okuma yapılamamıştır. Minyatür ya da edebiyat ancak batılı formatlarla bakıldığında, değerlendirildiğinde bir anlam ifade eder onun dışında bir anlam ifade etmez diye bakılmıştır. Sezer bu yüzden tekil bir adam zaten. Edebiyatta kimse yapmadı, yapamadı bunu. Yani, arkadaşlar bakın böyle bir edebiyat var ama bu edebiyatı biz birazda kendi geleneğimizin içinden okumalıyız gibi bir yaklaşımla kimse öne çıkmış değildir. Tanpınar’ın bile böyle bir yaklaşım içinde olduğunu söylemek mümkün değil, çünkü zaman zaman Ahmet Hamdi Bey’in de oryantalistliğinin tuttuğunu biliyoruz. Sezer bu konuda dediğim gibi bir kez daha altını çizerek söylüyorum tekil bir örnektir. O zamanın otoritelerine karşı, kanonik otoriteler bunlar. Mahzar Şevket olsun, Sabahattin Eyüboğlu olsun bunlara karşı sesini yükseltmiş olması olsun. Onları, kendisi öyle ifade etmemiş bile olsa, oryantalizmle itham etmiş olması, bunların bu tavrına baş kaldırmış olması bence büyük bir devrimdir…

– Önünün kesilmiş olmasının sebebi budur diyebiliriz belki de. Peki Sezer Tansuğ için yapılmalı, yapılabilir olarak söyleyeceğiniz önereceğiniz bir şey var mı? Neler olabilir?

– Valla bir kere hâlâ Sezer Tansuğ meselesi konusunda o eski olumsuzlayıcı tavrın, özellikle Sezer’in o huysuz ve eleştirici tavrı dolayısıyla ve oradan değerlendirilerek olumsuzlandığını görmek gibi bir talihsizliği var. Yani hâlâ Sarkis ya da Yüksel Aslan konusunda söyledikleri ve yazdıkları; öfkeli eleştirmen, şahıslarla uğraşıyor falan gibi yaklaşımlarla etiketlendiğini görüyoruz.  Dolayısıyla bunun aşılması için ne yapılması gerekiyor. İşte ArtOn böyle bir şey başlattı bana sorarsan, gayet iyi oldu. Çokta güzel bir kitap yayınladı sevgili Gökşen Buğra. Bu bir başlangıç olabilir belki… Senin de, eksik olma, çabalarınla Şenlikname Düzenin yeniden basılmış olması, yeni bir Sezer Tansuğ duyarlılığının -bilincinin demeyelim- oluşumuna katkıda bulunabilir mi? Bakalım göreceğiz ama yine de ben çok fazla umutlu değilim açık söylemek gerekirse.

– Ama en azından yazdıklarının topluca bir göz önünde olması, ulaşılabilir olması gibi bir amacımız var. Bunun için bir takım görüşmelerimiz, bağlantılarımız var. En azından isteyenin ulaşabileceği konumda olsun istiyoruz. Ayrıca kitaplaşmamış epeyce malzeme var; dergi, gazete sayfalarında kalmış hatta hiç yayınlanmamış…

– Sezer’in aslında bana sorarsan eleştirmenliğini meşhurlaştırma tavrı bence çok ilginç ve bunu teorik eleştiri kavramı karşıtlığında ele alıyor. Yani ben eleştiri yapıyorum, teori iktidardır ama ben muhalifim kimliği. Bu muhalefeti iki düzlemde ele almamız gerekir. Bir Sabahattin Eyüboğlu, Mahzar Şevket İpşiroğlu gibi teorik düzeyde iktidar olanlara karşı yöneltilen bir eleştiri. İkincisi gazetede yazdıkları Yüksel Arslan, Cihat Burak ve daha birçokları için yazdıkları, nasıl söyleyeyim; kuramsal olmayan daha güncel eleştiriler. Sezer’in bence birincisiyle anılması gerekir, yani teorinin iktidarı meselesinde öne sürdüklerini, o konudaki muhalefetini önemsemek gerekir. Sadece güncel yazılarıyla anılması yanlış ve eksik ama hala öyle anılıyor, mesele bu. Sadece o güncel yazılarıyla öne çıkmamalı.

Aktivistin Rehberi: Karanlıktaki Umut


  Özellikle ümitsizliğin derinliklerinde yüzüyorsanız, bu kitabın tüm dünyada yapılan eylemlerden bağımsız olarak, sadece kişisel hayatınız için bile size iyi geleceğini garanti ederim. Solnit siyasetten, Amerika tarihinden, büyük güçlerin altında ezilen üçüncü dünya ülkelerinin durumundan bahsetse de kullandığı dil ve bakış açısı insanın ruhuna temas eden iyileştirici bir dokunuşu andırıyor. Kötülüğün yok olmayacağını biliyorum ama insanlar için harekete geçmenin, bir şeyler yapmanın hava gibi, su gibi bir ihtiyaç olduğunu anlıyorum her satırda.

 

Rebecca Solnit ile olan tanışıklığım Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar ile başlar. Bir kadın olarak kendimi sürekli baş etmek durumunda kaldığım, ismini bir türlü koyamadığım, hatta tam aksine inandırılmaya çalıştığım çatışmalar içinde buluyordum. İlginç olan şu ki kimseyi bunlara inandıramıyordum da, tüm bunlar sanki sadece benim başıma geliyordu demek ve ben inanılmaz yalnızdım, tek düşünebildiğim buydu. İşte tam böyle bir dönemde okuduğum kitap bana yoldaş olmuştu. Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar zihnimi berraklaştırdı, artık karşısında durduğum şeylerin ne olduğunu biliyordum ve o kısacık kitap beni çok değiştirdi, geliştirdi. Bazı yazarlar böyledir, yazdıklarını hemen, incelemeye gerek duymadan, kuvvetli bir iştahla okumak istersiniz. Bu yazın başında Karanlıktaki Umut, Siren Yayınları tarafından basılacağını duyunca çok heveslendim. Aslında Karanlıktaki Umut George W. Bush’un başkanlığındaki ABD’de eyleme geçmenin önemini savunmak için yazılmış, daha sonra 2015 yılında güncellenmiş. Bu haliyle aktivistin rehberi olarak okunabilecek bir kitap olmuş.

Daha az önce gelen bildirimle Twitter denilen illetin içine düşmüş ve ardı ardına okuduklarıma karamsarlığa gömülmüşken söylüyorum bunu: Karanlıktaki Umut ile Solnit, iyimserliğin hiç de boşuna olmadığını tekrar tekrar anlatıyor. Tüm dünyanın bir avuç aktivist insana ve onların kimi zaman savaş karşıtı, kimi zaman doğayı korumak adına yaptıklarına bakarken, gösterdiklerini çabanın hiç de anlamsız olmadığını defaatle ve her zamanki kuvvetli ve insana cesaret veren sesiyle haykırıyor. Bu kitap benim için Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar’dan çok daha fazlası oldu. Ufak çabaların çığ oluşumunu sağlayan minik bir kar topu gibi olduğunu ve o anda çabalarımız boşuna kalsa da zaman içinde dünyayı daha iyi bir yere dönüştürme için gücünün bizde olduğunu öğretti. Belki biz yapmayacağız ve biz görmeyeceğiz ama onun da dediği gibi şanslıysak bayrağı kime devrettiğimizi göreceğiz.

Irak savaşı öncesinde ‘savaşa hayır’ eylemlerinin hiçbir işe yaramayacağını düşünerek ve onların çabalarını üzülerek seyredenlerdendim ama bu kitapla üzülmenin saçmalığını anlıyorum. O savaşa hayır eylemleri sayesinde Iraklı ailelerin yer değiştirdiğini, daha korunaklı bölgelere geçmek için, savaşa hazırlanmak için zaman kazanabildiğini anlatıyor Solnit. Üzülerek seyretmek yerine yapabileceğimiz şeyler her zaman olabilirmiş ve savaşı durdurmak mümkün olmasa bile birkaç aile için fayda sağlanabilirmiş. Aslında içimde bir yerlerde inanmaya çalıştığım bu bilgiye Solnit’in anlattıklarıyla ikna oluyorum.

Özellikle ümitsizliğin derinliklerinde yüzüyorsanız, bu kitabın tüm dünyada yapılan eylemlerden bağımsız olarak, sadece kişisel hayatınız için bile size iyi geleceğini garanti ederim. Solnit siyasetten, Amerika tarihinden, büyük güçlerin altında ezilen üçüncü dünya ülkelerinin durumundan bahsetse de kullandığı dil ve bakış açısı insanın ruhuna temas eden iyileştirici bir dokunuşu andırıyor. Kötülüğün yok olmayacağını biliyorum ama insanlar için harekete geçmenin, bir şeyler yapmanın hava gibi, su gibi bir ihtiyaç olduğunu anlıyorum her satırda.

“Mesela sağkalımsa eğer, dikkatimizi bir ağacın dallarının güzelliğine vermeden önce o dalların arasında gizlenmiş kaplanın ayırdına varmamız gerekir. Size öfkeli olan tek bir kişiye, sizi seven seksen dokuz kişiden daha çok dikkat etmeniz gerekir. Sorunlar bizim esas işimizdir; sağ kalmak ya da dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için sorunlarla uğraşırız, dolayısıyla onlara sırt çevirmek, onları gömmek ve inkâr etmek yerine onlarla yüzleşmek daha doğrudur. Hayatta her şeyin bir sorun teşkil etmediğini unutmamak şartıyla, sorunlarla yüzleşmek bir umut edimi olabilir.”

Son olarak bu satırları yazarken gözüme bir haber ilişiyor: Carola Rackete isimli kadın bir kaptan, Akdeniz’de boğulmak üzere olan kırk göçmeni kurtardığı için insan kaçakçılığıyla yargılanıyor ve sonunda serbest bırakılıyor.

Rackete’yi serbest bırakan yargıcın insan hayatını koruma görevini yerine getirdiğini vurguladığı söyleniyor. Mültecilerin botlarda can verdiği, küçük çocukların cesetlerinin kıyılara vurduğu bu acımasız dünyada, Karanlıktaki Umut’un ardından bunu okumak, bir kez daha iyiliğe inanmak için sebeplerimiz olduğunu görüyorum. İçimdeki umut filizi artık daha kuvvetli.


 

Değerler Depreminde Bir Denge Ustası: Ursula K. Le Guin

Le Guin, elbette çocuklara aktarılacak mitlerin ne kadar değerli olduğunu bilir. ‘İşletim Kılavuzu’ yazısında kendi kültürlerinin hikâyelerinin çocuklara aslında neyi öğrettiği ve gösterdiğinden bahseder: ‘Her kültür, hikâye yoluyla kendini tanımlar ve çocuklarına insan ve kendi halkının mensubu -Hmong, !Kung, Hopi, Keçuva, Fransız, Kaliforniyalı- olmayı öğretir…’ Dahası, ‘Merkezin nerede olduğunu -evin, yurdun, nerede olduğunu yurdun ne olduğunu- bilmeyen bir çocuk çok kötü durumdadır.’ Benim bu ifadelerden kendi kültürüm adına çıkardığım şu; çocuklarınıza Dede Korkut hikâyelerini okuyun, masal anlatın.

 

Bir ölçüsüzlük tufanına tutulduğumuz, bir değerler depremi yaşadığımız doğrudur. Ama bu yıkımın kaynağını tespit etmeye çalışırken panikle ‘Batı’yı göstererek fazlaca kolaya kaçıyoruz sanki. Batı dünyası (Neresi orası?), bir kısmımızın da dudak büktüğü bazı değerlere tamamen yüz mü çevirdi gerçekten? Yoksa başka bir kısmımızın zannettiği gibi biz zavallı Doğuluların yutkunarak seyrettikleri çılgın özgürlükler diyarında başıbozuk bir karnaval mı sürüyor?

Le Guin zihnen uçta sayılabilecek Batılı bir yazar ve entelektüel; anarşist, feminist, Taocu. Le Guin’in Batılı bir entelektüel olarak peşine düştüğü bu ‘fantastik’ terkibe bakarak onun uçlarda gezinmeyi sevdiğini, köhnemiş değerlere aldırmadan karnavalın tadını çıkardığını düşünebiliriz.

Le Guin, özgürlükçü, doğru bildiğini doğrudan söylemekten çekinmeyen bir kalem. Peki, böyle bilip tanıdığınız bir kalemden şöyle bir cümle okuduğunuzda ne düşünürsünüz:

‘Çocukların hakiki otoriteyi tanımaması için aptal olması veya kültür tarafından aptallaştırılmış olması gerekir. (Kızılderili Amcalar, Zihinde Bir Dalga)’

Buyurun buradan yakın! Yanlış anlamış olabilir miyiz? Cümlenin yer aldığı ‘Kızılderili Amcalar’ yazısının bağlamına bakalım. Yazarımız, çocukluğunda evlerine misafir gelen Kızılderili Robert amcanın ona utanma duygusunu nasıl öğrettiğini anlatıyor. Yanlış anlama yok. Hakiki otorite gayet açık bir ifade. Öncelikle bu cümleden çocuklar Ali kıran baş kesen yetişkinlerin köleleri olsunlar gibi saçma sapan bir hüküm çıkarmak için kötü niyetli ve hakiki otoriteyi hiç tanımamış olmak gerekiyor. Yazar kendisiyle çelişiyor falan da değil. Her türlü gereksiz ve zalim hiyerarşiyi alt üst eden yazarımız, kadim ve değişmez bir değerden bahsediyor.

Amacının ‘kimsenin duygularını incitmeden, mümkün olduğu kadar çok şeyi alt üst etmek’ olduğunu söyleyen bir insanla karşı karşıyayız. Hiyerarşiyi yıkmak demişken onun yine “Zihinde Bir Dalga” kitabından ‘Anlatmak Dinlemektir’ adlı yazısını hatırlatayım. Orada da sözlü kültürle yazılı kültür, okur yazar olmakla olmamak arasındaki modern ast üst ilişkisini darmaduman eder. Doğrusu okuma-yazmanın vazgeçilmez bir değer olduğunu bellemiş biz okur yazarlar için yenilir yutulur lokma değil:

‘Okur yazarlık insanları, iyi, zeki veya bilge yapmaz. Okur yazar toplumlar, okur yazar olmayan toplumlardan bazı bakımlardan üstündür. Ama okur yazar insanlar, okur yazar olmayan insanlardan üstün değildir.’

Tabuları hiç acımadan deviren yazarımız, nasıl oluyor da yetişkinin otoritesini bir değer olarak sunuyor? Hayalleri ve kalbi kırılanlar yazıyı okumayı burada bırakabilirler. Parti bitti. Ütopya çöktü. Ya da durun! En azından aptallaştırılmış bir ergenin boş bakışlarına beş saniye gözünüzü dikin. Hakiki otoritenin değerine inanmanızı bu da sağlamazsa yapacak bir şey yok.

Le Guin bir değeri vurgularken muhtemel yanlış anlaşılmaları giderecek bütün tedbirleri alır. ‘Kızılderili Amcalar’ yazısında dikkatlice şu ayrımı yapar:

‘Robert, beni Yuroklara has etik bir hisle, utanmayla tanıştırdı. Suçluluk duygusu değildi bu. Suçlu hissedecek bir şey yoktu. Sadece utanma duygusu.’

İnce ve incelikli dikkatiyle ölçüp biçerek insanca değerlerin altını çizer, onları yerli yerine yerleştirir.

‘Bir tavşan kadar dinsiz yetiştirildim.’ der ama dinle bilimi karşılaştırırken son derece serin kanlı ve adildir. Bakınız, “Boşa Geçirecek Vakit Yok” kitabından ‘İnanç İçinde İnanç’.

Le Guin’in, din ve bilim bahsinde bu kadar ölçülü olmasının nedense birilerinde hayal kırıklığı yaratacağını düşünüyorum. Memleketimizde ellerinde Tanrı tanımazlık ölçerleriyle dolaşıp Ateizm dozu denetimi yapanlar olmadığına göre benimki kuruntu. (Söz konusu cihazda en yüksek derece Dawkins’tir. Le Guin’in dozu kurtarmaz.)

Hayatının büyük bir kısmını Tao’yu anadiline aktarmaya adamış bu kadının ölçü bilir bir denge ustası olmasına şaşmamak lazım.

Dengeyi yakalamak, dengede durmak, dengede kalmak… Büyüdükçe geliştirilebilecek becerilerdir. Başta Yerdeniz Büyücüsü serisi olmak üzere hikâye ve romanlarında sıkça işlediği büyüme meselesi denemelerinde de ciddi bir yer tutar. ‘İçimizdeki Çocuk ve Çıplak Siyasetçi’ yazısında popüler algıda bir külte dönüşmüş ‘içimizdeki çocuk’ imgesini alır hallaç pamuğu gibi atar. Değerler ve kavramlar olması gerektikleri gibi görünür ve belirgin hâle gelirler. Büyümek bir lanet değildir.

‘Cehalet bilgelik değildir. Masumiyet yalnızca ruhun bilgeliğidir. Hepimiz hayatımız boyunca çocuklardan bir şeyler öğreniriz, öğrenebiliriz; fakat “küçük çocuklar gibi olmak” entelektüel, pratik ya da etik değil manevi bir nasihattir.’

‘Üst Katlardaki Atlar’ yazısında ise iki yaşındaki Leila’nın ‘Atlar üst katlarda mı?’ sorusuyla bir tefekkür yolculuğuna çıkar. Onlarca pedagoji kitabının çözmek için sayfalar sarf edeceği meseleleri tereyağından kıl çeker gibi çözer: ‘Gerçek bilginin ölçülemez bir değeri ve bir çocuğa yalan söylemenin affedilemez bir yanlışlığı var. Yetişkinlerin inanmama seçeneği bulunur. Bir çocuğun özellikle kendi çocuğunuzun böyle bir seçeneği yok. (Boşa Geçirecek Vakit Yok)’

Le Guin, elbette çocuklara aktarılacak mitlerin ne kadar değerli olduğunu bilir. ‘İşletim Kılavuzu’ yazısında kendi kültürlerinin hikâyelerinin çocuklara aslında neyi öğrettiği ve gösterdiğinden bahseder: ‘Her kültür, hikâye yoluyla kendini tanımlar ve çocuklarına insan ve kendi halkının mensubu -Hmong, !Kung, Hopi, Keçuva, Fransız, Kaliforniyalı- olmayı öğretir…’ Dahası, ‘Merkezin nerede olduğunu -evin, yurdun, nerede olduğunu yurdun ne olduğunu- bilmeyen bir çocuk çok kötü durumdadır.’ Benim bu ifadelerden kendi kültürüm adına çıkardığım şu; çocuklarınıza Dede Korkut hikâyelerini okuyun, masal anlatın.

Bahçemde Fil Olabilir; Savaş Asla Olamaz!

Morpurgo’nun yazarlık gücü; savaşı tüm gerçekliğiyle sunarken, onun karşısındaki yaşamsal detayları öne çıkarmasında, küçük mutluluk anlarının savaşa karşı koymadaki büyük etkisini atlamamasında. Vahşeti olgu olarak yansıtıp, çirkin detaylarla oyalanmamasında, buna karşılık filin patates sevgisini, kardeşlerin basit sataşmalarını, candan kucaklaşmalarını mimarisinin fil ayakları kılmasında. İnsani derinliği ise, bir Britanyalı olarak, Britanya’nın sorumlusu olduğu, tarihin en vahşi bombardımanlarından birinde tarumar edilen Dresden’den yana olup onu yasını tutmasında.

 

Bhopal felaketi, Dresden bombardımanı, Zilan deresi katliamı… hiç duydunuz mu? Peki ya Çernobil, Pearl Harbor, 11 Eylül…? Neden ikinci grup birincilere oranla zihnimizde daha diri, daha taze, daha bilindik? Trajediler bile yarışıyor maalesef dünyamızda, onlara bile el atıyor güç odakları. Hele bir de tarafsanız; pis naziler dünyayı mahvetmişken sivil Almanlardan nasıl bahsedersiniz, pis kızıllar milli birliğimizi bozarken gariban Rus halklarından söz etmek de neyin nesi? Japonlar Çin’e ve civardaki tüm Asya ülkelerine vahşice saldırırken Hiroşima ve Nagazaki’yi “gerekli tedbirler” kapsamına almayıp da ne yapacağız?

Neyse ki direnen, vicdanı her şeye rağmen körelmeyen, düşmanın ne olduğunu anlamakta zorlanıp, tanımı için defalarca sözlüğe bakıp duran güzel insanlar, gerçek dünyalılar da var aramızda.

Çocuk Edebiyatı en duyarlı edebiyat dalı olduğundan ve dünyanın dönmesi için çocukluğunu unutmayan koruyan yetişkinlere ihtiyaç duyduğumuzdan savaş ve düşman da yerini almıştır neşeli şarkılar ve mutlu düşler bahçesinin öte yanında. Savaş zamanında ne işe yarar merhamet, çocuklar ayakta kalıp ayak altında kalmamak için ne yapar? Düşmanı öğretmen kılmamak, ona dostça davranmak nerede yetişir? Temiz sayfa açma azmi nasıl hasat edilir? Bu ve bunun gibi yaşamsal değerdeki soruların peşine düşer Britanya’nın en nitelikli ve verimli yazarlarından Michael Morpurgo. Onun kitaplarında hayvanlar insan savruluşunun belleği olarak sağda solda; cephede, sahilde, evde, tarlada ve bahçede dolanıp dururlar.

Binicisi Alman olduğunda da, İngiliz olduğunda da insan ve yük taşır atlar, bakıcısı Rus olduğunda da, Japon olduğunda da patates yer filler, üstelik savaş ve barış nedir bilmeden yaşamaya çalışır ve başaramazsa ölür tüm hayvanlar.

Anne yaşlılar bakım evinde çalışan bir hemşiredir. Oğlu Karl, kısıtlanmamış tüm çocuklar gibi etrafını rüyalar ülkesine çevirme gayretiyle koşar, oynar ve durmaz! Arkadaşlarını  peşine takıp yaşlıların ölümle nişanını bozacak güzellikler saçarlar etrafa. Bir gün, dışarıdan yaşlı ve hasta görünen ama içinde insanlığı kurtaracak değerde anılar barındıran Lizzie ile  kırk yıllık ahbabı gibi laflarken yakalanır annesine. Lizzie’nin fil hikâyesine inanmayan annesine! Çocuklar şıp diye anlar neyin gerçek neyin yalan olduğunu, savaş mesela; külliyen yalan! Lizzie’nin çocukluğunu kuşatıp savaş günlerinde nefes almalarını sağlayan güzelim Marlene’nin, hani şu muhteşem Mavi Melek filminin başrol oyuncusu Marlene Dietrich’in adaşı filin ders diye okutulacak hikâyesi Karl olmasa ne annesine ulaşacaktı ne de biz okurlara.

Savaş gelmeden kokusu gelir önce, fay hattı kâh baba oğulu ayırır birbirinden, kâh amca yeğeni. Kırk yıllık komşular önceleri zorlukla heceleyerek dü-dü-düş-ma-ma-man derler birbirlerine sonra da düşmancadan başka dil konuşmaz olurlar. Mazinin yozlaştırıcı etkisine kısacık paragrafta çarpıcı bir şekilde yer verir yazar. Almanların yenilmiş olması, Alman milletinin yoksul ve güçsüz düşmesi, kifayetsiz muhteris Hitler’in büyük bir kurtarıcı olarak parlamasına neden olur. Onun tüm dünyaya delice meydan okumasını kitaptaki Manfred enişte gibiler kahramanlık sanırlar. Savaş güçlü bir tersine çeviricidir: “Öldürmeyin, savaşmayın!” diyenler hain diye damgalanır, çocuklar ölmesin diye çırpınanlar kodeslere tıkılıp, üç öğün dayakla mükâfatlandırılır. Lizzie’nin annesi savaş karşıtı, hayvanat bahçesi çalışanı orta yaşlı bir kadın olarak önce bu vahşi bağnazlıkla mücadele eder, sonra biricik sevgilisi kocasını istemeye istemeye savaşa gönderir. Mutti ve Pappi diye söz edilir onlardan kitapta, isimleri ve milletlerinden öte anne ve babadır onlar. Marlene de savaşın başladığı ve yakında bombalarının kokusunun çıkacağı sularda gelip oturur, kitabın ve gönlümüzün baş köşesine. Hayvanları ya bombalar öldürecek ya da ona arkadaşlık edenler. Üçüncü şıkkın imkânını zorlar anne ve resmi onayı, amir iznini de alarak fili peşine takıp bahçeye getirir.

