kültür

Edebiyat İyileştirir/ Yoksunluktan Varoluşa

Edebiyat okuruyla var olan bir metindir. Okur, okuduğu romandaki ve öyküdeki karakterin içindeki ruh hali ile hemhal olur, onu içselleştirir. Peki edebi karakterlerin terapi tarafı… Bu mümkün mü? Okurların yazarların dünyasıyla sorunlarına çare bulması… Bunu düşündüren bir kitap yayımlandı yakın zamanda. Psikolog Mine Özgüzel’in yazdığı “Edebiyat Terapi” adlı kitabıyla edebiyatı mesleğiyle nasıl dost hâline getirdiğini, …

Edebiyat İyileştirir/ Yoksunluktan Varoluşa Read More »

Kimlik Kuyusu

 Prof. Dr. Hüsrev Hatemi Tıp doktoru olmakla beraber, biz onu daha çok şiirlerinde ve sosyal olaylara duyarlığından ve tarihe getirdiği ilginç yorumlarından tanıyoruz. Kendisiyle yakın zamanda Dergah Yayınları’ndan çıkan “Kimlik Kuyusu” kitabına dair konuştuk.   -Hüsrev Hocam “ülke bunalımı ve köklerle bağlantıyı kesmede 1. ve 2. Dünya savaşlarının önemli bir payı vardır,” diyorsunuz kitabınızda. Malumunuz …

Kimlik Kuyusu Read More »

https://www.neilburnell.com/galleries#/tranquillity/

Çağdaş İnsanın Kendinden Kaçışı: Hız ve Unutmak

Sevmek için zaman ayırmak gerekir.

Bilmek için zamana ihtiyaç duyarız.

Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz.

Zamanla olgunlaşırız. Lütfen yavaş gidiniz.

Kemal Sayar – Yavaşlık

 

Çağdaş insan için hız, çoktan bir alışkanlığa dönüştü. En hızlı telefona sahip olmak, en hızlı arabayı kullanmak istiyoruz. Kaldırımda yavaş yürüyen insanlara, doğal akışında gelişen ilişkilere tahammülümüz kalmadı. Sonraki adımın ne olduğunu bile düşünmeden, sürekli ¨next¨ tuşuna basar gibi yaşıyoruz. Bunu çağın getirdiği bir şey gibi görsek de hız pek masum değil. Hızlı yaşamaya geliştirdiğimiz bu bağlılık, hayattan ve hızla yaptığımız her şeyden aldığımız hazzı da etkiledi. Hayatında her şey yolunda gitse de içimizde kocaman boşluklarla yaşamaya devam ediyor gibiyiz.

 

“Fransa’da her elli dakikada bir insan ölüyor yollarda. Şunlara bak, hepsi deli bunların, nasıl sürüyorlar. Sokak ortasında yaşlı bir kadını soyarlarken gıkları çıkmayan, tedbiri elden bırakmayan insanlar bunlar. Direksiyona geçince korku morku vız geliyor, unutuyorlar, nasıl oluyor bu?” Kitap, Vera’nın bu hayretle dolu cümlesi ile açılıyor ve okura, hız ile unutma arasındaki ilişkiye dair bir ipucunu da veriyor. Kundera, Yavaşlık isimli kitabında okuru, birbirinden çok farklı zamanlarda yaşamış iki karakterin hayatına dahil eder.  Vera ve anlatıcı ile onlardan iki yüzyıl önce yaşamış bir şövalyenin hayatı yaşama biçimlerinin karşılaştırılması da söz konusudur elbette. Kitabın türü roman olarak ilan edilse de alıştığımız roman türünün özelliklerini taşıyan bir kitap değil bu. Silik sayılabilecek kurgusal bir anlatının içine yerleştirilmiş düşünce tohumları ve düşünsel tartışmalar ağırlıkta. Dolayısıyla Yavaşlık, hiç ironik olmayan bir şekilde yavaş okunmayı talep eden bir kitap. Kitabı soluklanarak, üzerine düşünerek, belki internetten konuyla ilgili yazılan başka metinlere de bakarak okuyabilirsiniz. Eminim, 2 hafta sonra içerisinde ne olduğunu bile anımsamadığımız kitaplardan çok daha kalıcı bir yere yerleşti Yavaşlık ve işaret ettikleri çünkü yavaşlık, unutmanın düşmanı. Kitabı da hızlı tüketmeye alışan, ¨akıcı ve sürükleyici¨ bir okuma deneyimi peşindeki okurları mutsuz edecek derecede bir yavaşlık talebi bu.

Yavaşlık’ta hız ile haz arasındaki ilişkiden hareketle toplumsal eleştiriler yapan Kundera, romanında hıza düşkünlüğümüzü bir unutma çabası olarak yorumlar. Sahiden insanlık tarihinde de kolektif hafızamızda da taşıyamayacağımız kadar kötülük biriktirdik. Biriktirmeye de devam ediyoruz. Bu nedenle hıza tutunduk ve yavaşlıktan kaçıyoruz çünkü yavaşlık, anın yoğunluğunu arttırır; hız ise göz açıp kapayıncaya kadar bizi başka bir duyguya, düşünceye savurur. “Çağımızda unutma arzusu bir saplantı haline gelmiştir, bu nedenle, bu arzuyu tatmin etmek için hız iblisine teslim olmuştur çağımız; kendi anımsamak istemediğini bize anlatmak için hızını artırır; çünkü kendinden bıkmıştır; kendinden tiksinmektedir; belleğin küçük titrek alevini söndürmek istemektedir.”

Hıza tutunduğumuz modern çağda yavaşlığa övgü, aptallık ya da beceriksizlik olarak görülür. Toplum ve başkaları tarafından belirlenen yaşam basamaklarını hızla atlamamız ve iş hayatına atılmamız, sonra da bitmeyen bir tüketim döngüsüne girmemiz ve kariyerimizi başkalarının üzerine hızla basarak yükselme üzerine inşa etmemiz beklenir. Bir an, sessizliğin içerisinde yavaşlamak ve hatta durmak, bireye düşünme alanı yaratacağı ve bu da tüketim döngüsünün dışına taşmasına sebep olabileceği için yavaşlık kötü ve istenmeyen olarak adlandırılmıştır. Halbuki eskiden övgüyle söz edilen flanörler/flanözler, hayatın içerisinden salınarak geçen, ciddi bir entelektüel birikime sahip seyyahlardır. Şimdi ise seyahat uzun check-list’lerin tamamlanması, bir daha açılıp bakılmayacak yüzlerce fotoğraf çekilmesi ve zamanın tüketilmesinden başka bir şeye hizmet etmiyor.

 

Yavaşlık, hedonizm, varoluş, kimliksizlik, bilim, aşk, cinsellik ve ölüm’e dair eleştirel bir deneme, hız dayatmasına karşı bir başkaldırı. Dünyayla, insanlarla ve nesnelerle ilişkimize dair, bizi hıza iten alışkanlıklara ve nelerden kaçıp nelere sığındığımıza dair çarpıcı farkındalık alanları da yarattığını söyleyebiliriz.


Yazının kapak görseli Neil Burnell

Rasim Özdenören’le Çocukluğun Kapısında- 2

“Biz baştan itibaren arkadaş canlısıydık. Okulun açılacağı günü iple çektik, o gece uyuyamadık. Sabah yüzümüzü yıkıyoruz, hala vakit gelmiyor, tekrar yıkıyoruz, gelmiyor. Bir havuzumuz vardı, kaynak suyu akardı. Oradan yüzümüzü yıkar, bahçemizi sulardık. Neticede annemiz kahvaltıya çağırdı, alelacele yedik ver elini okul.”

 

-Peki yakın arkadaşınızı nasıl seçiyordunuz? Şu veya bu değil de neden o?

Ben fıkra anlatmayı, muziplik ve nüktedanlık yapmayı severim. Bunlardan birisi buna karşılık verdiği zaman o nükteye gülen çocuğa içim ısınır sonra ben ona her defasında nükteler yapmaya devam ederim.

 

 -Frekans tutuyor aslında…

Evet tutuyor. O arkadaşla göz göze geldiğimizde ben bir göz kırparım, bu kırpışı anlar. “Ben böyle söylüyorum ama sen inanma, ben şaka yapıyorum” manasında, o da karşılık verir. Kendiliğinden böyle olur. Muhatap anlarsa ne ala, anlamazsa daha da muhabbetim olmaz. İlgiyi kesmem ama ilgimin dışında kalır.

 

-Arkadaşlarınızda ya da kardeşinizle çete gibi kavga etmek, mahalle kavgalarına girmek, aynı çevrede bulunduğunuz insanlarla oynamak gibi olaylara yatkın mıydınız yoksa daha geri mi dururdunuz?

Yatkındık hatta Alaeddin’le biz organize ederdik. Oturduğumuz yerden taşındık. Orada ilkokula başladık. Okuduğumuz okul evimizin karşısındaydı. Şöyle söyleyeyim, bizim bahçe duvarının bittiği yerde okulun duvarı başlardı. Biz okula gitmeyi çok arzulardık. Öğlen paydosunda öğrencileri ayırırlardı; A mahallesine gidecekler, B mahallesine gidecekler dizilirlerdi. Biz de onlara gıptayla bakardık bir gün biz de onlar gibi olacak mıyız diye. Bahsettiğim ilkokulun, Sakarya İlkokulu, üstünde bir kışla vardı. Askerler borazanlarla tabur halinde uygun adım yürüyerek bizim evin önünden geçerlerdi. Ağşama bulgur lepesi ye ha ye ha ye ha!” diyerek melodisi şöyleydi (eliyle masaya vurarak ritim tutuyor) her gün sabah gider akşam dönerlerdi. Evimiz yakın olduğu için yat borusunu, kalk borusunu bizim evden işitirdik. “Lepe” dedikleri, lapa; “ağşama” akşama.

 

-İlk bayram namazını ya da Cuma namazına gidişinizi hatırlıyor musunuz?

