Frankenstein Yaşıyor!

Kökleri Golem, Homunkulus mitlerine Geothe’nin Faust’una uzanan Shelley’nin hikâyesi tiyatro, sinema ve çizgi romanları beslemeye devam ediyor. Diğer yandan günümüzün romancıları canavarın çeşitlemelerini yapmaktan geri durmuyorlar. Shelley’nin yaratığı bambaşka kültürlerde hortlayıp duruyor. Bu yazıda canavarın Bağdat ve İskoçya’daki iki çeşitlemesine göz atacağız.

 

 Güncellenen Cosmos belgeselinin üçüncü bölümünde astrofizikçi Neil Degrasse Tyson kendinden emin iyimser bilim adamı tonuyla konuşuyor: “Newton’ın Principa Mathematica’sı bizi başka bir bakımdan da özgürleştirdi. Kuyruklu yıldızların gelişini ve gidişini gözeten doğa kanunlarını bularak göklerin gazabıyla korkularımız arasındaki köklü bağları da koparmış oldu.” Gerçekten öyle mi oldu? H. P. Lovecraft’ın huzursuz hayal gücünden türeyen canavarlar Tyson’ın söylediklerine kuşkulu bir gölge düşürüyor. Modern korku edebiyatının en önemli öncülerinden olan Lovecraft sıkı bir astronomi okuruydu. Newton’ın sınırlarını sonsuza açtığı evrenin gizemlerini kurcalayarak akıl donduran kozmik dehşetler hayal etti. Aydınlanmanın ideallerinden biri insanı korkularından kurtarmaktı. Fakat daha fazlasını bilmek insanoğlunun yeni korkular icat etmesini engellemedi. Tam aksine bilim ve teknolojinin baş döndürücü gelişmeler kaydettiği Sanayi Devrimi’nden sonra sırayla Mary Shelley, Bram Stoker, Robert Louis Stevenson öcülerini dünyaya saldılar. Goya meşhur gravüründe ‘Aklın uykusu canavarlar doğurur.’ demişti. Doğru ama başka bir gerçeği de gözden kaçırmamalı: Akıl uyanıkken bilinç dışı da boş durmuyor. Frankenstein’ın canavarı, Drakula, Hyde ‘uygarlığın huzursuzluğu’nun karabasanları olarak popüler kültürün her alanında kol geziyorlar. Bu yazıya misafir edeceğimiz Frankenstein’ı Mary Shelley yirmili yaşlarında kaleme alıyor. Shelley’nin yakınlarda bir sinema filmine de dönüşen çalkantılı hayatı, onun beslendiği kaynakları da gösteriyor. Meraklısına havale ederek romana geçelim.

Kumaşında bilim, siyaset, romantizm, zengin edebi atıflar olan bu roman, günümüze dek defalarca yorumlanıyor. Psikanalitik çözümlemeler bir yana (ki hikâye Shelley’nin biyografisi ile birlikte bu tür çözümlemelere de çok müsait) bilim kurgunun öncüsü olarak teknolojinin ön görülemez dehşetlerine dair bir kehanet, insanla yaratıcısı arasındaki fırtınalı ilişkiye dair sorgulatıcı teolojik bir tartışma (John Milton’ın Kayıp Cennet’ini okumadan Shelley’in romanına ne kadar nüfuz edilebilir ki)… Hatta romanı politik bir alegori olarak yorumlayanlar da var. Kimileri onu Fransız devriminin metaforu saydılar ki Nazizm, Faşizm gibi canavar ideolojilere dair bir erken uyarı olarak da okumak mümkün romanı.  Mesela Frank Moretti, canavarı, burjuvazinin denetleyemediği proletaryaya benzetir (bakınız Murat Belge, Frankenstein ön sözü, İletişim Yayınları). Bunu Marks’ın vampir sermaye yorumunun yanına iliştirebilirsiniz.

Kökleri Golem, Homunkulus mitlerine Geothe’nin Faust’una uzanan Shelley’nin hikâyesi tiyatro, sinema ve çizgi romanları beslemeye devam ediyor. Diğer yandan günümüzün romancıları canavarın çeşitlemelerini yapmaktan geri durmuyorlar. Shelley’nin yaratığı bambaşka kültürlerde hortlayıp duruyor. Bu yazıda canavarın Bağdat ve İskoçya’daki iki çeşitlemesine göz atacağız.

Frankenstein’ın Bağdat’ta Ne İşi Var?

