masal

Değerler Depreminde Bir Denge Ustası: Ursula K. Le Guin

Le Guin, elbette çocuklara aktarılacak mitlerin ne kadar değerli olduğunu bilir. ‘İşletim Kılavuzu’ yazısında kendi kültürlerinin hikâyelerinin çocuklara aslında neyi öğrettiği ve gösterdiğinden bahseder: ‘Her kültür, hikâye yoluyla kendini tanımlar ve çocuklarına insan ve kendi halkının mensubu -Hmong, !Kung, Hopi, Keçuva, Fransız, Kaliforniyalı- olmayı öğretir…’ Dahası, ‘Merkezin nerede olduğunu -evin, yurdun, nerede olduğunu yurdun ne olduğunu- bilmeyen bir çocuk çok kötü durumdadır.’ Benim bu ifadelerden kendi kültürüm adına çıkardığım şu; çocuklarınıza Dede Korkut hikâyelerini okuyun, masal anlatın.

 

Bir ölçüsüzlük tufanına tutulduğumuz, bir değerler depremi yaşadığımız doğrudur. Ama bu yıkımın kaynağını tespit etmeye çalışırken panikle ‘Batı’yı göstererek fazlaca kolaya kaçıyoruz sanki. Batı dünyası (Neresi orası?), bir kısmımızın da dudak büktüğü bazı değerlere tamamen yüz mü çevirdi gerçekten? Yoksa başka bir kısmımızın zannettiği gibi biz zavallı Doğuluların yutkunarak seyrettikleri çılgın özgürlükler diyarında başıbozuk bir karnaval mı sürüyor?

Le Guin zihnen uçta sayılabilecek Batılı bir yazar ve entelektüel; anarşist, feminist, Taocu. Le Guin’in Batılı bir entelektüel olarak peşine düştüğü bu ‘fantastik’ terkibe bakarak onun uçlarda gezinmeyi sevdiğini, köhnemiş değerlere aldırmadan karnavalın tadını çıkardığını düşünebiliriz.

Le Guin, özgürlükçü, doğru bildiğini doğrudan söylemekten çekinmeyen bir kalem. Peki, böyle bilip tanıdığınız bir kalemden şöyle bir cümle okuduğunuzda ne düşünürsünüz:

‘Çocukların hakiki otoriteyi tanımaması için aptal olması veya kültür tarafından aptallaştırılmış olması gerekir. (Kızılderili Amcalar, Zihinde Bir Dalga)’

Buyurun buradan yakın! Yanlış anlamış olabilir miyiz? Cümlenin yer aldığı ‘Kızılderili Amcalar’ yazısının bağlamına bakalım. Yazarımız, çocukluğunda evlerine misafir gelen Kızılderili Robert amcanın ona utanma duygusunu nasıl öğrettiğini anlatıyor. Yanlış anlama yok. Hakiki otorite gayet açık bir ifade. Öncelikle bu cümleden çocuklar Ali kıran baş kesen yetişkinlerin köleleri olsunlar gibi saçma sapan bir hüküm çıkarmak için kötü niyetli ve hakiki otoriteyi hiç tanımamış olmak gerekiyor. Yazar kendisiyle çelişiyor falan da değil. Her türlü gereksiz ve zalim hiyerarşiyi alt üst eden yazarımız, kadim ve değişmez bir değerden bahsediyor.

Amacının ‘kimsenin duygularını incitmeden, mümkün olduğu kadar çok şeyi alt üst etmek’ olduğunu söyleyen bir insanla karşı karşıyayız. Hiyerarşiyi yıkmak demişken onun yine “Zihinde Bir Dalga” kitabından ‘Anlatmak Dinlemektir’ adlı yazısını hatırlatayım. Orada da sözlü kültürle yazılı kültür, okur yazar olmakla olmamak arasındaki modern ast üst ilişkisini darmaduman eder. Doğrusu okuma-yazmanın vazgeçilmez bir değer olduğunu bellemiş biz okur yazarlar için yenilir yutulur lokma değil:

‘Okur yazarlık insanları, iyi, zeki veya bilge yapmaz. Okur yazar toplumlar, okur yazar olmayan toplumlardan bazı bakımlardan üstündür. Ama okur yazar insanlar, okur yazar olmayan insanlardan üstün değildir.’