Marlene’ye havlayıp rahatsız eden köpek, huzursuzluğunu gidermek adına çıkılan dolunay yürüyüşü, yolda karşılaştığı köpeğin peşinden trompetvari sesiyle gürleyip koşan Marlene, onun sesine karışan kahredici siren sesleri ve iki gün boyunca binlerce kez bombalanan güzelim Dresden şehri. On üç Şubat’ı unutma, unutturma! Yola çıkmışken, geriye dönüp cehennem yeri şehirlerine kısa kısa bakmaktan ötesini yapamazlar. Yurdumuzu koruyoruz yalanıyla milyonları seferber eden savaş on milyonları yurtsuz annesiz babasız kardeşsiz ve evlatsız bırakır.

Morpurgo’nun yazarlık gücü; savaşı tüm gerçekliğiyle sunarken, onun karşısındaki yaşamsal detayları öne çıkarmasında, küçük mutluluk anlarının savaşa karşı koymadaki büyük etkisini atlamamasında. Vahşeti olgu olarak yansıtıp, çirkin detaylarla oyalanmamasında, buna karşılık filin patates sevgisini, kardeşlerin basit sataşmalarını, candan kucaklaşmalarını mimarisinin fil ayakları kılmasında. İnsani derinliği ise, bir Britanyalı olarak, Britanya’nın sorumlusu olduğu, tarihin en vahşi bombardımanlarından birinde tarumar edilen Dresden’den yana olup onu yasını tutmasında.

Tragedyalardaki baht dönüşü sayılabilecek hamlesini yapıyor ve annenin çocuklarını bin bir güçlükle motive ederek ulaştırmayı başardığı Manfred enişte Lotti teyzenin çiftliğinde akrabalarını değil şehirlerini bombalayan askeri bulduruyor yazar. Yanlış olmasın; bombalayan bizzat o asker değil, sadece rotayı tespit eden asker o! Zaten bombayı da uçak bırakıyor, uçağın bırakmasını düğmeler sağlıyor. Asker sadece düğmeye basıyor!

Gerilim çok fazla yükselmiyor, şehrini yakan, yıkan kişiyi bulmuş savaş karşıtı anne ve karşısında n’olmuş dercesine bakan genç bir asker. Nasıl yaparsın? Almanların yaptığı gibi! Nasıl yakarsın? Böyle olacağını bilmiyordum! Ne olacağını sanıyordun? Luftwaffe’lerin Londra’da yaptıkları gibi! Anne sendeliyor adeta, Rusya’da savaşan kocasının farklı bir suç işlemediğini düşünüyor bir an. Emir komuta zincirinin esas olduğu orduda karacı makineyle ateş ederken, havacı  bombaları bırakıyor. Ama Dresden ne yaptı? Sorusuyla ilgilenmez asker kafası, Londra’ya karşılık Dresden diye bakar. Nazilerin yenilmesi için milletinin mecalsiz bırakılması diye strateji belirler. Saf akıldışılığı, boş bulunsanız makul zanneder başınızı sallarsınız. Eğer tarafgirlikle körseniz, düşman dedektörünüz sürekli mesaideyse tıpkı tarih boyunca milyonların yaptığını yaparsınız.

Askerin ismi Peter, Hıristiyanlığın kutsal karakterlerinden Petrus’un çeşitlemelerinden biri. Alman da olabilir, İngiliz de, Kanadalı da olabilir, Rus da. Sanki bu ortak paydayı temsil ediyor mecburi asker Peter. Karl, incelmiş buzu kırıp gölün sularına düştüğünde canla başla didinip onu kurtaran Peter. Hikâyeyi anlatan yaşlı Lizzie’nin gençken kalbini çalan Peter. Gönlünün tortusuyla kendisini  düşman sayan annenin, sonrasında üçüncü evladı olmayı başaran Peter.

Kanadalı havacı askerle genişleyen Alman aile için Alman askerleri tehdit haline gelir. Yol boyu fil Marlene’nin cazibesi Karl’ın oyunbazlığı ve pratik zekalarıyla savuşturmayı başarırlar, anne tarafından İsviçreli olan Peter’in kırık Almancası da işe yarar elbette. Kitaptaki tek aristokrat olan kontes, yazarın hamleleriyle bilge bir kadın olarak savaş zamanlarını dengelemeyi başarır. Malikanesine yolda kalanları sorgusuz sualsiz alan ve onları ısrarla insan olarak gören, zaafları devreye girmesin diye soru da sormayan kocaman bir kalp!

Pusula, fil Marlene’den sonra insan olmayan en önemli karakter! Anlatıcı yaşlı Lizzie, bugünün çocuk Karl’ına verirken, savaş zamanında asker Peter Lizzie’nin kardeşi Karl’a verirken, Karl, Marlene’nin üzerinde gösteri yaptığı sırada düşen pusula kontesin yardımcısı Hans’ın eline geçerken ve tek bir harf farklılığından dolayı Alman, İngiliz (aslında Kanadalı) dost düşman olurken.

Eylem ve karşı eylem: Hans’ın çiğ vatanseverliği  kontesin kemalatına ve basiretine tosluyor. Biraz ahde vefa biraz yarım elma gönül alma, biraz da üstü örtük korkutma ile gelen komutanı gönderip misafirlerini mecburen uğurluyor. Üstelik başsız kalan, neredeyse yetimler korosu diyeceğimiz çocuklar korosunu da aileye emanet ederek.

Kitabın başında savaşın kokusu geliyordu uzaktan, sonunda da batıdan ve doğudan gelen askerlerin ortada buluşmasıyla savaşın sonu beliriyor, ateş etmeyen tanklar bile yerine göre insana barışı düşündürtebiliyor.

Ama Marlene öyle düşünmeyip koştukça koşuyor ve bilinmezi kucaklıyor. Ta ki her şey düzelene kadar. Pappi esir düştüğü Rusya’dan dönene, Peter ve Lizzie evlenip Kanada’nın barışçıl vahşi doğasına sığınana kadar. Bir Fransız sirkinde gösteri yapan Marlene, fil hafızasını ispatlayıp yirmi küsur yıl sonra Peter ve Lizzie’yle selamlaşana, kucaklaşana kadar.

Savaş zamanında epeyce işe yarayan, insanca nefes aldıran çocuksu oyunbazlığın, gerçeküstü cesaretin, bağışlama ahlakının hem barışı kurtarıp hem de savaşı mahkum edecek gücünden her okuyan emin olana kadar. İnsanlık ufkunda hiçbir işe yaramayan savaş bir daha kafasını hiç kaldırmayıncaya kadar!

Ebemkuşağı

Ne yazık ki insanı bedbin ve bezgin hale sokan bu mekânlar, şehirlerimizi yağ lekesi gibi işgal etmiştir. Belki de ihtirasıyla hükümran olmuşların ve yetkisini ganimete çeviren tamahkârların mimarlık ve şehircilik anlayışı sonucu, insan doğasına aykırı, muhayyilesini körelten mekânları modern hayatın sığınakları olarak pazarlaması ile başlamıştır hikâye. Şehirler; içinde yaşayanların zihinlerini enkaza çevirecek şekilde, adeta üstü açık hapishaneler gibi inşa edilmişlerdir. Unutulduğunu unutan adam, bir an durdu ve sessizce terennüm etti hüküm cümlesini; Bu mekânlarda gözünü açan kuşaklardan sevda ehli ustalar çıkmaz.

 

Unutulduğunu unutan adam, sırtındaki ağırlıkları taşıma becerisini güçlendirmek için çıktığı uzun bir yürüyüşte halini tarif edecek cümleyi arıyordu. Halini başkalarından önce kendine tarif ederek ikna etmeliydi.  Çünkü yürümek, insanın kendini keşfetmek için yaptığı iyi-kötü her ne varsa muhasebeleştirmek ve aynı zamanda kendisiyle barışık olmaya vesile olduğu bir eylemdi. İnsanın şehir hayatında en çok ihmal ettiği şey kendisiydi.  Süre giden hayat, kendine kalma, düşünme, idrak ederek irade koymasına engel olacak şekilde kurgulanmıştı. Böyle bir hayatı kurgulayanların en önemli başarısı, buna göre yaşayanların seçimlerini kendilerinin yaptığı duygusuna sahip olmalarını sağlamaktı. İkamet edilen mekânlardan, maişetini temin ettiği ve mesleğini icra ettiği her yer, her şey sanki kendi seçimiymiş gibi zorunlu ve sevimli gösteriliyordu. Bütün bunları elde edebilmesi için katlandığı zorlukları makul saymayı olağanlaştırarak bilinçaltına işleyecek bir hayat tarzı modernlik başlığı altında sunuluyordu.  Üretim ve tüketim alışkanlıkları yine bu mekânların içerisinde süren hayatların mutluluk reçetesi kıvamında sürdürülüyordu.  Böyle bir döngü, şehirlileri sürekli reçete almaya mecbur tutma sonucunu doğuruyordu.  Oysa gözünü toprak damda açıp, beton binalarda kapatan insan için ömür, iki yağmur arasında ebemkuşağı görme arzusu uğruna tahammül ve katlanma süreciydi.  Unutulduğunu unutan adam, umursamadığı şeyleri düşündükçe akla ziyan cümlelerin kendini umarsız bıraktığını fark etti ve zihnine çeki düzen vererek yürümenin tarifini bir kez daha kendine telkin etti.

Yürümek, dolaysız, doğrudan bir eylemdir.  Karar verir ve yola koyulursunuz.  Tereddüt, kulağınıza dişil bir tonda fısıldayan Brütüs’tür. Umursamazsınız.  İlk adımdır önemli olan, siz adımı atarsınız, sonrası zamana, zemine, güneşe, buluta, yağmura ve coğrafyaya kalmıştır.  Yol yoldaşla menzile varır. Yoldaşınız, başınızdır. Gözlerinizle tanık olduğunuz ve muhteşemliğini doğallığından alan çevre, başınızın içindekini yekûnuyla birlikte alır ve sizi bir serüvene sürükler. Biraz da bu yüzden yürümek, bir süreliğine de olsa arkada bıraktıklarınızdan pişmanlık duymadığınız bir yola düşmektir. Serüven başlamıştır.

İnsan, hayata tutunma melekelerini körelten, hayatı, sürekli rakamlarla tarif ve mahkûm eden zihniyetin ürettiği mekânlardan çıkarak, doğal, yani insani olan duyguların yeşerdiği coğrafyaya, mevcuduyla ve kayıtlardan azade bir halde iltica etmelidir.  Aksi durumda, hayatın anlamını, sorgulama iradesini kullanmadığı organ gibi işlevsiz bıraktığı için köreldiğinin farkında olmaz. Ne yazık ki insanı bedbin ve bezgin hale sokan bu mekânlar, şehirlerimizi yağ lekesi gibi işgal etmiştir. Belki de ihtirasıyla hükümran olmuşların ve yetkisini ganimete çeviren tamahkârların mimarlık ve şehircilik anlayışı sonucu, insan doğasına aykırı, muhayyilesini körelten mekânları modern hayatın sığınakları olarak pazarlaması ile başlamıştır hikâye. Şehirler; içinde yaşayanların zihinlerini enkaza çevirecek şekilde, adeta üstü açık hapishaneler gibi inşa edilmişlerdir. Unutulduğunu unutan adam, bir an durdu ve sessizce terennüm etti hüküm cümlesini; Bu mekânlarda gözünü açan kuşaklardan sevda ehli ustalar çıkmaz. Yunus, Itri, Dede Efendi, Fuzuli, Baki, Pir Sultan, Dadaloğlu ve adını sayamadığı çok ustalar geldi dilinin ucuna. Mesela, Köroğlu’nun sığınağı dağlardı, Fuzuli, Mecnun’a çöllerde söyletti ah’ını.  Acaba, dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Babil’e asma bahçeleri yapacak usta olmadığı için mi yaptıran kral çıkmıyor, yoksa bilge krallar yeryüzünü terk mi ettiler? Aşk’ın, erbabı o güzel insanlar, o güzel atlara binip de gittiler mi?

İnsanımızın sığınak kavramı değişti. Artık sığınak kavramı, ikamet edilen, birbirinin benzeri ve geometrik mekânlar olarak belletilmiştir. Bu mekânlar, insanın arş’a yükselme duygularına set çeken, gökyüzünün azametini gölgeleyen, içindeki karabasanı çoğaltan ve sanki bir el tarafından bakanları hipnoz edecek şekilde günümüz insanının zihnini kuşatmıştır. Yürüyüşünü gerekçelendirmeye devam etti. Başın bedene isyanı da, başka sığınaklar arama isteğini gerçekleştirmesi de kendisini tutsak eden sığınakları terk etme isteği de bu yüzden yürümeyi özgürlüğe kaçmak eylemi olarak zorunlu kılmıştır.  Yürümek, aynı zamanda, gündelik hayatında yaşadığı bütün halleri elden geçirme, tefekkür ve muhasebe etme, kısaca olanları ve olması muhtemelleri zihinden geçirme fırsatıdır.  Atilla İlhan’ın bir romanında kahramanına söylettiği “Uykusuz geceleri hüküm geceleri değil mi?” sorusuna gündüz verilen cevapları da kapsar. Keşke li cümleler ve hayıflanmalar temiz, oksijeni yoğun olarak hisseden ve tam zamanlı çalışan akciğerlerin beyne gönderdiği olumlu sinyallerle bellekten sessizce tahliye edilir. Ruh dinginliğine geçme, kanatlarınızın olduğunu hissetme, bir tür arş’a tırmanma heyecanına ulaşırsınız.  Çünkü güneşe yürüyenin endişesi ve hesabı olmaz. Renk cümbüşü altında, Saka kuşunun, Üveyik’in Sığırcık’ın, Serçenin, Hüthüt kuşunun mahrem cilveleşmelerine davetsiz tanık olmanın yerini hiçbir şey dolduramaz. Leyleğin zarif, naif, gökyüzünün maviliğini çizmeden, örselemeden adeta tablonun mütemmim cüzü-tamamlayıcı parçası- gibi süzülmesinin bakan gözün sahibinin yüreğinde hangi duyguları harekete geçirdiğini her gün ikamet ettiği mekânlarda kaç bekerel radyasyona maruz kalanlar bilemez.  Bütün duydukların, gördüklerin ve hissettiklerin hayat bilançosunda yer alır ancak rakamlarla ifade edilmez.

O yüzden yürüme eylemi, her insan için özel ve kendine has duyguları hücrelerine kadar hissetme, kendisiyle hemhal olma, bir başka söyleyişle içine yapacağı yolculukla arınmadır. Hasılı, şair bu durumu bir mısrası ile

“Yürümenin dışındaki bütün eylemlerin adı kaçış, kaçış, kaçıştır.” * diye özetlemiştir.

*Göğekin, İlhami Çiçek

Uzağa Gitmenin Cazibesine Kapılan Bir Adam

Bu kitabı başarılı kılan unsurlardan biri de yazarın mekânı bir karakter gibi kurguya dâhil etmesi; Thomas’ın gittiği, gördüğü yerler bir tablo gibi gözünüzde canlanıyor ve siz de Thomas’ın yanında önce sakalı uzamış, pespaye bir hâlde, daha sonra kıyafetlerini değiştirmiş tıpkı tek amacı sadece yürümek olan biri gibi ilerliyorsunuz, geçmişi, geride bıraktıklarınızı hiç düşünmeden.

 “Astrid akşam yemeğini, ne pişireceğini, dışarıda yağmur yağarken sıcak yemek odasında oturacaklarını düşünerek kafasını dağıtmaya çalıştı. Ama birdenbire Thomas’ın akşam yemeği için de, ertesi gün de gelmeyeceğinden emin oldu. Bu duygu soluğunu kesti; kaygı değil, felç eden bir korku duydu, olacakları biliyor gibiydi.”

Uzağın Ötesinde, Peter Stamm’in dilimize çevrilen son, benim de okuduğum ilk romanı. Türkiye’de çok hayranı ve çok okuru olduğunu biliyordum fakat benim tanışmam biraz geç oldu ve şimdi bu satırları yazarken yazarla böyle geç tanışmamızdan dolayı biraz pişmanlık duyduğumu söylemeliyim.

Astrid ile Thomas, çoğu zaman uyumlu, sıradan bir çiftken ve iki haftalık tatillerinden yeni dönmüşken bir anda Thomas kendini ormanda bulur. Bu genel olarak tahmin edilenin aksine yaşadıkları bir kavga, bir huzursuzluk sonrasında değil, alelade bir anda, detayları düşünülmeden, hatta neredeyse bir karar anı bile olmadan atılan bir adımla gerçekleşir. Bir adım, bir adımı izler ve akşam bahçede şaraplarını içen çift, sabah birbirlerinden uzağa düşmüşlerdir.

Olay basit bir kaybolma hikâyesi gibi geliyor kulağa, ama değil. Thomas, benim kitap üzerine detaylıca düşündüğüm her anda inanamayacağım kadar rahat ve hazırlıksız bir şekilde evinden çıkıyor. Nereye gideceği hatta gitme fikri bile kafasında yokken bir insan neden böyle çekip gider diye sorgularken buldum kendimi. Satırlar ilerledikçe yazarın dili, üslubu beni bu fikirden uzaklaştırmayı başardı. Odaklanmam gereken Thomas’ın yolculuğu ve Astrid’in terk edilmişliği oldu. Bu kitabı başarılı kılan unsurlardan biri de yazarın mekânı bir karakter gibi kurguya dâhil etmesi; Thomas’ın gittiği, gördüğü yerler bir tablo gibi gözünüzde canlanıyor ve siz de Thomas’ın yanında önce sakalı uzamış, pespaye bir hâlde, daha sonra kıyafetlerini değiştirmiş tıpkı tek amacı sadece yürümek olan biri gibi ilerliyorsunuz, geçmişi, geride bıraktıklarınızı hiç düşünmeden.

“Thomas’ın tek duyduğu ayakkabılarının taşlı yolda çıkardığı ses ve adımlarının ritmini benimseyen nefesiydi. Kendini, daha önce hiç hissetmediği kadar anda hissediyordu, sanki ne geçmişi vardı ne de geleceği. Bir tek bugün ve dağın tepesine çıkan bu yol vardı.”

Nasıl ki Thomas gitme fikrini zihninde oluşmadan kendini yolda bulmuşsa Astrid de terk edildiği düşüncesini kabullenemiyor. Bir iki gün öyle bir şey olmamış gibi davranıyor, iş yerine ve çocuklara yalanlar söylüyor. Ancak zaman içerisinde önce polise, sonra çocuklara ve daha sonra da Thomas’ın çalıştığı yere durumu açıklamak zorunda kalıyor. Bana, bu noktadan sonra ilişkileri artık geri dönülemez bir hâl aldığını düşündürdü.

Uzağın Ötesinde’yi okurken bir ailenin hatta bir yerin yaşam dinamiklerini de okuyorsunuz aynı zamanda, böyle büyük bir olay sonrasında yavaş yavaş ailenin uzak fertleri de devreye giriyor, hala, büyükanne ve büyükbabalar da kendini gösteriyor. Astrid, Thomas’ın gidişiyle kendini sorumlu hissediyor, etraftakilerden bunu saklaması ve kurdukları o aile bağları arasındaki boşlukları keşfetmesi gerekiyor. Kitap boyunca Astrid, Thomas’ı hep anladı, bu gidişini, sebeplerini, evet üzüldü, kızdı, sinirlerdi çok zorlandı ama hep anladı. Bu bana ikisinin arasındaki duygusal bağın boyutlarını gösterirken, Thomas’ın ailesini aklına pek getirmemesi biraz canımı sıktı. Bir zamanlar Astrid’e âşık bir adamın bu derece sorumsuz, duyarsız davranmasını kabullenemedim. Bunu bir okur olarak, karakterleri gerçekçi bulmamın bir kanıtı olarak kabul etmeli.

Uzağın Ötesinde’yi okurken sürekli ben yazsaydım nasıl yazardım gibi bir soru döndü durdu içimde, belki de ben bunun anlatılmaya değer bir hikâye olmayacağını düşünürdüm dedim fakat Peter Stamm burada bana üslubun olay örgüsünden çok daha önemli olabileceğine dair önemli bir dersi hatırlattı.

Bu hikâye beni kesinlikle büyüledi ama sadece hikâye de değil, yazarın anlatım biçimi, kurguyu Thomas’ın gözünden alıp, Astrid’in gözüne oradan tekrar Thomas’ın gözüne aktarırkenki zamanlamasına hayran kaldım. Kesinlikle çok başarılı buldum ancak kitap biterken hem yazarın dili, hem de tekniği açısından fazlasıyla memnunken, olayları bitirme şeklinden dolayı yazara biraz kızgın olduğumu da söylemeliyim.

Peter Stamm İsviçre’nin yaşayan en önemli yazarlarından biri kabul ediliyor, kitapları otuz yedi dile çevrilmiş ama onu benim için önemli yapan ve diğer kitaplarını okuma konusunda iştahımı kabartan Uzağın Ötesinde oldu.

Sevginin Aşınmaz Gücü ( Boşluk)

Yaşanan şeyler sevgiyi nefrete, iyiyi kötüye dönüştürür mü? “Sevgi ve nefret ne menem duygular”, “iyilik ve kötülük nasıl cevherlerdir”; kitabın değme cambazlara parmak ısırtacak kurgusunda peşine düştüğü temel sorular.   İnsanca hâllerimizi anlatmak için binlerce yıldır hayvanlardan medet umuyoruz. Hint-İran,Yunan, Mezopotamya, Mısır yetmezmiş gibi avcı toplayıcıların eğitici ya da eğlendirici hikâyelerinin çoğunda meydan hayvanlara kalmıştır. …

Sevginin Aşınmaz Gücü ( Boşluk) Read More »

“Yaniya Efendim, Sizin Anlayacağınız Bütün Çingenelerin Adı Rom’dur.”

 Can Yayınları yakın zamanda “Miras” başlığı altında yayımladığı eserlerle bugünün okurlarını unutulmaya yüz tutmuş romanlarla yeniden buluşturmaya başladı. Yakın zamanda yayımlanan Osman Cemal Kaygılı’nın yazdığı “Çingeneler” romanı bu miraslardan birisidir. 1930ların İstanbul’unu, bu dönemde yaşayan Çingenelerin yaşamını konu edinen roman, o dönemin dilini, sosyal dokusunu başarılı bir dille anlatıyor.

 

Fransız İhtilali’nin etkisiyle tüm dünyaya yayılan milliyetçilik, bunun akabinde imparatorlukların dağılması tüm dünyayı yepyeni bir durumla karşı karşıya bıraktı: Azınlıklar. Milliyetçiliğin etkisiyle asimilasyon tehlikesi ile karşı karşıya kalan azınlıklar, mümkün mertebe bulundukları mekânı terk edip, göç etmişlerdir. Bulunduğu yerde kalamayan, gittiği yerde de sıkıntılar çeken azınlıklarla ilgili tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 20. Yüzyılda önemli çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmaların çoğunluğunu Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler oluşturmaktadır. Fakat bu süreçte ihmal edilen bir azınlık grubu var: Çingeneler.

Peki, bu çingeneler kimdir, nasıl ortaya çıkmışlardır, yaşamları nasıldır, neden hâlâ azınlık durumundadırlar? Buna benzer çok sayıda soru sormak mümkün.

Çingeneler göçebe bir topluluk. Bu göç hikâyesinin tam olarak nerede başladığı bilinmiyor. İslam Ansiklopedisi’nde İsmail Altınöz Çingenelerin bu durumunu şöyle ifade ediyor: “19. Yüzyılın sonuna kadar Çingenelerin Mısırlı olduğu kabul edilerek Batı dilinde Kıpti: Mısırlı anlamına gelen gypsies, egyptian ve gitano gibi isimlerle anılmışlarsa da yaklaşık iki asırdan beri devam eden dil çalışmaları neticesinde onların Hindistan kökenli bir kavimden geldiği fikri ağırlık kazanmaya başlamıştır.”

