kurgu

https://www.neilburnell.com/galleries#/tranquillity/

Çağdaş İnsanın Kendinden Kaçışı: Hız ve Unutmak

Sevmek için zaman ayırmak gerekir.

Bilmek için zamana ihtiyaç duyarız.

Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz.

Zamanla olgunlaşırız. Lütfen yavaş gidiniz.

Kemal Sayar – Yavaşlık

 

Çağdaş insan için hız, çoktan bir alışkanlığa dönüştü. En hızlı telefona sahip olmak, en hızlı arabayı kullanmak istiyoruz. Kaldırımda yavaş yürüyen insanlara, doğal akışında gelişen ilişkilere tahammülümüz kalmadı. Sonraki adımın ne olduğunu bile düşünmeden, sürekli ¨next¨ tuşuna basar gibi yaşıyoruz. Bunu çağın getirdiği bir şey gibi görsek de hız pek masum değil. Hızlı yaşamaya geliştirdiğimiz bu bağlılık, hayattan ve hızla yaptığımız her şeyden aldığımız hazzı da etkiledi. Hayatında her şey yolunda gitse de içimizde kocaman boşluklarla yaşamaya devam ediyor gibiyiz.

 

“Fransa’da her elli dakikada bir insan ölüyor yollarda. Şunlara bak, hepsi deli bunların, nasıl sürüyorlar. Sokak ortasında yaşlı bir kadını soyarlarken gıkları çıkmayan, tedbiri elden bırakmayan insanlar bunlar. Direksiyona geçince korku morku vız geliyor, unutuyorlar, nasıl oluyor bu?” Kitap, Vera’nın bu hayretle dolu cümlesi ile açılıyor ve okura, hız ile unutma arasındaki ilişkiye dair bir ipucunu da veriyor. Kundera, Yavaşlık isimli kitabında okuru, birbirinden çok farklı zamanlarda yaşamış iki karakterin hayatına dahil eder.  Vera ve anlatıcı ile onlardan iki yüzyıl önce yaşamış bir şövalyenin hayatı yaşama biçimlerinin karşılaştırılması da söz konusudur elbette. Kitabın türü roman olarak ilan edilse de alıştığımız roman türünün özelliklerini taşıyan bir kitap değil bu. Silik sayılabilecek kurgusal bir anlatının içine yerleştirilmiş düşünce tohumları ve düşünsel tartışmalar ağırlıkta. Dolayısıyla Yavaşlık, hiç ironik olmayan bir şekilde yavaş okunmayı talep eden bir kitap. Kitabı soluklanarak, üzerine düşünerek, belki internetten konuyla ilgili yazılan başka metinlere de bakarak okuyabilirsiniz. Eminim, 2 hafta sonra içerisinde ne olduğunu bile anımsamadığımız kitaplardan çok daha kalıcı bir yere yerleşti Yavaşlık ve işaret ettikleri çünkü yavaşlık, unutmanın düşmanı. Kitabı da hızlı tüketmeye alışan, ¨akıcı ve sürükleyici¨ bir okuma deneyimi peşindeki okurları mutsuz edecek derecede bir yavaşlık talebi bu.

Yavaşlık’ta hız ile haz arasındaki ilişkiden hareketle toplumsal eleştiriler yapan Kundera, romanında hıza düşkünlüğümüzü bir unutma çabası olarak yorumlar. Sahiden insanlık tarihinde de kolektif hafızamızda da taşıyamayacağımız kadar kötülük biriktirdik. Biriktirmeye de devam ediyoruz. Bu nedenle hıza tutunduk ve yavaşlıktan kaçıyoruz çünkü yavaşlık, anın yoğunluğunu arttırır; hız ise göz açıp kapayıncaya kadar bizi başka bir duyguya, düşünceye savurur. “Çağımızda unutma arzusu bir saplantı haline gelmiştir, bu nedenle, bu arzuyu tatmin etmek için hız iblisine teslim olmuştur çağımız; kendi anımsamak istemediğini bize anlatmak için hızını artırır; çünkü kendinden bıkmıştır; kendinden tiksinmektedir; belleğin küçük titrek alevini söndürmek istemektedir.”

Hıza tutunduğumuz modern çağda yavaşlığa övgü, aptallık ya da beceriksizlik olarak görülür. Toplum ve başkaları tarafından belirlenen yaşam basamaklarını hızla atlamamız ve iş hayatına atılmamız, sonra da bitmeyen bir tüketim döngüsüne girmemiz ve kariyerimizi başkalarının üzerine hızla basarak yükselme üzerine inşa etmemiz beklenir. Bir an, sessizliğin içerisinde yavaşlamak ve hatta durmak, bireye düşünme alanı yaratacağı ve bu da tüketim döngüsünün dışına taşmasına sebep olabileceği için yavaşlık kötü ve istenmeyen olarak adlandırılmıştır. Halbuki eskiden övgüyle söz edilen flanörler/flanözler, hayatın içerisinden salınarak geçen, ciddi bir entelektüel birikime sahip seyyahlardır. Şimdi ise seyahat uzun check-list’lerin tamamlanması, bir daha açılıp bakılmayacak yüzlerce fotoğraf çekilmesi ve zamanın tüketilmesinden başka bir şeye hizmet etmiyor.

 

Yavaşlık, hedonizm, varoluş, kimliksizlik, bilim, aşk, cinsellik ve ölüm’e dair eleştirel bir deneme, hız dayatmasına karşı bir başkaldırı. Dünyayla, insanlarla ve nesnelerle ilişkimize dair, bizi hıza iten alışkanlıklara ve nelerden kaçıp nelere sığındığımıza dair çarpıcı farkındalık alanları da yarattığını söyleyebiliriz.


Yazının kapak görseli Neil Burnell

Yaralı Zaman/ Kanayan Bellek

“Bilmek Vaktidir” Yazıları: 4

Milan Kundera’yı salt romancı olarak anmak doğru değil. Entelektüel kimliği edebiyat düşünürü kıldığı gibi, bir kültür insanıdır o. Bu anlamda roman ve denemelerinden iz sürerek dünyaya, insana, edebiyatın ne olduğuna/olmadığına dair çok şeyi öğrenir, sorgularız.

 

Milan Kundera, tüm anlatılarıyla okurunu görevlendiren bir yazardır. Bir bakıma, hazır okur ister. Yani tembel okurun onun anlatılarıyla pek işi yoktur. Bu yanıyla yazdığı her bir şeyin düşünsel boyutu/anlamı/göndermesi ister istemez okurunu donanımlı bekler.

Tüm bunlar onun sıra dışı bir anlatıcı olduğunu göstermez elbette. Ama Kundera, sıradan da değildir. Yani anlatılarını köklendirdiği bir gelenek, alıp taşıdığı bir bakış/görüş, söylem vardır.

İtirazı olan bir anlatıcının yolu/yordamı onu ayrıksı kılar. Belki de Kundera için böylesi bir yakıştırma yapabiliriz ilkten: Ayrıksı yazar, aykırı kimlik!

Sıradüzen içinde yaşamayan, yani ülkesinden kopuşunu hazırlayan sürece itirazlarını dillendiren; üstelik bunu da daha başlangıçta ilk dönem romanlarına (Gülünesi Aşklar, 1969; Şaka, 1967; Yaşam Başka Yerde, 1969; Ayrılık Valsi, 1971) yansıtan bir anlatıcıdır.

Ardından gelen sürükleniş/sürgünlük dönemi Kundera’nın anlatı dünyasının seyrini pek değiştirmese de; izleksel yolculuklarını zenginleştirmiştir.

Düşünen romancı kimliğinin belirgince öne çıkması, bu süreçte yazdığı her romanda bu yanının o ayrıksı kimliğini pekiştirici kıldığını da söyleyebiliriz.

Sürgünlüğün Sorgusu

Tam da bu dönemeçte yazdığı Bilmemek (1999) onun anlatıcılığını, göçtüğü ve sürgünlüğüne neden olan yere/ülkeye döndüren bir kahramanın öyküsü aracılığıyla karşımıza çıkardığı izleklerle, bambaşka bir boyuta taşır.

Bunu da şöyle açıklayabiliriz:

Milan Kundera, yaralı belleğin anlatıcısıdır. Ondaki derin yarılma “1968 Prag baharı” öncesinde başlamıştır.

Dönemin Çek aydınlarının önemli bir bölümü muhalif “ada” yı oluştururlar. “Bağımsız Yazarlar Çevresi”, “yeni bilinç” in savunucularıdırlar.

Parti bürokratları bir erk oluştururken, bu grup çevresindeki yazar/aydınlar önemli bir dönüşümü ateşlerler, 1968’e adım adım gidilmektedir.

Kundera işte tam bu dönemeç öncesinde ikinci romanı Şaka’yı tasarlamaktadır. 1967’de okur karşısına çıkan roman 1968’de de Çek Yazarlar Birliği Ödülü’nü alır. Roman üç kez basılır. Ama basında başlatılan kampanyanın ardından yasaklanır, halk kitaplıklarından çıkarılır.

Yaşanan Prag tragedyası onun hayatının da kırılma noktasıdır bu yasakla birlikte.

Romanın ilk müsveddelerinden biri, 1966’da Fransa’da Aragon’a ulaşır. Ekim 1968’de Fransa’da yayımlanır. Paris’e gelir, romana önsöz yazan Aragon’la buluşur.

Bu, onun yaşam yazgısı olur. Çek yazınında adı silinirken, Fransa’da önemli bir yayınevi Gallimard kapılarını açıyordur ona.

Kundera, bize, zamanın dönüşen yörüngesinde iyi romanın her dem kaldığını/yaşadığını gösterir. Yazdıklarıyla birlikte taşıdığı miras, bağlandığı yazarlarla yolculuğu da bunu anlatmaktadır aslında.