Cuma namazını değil ama teravih namazına gittiğimizi hatırlıyorum. Henüz okula gitmiyorduk, 11-12 yaşlarında Sanat Okuluna giden Remzi ağabey bizi götürmüştü. Onunla ilgili bir başka hatıram da var, hala hatırıma gelince gülerim. Sanat Okulunda Fransızca okutuyorlar, Fransızca bir kartpostal var elinde. “Sen okumasını öğrendin mi? Her şeyi okuyor musun?”dedi, “Okuyorum” dedim. “Peki, şunu oku” dedi, kartpostalı verdi bana. Ben de “Carte postale” dedim. Çocuk karnını tuta tuta gülmeye başladı sonra “O Fransızca, ‘kartpostal’ diye okunur” dedi. İlk Fransızca dersimizi de böylece almış olduk. İşte bu çocuk bizi teravih namazına götürdü.

-Kur’an Kursuna gittiniz mi?

Evet, gittik. Elifbadan yukarısına yükselemedik, çok kalabalıktı. O tarihte Kur’an Kursu yasaktı. Sene 1947’den önce. Her yaz gönderirdi annem bizi. Elifba cüzümüz vardı, alır giderdik.

 

-Yasak olan kısım neydi?

Kur’an öğretilmesi.

 

-Yasak olmasına rağmen mi giderdiniz?

Yasağa rağmen giderdik. Bizim hocamız, Hatice hocamız, Allah rahmet eylesin, kapıda bir öğrenciyi nöbetçi tutardı. Mesela o nöbeti ben de tuttum. 5-6 yaşlarındaydık. Bekçiyi polisi tanıyoruz, üniformaları var. Bekçilerin kızıl kahverengi bir üniformaları vardı, polislerin açık mavi forması vardı. “Sokak başında polis veya bekçi görürseniz ‘Geliyor!’ diye içeriye seslenirsiniz” derdi. Benim nöbetimde bir vukuat oldu. İçeriye çok neşeli bir şekilde müjde verir gibi “Geliyor!” demiştim. Hoca bir görev vermiş ama anlamıyorsunuz tabi, ondan. Gidince de “Gidiyor!” diye söylememiz gerekirdi. Ben “Geliyor!” deyince sesler bıçak gibi kesildi. Bu oyun gibi çok hoşuma gitti sonra heyecanla bekçinin gitmesini bekledim. “Gitti!” haberini verince bağırış çağırış tekrar başladı. “İyiymiş” dedim. Sonuçta komut veriyorsun içeriye. (gülüyor)

 

-Çocuk aklı, kimsenin zarar vereceğini düşünmüyorsunuz, olumsuz bir şey algılamıyorsunuz tabi.

Tabi, heyecanla gelsin de “Geliyor” gitsin de “Gitti” diye haber vereyim telaşındayım. O zevki bir de ilkokulda tattım. Şimdi ben saate bakmayı diğer çocuklardan daha erken öğrendim. Başöğretmen hademelerin olmadığı gün diyelim dokuzda zili çalacağız, bana görev verirdi; elime zili alır beklerdim, saat gelince de şevkle şangırdatırdım. Benim şangırdatmamın üzerine bütün sınıflar boşalırdı. “Yahu ben neymişim” derdim. Bizim hademeye çavuş derlerdi, ben çavuştan daha iyi çaldığım kanaatindeydim.

 

-İlerde şu mesleği yapacağım gibi bir hedefiniz var mıydı?

Kendim için öyle bir hayalim yoktu ama etrafta eş dost akraba arasında benim iyi bir hâkim olabileceğim söylenirdi.

 

-Neden böyle düşünürlerdi?

Şöyle açıklarlardı: “Rasim ağırbaşlı, ondan iyi hakim olur.” Ama Alaeddin’e yakıştırmazlardı. Ona daha çok mühendislik, git gel koşuşturmaca işleri. Kafalarındaki hâkim tipi nasıldı bilmiyorum ama öyle derlerdi.

 

-Okulun ilk yılları nasıl geçti? Okumayı çabuk öğrenmek, arkadaş canlısı olmak gibi konularda kardeşinize kıyasla nasıldınız?

Biz baştan itibaren arkadaş canlısıydık. Okulun açılacağı günü iple çektik, o gece uyuyamadık. Sabah yüzümüzü yıkıyoruz, hala vakit gelmiyor, tekrar yıkıyoruz, gelmiyor. Bir havuzumuz vardı, kaynak suyu akardı. Oradan yüzümüzü yıkar, bahçemizi sulardık. Neticede annemiz kahvaltıya çağırdı, alelacele yedik ver elini okul. Üç kardeş canhıraş bir şekilde gittik, sükut-ı hayal, daha okulun kapısı açılmamış. Daha çok erken ama sabredemiyoruz. Kendimizi okulda bulmak istiyoruz. Acaba kapıyı açarlar mı dedik. Çavuş dediğimiz hademe de sağırdı ama şansımızı denedik belki duyar diye. Açılmadı. Neyse açıldığında içerde öğrenciler olacak zannediyorum, bağırış çağırış beklerken üçümüzden başka kimse yok ortada. Birden boşluğa düşmüş gibi oldum, bizimle birlikte okul muhabbetini yapan Talat diye bir çocuk vardı. Babası polisti, Anteplilerdi. Özellikle onun gelmesini bekliyoruz ama ortada yok. Talat da zil çalmasına yakın geldi. “Yahu Talat sen nasıl geç kalırsın” dedik, adamın umurunda değil.

Ha biz neden bu kadar meraklıyız, çünkü ablamızı annem okuturdu, derslerinde yardımcı olurdu. Kulak aşinalığımız vardı yani. Teravihe götürdüğünü söylediğimiz Remzi ağabeyler evlerini bekar genç bir mühendise kiraya verdiler. Mühendis annesine okuma yazma öğretiyormuş, annem dedi ki “Siz de oraya gitmek isterseniz teyzeden izin alalım, siz de gidin.” Bizim de canımıza minnet. O teyzeyle birlikte biz de dersleri takip ettik, teyze bize masallar anlatırdı.

-Okula başlama safhasına kadar anne babanızla ilgili hatırladığınız anılar var mı?

-Babamın atını hatırlıyorum. İlçelere o at sırtında gidip gelirlerdi. O atlar da babamın kendi malı mı beylik malı mıydı tam bilmiyorum.

 

-Tam olarak görevi neydi?

Fen memuruydu, inşaat mühendisi. Arada bizi dairesine götürürdü. Bir gün gittiğimizde simsiyah manyetolu bir telefon gördüm. Daha telefonun ne olduğunu bilmiyorum. Başkâtibin odasında duruyor. Telefon çalınca aniden ürktüm. Beklemediğim bir sesti. Eline aldı ahizeyi, kulağına koydu. Ben dehşetle seyrediyorum, uzaktan uzağa sesini işitiyorum. Benim böyle merakla ve dikkatle baktığımı gören kâtip, Esat Bey amca konuşmasını bitirince “Burada Hakkı Bey’in oğlu Rasim var seni onunla konuşturayım” dedi. Telefonu uzattı, aldım ama ürküyorum. Gaipten bir ses geliyor: “Rasim Bey, Rasim Bey!” Yahu bu neyin nesidir, in midir cin midir, cevap veremedim. Fiilen korktum. Korkmamın da bir sebebi vardı. Olaydan bir süre önce annemle yaşlı bir akrabamızın 15 yaşındaki torununun ölüsünden bahsettiler. Anneannesi ya da babaannesi o çocuğun ölümünü anlatırken “Şöyle benzi sararmıştı, hala kapıdan gelecek sanıyorum” deyince orada da dehşete kapıldım. Gelir de ayağımı kapıp beni çeker mi endişesiyle ayaklarımı yukarıya çektim. Böylesine korku yaşayınca gaipten gelen sesle birlikte hepsi kafama üşüştü ve çok ürkütücü bir durum oldu.

Öte yandan rahmetli Hatice Hoca Hanım’ın evine taşınmışız. Üç katlı bir ev. Üçüncü kat ebeveynin yatak odası, biz ikinci katta yatardık. En alt katta da mutfak, ambar; tuvalet de zemin kattaydı. Annem gelen erzakları kilere koyup kapatmış. Belirteyim o dönemde bile biz hiç açlık, kıtlık çekmedik. Her şeyimiz hükümet tarafından tedarik edilirdi. Annem, zemin kata inmiş, yukarı çıkarken kilerin lambasının yandığını görmüş. “Gittim, dışarıdaki düğmeyi çevirip kapattım.  Yukarıya çıkarken baktım yine yanıyor. Söndürmedim mi acaba diye tekrar gittim kapattım.  Merdivenlerden çıkarken baktım tekrar yanıyor. Sabahleyin oraya indiğimde kilerin ortasına koyduğum pirinç çuvalı dolu değildi. Ağzına yakın kadar doluydu ama taşacak değildi” diyor. Etrafta pirinçler dökülmüş, saçılmış pirinçleri görünce yardımcımız Sultan Bacı’ya sesleniyor. Niye döktüğünü soruyor, Sultan Bacı da “Ben dokunmadım” diyor. Peki evde kim var dokunacak, hiç kimse yok. Biz çocuklar zaten korkuyoruz aşağı inmeye. Daha sonraki anlatmalarında annem “O pirinçten komşulara tas tas dağıttım, annemlere götürdüm, herkese dağıttım. Neredeyse savaş boyunca o pirinç eksilmedi” diyor. Böyle de bir pirinç maceramız var.

Telefonu aldığımda duyduğum gaipten gelen ses, ölünün bacağımı çekeceğini düşünmemin korkusuyla birleşti.

 

-Bir korku sekansı yaşadınız yani. Peki, aklınızdaki anne ya da baba figürü nasıldı?

Annem otoriter bir kadındı. Söylediğini mutlaka yaptırmak isterdi. Yapmak istemediğimiz zaman da tehdit ederdi.

 

-Yalnızca size karşı mı böyleydi?

Herkese karşı baskın bir karakterdi. Zaman zaman annemin ağzından şu cümleyi işitmişimdir: “En zayıf erkek bile en kuvvetli kadından daha kuvvetlidir.” Annemin vecizesi, kim bilir kimden işitti.