Tarihi kaynaklar Çingenelerin göçmelerinin temel sebebi olarak Hindistan’da Mısır’da baskılara rağmen yerleşik hayata geçmemelerini gösteriyor. Çingeneler ismi geçen ülkelerden hareket ettikten sonra Romanya üzerinden Balkanlara gelmişlerdir.

Peki ya Anadolu’da?

Göç ettikten sonra Çingenelerin Anadolu’daki durumlarını açıkça belirten çok sayıda tarihi kaynak var. Osmanlı Devleti döneminde vergilerini vererek, zanaatla ilgilendikleri biliniyor. Fatih ve Kanuni döneminde Çingeneler ile ilgili hukuki düzenlemeler yapılmış. Osmanlı Devleti’nin farklı dönemlerinde çıkan isyanlarda Çingeneleri göremiyoruz.  Devlete sadık olarak yaşamışlar. Osmanlı döneminde daha çok zanaatla uğraşmakla birlikte günümüzde müzisyenlik, çiçekçilik ve falcılıkla hayatlarını idame ettirmektedirler.

Şunu ifade etmekte fayda var. Çingeneler ötekileştirilmiş bir topluluk. İnsanların güvenerek yaklaştığı bir yaşam biçimleri ve insan ilişkileri yok. Bu güvensizlik durumunun hem onları ötekileştiren insanlardan hem de Çingenelerden kaynaklandığını düşünüyorum.

Çingeneler 21. Yüzyılda da göçebeliklerine devam ediyorlar. Ama gizli kalan ve ötekileştirilmiş yaşamları merak ediliyor. Akademik anlamda onları inceleyen çalışmalar olsa da genel okur kitlesine hitap eden çalışma sayısı oldukça az. Bu merakı gideren bir roman yayımlandı yakın zamanda. Can Yayınları’nın “miras” başlığıyla yayımladığı Çingeneler isimli roman Osman Cemal Kaygılı tarafından yazılmış.

Yazardan kısaca bahsetmekte fayda var. Cemal Kaygılı 1890’da İstanbul’da doğmuş, öğretmenlik yapmış. Mahmut Şevket Paşa suikastına karıştığı için birçok yazarla birlikte tutuklanarak Sinop cezaevine gönderilmiş. Geçimini sağlamak için çok farklı işlerde çalışmış.

Roman, 20. Yüzyılın ilk dönemlerinde, edebiyat dünyasında sık rastlanan bir durum olarak 1935’te tefrika edilmiş. 1939’da kitap haline getirilmiş. Roman 1942’de Cumhuriyet Halk Partisi Roman Ödülü’ne layık görülmüş.

Çingeneler romanında iki dost var. İki bölüme ayrılan romanda bu dostlar yaşadıklarını kendi ağızlarından anlatıyor. Peki, bu iki dost neler yaşıyor?

Zamanında çok samimi olan bu arkadaşların muhabbetleri İrfan’ın Çingene kültürünü, müziğini tanımasıyla bozulmaya başlar. Çünkü İrfan, Çingenelerin ortamına girip onlarla çok sıkı vakit geçirmeye başlayıp, gönlünü çingene bir kıza kaptırır.  Kız bir süre sonra ortadan kaybolur. Bu iki eski dost, gelgitli ilişkileri içinde bu kızı Çingeneler içinde aramaya başlar. Roman, Çingeneler dünyasındaki bu arayış üzerine kurulmuş.

Roman, dönem İstanbul’unun eğlence hayatından, sur çevresindeki çingenelerin hayatından bölümler aktarması, onların günlük hayatının detaylarını, onlara özgü dile vakıf bir şekilde anlatması adına oldukça önemli.

Romanda çingenelerin örf ve adetlerini, kendi içlerindeki kültürel farklılıklarını, kendilerini dışlayan toplumla ilişkilerini irdelemiş, Cemal Kaygılı. Bu anlamda romanda önemli sosyolojik tespitler var.

Romanın en keyifli ve öğretici yanlarından birisi çingene diline dair söylemler ve yazarın bunu okuru aydınlatıcı bir şekilde paylaşmasıdır. Cemal Kaygılı’nın Çingene diline ne kadar vakıf olduğunu bilmiyorum fakat romandaki söylemler, şiirler, şarkı sözleri kahramanların kullandığı dil oldukça keyifli. Dile dair paylaşımlarını sayfalar arasına serpiştirmiş yazar, fakat okur olarak bunu sıkıcı bulmadığımı ifade edebilirim. Romanda aşağıdaki diyaloğa benzer ifadeler var.

“Yaniya efendim, sizin anlayacağınız bütün çingenelerin adı rom’dur. Ne yana gitseniz, çingenelerin hepciğine Rom denir. Çingene adı sonrada uydurmadır.”

“Ya Todi ne demek?”

“Todi de çingene demek. Ama sanırım o da sonrada konmadır. Bizim aslımız Rom’dur. Ve ki konuştuğumuz dil Romca’dır.” (S.35) 

 Çingeneler romanı, 20. Yüzyılın ilk yarısında İstanbul’un kenar mahallesinde ötekilerin eğlenceli yaşamını konu edinen başarılı bir roman. 1930ların İstanbul’unu, bu dönemde yaşayan Çingenelerin yaşamını merak eden okurlar için, önemli roman.

Tepe’yi Yorumlama Denemesi (*)

Konuyla ilgili olarak çok değişik yorumlar yapılmıştı. Gene de yapılıyordu. Ama belgelerden anlaşıldığına göre gelmiş geçmiş bütün yorumcular yalnız bir noktada birbirini onaylıyorlar ve o noktaya tartışılmaz bir doğru gözüyle bakıyorlar. O da dümdüz bir tepsiyi andıran bu gizemli koyakta, uydurmada olsa bir tepenin var olduğu gerçeğiydi.

 

‘Ben suluboyayla aklaştırdım bu evin duvarlarını baylar!’ dedi adam. ‘Bayanlar bu ev benim evim, yeşil kurbağaların ciyak ciyak öttüğü bir gecede atmıştım temelini, içinizden kim yadsıyabilir bu gerçeği?’ Hep birlikte onayladılar onu. ‘Evet bu ev senin’ dediler. ‘Bu ev senin’ diye yineledi Baybaşkan.

‘Andolsun ki bu ev senindir.’ diye yeniden bağırdılar. Sesler oylum oylum ağızlardan çıkıyor, döne döne tepeye çarpıyordu. Tepe, evrensel tanıklığın simgesiydi sanki, ıssız uğultuyu gizemli süzgeçleriyle süzerek diri sözcüklere çeviriyordu aralıksız.

‘Şimdi de kalkıp gidiyorsun iyi mi?’ diye sürdürdü konuşmasını. ‘İşte gidiyorum şimdi de, baylar bayanlar. Gidiyorum iyi mi, yapayalnız ve arkama bakmadan ve gözlerim pek iyi görmüyor. Bunu biliyorum ve iyi kötü günler geçirdim sizlerle birlikte ve benim evimin gözenekleri sizlerinkinden çok geniştir, bunu biliyorsunuz, herkes bilir ak ırmağın benim evimin önünden aktığını ve sularla arkadaş olduğumu kim yadsıyabilir aranızda?’ ‘Evet’ dediler, ‘Andolsun ki sular senin arkadaşındır. Andolsun ki içimizden en iyi sen anlarsın suların dilinden.’ dedi Baybaşkan. Tepe, aldı bu sözleri, içine sindirdi. Sülük gibi emdi ve yansıtmadı. Yıldızlar şimdi iyice belirginleşmişti artık ve ay onbeşlemişti. Doğurgan bir sessizlikte yeniden konuştu adam.

‘Benim, bir gün olsun Tepe’yi yorumlamadığım oldu mu? Ve ben size gene böyle bir geceydi. Tepe’nin yana yakıla ürperdiğini bildirmedim mi? Ve siz bana gülmediniz mi? Kimse doğrulamadı onu bu kez. Ama Tepe, sözleri olduğu gibi yansıttı. ‘Şimdi de gidiyorum.’ dedi adam. ‘Üzgün müyüm? Hayır! Yalnız böbreklerimde bir ince sızı sürekli yer değiştiriyor. Arkasından, bir türlü kurtulamadığım ya da kurtulmak istemediğim o eksiklik duygusu. Peki, şimdi soruyorum sizlere ben sayrı mıyım?’ ‘Hayır’ dediler, hep birlikte. ‘Andolsun ki sen sapasağlamsın.’ dedi Baybaşkan.

‘Şimdi soruyorum sizlere, bol paçalı aşırmalı bir giysiyi gün aşırı giyinmedim mi? Ama nasıl da yadırgamıştınız önceleri bu durumu. Hele ara günlerde bayramlıklarımla ortalıkta göründüğümde, şaşkınlığınız görülmeğe değerdi doğrusu. Ne yazık ki alıştınız sonunda. Artık o güzelim şaşkınlıklarınızı izlemek olanağından yoksunum. Oysa ne güzel eğleniyordum. Evet, eğleniyordum sizlerle! Ama bir gün olsun içinizden birini küçümsediğim oldu mu?’

‘Hayır.’ dediler yeniden, bu kez çok içtendiler nedense. Tepe de sanki bu içtenliği onaylar gibi, dolaysız ve gür biçimde geri sundu ‘hayır’ sözcüğünü.

‘Oysa bu ev benim evim.’ dedi adam! Kara gergili, unutulmuş ad kökleri gibi karanlık ve anlaşılmaz olan bu ev benim evim. Siz de onayladınız bunu.

Ne var ki gitmem gerekiyor, gitmem gerekiyor dedim ya!’ Sustu, yıldızlar birer birer çekiliyordu.

Susmalarıyla ün salmışlardı üçü de, önceleri dilsiz oldukları sanılmıştı, hani hem dilsiz hem de sağır olduklarını savlayanlar da az değildi. Ama genel kanı her üçünün de dilsiz olduğu konusunda toplanıyordu. Hangi nedenle bir araya geldiler, bu ilginç rastlantıyı kim sağaldı, ya da bu gerçekten olağan bir rastlantı mıydı, bilen yok. Yalnızca çok değişik söylentiler dolaşmaktaydı, bu ilginç buluşma üzerine.

Kimileri kimliği bilinmeyen bir dördüncü kişinin–kuşkusuz olağanüstü güçlerle donatılmış biri olmalıydı-onları bir araya getirdiğini söylüyordu. Bir bölümü ise bu adamların düşlerinde birbirleriyle tanıştıklarına, daha sonra bir araya geldiklerine inanıyorlardı. Söylentiler ne olursa olsun bir gerçek vardı ortada; susmalarıyla ünlü olan bu gizemli kişiler, şimdi bir araya gelmişlerdi. Üstelik konuşuyorlardı da. Hem çok güzel konuşuyorlardı. Sıcak, düzgün ve su gibi. Hani bir yabancı onları konuşurken görse, bir yaşam boyu sustuklarını kesinlikle anlayamaz, kaldı ki can kulağıyla dinlemekten de kendini alamazdı.

Gelelim bu önemli tanışmanın nasıl gerçekleştiğine. Önce bıyıkları henüz terlemiş bir genç gördü onları, şaşırmıştı doğal olarak. ‘Şaşkınlıktan dilim tutuldu.’ diye anlattı. ‘Eğridere’de balık avlarken gördüm onları, balık değildi aslında avladığım, kendimi oyalıyordum, ya da hani nasıl derler..’ Dinleyenlerden çok yaşlı olan öfkeli bir biçimde kesti gencin sözünü. ‘Çok uzatma da gördüklerini anlat.’ dedi heyecanla. Bir başkası ‘a elbette’ diyerek destekledi yaşlı adamı. Sonra birbirine girdiler dinleyenler. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Neyse ki içlerinden biri durumu kavradı, yüksekçe bir taşın üzerine çıkıp özlü bir söylev çekerek oradakileri yatıştırmayı başardı. Şimdi derin bir sessizlik sürüyordu toplantı evinde. Demin ki yaşlı adam sordu. Bu kez öfkeli değildi.

‘Ey talihli çocuk! Balık avlarken ne gördün?’

‘Gördüm onları. Üçü de ak saçlı, yaşlı değillerdi. Ne güzel saçları vardı, ah bir görseydiniz, ak ama gelin saçı gibi, hem saç mıydı gördüklerim yoksa ışık demeti mi? Bakın bundan kuşkuluyum. Hem de çok kuşkuluyum bağışlayın beni. Onlar tepenin eteğinde buluştuklarında kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Sanki sözleşmiş gibi tepenin eteğinde alıç ağacının dibinde buluştular. İşte o zaman gözlerim karardı, bayılmışım.’ Delikanlı sustuğunda herkes düş kırıklığına uğramıştı, böyle bir sona hazır değildi hiçbiri. Hep bir ağızdan bağırdılar. ‘Bu kadar mı?’

Sonra ortalık iyice karıştı. Yeni biri duruma egemen oluncaya değin sürdü bu karışıklık. Derken yeniden duruldular, sanki gelecekteki bağırtıya hazırlanıyorlardı. Ve genç artık bir şey anlatmadı onlara, dipsiz bir suskunluğa gömüldü. Onu konuşturmak için yapılan zorlamalar hiçbir işe yaramadı. Ne o gün ne de başka günler. Hep sustu genç adam. Şimdi gelecekte konuşmak üzere suskunlar ordusuna bir kişi daha katılmıştı.

Adamlar ilkin karaydılar. Bir tepenin yamacına kurmuşlardı evlerini. Tepe, bilinmeyen zamanlarda birtakım insanların bir araya gelerek el birliğiyle gerçekleştirdikleri taş, kum ve toprak yığınından oluşmuştu. Hangi nedenle yapıldığı kesin olarak bilinmiyordu. Konuyla ilgili olarak çok değişik yorumlar yapılmıştı. Gene de yapılıyordu. Ama belgelerden anlaşıldığına göre gelmiş geçmiş bütün yorumcular yalnız bir noktada birbirini onaylıyorlar ve o noktaya tartışılmaz bir doğru gözüyle bakıyorlar. O da dümdüz bir tepsiyi andıran bu gizemli koyakta, uydurma da olsa bir tepenin var olduğu gerçeğiydi. Evet, bu bir tepeydi, kim ne derse desin hiçbir söz ve yargı uzaktan bir piramide benzeyen, üstü yosunlarla kaplı bu kum, taş ve toprak yığınının bir tepe olduğu gerçeğini değiştiremezdi. Hiçbir insan bu gerçeği yadsımamıştı, yadsıyamazdı da.

Ne ki günün birinde bu yığınağın bir tepe değil de bir gömüt olduğunu ileri süren birtakım kara adamlar geldiler koyağa. Adamlar ilkin karaydılar. Ya da koyağın yerlileri çoluk çocuk, kadın erkek yeni gelen yabancıları hep birlikte ilkin kara olarak algılamışlardı. İlkin gebe bir kadın gördü onları ve bu adamlar ‘kara’ dedi. Sonra kocasına kapkara birilerinin kendilerine doğru geldiğini bildirdi. Kocası tepe üzerine yeni yorumlar karalamakla uğraşıyordu bu arada. Karısına inanmadı önce. Dalgın ve heyecanlıydı. Önemli bir sorunu çözmeye çalışıyordu, ‘tepe’ üzerine yeni bir kuramı geliştirmek üzereydi üstelik.

Alındı karısına, ‘bağışla beni ama hiç boş vaktim yok.’ dedi. Kendisiyle eğlendiğini sanıyordu karısının, çünkü şakalaşırlardı çoğu kez birbirleriyle, hem koyaktaki bütün aileler arasında yaygındı bu tür oyunlar. Çocukların bile en çok sevdikleri oyun ‘aldatmaca’ydı. Kadın, ‘ama doğru söylüyorum, andolsun ki yalanım yok.’ Ant önemliydi koyakta, ant içildi mi akan sular dururdu ve kuşku yerini katıksız bir güvene bırakırdı. Çünkü bu koyakta hiç boş yere ant içildiği görülmemişti şimdiye değin. Adam irkildi ve karısının tanıklık parmağıyla gösterdiği yöne döndü. ‘Evet’ dedi karısına ‘Bu adamlar kara, andolsun kara bu adamlar.’ dedi.

Ve sonra tepeye çevirdi yüzünü, tepeyi ürperen bir varlık olarak algıladı ilk kez. Belki de tepe gerçekten ürperiyordu. Sonraları çok düşündü bu olayı. Her önüne gelene bu olayı anlattı. Hatta şiirler yazdı bu ürpertiyi betimlemek için. Bu yüzden koyağın yerlileri ona ‘ozan’ adını taktılar. Daha sonra bu adamdan ‘ozan’ diye söz edilecek.

Çabucak duyuldu kara adamların varlığı.

Başyorumcu, her gün düzenli bir biçimde sürdürdüğü ‘Tepe’yi Yorumlama Denemesi’ başlıklı çalışmasına, bugün kendisinin de bilmediği ama belli belirsiz duyumsadığını sandığı-buna bir önsezi de denebilir belki de-birtakım nedenlerden dolayı ara verdi. ‘Neden’ sözcüğünü çok severdi nedense. Hani biri kalkıp da ona ‘Tepe’yi Yorumlama ve Koruma Derneği’nin her ayın belirli bir gününde yapılan toplantısına neden geç kaldığını sorsa, hiç kuşkusuz şöyle yanıtlardı: “Ama benim de kendime özgü birtakım nedenlerim vardır Bayım.” Bugüne değin bu nedenlerin ne olduğu üzerine soru sormak kimsenin aklına gelmemişti. Ayrıca bu başyorumcuya karşı çok ilginç bir davranış olurdu. Hem o yukarıdaki tümceyi öylesine bir doğallıkla söylerdi ki, ikinci bir soruya hazırlanan kişi ansızın büyülenir, kekelemeye başlar, soru sormak istediği soruyu da hemencecik unuturdu ya da en azından unutmak gereğini duyardı. Kaldı ki böyle bir durum da söz konusu olmamıştı şimdiye değin. Hani böyle ya da buna benzer bir olay geçmiş olsa demek tutanaklarında kesinlikle belirtilirdi. Çünkü bu toplantılarda konuşulan her söz, hatta çıkarılan her ses–bu sayrılıktan dolayı çıkarılan bir hırıltı bile olsa- tutanaklara geçerdi.

Örneğin bundan bin yıl öncesine ait bir tutanakta şöyle yazıyor: ‘Aylık toplantı başkanı Bay C, kapıdan içeri girer girmez yoğun bir öksürük nöbetine tutuldu, bir dakika on saniye süren bu nöbetin arkasından hemen sonra sağ kolunun serçe parmağıyla burnunun hemen ucunda bulunan sarı tüyle kaplı et benini kaşıdı.’

Bu tür ayrıntılar toplantı tutanaklarının bir hayli kabarmasına yol açtığından, giderek korunmaları büyük bir sorun olmuş, ama Tepe yorumcuları gerek duyuldukça yeni Tutanak Odaları açmak yoluyla bu sorunu çözümlemişlerdi. Bu nedenle her yan her çağın kendine özgü mimarisiyle yapılmış olan Tutanak Odalarıyla dolmuştu. Yapılan son istatistiklere göre kentte kişi başına dört Tutanak Odası düşmekte. Yeni gelen yabancılardan sonra yeni bir istatistik henüz yapılmadığından şimdilik son kesin durum nedir, bilinmiyor.

Çocukların oyun saati. Artık Başyorumcu’nun evde durması için hiçbir neden yok. Doğrusu o çocukları çok sever. Çocuklar da dağ’dan bir yankıdır, en sonunda, hem dağ bir çocuğun büyütülmüş bir resmi değil midir? Sever  çocukları Başyorumcu. Dağ yorumlarından da açık bir biçimde görülür bu durum. Hani o yorumlar bir takıma çocukların yorumudur. Kaldı ki Başyorumcu da bilmez gerçekte neyi yorumladığını. Çevreden birinin bu konuyla ilgili bir sorusunu; ‘Ama bayım insan neyi yorumladığını nerden bilebilirdi?’ diye yanıtlaması belki de bu yüzdendir. Ayrıca hemen bu sözlerin arkasından; ‘Benim de kendime özgü birtakım nedenlerim vardır, bayım’ diye eklemesi de düşündürücü.

Kente yeni gelen bay Y, hep bunları düşünüyor. Ulu Dağ’ın eteklerinde yarım bir döngü çizerek, sürekli batıya akan Akırmağın, körpe sularına baka baka –ırmağa ilk rastlandığında nasıl da haykırmıştı ‘şu körpe sulara bakın hele’ diye- düşünüyor. İlkin sular kışkırtmıştı, bay Y’yi. ‘Hem bu benim görevim.’ diye düşündü bay Y.

Evet görevliydi bay Y. Orta yaşlı biri için az sayılmayacak bir çeviklikle, yere uzandı boylu boyunca. Ellerinin kavuşabildiği çakıl taşlarıyla görevinin adını yazmaya çalıştı bir süre. Taşlar nedense ıslak, ıslaktan da öte vıcık vıcık. ‘Oysa ırmağın suyu buralara değin uzanmıyor’ diye düşündü bay Y. Evet, geldiklerinden bu yana yağmur da yağmamıştı. ‘Peki neden yapış yapış bu kahrolası taşlar?’ Taşlarla istediği şeyi yazamaması kızdırıyor bay Y’yi. ‘Kaygan, üstelik de yapışkan, bu ne biçim iş.’ diye için için öfkeleniyor bay Y.

Taşların birkaçını kızgınlıkla ırmağa fırlatıyor. Acı bir çığlık dolduruyor ortalığı o anda. Birden korkuyor bay Y. Çevresine bakınarak çığlığın kaynağını araştırıyor. Ama görünürde kimse yok. ‘Bu sakın ırmaktan gelmesin.’ diye düşünmekten alamıyor kendisini. Sonra birden kendini toparlıyor. ‘ Gülünç’ diyor, ‘ırmak bağırır mı hiç?’ Sonra kendini işine veriyor. Sonunda başarıyor yazmayı; ‘Fetih.’

Konuk Evi’ne doğru yürüdü. Sonunda başarmıştı işte. Sevinçliydi. Bayan Y’ye anlatacaktı bütün olanları. Ama neyi anlatacaktı. Bak bunu hiç düşünmemişti. ‘Güler bana.’ dedi içinden. Yo yo, en iyisi anlatmamalı. Peki ya doğanın bu denli duyarlılığına ne demeli. İlginç bir yerdi doğrusu bu kent. Burada dağ ürperiyor, ırmak haykırıyor, çakıl taşları başkaldırıyordu. Hani inanılacak gibi değildi aslında hem inanmıyordu da bay Y.

Ama üşüdüğünü yadsıyamazdı doğrusu. Alnındaki soğuk terleri silerek ‘Evet üşüyorum.’ diye düşündü. Konuk Evi’ne iyice yaklaşmıştı. ‘Evet üşüyorum.’ diye söylendi, bu kez duyulur bir sesle. Sonra haykırdı birden denetimini yitirerek: ‘Peki ben neden üşüyorum?’

Kendini bildi bileli çocukluğunu anımsayamıyor bay Y. Ona öyle geliyor ki hiç çocuk olmamıştır. Ya da çocukluk dedikleri kaygan ve belirsiz çağrışımların ardında saklı, anımsanmasının bilinçsiz zamanlarda yaşanmış bir zaman parçasıdır. Böyle düşünmesinde öksüz büyümesinin de payı var kuşkusuz.   Bayan Y’ye göre  biri kalkıp da –söz konusu biri, annesi, babası, yakınlarından biri olabilirdi ancak- ona, arada bir çocukluğunu anımsatsaydı, elbette bay Y, şimdiki gibi ‘anısız adam’ olmayacaktı. ‘Anısız adam’ deyimi de bayan Y’nin. Aslında kocasının anısız biri oluşu pek önemli değildi. Mutluydu bayan Y.

Ne ki kocasındaki bu eksikliğin sonraları bir çocuk düşmanlığına dönüşmesinden korkuyordu. İşte bu yüzden bir aydır çocuk beklediğini söyleyemiyordu bir türlü. Ama bugün kesinlikle söyleyecekti. Kocasının sokak ortasındaki o korkunç bağırtısı, sanki bu konuda uyarmıştı kadını.