 

Simgesel Bir Anlatının Yansısı

Konusunu güncelden de alsa, insan varoluşunu sorgulamayı amaçlar. Bu anlamda Şaka tipik bir örnektir. Baskıcı bir ortamda, bireyin özgürlüğünün gölgelendiği zamanın ruhunu gene bireyler üzerinden anlatmayı önceliyor.

Romanına odak kıldığı karakterler (Ludvik-Lucia-Marketa/Helena-Pavel/Jaroslav/Kostka) bir bakıma taşıyıcı figürlerdir. Hem izleksel akışın hem de konunun seyrinin…

Siyasal eleştirinin odağında bireyin özgürlüğü sorgusu yatmaktadır. Orada yansıtılan bireyin “içyıkım”ıdır, bunu var eden koşullara dönük sorgudur.

Çizdiği karakter(ler) in içsesi güçlüdür. Yansıtılan gerçekliğin kavrayıcı bilinciyle konuşur(lar) çünkü.

Geçişler, buluşmalar üzerine kurulan roman çözülmeleri de anlatır. Bireyin iç çözüntüsü, sistemle çatışması…

Pavel’de simgeleşen erk/sistem Helena’yı adım adım öte kıyıya, Ludvik’e yöneltir. Bir “şaka”nın başka bir durumu absürde dönüştürmesi ise onun eleştirisinin odağındaki gerçekliği var eder. Burada öne çıkan Kundera ironisi ise zamanın ruhuna dönük bakışın simgesidir. Bir “başa gelme” / “çözülme” hikâyesi olarak okuduğumuzda düşüşün ve düşkünlüğün neden niçinlerine vardırır bizi anlatıcı.

Burada da karakterlerin öyküsünü, kendilerince anlatımlarından izleriz. İki dünyayı yaşamanın getirdiği girdap, bir süre sonra yenilgiye dönüşür.

 

Buluşma Noktası

Kundera, bundan yaklaşık otuz yıl sonra yazdığı Bilmemek romanında, adeta oradaki kahramanlarının sıkışıp kalmışlığının başka bir gerçekliğini, bu kez sürgündeki zamana dönerek anlatır.

Gelinen yerin sıradanlığı, yabanlığı bir süre sonra bu sürgünlüğü yaşayan Irena’nın dünyasında derin bir kedere dönüşür. Açılan kapılar onu yurduna sürükler bu kez de…

Irena’nın öyküsünde karşımıza çıkan da bir bakıma Kundera’nın kendi öyküsüdür.

Hatırlayan ve hatırlatan kahramanların/ın yolculuklarında bize bunu gösterir. Yani sürgünün özlemi, dönüşteki yüzleştikleri…

Arada ve orada olmak düşü/düşüncesi onda belirleyicidir hep.

Kopuş>gidiş>terkediş fikri bir zaman sonra dönüş düşüncesine dönüşür. Burada ve orada olmak, aslında Araf’ta yaşamayı da anlatır bizlere. Bilmemek’te “büyük dönüş” düşüncesine ele alırken bunu da hissettirir.

“Herkesin içinde taşıdığı baba evi” kopuş ve dönüş fikrini de hatırlatır sık sık.

Kundera işte o ara yerdeki insanın varoluşunu ve sürüklenişini anlatır. Bir yanı keder, öte yanı özleyişleri içerir. Kopulan ülke, özlenen ülke, gidilemeyen ülke… Ve nerede/nasıl/niçin olduğunu bilememenin acısı…

“…uzaktasın ve ben sana ne olduğunu bilmiyorum.” Uzaklık, ne olduğunu bilememenin kederi ve özlemi… Geçmiş, kaybolana duyulan özlem; bir bakıma da İthaka’ya dönmek gibidir: “dönüş hayatın sınırlılığıyla barışmaktır.”

Kundera burada bir çağ sorgusu yapar. Ama o kopuş sonrası gitmek ise kaybolmaktır, kendini dönüşsüz kılmaktır. O, bu sürüklenişte bizi kuşatan kederi dillendirirken; şunun da altını çizer: Dağılma, gitme bilmemeyi de içerir o keder.

Geldiği sürgün yerinde; “benim hayatım burada,” diyen kahramanın yolculuğu sürgünlüğe dair birçok anlamı içerir. Hatırlamaya, unutmaya, kanayan belleğe, yaralı zamana dönük bir yolculuktur çünkü onun yolculuğu.

Milan Kundera’yı salt romancı olarak anmak doğru değil. Entelektüel kimliği edebiyat düşünürü kıldığı gibi, bir kültür insanıdır o. Bu anlamda roman ve denemelerinden iz sürerek dünyaya, insana, edebiyatın ne olduğuna/olmadığına dair çok şeyi öğrenir, sorgularız.

Mis Moruklarla Bal Gibi Tatil!

Neyi seçeceğiz? Eski fotoğrafları anlamlı, insanları tanış kılan ninenin aklını mı, balık tutmayı, araba kullanmayı, potansiyelini görünür kılmayı öğreten dede desteğini mi,  geçimsizlik illüzyonunu aşan sevgi ve bağlılık çağlayanını mı, doğanın bağrında öğrenilen akorları, söylenen gâh edepli gâh muzır şarkıları mı, tüm doluluğuyla yaşama deneyimini mi, yoksa telafisi her zaman olan, hep aynı geyiklerin döndüğü …

Mis Moruklarla Bal Gibi Tatil! Read More »

Kapısı Açık Unutulmuş Bir Kaplanla Göz Göze Gelmek/ Meriç Demiray Söyleşisi

Meriç Demiray’ı en çok yazdığı dizi ve film senaryolarından biliyoruz. Hâlen akıllarda olan, Gülbeyaz, Fikrimin İnce Gülü, Geniş Aile, Küçük Hanımefendi ve son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz Tek Yürek dizisi çalışmalarından bazıları. Elbette uzun süre konuşulan Martıların Efendisi sinema filmi de. Demiray’ın bir öykü bir de romanı var.

 

İlk öykü kitabı Rocky, Cohen ve Muhsin Bey’den Örneklerle Hayatım’dan sonra yazdığı incelikli anlatıma sahip yol romanı Kırmızı Bir Ölüm diğer çalışmaları gibi titizlikle hazırlanmış.

Kendisiyle hikâye, kurmaca, yazma (senaryo veya öykü ya da roman) üzerine konuştuk.

 

 “Yazma çabam, en başta kendi kuşağım adına bir çabaydı sanırım. Sonra bir takım adaletsizliklerin, annemin erken ölümünün, 12 Eylül yüzünden çok çok mutlu olduğumuz bir kasabadan sürülmemizin kendimce rövanşımı almak, adaletini sağlamak istedim belki, bilmiyorum.”

 

-Sizi hayata uyumlayan şeyler neler? Neler olmazsa tıkanırsınız?

 

-Kahve, bira, edebiyat, müzik, planlar, hayaller, insanlar, sabahın erken saatleri, öğrenmek, anlamak, değişmek.

 

-Yazdıklarınızın-öykülerin ve romanın-çoğusuna sinen, “Hikâyeyi tam anlamıyla yaşayacaksın, bunun için konforlu alandan çıkıp rahatını bozman gerekiyor.” duygusu. Bu aslında kurduğunuz dünyalarda veya sizin dünyanızda bir varlık meselesi mi? Çıkmazsanız, keşfetmezseniz “tam” olamayacak mısınız?

 

-Bir bakıma dramanın da temel meselesi bu. Korunaklı alanlarımızdan çıkma cesareti gösterince değişmek ve öğrenmekle ödüllendiriliriz. Bunun için illa sırt çantamızı alıp Katmandu’ya gitmek gerekmiyor. Mahalle bakkalıyla kurduğumuz ilişkiyi değiştirmek ya da uyandığımız anda elimize telefonu almamayı başarmak da devrimci ve heyecan verici olabiliyor.

İş ki günlük hayatımıza eleştirel bakışımız tetikte, uyanık ve daim olsun.

-Yazarken kendinizi de ifşa ettiğinizi düşünüyor musunuz?

 

-Düşünüyorum ve bunu gerekli buluyorum. Tersinden şöyle söyleyeyim; bunu yapmayan yazarlık beni çok ilgilendirmiyor. Bu hep kendime yakın karakterler yazmak anlamına gelmesin. Söz gelimi Orhan Pamuk “Kafamda Bir Tuhaflık” ta gecekonduda yaşayan ve boza satan bir adamı anlatır ama o adam kederi, hüznü, kafa karışıklığı, aşık oluşu ve İstanbul’u algılayışıyla çokça Orhan Pamuk’tur aslında.

 

Öte yandan yazdığım iki kitapta kendim dışındaki insanlar için ifşanın ucunu biraz kaçırdığımı düşünüyorum. Bir iki şey beni bayağı rahatsız, hatta tedirgin etti. İnsanların hayatına izinsiz, bu kadar girmemeliyim diye düşündüm.

 

-Günümüzde birçok hikâye, “Ne biçim hayat bu” diye şikayet ederken, sizin yazdıklarınız tıpkı Kırmızı Bir Ölüm’ün finali gibi “Yaşamaktan başka çarem yoktu” oluyor. Peki, bu çaresizlikteki güzellikler neler?

 

-Kora dokunabiliriz ama avucumuza alıp gezemeyiz. Çaresizliği bu derece dönüştürücü yapan şey orada uzun süre kalamayacağını bilmekten kaynaklanıyor sanırım. Çaresizliğin şartlarına uzun süre maruz kalırsan kimyasal bir dönüşüm yaşayacağını ve asla eskisi gibi olamayacağını bilmek.