 

-Diline pelesenk olmuş başka söylemleri var mıydı?

-Bize isimler yakıştırırdı. Hoşumuza gidecek isimler değil. (gülüyor) Yapılmaması gereken bir şey olduğunda yahut istemediği bir şey takma isimlerle hitap ederdi. Elini sakınmazdı mesela.

 

-Ya babanız?

Babamız tam tersine çok sabırlı, naif, mülayim, sevecendi. Babam 40 yaşından sonra evlenip baba olduğu için işin kıymetini bilirdi. Mesela leblebi getirdiğinde hemen dağıtmaz, yere serper “Haydi bunu ağzımızla toplayalım” derdi. Hep beraber üç kardeş ve bir baba, annem yok ortada.

Babam ses taklidi yapardı. İstanbullu olduğu için Maraş şivesine, yemeklerine hiç alışamadı. Annem içli köfte ya da çiğköfte yaptığında yemezdi. Israr edilince şöyle bir ağzına koyar, azıcık ısırırdı. “Hükümet zoruyla yenir ancak” derdi. Bulgur pilavını da yemezdi, çok sonraları bulgur pilavının üzerine ayrıca tereyağı eritip yedi. Evde iki çeşit yemek yapılırdı, babamın yemekleri ayrı bizimki ayrıydı.

 

-İlkokul bitinceye kadar Maraş’ta mı kaldınız?

İlkokul ikinci sınıftan üçe geçinceye dek yani 1949’a kadar Maraş’ta kaldık. Oradayken cambazlar gelirdi, ip cambazları. Üç kişilik bir ekipleri vardı; bir kız, bir esas cambaz ve esas cambazın delisi. Onları seyrederdik sonra evimizin bahçesine gelince bir incir ağacımız vardı, dalları üzerinde cambazlık yapardık. Bir de yine iki ağaç arasına kendir gererdik fakat kendirin diğer ucu dala bağlandığı için üzerine çıkınca dal eğilirdi, biz de dengeyi koruyamazdık. Maraş’ta cambazlara kendirci denirdi, herhalde iplerini kendire benzettikleri için.

 

-Bir oyuncağınız var mıydı? Mesela çamurla, suyla oynar mıydınız?

Suyla oyunu daha sonra oynamaya başladık. Bir tatilde bağa gittiğimizde bizim teyze oğluyla bir ağabey -bizden 10-12 yaş büyüklerdi- çamurdan köprüler yaparlardı. Biz de onlarla oynardık.

 

-Beslediğiniz hayvan var mıydı?

Kedimiz vardı. Kuşlara kapan kurmasını öğrenmiştik, kalburun altına yem koyardık kuş gelip o yemleri yiyeceği sırada çekince içinde kalırdı. Kuşu tam elimizde tutacağımız sırada kaçardı zaten, zapt edemezdik. Böyle bir iki defa yapmışızdır.

Bahçemde Fil Olabilir; Savaş Asla Olamaz!

Morpurgo’nun yazarlık gücü; savaşı tüm gerçekliğiyle sunarken, onun karşısındaki yaşamsal detayları öne çıkarmasında, küçük mutluluk anlarının savaşa karşı koymadaki büyük etkisini atlamamasında. Vahşeti olgu olarak yansıtıp, çirkin detaylarla oyalanmamasında, buna karşılık filin patates sevgisini, kardeşlerin basit sataşmalarını, candan kucaklaşmalarını mimarisinin fil ayakları kılmasında. İnsani derinliği ise, bir Britanyalı olarak, Britanya’nın sorumlusu olduğu, tarihin en vahşi bombardımanlarından birinde tarumar edilen Dresden’den yana olup onu yasını tutmasında.

 

Bhopal felaketi, Dresden bombardımanı, Zilan deresi katliamı… hiç duydunuz mu? Peki ya Çernobil, Pearl Harbor, 11 Eylül…? Neden ikinci grup birincilere oranla zihnimizde daha diri, daha taze, daha bilindik? Trajediler bile yarışıyor maalesef dünyamızda, onlara bile el atıyor güç odakları. Hele bir de tarafsanız; pis naziler dünyayı mahvetmişken sivil Almanlardan nasıl bahsedersiniz, pis kızıllar milli birliğimizi bozarken gariban Rus halklarından söz etmek de neyin nesi? Japonlar Çin’e ve civardaki tüm Asya ülkelerine vahşice saldırırken Hiroşima ve Nagazaki’yi “gerekli tedbirler” kapsamına almayıp da ne yapacağız?

Neyse ki direnen, vicdanı her şeye rağmen körelmeyen, düşmanın ne olduğunu anlamakta zorlanıp, tanımı için defalarca sözlüğe bakıp duran güzel insanlar, gerçek dünyalılar da var aramızda.

Çocuk Edebiyatı en duyarlı edebiyat dalı olduğundan ve dünyanın dönmesi için çocukluğunu unutmayan koruyan yetişkinlere ihtiyaç duyduğumuzdan savaş ve düşman da yerini almıştır neşeli şarkılar ve mutlu düşler bahçesinin öte yanında. Savaş zamanında ne işe yarar merhamet, çocuklar ayakta kalıp ayak altında kalmamak için ne yapar? Düşmanı öğretmen kılmamak, ona dostça davranmak nerede yetişir? Temiz sayfa açma azmi nasıl hasat edilir? Bu ve bunun gibi yaşamsal değerdeki soruların peşine düşer Britanya’nın en nitelikli ve verimli yazarlarından Michael Morpurgo. Onun kitaplarında hayvanlar insan savruluşunun belleği olarak sağda solda; cephede, sahilde, evde, tarlada ve bahçede dolanıp dururlar.

Binicisi Alman olduğunda da, İngiliz olduğunda da insan ve yük taşır atlar, bakıcısı Rus olduğunda da, Japon olduğunda da patates yer filler, üstelik savaş ve barış nedir bilmeden yaşamaya çalışır ve başaramazsa ölür tüm hayvanlar.

Anne yaşlılar bakım evinde çalışan bir hemşiredir. Oğlu Karl, kısıtlanmamış tüm çocuklar gibi etrafını rüyalar ülkesine çevirme gayretiyle koşar, oynar ve durmaz! Arkadaşlarını  peşine takıp yaşlıların ölümle nişanını bozacak güzellikler saçarlar etrafa. Bir gün, dışarıdan yaşlı ve hasta görünen ama içinde insanlığı kurtaracak değerde anılar barındıran Lizzie ile  kırk yıllık ahbabı gibi laflarken yakalanır annesine. Lizzie’nin fil hikâyesine inanmayan annesine! Çocuklar şıp diye anlar neyin gerçek neyin yalan olduğunu, savaş mesela; külliyen yalan! Lizzie’nin çocukluğunu kuşatıp savaş günlerinde nefes almalarını sağlayan güzelim Marlene’nin, hani şu muhteşem Mavi Melek filminin başrol oyuncusu Marlene Dietrich’in adaşı filin ders diye okutulacak hikâyesi Karl olmasa ne annesine ulaşacaktı ne de biz okurlara.

Savaş gelmeden kokusu gelir önce, fay hattı kâh baba oğulu ayırır birbirinden, kâh amca yeğeni. Kırk yıllık komşular önceleri zorlukla heceleyerek dü-dü-düş-ma-ma-man derler birbirlerine sonra da düşmancadan başka dil konuşmaz olurlar. Mazinin yozlaştırıcı etkisine kısacık paragrafta çarpıcı bir şekilde yer verir yazar. Almanların yenilmiş olması, Alman milletinin yoksul ve güçsüz düşmesi, kifayetsiz muhteris Hitler’in büyük bir kurtarıcı olarak parlamasına neden olur. Onun tüm dünyaya delice meydan okumasını kitaptaki Manfred enişte gibiler kahramanlık sanırlar. Savaş güçlü bir tersine çeviricidir: “Öldürmeyin, savaşmayın!” diyenler hain diye damgalanır, çocuklar ölmesin diye çırpınanlar kodeslere tıkılıp, üç öğün dayakla mükâfatlandırılır. Lizzie’nin annesi savaş karşıtı, hayvanat bahçesi çalışanı orta yaşlı bir kadın olarak önce bu vahşi bağnazlıkla mücadele eder, sonra biricik sevgilisi kocasını istemeye istemeye savaşa gönderir. Mutti ve Pappi diye söz edilir onlardan kitapta, isimleri ve milletlerinden öte anne ve babadır onlar. Marlene de savaşın başladığı ve yakında bombalarının kokusunun çıkacağı sularda gelip oturur, kitabın ve gönlümüzün baş köşesine. Hayvanları ya bombalar öldürecek ya da ona arkadaşlık edenler. Üçüncü şıkkın imkânını zorlar anne ve resmi onayı, amir iznini de alarak fili peşine takıp bahçeye getirir.

Marlene’ye havlayıp rahatsız eden köpek, huzursuzluğunu gidermek adına çıkılan dolunay yürüyüşü, yolda karşılaştığı köpeğin peşinden trompetvari sesiyle gürleyip koşan Marlene, onun sesine karışan kahredici siren sesleri ve iki gün boyunca binlerce kez bombalanan güzelim Dresden şehri. On üç Şubat’ı unutma, unutturma! Yola çıkmışken, geriye dönüp cehennem yeri şehirlerine kısa kısa bakmaktan ötesini yapamazlar. Yurdumuzu koruyoruz yalanıyla milyonları seferber eden savaş on milyonları yurtsuz annesiz babasız kardeşsiz ve evlatsız bırakır.

Morpurgo’nun yazarlık gücü; savaşı tüm gerçekliğiyle sunarken, onun karşısındaki yaşamsal detayları öne çıkarmasında, küçük mutluluk anlarının savaşa karşı koymadaki büyük etkisini atlamamasında. Vahşeti olgu olarak yansıtıp, çirkin detaylarla oyalanmamasında, buna karşılık filin patates sevgisini, kardeşlerin basit sataşmalarını, candan kucaklaşmalarını mimarisinin fil ayakları kılmasında. İnsani derinliği ise, bir Britanyalı olarak, Britanya’nın sorumlusu olduğu, tarihin en vahşi bombardımanlarından birinde tarumar edilen Dresden’den yana olup onu yasını tutmasında.

