Milan Kundera

https://www.neilburnell.com/galleries#/tranquillity/

Çağdaş İnsanın Kendinden Kaçışı: Hız ve Unutmak

Sevmek için zaman ayırmak gerekir.

Bilmek için zamana ihtiyaç duyarız.

Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz.

Zamanla olgunlaşırız. Lütfen yavaş gidiniz.

Kemal Sayar – Yavaşlık

 

Çağdaş insan için hız, çoktan bir alışkanlığa dönüştü. En hızlı telefona sahip olmak, en hızlı arabayı kullanmak istiyoruz. Kaldırımda yavaş yürüyen insanlara, doğal akışında gelişen ilişkilere tahammülümüz kalmadı. Sonraki adımın ne olduğunu bile düşünmeden, sürekli ¨next¨ tuşuna basar gibi yaşıyoruz. Bunu çağın getirdiği bir şey gibi görsek de hız pek masum değil. Hızlı yaşamaya geliştirdiğimiz bu bağlılık, hayattan ve hızla yaptığımız her şeyden aldığımız hazzı da etkiledi. Hayatında her şey yolunda gitse de içimizde kocaman boşluklarla yaşamaya devam ediyor gibiyiz.

 

“Fransa’da her elli dakikada bir insan ölüyor yollarda. Şunlara bak, hepsi deli bunların, nasıl sürüyorlar. Sokak ortasında yaşlı bir kadını soyarlarken gıkları çıkmayan, tedbiri elden bırakmayan insanlar bunlar. Direksiyona geçince korku morku vız geliyor, unutuyorlar, nasıl oluyor bu?” Kitap, Vera’nın bu hayretle dolu cümlesi ile açılıyor ve okura, hız ile unutma arasındaki ilişkiye dair bir ipucunu da veriyor. Kundera, Yavaşlık isimli kitabında okuru, birbirinden çok farklı zamanlarda yaşamış iki karakterin hayatına dahil eder.  Vera ve anlatıcı ile onlardan iki yüzyıl önce yaşamış bir şövalyenin hayatı yaşama biçimlerinin karşılaştırılması da söz konusudur elbette. Kitabın türü roman olarak ilan edilse de alıştığımız roman türünün özelliklerini taşıyan bir kitap değil bu. Silik sayılabilecek kurgusal bir anlatının içine yerleştirilmiş düşünce tohumları ve düşünsel tartışmalar ağırlıkta. Dolayısıyla Yavaşlık, hiç ironik olmayan bir şekilde yavaş okunmayı talep eden bir kitap. Kitabı soluklanarak, üzerine düşünerek, belki internetten konuyla ilgili yazılan başka metinlere de bakarak okuyabilirsiniz. Eminim, 2 hafta sonra içerisinde ne olduğunu bile anımsamadığımız kitaplardan çok daha kalıcı bir yere yerleşti Yavaşlık ve işaret ettikleri çünkü yavaşlık, unutmanın düşmanı. Kitabı da hızlı tüketmeye alışan, ¨akıcı ve sürükleyici¨ bir okuma deneyimi peşindeki okurları mutsuz edecek derecede bir yavaşlık talebi bu.

Yavaşlık’ta hız ile haz arasındaki ilişkiden hareketle toplumsal eleştiriler yapan Kundera, romanında hıza düşkünlüğümüzü bir unutma çabası olarak yorumlar. Sahiden insanlık tarihinde de kolektif hafızamızda da taşıyamayacağımız kadar kötülük biriktirdik. Biriktirmeye de devam ediyoruz. Bu nedenle hıza tutunduk ve yavaşlıktan kaçıyoruz çünkü yavaşlık, anın yoğunluğunu arttırır; hız ise göz açıp kapayıncaya kadar bizi başka bir duyguya, düşünceye savurur. “Çağımızda unutma arzusu bir saplantı haline gelmiştir, bu nedenle, bu arzuyu tatmin etmek için hız iblisine teslim olmuştur çağımız; kendi anımsamak istemediğini bize anlatmak için hızını artırır; çünkü kendinden bıkmıştır; kendinden tiksinmektedir; belleğin küçük titrek alevini söndürmek istemektedir.”