(*) Aslında bu öykünün adı yoktu. Ama, öykü okununca adını görmemek mümkün değildi.

Atların Düşlerini Yormak: Satranç Dersleri

artık

öyle bir ıssızlık düşle ki içinde

yeryüzünü kişnesin

bizim atlar.

 

İlhami Çiçek. Müntehir ve genç. Gidişinin ardından otuz yılı aşkın bir zaman geçmiş, ölüm kendini eskitirken şiiri tazeliğiyle kalmış. Batılılaşma/modernleşme serüvenimizin çapaklarından biri olan “mahallecilik” tutumunun edebiyatta görülen yansımalarından biri de sükût suikastıdır. Kendi mahallesinin –müntehirliğinden belki- yeterince yakından bakmadığı, uzak mahallenin –büyük olasılık Müslüman kimliği nedeniyle- pek de önemsemediği bir şiir, İlhami Çiçek’in şiiri. Ne iyi ki ama yeni kuşakların, genç şairlerin yeni ve başka bir edebiyat tarihini yazdırmaya yönelik hevesli kazı çalışmaları böyle değerli şairleri unutuluş tehlikesinden korumakta. İlhami Çiçek okundukça şiiri üzerine bugüne kadar olandan farklı ve daha derin düşünmeler gerçekleşecek demektir.

Edebi metinlere yaklaşmanın, uzak ya da yakın okumaların elbette farklı yöntemleri var. Kimi metinleri daha derin anlayabilmek, bağlamı doğru kurabilmek içinse sanatçının yaşamına bakmak kaçınılmaz. İlhami Çiçek şiiriyle yakınlaşmak için de şairin hayatını şiirine dahil etmek gerekmekte. Söz konusu şiirler, otobiyografik olmaktan uzaksalar da şairin mizacına eklenen acı, hastalık ve travmatik yaşantıların gölgelerini yansıtmakta. Bu metnin sınırlarını oluşturan sekiz bölümlük Satranç Dersleri, ontolojik bir huzursuzluğun bir varoluş sancısının, dünya ağrısının bireyselliğini, şair personasının biricikliğini yansıtan karanlık, kırılgan ve kaygılı gölgeleri ile akar: uzun bir nehirdir satranç.

Bu kısa ama kuvvetini katmanlılığından alan metin, aynı zamanda Çiçek şiirinin bir zihniyete – ideolojiye değil- kültüre ve tarihe açılan bir bilinç şiiri olduğunu da söyler. Bunu sağlığında yayımlanma şansı bulamamış kısa söyleşisinde kendisi de ifade eder bir biçimde: “ An’lar birbirini kovalıyor ve biz buna zaman diyoruz. Narin kesit’ler… Devine devine saatleri, mevsimleri, yılları oluşturuyorlar. Hep akarlar mı böyle? Yoo, hiçte zorunlu değiller. Kesilebilir de bu akış, başa alınarak yeniden yaşatılabilir de. Ben an’ın içindeyim ve sorumluyum. Seçebilirim; bu konuda donatılarak yaratılmışım. Zaten sorumluluğum da mutlaka seçim yapmamı gerektiriyor. Görüyorum ki geride katlana katlana gelen, bana eklenen, benim ona eklediğim bir birikim var: Tarih. Seçiyorum; ben bu birikimsiz olamam. Şiir de öyle. Her şey öyle değil mi bir bakıma? İnsan, şiir,… deniz bile. Öyleyse tarihi konumlamam gerekiyor varoluş sınavından geçebilmem için. Beni sorumluluk’la boyutlandıran öğretisel bilinçle yaklaşıyorum tarihe. Şiirin insana ulaşması, onu kalbinden kavraması da buna bağlı. Yoksa kör olur gözleri şiirin. Bir yaşantıdır, ‘bir ince akım’ı yaşamlaştırmanın uzun serüvenidir şiir. Bir ’akım’; yüzeye pek yansımayan derinlerden süren bir dalga; insanı yakan, esriten, kıpırdatan bir şey…” (Göğekin,60-61)

Gülten Akın’ın “insan sorumluluktur” dizesine denk düşen bir şiir ve şair tutumudur bu. Kendi iç yangısı, yangını ve acılarından başka ama onlardan ayrı durmayan bir uyumsuzluğun eleştirelliği ile bir uygarlık okuması da yapar Çiçek Satranç Dersleri’nde. Başat olan, akışta üsteki dalgalanmaları yaratan bu çağ eleştirisidir. Dipte akansa bireysel trajedidir; karanlık, soğuk bir ıpıssızlıkta. Şairin kitabının adı için düşündüklerinden biri de: Kabusa  Beyaz Bir Su’dur. İçerden ve dışardan gelenlerin baskısı dünyayı bir kabusa dönüştürmüşse de o kabustaki beyaz su şiirdir. Şiirin sularında ışıyan beyazlık da aşk. Bu ikisi dışında şairin iyimserlikle baktığı bir dünyası yoktur.

Satranç bir tefekkür, bir bilgelik oyunudur. Beden değil zihindir burada aktif olan. Karşılıklılık, karşıtlık ve çatışma hakimdir. Her adımın bir karşı adımı söz konusudur. Kurgunun içinde bir kurgudur Satranç Dersleri. Veba tarihçileri bilmemişlerdir/ her karenin bir karşı veba girişimi olduğunu. Çağ bir veba çağıdır. Kuşku, tedirginlik ve kaçış, yabancılaşma, umutsuzluk ve yenilgiler çağı. Acılardan yapılmış bir alanda atlar, filler, şah, vezir ve piyonlar… işte, hayat bu kuşatılmış, sınırlı alanda oynanan bir oyundur. Oyunla kurulansa bir tarih anlatısı. Bu bilinç verilmiştir sana der, böyle düşünür şair; aynı zamanda kuşkusunu, tedirginliğini, paniğini, hayal kırıklığı ve kırılganlığını da bırakır  karelerin içine. Bu kırılgan ve hassas ruh, şair personası o tarihsel şiire duygularını açsa en çok atları sevecektir. Yürümeye, ilerlemeye, harekete en elverişli olanı. Atını kaybeden oyuncu olarak kendine seslenir özne, kendinden çıkarak, kendine bakarak, kendine belki yabancılaşarak, belki kendinden kaçarak:bırak oyunu…

Bu uzun şiir, öznenin içinde bulunduğu çağa ilişkin eleştirisini, hoşnutsuzluğunu, ümitsizliğini dile getirirken, hiyerarşik ve adaletsiz ilişkilere diklenirken aynı zamanda bireyin dünyada oluş ve insan oluş kaynaklı krizini, çıkışsızlığını, yabancılığını ve yalnızlığını da aktarır. Bu şiirde bu iki hal eleştirisi janus gibidir de birbirinden ayrılmaz. Biri diğerindeki krizi büyüten bir şeydir. Varlık oluş, varoluş krizini. Buyruğunu kaybetmiş, buyruksuz kalmış bir dünya içre oyunda kalma zorunluluğu ve zorluğu bu şiirin kanama noktasıdır. Kesin mat yok/ iyi oyun vardır sadece/ ve satranç aslında dalgınların oyunudur/dalgının ölüm karşısındaki sükuneti/ düşmana/ölümün dehşetinden korkuludur/eğilip o oyuncu/uzatsa boynunu buyruğa…

Dünyanın geçiciliği, burada oluş ve bunun sorumluluğu, seçme zorluğu ve zorunluluğu, adaletini ve halesini yitirmiş bir dünyaya katlanma hali, bedenden ruha, ruhtan bedene yürüyen acılar, koyu bir yalnızlık… Buyruğunu yitirmiş bir çağın öznesi olmak bir kayboluşa savrulmak gibi yaşanmaz bu şiirde. Var olan kriz yokluğun şiddetini kendi üzerine döndürmenin krizidir. Hayatın şiire dahli tam da buradadır. Kurtuluş ve özgürlük ümidinin kalmadığı bir boşlukta, oyunu iyi oynama, oyunda kalma zorunluluğu ile yenilgi ve oyun dışına çıkma arzusu. Bu gerilimden taşan bir şiirdir İlhami Çiçek şiiri. Ve insan/-ne şu ne bu- /iyioyunundan/ sorulmayacak mıdır…

İlhami Çiçek bu kadar erken şiiri ve dünyayı bırakmasaydı bu şiir nereye varırdı’yı  Satranç Dersleri’nden düşünmek hem merak hem heyecan yaratıyor okurda. Üzerine bir adım öte söylenecek her şey spekülasyon. Kültürü ve sanatı hatta varoluşu tarihsel bir sürekliliğin içinden anlayan bir bilincin gelenekle kurduğu sıkı ve kendine özgü ilişkisini de görebiliyoruz bu metinlerde ancak modern bir şairin bilinci olarak. Çağına bilinçle bakan, uyumsuzluğunu, yabancılaşmaya dair eleştirelliğini tam da modern öznenin iç sıkıntısıyla kuran, büyüsünü yitirmiş ve hiç geri gelmeyecek olanın yasını melankolisiyle tutan modern bir özne. Bu öznenin şiirle ilişkisi de böyledir. Gelenek ne form ne ritim ne sesle olduğu gibi taşınmıştır bu şiire. Düşünsel bağlamda buradalıkla arasındaki mesafe ve uyumsuzluk, gerçekle yanılsama arasındaki mesafeyi olabildiğince kısaltma arzusu, kökenle ve ilksel olanla bağını canlı tutma fikriyle buluşturmuştur onu. Modern öznenin gelenekle kurduğu bilinçli bir ilişkidir Çiçek’teki. Bu şiirin nihai hedefi katlarından kurtulmuş insan çıplağına, insan oluşun uygarlıktan soyunmuş saf haline ulaşmaktır.

Satranç Dersleri modern şiirin özel örneklerinden biridir. Duyuş ve zihniyeti kuran tarihsel göndermeler onu gelenekçi yapmaz. Tam tersine bu şiir, ses ve ritmiyle köke bağlı olsa da o sesi değiştiren, sentaksı zorlayan ve bozan bir bilinçle başkalığa, yeniliğe bilinçle açılır. Satranç Dersleri bir esin değil inşa şiiridir. Hayatın rastlantısallığı, dünyada oluşun nedensizliği ve içeride olan bitenler şiir olurken bir yapma, kurma eyleminin içinde devinirler. Hayat karşısındaki varoluş sorumluluğu, seçme bilinci şiirin kuruluşu ve niteliği üzerinden de kendini okutur. Okurda uyanan merak şiirin bunu kuvvetle duyurmasındandır.

Ölmenin kendisi olan bir yaşam, İlhami Çiçek’in iliklerine kadar hissettiği, tüm insanlığın trajik yazgısı. Onun şiirlerinde kalbi burkan bu zifiri yalnızlık üzerine düşünürken o müthiş kitap Ruhun Yalnızlığı (Eugenio Borgna ) bana eşlik etti. Yalnızlık, yalnız olmanın ve kendini yalnız hissetmenin acılı deneyimi; hastalık, fiziksel hastalık, beden hastalığı, özellikle de hastaneye yatırılmamız halinde ama evde, yatakta olmamız gerektiğinde de her birimizde hemen baş gösterir, kendimizi tamamen ayrı hissettiğimiz ve de ayrı olduğumuz bir dünyaya dalarız. Yalnızlık başlangıçta içseldir: Düşünme ve içe bakış, kendini ve sessizliği dinleme kaynağıdır; ama hastalık zamana yayılırsa ya da refakatçiye ya da hiç olmazsa dost insanlara ihtiyaç duyulursa durum hemen karmaşık bir hal alıverir. Büyük içsel yalnızlık yavaş yavaş cilasını yitirir, zayıflar, çözülür ve acılı bir yalnızlıkla bağdaşır, hızla tecride dönüşen bir yalnızlık deneyimine dönüşür: Kapalı ve metaforik anlamda buzlaşmış bir yalnızlık oluverir.(Borgna,2014,216) Borgna şairlerin, mistiklerin, meczupların, delilerin, hastaların yalnızlığına bakarken hepimizdeki yalnızlıkların psikodinamiğini şiirle aydınlatmaya, keşfetmeye, acıyı sağaltmaya çalışan bir psikiyatrist. Eserlerinin bana öğrettiği önemli şeylerden biri de şiirde bedenden ve ruhtan sızan acının izlerinin nasıl sürüleceği. Kendi boşluklarımızdan, yalnızlığımızdan başkalarının acı ve yalnızlıklarına nasıl geçişler yapılabileceği. Bu bir teselli olmasa da birinin yarım bıraktığı yerden o atların düşü olmak, düşüne yakalanmak ya da o akan nehirdeki beyaz suyu görebilmek. Şiir bunun için. Değilse hepimiz topu topu bir mevsimi yaşarız işte/ müşa’şa bir sonbahar figüranıyız.

İki Yağmur Arasında

Oysa başın payandası, yüreğin ücrasına kaydettiği, kendini masum kılan, hatırladıkça hissiyatını güçlendiren, uğruna serden geçmeyi mazur sayan, varlık nedeni ve olmazsa olmazı olduğunu varsaydığı sevdikleri, değer verdikleridir.

 

 Unutulduğunu unutan adam, bir gün sükûnetin hakim olduğu coğrafyaya arzı endam etme ihtiyacı duydu. Varlığını, cümle mahlûkatın tanıklığına sunduğunu umursamadan, yerin sert, havanın ayaz, ışığın mat oluşuna ve ayaklarındaki prangalara aldırmadan yürümeye başladı. YÜRÜMEK, VAR OLDUĞUNUN FARKINDA OLMAKTIR.

Toprak zemin, yaylanarak attığı her adımla, rüzgârın engellemesine rağmen omuzlarının üzerindeki ağırlığı taşıdığını sanki titreşimiyle hissettiriyordu.  İstikametini baştan belirlemeden, kendiliğinden, yönünü oksijeni yoğun soluyacağı hava koridoruna çevirmişti.  Bir kez yola çıktın mı ayaklar toprakla bütünleşeceği güzergâhı buluncaya kadar yalpalar, dengeyi koruyarak yol ile bütünleşmesi biraz zaman alır. Yürümek, bedenin tekdüze- yeknesak- hareketleri gibi görünse de göreceli bir matematiği vardır.  Söz gelimi beyin, adım atarken, göz ve ayaklara, kollara farklı komutlar verir ki, beden, ışığa, ısıya ve zemindeki engebeye göre vaziyet alsın, dengeyi korusun,  ellerin ve kolların havada belirli bir düzen içerisindeki salınma hareketleri kalbin temposuna eşlik etsin ki serazat olsun. Her adımda kimyası farklı havayı soluyarak akciğerlerine görevini hatırlatsın. Adımların biteviye tempo ile sürmesi divan edebiyatındaki aruz vezni “failatün failatün ölçüsünde ve yolculuğu keyifli kılan ahengi tutturmasıyla zaman olağan bir halde aksın.

Unutulduğunu unutan adamın zihninden bu cümleler geçerken şöyle bir durdu ve yürümenin matematiğine takılan iç sesinin fısıltıyla sorduğu soruya sesli cevap verdi; Ama sevdanın matematiği simetrik değil ki? Aşk, hiyeroglif yazısı gibi geometriden de azadedir. Bizi büyüleyerek kuşatan bir siluetin peşinden gitmek gibi.  Kendine anlattığı tarifler bilinç akışı kıvamında akarken yürümeye devam ediyordu.  Aşk gibi yürümek de bilincin disiplini dışında bir eylemdir.  Öğrenilmiş ve dillendirilen bir zorunluluk değildir yürüme isteği.

 

İnsan, içgüdüsel olarak uyarılır beyin tarafından.  Ve beden bu komuta baştan itiraz etse de zihni sıra dışı çalışan insanlar, içinde yaşadıkları çevrede, mizaçlarına aykırı ve boğucu ufûnet dayanılmaz bir hâl aldığında bedenlerinin özgürlüğü kısıtlanıyor duygusunu sorgulamaya başlarlar. Sorgulamanın ilk durağı-eşiği-özgürlüğe, yani harekete, devinime ayarlı bedenin, aykırı koşullarda zorlanmasıyla, hafakanların basması ve boğulma hissinin galip gelmesidir. Bu galibiyetin tercümesi; beden başı taşıyamaz hale gelmiştir. Birbirlerine hasım gibi davranmaya başlamışlardır.  Başın arzu ve isteklerine beden adeta mazeret üretir, riskten kaçınır, kolay ve hemen gerçekleşecek kestirme yolları önceler. Hareketlerini tasarruf konumuna düşürür. Miskinliği olağanlaştırır. Adeta tembelliğe methiye yazar.  Çünkü anatomik olarak yapılan görev taksiminde beden başa yaslanmış ve kendini onun talimatlarına bırakma, salıverme rahatlığını kullanacak şekilde kurgulanmıştır.  Oysa başın payandası, yüreğin ücrasına kaydettiği, kendini masum kılan, hatırladıkça hissiyatını güçlendiren, uğruna serden geçmeyi mazur sayan, varlık nedeni ve olmazsa olmazı olduğunu varsaydığı sevdikleri, değer verdikleridir.  Başlangıçta, başın sevdiği ve değer verdiği ne varsa hayatın bütünlüğünü koruyarak sağlıklı olarak sürdürme zorunluluğu bir anlamda kaderidir.

Aklımızdan geçen düşüncelerin ete kemiğe bürünerek hayata yansıması ancak sağlam bir vücutla olur. O yüzden,  ayakları yere sağlam basan bir baş ile tutunur ve dengede durur insan.

İnsan kaderine yürür.

Unutulduğunu unutan adam, yürürken aklına gelen bu düşüncelerin kendisini dış dünyadan soyutladığını fark ettiğinde, varlığını insan suretinde gösteren baş hakkında binlerce yıldır yazılan şiirlerin, hikâye ve romanların, omuzlarında taşıdıkları, kendilerini insan suretinde gösteren cevherin farkında olamayan milyonların dramını anlatmakta yetersiz kaldığına hükmetti.  Yeryüzünde yaşamak bir sanattı, ancak insan bu sanatı özgür bir baş ve bedenle yürüyerek tefekkür edebilirdi. Doğru konumlandırabilirdi.

İstikametini doğrulturken  “Baş bedenin tacıdır, tacını yere düşürme ey insan” diye bir cümle istem dışı dökülüverdi dudaklarından.  Evet, her insan yeryüzüne tacı ile gelir. Ömür dediğimiz süreç, tacını koruma ve dünyayı tacı ile terk etme mücadelesi ile anlam kazanır.  Bu yüzden, sevdiklerinin bellekten çıkıp, sevimli halleriyle muhayyileyi kuşatması ancak içinde bulunulan ortamın neden olduğu çeldiricileri silkip atması ile mümkün olabilir. Ayaklarını sürüyen çeldiricilerle yüzleşme, kendine kalma, büyük harfle düşünme ve nihayetinde “Yürümek tacını koruma eylemidir aynı zamanda.”  diyerek yürümeye devam etti.

İsmiyle Müsemma Bir Kitapçının Zaman İçindeki Değişimi : Zenginliklerimiz

Edmond Charlot’nun kitaplarla olan ilişkisi bambaşka, kendini yazar olarak düşlemiyor ama iyi bir editör olduğu kesin ve kitaplarla olan bağının önüne hiçbir şey geçemiyor, hapse atılması, askere gitmesi, yaşadığı maddi zorluklar, hatta kitapçıya koyacak kitap bulamaması bile yıldırmıyor onu. Tüm azmine rağmen yine de savaşın hüznünü ve bir yayıncı olarak ayakta kalmanın, yaşamanın zorluğunu gizleyemiyor.

Kaouther Adimi’nin yazmış olduğu Zenginliklerimiz ilginç bir kitap. 2017 yılında başlıyor gibi gözükse de aslında bu romanın temelleri geçmişe dayanıyor. 1930’lu yılların Fransa işgali altındaki Cezayir’inde başlayan küçük bir kitapçının hikâyesi Zenginliklerimiz, kitapçının adı Les Vraies Richesses yani Gerçek Zenginliklerimiz. Bir kitapsever olarak bu ismi ne kadar haklı ve anlamlı buldum, anlatamam. Genç bir adamın, bir edebiyatseverin imkânsızlıklar içinde böyle bir kitapçı açması bile mucizeyken Edmond Charlot çok daha fazlasını başarıyor. Buraya bir kitapçı demek aslında büyük haksızlık, yazarın Charlot’nun günlüklerinden aktardığı üzere burası sadece bir kitapçı değil:

“Burası bir kütüphane, bir kitapçı, bir yayınevi, ama her şeyden önce edebiyatı ve Akdeniz’i seven dostlar için bir buluşma yeri olacak.”

Dediği gibi de oluyor, uzun bir süre Gerçek Zenginliklerimiz yazarları sanatsal anlamda da besleyen, koruyan, kollayan bir mekân oluyor. Okurken Fransız halkının edebi birikimini, temellerini, bugüne kadar okuduğum Fransız yazarların eserlerini düşündüm ve ister istemez kendi edebiyatımızın bilinirliğiyle karşılaştırdım. Çünkü Edmond Charlot aynı zamanda Antoine de Saint- Exupery ve Albert Camus gibi pek çok yazarın kariyerinde önemli rol almış yayıncı ve editör. Küçük bir yayıncının, yazarların elinden tutması, onlara inanması ve çalışmalarına bakış açısını okumak beni çok etkiledi.

 

2017 ve geçmiş arasında mekik dokuyan bu roman küçücük bir kitapçı üzerinden bir şehrin tarihini anlatıyor. Cezayir halkının sömürge yıllarında yaşadıkları tarifi güç zorluklara, çıkan iç karışıklıklara, devrim ve iç savaşa, eğitim sisteminde yapılan ayrımcılığa, halkı nasıl ezdiklerine kısa ama vurucu ifadelerle şahit olmak çok zor. Zenginliklerimiz katmanlı bir roman bu yüzden aynı zamanda savaşın hayatı, gündelik yaşamı, sanatı ve hatta ekonomiyi nasıl sekteye uğrattığını da Charlot’nun yazmaktan vazgeçmediği günlüklerinden okuyoruz. Edmond Charlot’nun kitaplarla olan ilişkisi bambaşka, kendini yazar olarak düşlemiyor ama iyi bir editör olduğu kesin ve kitaplarla olan bağının önüne hiçbir şey geçemiyor, hapse atılması, askere gitmesi, yaşadığı maddi zorluklar, hatta kitapçıya koyacak kitap bulamaması bile yıldırmıyor onu. Tüm azmine rağmen yine de savaşın hüznünü ve bir yayıncı olarak ayakta kalmanın, yaşamanın zorluğunu gizleyemiyor.

 

Charlot’nun hayalleri sonsuza kadar ayakta kalamıyor tabii ve işte bu romana bir boyut daha kazandırıyor. 2017’de devam eden, hâlâ huzura kavuşamamış Cezayir ve Gerçek Zenginliklerimiz’in kalıntıları arasında genç bir adamla oradan ayrılmak istemeyen yaşlı bir adamın hikâyesi devreye giriyor. Tüm bunlar hayat gibi gerçek, katmanlı, insanı sarsan ve içine işleyen türden. Bir yandan 2 bis’teki kitapçıda, rafları boşaltmak, bu eski mekânı temizleyip, boyamakla görevlendirilmiş, tek isteği staj görevini tamamlayıp sevgilisine kavuşmak olan Ryad, bir yandan da emekliliğinde bile Les Vraies Richesses’i bırakmayan, kitap çalan gençlere okuyacaklarını düşünerek göz yuman Abdallah var. Bu iki karakterin kitapçıya farklı bakışı, sanki insanların zaman içerisinde kitaba karşı kaybettikleri saygının bir sembolü gibi. Kitapçıya yolu farklı zamanlarda düşmüş insanların gözlerindeki yansımayla insanların kitapçılara ve kitaplara ve sanata bakışının nasıl hoyratlaştığını görmek mümkün.