Tragedyalardaki baht dönüşü sayılabilecek hamlesini yapıyor ve annenin çocuklarını bin bir güçlükle motive ederek ulaştırmayı başardığı Manfred enişte Lotti teyzenin çiftliğinde akrabalarını değil şehirlerini bombalayan askeri bulduruyor yazar. Yanlış olmasın; bombalayan bizzat o asker değil, sadece rotayı tespit eden asker o! Zaten bombayı da uçak bırakıyor, uçağın bırakmasını düğmeler sağlıyor. Asker sadece düğmeye basıyor!

Gerilim çok fazla yükselmiyor, şehrini yakan, yıkan kişiyi bulmuş savaş karşıtı anne ve karşısında n’olmuş dercesine bakan genç bir asker. Nasıl yaparsın? Almanların yaptığı gibi! Nasıl yakarsın? Böyle olacağını bilmiyordum! Ne olacağını sanıyordun? Luftwaffe’lerin Londra’da yaptıkları gibi! Anne sendeliyor adeta, Rusya’da savaşan kocasının farklı bir suç işlemediğini düşünüyor bir an. Emir komuta zincirinin esas olduğu orduda karacı makineyle ateş ederken, havacı  bombaları bırakıyor. Ama Dresden ne yaptı? Sorusuyla ilgilenmez asker kafası, Londra’ya karşılık Dresden diye bakar. Nazilerin yenilmesi için milletinin mecalsiz bırakılması diye strateji belirler. Saf akıldışılığı, boş bulunsanız makul zanneder başınızı sallarsınız. Eğer tarafgirlikle körseniz, düşman dedektörünüz sürekli mesaideyse tıpkı tarih boyunca milyonların yaptığını yaparsınız.

Askerin ismi Peter, Hıristiyanlığın kutsal karakterlerinden Petrus’un çeşitlemelerinden biri. Alman da olabilir, İngiliz de, Kanadalı da olabilir, Rus da. Sanki bu ortak paydayı temsil ediyor mecburi asker Peter. Karl, incelmiş buzu kırıp gölün sularına düştüğünde canla başla didinip onu kurtaran Peter. Hikâyeyi anlatan yaşlı Lizzie’nin gençken kalbini çalan Peter. Gönlünün tortusuyla kendisini  düşman sayan annenin, sonrasında üçüncü evladı olmayı başaran Peter.

Kanadalı havacı askerle genişleyen Alman aile için Alman askerleri tehdit haline gelir. Yol boyu fil Marlene’nin cazibesi Karl’ın oyunbazlığı ve pratik zekalarıyla savuşturmayı başarırlar, anne tarafından İsviçreli olan Peter’in kırık Almancası da işe yarar elbette. Kitaptaki tek aristokrat olan kontes, yazarın hamleleriyle bilge bir kadın olarak savaş zamanlarını dengelemeyi başarır. Malikanesine yolda kalanları sorgusuz sualsiz alan ve onları ısrarla insan olarak gören, zaafları devreye girmesin diye soru da sormayan kocaman bir kalp!

Pusula, fil Marlene’den sonra insan olmayan en önemli karakter! Anlatıcı yaşlı Lizzie, bugünün çocuk Karl’ına verirken, savaş zamanında asker Peter Lizzie’nin kardeşi Karl’a verirken, Karl, Marlene’nin üzerinde gösteri yaptığı sırada düşen pusula kontesin yardımcısı Hans’ın eline geçerken ve tek bir harf farklılığından dolayı Alman, İngiliz (aslında Kanadalı) dost düşman olurken.

Eylem ve karşı eylem: Hans’ın çiğ vatanseverliği  kontesin kemalatına ve basiretine tosluyor. Biraz ahde vefa biraz yarım elma gönül alma, biraz da üstü örtük korkutma ile gelen komutanı gönderip misafirlerini mecburen uğurluyor. Üstelik başsız kalan, neredeyse yetimler korosu diyeceğimiz çocuklar korosunu da aileye emanet ederek.

Kitabın başında savaşın kokusu geliyordu uzaktan, sonunda da batıdan ve doğudan gelen askerlerin ortada buluşmasıyla savaşın sonu beliriyor, ateş etmeyen tanklar bile yerine göre insana barışı düşündürtebiliyor.

Ama Marlene öyle düşünmeyip koştukça koşuyor ve bilinmezi kucaklıyor. Ta ki her şey düzelene kadar. Pappi esir düştüğü Rusya’dan dönene, Peter ve Lizzie evlenip Kanada’nın barışçıl vahşi doğasına sığınana kadar. Bir Fransız sirkinde gösteri yapan Marlene, fil hafızasını ispatlayıp yirmi küsur yıl sonra Peter ve Lizzie’yle selamlaşana, kucaklaşana kadar.

Savaş zamanında epeyce işe yarayan, insanca nefes aldıran çocuksu oyunbazlığın, gerçeküstü cesaretin, bağışlama ahlakının hem barışı kurtarıp hem de savaşı mahkum edecek gücünden her okuyan emin olana kadar. İnsanlık ufkunda hiçbir işe yaramayan savaş bir daha kafasını hiç kaldırmayıncaya kadar!

Ebemkuşağı

Ne yazık ki insanı bedbin ve bezgin hale sokan bu mekânlar, şehirlerimizi yağ lekesi gibi işgal etmiştir. Belki de ihtirasıyla hükümran olmuşların ve yetkisini ganimete çeviren tamahkârların mimarlık ve şehircilik anlayışı sonucu, insan doğasına aykırı, muhayyilesini körelten mekânları modern hayatın sığınakları olarak pazarlaması ile başlamıştır hikâye. Şehirler; içinde yaşayanların zihinlerini enkaza çevirecek şekilde, adeta üstü açık hapishaneler gibi inşa edilmişlerdir. Unutulduğunu unutan adam, bir an durdu ve sessizce terennüm etti hüküm cümlesini; Bu mekânlarda gözünü açan kuşaklardan sevda ehli ustalar çıkmaz.

 

Unutulduğunu unutan adam, sırtındaki ağırlıkları taşıma becerisini güçlendirmek için çıktığı uzun bir yürüyüşte halini tarif edecek cümleyi arıyordu. Halini başkalarından önce kendine tarif ederek ikna etmeliydi.  Çünkü yürümek, insanın kendini keşfetmek için yaptığı iyi-kötü her ne varsa muhasebeleştirmek ve aynı zamanda kendisiyle barışık olmaya vesile olduğu bir eylemdi. İnsanın şehir hayatında en çok ihmal ettiği şey kendisiydi.  Süre giden hayat, kendine kalma, düşünme, idrak ederek irade koymasına engel olacak şekilde kurgulanmıştı. Böyle bir hayatı kurgulayanların en önemli başarısı, buna göre yaşayanların seçimlerini kendilerinin yaptığı duygusuna sahip olmalarını sağlamaktı. İkamet edilen mekânlardan, maişetini temin ettiği ve mesleğini icra ettiği her yer, her şey sanki kendi seçimiymiş gibi zorunlu ve sevimli gösteriliyordu. Bütün bunları elde edebilmesi için katlandığı zorlukları makul saymayı olağanlaştırarak bilinçaltına işleyecek bir hayat tarzı modernlik başlığı altında sunuluyordu.  Üretim ve tüketim alışkanlıkları yine bu mekânların içerisinde süren hayatların mutluluk reçetesi kıvamında sürdürülüyordu.  Böyle bir döngü, şehirlileri sürekli reçete almaya mecbur tutma sonucunu doğuruyordu.  Oysa gözünü toprak damda açıp, beton binalarda kapatan insan için ömür, iki yağmur arasında ebemkuşağı görme arzusu uğruna tahammül ve katlanma süreciydi.  Unutulduğunu unutan adam, umursamadığı şeyleri düşündükçe akla ziyan cümlelerin kendini umarsız bıraktığını fark etti ve zihnine çeki düzen vererek yürümenin tarifini bir kez daha kendine telkin etti.

Yürümek, dolaysız, doğrudan bir eylemdir.  Karar verir ve yola koyulursunuz.  Tereddüt, kulağınıza dişil bir tonda fısıldayan Brütüs’tür. Umursamazsınız.  İlk adımdır önemli olan, siz adımı atarsınız, sonrası zamana, zemine, güneşe, buluta, yağmura ve coğrafyaya kalmıştır.  Yol yoldaşla menzile varır. Yoldaşınız, başınızdır. Gözlerinizle tanık olduğunuz ve muhteşemliğini doğallığından alan çevre, başınızın içindekini yekûnuyla birlikte alır ve sizi bir serüvene sürükler. Biraz da bu yüzden yürümek, bir süreliğine de olsa arkada bıraktıklarınızdan pişmanlık duymadığınız bir yola düşmektir. Serüven başlamıştır.

İnsan, hayata tutunma melekelerini körelten, hayatı, sürekli rakamlarla tarif ve mahkûm eden zihniyetin ürettiği mekânlardan çıkarak, doğal, yani insani olan duyguların yeşerdiği coğrafyaya, mevcuduyla ve kayıtlardan azade bir halde iltica etmelidir.  Aksi durumda, hayatın anlamını, sorgulama iradesini kullanmadığı organ gibi işlevsiz bıraktığı için köreldiğinin farkında olmaz. Ne yazık ki insanı bedbin ve bezgin hale sokan bu mekânlar, şehirlerimizi yağ lekesi gibi işgal etmiştir. Belki de ihtirasıyla hükümran olmuşların ve yetkisini ganimete çeviren tamahkârların mimarlık ve şehircilik anlayışı sonucu, insan doğasına aykırı, muhayyilesini körelten mekânları modern hayatın sığınakları olarak pazarlaması ile başlamıştır hikâye. Şehirler; içinde yaşayanların zihinlerini enkaza çevirecek şekilde, adeta üstü açık hapishaneler gibi inşa edilmişlerdir. Unutulduğunu unutan adam, bir an durdu ve sessizce terennüm etti hüküm cümlesini; Bu mekânlarda gözünü açan kuşaklardan sevda ehli ustalar çıkmaz. Yunus, Itri, Dede Efendi, Fuzuli, Baki, Pir Sultan, Dadaloğlu ve adını sayamadığı çok ustalar geldi dilinin ucuna. Mesela, Köroğlu’nun sığınağı dağlardı, Fuzuli, Mecnun’a çöllerde söyletti ah’ını.  Acaba, dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Babil’e asma bahçeleri yapacak usta olmadığı için mi yaptıran kral çıkmıyor, yoksa bilge krallar yeryüzünü terk mi ettiler? Aşk’ın, erbabı o güzel insanlar, o güzel atlara binip de gittiler mi?