 

Çaresizliğin güzelliği, kapısı açık unutulmuş bir kaplanla göz göze gelmek gibi, yaşamı dolaysız ve iliklerinde hissederken yerini unuttuğun -ve bir zamanlar adına “gençlik” dediğin-  içsel gücün yerini hatırlamaktan, yeni olasılıkların dünyasına adım attığını bilmekten ve bunca birbirinden ayıramadığın gün yaşadıktan sonra, hayat boyu unutamayacağın ve büyük ihtimalle gurur duyacağın bir maceranın kapılarını aralıyor olmanın içsel farkındalığından kaynaklanıyor olabilir.

 

-Anlatma ve yazma motivasyonunuz nedir? Derdiniz ne?

 

Bunun birden fazla sebebi var ama benim için en önemlisi kendi mitolojimi yaratma isteğiydi. 90’lar, çişli rock barlar, Taksim’in arka sokakları, Eskişehir öğrenci evleri, Hey dergisi, Ezginin Günlüğü, aşırı politize bir kuşağın ardından yolunu MTV’yle, Nirvana’yla, Sezen’le, Kusturica’yla bulmaya çalışan bir “kayıp” değil belki ama sessiz, “zararı kendine” bir kuşak  ve her yerde olduğu gibi bu kuşak edebiyat ve sanat alanında da atlandı. Çok üzerinde durulmadı. Kendinden önceki ve sonraki konjonktürün gölgesinde kaldı.

Sanki hiçbir şey yaşamamışız gibi yaşlanıp gitmek istemedim. Yazma çabam, en başta kendi kuşağım adına bir çabaydı sanırım. Sonra bir takım adaletsizliklerin, annemin erken ölümünün, 12 Eylül yüzünden çok çok mutlu olduğumuz bir kasabadan sürülmemizin kendimce rövanşımı almak, adaletini sağlamak istedim belki, bilmiyorum.

 

Bir de yazmaya başlayınca içimden çıkan şey, hem hoşuma gitti, hem garip bir şekilde kendime saygım arttı, içimde sadece yazarak açığa çıkmayı bekleyen birçok şey olduğunu keşfettim. Ben üslubu belirlerken bir çok noktada içerik de beni belirledi. Yaşama bakışımı, insanlarla, kendimle ilişkimi etkiledi.

-Öykü kitabınızdan bir öykünüzü dizi film yapmak isteseniz, hangisini yapardınız?

 

Tuhaf bir tesadüf,  bugünlerde hepsini demeyeyim ama bir çoğunu kullanabileceğim bir proje üzerinde çalışıyorum. “Sami bey” sinemacı çevremden en çok dönüş alan hikâye oldu.

 

-Görüntünün dili mi, yazının dili mi?

 

İkisinin de farklı olanakları var. Mesela bugünlerde bir kamera aldım ve bir gündoğumu görüntüsünün üzerine müzik koyabilmenin heyecanını yaşıyorum.

 

-Bir de “Anlat Hikâyeni/Hikâye Anlatıcılığı diye bir oluşumun kurucususunuz. Biraz bu oluşumdan bahseder misiniz?

 

Eşimin Amerika deneyiminde şahit olduğu hikâye anlatıcılığı etkinliklerini bana anlatmasıyla başladı her şey. Onbironsekiz’in sahipleri, ortak arkadaşlarımız Berna ve Onur’la konuştum. Onlar da birkaç yıldır insanların sesli hikâyelerini podcast formatında toplamaktaydı. Ben biraz kaygı bozuğuyumdur, her etkinlik öncesi insanlar gelecek mi gerilimi yaşadım, ama ikinci sezonun finalinde karşımda 250 biletli seyirci görünce başardığımıza inandım sanırım.

 

Şimdi etkinliği nasıl daha sağlam bir zemine oturturuz,  kendi kendine çalışan bir makineye dönüştürürüzü tartışıyoruz.

 

-Televizyon, sinema sektöründen bahsedecek olursak, televizyonlarda o kadar dizi film, gösterime giren film varken size göre asıl eksik olan şeyler neler?

 

-Öyle bir noktaya geldik ki doğru olan, ucundan tutabileceğimiz, örnek gösterebileceğimiz herhangi bir şey kalmadı. Bir ölünün başını bekliyoruz. Mesleğimizi yaparken ciddi şekilde acı çekiyoruz. Üç beş sene içinde İnternet Yayıncılığının gelişmesiyle ve Türkiye’nin siyasi ikliminin toparlanmasıyla yeni bir dönem başlayacak ve bugün sistemin köşelerini tutan hemen her kurum ve hemen herkes tarih olacaktır diye tahmin ediyorum. Gençler planlarını oraya göre yapmalı.

 

-Senaristin yüzü soğuk olur. Hikâyede istenilen şeyler olmayınca izleyici ilkin senariste veryansın ediyor. Peki, senaristin cephesinde durumlar nasıl?

 

Senaristlik de keza, sinema tv zaviyesinden baktığınızda bugün ölü bir meslek. 150 dakikalık diziler içinde herhangi bir mesleki hüner göstermeyi bir yana koyun, psikolojinizi ayakta tutmanız bile çok zor. Senaristin başarısı doğru yerde doğru zamanda bulunabilmek, büyük şirketlerin işlerine adını yazdırabilmek ve dişini sıkıp orada yeterince kalabilmekle ölçülüyor. Bir hafta kan ter içinde vücuda getirdiğiniz eser revizyonlarla paramparça ediliyor, bütünlüğü öldürülüyor. Ve her hafta sanki her şey yolundaymış gibi kendinizi motive etmeniz ve baştan başlamanız gerekiyor. Çünkü iyi yazmanın bu tür bir iyimserliğe ihtiyacı var.

 

Seyircinin tepkisi senaristin zaten pamuk ipliğine bağlı saygınlığını biraz daha zedelemekten başka işe yaramıyor.

Ebemkuşağı

Ne yazık ki insanı bedbin ve bezgin hale sokan bu mekânlar, şehirlerimizi yağ lekesi gibi işgal etmiştir. Belki de ihtirasıyla hükümran olmuşların ve yetkisini ganimete çeviren tamahkârların mimarlık ve şehircilik anlayışı sonucu, insan doğasına aykırı, muhayyilesini körelten mekânları modern hayatın sığınakları olarak pazarlaması ile başlamıştır hikâye. Şehirler; içinde yaşayanların zihinlerini enkaza çevirecek şekilde, adeta üstü açık hapishaneler gibi inşa edilmişlerdir. Unutulduğunu unutan adam, bir an durdu ve sessizce terennüm etti hüküm cümlesini; Bu mekânlarda gözünü açan kuşaklardan sevda ehli ustalar çıkmaz.

 

Unutulduğunu unutan adam, sırtındaki ağırlıkları taşıma becerisini güçlendirmek için çıktığı uzun bir yürüyüşte halini tarif edecek cümleyi arıyordu. Halini başkalarından önce kendine tarif ederek ikna etmeliydi.  Çünkü yürümek, insanın kendini keşfetmek için yaptığı iyi-kötü her ne varsa muhasebeleştirmek ve aynı zamanda kendisiyle barışık olmaya vesile olduğu bir eylemdi. İnsanın şehir hayatında en çok ihmal ettiği şey kendisiydi.  Süre giden hayat, kendine kalma, düşünme, idrak ederek irade koymasına engel olacak şekilde kurgulanmıştı. Böyle bir hayatı kurgulayanların en önemli başarısı, buna göre yaşayanların seçimlerini kendilerinin yaptığı duygusuna sahip olmalarını sağlamaktı. İkamet edilen mekânlardan, maişetini temin ettiği ve mesleğini icra ettiği her yer, her şey sanki kendi seçimiymiş gibi zorunlu ve sevimli gösteriliyordu. Bütün bunları elde edebilmesi için katlandığı zorlukları makul saymayı olağanlaştırarak bilinçaltına işleyecek bir hayat tarzı modernlik başlığı altında sunuluyordu.  Üretim ve tüketim alışkanlıkları yine bu mekânların içerisinde süren hayatların mutluluk reçetesi kıvamında sürdürülüyordu.  Böyle bir döngü, şehirlileri sürekli reçete almaya mecbur tutma sonucunu doğuruyordu.  Oysa gözünü toprak damda açıp, beton binalarda kapatan insan için ömür, iki yağmur arasında ebemkuşağı görme arzusu uğruna tahammül ve katlanma süreciydi.  Unutulduğunu unutan adam, umursamadığı şeyleri düşündükçe akla ziyan cümlelerin kendini umarsız bıraktığını fark etti ve zihnine çeki düzen vererek yürümenin tarifini bir kez daha kendine telkin etti.

Yürümek, dolaysız, doğrudan bir eylemdir.  Karar verir ve yola koyulursunuz.  Tereddüt, kulağınıza dişil bir tonda fısıldayan Brütüs’tür. Umursamazsınız.  İlk adımdır önemli olan, siz adımı atarsınız, sonrası zamana, zemine, güneşe, buluta, yağmura ve coğrafyaya kalmıştır.  Yol yoldaşla menzile varır. Yoldaşınız, başınızdır. Gözlerinizle tanık olduğunuz ve muhteşemliğini doğallığından alan çevre, başınızın içindekini yekûnuyla birlikte alır ve sizi bir serüvene sürükler. Biraz da bu yüzden yürümek, bir süreliğine de olsa arkada bıraktıklarınızdan pişmanlık duymadığınız bir yola düşmektir. Serüven başlamıştır.