“İşte Abdallah, beyaz örtüsü omzunda, yeniden 2 bis’in kapısından içeri girmiş. Tuhaf bir büyücü, bir hayalet sanki. Burası onun evi; gözleri anılarına kavuşmaya çabalar gibi odanın içinde dört dönüyor. Yerde duran kitapları görünce yüzü soluyor. Ryad birkaç kitabı üst üste dizip derme çatma tabureler yapıyor. Dışarıdan iki sürücünün kavgası ve uzayıp trafiği tıkayan kavgadan hoşnutsuz klakson sesleri geliyor.”

Açıkçası başlangıçta Zenginliklerimiz’i bu kadar seveceğimi düşünmemiştim. İlk sayfalarda anlatıcı okura seslenirken, sonraki bölümde yazar üçüncü tekil şahıs kullanarak anlatmaya devam ediyor ve bazı yerlerde yazarın dili bir anda birinci çoğul şahsa yöneliyor. Başta bu duruma pek anlam veremesem de, sonraları bu anlatımı yazarın olayları Cezayir halkının dilinden anlatmasına bağladım. Romanın ilerlemesiyle bu durum rahatsız edici olmaktan çıktı.

Bu kitabın insana zamanda yolculuk yaptıran bir durumu var, aralıklı günler, kısa notlarla geçmişe dair bir günlük okurken 1961’e kadar ilerliyorsunuz. Bu süre boyunca her şeyin iyiye gitmesini beklerken sürekli her şey daha kötüye gidiyor. Tüm bunlar karşısında öfkelenmemek elde değil. Hâlbuki her şey Edmond Charlot’nun kitapçısı, basmak istediği kitaplar, çıkarmak istediği dergiler gibi yani hayallerindeki gibi güzel olabilirdi. Ama insanlık ders almadan kötülüklerine devam ediyor.

Kaouther Adimi gerçekten iyi bir kitaba imza atmış. İnsanı zorlamayan ama üzerinde çalışıldığı anlaşılan bir dil kullanmış. Kitapta ismi geçen tüm yazarların yazmaya dair çabalarını, zaman içinde düştüklerini ya da yükseldiklerini okumak Charlot’ya göre dostluk demek olan Charlot Yayınları’yla, bastıkları kitaplarla tanışmak benim için çok güzeldi. Roman boyunca bir yandan yayıncılık dünyamızın şimdiki çıkmazlarını düşünüp, zaman zaman umutsuzluğa kapılsam da okumaktan memnun oldum. Zenginliklerimiz herkese tavsiye edeceğim bir kitap, fakat okumayı, kitapları sevenlere, yayıncılık dünyasının bir şekilde içinde olanlara daha çok tavsiye ediyorum.

Şiirin Nesneyle İmtihanı “İsmet Özel’in Şiirlerinde Nesneler”

Şiiri yalnızca duygulanımların akışına bırakmayıp felsefenin alanına çeken İsmet Özel’e göre insan, dış dünyada özne konumuyla birlikte aynı zamanda nesnedir de. Ancak bu nesnellik, şiirde bilim ve felsefeden farklı olarak deneyim öznesi olma hali değildir. Daha ötede gözlemleyen, duyulan bir sestir. İsmet Özel’in şiiri de bu noktada “ses” olarak tanımlaması dikkat çekicidir. Bu ses, daha ileride organik bir boyuta taşınacak; ölen ya da canlılık kazanan bir tavra dönüşecektir. “İnsan, kendi insanlığını tartışmak istediği zaman, insanların birbirleriyle olan bağlantılarını tartışma alanına·sokmak istediği zaman, kendini çevreleyen nesnelerle olan bağlantısının vehametini kavradığı zaman şiir canlılık kazanır.[1]

Şiir, nesneler üzerine kurulu değildir ancak nesneler aracılığıyla çözümlenebilir. Nesnelerin ilkin kendi arasında sonra da ilişkiye girdikleri insan dünyası arasındaki bağıntılar, bu çözümlemenin esasını oluşturur. Bu ikinci yolda İsmet Özel’in poetikası, insanı giderek vurgusu artan bir merkeze alma gayreti içindedir.

 1.Felsefenin Gölgesinde Şiir

Modern şiir yalnızca dilin bedeninde sunulmuş bir düşünmenin fiili varoluşu değil,

bu düşünmenin düşünülmesini sağlayan işlemlerin toplamıdır.

Alain Badiou

 Şiir ve felsefe birlikteliği, özellikle son yüzyılda yeni bir mitik çağı ve onun kahramanının serüvenini başlatmak üzere postmodern bir tavır gibi anlaşılsa da gelenek ve modernizmin çatıştığı dünyada yeni bireyi yaratma arzusunda önemli bir işlev üstlenir. Eleştiren, yol gösteren, kimi zaman yıkıcı bir ahlâkî eylemin savunucusu bir çabanın bilgesi olan bir şiirsel özne giderek kendini kabul ettirmiştir. Şiirden sinemaya öyküden romana kadar hemen her türde bu arzu, bu yeni mitik çağın düşünsel arka planını oluştururken uzun şiirlerin öne çıkması kaçınılmazdır.

Buna bağlı olarak düşünce ve eylem arasında hakikatin yeri hiç kuşkusuz adalete olan inançla belirginleşir. Şiirsel öznenin içsel monoloğundan eyleme yönelmesinin bedeli, adalet ve özellikle eşitlik arayışıyla sonuçlanır. Bu açıdan bakınca her iki olgu da şiirle felsefenin yollarının aslında hiç ayrılmamış olduğunu kanıtlayan bir başka ifadedir. Bu yüzdendir ki felsefenin öngördüğü öznenin bütün eylemlerinde gün yüzüne çıkan yıkıcılığı ifşa eden keskin yolun dünyadan ve dolayısıyla nesneden geçtiğini söyleyebiliriz. Şairlerin nesnelerin soğuk ve keskin kenarlı yüzeyiyle durumlar ya da olguların gerçeğiyle okuyucuyu yüzleştirme arzusu, nesneyi ölümle eşitleme yoluna gider. Nesne ölümlü değildir oysa şair, varlığını teyit eden bütün çabalardan yani düşünce ve eylemlerinden kopup gidecektir!

Nesne, yalnızca imge alanının sınırları içinde değil aynı zamanda gerçekliğin de katı, keskin tarafında durur. Hegel’in tarihsel varlık olarak insanı tanımladığı yerde şairlerin önemli bir kısmı, Kant’ın pratik aklına yakın dururlar. İncelikli sözlerin rehberliğinde sanatı pratik sevgi ya da duyguların nesnel tarafıyla yorumunu isterler okuyucudan.

Varlık alanı itibariyle şiir, üç ana esasın peşindedir. Buna göre şiirin nesnelerle olan ilişkisi, şiirin temel imge alanı olan imgeleme (muhayyile) göre çeşitlenir ya da sınırlanır. Belirleyici değişkenlerden biri de nesnelerin imgelemde alımlanış şekli ve nihayet son olarak da nesnelerin gerçeklik değeri öne çıkar. İmgelem, nesnelerin değişkenlik tablosu ve gerçeklik değerleri, nesnelerin nesne değerinin dışında sanattaki görünümü arasında bir bağıntı olmakla birlikte birçok değişkenle ortaya çıkmakta; böylelikle nesne ve imgelem arasında sayısız bağıntı biçimi ortaya çıkmaktadır. İşte şairin de özgünlüğü de burada ortaya çıkar ve hem değişkenlerin öznesi hem de nesnesi olan imgeleminden kaynaklanan her imge, farklı bir anlam dizgesine kavuşur. Bir diğer deyişle şairin ayırıcı vasfı, imgeleminden kâğıda geçen süreç ve bağıntı şekilleridir. Mazmun ya da sembolden farklı olarak imge, bireysel ve değişkendir. Hatta aynı şairin farklı şiirinde bile imge, anlamsal bir farklılık göstermektedir ki bu da imgenin doğasından kaynaklanır.

İmgelem, nesnelerin, olgu ve tasavvurların uzamı olmakla birlikte zihne ait bellek ve akılla da ilişkili olarak zengin bir içeriğe sahiptir. Rasyonalist bir bağlanmadan ziyade zengin çağrışımlara dayalı içeriğinin temel eyleyenleri, Sartre’ın da ifade ettiği gibi algı, düşünce ve anılardır. Nesneler, imgelemde algı, düşünce ve anı görünümlerine bağlı olarak değişkenlik gösterirler. Birer anlam feri kazanan nesnelerin şair ve okuyucuda farklı farklı anlam boyutlarına kavuşması da bundan dolayıdır. Nesnelerin değişkenlik göstermesi, her şeyden önce gerçeklik durumlarına göredir. Bir diğer deyişle nesneler, imgelemin gerçeklik düzeylerinde soyut ya da somut değerler yüklenebilirler. Bu da onların gerçeklik değişmelerine bağlıdır. Bu sebepledir ki şairin nesneyle olan ilişkisi, her şeyden önce dolaylıdır. İşte bu noktada şairin nesnelere olan mesafesi, bütün bu dolayımlılık sürecine bağlı olarak imgelerle ve dolayısıyla nesnelerle olan ilişki biçimini belirler.

Nesne, insanın dış dünyasını oluşturur. Nesneyle bağlantısı, aynı zamanda dış dünyayla olan ilişki biçimini dolayısıyla imgelem dünyasını da belirler. Bu sebeple sembolik düşünüşün aksine modern sanatta nesnenin varlığı, öznenin de varlığını teyit etmek içindir. Eşitlenen özne-nesne birer karşıtlık olarak değil eşit paydaş olarak tanımlanırlar. Çoğu kez de özneden önceye alınan nesne, bir varlık alanı kazanır ki soyut resimde renk ve biçimin öne çıkışı buna dayanır.

Nesnenin gerçeklik düzeyiyse algılarla anlaşılabilir. Kimi zaman yanıltıcıda olabilen bu algıların gerçekliğe yakın ya da uzak oluşu, şiiri de gerçekliğe yakın ya da uzak kılar. Örneğin yağmurun yağışı, kendi doğallığında ortaya çıkan bir algısal değer taşıyorsa gerçekçi; Ahmet Haşim’in “Merdiven” şiirinde olduğu gibi sembolik ya da metaforik bir değer taşır.

2.Garip’ten Beride Özne ve Nesne Tasarımı

Şiir kendi sözcüklerinin anlamlı olacağı

önceden hazırlanmış bir bağlamla gelmez karşımıza.”

Terry Eagleton

 İnsanı merkeze alan düşünüş biçimleriyle ortaya çıkan İkinci Yeni şairleri, modern sanatta tıpkı filozofların ilkin metafizikle olan zorunlu çatışmayı yaşamaları gibi nesneyle bir ‘varlık’ alanı mücadelesine girişirler. Bu, neredeyse dönem şiirini poetik arka planıyla düşünüşün gereklerinden biri olagelmiştir.

Ece Ayhan’ın nesnelerindeki tarihsellik, eklemlenmiş bir insanilik içerir. Kötücül, karamsar bir tarihtir bu. Seçilmiş olmasıyla nesneler, tabiatın içinden koparılıp alınırken şair, onlara tarihsel ve toplumsal bilincini ekler. Bu imgelem, tarihin dışına itilenlerle geçici de olsa iktidardan nemalananlar olarak iki zıt kutuptur genellikle. İmgesel açıdan sınırları belirlenmiş nitelikleriyle nesneler, tarihselliklerini giderek sembolik bir anlama doğru ilerlemekle elde ederler. “İki Alay” şiirinde sadrazam kayıklarının karşılaştırılması buna bir örnek oluşturabilir. Kayıklardan biri ölen sadrazama aittir, ‘kara’dır ve aşağıya doğru inmektedir. Diğeri ise şatafatlı süsleriyle saltanata doğru yani yukarıya doğru çıkmaktadır parlaktır.

İlhan Berk, nesnelerin doğal tarihselliğiyle uyumlu bir yol tuttururken ölümün katılığını öteler. Onun nesneleri tabiattan kopuk değildir. Aksine şeyler, oldukları yerde yani “her şey yerli yerinde”dir. Oradadırlar. Hareketsiz, bir düşünce eylemine girişmeksizin öylece dururlar. Tarihsellikleri, kendi nesnelliklerinden kaynaklanır yani kendi süreciyle ağaç, kayaların arasında öylece durmakta ya da kendi sessizliğinde varlığını sürdürmektedir. Taşın düşme hızını inceliyorduk inimizde ve unnap ağacı dikenliydi.(Yaşlı Kakmacılar)

Edip Cansever’de nesne, kimi zaman dış dünyadan soyutlanarak imgelemin kaotik karmaşasında gezinir. Okuyucu, bu yüzden bir nesneyle değil nesnenin bir fotoğraf karesinde donup kalmış imgesiyle karşı karşıyadır. “Masa da Masaymış Ha” şiirindeki masa, Van Gogh’un darmadağınık odasındaki dünyayı tasvir etmesine benzer bir eğilimle yalnızca şairin kendi imgelemiyle sınırlı bir anlama sahiptir. Bir diğer deyişle Edip Cansever’in şiirlerinde nesneler aracılığıyla imgelemin dolayısıyla da bilincin tarihselliğini yoklayabiliriz. Pencere yanındaydı gökyüzü yanında/ Uzandı masaya sonsuzu koydu/ Bir bira içmek istiyordu kaç gündür/ Masaya biranın dökülüşünü koydu/ Uykusunu koydu uyanıklığını koydu/ Tokluğunu açlığını koydu.

Bu üç şairin şiirinde ortaya çıkan temel sorunsal, hiç kuşkusuz nesne aracılığıyla elde edilen tarihselliktir. Her biri kendi içinde nesne ve dış dünyayla çatışan, hesaplaşan bir bilince işaret eder. İnsanın merkeziliği, daha içeride bir iç insana doğru genişler.

3.Şiirin Bulanığı: Nesne

“Baudelaire’in şiirsel üretimi bir göreve dönüktür.

O, içine kendi şiirlerini yerleştirdiği boşluklar görmüştür.”

Walter Benjamin

İsmet Özel, toplumsal hatta evrensel bir hesaplaşmanın tarafındadır. Temelini insan öznesinin adlandırdığı şiirsel özne tasavvuru, daha çok modern insana yöneliktir: Bilimin kapsamına giren insan her ne kadar (henüz) bilinmeyen yönleri olsa bile formül bulunmuş, ölçüm aygıtlarına konuluk edebilecek bir nesnedir. Felsefenin kapsamı içine giren insan da biraz daha renkli biraz daha melodik de olsa aynı nesnedir. Ama şiir insana kendi içinden bilgi verir. İnsanı insanların dışına çıkabilmiş gibi betimlemez, açıklamaz, gidilecek yönü göstermez. Beşeri bir sestir o insan sesidir, hemcinslerine seslenir.[2]

Şiiri yalnızca duygulanımların akışına bırakmayıp felsefenin alanına çeken İsmet Özel’e göre insan, dış dünyada özne konumuyla birlikte aynı zamanda nesnedir de. Ancak bu nesnellik, şiirde bilim ve felsefeden farklı olarak deneyim öznesi olma hali değildir. Daha ötede gözlemleyen, duyulan bir sestir. İsmet Özel’in şiiri de bu noktada “ses” olarak tanımlaması dikkat çekicidir. Bu ses, daha ileride organik bir boyuta taşınacak; ölen ya da canlılık kazanan bir tavra dönüşecektir. “İnsan, kendi insanlığını tartışmak istediği zaman, insanların birbirleriyle olan bağlantılarını tartışma alanına·sokmak istediği zaman, kendini çevreleyen nesnelerle olan bağlantısının vehametini kavradığı zaman şiir canlılık kazanır.”[3]

Şiir, nesneler üzerine kurulu değildir ancak nesneler aracılığıyla çözümlenebilir. Nesnelerin ilkin kendi arasında sonra da ilişkiye girdikleri insan dünyası arasındaki bağıntılar, bu çözümlemenin esasını oluşturur. Bu ikinci yolda İsmet Özel’in poetikası, insanı giderek vurgusu artan bir merkeze alma gayreti içindedir. Şairin imgelem tanımında da bu ortaya çıkar: İmgelem, tanıdığımız biçimlerden yapılmış bir yeni resim; bildiğimiz seslerin söylediği yeni bir şarkı; aşina olduğumuz yargılardan çıkan, yabancısı olduğumuz bir sonuçtur. İmgelem bize ulaştığı zaman hem yaşadığımız bir anın sıcaklığını, hem de farklı bir şeyle karşılaşmış olmanın serinliğini duyarız.”[4]

İsmet Özel, bütün olumsuzlamasına rağmen insanın modern çağdaki yansımasını bu ‘yabancılaşma’nın içinde görmek ister. Çift yönlü bir istektir bu. Hem tabiata, kendine yabancılaşmayı olumsuzlayan hem de isyan düşüncesini barındırdığı için olumlayan bir istek. Bu çabanın ardında şiirin hayatı bir bütün olarak kuşatmasına olan inanç da vardır. İşte bu noktada nesnenin insanın dış dünyasına bir çıkış noktası olduğu vurgusu tekrar hatırlatılırsa şiir-nesne ilişkisi nesnenin hem dış hem de iç dünyayı kuşatan boyutuyla anlaşılmalıdır. Şiiri şiirin içinde aramak gerektiğini savunan İsmet Özel’in şiirlerinde nesneyle olan ilişkisine daha yakından bakabiliriz artık. Bunun için şairin temel belirleyici bir şiirinden hareket edeceğiz: “Of Not Being A Jew”. Diğer şiirlerden örneklerle giderek bu şiire yoğunlaşmamızın sebebi, çok ses getirmesi ya da bir kitabına başlık olarak seçmesi değil şairin bilinç haritasındaki çatışmaları daha belirgin bir şekilde ortaya koymasından dolayıdır. Çünkü İsmet Özel şiiri, bir uzlaşmanın değil çatışmanın haritasını verir bize.

4.Ne Uzak Ne Yakın: Kaotik Nesne

Kişileştirme yapmak için şair görünebilen ve görünemeyen,

düşünce ve şey, soyutlama ve nesne arasında bir köprü kurar.

Aşk, kıskançlık ve öfke dilin yardımıyla kişilere dönüşürler,

etsiz ve kansız ama imgesel.”

Octavio Paz

 Nesnenin şiirdeki ilk kapısı, dünyadır. Dünyayla somutlaşan nesne algısı, kimi zaman onunla eşitlenir de. İsmet Özel, herkesin, her şeyin izlendiği bir dünyadadır. Ancak bu dünya somut olduğu kadar modern hayatı da temsil eden soyut bir algıdır aynı zamanda. Bu sebeple İsmet Özel, Baudelaire’den yola çıkarak dünya algısını şu şekilde özetler: “Baudelaire ile birlikte modern şiirde yeni olan gerçek dünyaya karşı türetilmiş bir yapıntı dünyada avuntuyu aramak değil, çamuru gözyaşlarımızdan akıtılmış bulunan bu dünyanın gerçeğe göre nerede olduğunu araştırmayı mümkün kılabilecek bir somutluk alanı yakalayabilmek için göze alınan atılımdır. Dünyadan kaçış, gerçekten kaçış değildir. Olgular dünyası modern insana özgü değerlerin ölçüye vurabileceği bir mihengi sunmakta yetersiz kalmaktadır, öyleyse somut hakikatin ifadesini bulduğu bir alana çekilinmelidir. Şiir bu dünyada vazgeçecek değildir, ama ısrarla dünyaya merkezi gerçeklik olan bir başka alandan bakacaktır. Dünya ancak böyle bir yerden bakıldığında dokunulabilir olur.[5]

Bu düşüncelerle şiiri modern yapan ögenin dünyaya gösterdiği organik bir tepki olduğunu ileri süren İsmet Özel, hakikati soyutlaştıran somut hakikate yani bizatihi gerçeğin dünyasına atıfta bulunur. Bu dünyanın merkezi “gerçeklik”tir. bir başka makalesinde görüşlerini şu şekilde vurgular: “Şairin karşısındaki dünya, bütüncül (totalitaire) bir dünyadır. Şiir bu dünyaya olan tepkisini sadece bir anti- totalitaire tavırla değil, aynı zamanda kendi bütünlüğünün bilincini elinde bulunduran, sağlığını organizmaya atfeden bir tavırla gösterecektir.[6] Kişileştirilen ve bir taraf olarak seçilen dünyanın karşısında bilincini kendiliğine borçlu bir şiirin varlığı, bu poetik tavrın da merkezine oturur.

İsmet Özel de şiirlerinde oluşturduğu şiirsel Ben’le bilinçdışının dünyevî/seküler yapısındaki uzlaşılmaz tutumuna bir tepki olarak bilinçaltında yeni bir zemin oluşturur. Bu zeminde de Karakoç gibi karşı oluşu besleyen bir imge yer alır: İsyan. Bilinçdışının baskın gücü karşısında kendince bir güç arayışında olan şiirsel ben, referansını bu güce göre ayarlamak zorundadır. Bu sebeple insan ve çağın bir analizi yapılmalıdır. Analizin sonucunda hem Türkiye’de hem de dünyada çağ ve insan arasında belirlenmiş bir ilişkiler tasnifi yapılmalıdır. “Ser-serî şair bu rezil mutezîl dünyada çalkantıya uğramış toplumun belkemiğindeki irkilişi çabucak kavrar. Sapkınlıkta ittifak edilmemesi gereğini sezişiyle muhalif tarafta yerini alır. (…) Uyumsuzluğu seçer, çünkü uyumlu bir tutum sapkınlıkta ittifak edilebileceği  tehlikesini getirecektir.[7] Kimi zaman “kabaran bir çarpıntı” halindeki şehre, kimi zaman da daha geniş olan dünya karşısına çıkarılan çocuk ve toprak gibi yine imgeler, bakışın her iki tarafında da aynı etkiyi bırakacak şekilde düzenlenir: “Oysa bu sürgün yeri, bu pıtraklı diyar/ ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde/ hani yok burda yanlışı yoklayacak hiç aralık/ bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için/ kalmadı hiç bir tepe çıkılmadık/ eriyeydik nesteren köklerine sindiğimizce/ alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık/ ah, bir olaydı diyorduk vakar da yoksanaydı/ doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız/ ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık/ gönendi dünya bundan istifade/ dünya bayındırladı:/ Bir yakış, bir yanış tasarımı beride/ öte yakada bir benî âdem/ her gün küsülü kaldık.” (Münacaat)

Dünya bir sürgün yeri olmasına rağmen bir “cehd” alanıdır da. Kargaşa, tarif edilemez bir düzeydedir. Dünyanın bu kadar “pıtıraklı” olması, herkesi birbirine düşman kılması, bir kez öpüşebilmek için vadilerin tepelerin geçilmesi dünyayı sevimsiz bir mekâna dönüştürür. Özel, dünyayı biraz önce de belirttiğimiz gibi bir “cehd”, mücadele alanına dönüştürür. Dünyayla mücadele edilmeli, ona karşı “isyan” duygusuyla hareket edilmelidir. Bu yüzden şairin dünyaya bakışı “yufka” olmamalıdır: Yufka mıdır/ yufka mıdır benim bakışım dünyaya/ ki acılarıyla başlatırım insanları (Kan Kalesi)

Dünyaya karşı geliştirilen olumsuzluğun giderek düşmanlığa dönüştüğü şiirlerde İsmet Özel, tüm olumsuzluklarına, noksanlıklarına, “ham”lığına ve çelişkilerine rağmen dünyayı yaşanabilir bir mekân olarak kurgulanır: dünyaya sokunmuştuk, dünya hamdı/ külsüzdü ocak, tellâl çarşısız/ ağzımız noksandı.(Dibace)

“Dibace” gibi “Bir Yusuf Masalı” şiirinde de aynı bakış açısını görmemiz mümkündür. Dünyayı oluşturan asıl nitelik “çelişki” gibi görünse de Özel’in imgeyi ele alış tarzına bakıldığında yine de onun dünyayı yaşanabilir ama aynı zamanda bir mücadele alanı olarak gördüğünü anlarız. Özel’e göre insan, tıpkı dünya gibi çelişkilerin ortasında kalmıştır. Bir tarafta azgınlık öye yanda ise sükunet vardır. Ancak dünyayı belirleyen asıl unsur, bu çelikili durumundan kaynaklanır: Dünyada/ Çözülürse dünyayı/ Issız kılacak bir çelişki vardı/ Bir çekişme vardı dünyada azgınlık fışkırtan/ Taraf olunduğunda.(Bir Yusuf Masalı)