İnsanımızın sığınak kavramı değişti. Artık sığınak kavramı, ikamet edilen, birbirinin benzeri ve geometrik mekânlar olarak belletilmiştir. Bu mekânlar, insanın arş’a yükselme duygularına set çeken, gökyüzünün azametini gölgeleyen, içindeki karabasanı çoğaltan ve sanki bir el tarafından bakanları hipnoz edecek şekilde günümüz insanının zihnini kuşatmıştır. Yürüyüşünü gerekçelendirmeye devam etti. Başın bedene isyanı da, başka sığınaklar arama isteğini gerçekleştirmesi de kendisini tutsak eden sığınakları terk etme isteği de bu yüzden yürümeyi özgürlüğe kaçmak eylemi olarak zorunlu kılmıştır.  Yürümek, aynı zamanda, gündelik hayatında yaşadığı bütün halleri elden geçirme, tefekkür ve muhasebe etme, kısaca olanları ve olması muhtemelleri zihinden geçirme fırsatıdır.  Atilla İlhan’ın bir romanında kahramanına söylettiği “Uykusuz geceleri hüküm geceleri değil mi?” sorusuna gündüz verilen cevapları da kapsar. Keşke li cümleler ve hayıflanmalar temiz, oksijeni yoğun olarak hisseden ve tam zamanlı çalışan akciğerlerin beyne gönderdiği olumlu sinyallerle bellekten sessizce tahliye edilir. Ruh dinginliğine geçme, kanatlarınızın olduğunu hissetme, bir tür arş’a tırmanma heyecanına ulaşırsınız.  Çünkü güneşe yürüyenin endişesi ve hesabı olmaz. Renk cümbüşü altında, Saka kuşunun, Üveyik’in Sığırcık’ın, Serçenin, Hüthüt kuşunun mahrem cilveleşmelerine davetsiz tanık olmanın yerini hiçbir şey dolduramaz. Leyleğin zarif, naif, gökyüzünün maviliğini çizmeden, örselemeden adeta tablonun mütemmim cüzü-tamamlayıcı parçası- gibi süzülmesinin bakan gözün sahibinin yüreğinde hangi duyguları harekete geçirdiğini her gün ikamet ettiği mekânlarda kaç bekerel radyasyona maruz kalanlar bilemez.  Bütün duydukların, gördüklerin ve hissettiklerin hayat bilançosunda yer alır ancak rakamlarla ifade edilmez.

O yüzden yürüme eylemi, her insan için özel ve kendine has duyguları hücrelerine kadar hissetme, kendisiyle hemhal olma, bir başka söyleyişle içine yapacağı yolculukla arınmadır. Hasılı, şair bu durumu bir mısrası ile

“Yürümenin dışındaki bütün eylemlerin adı kaçış, kaçış, kaçıştır.” * diye özetlemiştir.

*Göğekin, İlhami Çiçek

Türk Düşünce Dünyasında Bir Basamak: Hilmi Ziya Ülken

Aydın bir ailenin çocuğu olan ve bu şekilde yetiştirilmeye çalışılan Hilmi Ziya Ülken 3 Ekim 1901 yılında İstanbul’da doğar ve sırasıyla Tefeyyüz Mektebi ve İstanbul Sultanisi’nde okuduktan sonra 1918 yılında girdiği Mülkiye Mektebi’nden 1921 yılında yüksek bir derece ile mezun olur. Aynı yılın sonbaharında, girdiği sınavı kazanarak, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Beşeri Coğrafya Kürsüsü asistanlığına atanır. Devam eden süreçte bir yandan Coğrafya Bölümü’ndeki asistanlığını sürdürürken bir yandan da Felsefe Bölümü’ndeki dersleri takip ederek Sosyoloji, Felsefe Tarihi ve Ahlak sertifikaları almaya hak kazanır. Liselerde coğrafya, sosyoloji ve felsefe öğretmenlikleri yapar. 1932 senesinde daha önce yayınladığı “Umumi Sosyoloji” ve “Türk Tefekkür Tarihi” kitaplarını okuyup çok beğenen Mustafa Kemal Atatürk tarafından Ankara’ya çağrılan Hilmi Ziya Ülken, Atatürk’ün isteği doğrultusunda, sonrasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde vereceği derslere katkısı olacağı fikriyle araştırma yapmak üzere Almanya’ya gönderilir.

 

Hilmi Ziya Ülken’i Tanımak

Türk düşüncesinin şahsına münhasır ismi Hilmi Ziya Ülken’i, Yücel Bulut “velûd bir yazar ve çok yönlü bir düşünce adamı” olarak tanımlamakta. “Gerçekten de, Hilmi Ziya, eser vermeye başladığı 1910’lu yılların sonlarında başlayan ve 1974’teki vefatına kadar süren yarım asrı aşkın süre içerisinde edebiyattan felsefeye, psikolojiden coğrafyaya, mantıktan sosyolojiye kadar pek çok bilim dalında onlarca kitap yüzlerce makale telif etmiş, çeviriler yapmış, ulusal ve uluslararası sosyoloji ve şarkiyatçılık kongrelerinin tertibinde etkin rol üstlenmiş, tebliğler sunmuş, dergiler çıkarmış çeşitli dergi ve gazetelere yazılarıyla katkıda bulunmuş, felsefe ve sosyoloji dernekleri kurmuş, birçok farklı şehir ve lisede -felsefe, sosyoloji, ahlak, psikoloji, mantık, tarih, coğrafya vb. derslerde- hocalıklar yapmış, edebiyat alanında yalnızca eleştirel yazılar yazmakla yetinmeyerek bizzat edebî eserler kaleme almış, resim yapmıştır.”[1]

Aydın bir ailenin çocuğu olan ve bu şekilde yetiştirilmeye çalışılan Hilmi Ziya Ülken 3 Ekim 1901 yılında İstanbul’da doğar ve sırasıyla Tefeyyüz Mektebi ve İstanbul Sultanisi’nde okuduktan sonra 1918 yılında girdiği Mülkiye Mektebi’nden 1921 yılında yüksek bir derece ile mezun olur. Aynı yılın sonbaharında, girdiği sınavı kazanarak, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Beşeri Coğrafya Kürsüsü asistanlığına atanır. Devam eden süreçte bir yandan Coğrafya Bölümü’ndeki asistanlığını sürdürürken bir yandan da Felsefe Bölümü’ndeki dersleri takip ederek Sosyoloji, Felsefe Tarihi ve Ahlak sertifikaları almaya hak kazanır. Liselerde coğrafya, sosyoloji ve felsefe öğretmenlikleri yapar. 1932 senesinde daha önce yayınladığı “Umumi Sosyoloji” ve “Türk Tefekkür Tarihi” kitaplarını okuyup çok beğenen Mustafa Kemal Atatürk tarafından Ankara’ya çağrılan Hilmi Ziya Ülken, Atatürk’ün isteği doğrultusunda, sonrasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde vereceği derslere katkısı olacağı fikriyle araştırma yapmak üzere Almanya’ya gönderilir. Yaklaşık bir yıl sonra geri çağrılan Ülken, doçent unvanı ile İstanbul Üniversitesi’ndeki çalışmalarına devam eder. Ülken, bu süreçte oldukça yoğun bir yayın hayatı sürdürür. İstanbul Üniversitesi’nde ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde görev yapar. 1960 ihtilali sonrasında İstanbul Üniversitesi’ndeki görevinden uzaklaştırılır. AÜ İlahiyat Fakültesi’ndeki öğretim üyeliği görevi ise emekli olduğu 1973’e kadar devam eder. Üniversiteden emekli olduktan kısa bir süre sonra da 5 Haziran 1974 tarihinde İstanbul’da vefat eder.

Yaşadıklarının Işığında Ülken’in Fikir Dünyası

Hilmi Ziya Ülken engin bir bilgi birikimine, bitmek bilmeyen bir çalışma azmine ve kendisini bilime, felsefeye ve fikir üretmeye adamış bir ömre sahip, Türk düşünce tarihinin en önemli isimlerinden birisi kuşkusuz. O, “Osmanlı İmparatorluğu’nun eski günlerine dönme arayışlarının bir türlü uç vermediği yıllarda öğrenim görmüş ve deyim yerindeyse, Cumhuriyet’in fikir ve düşünce hayatının neredeyse yarım yüzyılını adeta tek başına doldurmuş bir düşünce insanıdır.”[2] Hayri Bolay, Hilmi Ziya’yı etüt ederken iki noktanın gözden uzak tutulmaması gerektiğini söyler. “Bunlardan ilki; onun hem yaşam tarzında hem de bilimsel kişiliğinde asla basitliğe düşmediği; diğeri de, birey ve toplum hayatında yer tutmuş olan değerlerle çatışmadan kesinlikle kaçındığı ve bilimselliği her şeyin önünde tutmasıdır.”[3] Ömrünü felsefe ve bilim üzerine düşünmeye adamış olan Hilmi Ziya Ülken, siyaset ile kurduğu mesafeli ilişki bakımından da fikir hayatımızda farklı bir yerde durur. Onun kişisel düşünce hayatındaki dalgalı ve değişken fikirlerinin sebebi de sürekli yeni şeyler öğrenmesi, farklı alanlara duyduğu ilginin hiçbir zaman bitmemesidir. Ülken, hayatının muhtelif dönemlerinde farklı fikirleri benimsemiş ancak hiçbir zaman savunduklarında despotizme varacak seviyeye ulaşmamıştır.