İnsan, hayata tutunma melekelerini körelten, hayatı, sürekli rakamlarla tarif ve mahkûm eden zihniyetin ürettiği mekânlardan çıkarak, doğal, yani insani olan duyguların yeşerdiği coğrafyaya, mevcuduyla ve kayıtlardan azade bir halde iltica etmelidir.  Aksi durumda, hayatın anlamını, sorgulama iradesini kullanmadığı organ gibi işlevsiz bıraktığı için köreldiğinin farkında olmaz. Ne yazık ki insanı bedbin ve bezgin hale sokan bu mekânlar, şehirlerimizi yağ lekesi gibi işgal etmiştir. Belki de ihtirasıyla hükümran olmuşların ve yetkisini ganimete çeviren tamahkârların mimarlık ve şehircilik anlayışı sonucu, insan doğasına aykırı, muhayyilesini körelten mekânları modern hayatın sığınakları olarak pazarlaması ile başlamıştır hikâye. Şehirler; içinde yaşayanların zihinlerini enkaza çevirecek şekilde, adeta üstü açık hapishaneler gibi inşa edilmişlerdir. Unutulduğunu unutan adam, bir an durdu ve sessizce terennüm etti hüküm cümlesini; Bu mekânlarda gözünü açan kuşaklardan sevda ehli ustalar çıkmaz. Yunus, Itri, Dede Efendi, Fuzuli, Baki, Pir Sultan, Dadaloğlu ve adını sayamadığı çok ustalar geldi dilinin ucuna. Mesela, Köroğlu’nun sığınağı dağlardı, Fuzuli, Mecnun’a çöllerde söyletti ah’ını.  Acaba, dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Babil’e asma bahçeleri yapacak usta olmadığı için mi yaptıran kral çıkmıyor, yoksa bilge krallar yeryüzünü terk mi ettiler? Aşk’ın, erbabı o güzel insanlar, o güzel atlara binip de gittiler mi?

İnsanımızın sığınak kavramı değişti. Artık sığınak kavramı, ikamet edilen, birbirinin benzeri ve geometrik mekânlar olarak belletilmiştir. Bu mekânlar, insanın arş’a yükselme duygularına set çeken, gökyüzünün azametini gölgeleyen, içindeki karabasanı çoğaltan ve sanki bir el tarafından bakanları hipnoz edecek şekilde günümüz insanının zihnini kuşatmıştır. Yürüyüşünü gerekçelendirmeye devam etti. Başın bedene isyanı da, başka sığınaklar arama isteğini gerçekleştirmesi de kendisini tutsak eden sığınakları terk etme isteği de bu yüzden yürümeyi özgürlüğe kaçmak eylemi olarak zorunlu kılmıştır.  Yürümek, aynı zamanda, gündelik hayatında yaşadığı bütün halleri elden geçirme, tefekkür ve muhasebe etme, kısaca olanları ve olması muhtemelleri zihinden geçirme fırsatıdır.  Atilla İlhan’ın bir romanında kahramanına söylettiği “Uykusuz geceleri hüküm geceleri değil mi?” sorusuna gündüz verilen cevapları da kapsar. Keşke li cümleler ve hayıflanmalar temiz, oksijeni yoğun olarak hisseden ve tam zamanlı çalışan akciğerlerin beyne gönderdiği olumlu sinyallerle bellekten sessizce tahliye edilir. Ruh dinginliğine geçme, kanatlarınızın olduğunu hissetme, bir tür arş’a tırmanma heyecanına ulaşırsınız.  Çünkü güneşe yürüyenin endişesi ve hesabı olmaz. Renk cümbüşü altında, Saka kuşunun, Üveyik’in Sığırcık’ın, Serçenin, Hüthüt kuşunun mahrem cilveleşmelerine davetsiz tanık olmanın yerini hiçbir şey dolduramaz. Leyleğin zarif, naif, gökyüzünün maviliğini çizmeden, örselemeden adeta tablonun mütemmim cüzü-tamamlayıcı parçası- gibi süzülmesinin bakan gözün sahibinin yüreğinde hangi duyguları harekete geçirdiğini her gün ikamet ettiği mekânlarda kaç bekerel radyasyona maruz kalanlar bilemez.  Bütün duydukların, gördüklerin ve hissettiklerin hayat bilançosunda yer alır ancak rakamlarla ifade edilmez.

O yüzden yürüme eylemi, her insan için özel ve kendine has duyguları hücrelerine kadar hissetme, kendisiyle hemhal olma, bir başka söyleyişle içine yapacağı yolculukla arınmadır. Hasılı, şair bu durumu bir mısrası ile

“Yürümenin dışındaki bütün eylemlerin adı kaçış, kaçış, kaçıştır.” * diye özetlemiştir.

*Göğekin, İlhami Çiçek

Sevginin Aşınmaz Gücü ( Boşluk)

Yaşanan şeyler sevgiyi nefrete, iyiyi kötüye dönüştürür mü? “Sevgi ve nefret ne menem duygular”, “iyilik ve kötülük nasıl cevherlerdir”; kitabın değme cambazlara parmak ısırtacak kurgusunda peşine düştüğü temel sorular.   İnsanca hâllerimizi anlatmak için binlerce yıldır hayvanlardan medet umuyoruz. Hint-İran,Yunan, Mezopotamya, Mısır yetmezmiş gibi avcı toplayıcıların eğitici ya da eğlendirici hikâyelerinin çoğunda meydan hayvanlara kalmıştır. …

Sevginin Aşınmaz Gücü ( Boşluk) Read More »

Frankenstein Yaşıyor!

Kökleri Golem, Homunkulus mitlerine Geothe’nin Faust’una uzanan Shelley’nin hikâyesi tiyatro, sinema ve çizgi romanları beslemeye devam ediyor. Diğer yandan günümüzün romancıları canavarın çeşitlemelerini yapmaktan geri durmuyorlar. Shelley’nin yaratığı bambaşka kültürlerde hortlayıp duruyor. Bu yazıda canavarın Bağdat ve İskoçya’daki iki çeşitlemesine göz atacağız.

 

 Güncellenen Cosmos belgeselinin üçüncü bölümünde astrofizikçi Neil Degrasse Tyson kendinden emin iyimser bilim adamı tonuyla konuşuyor: “Newton’ın Principa Mathematica’sı bizi başka bir bakımdan da özgürleştirdi. Kuyruklu yıldızların gelişini ve gidişini gözeten doğa kanunlarını bularak göklerin gazabıyla korkularımız arasındaki köklü bağları da koparmış oldu.” Gerçekten öyle mi oldu? H. P. Lovecraft’ın huzursuz hayal gücünden türeyen canavarlar Tyson’ın söylediklerine kuşkulu bir gölge düşürüyor. Modern korku edebiyatının en önemli öncülerinden olan Lovecraft sıkı bir astronomi okuruydu. Newton’ın sınırlarını sonsuza açtığı evrenin gizemlerini kurcalayarak akıl donduran kozmik dehşetler hayal etti. Aydınlanmanın ideallerinden biri insanı korkularından kurtarmaktı. Fakat daha fazlasını bilmek insanoğlunun yeni korkular icat etmesini engellemedi. Tam aksine bilim ve teknolojinin baş döndürücü gelişmeler kaydettiği Sanayi Devrimi’nden sonra sırayla Mary Shelley, Bram Stoker, Robert Louis Stevenson öcülerini dünyaya saldılar. Goya meşhur gravüründe ‘Aklın uykusu canavarlar doğurur.’ demişti. Doğru ama başka bir gerçeği de gözden kaçırmamalı: Akıl uyanıkken bilinç dışı da boş durmuyor. Frankenstein’ın canavarı, Drakula, Hyde ‘uygarlığın huzursuzluğu’nun karabasanları olarak popüler kültürün her alanında kol geziyorlar. Bu yazıya misafir edeceğimiz Frankenstein’ı Mary Shelley yirmili yaşlarında kaleme alıyor. Shelley’nin yakınlarda bir sinema filmine de dönüşen çalkantılı hayatı, onun beslendiği kaynakları da gösteriyor. Meraklısına havale ederek romana geçelim.

Kumaşında bilim, siyaset, romantizm, zengin edebi atıflar olan bu roman, günümüze dek defalarca yorumlanıyor. Psikanalitik çözümlemeler bir yana (ki hikâye Shelley’nin biyografisi ile birlikte bu tür çözümlemelere de çok müsait) bilim kurgunun öncüsü olarak teknolojinin ön görülemez dehşetlerine dair bir kehanet, insanla yaratıcısı arasındaki fırtınalı ilişkiye dair sorgulatıcı teolojik bir tartışma (John Milton’ın Kayıp Cennet’ini okumadan Shelley’in romanına ne kadar nüfuz edilebilir ki)… Hatta romanı politik bir alegori olarak yorumlayanlar da var. Kimileri onu Fransız devriminin metaforu saydılar ki Nazizm, Faşizm gibi canavar ideolojilere dair bir erken uyarı olarak da okumak mümkün romanı.  Mesela Frank Moretti, canavarı, burjuvazinin denetleyemediği proletaryaya benzetir (bakınız Murat Belge, Frankenstein ön sözü, İletişim Yayınları). Bunu Marks’ın vampir sermaye yorumunun yanına iliştirebilirsiniz.

Kökleri Golem, Homunkulus mitlerine Geothe’nin Faust’una uzanan Shelley’nin hikâyesi tiyatro, sinema ve çizgi romanları beslemeye devam ediyor. Diğer yandan günümüzün romancıları canavarın çeşitlemelerini yapmaktan geri durmuyorlar. Shelley’nin yaratığı bambaşka kültürlerde hortlayıp duruyor. Bu yazıda canavarın Bağdat ve İskoçya’daki iki çeşitlemesine göz atacağız.

Frankenstein’ın Bağdat’ta Ne İşi Var?