İsmet Özel de hemen hemen her şiirinde bu çelişkiyi dile getirerek dünyanın hangi tarafında olduğunu hissettirir. Ona göre dünya, şu özelliklere sahiptir: Dünya. Çıplak omuzlar üstünde duran./ Herkes alışkın dölyatağı borsalarla ağulanmış bir dünyaya/ Benimse dar/ çünkü dargın havsalamın/ gücü yok bazı şeyleri taşımaya.( “İçimden Şu Zalim Şüpheyi Kaldır / Ya Sen Gel Ya Beni Oraya Aldır”)

Öte yandan İsmet Özel’de dünya, çelişkili taraflarıyla sürekli bir sınırı barındırır. Bu dünya ile öte dünya ayrımında olduğu gibi bu dünyanın da kendi içinde bir çizgisi vardır. Bir taraftan hayat çizgisinin zorunlu ilerleyişinin ana göstergeleri olan çocukluk, gençlik ve yaşlılık öte yandan ise “Akla Karşı Tezler” şiirinde öne sürdüğü gibi sorularla bulunmaya çalışılan bir dünya tasavvuru yer alır: Bu dünya, öte dünya/ Nerelerden geçiyorduysa ikisi arasındaki çizgi/ Yoktu ayrım yerini bu yaratıktan daha iyi bileni/ Çocuklukla, gençlikle, yaşlılıkla/ Geçen ömrü içinde dağılır ve toparlanırken insan/ Hep duyulan haz cininin kopardığı gürültüden başka bir şey değildi. (Bir Yusuf Masalı)

Şairin dünyaya nasıl bir karşılık vereceği belirli değildir. Durlanmış kelimelerin ne olduğu tıpkı dünyanın ne olduğu hakkındaki yargı gibi derin bir belirsizlik taşır. Ancak şiirsel öznenin bu çelişkili durumu çözmek istediği de aşikardır. “Tahrik” şiirinde görüleceği üzere dünyanın katılığına karşı uyum sağlanmakta zorluk çekilse de dünyaya karşı savunmasız olunmamalıdır. Çünkü dünya, yokuşlarıyla, külçeleriyle şaşılacak bir dünyadır: Şaşılacak bir dünyada yaşamaktı; öğrendik/ şimdi külçeler yüklüyüz şaşılacak bir biçimde/ külçeler yüklüyüz ve çıkmak istiyoruz yokuşu/ sokaklar gittikçe katı bizim adımlarımıza/ peşimizde bütün bahçeleri boşaltan ter kokusu/ yankımız soyunup sevap rahatlığı alınan yataklarda/ yürek elbet acıyor esvap değiştirirken/ bizden artık akması beklenilen kan da katı/ kovulduk ölümün geniş resimlerinden.(Tahrik)

Dünyadan alınan bilgilerle elde edilen savunma biçimleri içinde şiirsel öznenin dünyanın takındığı tavra benzer bir tavır içinde olduğunu görürüz. Terry Eagleton’ın da ifade ettiği gibi “Sanat için, protesto etmek için dahi olsa atıfta bulunmak, karşı çıktığı şeyle anında ortaklık içine girmesi demektir. Olumsuzlama kendini olumsuzlar, çünkü yıkıma uğratmaya çalıştığı nesneyi bizatihi ortaya koymaktan kendini alamaz.”[8] Tabiatın yardımıyla geliştirilen bu savunma biçimi İsmet Özel’i dünyaya karşı güvenli kılar.  “Çağdaş Bir Ürperti” şiirinde tabiatın karşısında varlığını ikame eden bir şiirsel özne görürüz: turfanda yalnızlıklar almak için dünyadan/ ve ben gövdemi denkleştirmek için doğaya/ dineldim/ dineldim/ dineldim/ aşk; içerimdeki ergen ölüsünü uğraştırıyordu. (Çağdaş Bir Ürperti)

İsmet Özel, “Aynı Adam” şiirinde dünyaya karşı tavrını en az dünya kadar sertleştirir. Daha önce de sözkonusu ettiğimiz bu şiirde şairin tabiatla birlikte ele aldığı dünyaya karşı savunmasının ipuçlarını görürüz. “Aynı Adam” şiirinde de bu dünyayla olan mücadele, tabiattan alınan imgelerle aktarılmaya çalışılır: Ben dünyaya doğru yürümekle meşhurum/ kökten dallara yürüyen sular gibi/ yürürüm kömür ocaklarına, çapalanan tütüne/ yürürüm hüzün ve ağrılar çarelenir/ dağların esmer ve yaban telâşından kurtula diye/ torna tezgâhlarında demir./ Yürürüm çünkü ölümdür yürünülmeyen/ yürürüm yürüyüşümdür yeryüzünün halleri/ kanla dolar pazuları tarladakinin/ hızar gürültüsü içinde türkülenir bir öteki/ gökleri göğsümden aşırtarak yürürüm/ yağlı kasketimin kıyısında nar çiçekleri (Aynı Adam)

İsmet Özel’de imgeyi, birbirine zıt iki gerçekliğin ortak anlamını ifade eden bir buluşma olarak düşündüğümüzde bu bir aradalık, bir çatışmaya, şairin deyimiyle bir “kargaşa”ya dönüşecekdir. Bu durum, şiir  ve şiirin öznelerinde, kaotik bir parçalanmanın, dağınıklığın ve zihnî bir odaksızlığın işaretleri olarak görülmektedir. “Şiir ne kadar bütünden gelen ve bütüne doğru bir sanatsa, o kadar da ayrım koyan bir sanattır.” (Şiir Okuma Kılavuzu s. 65)

Nesnelerin varlığı, genellikle şiirsel özne üzerinden kurgulanır. Hemen her şiirinde ben ve diğer şahıs eklerindeki kullanımlarının varlığı dikkat çekici orandadır. Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında/ öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan/ saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda/ acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman/ acıyla uğraşacak yerlerimi yokettim./ Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın/ başından başlayabilirim. (Kanla Kirlenmiş Evrak)

Bu öznenin hemen karşısındaysa “onlar” grubuyla kötücül insanlar durur. Nesneler gibi dünyanın ya da sokakların katılığı, soğukluğu ve yapaylığı bu karşılaştırma üzerinden daha belirgin olarak ortaya çıkar: Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin / kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin (Üç Frenk Havası)

Şehrin insanının bu denli “kaypak” ve ihanetlerinin ise “zarif” olması şair için şaşılacak hatta yadırganacak bir tutum değildir. Şehir, “Bir Yusuf Masalı” şiirinde olduğu gibi “kapkara”dır. Kaldırımlar, yollar, pancurlar, kısacası şehre ait her şey görsel bir imge anlayışıyla siyaha büründürülmüştür: Sonunda vardığı yer/ Kapkara bir şehirdi./ Önce/ Gecenin tesiri sandı/ Oysa gerçekten kara/ Gün ışığı altında bile kapkaraydı şehir./ Evlerin duvarları siyaha boyanmıştı/ Panjurlar ve kepenkler/ Onlar da siyah ve kapalı./ Yollar hep zift karası/ Kaldırımlar kara taş (Bir Yusuf Masalı)

 

[1] İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, s.21

[2] İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, s.23

[3] İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, s.21

[4] İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, s.38

[5] İsmet Özel, “Şairler İntellect’in Pençesinde” Çenebazlık, İçinde Şule Yay. İst. 2006, s. 54

[6] İsmet Özel, Age., s. 54

[7] İsmet Özel, Age., s.62

[8] Terry Eagleton, Estetiğin İdeolojisi (Çev.: Ayhan Çitil) Özne Yay. İst., 1998, s.362

Bizim Kardeşimiz, Bizim Acımız: Filistin

Pakistan’dan gelen ve sürekli bembeyaz takım elbiseler giyerek kantinde boy gösteren Adnan oldukça başarılı görünüyordu. Onun aksine uzun upuzun boyu, kalın dudakları, mercek gibi gözlükleri ve koyu renk elbiseleriyle görmeye alıştığımız Filistin’li Ziyad ise birkaç ders hariç hiçte iyi bir halde değildi ve borçlu geçtiği sekiz dersten o yılda geçemeyecek olursa kaydı silinerek okuldan atılmak tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

Şu kahırdan kahıra taşındığımız bombalama haberleriyle sürekli canımızın yandığı Gazze, taşınamaz bir acı gibi her vicdan sahibi müslümanın aklına yine bir bütün olarak Filistin konusunu düşürmeli ve hiç unutturmamalıdır. Unutturmamalıdır, zira bugün sözde bütün insanlığın acısı gibi bir acı olarak işlense de sadece bize kalan ve bizde yer eden bir acı olarak Filistin 20. asrın ikinci yarısından bu yana sadece bizim acımız olarak kalmıştır. Bu o kadar böyledir ki, tıpkı Filistin gibi bu acıda bizimdir…

80’li yılların zapturapt altına alınmış donuk ve belirsiz zamanlarıydı. Milletin gözüne batırıla çıkarıla yenilgiye uğrayan Turgut Sunalp Paşa’nın ‘Horoz’lu partisi aslında asıl yapması planlanan şeyi yerine getirmiş, Turgut Özal’ın ‘Arı’lı partisi iktidar olmuştu.

Üniversitedeydik; ana kapıdan fakülte girişlerine kadar, kantin duvarlarına ve hatta amfi kapılarına kadar hemen her yerde varlığımızı kuşatarak çoğalan ‘çay’lı, ‘dans’lı, ‘tanışma’lı eğlence afişlerinin arasında bir yandan akademili olmaya çabalıyor bir yandan da gelecek endişeleriyle gün geçiriyorduk. O dönem biraz da yeni kurulan Yök’ün pilot üniversite olarak seçtiği bir üniversite ve bu üniversitenin de pilot fakülte seçilmiş bir bölümündeydik ve her yarıyıl tamamı on bir dersten oluşan zorlu bir müfredatla iktisat ve işletme eğitimi alıyorduk.

Bu dans’lı, tanışma’lı, parti’li çay furyası ile birbiri üstüne yığılarak ağırlaşan müfredat arasında hemen hemen hiç kimsenin dikkatini çekmemiş olsa da en büyük sıkıntıyı uluslararası öğrenci değişimi nedeniyle okulumuzda bulunan ve genellikle Afrika ve Ortadoğu’nun farklı ülkelerinden gelen okul arkadaşlarımız çekiyordu.
Bazılarının ne için geldiklerini bile anlayamadıkları ve o çay senin, bu çay benim gezip dolaşarak gün geçirdikleri bu yabancı arkadaşlar arasında biri Pakistan’dan diğeri Filistin’den iki arkadaşımız oldukça dikkat çekiciydi.
Pakistan’dan gelen ve sürekli bembeyaz takım elbiseler giyerek kantinde boy gösteren Adnan oldukça başarılı görünüyordu. Onun aksine uzun upuzun boyu, kalın dudakları, mercek gibi gözlükleri ve koyu renk elbiseleriyle görmeye alıştığımız Filistin’li Ziyad ise birkaç ders hariç hiçte iyi bir halde değildi ve borçlu geçtiği sekiz dersten o yılda geçemeyecek olursa kaydı silinerek okuldan atılmak tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
Zaten sıkıntılı bir halde gelen Ziyad’ın sırtına bir de bu ders yükü yüklenince iyiden iyiye ağırlaşmış, suskunlaşmış ve her şeyden uzaklaşmıştı arkadaşımız. Adnan’ın da onun da ekonomik sıkıntıları yok gibiydi. Bildiğimiz kadarıyla bir burs alıyorlar ve Türkiye ortalamasına göre oldukça iyi bir geçim içindeydiler.

Adnan’ın Ziyad’ın aksine fazlaca bir dil problemi de yoktu, dersleri iyiydi ve bütün planı bir Türk kızıyla evlenerek ülkesine geri dönmekti. Oysa Ziyad’ın her hali büyük bir problem yığınının her biri ayrı ayrı problem olan birer parçası gibiydi. Hemen her dersten kurtarılması mümkün olamayacak kadar düşük notlar alıyor, lüzumlu ya da lüzumsuz yere para harcayıp sıkıntıya düşüyor, Adnan’ın da aramızda olduğu sohbetlerde ülkesi kadar garip ve ülkesi kadar acılı bir dertleşmeyle, geri döndüğü zaman yerleşecek bir yurdunun bile olmadığından yakınarak geleceğe dönük plan yapmaktan utandığını söylüyor ve ağlaya ağlaya şişen kapkara, parlak gözleriyle üzüntümüze üzüntü katıyordu.

Her ikisi de bizi gönülden bağlayacak bir tarih bilinciyle yetişmişlerdi. Adnan sık sık İkbal’den mısralar okuyor, ülkesiyle ülkemiz arasındaki derin bağlardan dem vuruyor; Ziyad ise ‘…Biz Ortadoğulular ne çekiyorsak Abdülhamit Han’a ettiklerimiz yüzünden çekiyoruz…’diyerek gururumuzu okşuyordu.

İster Adnan isterse Ziyad’la olsun kurduğumuz bağın kuvveti bir yana bütün iticiliğine, bütün sıkıntısına ve bütün ağırlığına rağmen Filistin’li Ziyad’ın gönlümüzdeki yeri ayrıydı.
Her şeyden önce tam bir Filistinliydi Ziyad; tıpkı ülkesi gibi yalnızdı, garipti, sıkıştırılmıştı, çaresizdi ve yine tıpkı ülkesi gibi hem bir çıkış yolu hem de bir dost arıyordu…
Onu her gördüğümüzde sanki Filistin haritasını seyrediyorduk yüzündeki derin kederde, kah sokaklarda tanklara taş açan çocukların mücadelesini izliyor, kah şatt’ül arap’ta sınırı gözlüyorduk sanki. Duyduğu her çatışma, okuduğu her baskın adeta yüzüne ve alnının çizgilerine karışıyor, hissettiği derin acıyı yüzünden okuyorduk Ziyad’ın.

Bir akşam aceleyle gelen bir arkadaşımız Ziyad’ın çok kötü bir halde olduğunu ve bizi istediğini söylediğinde kalkıp gitmiş ve kiraladığı bodrum katta, yere serdiği sofranın başında kütük gibi sarhoş bir halde bulmuştuk Ziyad’ı.

Bizim canlı Filistin’imiz sarhoştu, perişandı, ağlıyordu, çıkarmayı unuttuğu gözlüklerinin kalın camları buğulanmış, Arapça bir ağıt tutturmuştu.
Ayağa kalktığındaki görüntüsü daha hazindi, sallanıyor, ayakta durmakta güçlük çekiyor, tutturduğu ağıdın ara yerlerinde Türkçe ‘de ‘Kardeşim-Kardeş’ anlamına gelen ‘Ahi-Ahiy’ diye hıçkıra hıçkıra bir benim bir de Samsun’lu Mustafa’nın boynumuza sarılıp ağlıyordu.

O gün memleketinden, Filistin’den bir mektup almıştı Ziyad. Kısa bir mektuptu bu.
Annesi, yengesi ya da kız kardeşi yazmıştı. Mektuba küçük bir de fotoğraf ekliydi ve Ziyad’ın geldiği yerdeki Arap adetlerine göre ölen bir yakının kederli haberi uzaktaki akrabalara böyle kısa bir mektup ve küçük bir fotoğrafla bildiriliyordu.
Ziyad’ın babası ölmüştü, kederliydi ve tıpkı yalnız başına ağlayan ülkesi gibi kederini paylaşacak kardeşler aramıştı o akşam.
Ve o akşam küçüklüğünde Arafat’ın ‘generalleri’ arasına girmiş, sapanla taş atmış bizim kederli Filistin, bizim uzun boylu Arafat ‘Ahi-Ahiy’ diyerek boynumuza sarılırken bir yandan da Filistin kadar büyük ve acılı bir soruyu da aklımıza takmıştı.

‘Ahi’ ne demekti?
Kim Kime ‘Ahiy’ derdi?
Kim Kimin Kardeşiydi? Bu acı nasıl bir acıydı?…

Alınyazısının İzinde

Dünyanın insanları kendi yarı buçuk kültürleriyle, kaba çığırtkan sözleriyle, dar kafalı doğallıklarıyla kendilerine öylesine değerli kimseler ki, söz sürgünde adeta. İşte bu sürgünün peşine düşmek, mecrasını arayan bir nehir gibi zahmetlidir ve değerlidir.

                                     *Varlık sebebim, her daim nefesim sevgili anneme ve babama ithafen

İnsan kendi iç yankısını kaybedince; duygusuzluk ve bilgisizlik kuşatır her yanını. İçine dolanır. İçkin bir trajedyanın sermayesi olur. Kıyıdadır artık. Bir kefen gibi saran sisli, uğultulu vakitlerde dudağının ucuyla yaşayan insan kıymıkları. Taşlaşmış yüzler. Soğuk gözyaşları. Acının burcunda yitirilmiş kardeşlikler, dostluklar.

İnsanlar birbirlerine kıtalar uzaklıkta. Gönüllere ulaşmayan karartılmış sözler. Yasların eğlenceye dönüştürüldüğü zamanlar. Kenar mahallede bırakılan gülüşler. Yarım bakışlar. Tüccarlara meze olan kadim komşuluklar, mahalleler.

Çözülmenin başladığı, dış sesinin değer kaybettiği bu puslu zamanlarda, insan iç sesinin yankısına tekrar uyanır/uzanır. İnsanın içine düştüğü koyu karanlığa açılan yeni pencereler oluşur. İnsan kendi iç aydınlığını çoğaltır.

Zaman insanı en derininden kavrar. Kelimelere dost olur insan. Öyle bir dostluk ki kışın sertliğinde göğsüne bastıran ana misalidir. Kuşatır. Güvenliğine alır. Geçmişe, bugüne ve geleceğe kanatlanır. Dünyanın gürültüsünü bilgelikle ağırlar.

Bir dengenin peşindedir insan. Denge doğru olandan, doğru da dünyanın derinlikli anlamından doğar. Entelektüel bir dürüstlüğe, daha güçlü ve daha doğru tanımlara kafasını uzatır. Bilgelikten yoksun insanoğluna önerilecek en önemli şey; sır, simge ve şifrelerin dünyasından somut, hayatın içinden, dokunulan, bilinen, dinlenilen, görülen, işitilen, hissedilen, insani gülüşün çın çın ötüşünü barındıran bir dünya olmalıydı. Bu dünya kelimelerin kalbine diriliş nefesini üflemekle mümkün olabilir ancak.

Dünyanın insanları kendi yarı buçuk kültürleriyle, kaba çığırtkan sözleriyle, dar kafalı doğallıklarıyla kendilerine öylesine değerli kimseler ki, söz sürgünde adeta. İşte bu sürgünün peşine düşmek, mecrasını arayan bir nehir gibi zahmetlidir ve değerlidir.

Anlamı yağmalanmış bir irfan iklimi tekrar teşekkül edilebilir mi? Kaybolmaya yüz tutmuş kültürel değerler-karınca misali- tarihin emrine tekrar verilebilir mi? Asıl dert bu. Biz ‘Kitap’la diriliş yoluna koyulduk, bir başkası musiki, sanat, bilim, teknoloji ile. Kitap; kimi zaman hayatın ateşini düşürüyor, kimi zaman da yükseltiyor. Kitapla sessiz sedasız ışıldayan bir dinginlik yaşayabiliyoruz. Bazen de bir başkaldırı, iç kanama geçiriyoruz. Kitap üzerinden yeni dostluklar kurup, kalbimizi yaslıyoruz. Bir ömür beraber yaşlanıyoruz. İnanıyorum ki, insanın biriktirdiği güzelliklerin somut cephesi olan kitaplardan kalbe, ruha giden bir yol, hikmet, ilham kapısı mevcut.

Arayışın seçkin ve somut bir biçimi olan kitapla daha evrensel bir dil oluşturmanın yollarını bulabiliyoruz. Olası’dan gerçek’e giden bir yol. Yığınla fenomenin bulunduğu bir dünyada insanla, doğayla bütünleşmede bir katkı sunarak, görünmeyenin sırrına ermenin bilgeliğini öğretiyor kitap. Sessizce bir kainat ezgisi sunuyor tüm insanlığa.

İnsan sırtını kitaba yaslayarak yeryüzüne bakınca kelimeler sırlarını açarlar. Tüm kainatı öpebilirsiniz. Vadileri, dağları, nehirleri, çiçekleri, sevgileri, yorgunlukları, düşleri geçersiniz. Işıl ışıldır dünya. Çocuklar gülümser. Gençler rüyalarını büyütür. Kadınlar göğüslerinden taşan sevgilerle dolaşır. Dedeler ölümün koynundadır. Kuşlar kanatlanır.

Kitaplar ruhları çürümüş kardeşlerin, ideallerini tekrar topluyor. Eski masalları çağın içine doğru tekrar kanatlandırıyor. Kelimelerin açıklamakla güçsüz kaldığı heyecanlarımız var. Nitekim insanın arayışı kelimelerin özünedir. Duaya kalkan yoksul ellerin içsel bir yakarışı gibi. Dua eder gibi gönlüm kitaba doğru yürüdü bir kere, toplaya toplaya gidiyoruz işte.

Kitapları seversiniz. Bir insanı sever gibi. Dinlersiniz. Koklarsınız. Okşarsınız. Yurt edinirsiniz. İç neşeniz olur.

Sonra ne oluyor? Sonra bilgeliğin gölgesi, karanlığın yüzünü yırtıyor. Acısının kutsanmış sessizliğini yudumluyor. Ağlamanın içsel serinliğini sunuyor. İç çekişler. Gel-gitler. Gün yeniden doğuşu fısıldıyor. Kuşlar omuza konuyor. Söz kökleşiyor. İnsan saflaşıyor. Kalp göklere ulanıyor. Ve insan başladığı yere dönüyor. İnanmaya inanıyor. Bütün mevzu bundan ibaret.

Bir adam deliliğinin deminde. Dersaadet başta olmak üzere, Anadolu’ya dağıtır adımlarını. Kalemin yolundan gider. Kitap kokusunun peşindedir. Dağılanı toplamak ister. Kaybolanın izini sürer. Olanı bulmak, olmayanı oldurmak diler. Yitik bir ezgidir. Kendine nefes arar. Belki çevresine de. Hayal kurar. Hülya örer. Ümitlidir. Peki bu çabalar ne olacak sorusunun muhatabı değildir. Ona düşen an’ı kaçırmamaktır. Bir gün evet bir gün belki başka bir yiğit çıkar el atar, derler, toparlar. İşin zevkindedir. Tarihin izindedir. Fikrin heyecanındadır. Edebiyatın hissindedir. Doğru. Ancak hepsinin ötesinde bir kültür mirasının peşindedir. Gelecek kuşaklara emanet olsun diye. Hatıralar derlensin, imzalar buluşsun. Yaşarken bir araya gelemeyenler öldükten sonra bir araya gelsin ortalık bayram/seyran olsun derdindir. Ayrım yok. Fikir namustur. Kim fikir namusuna sahip çıkmış, değerli olanı bir şekilde bedel ödeyerek yazmışsa baş tacıdır. Adamın bütün hikayesi buradan başlıyor ve bitiyor.

Varlığı Herkese Doğal Görünen Madam’ın Bilinmeyen Hikayesi

Seksen-yüz yıl sonra bu topraklardan başka topraklara ya da başka topraklardan yan sokağımıza göçmek zorunda kalan, yer edinmek için var gücüyle çabalayan pek çok insanın hikâyesinin peşine Rita Ender gibi araştırmacılar düşecek.