Tabuları hiç acımadan deviren yazarımız, nasıl oluyor da yetişkinin otoritesini bir değer olarak sunuyor? Hayalleri ve kalbi kırılanlar yazıyı okumayı burada bırakabilirler. Parti bitti. Ütopya çöktü. Ya da durun! En azından aptallaştırılmış bir ergenin boş bakışlarına beş saniye gözünüzü dikin. Hakiki otoritenin değerine inanmanızı bu da sağlamazsa yapacak bir şey yok.

Le Guin bir değeri vurgularken muhtemel yanlış anlaşılmaları giderecek bütün tedbirleri alır. ‘Kızılderili Amcalar’ yazısında dikkatlice şu ayrımı yapar:

‘Robert, beni Yuroklara has etik bir hisle, utanmayla tanıştırdı. Suçluluk duygusu değildi bu. Suçlu hissedecek bir şey yoktu. Sadece utanma duygusu.’

İnce ve incelikli dikkatiyle ölçüp biçerek insanca değerlerin altını çizer, onları yerli yerine yerleştirir.

‘Bir tavşan kadar dinsiz yetiştirildim.’ der ama dinle bilimi karşılaştırırken son derece serin kanlı ve adildir. Bakınız, “Boşa Geçirecek Vakit Yok” kitabından ‘İnanç İçinde İnanç’.

Le Guin’in, din ve bilim bahsinde bu kadar ölçülü olmasının nedense birilerinde hayal kırıklığı yaratacağını düşünüyorum. Memleketimizde ellerinde Tanrı tanımazlık ölçerleriyle dolaşıp Ateizm dozu denetimi yapanlar olmadığına göre benimki kuruntu. (Söz konusu cihazda en yüksek derece Dawkins’tir. Le Guin’in dozu kurtarmaz.)

Hayatının büyük bir kısmını Tao’yu anadiline aktarmaya adamış bu kadının ölçü bilir bir denge ustası olmasına şaşmamak lazım.

Dengeyi yakalamak, dengede durmak, dengede kalmak… Büyüdükçe geliştirilebilecek becerilerdir. Başta Yerdeniz Büyücüsü serisi olmak üzere hikâye ve romanlarında sıkça işlediği büyüme meselesi denemelerinde de ciddi bir yer tutar. ‘İçimizdeki Çocuk ve Çıplak Siyasetçi’ yazısında popüler algıda bir külte dönüşmüş ‘içimizdeki çocuk’ imgesini alır hallaç pamuğu gibi atar. Değerler ve kavramlar olması gerektikleri gibi görünür ve belirgin hâle gelirler. Büyümek bir lanet değildir.

‘Cehalet bilgelik değildir. Masumiyet yalnızca ruhun bilgeliğidir. Hepimiz hayatımız boyunca çocuklardan bir şeyler öğreniriz, öğrenebiliriz; fakat “küçük çocuklar gibi olmak” entelektüel, pratik ya da etik değil manevi bir nasihattir.’

‘Üst Katlardaki Atlar’ yazısında ise iki yaşındaki Leila’nın ‘Atlar üst katlarda mı?’ sorusuyla bir tefekkür yolculuğuna çıkar. Onlarca pedagoji kitabının çözmek için sayfalar sarf edeceği meseleleri tereyağından kıl çeker gibi çözer: ‘Gerçek bilginin ölçülemez bir değeri ve bir çocuğa yalan söylemenin affedilemez bir yanlışlığı var. Yetişkinlerin inanmama seçeneği bulunur. Bir çocuğun özellikle kendi çocuğunuzun böyle bir seçeneği yok. (Boşa Geçirecek Vakit Yok)’

Le Guin, elbette çocuklara aktarılacak mitlerin ne kadar değerli olduğunu bilir. ‘İşletim Kılavuzu’ yazısında kendi kültürlerinin hikâyelerinin çocuklara aslında neyi öğrettiği ve gösterdiğinden bahseder: ‘Her kültür, hikâye yoluyla kendini tanımlar ve çocuklarına insan ve kendi halkının mensubu -Hmong, !Kung, Hopi, Keçuva, Fransız, Kaliforniyalı- olmayı öğretir…’ Dahası, ‘Merkezin nerede olduğunu -evin, yurdun, nerede olduğunu yurdun ne olduğunu- bilmeyen bir çocuk çok kötü durumdadır.’ Benim bu ifadelerden kendi kültürüm adına çıkardığım şu; çocuklarınıza Dede Korkut hikâyelerini okuyun, masal anlatın.