“Hilmi Ziya Ülken’in sık sık çizgi değiştirdiğine ilişkin kimilerince nazik bir şekilde, kimilerince ise küçümseyici bir tarzda ifade edilen yaygın bir kanaat vardır. Hatta bu kanaat, özellikle, 1951 yılında yayınladığı Tarihi Maddeciliğe Reddiye sonrasında “döneklik” suçlamasıyla birlikte dile getirilip Hilmi Ziya Ülken bir kenara itilmeye çalışılmıştır. Felsefi yöntemler veya felsefi ekolleri konusunda geçirdiği söz konusu değişimler, Yirminci Asır Fizolofları’nın önsözünde bizzat yazarın kendisi tarafından dile getirilmiştir. Hatta eserin planının da, kendisindeki bu değişimlere paralel olacak şekilde idealizmden materyalizme doğru olduğu ifade edilmektedir. Kendisi bundan gocunmamaktadır, hatta bu değişimleri kişisel olarak kemale ulaşma arayışının bir gereği olarak niteliyor gözükmektedir.”[4]

 Hilmi Ziya’nın yaşadığı dönemin koşulları göz önüne alındığında, onun fikir hayatındaki bu farklı sularda yüzüyor olması durumu netlik kazanacaktır. Osmanlı’yı görmesi, ardından Cumhuriyet Türkiye’sini yaşaması, Atatürk dönemi politikalarıyla birlikte Atatürk’ten sonraki devlet politikalarına da tanık olması, darbelerle yüzleşmesi, üniversiteden uzaklaştırılması gibi sebepler, onun düşünsel hayatına mutlaka etki etmiştir. Ülken’in, Doğu ile Batı arasına sıkışmış olan ve kendisini ne tam Doğulu ne de tam Batılı olarak tanımlayabilen bir coğrafyada var olması, fikir evrenine de derinden nüfuz etmiş ve onu bu toplumun problemlerini çözme noktasında harekete geçmeye sevk etmiştir. Ortaya koyduğu çalışmalarda, büyük ölçüde bu düşüncenin izleri görülür. Pek çok Cumhuriyet aydını gibi Hilmi Ziya Ülken de Doğu ile Batı arasında bocalayan toplumun meselelerine kulak vermiştir. Batı ile Doğu’yu anlamaya çalışmış, bu iki farklı medeniyet arasında bir köprü kurarak Türk düşünce geleneğini oluşturmak istemiştir. Tıpkı Türkiye gibi Hilmi Ziya da ne Batılı, ne de Doğulu olabilmiştir. Onun yapmaya çalıştığı bu iki medeniyet arasında bir tercih yapmak değil; iki medeniyeti kaynaştırmak ve toplum için en doğru olan sonuca ulaşmaktır. Türk fikir hayatının en önemli yapıtlarından biri olan Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi’nde Hilmi Ziya Ülken, Doğu ile Batı arasındaki karşıtlığı şu şekilde ele alır:

“Modern kültür karşısında kulaklarını tıkayanlarla onun köklerine inmeyi istemeyen ve yalnız yemişlerini devşirmekle işin çözülebileceğini sananlar ya da kültürü medeniyetten ayırarak, eski ile yeniyi, nasyonal ile enternasyonali, Batı ile Doğu’yu, kısaca iki ayrı dünya görüşünü hem ayırmak hem uzlaştırmak kabil olacağını sananlar, hatta kültür ve medeniyet ikiliğini kaldırmak için modernleşmeyi yalnız şekilde, teknikte ve ekonomik gelişmede gören ve bunun derin bir kültür paradoksunun sonucu olduğunu, bu kültür paradoksunun asıl modern kültür seviyesine erişmedikçe ve bu faaliyete katılmadıkça elde edilemeyeceğini anlayamayanlar arasında yalnızca derece farkı vardır. (…) Kültür ve medeniyet ikiliğine gelince, bu yapma ve gerçekten uzak görüş, iki ayrı dünyanın aynı zamanda yan yana yaşayabileceğini sanmaktan ileri gelen bir yanlışlığın kurbanı olmaktadır. Böylece ne milletlerarası kültürün içeriğinden ayrılmış olarak ele alınan soyut formu yaratıcı bir değer olabilir, ne de bir kavmin veya millet adayının kültürde yaratıcılık ve üreticiliğe girecek olan hammaddesi işlenebilir. Hâsılı ‘medeniyet’ bir yandan gerçek yaratıcı modern kültürün ürünleri ve şekilleri hâlinde kalır, ‘kültür’ ise kendi formunu yapan gerçek yaratıcı güç olacak yerde, hammadde ve folklor olarak kalır. Hâlbuki gerçek kültürde sanatı, hukuku, ahlakı, felsefeden ve ilimden ayırmaya imkân yoktur. Onların hepsi milli ve hepsi milletlerarasıdır.”[5]

Hilmi Ziya Ülken’in kültür ve medeniyet üzerine olan bu sistematik eleştirisi Türk düşünce dünyasını topyekûn hedef alır. Ülken, eleştirmeye eskiden başlar ve yeni ile eski, Doğu ile Batı, kültür ile medeniyet arasında kurulabilecek her türden ilişkiyi ele alır. Eski ile aradaki köprüleri yıkıp yeniye yönelmek ya da yeniyi reddedip çareyi yine eskide aramak Hilmi Ziya Ülken’in düşünce prensiplerine aykırıdır. Türk modernleşmesini anlamaya çalışırken de bu minvalde hareket eder. Gerektiği yerde eski ve yeniyi aynı anda eleştirirken, zaman zaman ikisini uzlaştırmaktan geri durmaz. Ancak kendi ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Hilmi Ziya’nın yapmaya çalıştığı körü körüne bir uzlaştırma çabası değil; kavramların ve fikirlerin durduğu zemini anlamak, manalarını irdelemek ve meseleye sistemli bir şekilde yaklaşmaktır.

Dünyayla Köprü Kurmanın Yolu Olarak Tercüme

Hilmi Ziya Ülken, kültür ve medeniyet tartışmaları bağlamında modernleşmeyi ele alırken tercüme meselesine özel bir önem atfeder. Ona göre tercüme, modernleşmeyi gerçekleştirebilecek en önemli adımlardan birisidir ve medeniyetin sürekliliğini sağlayan yegâne yol tercümedir. Hilmi Ziya, tercümeyi kültür ve medeniyetlerin sürekliliği bağlamında ele almıştır. Medeniyetlerin birbirleriyle gerçekleştirdiği alış verişi sürekli kılacak olan tercümedir. Doğu ile Batı arasında kurulacak köprü, ancak o coğrafyaların fikir dünyalarını tanımakla olur ve bir coğrafyanın fikir dünyasını tanımak da ancak tercüme ile gerçekleşir. Ülken, özel önem atfettiği tercüme faaliyetleri hakkında Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü adlı eserinin ilk baskısına yazdığı önsözde şunları dile getirmektedir:

“Bu kitaptaki temel fikir şudur: Ayrı ayrı medeniyetleri açar gibi görünen büyük ‘uyanış’lar, hakikatte, gittikçe genişleyen sürekli tefekkürle birbirine bağlıdır. Bu sürekli tefekkürü temin eden ise bilhassa ‘tercüme’dir. (…) Bizim için lazım olan eski İslam ve yeni Avrupa uyanışlarında olduğu gibi çok sistemli ve hararetli bir tercüme faaliyeti canlandırmaktır. Tanzimat’tan beri geç kalınan bu yola girmenin tam zamanıdır; ve şükredelim ki girilmiştir.”[6]

 Mikrodan Makroya Toplumu Anlamak

Hilmi Ziya Ülken toplumu anlamaya yönelik tavrında, toplumu oluşturan en küçük parçalardan başlayarak bir bütüne ulaşmayı ve böylece toplumun bütünü hakkında bir sonuca varmayı hedeflemektedir. İnsanı anlamadan aile hakkında, aileyi anlamadan toplumun bütününü hakkında fikir sahibi olmak mümkün değildir. Bu noktada lokalden başlayarak bütüne ulaşma çabasının, özellikle Ülken’in de vurguladığı “köy” hareketinin, Cumhuriyet projesinin bir getirisi olduğu söylenebilir. Cumhuriyet, her ne kadar seçkinler tarafından oluşturulmuş, memleketin aydın kitlesi aracılığıyla hayata geçirilmiş bir proje olsa da, onun en büyük amaçlarından birisi köye yönelmek ve köyü kalkındırmak olduğu söylenebilir. Bu anlamda Ülken’in taşra gezileri yapması ve kendisi gibi başka arkadaşlarının da bu tip gezilerle Anadolu’yu görmeye ve anlamaya çağırması beyhude ve gelişigüzel yapılmış bir çağrı değildir. Ülken, zaman zaman, İnsan dergisiyle eş zamanlı olarak yazılar yazdığı Ülkü dergisinde çıkan bir yazısında, memleketteki aydın kesimin köye ve halka nasıl yaklaşması gerektiğini dile getirdiği ifadeleri, Cumhuriyet’in aydına biçtiği rolü ve köy hareketini nasıl gördüklerini de temsil eder:

“Aydınlar, köylüyle aralarındaki dünya görüşü farkını düşünerek tıpkı onlar gibiymiş gibi davranmaya kalkmamalıdır. Böyle bir hal, riyakârlıktan yukarı çıkamayacağı için maskeleri çabuk düşer. Aydınlar köylüyle bir oryantalist gibi sırf ilmî, soğuk objektif gözle konuşmamalıdırlar. O zaman zihnin zapt edeceği, fotoğraf plakasının zapt ettiğinden bir parça olsun ileri gidemeyecektir. Aydınlar, kendilerini yalnızca karanlık bir dünyayı ağartmaya giden misyonerler gibi de görmemelidirler. […] Eğer aydınlar, Türk ülkesinin yüzde sekseninin köy olduğunu ve Türk kültürünün köye dayanacağını hatırlarından çıkarmazlar; kendilerinin de köyden çıktıklarını, Türk şehrinin, birçok yerde daha yeni kurulduğunu, bazı şehirlerin içinde bile köyün yaşadığını, bu cemiyete girmemiş kozmopolit insan yığınlarını toplayan ecnebi mahallelerine bitişik halk mahallelerinden ibaret olduğunu, Yunan sitelerine bizi bağlayan fikir uyanışı yanında Türk sitesinin kurulması için hasret çekildiğini düşünürlerse, halkın arasına girdikleri zaman bütün sahte rollerini bir tarafa atarak kendi mayalarını görmeye ve onunla halleşmeye muvaffak olacaklardır.”[7]

 Ülken’in Dergiciliği

Hilmi Ziya Ülken hayatı boyunca dergileri ayrı bir önemsemiştir. Onun, dergilere gösterdiği bu hassasiyet, ömrü boyunca farklı dergilerde isminin geçmesine de sebep olmuştur. Yaptığı çalışmalar gazete ve dergilerde sık sık yayınlanan Hilmi Ziya Ülken, bununla da kalmamış ve düşünce tarihimize farklı dergiler kazandırarak katkıda bulunmuştur. Örneğin, Mihrap Mecmuası, Gayret Mecmuası, Türk Dili Mecmuası, Felsefe ve İçtimaiyat Mecmuası, Bilgi Dergisi, İş Dergisi, İş ve Düşünce, Şarkiyat Mecmuası, Eğitim Hareketleri, Yeni İnsan, Sosyoloji Dünyası, Hisar, Felsefe Yıllığı, Doğu ve Batı gibi yazı vererek destek olduğu dergilerin yanı sıra Galatasaray Mecmuası, Sosyoloji Dergisi ve İnsan gibi birçok dergiyi de bizzat kendisi çıkarmıştır. Hayatı boyunca en fazla yazısının çıktığı dergiler de kendisinin çıkardığı bu dergiler olmuştur. Bizzat kendisinin çıkardığı dergilerin yanında pek çok derginin kuruluşunda da görev almış ve bu dergilere verdiği yazılarla dergilerin sürekliliğine katkıda bulunmuştur.[8]

Ülken’in Bazı Eserleri[9]

Hilmi Ziya Ülken’in 1350’nin üzerinde telif ve tercüme kitap ve makalesi yayımlanmış olup ayrıca henüz yayımlanamayan eserleri de bulunmaktadır.

Kitapları:

Umumi Ruhiyat (İstanbul 1928),

Felsefe Dersleri (Metafizik),

Bilgi ve Vücud Nazariyeleri (İstanbul 1928),

Umumî İçtimaiyat (İstanbul 1931),

Aşk Ahlâkı (İstanbul 1931, 1958; gözden geçirilmiş ilâveli ve sadeleştirilmiş baskısı, Ankara 1971, İstanbul 1981),

Türk Tefekkür Tarihi (I-II, İstanbul 1932-1933),

Türk Filozofları Antolojisi (I, İstanbul 1935),

Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü (İstanbul 1935),

Yirminci Asır Filozofları (İstanbul 1936),

İçtimaî Doktrinler Tarihi (İstanbul 1941),

İbn Haldun (İstanbul 1940, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ile birlikte),

Ziya Gökalp (İstanbul 1942),

Mantık Tarihi (İstanbul 1942),

Dinî Sosyoloji (İstanbul 1943),

Sosyoloji (Umumi İçtimaiyat’ın 2. baskısı, İstanbul 1943),

Yahudi Meselesi (İstanbul 1944),

İslâm Düşüncesi (İstanbul 1946),

Ahlâk (İstanbul 1946),

İslâm Medeniyetinde Tercümeler ve Tesirleri (Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü adlı kitabın genişletilmiş baskısı, İstanbul 1947),

Millet ve Tarih Şuuru (İstanbul 1948, 1976),

Tarihî Maddeciliğe Reddiye (İstanbul 1951, 1963, 1981),

İslâm Düşüncesi I: İslâm Düşüncesine Giriş (İstanbul 1954),

Sosyoloji Problemleri (İstanbul 1955),

Dünyada ve Türkiye’de Sosyoloji Öğretimi ve Araştırmaları (İstanbul 1956),

Veraset ve Cemiyet (İstanbul 1957),

Felsefeye Giriş I (Ankara 1957, 1963),

İslâm Düşüncesi II: İslâm Felsefesi Tarihi (İstanbul 1957),

Felsefeye Giriş II (Ankara 1958),

Siyasî Partiler ve Sosyalizm (İstanbul 1963),

Bilgi ve Değer (Ankara 1965),

Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi (II, İstanbul 1966),

Eğitim Felsefesi (Ankara 1967),

İslâm Felsefesi: Kaynakları ve Tesirleri: Eski Yunandan Çağdaş Düşünceye Doğru (Ankara 1967; Konya, ts. [Selçuk Yayını]),

Varlık ve Oluş (Ankara 1968),

İlim Felsefesi I (Ankara 1969),

Sosyoloji Sözlüğü (İstanbul 1970),

Toplum Yapısı ve Soya Çekme (Veraset ve Cemiyet’in değişik baskısı, İstanbul 1972),

Genel Felsefe Dersleri (Ankara 1972),

İnsanî Vatanperverlik (İstanbul 1933, İnsanî Vatanseverlik adıyla, İstanbul 2007).

           Hâkimiyet (2018, Doğu Batı Yayınları)

 

Makaleleri:

“Heyecan Hakkında” (Felsefe ve İçtimaiyat Dergisi, I/2 [İstanbul 1927], s. 81-101);

“Cemiyet ve Marazi Şuur” (Felsefe Yıllığı, I [İstanbul 1932], s. 23-128);

“Sosyolojinin Mevzuu ve Usulü” (Sosyoloji Dergisi, I/1 [İstanbul 1942], s. 3-168);

“İçtimai Araştırmalar” (a.g.e., I/1, s. 271-321);

“Hukuk Sosyolojisinin Unsurları” (G. Gurwitch’den tercüme, a.g.e., I/1, s. 105-170);

“İktisadi Sosyoloji” (a.g.e., III [İstanbul 1945-1946], s. 3-103);

“Sanat, Düşünce ve İçtimai Bünye” (a.g.e., XIII-XIV [İstanbul 1959], s.1-35);

“İptidailerde İçtimai Bünye ve Din” (a.g.e., s. 26-57).

 

Bazı romanlar da yazan Hilmi Ziya Ülken, Kıvâmüddin Burslan ile birlikte Fârâbî’nin birçok risâlesini Türkçe’ye çevirmiştir (DİA, XII, 158-159).

[1] Hilmi Ziya Ülken’in hayatı, düşünceleri ve çalışmaları hakkında daha ayrıntılı bir okuma için bkz. Yücel Bulut, Çağdaş Türk Düşüncesi İçinde Hilmi Ziya Ülken, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 6, Sayı 11, 2008, s. 499.

[2] Nazmi Avcı, Düşün Anaforunda Bir Adam Hilmi Ziya Ülken, Dem Yayınları, İstanbul, 2005, s.17.

[3] S. Hayri Bolay, “Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken”, Sosyoloji Konferansları Dergisi, Sayı: 17, İstanbul, 1979, s.168-169.

[4] Yücel Bulut, “Türk Batılılaşması Bağlamında Hilmi Ziya Ülken”, Türk Yurdu, Sayı: 174, Şubat 2002, s. 15.

 

[5] Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 3. Baskı (1. Baskı: 1966), Kasım 2015, s. 7-9.

 

[6] Hilmi Ziya Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2. Baskı, Ocak 2016, s. vii-viii (ilk yayın tarihi: 1935, Vakit Yay.).

[7] Hilmi Ziya Ülken, “Halk ve Aydınlar”, Millet ve Tarih Şuuru, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 3. Baskı, Ocak 2016, s. 106.

[8] Konu ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Ayhan Vergili, “Hilmi Ziya Ülken ve Dergiler”, Nevin G. Ergan vd. (ed.), Türk Düşünce Geleneğinde Ziya Gökalp, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ve Hilmi Ziya Ülken, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Yay., 2007, s. 89-94.

[9] Ülken’in eserlerinin listelendiği bu kısım İslam Ansiklopedisinden olduğu gibi alınmıştır. Ayrıntılar için bkz. https://islamansiklopedisi.org.tr/ulken-hilmi-ziya

Süheyl Ünver: Hem Âlim Hem Sanatkâr

“Ben 1500 yıllık İstanbulluyum. 1000 yıllık Hristiyan, 500 yıllık da Müslüman İstanbulluyum” diyen Ord. Prof. Dr. Ahmet Süheyl Ünver aramızdan ayrılalı 33 yıl olmuş…

 

Ömrünü tıp, sanat ve kültür tarihimize adamış, akıl almaz bir çalışkanlıkta, sıra dışı bir kültür adamı olan Ord. Prof. Dr. Ahmet Süheyl Ünver (17 Şubat 1898 – 14 Şubat 1986), aramızdan ayrılalı 33 yıl olmuş. Süheyl Ünver, kültür ve sanat tarihimizle az-çok ilgili hemen herkesin muhakkak, birkaç eserinden yararlandığı, dünümüzü bugüne bağlayan müstesna bir şahsiyettir. 88 yıllık ömrünün fasılasız 75 yılını hekimliğinin yanı sıra; okumak, yazmak, araştırmak, ders vermek, resim yapmak, tezhip çalışmak, sohbet etmek ve arşiv oluşturmakla geçiren Ünver’den geriye öyle bir miras kalmıştır ki; bir insan ömrüne bunca emek ve ürün nasıl sığar, diye düşündürür… İki bine yakın yayınlanmış eserinin -kitap, makale, risale, gazete yazıları- özetleriyle dökümünü, müstakil bir kitap olarak yayımlanmıştır.