Hıza tutunduğumuz modern çağda yavaşlığa övgü, aptallık ya da beceriksizlik olarak görülür. Toplum ve başkaları tarafından belirlenen yaşam basamaklarını hızla atlamamız ve iş hayatına atılmamız, sonra da bitmeyen bir tüketim döngüsüne girmemiz ve kariyerimizi başkalarının üzerine hızla basarak yükselme üzerine inşa etmemiz beklenir. Bir an, sessizliğin içerisinde yavaşlamak ve hatta durmak, bireye düşünme alanı yaratacağı ve bu da tüketim döngüsünün dışına taşmasına sebep olabileceği için yavaşlık kötü ve istenmeyen olarak adlandırılmıştır. Halbuki eskiden övgüyle söz edilen flanörler/flanözler, hayatın içerisinden salınarak geçen, ciddi bir entelektüel birikime sahip seyyahlardır. Şimdi ise seyahat uzun check-list’lerin tamamlanması, bir daha açılıp bakılmayacak yüzlerce fotoğraf çekilmesi ve zamanın tüketilmesinden başka bir şeye hizmet etmiyor.

 

Yavaşlık, hedonizm, varoluş, kimliksizlik, bilim, aşk, cinsellik ve ölüm’e dair eleştirel bir deneme, hız dayatmasına karşı bir başkaldırı. Dünyayla, insanlarla ve nesnelerle ilişkimize dair, bizi hıza iten alışkanlıklara ve nelerden kaçıp nelere sığındığımıza dair çarpıcı farkındalık alanları da yarattığını söyleyebiliriz.


Yazının kapak görseli Neil Burnell

İki Düzlem Bir Şaka

Şaka’da romanın asıl kişisi Ludvik, gençlikten gelen bir heyecan ve toylukla içinde yaşadığı rejimi iğneleyen bir “şaka” yapar. Kendisini özlemediği için sitem ettiği Marketa’ya sinirlenen kahramanımız, kız arkadaşına yolladığı kartpostalın arkasına, “İyimserlik, insanlığın afyonudur! Sağlıklı ruh, hıyarlıktan başka bir şey değil. Yaşasın Troçki!” yazar. Troçki, Stalin yönetimine muhalif düşmüş bir Sovyet önderidir ve o dönemde Komünist bir ülkede Stalin’in karşısına Troçki’yi çıkarmak idam mangasının önüne atılmakla eşdeğerdir.

 

Önce Biraz Tarih

Birinci Dünya Savaşı’nda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yenilince, bu imparatorluğun topraklarında Çek ve Slovak uluslarını birleştiren Çekoslovakya devleti kurulduğunda tarihler 1918’i gösteriyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın arifesindeyse Nazi Almanya’sı tarafından işgal edildi. Savaşın ardından 1945’te Çekoslovak Cumhuriyeti adıyla görünürde bağımsız ama aslında Doğu Bloku’nun ve elbette Sovyet Rusya’nın kontrolünde bir devlet olarak yeniden sahneye çıktı. 1968’e kadar süren bu durum, liberal görüşlü Alexander Dubček’in iktidara gelmesi ile bir süre sallantıda kalsa da ülkeye yapılan askeri müdahalenin etkisiyle 1990’a kadar kesintisiz devam etti. “Prag Baharı” adı verilen bu çok kısa liberalleşme döneminde Alexander Dubček, özgürlükler alanında liberal adımlar atmış olsa da Romanya hariç tüm Varşova Paktı üyelerinin katıldığı bir askeri müdahale ile alaşağı edildi.

Milan Kundera, ilk romanı Şaka’yı yazdığında yıl 1967’ydi. Prag Baharı çok uzak değildi yani. Dışarıdan müdahalelerle dolu tarihlerinde Çeklerin ve Slovakların özgürlük arayışlarının izlerini ele veren Şaka, bir ilk roman olmasına rağmen topluma dair güçlü gözlemleri ile öne çıkar. Yazımın başında tarihi olayları vermek istememin de sebebi budur: Şaka, içinde doğduğu tarihi ve toplumsal düzlem idrak edilmeden doğru anlaşılamaz. Öyle ki Şaka, siyasi içeriği ve toplumsal-siyasal eleştirilerinden ötürü sansür kurulu tarafından yasaklanarak toplatılmış, birkaç yıl sonra da Kundera Fransa’ya iltica etmek durumunda kalmıştır.

Esasında Şaka, Kundera’nın hayatından izler taşır. Kundera da romanın başkişisi Ludvik gibi bir dönem Komünist Parti’ye üye olmuştur ancak görüşlerinden ötürü partiden çıkarılmıştır. İdeolojik tek yönlülüğü reddeden tavırlarıyla Kundera, pek de rejimin istediği yurttaş profiline uymamaktadır. 1975’te Fransa’ya ilticasına kadar ülkesinde hep sorun yaşamış, istediği çalışmaları yapma imkânı bulamamıştır.