Sanatçı Hep Yoldadır, Sonsuzdur Yolculuğu

Sanatçı kendi masalının kahramanıdır. Onun yolculuğunu bir masal gibi okuyabiliriz. Şimdi Campbell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu şemasını sanatçının yolculuğuna serbestçe uyarlamayı deneyelim. Bakalım bu yol bizi nereye götürecek?

Zeynep Öykü arp sanatçısı. Çocukken seyrettiği küçük deniz kızı animasyonu onu müthiş etkilemiş. Konuşamayan, aşkını arp çalarak dile getiren küçük deniz kızı figürü, duygularını doğrudan söyleyemeyen bu çocuğun zihninde yer etmiş. Yıllar sonra da Londra’da bir arpla karşılaştığında çocukluğunda duyduğu çağrıya uymuş. Zeynep Öykü’yü sahnede seyrettiğinizde upuzun saçları, kıyafetiyle onun gerçekten de deniz kızına dönüştüğünü görüyorsunuz. Çocukken dinlediğimiz masalların bizi bir anlatıcıya dönüştürme gücü vardır. Marquez gibi büyük romancıların çocukluk çağlarına baktığınızda anlatıcı bir anne, nine çıkar karşınıza. Ama bunu niye romancı ve hikâyecilerle sınırlandıralım ki? Sanat anlatmaksa, söylemekse bütün sanatçılar aslında duydukları andan itibaren benliklerini saran hikâyelerin peşine düşerek kendi masallarını yaşamazlar mı? O zaman yukarıdaki cümleyi şöyle düzeltelim: Çocukken dinlediğimiz masalların bizi bir sanatçıya dönüştürme gücü vardır.

Sanatçı kendi masalının kahramanıdır. Onun yolculuğunu bir masal gibi okuyabiliriz. Şimdi Campbell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu şemasını sanatçının yolculuğuna serbestçe uyarlamayı deneyelim. Bakalım bu yol bizi nereye götürecek?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlk Bakışta Aşk ya da “Dünya’nın Orta Yerine” Çıkılan Seyahat

Ahmet Uluçay çocukken tanışır sinemanın büyüsüyle. Çağrıyı ikiletmez. “Kımıldayan resimler” ömrünün tutkusu olacaktır. “Sinema İçin Bunca Acıya Değer mi?” bu sinema delisinin günlükleri, iç döküşleri, çile kayıtları. 2000-2004 arasına ışık düşüren günlüklerinde Uluçay’ın sinema yolculuğunu okuyoruz. Çağrıya icabet eden kahramanımız hastalık (epilepsi), maddi sorunlar ve türlü imkânsızlık ifritleriyle boğuşarak dik duracak ve sinemasını yapacaktır. “Keloğlan padişahın kızını aldı. Hem de karpuz kabuğuyla.[1]” 10 kısa film ve uzun metrajlı Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak. Onun demir çarık demir asa çıktığı yolculuktan devşirdiği, zamandan tırnaklarıyla söküp aldığı eserleridir.

“Benim çocukluğumda masal anlatan babaanneler olmadı hiç.” Belki de dinlediğimiz masallar kadar dinlemediklerimiz de biçimlendirir ruhumuzu. Uluçay, Anadolu’nun ortasında içine doğduğu sonra da yitirdiği çocukluk masalının peşindedir. ‘Yazlık bir sinemanın ahşap bir iskemlesinde unuttuğu ve bir daha bulamadığı çocukluğu’nun yurdunu özler. Kaybolup giden kırlangıçların, leylek yuvalarının, çınarların, menhir ve dolmenlerin yasını tutar. Hikâyelerin peşindedir. Tekinsiz mahallerin efsaneleriyle ürperir. Definecilerin düşleriyle keyiflenir. Yazdığı senaryo (masal mı demeli yoksa) kişileriyle birlikte nefes alır. Hatta bütün hane halkı için kanlı canlı varlıklardır onlar. “Hiçbir yoksulluk insanın yurduna sırtını dönmesi için bir neden değil.” yazacaktır günlüğüne yoksulluk ifritiyle boğuşurken zengin düşler kuran bu kocaman çocuk. Ama “kendimi her geçen gün biraz daha gurbette hissediyorum” diyen de odur. Sanatçı yerleşik bir yabancıdır. “İşbu yüzden (yani onlara benzemediğim için) pek de muteber sayılmıyorum ya…” Geçici ikametin yerlileri’nden biri olduğunu derinden hisseder. “Beni de oraya, garipler mezarlığına gömsünler.”