ABD Irak’ı işgal ettiğinde durumu Frankenstein metaforunu kullanarak açıklamaya çalışanlar olmuştu. Micheal Moore ve Carlos Fuentes, ABD’nin Saddam gibi canavarlar yarattığını, onları şımarttığını ve sonra ortadan kaldırmaya çalıştığını söylüyorlardı. Iraklı yazar Ahmed Saadavi, ABD işgali altındaki Irak’ta işgalin ve kaosun yarattığı intikamcı bir ucubeyi anlatıyor. Hikâye bir patlamayla açılıyor. Bombalı araçlar, terör, tedirginlik, parçalanan bir şehir, dağılan aileler… Bütün bunların ortasında eskici Hadi topladığı ceset parçalarını birbirine dikerek bilmeden canavarın kalıbını hazırlayacaktır. Kahvehanede dinleyenlere hikâyeler uydurup anlatan Hadi, ceset parçalarını da birbirine uyduracaktır. Kendisine bunu niye yaptığı sorulduğunda ‘Bir çöpe dönüşmesin diye. Diğer ölüler gibi saygı görsün, onlar gibi toprağa defnedilsin diye.’ cevabını verecektir. Saadavi, romanın çıkış noktasını bizzat yaşadığı bir tecrübeye bağlar (bakınız http://www.sabitfikir.com/dosyalar/edebiyat-ruhu-ve-hafizayi-korur-0). Hadi’nin topladığı ceset bombalı saldırıda ölen masum bir güvenlik görevlisinin ruhu içine girince canlanır. Binbir Gece, modern Arap bilimkurgu ve fantastik edebiyatı için vaz geçilmez referans kaynağıdır (Shelley’nin Binbir Gece’ye atıf yaptığını hatta romanın hikâye içinde hikâye tekniğinin de Binbir Gece’yi andırdığını söyleyelim). Askeri istihbarat birimleri bile büyücü ve kahinlere baş vurur. Binbir Gece masallarının görkemi savaşla çehresi bozulmuş Bağdat’ın kaotik dehşetine karışır. Canlanan ceset eski hesapların peşine düşer. Her bir parçasının intikamı için cinayetler işler. Ama canavar, bir kahraman değildir. İntikamı alınan parçalar işlevini yitirip düştükçe yaratık kendine yeni kurbanlar arayacak ve suçluyla masumu ayırt etmeyecektir. Herkes hem kurban hem suçludur bu hikâyede.

Güzel Canavar

Alasdair Gray’in Zavallılar romanı hınzır bir Frankenstein çeşitlemesi, üç katmanlı Munzur bir üst kurmaca. Aslında biz Alasdair Gray’in editörlüğünü yaptığı, ön sözünü yazarak eleştirel ve tarihsel notlarla zenginleştirdiği bir kitabı okuyoruz. Bu kitap, Michael Donnelly’nin yetmişli yıllarda Glasgow’daki kentsel dönüşüm sırasında çöpten ve yok olmaktan kurtardığı Dr. Archibald’ın yazdığı Bir İskoç Hükümet Tabibinin Eski Yaşamından Sahneler. Bu kitaptaki hikâyede Dr. Godwin Baxter’la ve onun yarattığı güzel canavar Bella ile tanışacağız. Bella kimsenin canına kıymıyor. Öyleyse Bella’ya neden canavar diyoruz? Romandaki erkeklerden biri bu güzel kadına ‘Sen dünyayı dehşet verici buldun Bell, çünkü sen ona uydurulmak için gerekli bir eğitimle çarpıtılmadın.’ diyecektir. Bella, erkeklerin biçim verdikleri bir dünyada onların ezberlerini bozan muhalif bir melektir. Cinsellik, siyaset, militarizm… İnsanlığı mutsuz eden ve onu yıkıma sürükleyen her şeye itiraz edecektir. Karşısına çıkan bütün erkeklerde dünyanın mevcut çirkin yüzlerinden birini görür: Emperyalist, sinik, asker… Bella, önceki hayatında intihar etmiş ve Dr. Godwin tarafından yeniden yaratıldığında hafızası sıfırlanmıştır. Unuttuğu kocası ve babası geri döndüğünde acı gerçeklerle yüzleşmek ve hesaplaşmak zorunda kalacaktır. Biz okurlar da hikâyenin en çirkin canavarları ile karşılaşırız. Fakat roman burada bitmez. Dr. Archibald’ın eşi Dr. Victoria’nın kitaptaki hikâyeyi tashih eden mektubu işin rengini değiştirir. Dr. Archi’nin anlattıklarını ikircikli hale getirir. Hangi hikâye doğrudur? Bu üst kurmaca oyun, erkeğin hayalinde yarattığı özgür kadın imajının taşlaması olarak da okunabilir mi?

Edebiyatın Canavarı Olarak Roman

Mary Shelly, Frankenstein ya da Modern Prometheus adını vermişti romanına. Promete, tanrılardan ateşi çalıp insanlara verdiği için korkunç bir cezaya çarptırılıyordu. Dr. Frankenstein da (lütfen karıştırmayalım, canavarın bir adı yok Frankenstein onun yaratıcısının adı) Tanrıya öykünüp bir canlı yaratmaya kalktığı için azaba duçar oluyor. İnsanoğlu kendi yarattığı canavarlarla boğuşmaya Shelly’nin metaforu da işlemeye devam ediyor. Ütopik cennetlerimizin içine gizlenen distopik cehennemleri gösteriyor Shelly’nin canavarı.   

Bütün bu güvenilmez anlatıcılar, mektuplar, şehir efsaneleri cüretkâr hatta canavarca bir iddiaya da kışkırtıyor insanı: Roman edebiyatın canavarıdır. Richard Kearney, “Yabancılar, tanrılar ve canavarlar, bizleri uçurumun kıyısına kadar getiren aşırılık deneyimlerini simgeler. Yerleşik kategorilerimizi çökertip yeniden düşünmemiz için kışkırtırlar bizi.” diyor. Biz, romanları da canavarların yanına ekleyemez miyiz? Kafa karıştıran çok sesliliği, azman mimarisi, bütün edebi türlerin karması oluşuyla ve ele avuca sığmazlığıyla roman edebiyatın canavarı sayılamaz mı?

Modern Promete bizzat romancının kendisi değil midir?