ABD Irak’ı işgal ettiğinde durumu Frankenstein metaforunu kullanarak açıklamaya çalışanlar olmuştu. Micheal Moore ve Carlos Fuentes, ABD’nin Saddam gibi canavarlar yarattığını, onları şımarttığını ve sonra ortadan kaldırmaya çalıştığını söylüyorlardı. Iraklı yazar Ahmed Saadavi, ABD işgali altındaki Irak’ta işgalin ve kaosun yarattığı intikamcı bir ucubeyi anlatıyor. Hikâye bir patlamayla açılıyor. Bombalı araçlar, terör, tedirginlik, parçalanan bir şehir, dağılan aileler… Bütün bunların ortasında eskici Hadi topladığı ceset parçalarını birbirine dikerek bilmeden canavarın kalıbını hazırlayacaktır. Kahvehanede dinleyenlere hikâyeler uydurup anlatan Hadi, ceset parçalarını da birbirine uyduracaktır. Kendisine bunu niye yaptığı sorulduğunda ‘Bir çöpe dönüşmesin diye. Diğer ölüler gibi saygı görsün, onlar gibi toprağa defnedilsin diye.’ cevabını verecektir. Saadavi, romanın çıkış noktasını bizzat yaşadığı bir tecrübeye bağlar (bakınız http://www.sabitfikir.com/dosyalar/edebiyat-ruhu-ve-hafizayi-korur-0). Hadi’nin topladığı ceset bombalı saldırıda ölen masum bir güvenlik görevlisinin ruhu içine girince canlanır. Binbir Gece, modern Arap bilimkurgu ve fantastik edebiyatı için vaz geçilmez referans kaynağıdır (Shelley’nin Binbir Gece’ye atıf yaptığını hatta romanın hikâye içinde hikâye tekniğinin de Binbir Gece’yi andırdığını söyleyelim). Askeri istihbarat birimleri bile büyücü ve kahinlere baş vurur. Binbir Gece masallarının görkemi savaşla çehresi bozulmuş Bağdat’ın kaotik dehşetine karışır. Canlanan ceset eski hesapların peşine düşer. Her bir parçasının intikamı için cinayetler işler. Ama canavar, bir kahraman değildir. İntikamı alınan parçalar işlevini yitirip düştükçe yaratık kendine yeni kurbanlar arayacak ve suçluyla masumu ayırt etmeyecektir. Herkes hem kurban hem suçludur bu hikâyede.

Güzel Canavar

Alasdair Gray’in Zavallılar romanı hınzır bir Frankenstein çeşitlemesi, üç katmanlı Munzur bir üst kurmaca. Aslında biz Alasdair Gray’in editörlüğünü yaptığı, ön sözünü yazarak eleştirel ve tarihsel notlarla zenginleştirdiği bir kitabı okuyoruz. Bu kitap, Michael Donnelly’nin yetmişli yıllarda Glasgow’daki kentsel dönüşüm sırasında çöpten ve yok olmaktan kurtardığı Dr. Archibald’ın yazdığı Bir İskoç Hükümet Tabibinin Eski Yaşamından Sahneler. Bu kitaptaki hikâyede Dr. Godwin Baxter’la ve onun yarattığı güzel canavar Bella ile tanışacağız. Bella kimsenin canına kıymıyor. Öyleyse Bella’ya neden canavar diyoruz? Romandaki erkeklerden biri bu güzel kadına ‘Sen dünyayı dehşet verici buldun Bell, çünkü sen ona uydurulmak için gerekli bir eğitimle çarpıtılmadın.’ diyecektir. Bella, erkeklerin biçim verdikleri bir dünyada onların ezberlerini bozan muhalif bir melektir. Cinsellik, siyaset, militarizm… İnsanlığı mutsuz eden ve onu yıkıma sürükleyen her şeye itiraz edecektir. Karşısına çıkan bütün erkeklerde dünyanın mevcut çirkin yüzlerinden birini görür: Emperyalist, sinik, asker… Bella, önceki hayatında intihar etmiş ve Dr. Godwin tarafından yeniden yaratıldığında hafızası sıfırlanmıştır. Unuttuğu kocası ve babası geri döndüğünde acı gerçeklerle yüzleşmek ve hesaplaşmak zorunda kalacaktır. Biz okurlar da hikâyenin en çirkin canavarları ile karşılaşırız. Fakat roman burada bitmez. Dr. Archibald’ın eşi Dr. Victoria’nın kitaptaki hikâyeyi tashih eden mektubu işin rengini değiştirir. Dr. Archi’nin anlattıklarını ikircikli hale getirir. Hangi hikâye doğrudur? Bu üst kurmaca oyun, erkeğin hayalinde yarattığı özgür kadın imajının taşlaması olarak da okunabilir mi?

Edebiyatın Canavarı Olarak Roman

Mary Shelly, Frankenstein ya da Modern Prometheus adını vermişti romanına. Promete, tanrılardan ateşi çalıp insanlara verdiği için korkunç bir cezaya çarptırılıyordu. Dr. Frankenstein da (lütfen karıştırmayalım, canavarın bir adı yok Frankenstein onun yaratıcısının adı) Tanrıya öykünüp bir canlı yaratmaya kalktığı için azaba duçar oluyor. İnsanoğlu kendi yarattığı canavarlarla boğuşmaya Shelly’nin metaforu da işlemeye devam ediyor. Ütopik cennetlerimizin içine gizlenen distopik cehennemleri gösteriyor Shelly’nin canavarı.   

Bütün bu güvenilmez anlatıcılar, mektuplar, şehir efsaneleri cüretkâr hatta canavarca bir iddiaya da kışkırtıyor insanı: Roman edebiyatın canavarıdır. Richard Kearney, “Yabancılar, tanrılar ve canavarlar, bizleri uçurumun kıyısına kadar getiren aşırılık deneyimlerini simgeler. Yerleşik kategorilerimizi çökertip yeniden düşünmemiz için kışkırtırlar bizi.” diyor. Biz, romanları da canavarların yanına ekleyemez miyiz? Kafa karıştıran çok sesliliği, azman mimarisi, bütün edebi türlerin karması oluşuyla ve ele avuca sığmazlığıyla roman edebiyatın canavarı sayılamaz mı?

Modern Promete bizzat romancının kendisi değil midir?

Ahmet Sarı İle “Kendi İmdadına Da Koşup Gelen Hızır” Üzerine…

Yayınladığı öykü, şiir ve diğer türlerden eserleri ile oldukça velud ve dili güçlü bir yazardır Ahmet Sarı.

Edebiyat dünyamıza farklı bir bakış ve soluk getirerek yeni bir zihinsel yol açma çabasını da büyük çoğunlukla başarmış, tabiri caizse “işinin ehli” bir isim. Ahmet Sarı ile son öykü kitabı “Kendi İmdadına da Koşup Gelen Hızır”ı konuştuk.

 

Abdullah Kasay: “Kendi İmdadına da Koşup Gelen Hızır” ismi ile başlamak istiyorum. Böylesi bir kitap ismi bile daha en başta çok sarsıcı. Ahmet Sarı böylesi kitap isimleri ile bize ne anlatmak istiyor?

Ahmet Sarı: Abdullah hocam, ilkin bana kitap hakkında konuşma imkânı sunduğun için sana bir teşekkürle sözüme başlamak istiyorum. Kitaplarımda senin de tespitin doğrultusunda, başlığında daha, okurları sarsacak, onları şoke edecek isimler bulmaya çalışıyorum. Felsefi bir dilemma, bir çıkmaz, insanı düşünmeye iten garip söyleyiş şekilleri buluyorum, serde biraz şairlik de olunca, böylesi başlıklar ortaya çıkıveriyor. Bu başlıkta da olduğu gibi çıkış noktam aslında herkesin imdadına koşup gelen Hızır’ın kendi imdadına koşup koşamayacağı durumudur. Aslında Hızır’ın imdadı olmaz. Hızır’ın kültürümüzde bir peygamber ya da melek olduğu söylenir. Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saati”nde hatta ölümsüz ve zamandan müberra olduğu için canı sıkılan, can sıkıntısını gidermek için kendine oyun icat eden, dağlardan taş yuvarlayan bir Hızır izleği görülür. Hızır’ın geçmişin derinliklerine sarkabilmesi, hal’de nefeslenebilmesi, ölümsüzlüğü ve zamansızlığı düşünüldüğünde onun melek olduğu düşüncesi bizde güçlenir. Meleğin imdadı olur mu peki. Olmaz. Melek topyekûn bir bağımlılıkla Allah’a bağlıdır. Günah işleme derekesine sahip değildir. Bunun için ya ateşle (şeytanda olduğu gibi) ya da balçıkla (insanda olduğu gibi) ovulmalıdır. Bu bağlamda meleklerin günahı olmaz. İradesi olmayan neden düşsün ki. Düşen melek, iradesi olan melektir. Aynen diğer kitabımda “Sağ Omuz Meleğinin Omzundaki Sağ Omuz Meleği”nin isminde olduğu gibi. Bizlerde, insanlarda olur sağ ve sol omuz meleği. Bir meleğin omzunda sevap ya da günah meleği, kirâmen kâtibîn aramak, onun sevabını ve günahını kaydedecek hurufat melekleri aramak demektir ve beyhudedir. Melekler omuzları düşünüldüğünde çıkmaz sokaktır. “Hızır’ın İmdadı”ndan kastım daha çok yeri geldiğinde insanın kendi içine sarkıtacağı iplerle bağlantılı bir başlık tahayyülü. Dışarıdan gelecek yardımların nihayete erdiği, çözüm bulmadığı bir dönemde Zümrüdüanka’nın kendi küllerinden yeniden doğması gibi bir şey diledim başlıkta. Öyle zamanlar olur ki insanın hiçbir dış yardıma artık ihtiyacı olmaz. Kendine, içine, derinliklerine dönüp, kendi içsel ormanlarında gezinip, kendi ruhunun yaralarına eğilip yine yaralarını kendi sarması gerekir. Bu bağlamda işin felsefi ve dini anlamlarından çok da herkese yetişen Hızır’ın kendi imdadına koşma durumuna dikkat çektim. Kendi imdadına koşup gelebilme durumu bir dilemma oluşturmanın yanında elbette lirik bir söyleyiş de içinde barındırmaktadır.