Sinema için yollara düşer. Çalmadık kapı bırakmaz. Ama köyünden çıkmadığında da zihni ve hayali hep yoldadır. Okur, görür, duyar. Aramaktan hiç geri durmaz. Daudet, Peyami Safa, Rilke, Dostoyevski… Döne döne okunan kitaplar. Rüyasına giren at, Guernica’dan çıkagelir. Sineması için aradığı ışığı, Caravaggio’da bulur.

Ahmet Uluçay’ın bu dünyadaki masalı bitti. Peliküle aktardığı düşleri ise hâlâ kımıldıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlk Duyuşta Aşk ya da “Sokak Büyük Bir Okul”

Sedat Anar’ın masalı Halfeti’nin bir köyünde başlar, çocukluğunda ninelerinden dinlediği ilahiler, Kürtçe ninnilerle. Sonra ilkokulda çalmaya başladığı cura. Ama asıl çağrıyı tarih okumak için gittiği Ankara’da santurun sesinde duyacaktır. İlk duyuşta aşktır bu. Sokaktan dünyaya açılan masalını Sokaknâme’de anlatıyor Sedat Anar. “Sokak için yaratılmış bir çalgı.” dediği santur, tutkusu oluyor. Musikimizin unutulan çalgısı, onun ellerinde yeniden canlanıyor. Santurun tınılarıyla kanatlanan Sedat, âlemlerde seyran ederken dinleyenlerin ruhunu coşturan, gönlünü doyuran (aslında açlığını duyuran, arttıran) besteler yapıyor. Ninelerinden dinlediği ilahi ve ninniler kadar “hem sırdaşım hem de babam” dediği aynı zamanda çirokbej (masal anlatıcısı) olan dedesi de gönlünü besliyor, ufkunu açıyor. Dedesinin vefatı kitabın en hüzünlü bölümlerinden. Sesini ilk kez duyduğu santur için, “yahu işte Allah’ın güzelliklerinden birisidir, Hint olsa ne olur Kürt olsa ne olur” diyen rahmetli dedesinin bu bilgeliği yetmiş iki telinde yetmiş iki milleti temsil eden santura, sokağa ve dünyaya doğru açmış, bilemiş olmalı Sedat’ın duyarlılığını. “Sokak büyük bir okul”dur. Sanatçı sokakta müziğini yaparken masalını da doğaçlar. Orada ifritler vardır; haraççılar, zabıtalar ve olmazsa olmaz kılavuzlar, dostlar. “Hiç aklınıza gelir mi içinden çöp arabası geçen bir sahne? Bizim sahnemizden çöp arabası geçiyordu.” Sanatın elitist ve popüler cenderelerden kurtulduğu, muhatabıyla doğrudan kucaklaştığı, hayatın sanata dönüştüğü mekândır sokak. Sedat, Ankara’nın sokaklarından İran’a yol alır. Santuru üstatlarından öğrenecek, sanatını geliştirecektir. Bu sevdayla yürüdüğü yollarda, defterini de elinden düşürmez, notlar tutar. İran’da Müsmir amcanın Sohrab’tan Sedat’ın İlhan Berk’ten karşılıklı şiirler okudukları kısım harika! Sesin ve sözün sanata dönüşerek, sınırları nasıl geçersiz kıldığına şahit olmak heyecan verici.

 

 

 

 

 

 

Sanatçı yoldadır ve dünyanın seslerini, sözlerini, renklerini diri bir tecessüsle duyar, kaydeder. Sedat, Sokaknâme’de okurunu macerasına, tecessüsüne ortak eden, dupduru bir üslupla paylaşır tecrübelerini. Sedat’ın odası da dünyanın sesleri ve sözleriyle doludur. İyi bir okurdur. Müziği, edebiyattan şiirden beslenir. Bestelerinin kaynakları Yunus’tan Niyazi Mısrî’ye Kemali Baba’ya Amak-ı Hayal’e uzanır. “Dünya’da yolumu yitirmişken sokak beni yeni ve saklı bir dünyayla tanıştırdı.” diyen Sedat’ın yolculuğu ve masalı sürüyor. Sözü ve sesi değerli, kulak vermeli.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mümkün olsa okul müfredatındaki kupkuru sanat ve sanatçı tanımlarını sildirir, gençlerin bu iki kitabı okumalarını sağlardım. Sadece tutkusunun peşinden giden sanatçının masalına şahit olsunlar diye değil, aynı zamanda sanatın teknik kısmının, zanaat tarafının göz ardı edilemeyeceği ancak çok çalışarak tekniği tutkuyla geliştirerek hakiki sanat adına bir yerlere gelinebileceğini göstermek için. Çünkü sanatçının yolu zorlu, yolculuğu çetindir.