Bu 2 bin kadar yayın dışında Süheyl Ünver külliyatının asıl önemli damarı, sayısının 3 bin civarında olduğu sanılan defterleridir. Bu defterlerden bin 150’si Süleymaniye Kütüphanesi’ne sağlığında kendisi tarafından vakfedilmiştir. Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü ve 12 Eylül sonrası üyeliğinden çıkarıldığı Türk Tarih Kurumu’nda yine yüzlerce defterin yanı sıra muhtelif konularda yüzlerce dosyadan oluşan geniş arşivler bulunmakta, koleksiyonun sanat konularına dair önemli bir kısmı ve 400 kadar defteri de halen ailesindedir. Dolayısıyla bu toprakların kültürü, tarihi ve sanatına dair, herhangi bir konuda çalışacakların, Ünver’in o konudaki çalışmalarını görmek için Süleymaniye Kütüphanesi’nden başlayarak, mutlaka bakması gerekir.

Süheyl Ünver’in çalışmalarını, daha sağlığında hafife alan, küçümseyenler; araştırma ve yayınlarını sahiplenmeye çalışanlar; kıskançlıkla ona zarar vermek isteyenler (ki bunlar arasında başarılı olanlar da vardır, emekliliğini takip eden günlerde, üniversitede odasındaki arşivinin büyük bölümü Seka’da kâğıt hamuruna dönüştürülmüştür) olduğu gibi konjoktüre uygun olarak son yıllarda giderek çoğalan bir “şeyh” yaratma çabası da vardır. Süheyl Ünver, tanıyanların büyük çoğunluğunun hemfikir olduğu gibi bir “insan-ı kâmil”, yani olgun bir insandır ama “şeyh” olacak olsaydı bunu kendi isterdi ve bugünkü potansiyel kadar olmasa da o günlerde de yeteri kadar rağbet görürdü, sanıyorum. Çalışmalarına dair söylenenleri ise sadece kıskançlıkla açıklayamasak da “meyve veren ağaç taşlanır” deyip, geçelim… Detayını meraklıları nasılsa arar, bulur…

 

Hem âlim hem sanatkâr
Sultan II. Abdülhamid döneminin Posta ve Telgraf Nezareti İstanbul müdürlerinden Tırnovalı Mustafa Enver Bey ile ünlü hattatlardan Mehmed Şevki Efendi’nin kızı Safiye Rukiye Hanım’ın çocuğu olarak dünyaya gelen Süheyl Ünver, 1915’te girdiği Mekteb-i Tıbbiye’den 1920’de mezun olur. Haseki hastanelerinde hekimlik yaptığı yıllarda Dr. Âkil Muhtar Özden’in asistanlığını üstlenir. 1927-1929 arasında Paris’te Fransız Prof. Marcel Labbé’nin yanında ihtisasını tamamlar. 1927’de Paris’teki ihtisas günlerinde, hekimlik çalışmalarının yanı sıra Biblotheque National’de Şark yazmaları bölümünde, Türk–İslâm tıbbına ait yazma kitapları incelerken, bir taraftan da aynı kütüphanede bulunan eserlerden, Türk süslemesinin nadide örnekleri olan tezhip ve minyatürleri kendisi için istinsah eder, kopyalarını çıkarır.

1930’da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde akademik hayata başlar ve ülkemizde ilk kez sistemli ‘tıp tarihi’ derslerinin verilmesine öncülük eder. 1933’te Tıp Tarihi ve Deontoloji Enstitüsü’nün kuruculuğunu üstlenir ve enstitü çatısı altında, muazzam bir kütüphane, arşiv ve müze oluşturur. Türk-İslâm tıp tarihi araştırmalarına yönelik ilmî makalelerin yayınlandığı Türk Tıp Tarihi Arkivi dergisini (1935-1943; 22 sayı) çıkarır, Türk-İslâm tıbbına ilişkin temel kaynakların tercüme edilmesini sağlar. 1939’da profesör, 1954’te ordinaryüs profesörlüğe yükselir. Tıp Fakültesi ve Tıp Tarihi Enstitüsü’ndeki görevinin yanı sıra, 1936’dan 1955’e kadar aralıksız 19 yıl, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde Türk süslemesi, tezhib ve minyatür öğretmenliği yapar. 1967’de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne geçer ve bu kez burada yeni bir enstitü meydana getirir ve “Tıp tarihi” derslerinin yanı sıra verdiği “Türk süslemesi” seminerlerini vefatına kadar burada sürdürür.

Süheyl Ünver, aile ocağında, dedesi hattat Mehmed Şevki Efendi’nin konağında ateşlenen sanat aşkını, tıp tahsili sırasında devam ettiği Medresetü’l Hattatin’de geliştirir. 1916-1923 yılları arasında, dönemin ünlü hattatlarını, tezhib ve ebru ustalarını tanır. Yeniköylü Nuri Bey’den tezhip, Necmeddin Okyay’dan ebru dersleri alır, eniştesi hattat Hasan Rıza Efendi’den de sülüs ve nesih yazı meşk eder. Yine bu yıllarda, ressam Üsküdarlı Hoca Ali Rıza Bey’in öğrencisi olur, karakalem ve suluboya resim yapmayı öğrenir. Gençlik yıllarında, dönemin ileri gelen mutasavvıflarından Balıkesirli Abdülaziz Mecdi [Tolun] Efendi’nin sohbetlerine katılır.

 

“Kaybolan İstanbul”un iki ressamı
Türk resim tarihinin büyük ustalarından Hoca Ali Rıza Bey (1864-1930), devrinin yaşayışını ve eski eserleri inanılmaz derecede seven ve bu sevgiye tabiat güzelliklerini katmaktan hoşlanan usta bir ressamdır. Süheyl Ünver, Hoca Ali Rıza Bey ile tanıştığında 18 yaşındadır. Birlikte çıktıkları İstanbul gezileri ve resim çalışmaları hocasının ölümüne kadar sürer. Ünver’in üslûbu, hiçbir zaman hocasının estetik ve sanat düzeyine erişememiş olsa da aynı duyarlılıkla, eski İstanbul’u kayda geçirmeye ısrarla devam eder.

Daha çok kendi başına yaptığı şehir gezmelerini 1960’lardan sonra öğrencileriyle birlikte, şehrin tarihi mekânlarını yerinde tespit arzusuyla sürdürür. Bu gezilerde gözüne hoş gelen, resmetmeye değer bulduğu hiçbir köşeyi atlamak istemez; hemen civardan temin edilen bir sandalye ve bir bardak su ile “kırkambar çantası”nda her an hazır olan kâğıt, kalem, suluboya kutusu ve fırçasıyla resme başlar. Bir taraftan da kendisini izleyen öğrencilerine, o mekân hakkında değerli bilgiler aktarır.

“Bilim her şeyi bilmek değildir, bilim neyi nerede bulacağını bilmektir” diyen ve her zaman şifahi bir toplum oluşumuzdan şikâyet eden Ünver, karşılaştığı her şeyi yazı ve resim ile tespit etmeye çalışmıştır. Hafızaya güvenilmesine kızar ve bir yazısında bu şikâyetini şöyle dillendirir: “Zamanında Kanunî’nin Süleymaniye Camii’ni açmaya geldiğini elbette görenlerimiz vardı… Bir köşeye bu intibalarını kaydetselerdi ve bir defterin yaprağında bugünü bulsaydık, fena mı olurdu? Ben bu geçmiş kişilere, ellerinde olan imkânları kullanmayan insanlara küskünüm…”

Hakkında monografik bir eser kaleme alan Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar, Ünver’in kişiliğini şu cümlelerle özetler: “Türk kültür bereketinin bu topraklardaki bekasına sönmeyen bir imanla bağlı, bu imanla eser üzerine eser vermiş olan Ünver, müktesebatının aydınlığında, müstesna bir terkiptir. Akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-i selim damarlarını başarıyla bir terkibe dönüştürmesinin ifadesi, kendisini setretmiş bir İslâm mutasavvıfı olmasıdır. Gönlünü aklıyla birleştirmesi en belirgin çizgilerini tasavvufi şiirlerinde, tezhip, minyatür ve suluboya resimleriyle dışarıya aksettirirken, ilim ve sanat eserlerine taşıdığı gönül ve akıl birlikteliğini de İstanbul efendiliğiyle temsil etmiştir.”

“Ben 1500 yıllık İstanbulluyum. 1000 yıllık Hristiyan, 500 yıllık da Müslüman İstanbulluyum” diyen Ünver, doğumu, yetişmesi, aldığı kültür ve nihayet ölümü ile kavuştuğu toprakla da İstanbulludur. Onu has bir İstanbullu yapan gerçek, bu şehrin pitoresklerini yakalamak isteğiyle açıldığı İstanbul’a dair, sadece kalemiyle değil, fırçasının ucundan dökülen, bugün ruhunu yitirmiş mekânlar ya da her biri birer masal mekânına dönüşmüş İstanbul köşeleridir.

Yukarıda da değindiğim gibi muhtelif kurumlara dağılmış mirasının dijital olarak dahi olsa bir çatı altında toplanması ve ulaşılır kılınması kültür hayatımıza yapılabilecek büyük bir katkı olacaktır.

Hâsılı bu toprakların benzerini bir daha zor göreceği, Ünver Hoca’yı, saygı ve sevgiyle anıyorum…

*Gülbün Mastera Arşivi

 

Ünver hakkında daha fazla bilgi için bakınız:

* İsmail Kara (haz.), A. Süheyl Ünver’in İstanbul’u, İstanbul: Büyükşehir Belediyesi, 1996.

* Gülbün Mesara, Aykut Kazancıgil, Ahmet Güner Sayar (haz.), A. Süheyl Ünver Bibliyografyası, İstanbul: İşaret Yayınları, 1998.

* Ahmet Güner Sayar, A. Süheyl Ünver, Hayatı-Şahsiyeti ve Eserleri, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2004.

* Ömer Faruk Şerifoğlu (haz.), Süheyl Ünver, İstanbul: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2017.