Abdullah Kasay: Sayabildiğim kadarı ile 67 öyküden, aslında küçürek öyküden oluşan bir kitap “Kendi İmdadına Da Koşup Gelen Hızır”. Küçürek öykü yazma fikrini doğuran ne Ahmet Sarı’ya. Ya da küçürek öykülerin bizlere sunduğu teklif ne?

Ahmet Sarı: Ben her ne kadar üç şiir kitabından sonra “Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak” adlı öykü kitabımı basmış olsam da Yedi İklim dergisinde Ali Haydar Haksal’ın rahle-i tedrisinden geçerek öyküye başladığımı söylemek isterim. 1993 tarihinden beri öykü yazıyorum ve Yedi İklim’de yayımlanan “Dolunay, Kurtlar ve Akbaba” adlı ilk öykümden günümüze zihnimde hep öykü gezdirdim durdum. Akademisyenlik devreye girince, zihin dağılınca, söyleyiş sekteye uğrayınca elbette roman yazmanın o engin zamanlarını kendimde bulamadım. Bunun için akademisyenlik zorlu bir görev olarak durmakta. Roman için geniş zaman olmayınca, uzun öyküleri de akademik işler sıkıştırınca bizlere soluğu az öykü yazmak kalıyor. Şimdilik bendeki ruh durumu ve yazı dermanı ancak öykü ve küçürek öykü için uygun. İleride geniş zaman bulunursa başka türler de deneyebilirim. Bu bağlamda çağımızın sorunlarını, içinde bulunduğumuz zamanın dertlerini, Müslümanların hallerini küçürek öykünün sonunda o şok edici vuruşla da örerek vermeye çalışıyorum. İyi kotarılırsa, hele de bu twitter toplumunda artık jenerasyonun az okuduğu, görsel destekler istediği, dikkatinin çok erken dağıldığı ve dikkatini toparlamakta zorlandığı yerlerde damıtılmış sözlerle ve şok edici küçürek öykülerle okurun kalbine inmenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Eski kalın klasik metinlere sabrın kalmadığı, zamanın değiştiği ve postyapısal milenyum insanının az derin bilgiden çok ama yüzeysel bilgi bombardımanı talep ettiği zamanlarda öyküyü, küçürek öyküyü onun da iştahını çekecek bir hal ile sunmamız gerekiyor. O nesilden vazgeçmek yerine onu da içine alabilecek, onu da kazanabilecek bir öykü formu şimdilik küçürek öykü formu gibime geliyor.

Abdullah Kasay: Bana hep bu tarz öyküler kurgunun ötesinde daha çok gerçeğe ya da yaşanmışlara dayalı ve hikmete en yakın metinler gibi gelir. Sizin gündelik hayatta yaşadığınız birçok şeyin aslında öyküye dönmüş halleri gibiler. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Ahmet Sarı: Doğru söylüyorsun. “Huzur İslam’da” adlı öyküyü Bursa’da, Erzurum yolculuğumda aynen yaşadım. O olayı birebir aktarsanız da hikâye olurdu. Gündelik hayat biz dikkatli okur ve antenleri topluma ve aslında her şeye açık öykücülere çok güzel şeyler vaat ediyor. Ben öykülerimi, hepsi olmasa da, “Korku ve Dehşet Üçlemesi”nde olduğu gibi gerçeklikten çekip çıkarıyorum. Öykücü elbette sınırsız bir fantazmagoryaya sahip olduğundan, gerçekliği birebir öykülerine, romanlarına taşımak zorunda değil. Yaşadığımız çağ biz öykücülere sınırsız imkânlar sunuyor. Bu çağıltılı yaşamda insanın nutkunun tutulduğu, şaşırdığı, bocaladığı, gözlerine inanamadığı şeylerin yanı sıra insanın içinde kelebekleri uçuşturan olaylar ve durumlar da oluyor. Bunlar, dediğin gibi öykücünün kaygısı şayet bunları bir hikmet burcuna taşımaksa oraya doğru evriliyor. Öykücünün derdi bu değilse kendi zaviyesinden, fraksiyonundan, inandığı neyse o perspektiften meseleye bakıyor. Ben küçürek öykülerimin hikmet parıltıları olmasını isterim. Hakikati görmenin parçalı ve küçük hikmet kırıntıları. Damlanın okyanusa varması gibi bu küçürek öykülerden hakikatin, bizim hakikatimizin bizatihi kendisine gidilmesini temenni ederim. Ama bunu kitsch bir şekilde, iyi işlenmemiş, makyajı iyi yapılmamış bir şekilde değil; sırıtan, mesaj kaygılı ve insanın ensesine bir şaplak indirircesine, mesajı gözüne sokarcasına da değil, baldaki şekerin dağılması gibi öyküde hakikatin dağılmasını isterim. Bunu kotarabilirsek küçürek öykü daha neye hizmet edecek ki? Söz de, yazı da ister küçürek olsun ister olmasın şamanın elindeki şahin gibi dönüp dönüp o ele konar gibi dönüp dönüp tanrıya rücu etmelidir.

 

Abdullah Kasay: Kitaptaki “Kuytu” öyküsü beni derinden etkiledi. Sürekli temas halinde olmamız gerekenler bizim en kuytumuza dönüşmüş durumda. Bu da bir kabulleniş gibi esasen. İnsanları bu kabullenişe ikna eden, razı eden hangi durumları yaşıyoruz sizce?

Ahmet Sarı: “Başlangıcı Olmayan Bir Şeyin Sonu”nda, ikinci öykü kitabımda aslında Müslümanların zamane sorunları ve topyekûn dönüşümleri, zamanı algılama ve hakikatlerindeki değişik algı biçimleri üzerinde durmuştum. Yaşadığımız zaman öyle bir zaman ki Müslümanlar kişiliklerinin sert köşelerini dünyaya sürttükçe kaybediyorlar. İnsan içine girdiği ırmağın kokusunu alıyor. Hakikatimizin değiştiği, idealimizde olan inançlarımızı ne kadar yaşadığımız, bize vaat edilen inancı ne kadar taşıdığımız tartışmalıdır. Bugün selim topraklara baktığımda, Müslüman toprakların yerle yeksan ve dağılmış olduğunu gördüğümde bize hakikati dillendiren kitabın künhüne varamadığımız aklıma geliyor. Okumuyoruz. Okusak da anlamıyoruz. Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saati”ndeki Hızır’ın tespitiydi bu. “Her evde kutsal kitaplar asılıydı/okuyan kimseyi göremedim/ okusa da anlayanı görmedim.” Ne kadar acı, insanın kendi kutsalını tanımaması. Kendi kutsalını duvara asması ve ona bigâne kalması. Onu sadece mezarlarda yeşertmeye çalışması. Oysa bu tüm hayata içkin bir şey olmalı. Muska nasıl bedende taşınırsa, Kuran da kalpte muska gibi taşınmalı. O zaman işte içsel ve dışsal yenilikler, güzellikler yaşayacağız. Buna inanıyorum. Teorinin pratiğe uymadığı bir İslam tahayyülü ne işimize yarayacak. Tüm kötülükleri, üçkağıtçılıkları yapıp da arabasının arkasında “Huzur İslam’da” yazan birine nasıl inanabiliriz. Onun elinden, dilinden nasıl emin olabiliriz?

Abdullah Kasay: Aslında her bir şeye “hayretle” bakmamız gerektiğini de anımsatıyor kitaptaki tüm öyküler. Yanı başımızda yaşanan her şey birer öykü. Ve her birinin içinde de insan var. Tüm bu kaçırdıklarımızı Ahmet Sarı önümüze koyarken aslında edebiyatın büyülü dilinden ziyade olayların kendisinin büyülü olduğunu vurguluyor. Son zamanlarda edebiyatın ise olaydan oluştan ziyade içinde insanın da azaldığı, daha çok metinin kendisinden beslendiğini görüyoruz. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?

Ahmet Sarı: İnsan, senin de sözünü ettiğin hayreti bırakmasa, dünyaya yeni gelmiş bir çocuğun eşyayı, olayları keşfindeki o hayret makamını ömür boyu sürdürebilse yaşantısını dolu dolu bir varoluşa çevirebilir. Bu mümkün görünmüyor. Postmodern dönem romanlarında dağılan, silikleşen öznenin çaresizliği, modern sonrası insanının değersizleşmesi, varoluşunda yaşadığı yaralarla derinden bağlantılı. Daha Lumiere kardeşlerin ilk sinema sekansında modern dönemlerde bir fabrikadan ırmak taşkınlığında çıkan insanların değersizleşmesi görülüyor.

Metropol ve büyükşehir dikey medeniyeti bize dayattıkça insanların muhabbetinde, sevgisinde, diyaloglarında da kelimeler azaldı. Komşuluk hukuku kalmadı. Bize de kötü şeyler olacağı şüphesi, sorumluluk almama, insani olanı ön plana çıkarmama duygusu hayatımıza nakşoldu. Açlıktan yerde uzanmış ölümü bekleyen Afrikalı bir çocuğun yardımını bırakın, şehirde uzun süre yerde yatan insanın yanından sel gibi akan insanoğlu ona eğilip de neyi olduğunu sorma cesaretini kaybetti. İnsan değeri silikleşti. Hızlı yaşamın büyüsü hepimizi içine aldı. Baudrillard “Yalnız yiyen ölüdür” der “Amerika”da, yalnız yemek değil, yalnız yaşamak, devcileyin arabaya yalnız binmek, yalnız nefes almak, yalnız ölmek kaderimiz oldu artık. Bu anlamda çağın getirdiği bir atmosfer olarak insanın silikliğini, insanın fluluğunu nasıl yeniden bir değere doğru tahvil edeceğiz? Onu nasıl bataklıktan çıkarıp, yücelteceğiz. İyiye, doğruya, hakikate bakmasını nasıl sağlayacağız? Bu bozuk ortamda, sodomize olmuş topraklarda bir nebi bilincini ona nasıl vereceğiz? Beni bu bağlamda bu silik insanlar da, yapıp ettikleri de çekmektedir. Bunları gözlemleyip o şok edici duygu durumunu, hali, tutum-davranışı, alışık olmadığımız bizim zihniyet dünyanıza da sığmayan olayları gördüğümde küçürek öyküye sığacak şekilde onu zihnimde yontuyorum ve bir kalıba sokuyorum. Gerisi artık okurun kalbine kalıyor.