 

[1] Der: Barış Saydam, Karanlıkta Işığı Yakalamak, Küre Yayınları, 2016, İstanbul, s. 69.

Gölgenin Ölümü

 (Bir Çağdaş Afrika Masalı)

Bir adamla gölgesi aynı gün, aynı saatte, aynı anneden dünyaya geldiler. Buna kimse şaşırmadı. Çünkü ebeler, o güne dek çok şeyler görmüşlerdi: Çift başlı bebeklerden tutun da sakalı çıkmış başsız ihtiyarlara varıncaya dek birçok şey…
Adamla gölgesi, ucu bucağı görünmeyen engin bir çölde, ikiz kardeşler gibi birlikte büyüdüler. Güneşin, her sabah, harikulade bir göl manzarası üzerine doğduğu, akşam olunca da gökyüzünün derinliklerinde asılı duran elmas parıltılı yıldızları göstermek için ışıklarını söndürdüğü ıssız bir çöldü burası… Bizim ayrılmaz ikili (yani, adamla gölgesi), burada çok mutluydular.
Adam, gölgesine öyküler anlatmayı çok seviyordu. Her türden, her yöreden öykülerdi bunlar… Böylece, o koca çölün ortasında yalnızlık çekmiyorlardı. Her ikisi de, birlikteliklerinin devamını sağlayan güneşi, ayı ve yıldızları çok seviyorlardı. Zaten bu ıssız çölde, güçlü ışıklarıyla ortalığı aydınlatan bir güneş, bir ay, bir de yıldızlar vardı. Onlar da adamla gölgesini çok seviyorlardı. Adamla gölgesi güneşi, ayı ve yıldızları çölün neresinde olurlarsa olsunlar aynı mesafede ve aynı parlaklıkta görebiliyorlardı.
Günlerden bir gün, adam gölgesine dönerek şöyle dedi:
“Bak dostum, sana bir öykü anlatacağım… Hişt!.. Beni dinliyor musun?”
Gölgesi “Hı hı” diyerek başını salladı. Bunun üzerine adam, öyküsüne başladı:
“Vaktiyle çok, ama çok yoksul bir adam varmış. Bu adam, yoksul olduğu kadar da aptalmış. Günün birinde, zengin bir adamla karşılaşmış ve sormuş:
“Hemşerim, demiş. Böylesi bir zenginliğe ulaşmak için ne yaptın?”
Zengin adam şöyle cevap vermiş:
“Bir sabah, erkenden gölgemin peşine takılıp yürüdüm. O gitti ben gittim, o gitti ben gittim. Sonunda bir ülkeye ulaştım. Burası öyle bir ülkeydi ki, bana sadece yerdeki altınları toplamak kaldı. İşte, benim zenginliğimin hikâyesi bu.”
Bunu dinleyen yoksul adam da, ona öykünmek istemiş: Ertesi sabah, erkenden uyanıp gölgesinin peşine takılmış. Dur durak bilmeden, gün boyunca onu takip etmiş. Öğle vakti yaklaşırken, gölgesinin yorulup küçülmeye başladığını görmüş ve durmuş. İkisi birlikte, bir süre dinlenmişler. Daha sonra, adam ayağa kalkmış ve gölgesine seslenmiş:
“Haydi sallanma; acele et…” demiş. “Beni bir an önce şu altın dolu kente götür…”
Sonra yine yola koyulup gün batımına kadar yürümüşler. Zavallı adam, akşam olup da umutları kaybolunca, yeniden, yorgun argın kulübesine dönmüş.”
Öyküyü dinleyen gölge, alaycı bir kahkaha attı. Ardından da adama dönerek;
“Siz insanlar, bazen, ne kadar saf ve salak olabiliyorsunuz.” dedi.
“İnsanları aşağılamaya kalkma.” dedi adam. “Siz gölgeler de aynısınız. Bazen siz de çok aptal olabiliyorsunuz. Bak, şu öyküyü dinlersen bunu daha iyi anlarsın:
“Vaktiyle, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan, sessiz, sakin bir adam varmış. Sabah güneşle birlikte uyanır, güneş batar batmaz da yatağına girermiş. Adamın tek mutluluğu, gerek sabah saatlerinde gerekse öğle sonlarında kendi gölgesini sağlıklı ve sıhhatli görmekmiş. Çünkü onunla birlikte oynamaktan hoşlanırmış. Sabahları kalkar kalkmaz, sabah gölgesinin kapı önünde kendisini beklediğini görür ve kendisine şöyle seslendiğini işitirmiş: “Haydi, evin batı avlusuna gel de oynayalım. Ama biraz acele et. Benim gecem gelmeden oyunun tadını çıkartalım.”
Adam, onun çağrısına uyar ve ikisi birlikte ikindi vakti girinceye kadar mutlu ve keyifli bir gün geçirirlermiş. Adam çok yorgun olmasına rağmen, batı avlusundan ve sabah gölgesinden üzülerek ayrılırmış. Ama bu arada, doğu avlusuna geçmek ve ikindi gölgesiyle yeni oyunlar oynamak için de sabırsızlanırmış. Kapının önünde onu bekleyen ikindi gölgesi de en az onun kadar heyecan duyar ve bağırırmış:
“Haydi, doğu avlusuna gel de oynayalım. Ama biraz acele et. Akşam güneşi batmadan oyunun tadını çıkartalım.”
Günlerden bir gün, adam sabah gölgesine şöyle demiş: “Biliyor musun? Benim çok iyi bir arkadaşım var. Üçümüz birlikte oynasak ne dersin? Çok hoş olmaz mı?”
“Aaaa!..” demiş sabah gölgesi. “Bunu bana daha önce niçin söylemedin? Senin arkadaşın benim de arkadaşım sayılır.”
Adam, aynı gün, bu düşüncesini ikindi gölgesine de açmış: “Benim çok iyi bir arkadaşım daha var. Üçümüz birlikte oynasak ne dersin? Çok hoş olmaz mı?”
İkindi gölgesi de sabah gölgesi gibi cevap vermiş:
“Aaa! Bunu bana daha önce niçin söylemedin? Senin arkadaşın benim de arkadaşım sayılır.”
Ertesi gün, adam her iki gölgesini de yanına çağırıp konuyu açmış:
“Sevgili dostlarım; artık bundan sonra üçümüz birlikte oynayacağız. Madem sabahtan akşama dek birlikte oynamaktan usanmıyoruz, böylesi daha güzel olacak. Şimdi söyleyin bana; oynamaya nereden başlayalım?”
Sabah gölgesi:
“Batı avlusunda oynayalım.” diye atılmış.
“Batı avlusu olmaz.” demiş ikindi gölgesi. “Doğu avlusu daha güzel, orada oynayalım.”
Derken, iki gölge arasında zorlu bir tartışma çıkmış. Ama bu tartışma öyle kalmamış. Bir süre sonra saç saça baş başa kavga etmeye başlamışlar. Durum öyle bir noktaya gelmiş ki, bıçaklar çekilip kanlar dökülmüş. Bunu gören o sessiz ve sakin adam, üzüntüsünden başını alıp dağlara kaçmış. Sonunda da, sadece geceleri ortaya çıkan sevimsiz bir büyücü olmuş.”
Adam öyküyü bitirdikten sonra gölgesine döndü ve sordu:
“Peki, şimdi ne düşünüyorsun?”
“Anlattığın öykü, senin gibilerin ne kadar ahmak olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.” diye cevap verdi gölge. “Böylesine sakin ve barışcıl bir adam, kavga eden iki dostunu niçin ayırmıyor ki?”
Adam:
“Gözü dönmüş, eli bıçaklı kavgacı dostları ayırt etmek öyle sandığın kadar kolay değil. Bu öyküm hoşuna gitmediyse sana başka bir tane anlatayım.” dedi ve yeni öyküsüne başladı:
“Bir zamanlar, bir adamla gölgesi birbirlerini çok seviyorlarmış. Tıpkı seninle benim gibi… Bir gün adam hastalanmış. Ve bu sıkıntısını gölgesiyle paylaşmak istemiş.
“Her yanım cayır cayır yanıyor dostum. Ateşim çok yüksek. Sanırım beni güneş çarptı. Bu günlük kulübeye girsem de birazcık dinlensem iyi olacak.”
Gölgesi bu işe razı olmamış:
“Hatırlasana dostum;” demiş. “Hani bir keresinde benden kulübenin önünde birazcık beklememi istemiştin. Sen de sandaletlerini almak için kulübeye girmiştin. Aslında içeride uzun süre de kalmamıştın. Ama ben, bu kısa zaman içinde az kalsın yalnızlıktan ölecektim. Ne olursun, sabırlı ol. Beni bir saniye bile yalnız bırakma.”
Adam o gün sabretmiş. Kulübeye girmemiş. Ama ertesi gün, hastalığı iyiden iyiye artmış. Durumun ciddiyetini, bir kez daha, gölgesiyle paylaşmak istemiş:
“Sevgili dostum;” demiş. Dün senin hatırın için akşama dek güneş altında kaldım. Bu gün hastalığım daha da ağırlaştı. Büyük bir olasılıkla beni güneş çarptı. Kulübede biraz dinlensem çok iyi gelecek.”
Gölgesi yine itiraz etmiş:
“Dostum, sen beni öldürmek mi istiyorsun?” demiş. “Senin yokluğuna bir an olsun katlanamam. Ne olursun, sana yalvarıyorum: Beni bir saniyecik bile olsa terk etme.”
Ertesi gün, adam zor işitilebilen bir sesle gölgesine şöyle demiş:
“Eğer bir an önce kulübeye girmezsem öleceğim. Güneş beni öldürmek üzere.”
Adamın gölgesi, inatla direnmiş:
“Beni gerçekten seviyorsan, bir daha şu kulübenin adını anma. Seni izleyemeyeceğim yerlerden söz etme. İşte bu kadar. Konu kapanmıştır.” diyerek kestirip atmış.
Bir süre sonra, adam gerçekten ölmüş. Yakınları onu derin bir çukura gömmüşler. Böylelikle adam, gölgesinden sonsuza dek ayrılmış. Tabi, gölgesi çok pişman olmuş, ama iş işten geçmiş. Adamın gölgesi, o günden beri, kimi geceler, ortaya çıkar ve mezarın çevresinde dolanırmış. Söylenceye göre, yeryüzündeki bütün hayaletlerin atası oymuş.”