Ne bileyim, o gün sokakta rastladığınız Suriyeli bir kadının öyküsünde küçük bir ayrıntıdan ibaret kalacaksınız. Belki bir bakışınız, onun farkında bile olmayarak ettiğiniz bir cümle kayda geçecek bir söyleşinin, bir günlüğün arasında

 Göç etmek, göç etmek zorunda kalmak, işi, yaşı, mesleği, cinsiyeti, kimliği, dini ne olursa olsun insanın hayatını alt üst eden bir hâl. O artık duramayacağını anladığı ve sırf yaşamak uğruna yola çıkması gerektiğini bildiği, kapı bellediği ev dediği yerden sokağa bu niyet için ilk adımını atan insanın hayatı bir daha asla eskisi gibi olmayacağının bilinciyle ve bilgisiyle değişiyor. Böyle göç edenin geride bıraktığı evden aldığı en önemli şeyse hayata tutunmak için biriktirdiği anılar ve umut. Hafıza ve umut… Garip şekillerde ve daima yan yana… Savaş, yokluk, ırkçılık, milliyetçilik, işsizlik temel göç nedenlerinden sadece birkaçı. Yaşadığımız her sokakta, her mahallede bu acı sebepleri ve sonuçlarını sırtında taşıyan, hafızasını bir şekilde hayatta kalma enerjisine ve umuduna değiştirmiş insanlarla yan yanayız. Bu öykülerle halleşebildiğimiz, helalleşebildiğimiz ölçüde o yerliyiz. O yerli olabildiğimiz ölçüde de umutlu… Milliliği koyun bir kenara…

Çeşitli gazete ve dergi yazılarının ardından kitaplarıyla da tanıdığımız ve aslında Hukuk Fakültesi mezunu olan Rita Ender’in Aras Yayıncılık tarafından Mart 2019’da yayınlanan yeni kitabının adı “Madam Amati – Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu.”

Rita Ender ile Madam Marta Amati’nin tanışmaları Madam’ın ölümünden yirmi sekiz yıl sonra İzmir’deki Beth-İsrael Sinagogu’nda gördüğü bir fotoğraf ile oluyor. Ender, Madam’ın fotoğrafını gördükten sonra onun hikâyesinin peşine düşüyor. Ender’in Madam hakkında öğrendiği ilk şey, düğünlerde keman çalan bir kadın olduğu. Sonrasında ise bildiği tanıdığı bütün İzmirli Yahudilerle Madam hakkında konuşmaya başlıyor. Ve fakat sağlıklı bir bilgiye hemen ulaşamıyor. Herkes Madam hakkında bir şeyler söylüyor, lakin söyledikleri şeyler birbiriyle çelişiyor. Herkesin bir şekilde tanıdığı, sürekli gördüğü, Ender’in sorduğu insanların düğünlerinde keman çalan Madam’ın aslında kim olduğunu, nereden geldiğini, nasıl geldiğini kimse bilmiyor. İzmirli Avram Ventura “Sinagogdaki varlığı herkese o kadar doğal görünmekteydi ki, eksikliği ancak öldükten sonra hissedilmişti” diyor Madam hakkında.

Rita Ender araştırdıkça ortaya çıkıyor ki İzmir’in müzik tarihi araştırmalarında kendisi için bölümler ayrılmış. Madam, İzmir Konservatuarı’nın kurucuları arasında yer almış ve yaylı çalgılardan sorumlu olmuş. İzmir Sağır Dilsiz ve Körler Okulu’nda dersler vermiş, dünyanın farklı şehirlerinde onlarca resitaller vermiş. Sonrasında gazeteler, dergiler, kitaplar ve internet dehlizinde sürekli olarak Madam’ı aramaya devam ediyor Ender.

Madam’ın beraber müzik yaptığı, düğünlerinde çaldığı insanlarla konuşuyor. Bir buçuk iki yıl boyunca Madam’ın nereden nasıl geldiğini bulmaya çaba sarf ediyor. Bir gün Almanya’da yayımlanan bir kitapta Marta Amati’nin Türkiye’ye neden geldiğinin açıklamasını buluyor, sonra bu bilgiyi doğrulamak için araştırma yapmaya devam ediyor.

Ender’in keşfettiği bir diğer bilgi onu fotoğraf sanatçısı Berge Arabian’a götürüyor. Marta Amati’nin fotoğraflarında dudakları her daim kırmızı rujlu. Ender, Arabian’a Madam’ı hikâyesini araştırdığını ve onun hayat yolunu fotoğraflamak isteyip istemediğini soruyor. Ve Arabian bu fikri kabul ediyor. Bu araştırma zaman içinde Schneidertempel Sanat Merkezi’nde bir sergiye dönüştürmeye karar veriyorlar.

Madam Marta Amati’nin hikâyesi 18 Temmuz 1902 yılında, zamanın Avusturya Macaristan İmparatorluğu toprakları arasında kalan Feldeş’te başlıyor; bugünkü coğrafi Slovenya’nın Bled’inde. Annesi Berta, babası Anton. Babasının soyadı Schwenk lakin Madam Türkiye’de bu soyadı yerine Amati’yi kullanıyor. İki kız kardeşi ve büyükdedesi Yahudi. 13-15 yaşları arasında Budapeşte’de olduğu biliniyor. Dönemin önemli müzik tarihi profesörlerinden biri olan Jenö Hubay’ın öğrencisi oluyor. Sonrası kayıp ve dağınık bilgiler. Bir dönem Almanya’da olduğu biliniyor. Hem virtiöz hem orkestra şefi olarak sahneye çıkıyor. Naziler Madam’ı kara listeye alıyorlar, bir bilgiye göre o dönem Türkiyeli bir askerle evlenip Türkiye’ye kaçma şansı buluyor. 1938 yılında İstanbul’da izine rastlanıyor, sonra İzmir’e taşınıyor. 17 Ekim 1989’da vefat ediyor ve kimsesiz rahibelerin gömüldüğü bir mezara defnediliyor.

Bütün bunlar Madam Marta Amati hakkında bulunabilen kronolojik bilgiler sadece. Bu bilgilerin yanı sıra Madam’la bir şekilde tanışan insanlardan dinledikleri ve tek bir fotoğrafın peşinde dedektiflik yaparak bulduğu diğer pek çok ayrıntı Rita Ender’in kitabı Madam Amati – Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu’nda yer alıyor.

Marta Amati’nin hikâyesi bize bir dönemin tarihine yeni bir perspektif sunuyor. Feldeş’te başlayan bir yaşam hikâyesi bir kemanla birlikte döne dolaşa Smyrna’ya kadar geliyor. Soyisimler değişiyor ve belli ki bu değişim kaderlere yansıyor.

Seksen-yüz yıl sonra bu topraklardan başka topraklara ya da başka topraklardan yan sokağımıza göçmek zorunda kalan, yer edinmek için var gücüyle çabalayan pek çok insanın hikâyesinin peşine Rita Ender gibi araştırmacılar düşecek.

Ne bileyim, o gün sokakta rastladığınız Suriyeli bir kadının öyküsünde küçük bir ayrıntıdan ibaret kalacaksınız. Belki bir bakışınız, onun farkında bile olmayarak ettiğiniz bir cümle kayda geçecek bir söyleşinin, bir günlüğün arasında… Tuhaf değil mi dünya?

***

Madam Amati – Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu

Rita Ender

Aras Yayıncılık

Mart 2019

Fotoğraflar: Berge Arabian

Leyla’nın Defteri

Bazı yazarlar için kelimenin düşünüldüğünden daha farklı anlamları ve katmanları vardır. Kelimeler, bu yazarlar için bir inşa malzemesidir. Kastettiğim bir romanın ya da öykünün yazılması değil. Kelimenin, cümlenin bizzat kendisidir. Kelimelerin ruhta vücut bulmasıdır. Evet, yazarlar kelimelerle ve cümlelerle kitaplarını inşa ederler ama bazıları ise kitaplarını yaşar, inşa ederken.

 Yazı yazmanın bir büyüsü var. İnsan o büyüye kendini kaptırdığında bambaşka dünyaların kapılarını aralıyor. Hiç girmediğiniz bir âlemin, hiç görmediğiniz sokakların kaldırımlarını arşınlıyor, yepyeni insanlar ile karşılaşmanın heyecanını taşıyorsunuz. Bu hem okuyanı ve yazanı ruhi olarak besleyen hem de insan hayatını renklendiren bir durum.

Sanırım son 10-15 yıldır yazıya dair çok sayıda atölye açıldı ülkemizde. Açılmaya da devam ediyor. Burada yazar adaylarına nasıl yazacaklarına ve kurguyu nasıl şekillendireceklerine dair birçok teknik bilgi veriliyor. Bu ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber şunu söylemeden edemeyeceğim. Teknik bilgiler yazar adayları için, evet, oldukça önemlidir. Peki, yazının ve cümlelerin ruhuna inebilmek için bu yeterli midir? Bu noktada verilen teknik bilgilerin yazarla metin arasına bir mesafe koyduğu kanısındayım. Bu mesafe çoğu zaman okur tarafından hissedilir. Okuru, metinden uzaklaştırır. Bu nedenle metinle yazar arasındaki mesafe kurgudan ziyade cümlelerle kısalmalıdır.

Bomboş bir sayfada bir metin inşa ederken yazar gerçekten ne kadar oradadır?

Bence yazar kelimeleriyle ve cümleleriyle hemhâl olmalı ve yazdığı metinle okura bunu sağlamalıdır.

Bazı yazarlar için kelimenin düşünüldüğünden daha farklı anlamları ve katmanları vardır. Kelimeler, bu yazarlar için bir inşa malzemesidir. Kastettiğim bir romanın ya da öykünün yazılması değil. Kelimenin, cümlenin bizzat kendisidir. Kelimelerin ruhta vücut bulmasıdır. Evet, yazarlar kelimelerle ve cümlelerle kitaplarını inşa ederler ama bazıları ise kitaplarını yaşar, inşa ederken.

Romanlarındaki kelimeler ve cümlelerle hemhâl olur. Bu tür yazarların edebiyat eserlerini okurken, satır aralarında onun varlığını da hissederiz. Cümlelerin büyüsü, yazarından kalbinden okurun kalbine bir köprü vasıtasıyla uzanır.

Leyla İpekçi bu yazarlardan birisi.

Yazmış olduğu Ateş ve Bahçe, Başkası Olduğun Yer, Maya, Dem Yüzü romanları okuru zorlayan ve metnin bizzat kendisi olmaya davet eden romanlardır.

Leyla İpekçi’nin yakın zamanda bir kitabı daha yayımlandı: Leyla’nın Defteri. Denemeler, Edebiyat Günlükleri, Söyleşiler alt başlığını taşıyan kitap H Yayınları arasından çıktı. Kitap, Leyla İpekçi’nin yazın dünyasını, yazarken nelere dikkat ettiğini, nelerden beslendiğini, geçmişini… Merak eden okurlar için oldukça önemli bir kitap.

 

Kitap beş bölümden oluşuyor: Benim Kahramanlarım, Ecele Bakmak, Edebiyat Günlüklerinden, Yeni Roman İçin Taslaklar ve Söyleşiler.

Bu yazıda Leyla İpekçi’nin kitabında tartıştığı ve bu topraklarda nefes alan dilin nasıl tekrar gündeme geleceğine dair vurgusunu paylaşmak istiyorum.

Yazar kitabın ilk bölümde farklı yazarların kendi dünyasında bıraktığı izleri paylaşırken, bu bölümde benim dikkatimi çeken yazar Ingeborg Bachman oldu. İpekçi, “Kelimelerinin gölgesinden taşanlar bazen duaya, yakarışa, bazen acıya, kedere, hüsrana yaklaşır. Eksiltilen kıyımların, imhanın tahakkümün karasularından çoğaltan hayallere, rüyalara açılır bazen de. İlerleyen bir kurgudan bahsedemem; bir devam ediştir eserlerinde bulduğum,” diyerek kendi dünyasına selam gönderiyor. İpekçi’nin romanları- ilk romanlarını bu kategoriye koyamam- belirgin bir kurgudan yoksundur. Romanları bir düşünceden yola çıkılarak yazılmış gibidir. Romanın dili, bu düşüncenin ileri taşınmasına yardımcı olur. Değişen karakterler Dostoyevski vari hayat bulur, nefes alır romanlarında. Ayrıca yine İpekçi’nin ifade ettiği gibi, insanın en mahrem yeri olan kalbi, romanlarındaki kahramanlarda en gerçekçi haliyle görmek mümkündür. Kalp, düşüncelerin okura aktığı membadır. Roman ilerledikçe, okur olarak siz de kendinizi o kahramanın yanında değil de içinde yer alırsınız. Onunla beraber düşünürsünüz.

Günümüzde, edebiyatın bu kalbi işlevinin görevini yeterince getirmediğini düşünüyorum. Bu eksende İpekçi şu soruyu soruyor, haklı olarak: “Bugünün Yunusları, Mısrileri nasıl yetişir, şimdi nerededirler?”

Bu soruyu yazarların beslendiği kaynak olarak değil de okurun beslendiği kaynak olarak da önemsiyorum. Geçmişle bağı kopan dilin kaynağını yeniden o yöne çekebilmek ve zenginliğin farkına varabilecek çaba içinde olmalıdır edebiyatçılar ve okurlar. Bu, geçmişle günümüz arasındaki bağın ve edebiyatımızın yeniden güçlenmesine fırsat verecektir, diye düşünüyorum. Çünkü sadece Batı kültürüyle oluşmuş bir edebi zevk ve disiplin anlayışı, Türk okurunu eksik bırakcaktır.

“Batılı bir buluş olan roman, insanı insanda arar. O yüzden kaçınılmaz olarak kendisininkine benzetir insan tahayyülünü. Doğulu bu anlamda Batılı gibi düşünmese bile bir Batılı gibi yazmaktan hiçbir zaman kurtulamayacaktır. İnsanı Rabbinde arayan, bu anlamda yatay değil, dikey bir bakışa sahip olan Doğulu için bu tahayyülün dili daha çok şiirde veya masalda kendi sesini işitilebiliyordu kuşkusuz.” İpekçi bu sözleriyle edebiyatımızda geçmişle bağı güçlendirecek bir yol haritası da çıkarmış olmaktadır.

Bu noktada, İpekçi’nin kitapta Tanpınar ve Orhan Pamuk okumalarına dair notlarında şu cümlelere rastlıyoruz. “Maziyle bağımız keskin darbelerle kesilmemiş, koparılmamış olsaydı, ‘kayıp estetiği’ geliştirmek gibi bir kaygısı olur muydu başta Tanpınar olmak üzere diğer edebiyatçılarımızın?”

Leyla’nın Defteri kitabı sadece Leyla İpekçi’ye ait bir kitap değil. Bu topraklarda yoğrulmuş, ilk zamanlarda yüzü Batı’ya dönükken sonradan Doğu’dan nefes alan bir kalbin hakkaniyet arayışını simgeleyen bir kitaptır. Bu nedenle her iki yöne doğru bakıp, okumak ve yeniden düşünmek üzerine önemli bir fırsat sunuyor Leyla İpekçi.

Ahmet Sarı İle “Kendi İmdadına Da Koşup Gelen Hızır” Üzerine…

Yayınladığı öykü, şiir ve diğer türlerden eserleri ile oldukça velud ve dili güçlü bir yazardır Ahmet Sarı.

Edebiyat dünyamıza farklı bir bakış ve soluk getirerek yeni bir zihinsel yol açma çabasını da büyük çoğunlukla başarmış, tabiri caizse “işinin ehli” bir isim. Ahmet Sarı ile son öykü kitabı “Kendi İmdadına da Koşup Gelen Hızır”ı konuştuk.

 

Abdullah Kasay: “Kendi İmdadına da Koşup Gelen Hızır” ismi ile başlamak istiyorum. Böylesi bir kitap ismi bile daha en başta çok sarsıcı. Ahmet Sarı böylesi kitap isimleri ile bize ne anlatmak istiyor?

Ahmet Sarı: Abdullah hocam, ilkin bana kitap hakkında konuşma imkânı sunduğun için sana bir teşekkürle sözüme başlamak istiyorum. Kitaplarımda senin de tespitin doğrultusunda, başlığında daha, okurları sarsacak, onları şoke edecek isimler bulmaya çalışıyorum. Felsefi bir dilemma, bir çıkmaz, insanı düşünmeye iten garip söyleyiş şekilleri buluyorum, serde biraz şairlik de olunca, böylesi başlıklar ortaya çıkıveriyor. Bu başlıkta da olduğu gibi çıkış noktam aslında herkesin imdadına koşup gelen Hızır’ın kendi imdadına koşup koşamayacağı durumudur. Aslında Hızır’ın imdadı olmaz. Hızır’ın kültürümüzde bir peygamber ya da melek olduğu söylenir. Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saati”nde hatta ölümsüz ve zamandan müberra olduğu için canı sıkılan, can sıkıntısını gidermek için kendine oyun icat eden, dağlardan taş yuvarlayan bir Hızır izleği görülür. Hızır’ın geçmişin derinliklerine sarkabilmesi, hal’de nefeslenebilmesi, ölümsüzlüğü ve zamansızlığı düşünüldüğünde onun melek olduğu düşüncesi bizde güçlenir. Meleğin imdadı olur mu peki. Olmaz. Melek topyekûn bir bağımlılıkla Allah’a bağlıdır. Günah işleme derekesine sahip değildir. Bunun için ya ateşle (şeytanda olduğu gibi) ya da balçıkla (insanda olduğu gibi) ovulmalıdır. Bu bağlamda meleklerin günahı olmaz. İradesi olmayan neden düşsün ki. Düşen melek, iradesi olan melektir. Aynen diğer kitabımda “Sağ Omuz Meleğinin Omzundaki Sağ Omuz Meleği”nin isminde olduğu gibi. Bizlerde, insanlarda olur sağ ve sol omuz meleği. Bir meleğin omzunda sevap ya da günah meleği, kirâmen kâtibîn aramak, onun sevabını ve günahını kaydedecek hurufat melekleri aramak demektir ve beyhudedir. Melekler omuzları düşünüldüğünde çıkmaz sokaktır. “Hızır’ın İmdadı”ndan kastım daha çok yeri geldiğinde insanın kendi içine sarkıtacağı iplerle bağlantılı bir başlık tahayyülü. Dışarıdan gelecek yardımların nihayete erdiği, çözüm bulmadığı bir dönemde Zümrüdüanka’nın kendi küllerinden yeniden doğması gibi bir şey diledim başlıkta. Öyle zamanlar olur ki insanın hiçbir dış yardıma artık ihtiyacı olmaz. Kendine, içine, derinliklerine dönüp, kendi içsel ormanlarında gezinip, kendi ruhunun yaralarına eğilip yine yaralarını kendi sarması gerekir. Bu bağlamda işin felsefi ve dini anlamlarından çok da herkese yetişen Hızır’ın kendi imdadına koşma durumuna dikkat çektim. Kendi imdadına koşup gelebilme durumu bir dilemma oluşturmanın yanında elbette lirik bir söyleyiş de içinde barındırmaktadır.

Abdullah Kasay: Sayabildiğim kadarı ile 67 öyküden, aslında küçürek öyküden oluşan bir kitap “Kendi İmdadına Da Koşup Gelen Hızır”. Küçürek öykü yazma fikrini doğuran ne Ahmet Sarı’ya. Ya da küçürek öykülerin bizlere sunduğu teklif ne?

Ahmet Sarı: Ben her ne kadar üç şiir kitabından sonra “Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak” adlı öykü kitabımı basmış olsam da Yedi İklim dergisinde Ali Haydar Haksal’ın rahle-i tedrisinden geçerek öyküye başladığımı söylemek isterim. 1993 tarihinden beri öykü yazıyorum ve Yedi İklim’de yayımlanan “Dolunay, Kurtlar ve Akbaba” adlı ilk öykümden günümüze zihnimde hep öykü gezdirdim durdum. Akademisyenlik devreye girince, zihin dağılınca, söyleyiş sekteye uğrayınca elbette roman yazmanın o engin zamanlarını kendimde bulamadım. Bunun için akademisyenlik zorlu bir görev olarak durmakta. Roman için geniş zaman olmayınca, uzun öyküleri de akademik işler sıkıştırınca bizlere soluğu az öykü yazmak kalıyor. Şimdilik bendeki ruh durumu ve yazı dermanı ancak öykü ve küçürek öykü için uygun. İleride geniş zaman bulunursa başka türler de deneyebilirim. Bu bağlamda çağımızın sorunlarını, içinde bulunduğumuz zamanın dertlerini, Müslümanların hallerini küçürek öykünün sonunda o şok edici vuruşla da örerek vermeye çalışıyorum. İyi kotarılırsa, hele de bu twitter toplumunda artık jenerasyonun az okuduğu, görsel destekler istediği, dikkatinin çok erken dağıldığı ve dikkatini toparlamakta zorlandığı yerlerde damıtılmış sözlerle ve şok edici küçürek öykülerle okurun kalbine inmenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Eski kalın klasik metinlere sabrın kalmadığı, zamanın değiştiği ve postyapısal milenyum insanının az derin bilgiden çok ama yüzeysel bilgi bombardımanı talep ettiği zamanlarda öyküyü, küçürek öyküyü onun da iştahını çekecek bir hal ile sunmamız gerekiyor. O nesilden vazgeçmek yerine onu da içine alabilecek, onu da kazanabilecek bir öykü formu şimdilik küçürek öykü formu gibime geliyor.

Abdullah Kasay: Bana hep bu tarz öyküler kurgunun ötesinde daha çok gerçeğe ya da yaşanmışlara dayalı ve hikmete en yakın metinler gibi gelir. Sizin gündelik hayatta yaşadığınız birçok şeyin aslında öyküye dönmüş halleri gibiler. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Ahmet Sarı: Doğru söylüyorsun. “Huzur İslam’da” adlı öyküyü Bursa’da, Erzurum yolculuğumda aynen yaşadım. O olayı birebir aktarsanız da hikâye olurdu. Gündelik hayat biz dikkatli okur ve antenleri topluma ve aslında her şeye açık öykücülere çok güzel şeyler vaat ediyor. Ben öykülerimi, hepsi olmasa da, “Korku ve Dehşet Üçlemesi”nde olduğu gibi gerçeklikten çekip çıkarıyorum. Öykücü elbette sınırsız bir fantazmagoryaya sahip olduğundan, gerçekliği birebir öykülerine, romanlarına taşımak zorunda değil. Yaşadığımız çağ biz öykücülere sınırsız imkânlar sunuyor. Bu çağıltılı yaşamda insanın nutkunun tutulduğu, şaşırdığı, bocaladığı, gözlerine inanamadığı şeylerin yanı sıra insanın içinde kelebekleri uçuşturan olaylar ve durumlar da oluyor. Bunlar, dediğin gibi öykücünün kaygısı şayet bunları bir hikmet burcuna taşımaksa oraya doğru evriliyor. Öykücünün derdi bu değilse kendi zaviyesinden, fraksiyonundan, inandığı neyse o perspektiften meseleye bakıyor. Ben küçürek öykülerimin hikmet parıltıları olmasını isterim. Hakikati görmenin parçalı ve küçük hikmet kırıntıları. Damlanın okyanusa varması gibi bu küçürek öykülerden hakikatin, bizim hakikatimizin bizatihi kendisine gidilmesini temenni ederim. Ama bunu kitsch bir şekilde, iyi işlenmemiş, makyajı iyi yapılmamış bir şekilde değil; sırıtan, mesaj kaygılı ve insanın ensesine bir şaplak indirircesine, mesajı gözüne sokarcasına da değil, baldaki şekerin dağılması gibi öyküde hakikatin dağılmasını isterim. Bunu kotarabilirsek küçürek öykü daha neye hizmet edecek ki? Söz de, yazı da ister küçürek olsun ister olmasın şamanın elindeki şahin gibi dönüp dönüp o ele konar gibi dönüp dönüp tanrıya rücu etmelidir.

 

Abdullah Kasay: Kitaptaki “Kuytu” öyküsü beni derinden etkiledi. Sürekli temas halinde olmamız gerekenler bizim en kuytumuza dönüşmüş durumda. Bu da bir kabulleniş gibi esasen. İnsanları bu kabullenişe ikna eden, razı eden hangi durumları yaşıyoruz sizce?