Abdullah Kasay: Son olarak “Kendi İmdadına Da Koşup Gelen Hızır”da da gördüğüm belki diğer kitaplarınızda da bunu düşündürten bir his var. Ahmet Sarı sürekli bir “heyecanla” yazıyor gibi. Bu heyecan bize bundan sonra nasıl çalışmalar armağan edecek?

Ahmet Sarı: Şu anda elimde “Kabuk Tutmuş Yaralar Yüzünden” adında bir öykü kitabı var. Birkaç düzeltme, ekleme daha yapıp bir yayınevine sunacağım. Nasipse. Edebiyat kuramı bende hep zihinde bir bölmede akıp durdu. “Kurgu-Gerçek” ya da “Gerçek-Kurgu” olarak nitelendirebileceğimiz kurmacadan hakikat düzlemine, gerçeğe müdahalelerin olduğu eserler üzerinde epey kafa yoruyorum. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyat Bölümünde doçent dostum Kamil Civelek hocamla birlikte edebiyata bir kavram daha kazandırıp onun teorik ve pratik temellerini oluşturmayı hedefliyoruz. Öyle bir niyete sahibiz. Kitabın adını “Kurmacanın Dayanılmaz Gerçekliği” koymayı düşünüyoruz. Fransız, Amerikan, Alman ve Türk edebiyatından örnek metinler olacak bu kitapta. Yaklaşık otuz yıldan beri ördüğüm “Tapılan. Bir Başdönmesi ya da Tanrıya Uzanmış Ellerin Göğü” adlı tanrı metnimi boş vakitlerde şekillendiriyorum. Hacimli bir kitap oldu, onu nasıl basacağımı, nereye sunacağımı şimdilik bilemiyorum.

Abdullah Kasay: Ahmet hocam çok teşekkür ederim verdiğin cevaplara.

Ahmet Sarı: Abdullah baba, ben teşekkür ederim bana bu imkânı sağladığın için. Sağ olasın.

“Hallac-ı Mansur’un Felsefesi ve Öğretisi Benim Tüm Bakış Açımı Değiştirdi”

Başak Sayan’ı ekranlardan, oynadığı dizilerden tanıyoruz. 2010 yılından itibaren ise Sayan’ın cümlelerini dizi repliklerinden değil de yazdığı kitaplardan takip ediyoruz. Sayan’ın bazı kitapları çok satanlar listesine girdi. Başak Sayan geçtiğimiz günlerde Nigahdar adlı bir roman yayımladı. Roman farklı zamanlarda ve birbirine teğet geçen bir hikâyeden oluşuyor.
Romanın merkezinde 9. ve 10. Yüzyılda yaşamış Hallac-ı Mansur var. Başak Sayan’la son romanı Nigahdar, Hallac-ı Mansur ve din üzerine sohbet ettik.

 

-Hallac-ı Mansur ile tanışmanızı merak ediyorum. Tanıştıktan sonra nasıl bir süreç yaşadınız da onu bir roman kahramanına dönüştürmek istediniz?

Hallac-ı Mansur ile doğumdan bir iki ay sonra tanıştım. Kendi kendime kalabildiğim ender anlardan birinde bir anda aklıma düştü ve araştırmaya başladım. Hayatını ve öğretisini okudukça müthiş etkilendim. Ülkemizde adı bilinse bile Mevlana’nın, Şems’in, Yunus Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın feyz aldığı, takip ettiği kişinin Hallac olduğu bilinmez. İnanılmaz bir hayat hikayesi var. Karakteri, Allah aşkı, hakikat yolunda çektikleri, Tavasin adlı kitabında anlattığı nokta öğretisi hepsi beni inanılmaz etkisi altına aldı. Uzun zamandır kuantum fiziğine ilgim olduğu için tasavvuf ve Hallac’ın öğretisini öğrendikçe aradaki müthiş benzerlik karşısında hayret ettim ve bu benzerliği okurlarıma göstermek istedim. Yani romanı yazma fikri Hallac-ı Mansur’un hayat hikayesinden ve öğretisinden çok etkilenmem ile başlayıp kuantum fiziği ile arasındaki benzerlik ise karakterlerimi yaratmam da ve hikayemi geliştirmem de etkili oldu diyebiliriz.

-Romanı yazmadan önceki araştırma sürecinizden bahseder misiniz biraz? Nasıl okumalar yaptınız?

Romanlarımın tümünde okurumun hayata başka bir yerde bakmasını istediğim için mutlaka bir felsefe vardır. O yüzden araştırma kısmı önemlidir benim için. Ancak Nigâhdar’da u araştırma kısmı çok uzun ve meşakkatliydi. Hallac-ı Mansur’un hayatı ve öğretisi dışında, Abbasi imparatorluğunu, tarihini, Muktedir Billah dönemini, o döneme damga vuran siyasi ve toplumsal olayları, tasavvufu, Hallac’ı etkileyen ya da düşmanlık eden kişilerin hayat hikâyelerini, kuantum fiziğini, evrim teorisini, yaradılış meselesine hem ateistlerin hem deistlerin hem de tesitlerin bakış açılarını araştırmam gerekiyordu. Çok fazla kaynaktan araştırma ve okuma yaptım. Eşim odamdaki kitap dağını gördüğünde “nasıl başa çıkacaksın?” diyerek, inanamıyordu. Ama bunlar benim sevdiğim konular olduğu için zevkle okudum, araştırdım. Kitabın sonunda kaynaklar bölümünde merak edenler için bir liste verdim. Daha detaylı bilgi için o kaynaklara başvurabilirler.

-Bu okumalar sürecinde sizi çok şaşırtan, sizin düşünce dünyanızda değişime sebep olan bilgilerle karşılaştınız mı, nedir bunlar?

Karşılaşmaz olur muyum hiç? Hallac-ı Mansur’un felsefesi ve öğretisi benim tüm bakış açımı değiştirdi zaten. O dinler üstü bir öğreti bıraktı gerisinde. Ne ben var dedi ne de sen. Var olan her şey, yerdeki taştan, gökyüzündeki buluta, bir böcekten bir balığa, bir kuştan bir insana her şey ama her şey Yüce Yaradan’dır dedi. Başka hiçbir şey yoktur. Her şey O’nun tecelli etmiş halidir. O yüzden ben O’yum diyor zaten. Nasıl ki bir damla okyanusun bir parçasıysa var olan her şey de O’nun bir parçası. Bu beni çok etkiledi. Uzun süredir içimde hissettiğim ama tam olarak anlatamadığım duyguların kelimelere dökülmüş halini buldum onun yazdıklarında. Dinlerin Allah’a gitmek için birer yol olduğunu anlatıyor. Onlar sadece yollar. Önemli olan O diyor. O’na nasıl ulaştığının bir önemi yok. Çünkü her insanın ortak amacı O’na ulaşmak aslında. Bu nedenle bir Hristiyan ile bir Musevinin, bir Müslümanla bir Hindunun bir farkı yok birbirinden. İnsanın dini ve inançları doğduğu coğrafyaya ve aileye göre belirleniyor. Nerede doğacağını, hangi ana babadan dünyaya geleceğini seçmediğine, ailenin ve bulunduğu toplumun dinine ve kültürüne göre büyüyeceğine göre kim onu nasıl suçlayabilir? Bu öğreti dışında elbette kuantum fiziği ile arasındaki benzerlik de beni müthiş etkiledi. İkisi de birlikten bahsediyor. İkilik denen şeyin bir aldanma olduğunu söylüyor. Kuantum fiziği tasavvufun ve Hallac’ın bin küsur yıl önce söylediklerini bilimsel olarak ispatlamış durumda.

 

-Romanın dili oldukça sade ve hızlıca akıyor. Bu dil genel olarak benimsediğiniz bir dil mi yoksa bu romana özgü tercih ettiğiniz bir yaklaşım mı?

Betimlemeleri ve detaylı anlatımı seviyorum ama bunu yaparken de hızlı akan bir kitap olmasına özen gösteriyorum. Bu benim tarzım diyebiliriz. Kitabı eline alan bırakamamalı. Zorlanarak okursanız kitabın sonunu getiremezsiniz.

-Kurgu olarak senaryo olmaya çok müsait bir roman Nigahdar. Romanın filme dönüşme ihtimali var mı?

Bunu söyleyen çok var. Film gibi kurgular tercih ediyorum çünkü ben aynı zamanda bir oyuncuyum. Mesleki olarak sinematografik düşündüğüm için romanlarımın kurguları da buna uygun oluyor. Her bölümün heyecan içinde bitmesi de bilinçli olarak yaptığım bir şey. Bu sizin kitabı elinizden bırakamamanıza neden oluyor. Tıpkı televizyon dizileri gibi. Öyle bir yerde biter ki siz bir hafta boyunca ne olacak diye bekler durursunuz. En çok istediğim şeylerden biri de Nigâhdar’ın film olması. Bir gün bunların olacağını biliyorum ama ne zaman olacağını bilmiyorum.

-Din, romanınızın en temel öğesi. Ve tarih boyunca siyasal, ekonomik ve sosyal olarak hem olumlu hem de olumsuz olarak kullanılmıştır. Ne dersiniz bu konuda?