***

“Peki, söyle bakalım; bu son anlattığımı nasıl buldun?” diye sordu, adam gölgesine. “Hâlâ gölgelerin bizimkilerden daha akıllı olduklarını mı düşünüyorsun?”
Gölge, derin bir iç geçirdikten sonra;
“Çok hüzünlü bir öykü.” diye mırıldandı. “Aynı şeyin benim başıma gelmesinden de korkuyorum. Çünkü ben de seni çok seviyorum. Senden ayrı kalmamak için, kocaman bir budalalık yapmayacağımdan emin değilim.”
Adam gölgesine;
“Ben seni senden de çok seviyorum.” dedi. “O nedenle seni memnun edecek bir haberim var. Geçenlerde bir şey işittim: Buradan epey uzakta, gecesi olmayan bir kent varmış. Kulübelerinin içinde bile sen beni izleyebilirmişsin. Her yanı ışık doluymuş. Sanırım bu kent her ikimizin derdine de çare olabilir. Ne dersin?”
Gölge heyecanlanmıştı:
“Bu habere çok sevindim.” diye haykırdı. “Bunu bana daha önce neden söylemedin? Yarından tezi yok, biz de o kente gidelim.”
Adam, ertesi sabah, gölgesinin elinden tutup gecesi olmayan kente doğru yola çıktı.
Gölge, daha kenti görür görmez, hayranlığını gizleyemedi:
“Dostum şuna bakar mısın; bu kentte ne kadar güzel ve yüksek evler var.”
“Bu gördüğün bir şey değil; söylentiye göre başı bulutlara değen binalar bile varmış. Haydi, biraz acele edelim.”
Kentin sokaklarına dalar dalmaz, gölgenin keyfi kaçtı. Birden rengi solar gibi oldu. Suratı asıldı. Onu bu hâlde gören adam:
“Rahatsız mısın?” diye sordu. “Seni birden zayıflamış gördüm. Belki de yol yorgunluğundandır.”
“Sanmıyorum dostum,” dedi gölge. “Çevremizi saran şu yüksek binalar ve egzoz dumanı, güneşin gerçek yüzünü bizden gizliyorlar gibi geldi bana… Sence de öyle değil mi?”
“Hayır…” diye atıldı adam. “Biraz dinlenelim; bak o zaman kendini daha iyi hissedeceksin.”
Adam bunları söyledikten sonra, dinlenmek amacıyla, bir mağazanın duvarına yaslandı. Gölgesi de bütün sevecenliğiyle onun koynuna sokuldu. Bu arada yoldan geçen insanlar, adamın yüzüne bön bön bakıp homurdanıyorlardı. Hatta bazıları, sokağı tıkayıp hızlı yürümelerini engellediği için, adama yakası açılmadık küfürlerle hakaret ediyorlardı. Çok geçmeden bir polis memuru gelip adamla gölgesini tehdit etti: “Yolu tıkamaya devam ederseniz sizi içeri atarım.” dedi.
Gölge, kısık bir sesle iyimserlik düşüncelerini dile getirdi:
“Belki geceleyin kendimi daha rahat hissederim.” dedi.
Adam:
“Bence de öyle” diye onu yüreklendirdi. Söylentiye bakılırsa, buranın gecelerini binlerce güneş birden aydınlatırmış.”