 

Romancı, Romanı ve Okura Anlattıkları

Kundera, Roman Sanatı adlı kitabında Hermann Broch’a atıfla şöyle der:

“Bir romanın tek var olma nedeni, ancak bir romanın keşfedebileceği şeyi keşfetmektir. Hayatın o zamana kadar bilinmeyen küçük bir kesitini keşfetmeyen roman, ahlaka aykırıdır. Bilgi romanın tek ahlakıdır.” ( Kundera, 2012: 17)

Görüldüğü gibi Kundera, romana bariz bir işlev yüklüyor. Hayatın o ana kadar göze çarpmamış alanlarını ortaya çıkarmak, böylece o görünmez alanı bilgi boyutuna aktarmak. Yine aynı kitapta felsefe ve bilimin insan varlığını unuttuğunu, Cervantes’in Don Quijote’u yazmasıyla birlikte insan varlığının yeniden keşfedildiğini söylemektedir. (Kundera, 2012: 16) Romancı, görünmeyen alanları ortaya çıkarmakla insan varlığına hizmet eden bir işçidir aslında. En azından Kundera’nın bakışı bu.

İyi bir roman temelde iki düzleme oturur. Birincisi bireysel/psikolojik düzlem, ikincisi toplumsal/siyasal düzlem. Şaka, anlatımı ve kurgusu itibarıyla her iki düzlemede yaslanan, bu düzlem üzerinde yükselen bir romandır.

Bireysel/psikolojik düzlem, okuru roman kişilerinin zihinlerinde dolaştırmakla kalmaz; roman kişilerinin çıkmazlarını, açmazlarını, karmaşık ruh hallerinin türlü sebeplerini ve zihinsel karmaşanın sonuçlarını da ortaya koyar. Okur, kahramanların karmaşık ve yer yer kaotik zihinsel dehlizlerinde dolaşırken hem görmediği ve bilmediği bir dünyanın kapısını açmanın hazzını yaşar hem de kendi duygusal – bilişsel tecrübeleri ile başkalarının tecrübeleri arasında bağ kurar.

Şaka’da romanın asıl kişisi Ludvik, gençlikten gelen bir heyecan ve toylukla içinde yaşadığı rejimi iğneleyen bir “şaka” yapar. Kendisini özlemediği için sitem ettiği Marketa’ya sinirlenen kahramanımız, kız arkadaşına yolladığı kartpostalın arkasına, “İyimserlik, insanlığın afyonudur! Sağlıklı ruh, hıyarlıktan başka bir şey değil. Yaşasın Troçki!” yazar. Troçki, Stalin yönetimine muhalif düşmüş bir Sovyet önderidir ve o dönemde Komünist bir ülkede Stalin’in karşısına Troçki’yi çıkarmak idam mangasının önüne atılmakla eşdeğerdir. Zaten kartpostal yapılan denetimde partinin eline geçince Ludvik önce partideki görevinden, sonra da üniversiteden atılır. Kazandığı her şeyi kaybetmiştir. Onu partiden atarken havaya kalkan kolları asla unutmayacaktır ama olanları durdurabilmesi de mümkün değildir. Sonunda askerlik adı altında bir çalışma kampına gönderilir. Basit bir gençlik şakası, Ludvik’in ömür boyu taşıyacağı bir hain/istenmeyen adam damgasına dönüşmüştür.

 