Din tarih boyunca yeryüzündeki en büyük silah olarak kullanılmış. Hâlâ da öyle. Daha büyük bir güç kaynağı yok. Kitapta bunu anlatıyorum zaten. Toplumların dizginlerini elde tutmanın başka hiçbir yolu yok bu denli etkili olan. O nedenle bu güce sahip olanlar ne kadar ayrıştırma, ötekileştirme, kamplaştırma yaparlarsa o derece etkili olacaklarını bilirler. İnananları kendi çıkarları için kullanırlar ve ne yazık ki o insanlar kullanıldıklarının farkında bile olmazlar. Din dediğiniz olgunun en başına gittiğinizde hakikati keşfetmiş bir insanın yani peygamber dediğimiz kişinin diğer insanlara keşfettiği bu hakikati anlatma gayretinin diğerleri tarafından kabul görüp takip edilmeye başlanması aslında. İslam mesela aslında ilk başta Araplar tarafından tehlikeli bulunmuş. O nedenle Medine’ye göç edilmiş ya zaten. O zamanlar da Kabe önemli bir hac yeri ve çok para kazanılıyor hacca gelenlerden. Bunu kaybetmek istemiyorlar. Ne zaman Hz. Muhammed Kabe’ye dönerek namaz kılmayı emrediyor o zaman anlıyorlar Kabe ticareti devam edecek ve para kazanacaklar. Kitapta dinler tarihini, ilk tek tanrılı dinin nasıl ortaya çıktığını, kimleri etkilediğini özellikle bu nedenle anlatıyorum. Araştırmadığımız için bize söylenen her şeye inanıyoruz.

-İslam coğrafyasında bu kadar cemaat, tarikat yapılanması varken dinin doğru anlaşılması mümkün müdür sizce?

Elbette değildir. Çünkü bu tarikatlara mensup kişiler biat ediyorlar bir kişiye. O kişinin dediklerini doğru kabul ediyorlar. Araştırmıyorlar bile. Kuran tefsirleri de çeviren kişinin yorumudur aslında. Sen bunu okurken o kişinin yorumunu alıyorsun doğru kabul ediyorsun. Kendin oku, kendin incele, soru sor, araştır. Mantıksızlıklara kafa patlat. Bu nasıl olabilir diye sor. Karşıt görüşleri de dinle. Anlamaya çalış. Ama hayır. Öyle değil işte. Her yerde böyle bu. Çünkü insan tembel. Hazır bilgi istiyor yorulmak istemiyor. Kafa patlatmak istemiyor. Rahat etmek istiyor sadece. Derdi hakikat değil yani.

-Son dönemde gençler arasında yaygınlaştığı söylenen deizm, panteizm ve ateizm tartışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tüm bunları kitapta anlattım zaten. O nedenle karakterlerimi pek çok görüşe mensup kişiler yaptım. Ateist de var, deist de, teist de. Bunlar sıfatlar ama. Neticede aslında ne mezhep var ortada ne de din. Ne sen var ne de ben. Var olan tek şey sadece Yüce Öz.

-Yakın geçmişte ülke siyasetinde ve sosyolojisinde meydana gelen olayları da romanda konu edinmişsiniz. Bunun romanı zenginleştirdiği kadar ona ideolojik bir boyut da kattığını düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, Nigahdar’ı ideolojik bir roman olarak okumak mümkün mü?

Romanlarımın hepsinin arka planında geçtikleri dönemdeki siyasi ve toplumsal olayları anlatıyorum. Çünkü edebiyat tarihe not düşmektir. Başka türlü nasıl anlaşılabilir o dönem, o hikâye. Nasıl gerçekçi olabilir? Sığ bir metin halini alır roman bunlar olmazsa. Tolstoy’u okurken o dönemki Rusya’yı, sorunlarını, siyasi atmosferini ve bunun insanlar üzerindeki etkisini de okuruz. O dönemi anlarız. Hikâyeyi daha içselleştiririz böylece. Edebiyat tıpkı sinema gibi yaşamın kâğıda yansıtılmasıdır. Biri perdeye yansıtır, biri kâğıda.

Bir Yangından Sonra

Aile denilen insan topluluğu arasındaki dinamikler, asla bir “aile” olamamış aileler, birbirini dinlemeyen, iletişim kuramayan insanlar gibi aslında olmamasını dilediğimiz ilişki biçimleri romanlarda fazlasıyla yer buluyor. Aile, edebiyat için başlı başına bir konu aslında. Bill Cleg ilk romanı ile bundan çok daha fazlasını, etkileyici bir biçimde sunuyor. Senin Hiç Ailen Oldu Mu? hem dil, hem kurgu, hem de yazarın kurguya yaklaşma biçimi olarak beklentilerinizi karşılayacak bir roman.

“Göl yok artık. Saatlerdir bu taşlık yolda ilerliyor ve suya dair hiçbir işaret yok. Arabalar, insanlar yok; Missoula’dan sonra arabayla doğru yola saptığına ya da yol ne zaman ikiye ayrılsa doğru yolu seçtiğine dair hiçbir kanıt yok. Kaybolmuş ve yalnız ama bunun bir önemi de yok. Hiçbir şeyin yok, diye düşünüyor ve bu ilk değil. Kafasındaki fikri, yani yapabileceği şu ya da bu seçimin onu ya da başka birini etkilemeyeceğini tekrar tekrar aklından geçiriyor. Daha önce olsa, herhangi bir yükümlülük ya da sonuç olmaksızın varlığını sürdürme fikri onu heyecanlandırabilirdi, ama bu tecrübe hayal ettiği hiçbir şeye benzemiyor.”

Bunlar bir yangında eski kocasını, kızını, müstakbel damadını ve sevgilisini kaybeden, böyle bir felaketten sonra artık kimsesinin olmadığının acısıyla usul usul yanan June Reid’i anlatıyor. Bu, June gibi yaşadıklarını kabullenemeyen, acısıyla yüzleşemeyecek kadar tükenmiş bir kadını anlatabilecek en uygun paragraf olabilir.
Senin Hiç Ailen Oldu Mu? Bir kadının tüm ailesinin alevlerin içinde kalmasını seyrettikten sonraki halini ve geride kalan herkesin yaşadıklarını, hislerini, bakış açısını aktaran çok başarılı bir roman. Tabii bu kayıplar asla tek bir kişiye ait olamaz. Başlarda bu felaketin en çok zarar göreni June gibi gözükse de, sayfalar ilerledikçe kızı Lolly’nin sevgilisi Will’in ailesinin acısına, Luke’un annesi Lydia’nın acısına da şahit oluyorsunuz. Tüm bu insanların ortak noktası evlat acısı, fakat hepsinin bunu yaşama, bununla yüzleşme yöntemleri farklı. Yazar Bill Cleg, felaketin boyutunu ve insanların çektiği acının derinliğini daha iyi yansıtabilmek adına tüm karakterlere ayrı ayrı yaklaşıyor. Böylece bu felaketin öncesinde yaşananları da öğreniyorsunuz. Yazarın bu konudaki sezgisel yaklaşımını çok başarılı buldum. Öyle ki sadece ana karakterlere değil, yan karakterlerin bile hayatlarına, isteklerine, beklentilerine ve hayal kırıklıklarına yakından bakabiliyorsunuz ve bunu kısa sayılabilecek bir romanda böylesine etkili bir biçimde yapabilmek büyük başarı.

Bu kitabı okurken tam olarak kendimi bir cenaze töreninin ortasında hissettim, garip olan şu ki romanda cenazeden neredeyse hiç bahsedilmemiş. Fakat June’un, Lydia’nın yaşadığı bu büyük acı karşısında mesela Rick’in düğün için hazırladığı pastanın parasını düşünmediğini söylediği halde bununla ilgili eşiyle yaşadığı çatışmayı anlatması insanı şaşırtıyor ama garip olan şu ki cenazelerde hep böyle şeyler olur. Kaybı yaşayan kişi için dünyadaki diğer tüm dertler bir anda anlamını yitiriyor, fakat diğerleri, her ne kadar onlar da üzülse de, hayatlarına devam ediyor.

Yazarın her bir karaktere bir ses vermesi, anlatımda kimi zaman birinci tekil şahıs, kimi zaman üçüncü tekil şahıs kullanımındaki bilinçli olduğunu hissettiğim akıllıca tercihleri beni çok etkiledi. Luke’un, Lolly’in ailelerinden uzak durmak için sebeplerini öğrendiğinizde, her bir karakterin kendisiyle ve aile ilişkileriyle yüzleşmesini gördükçe, Bill Cleg’in anlattığı tek felaketin bu yangın olmadığını anlıyorsunuz. Her ailenin, her karakterin kendine has yaşadığı bir trajedi var ve her şey yolunda giderken bile arka planda yaşananların insanları nasıl etkilediğini net bir şekilde görebilmemizi sağlayan bir roman.

Ailelere, aile trajedilerine dair yazılmış pek çok kitap var, Senin Hiç Ailen Oldu Mu? Bu romanlar arasında farklı bir çizgiye sahip benim gözümde; yazarın karakterlerin gözlerinden bakabilme becerisi, kullandığı gerçekçi dil, trajedinin boyutlarını usul usul işlemesi beni çok etkiledi.

Roman boyunca Silas’ın, Lydia’nın ve June’un yaptıklarının ve yaşadıklarının parça parça ortaya çıkması ve sonunda hepsinin yaptıklarının sonuçlarıyla teker teker yüzleşmesi çok dokunaklı. Uzun yıllar sonra bile altını çizdiğim satırları tekrar okuyacağım, karakteriyle selamlaşmak isteyeceğim, mutlaka okunması gereken, okuduğunuzda uzun süre zihninizde yer edecek bir roman.

Senin Hiç Ailen Oldu Mu?
Bill Clegg, Kafka Kitap, 241 syf