Gece olunca, gölge yeniden rahatsızlandı. Binlerce güneşten her biri, gölgeyi bin bir yöne çekip sündürüyordu. Zavallı gölge, kendisini paramparça hissediyordu. Adam gölgenin rahatsızlığını fark etmişti:
“Ne o?” diye sordu. “Birden durgunlaştın. Çok keyifsiz görünüyorsun. Kesinlikle yol yorgunluğundandır.”
Gölge, onunla aynı görüşte değildi:
“Bak dostum, gündüz de söyledim; çevremizi saran bu yüksek binalar ve egzoz dumanları gökyüzümüzün elmas parıltılı güzelliğini bizden saklıyorlar. Ne dersin?”
Adam, yine aynı cevabı verdi:
“Yoo… Birazcık dinlenelim; bak o zaman kendini daha iyi hissedeceksin.”
Adam öyle diyordu, ama birazcık olsun dinlenmeye fırsat bulamıyorlardı. Çünkü dinlenmek için her durdukları yerde, karşılarına bir polis memuru çıkıyor ve bağırıyordu: “Trafiği engelliyorsunuz; lütfen yürüyün.”
Adam, bu kez, gölgesini kucağına alıp yürümeye başladı. Gecesi bulunmayan kentin bütün sokaklarını adım adım dolaştı. Bir yandan da gölgesine karşı kendini savunuyordu:
“Biliyorsun, bütün bu başına gelenler benim kabahatim değil. Beni anlıyorsun değil mi?”
“Elbette anlıyorum.” dedi gölge. “Zaten seni suçlamıyorum dostum. Burası insan eliyle kurulmuş bir kent. İnsanın neler yarattığı bütün çıplaklığıyla ortada. Buranın sadece gecesi değil, gündüzü de yok. Kendi memleketimizi hatırlıyor musun? Güneşi ne kadar güçlü ve aydınlıktı… Küçücük yıldızları ne kadar canlı, ay ne kadar yumuşak ve parlaktı…”
Adam, kentin cehennemî gürültüsü içinde onu kucağında gezdirirken, gölgesi büyük bir özlemle kendi memleketlerinin güzelliklerinden söz ediyordu. Dur durak bilmeden konuşuyordu. Ne zaman ki, yüksek binalar ve fabrika dumanları güneşi onlardan tam olarak uzaklaştırdı, işte o zaman sustu.
Adam, gölgesinin ne kadar ağır bir hastalık geçirdiğini ancak kucağına dönüp bakınca anladı: Kolları bomboştu. Gölgeler o denli nazikler ki, ölürlerken bile, ortalığı velveleye vermeden giderler.
Gölgenin ayrılık acısı, adamın yüreğine oturmuştu. O denli hüzünlendi ki, kentin orta yerinde, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ama kimse onun sesini işitmedi. Çünkü işitmek için durmak gerekiyordu. Ama bu kentte durmak yasaktı. Bir an, yeniden kendi güneşine, ayına ve hemşehrisi olan sıcak kanlı yıldızlarına dönmek ve onların altında yaşama isteği duydu. Ama gölgesi yanında olmadan nasıl yaşayacaktı?
Adam, birden ağlamayı kesti. Gözyaşlarını kuruladı. O da gölgesini kaybetmiş diğer kent insanlarına öykünmeye başladı: Güneşin, ayın, yıldızların ve gölgelerin biricik ve özgün dünyasını bir daha anımsamamak için yoğun bir telâş içinde yürüdü de yürüdü.