Romanın başkişisi olması hasebiyle, Şaka’nın psikolojik düzlemi Ludvik etrafına kurulmuştur. Aslında olaylar Ludvik, Helena, Jaroslav, Kostka adlı kişilerin gözünden aktarılan bölümler içine dağıtılmıştır ama tüm anlatıcılar adeta Ludvik’in türevleridirler. Ludvik hayatı ciddiye almayan, okul ve parti çevresinde sevilen ve sempati duyulan bir gençtir. Fakat onun alaycılığı, en ufak bir hatanın hapisle hatta darağacına gitmekle sonuçlanabileceği bir Doğu Bloku ülkesinde yaşayan biri için ciddi bir risktir. Tam da hayatı hafife alan birinden beklenecek bir şekilde bu riskleri hesaplamaz. Ludvik partide siyasetle ilgilenir ama adanmış bir uğraş değildir bu onun için. Üniversiteye gitmek veya sevgilisiyle buluşmak kadar doğal bir eylemdir. Ludvik politikayla ilgilidir ama politik biri değildir. Kız arkdaşından onu rahatsız ederek intikam almak için yazdığı iki satırlık bir yazıyla kendi kendini damgalaması ayrıca ironiktir. Çünkü siyaset denen mekanizmanın önemli bir kısmı muhtemel riskleri hesaplamakla ilgilidir. Ludvik, başına gelebilecekleri hesaplamaz ama yaşadıkları onda ciddi bir kırılmaya sebep olur. İnsanlara olan güvenini yitirir, kendisini parti ve üniversiteden atmak için havaya kalkan elleri asla unutmaz.

Kendi kendini damgaladıktan sonraki süreçte pasifliğinin devam ettiğini görürüz. İnancıyla ilgili pek tüyo vermeyen biridir Ludvik ama davranışlarında inanılmaz bir kadercilik ve teslimiyet görürüz. Bu teslimiyetçiliğin tevekkülden farklı olduğunu vurgulayalım. Ludvik içinde bulunduğu karmaşık durumu çözmek için pek bir şey yapmaz. Bu karmaşa içinde ordu kampında kendi gibi “sorunlu” yurttaşlarla zamanını geçirirken partiyle olan bağını, başına gelenleri düşünmek yerine aşkın bedensel ve ruhsal biçimleri üzerine kafa yorar. Kendine sevgili bile edinir. Bazen sarhoş olur, yaşadıklarını unutmak için değil sadece kendisi istediği için. Yaşadıklarından ders çıkarma endişesi yoktur onda. Bir sonraki güne ulaşmayı kâr sayan bir pasiflik vardır.

Bireysel/psikolojik düzlem dışında romanı ayakta tutan önemli bir etkendir toplumsal düzlem. Ludvik’in içinde yaşadığı Doğu Bloku toplumu sosyalist bir devlet modeliyle yeniden inşa edilmiş bir toplumdur.

Görevler belirlenmiş, yurttaşlara komünist ideoloji aşılanmış; kooperatifler, Fabrikalar, gençlik örgütleri kurulmuştur. Buna rağmen toplum geleneksel bağlarından kopmamıştır. Geleneksel müzikle ilgili gözlem ve analizler bunun güzel bir örneğini ortaya koyar:

“Tüm köy halklarının yaşamları törelerle sınırlandırılmıştı. Halk sanatı ancak bu törelerin içerisinde yaşayabiliyordu. Romantik dönemde, tarlada çalışan kimi köylü kadınların bir yerlerden esinlendiğine inanılırdı. Bu kadınların ağzından kayadan su fışkırır gibi türkü sözleri dökülürdü. Ama halk türküleri, bilinçli bir şiirin doğuşundan farklıdır. Ozan, kendini dile getirmek için yaratır, yalnız kendisine özgü düşünce ve duyguları dile getirmek ister. Halk türkülerinde ise insanlar başkaları arasından sivrilmek değil, tersine onlarla birleşmek amacı güderlerdi. (…) Hiçbir halk türküsü kendisi için var olmamıştır.” (Kundera, 2018: 168)

Ludvik, üniversiteden uzaklaştırılınca zorunlu askerlik görevi için orduya katılır. Fakat onun gibi sakıncalılar için askerlik eline silah almaktan çok daha farklı bir görevdir. Gönderildiği ordu kampı bir madenin yakınındadır ve Ludvik gibi sorunlu görünen bireyler madende çalışmaya gönderilmektedir. Madene gönderildikleri gün yaşananları romancı şu şekilde anlatıyor:

“Bedenlerimiz ağrı sızı içinde yukarı çıktığımızda bekleyen astsubaylar bizi sıraya dizdiler ve kışlaya götürdüler. Öğle yemeğini yedik, öğleden sonra gündemde bitişik düzende talim temizlik işleri, siyasal eğitim ve zorunlu marşlar vardı.” (Kundera, 2018: 61)

Ordu kampındaki bireyler her gün çalışma ve yoğun bir rutine tabi tutulur. Bunun elbette bir amacı vardır. Bunlardan beklenen, bireyler arasındaki farklılıkları en aza indirmek ve onları ideoloji potasında eritmektir. Otorite kişilikleri törpülemekte ve silmektedir:

“Bize zorla benimsettikleri kişiliksizlik (bizi kişiliğimizden arındırmaya zorlamaları ) ilk günlerde bana tümüyle donuk, karanlık bir iş gibi gözüktü. Kişiliksizlik, zoraki yerine getirdiğimiz görevler, tüm insanca tepkilerimizin yerini aldı.” (Kundera, 2018: 61)

Kundera çok açık bir şekilde sosyalizmin Doğu Bloku ülkelerinde uygulanan yorumundan rahatsızlığını dile getirir Şaka’da. Çünkü farklılıkların törpülenmesi ve bireylerin kişiliksizleştirilmesi esnasında duvarda yazan yazı şöyle demektedir: “SOSYALİZMİ KURUYORUZ.” Doğası gereği devrimci, yenilikçi ve özgürlükçü olması gereken bir ideoloji nasıl olmuştur da kendi yurttaşlarını sindirmeye odaklanan bir rejime dönüşmüştür? Bunun cevabı romanda değil ama “Prag Baharı” olayları esnasında yaşananlarda yatmaktadır. 1960’lara geldiğinde ekonomik bir durgunluk yaşayan ülkede birtakım ekonomik tedbirler almak gerekmiştir. Bu tedbirlerle birlikte sıkı rejim kuralları bir nebze olsun esnemiştir. Tam da bu esnada 1967 yılında yapılan Çekoslovak Yazarlar Birliği Kongresi’nde eleştirilerin dozu artar. Aralarında Kundera’nın da bulunduğu bazı edebiyatçılar edebiyatın parti doktrininden bağımsız olması gerektiğini savunur. Birkaç ay sonra parti bu yazarlara karşı bir kısıtlama uygular ve birçok kültür kurumu doğrudan kültür bakanlığına bağlanır. Basın yayındaki bu gelişmelerin yanında Alexander Dubček’in parti sekreterliğine gelmesiyle liberalleşme çalışmaları hızlanır. Dubček’in “Güleryüzlü Sosyalizm” dediği program çerçevesinde adımlar atılır. Tüm bu gelişmelere kayıtsız kalmayan ve Batı sınırındaki bu önemli devleti kaybetmek istemeyen Varşova Paktı üyesi sosyalist ülkeler, Çekoslovak yönetimi üzerindeki etkilerini artırmak için girişimlere başlar. Çekoslovakya, 20 Ağustos 1968’de başını Sovyetler Birliği’nin çektiği Varşova Paktı üyesi ülkeler tarafından işgal edilir. Yaklaşık 7.000 tank ve 200 binin üzerinde askerle yapılan müdahale esnasında Çekoslovak askerler ve bürokratlar ülkelerini savunmak yerine sessizce işgali izlerler.

Şaka’nın değeri, 1990’lara gelinceye kadar hakkında çok az şey bildiğimiz bir dünyanın kapılarını ardına kadar açmasından gelir. Öyle görünüyor ki Kundera henüz ilk romanında yazının başında vurguladığımız “Bilgi romanın tek ahlakıdır.” şiarını uygulamış, bilinmeyen yahut az bilinen bir gerçekliği elinden geldiğince ortaya çıkarmaya çalışmıştır. İçeriden gözlemler, değerlendirmeler ve eleştiriler her zaman önemlidir. Şaka, bütün bunları fazlasıyla sağlayan bir roman olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

KAYNAKLAR

Milan Kundera, Roman Sanatı, çev. Aysel Bora, Can Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, Şubat 2012.
Milan Kundera, Şaka, çev. Zehra Gençosman, Can Yayınları, 11. Baskı, İstanbul, Nisan 2018.


Yazı Görseli Neil Burnell

“Yavaşlık” İçin Yavaş Okuma Temrini

 Hedefe bir an önce varmanın makbul olduğu bir çağda oyalanmanın unutulmuş keyiflerinden bahseden bir roman için cuk oturan bir üslup kullanıyor.

 

Bazı okurların severek okudukları kitabı tarif ve taltif etmek için kullandığı bir tabir var: Çok sürükleyiciydi! Ne demek bu? Ne anlamalıyız bu tanımlamadan? Bu iltifat, günümüz okurunun kitapla kurduğu ilişkiye dair ne söylüyor? Ben şunu anlıyorum: Hikâye beni alıp götürsün öyle ki onun ayartısına kapılarak dünyayı unutayım.