Ahmet Sarı: “Başlangıcı Olmayan Bir Şeyin Sonu”nda, ikinci öykü kitabımda aslında Müslümanların zamane sorunları ve topyekûn dönüşümleri, zamanı algılama ve hakikatlerindeki değişik algı biçimleri üzerinde durmuştum. Yaşadığımız zaman öyle bir zaman ki Müslümanlar kişiliklerinin sert köşelerini dünyaya sürttükçe kaybediyorlar. İnsan içine girdiği ırmağın kokusunu alıyor. Hakikatimizin değiştiği, idealimizde olan inançlarımızı ne kadar yaşadığımız, bize vaat edilen inancı ne kadar taşıdığımız tartışmalıdır. Bugün selim topraklara baktığımda, Müslüman toprakların yerle yeksan ve dağılmış olduğunu gördüğümde bize hakikati dillendiren kitabın künhüne varamadığımız aklıma geliyor. Okumuyoruz. Okusak da anlamıyoruz. Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saati”ndeki Hızır’ın tespitiydi bu. “Her evde kutsal kitaplar asılıydı/okuyan kimseyi göremedim/ okusa da anlayanı görmedim.” Ne kadar acı, insanın kendi kutsalını tanımaması. Kendi kutsalını duvara asması ve ona bigâne kalması. Onu sadece mezarlarda yeşertmeye çalışması. Oysa bu tüm hayata içkin bir şey olmalı. Muska nasıl bedende taşınırsa, Kuran da kalpte muska gibi taşınmalı. O zaman işte içsel ve dışsal yenilikler, güzellikler yaşayacağız. Buna inanıyorum. Teorinin pratiğe uymadığı bir İslam tahayyülü ne işimize yarayacak. Tüm kötülükleri, üçkağıtçılıkları yapıp da arabasının arkasında “Huzur İslam’da” yazan birine nasıl inanabiliriz. Onun elinden, dilinden nasıl emin olabiliriz?

Abdullah Kasay: Aslında her bir şeye “hayretle” bakmamız gerektiğini de anımsatıyor kitaptaki tüm öyküler. Yanı başımızda yaşanan her şey birer öykü. Ve her birinin içinde de insan var. Tüm bu kaçırdıklarımızı Ahmet Sarı önümüze koyarken aslında edebiyatın büyülü dilinden ziyade olayların kendisinin büyülü olduğunu vurguluyor. Son zamanlarda edebiyatın ise olaydan oluştan ziyade içinde insanın da azaldığı, daha çok metinin kendisinden beslendiğini görüyoruz. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?

Ahmet Sarı: İnsan, senin de sözünü ettiğin hayreti bırakmasa, dünyaya yeni gelmiş bir çocuğun eşyayı, olayları keşfindeki o hayret makamını ömür boyu sürdürebilse yaşantısını dolu dolu bir varoluşa çevirebilir. Bu mümkün görünmüyor. Postmodern dönem romanlarında dağılan, silikleşen öznenin çaresizliği, modern sonrası insanının değersizleşmesi, varoluşunda yaşadığı yaralarla derinden bağlantılı. Daha Lumiere kardeşlerin ilk sinema sekansında modern dönemlerde bir fabrikadan ırmak taşkınlığında çıkan insanların değersizleşmesi görülüyor.

Metropol ve büyükşehir dikey medeniyeti bize dayattıkça insanların muhabbetinde, sevgisinde, diyaloglarında da kelimeler azaldı. Komşuluk hukuku kalmadı. Bize de kötü şeyler olacağı şüphesi, sorumluluk almama, insani olanı ön plana çıkarmama duygusu hayatımıza nakşoldu. Açlıktan yerde uzanmış ölümü bekleyen Afrikalı bir çocuğun yardımını bırakın, şehirde uzun süre yerde yatan insanın yanından sel gibi akan insanoğlu ona eğilip de neyi olduğunu sorma cesaretini kaybetti. İnsan değeri silikleşti. Hızlı yaşamın büyüsü hepimizi içine aldı. Baudrillard “Yalnız yiyen ölüdür” der “Amerika”da, yalnız yemek değil, yalnız yaşamak, devcileyin arabaya yalnız binmek, yalnız nefes almak, yalnız ölmek kaderimiz oldu artık. Bu anlamda çağın getirdiği bir atmosfer olarak insanın silikliğini, insanın fluluğunu nasıl yeniden bir değere doğru tahvil edeceğiz? Onu nasıl bataklıktan çıkarıp, yücelteceğiz. İyiye, doğruya, hakikate bakmasını nasıl sağlayacağız? Bu bozuk ortamda, sodomize olmuş topraklarda bir nebi bilincini ona nasıl vereceğiz? Beni bu bağlamda bu silik insanlar da, yapıp ettikleri de çekmektedir. Bunları gözlemleyip o şok edici duygu durumunu, hali, tutum-davranışı, alışık olmadığımız bizim zihniyet dünyanıza da sığmayan olayları gördüğümde küçürek öyküye sığacak şekilde onu zihnimde yontuyorum ve bir kalıba sokuyorum. Gerisi artık okurun kalbine kalıyor.

Abdullah Kasay: Son olarak “Kendi İmdadına Da Koşup Gelen Hızır”da da gördüğüm belki diğer kitaplarınızda da bunu düşündürten bir his var. Ahmet Sarı sürekli bir “heyecanla” yazıyor gibi. Bu heyecan bize bundan sonra nasıl çalışmalar armağan edecek?

Ahmet Sarı: Şu anda elimde “Kabuk Tutmuş Yaralar Yüzünden” adında bir öykü kitabı var. Birkaç düzeltme, ekleme daha yapıp bir yayınevine sunacağım. Nasipse. Edebiyat kuramı bende hep zihinde bir bölmede akıp durdu. “Kurgu-Gerçek” ya da “Gerçek-Kurgu” olarak nitelendirebileceğimiz kurmacadan hakikat düzlemine, gerçeğe müdahalelerin olduğu eserler üzerinde epey kafa yoruyorum. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyat Bölümünde doçent dostum Kamil Civelek hocamla birlikte edebiyata bir kavram daha kazandırıp onun teorik ve pratik temellerini oluşturmayı hedefliyoruz. Öyle bir niyete sahibiz. Kitabın adını “Kurmacanın Dayanılmaz Gerçekliği” koymayı düşünüyoruz. Fransız, Amerikan, Alman ve Türk edebiyatından örnek metinler olacak bu kitapta. Yaklaşık otuz yıldan beri ördüğüm “Tapılan. Bir Başdönmesi ya da Tanrıya Uzanmış Ellerin Göğü” adlı tanrı metnimi boş vakitlerde şekillendiriyorum. Hacimli bir kitap oldu, onu nasıl basacağımı, nereye sunacağımı şimdilik bilemiyorum.

Abdullah Kasay: Ahmet hocam çok teşekkür ederim verdiğin cevaplara.

Ahmet Sarı: Abdullah baba, ben teşekkür ederim bana bu imkânı sağladığın için. Sağ olasın.

“Hallac-ı Mansur’un Felsefesi ve Öğretisi Benim Tüm Bakış Açımı Değiştirdi”

Başak Sayan’ı ekranlardan, oynadığı dizilerden tanıyoruz. 2010 yılından itibaren ise Sayan’ın cümlelerini dizi repliklerinden değil de yazdığı kitaplardan takip ediyoruz. Sayan’ın bazı kitapları çok satanlar listesine girdi. Başak Sayan geçtiğimiz günlerde Nigahdar adlı bir roman yayımladı. Roman farklı zamanlarda ve birbirine teğet geçen bir hikâyeden oluşuyor.
Romanın merkezinde 9. ve 10. Yüzyılda yaşamış Hallac-ı Mansur var. Başak Sayan’la son romanı Nigahdar, Hallac-ı Mansur ve din üzerine sohbet ettik.

 

-Hallac-ı Mansur ile tanışmanızı merak ediyorum. Tanıştıktan sonra nasıl bir süreç yaşadınız da onu bir roman kahramanına dönüştürmek istediniz?

Hallac-ı Mansur ile doğumdan bir iki ay sonra tanıştım. Kendi kendime kalabildiğim ender anlardan birinde bir anda aklıma düştü ve araştırmaya başladım. Hayatını ve öğretisini okudukça müthiş etkilendim. Ülkemizde adı bilinse bile Mevlana’nın, Şems’in, Yunus Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın feyz aldığı, takip ettiği kişinin Hallac olduğu bilinmez. İnanılmaz bir hayat hikayesi var. Karakteri, Allah aşkı, hakikat yolunda çektikleri, Tavasin adlı kitabında anlattığı nokta öğretisi hepsi beni inanılmaz etkisi altına aldı. Uzun zamandır kuantum fiziğine ilgim olduğu için tasavvuf ve Hallac’ın öğretisini öğrendikçe aradaki müthiş benzerlik karşısında hayret ettim ve bu benzerliği okurlarıma göstermek istedim. Yani romanı yazma fikri Hallac-ı Mansur’un hayat hikayesinden ve öğretisinden çok etkilenmem ile başlayıp kuantum fiziği ile arasındaki benzerlik ise karakterlerimi yaratmam da ve hikayemi geliştirmem de etkili oldu diyebiliriz.

-Romanı yazmadan önceki araştırma sürecinizden bahseder misiniz biraz? Nasıl okumalar yaptınız?

Romanlarımın tümünde okurumun hayata başka bir yerde bakmasını istediğim için mutlaka bir felsefe vardır. O yüzden araştırma kısmı önemlidir benim için. Ancak Nigâhdar’da u araştırma kısmı çok uzun ve meşakkatliydi. Hallac-ı Mansur’un hayatı ve öğretisi dışında, Abbasi imparatorluğunu, tarihini, Muktedir Billah dönemini, o döneme damga vuran siyasi ve toplumsal olayları, tasavvufu, Hallac’ı etkileyen ya da düşmanlık eden kişilerin hayat hikâyelerini, kuantum fiziğini, evrim teorisini, yaradılış meselesine hem ateistlerin hem deistlerin hem de tesitlerin bakış açılarını araştırmam gerekiyordu. Çok fazla kaynaktan araştırma ve okuma yaptım. Eşim odamdaki kitap dağını gördüğünde “nasıl başa çıkacaksın?” diyerek, inanamıyordu. Ama bunlar benim sevdiğim konular olduğu için zevkle okudum, araştırdım. Kitabın sonunda kaynaklar bölümünde merak edenler için bir liste verdim. Daha detaylı bilgi için o kaynaklara başvurabilirler.

-Bu okumalar sürecinde sizi çok şaşırtan, sizin düşünce dünyanızda değişime sebep olan bilgilerle karşılaştınız mı, nedir bunlar?

Karşılaşmaz olur muyum hiç? Hallac-ı Mansur’un felsefesi ve öğretisi benim tüm bakış açımı değiştirdi zaten. O dinler üstü bir öğreti bıraktı gerisinde. Ne ben var dedi ne de sen. Var olan her şey, yerdeki taştan, gökyüzündeki buluta, bir böcekten bir balığa, bir kuştan bir insana her şey ama her şey Yüce Yaradan’dır dedi. Başka hiçbir şey yoktur. Her şey O’nun tecelli etmiş halidir. O yüzden ben O’yum diyor zaten. Nasıl ki bir damla okyanusun bir parçasıysa var olan her şey de O’nun bir parçası. Bu beni çok etkiledi. Uzun süredir içimde hissettiğim ama tam olarak anlatamadığım duyguların kelimelere dökülmüş halini buldum onun yazdıklarında. Dinlerin Allah’a gitmek için birer yol olduğunu anlatıyor. Onlar sadece yollar. Önemli olan O diyor. O’na nasıl ulaştığının bir önemi yok. Çünkü her insanın ortak amacı O’na ulaşmak aslında. Bu nedenle bir Hristiyan ile bir Musevinin, bir Müslümanla bir Hindunun bir farkı yok birbirinden. İnsanın dini ve inançları doğduğu coğrafyaya ve aileye göre belirleniyor. Nerede doğacağını, hangi ana babadan dünyaya geleceğini seçmediğine, ailenin ve bulunduğu toplumun dinine ve kültürüne göre büyüyeceğine göre kim onu nasıl suçlayabilir? Bu öğreti dışında elbette kuantum fiziği ile arasındaki benzerlik de beni müthiş etkiledi. İkisi de birlikten bahsediyor. İkilik denen şeyin bir aldanma olduğunu söylüyor. Kuantum fiziği tasavvufun ve Hallac’ın bin küsur yıl önce söylediklerini bilimsel olarak ispatlamış durumda.

 

-Romanın dili oldukça sade ve hızlıca akıyor. Bu dil genel olarak benimsediğiniz bir dil mi yoksa bu romana özgü tercih ettiğiniz bir yaklaşım mı?

Betimlemeleri ve detaylı anlatımı seviyorum ama bunu yaparken de hızlı akan bir kitap olmasına özen gösteriyorum. Bu benim tarzım diyebiliriz. Kitabı eline alan bırakamamalı. Zorlanarak okursanız kitabın sonunu getiremezsiniz.

-Kurgu olarak senaryo olmaya çok müsait bir roman Nigahdar. Romanın filme dönüşme ihtimali var mı?

Bunu söyleyen çok var. Film gibi kurgular tercih ediyorum çünkü ben aynı zamanda bir oyuncuyum. Mesleki olarak sinematografik düşündüğüm için romanlarımın kurguları da buna uygun oluyor. Her bölümün heyecan içinde bitmesi de bilinçli olarak yaptığım bir şey. Bu sizin kitabı elinizden bırakamamanıza neden oluyor. Tıpkı televizyon dizileri gibi. Öyle bir yerde biter ki siz bir hafta boyunca ne olacak diye bekler durursunuz. En çok istediğim şeylerden biri de Nigâhdar’ın film olması. Bir gün bunların olacağını biliyorum ama ne zaman olacağını bilmiyorum.

-Din, romanınızın en temel öğesi. Ve tarih boyunca siyasal, ekonomik ve sosyal olarak hem olumlu hem de olumsuz olarak kullanılmıştır. Ne dersiniz bu konuda?

Din tarih boyunca yeryüzündeki en büyük silah olarak kullanılmış. Hâlâ da öyle. Daha büyük bir güç kaynağı yok. Kitapta bunu anlatıyorum zaten. Toplumların dizginlerini elde tutmanın başka hiçbir yolu yok bu denli etkili olan. O nedenle bu güce sahip olanlar ne kadar ayrıştırma, ötekileştirme, kamplaştırma yaparlarsa o derece etkili olacaklarını bilirler. İnananları kendi çıkarları için kullanırlar ve ne yazık ki o insanlar kullanıldıklarının farkında bile olmazlar. Din dediğiniz olgunun en başına gittiğinizde hakikati keşfetmiş bir insanın yani peygamber dediğimiz kişinin diğer insanlara keşfettiği bu hakikati anlatma gayretinin diğerleri tarafından kabul görüp takip edilmeye başlanması aslında. İslam mesela aslında ilk başta Araplar tarafından tehlikeli bulunmuş. O nedenle Medine’ye göç edilmiş ya zaten. O zamanlar da Kabe önemli bir hac yeri ve çok para kazanılıyor hacca gelenlerden. Bunu kaybetmek istemiyorlar. Ne zaman Hz. Muhammed Kabe’ye dönerek namaz kılmayı emrediyor o zaman anlıyorlar Kabe ticareti devam edecek ve para kazanacaklar. Kitapta dinler tarihini, ilk tek tanrılı dinin nasıl ortaya çıktığını, kimleri etkilediğini özellikle bu nedenle anlatıyorum. Araştırmadığımız için bize söylenen her şeye inanıyoruz.

-İslam coğrafyasında bu kadar cemaat, tarikat yapılanması varken dinin doğru anlaşılması mümkün müdür sizce?

Elbette değildir. Çünkü bu tarikatlara mensup kişiler biat ediyorlar bir kişiye. O kişinin dediklerini doğru kabul ediyorlar. Araştırmıyorlar bile. Kuran tefsirleri de çeviren kişinin yorumudur aslında. Sen bunu okurken o kişinin yorumunu alıyorsun doğru kabul ediyorsun. Kendin oku, kendin incele, soru sor, araştır. Mantıksızlıklara kafa patlat. Bu nasıl olabilir diye sor. Karşıt görüşleri de dinle. Anlamaya çalış. Ama hayır. Öyle değil işte. Her yerde böyle bu. Çünkü insan tembel. Hazır bilgi istiyor yorulmak istemiyor. Kafa patlatmak istemiyor. Rahat etmek istiyor sadece. Derdi hakikat değil yani.

-Son dönemde gençler arasında yaygınlaştığı söylenen deizm, panteizm ve ateizm tartışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tüm bunları kitapta anlattım zaten. O nedenle karakterlerimi pek çok görüşe mensup kişiler yaptım. Ateist de var, deist de, teist de. Bunlar sıfatlar ama. Neticede aslında ne mezhep var ortada ne de din. Ne sen var ne de ben. Var olan tek şey sadece Yüce Öz.

-Yakın geçmişte ülke siyasetinde ve sosyolojisinde meydana gelen olayları da romanda konu edinmişsiniz. Bunun romanı zenginleştirdiği kadar ona ideolojik bir boyut da kattığını düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, Nigahdar’ı ideolojik bir roman olarak okumak mümkün mü?

Romanlarımın hepsinin arka planında geçtikleri dönemdeki siyasi ve toplumsal olayları anlatıyorum. Çünkü edebiyat tarihe not düşmektir. Başka türlü nasıl anlaşılabilir o dönem, o hikâye. Nasıl gerçekçi olabilir? Sığ bir metin halini alır roman bunlar olmazsa. Tolstoy’u okurken o dönemki Rusya’yı, sorunlarını, siyasi atmosferini ve bunun insanlar üzerindeki etkisini de okuruz. O dönemi anlarız. Hikâyeyi daha içselleştiririz böylece. Edebiyat tıpkı sinema gibi yaşamın kâğıda yansıtılmasıdır. Biri perdeye yansıtır, biri kâğıda.

Dertlere Deva Randevu

Murat Menteş, oluşturduğu “sentez” karakterleri, üzerinde çalıştığını kolayca anlayabileceğimiz eserleri, dikkati kitaplara çekmeye gayret eden seçimleri, farklı bir amaç gütmeden salt edebiyat namına attığı adımlarla okunması gereken bir yazardır. Hem edebi hem toplumsal hayatın geçmişinden, derdinden uzak kalmadan bugünü temsil etmektedir.

“Evet, yazarları arkadaşım sayarım. Onlarla münasebetimi profesyonelce düzenleyemem. Çağdaşım yazarlarla da dostluğumuza güç katan asıl unsur, onların eserlerinden bana ulaşanlardır zannımca. Peki ya diğerleri? Yani bu dünyadan göçmüş yazarlar? Ya en iyi arkadaşımız, biz onunla tanışmadan ölüp gittiyse? Cemal Süreya’yla teatide bulunmak, Orhan Kemal’le hasbıhal etmek, Oğuz Atay’la dertleşmek iyi olurdu sanki?”

Eserin takdim kısmından yaptığımız alıntı, içeriğine ilişkin sıkı ipuçları veriyor. Çünkü hiç kimseden lafını esirgemediğini bildiğimiz Murat Menteş bu defa hepimizde yer etmiş bazı isimlerin yamacından okuyucularına sesleniyor. Peki, hangi isimler? Farabi, Shakespeare, Dostoyevski, Hacı Bektaş-ı Veli, Nietzsche, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Agatha Christie, Neşet Ertaş, Vonnegut, Orhan Veli, Bukowski. “Zamanda edebi bir seyahat” olarak adlandırdığı serüvenini kaleme alıyor. Yazarlara sorular soruyor, cevaplar yazıyor. Kendisine özgü konuşturma teknikleri ve hepsinin eserlerinden, röportajlarından aldığı kesitlerle içeriği zenginleştiriyor. Sıkmadan, teorik olarak derinlere inmeden meselenin özünü kavramaya yardımcı bilgiler sunuyor. Birbirinden uzak, alakasız görünen muhataplarında tüm insanlığın sorularına cevaplar arıyor.

Her şeyden önce kitap kapağının, iç tasarımın, renk seçimlerinin gayet özenli ve üzerine düşünülmüş olduğunu görüyoruz. Özellikle çizimler ve bir çizgi romana geçiyormuş hissi veren ara sayfalar dikkat çekiyor. Çizer Hakan Karataş, Derde Deva Randevu’yu görerek okumamız konusunda önemli bir etken. Yazının duygusuna, vermek istenilen mesaja hatta bütünüyle eserin gidişatına yön veriyor.

Daha önceki romanlarından alışık olduğumuz orijinal kurmaca mantığına sadık kalsa da her bölümde farklı bir yazarla soru-cevap yapılan, geçişlerde artık çizgilerin konuştuğu bu eseri diğerlerinden farklıdır. Seçtiği isimlerin niteliklerine bağlı olarak duygular, sorular, hatta tema değişir ve buna uygun başlıklar altında konuşulur. Örneğin Farabi’ye mutluluk, ahlak, erdem meseleleri sorulur; Agatha Christie’ye suç, katil, para. Aşk, herkese sorulur. Soruların ortak özelliği ise evrensel konulardan seçme, herkesi içine alan kavramlarla alakalı olmalıdır. Cevaplar da insanların temsil ettiği taraflar olarak algılanabilir. Mesela aşk; Hacı Bektaş-ı Veli’ye sorulduğunda “Aşkın başlıca alameti; hırsı ve öfkeyi yatıştırmasıdır” cevabı gelir, Shakespeare ise “İster büyük isterse küçük olsun bir kimse/Aşkın asıl sözünü dilsiz sükûnet söyler” şeklinde karşılık verir. Aynı karşılaştırmayı mutluluk, politika, iyilik gibi evrensel meselelerde de yapabilme imkânı sunar. Eserin ayırt etmeyen ve bütünü kapsayan eğilimi kazandırma çabası bu bağlamda önemlidir.

Yazarın bir diğer romanı olan Ruhi Mücerret’teki başkarakterin kişiliğinde de birden çok toplumsal kimlik, duygu ve düşüncenin bulunduğunu görürüz. Derde Deva Randevu’daki aynı soruya verdikleri farklı cevaplar, Ruhi Mücerret’in ruhunda barındırdığı çeşitlilikle ve hayatının belli dönemlerinde verdiği “cevap”larla benzeşir. Her iki durumda da ipin ucu insana ve onu insan yapan temel değerlere çıkar. Yine Dublörün Dilemması’ndaki Siperde Perende şiirinde geçen şu dizeler bize aynı kapıyı açmaz mı?

“Kim der ki “Mukadderat sicimi beni bağlamaz”?
Askını, kaskını, maskeni taksan bile…
Namluların nazarı değdiği zaman
Azrail’in menzilinde kim sakarlaşmaz?”

 

Ölüm hakikatinin kuşatıcılığı tüm insanlık üzerinde sabitken aksini iddia etmek olmaz. İşaret ettiği diğer meselelerin de evrenselliği ortadadır: aşk, iyilik, mutluluk. Seçilen isimlerin de tüm insanlık için söyledikleri bir sözü, bıraktığı bir emaneti vardır. Böylelikle dünyanın dört bir yanından seçilmiş aydınların pencerelerinden kendi cevabımıza karar verme fırsatı doğar. Zira insan için dünya, sorular ve cevaplar âlemidir.

Olumsuz sayılabilecek nokta ise zannımızca soruların cevaplarındaki “az ve öz”lükten doğabilecek yanlış yorumlamalardır. Okuyucuyu sıkmamak için kısa tutulmuş olabilir fakat yazarın düşüncelerini tam manasıyla yansıtabilecek mahiyette olup olmama konusunda kaygılanılabilir. Bu konuda eserin takdiminde özenle çalıştığını ifade eder. Fakat her edebi eserde olduğu gibi okurun tasarrufuna bağlı olduğu bir gerçektir.

Bitirirken belirtmeliyiz ki Murat Menteş, oluşturduğu “sentez” karakterleri, üzerinde çalıştığını kolayca anlayabileceğimiz eserleri, dikkati kitaplara çekmeye gayret eden seçimleri, farklı bir amaç gütmeden salt edebiyat namına attığı adımlarla okunması gereken bir yazardır. Hem edebi hem toplumsal hayatın geçmişinden, derdinden uzak kalmadan bugünü temsil etmektedir.

Okumaya ve yazmaya kıymet veren herkese tavsiye edilebilir, ediyoruz. Bilhassa erken yaşta böyle isimlerle hemdem olmasını istediğimiz çocuklarımıza daha verimli ve başlangıç seviyesi için severek öğretecek bir eser önerisidir.