Okumak da bu değil mi zaten. Katı, nobran, kendini sürekli hatırlatıp duran dünyanın acı gerçekliğini (en azından okuma süresi boyunca) unutmak için okumuyor muyuz? Kundera da öyle diyor Yavaşlık romanında. Hızlandıkça unutuyoruz, hatırlamak için yavaşlıyoruz. Bir dakika, bu bahse geleceğiz sakin olalım ya da Calvino’nun Amerika Dersleri’nde Hızlılık bahsinde geçen Latince deyişi ödünç alalım: Festina lente (Yavaşça acele et!).

Okurun hızına, tarzına ve küçük hazlarına karışmak haddim değil (kimse denemesin şiddetle aforoz sebebidir) ama aynı okur kitlesinin okuyup bitiremediği, daha başlarken sıkılıp elinden attığı dolayısıyla sevemediği kitaplar için de şöyle söylediğini eklemeliyim: Hiç sürükleyici değil(di)! Küçük hazlarını canı pahasına savunan sevgili okurumuz kesin, keskin hükümlerini okuyamadığı kitaplardan esirgemiyor. İşin doğrusu, okur yüzmek istemiyor. İstiyor ki güçlü akıntı onu saman çöpü gibi sürüklesin. Ayartıya teşne okur, okuma eyleminin iradeden azade olmasını istiyor.

Kimsenin küçük haz ve tarzlarına dokunmadan bir şeyler yapılamaz mı? Yanlış anlaşılmasın maksat okurun zihnini başka lezzetlere açmak, kargadan başka kuşlar olduğunu da göstermek. Mesela hızlı okuma kursları gibi yavaş okuma kursları açılsa; hayalinizde canlandırın, kafaları üç numara tıraşlı hafız çocuklar gibi öne arkaya sallanarak yavaş okumanın tadına varmaya çalışan bir sınıf dolusu çileci kursiyer… Kalsın, unutun gitsin! İnşallah hiç kimse bu satırları ciddiye alıp da böyle bir işe girişmez. O kadarını yapamasak bile bu yazının konusu olan Milen Kundera’nın Yavaşlık adlı romanı üzerinden bir yavaş okuma temrini yapmayı deneyemez miyiz?

Benim gibi yavaşlığın unutulmaya yüz tutmuş gizemlerini kurcalamaya meraklıysanız sakin şehirlerin (cittaslow) insanlığın geleceğine dair bir model oluşturabileceğine dair ümit taşıyorsanız (Suudlar ve ortakları da boş durmuyor ama bakınız Neom) Kundera’nın bir çeşit yavaşlığın felsefesine giriştiği bu romanı okumak isteyebilirsiniz (benim gibi her yavaşlık bahsinin çok cici, nahif neticeleri olduğunu zannedenleri uyarayım; Kundera yer yer pornografikleşen diliyle okurunu şokluyor).

Yazarın asıl numarasıysa okuru bir aylak okuma meşkine çağırması. Hedefe bir an önce varmanın makbul olduğu bir çağda oyalanmanın unutulmuş keyiflerinden bahseden bir roman için cuk oturan bir üslup kullanıyor.

Kundera, Laclos’nun Tehlikeli İlişkiler’ine atıf yapıyor. Laclos’nun romanına, Laurence Sterne’ün Tristram Shandy’si ve Tanpınar’ın Mahur Beste’si de eklenebilir. Yani düz bir çizgi üzerinde şaşmadan yürümeyi değil de öylece doğaçlayarak gezinmeyi seven bir deneme roman Yavaşlık.

Peki, oyalanma işini biraz abartsak hızkeş okurlara ertelemenin zevklerini abartılmış bir ağır çekimle göstermeye çalışsak nasıl olur? Şöyle ki varsayalım ki siz, ideal bir aylak okursunuz, Yavaşlık romanını elinize alıyorsunuz ve hiç mi hiç acele etmeden, yavaş yavaş ön ve arka kapağı okumaya başlıyorsunuz. O kadar sakinsiniz ki sadece ön ve arka kapağı okumak için tadını çıkara çıkara yarım saatinizi harcayabilirsiniz. Deneyelim:

Ön kapakta en üstte yazarımızın adı var hemen altında kitabın adı. Kitabı kapağından okumaya başladığımıza göre burada biraz duralım. Nasıl olsa acelemiz yok. Şahane tembelliğimizin yuvasında yeni düşünceler tomurcuklansın. Yazarlar isimlerinin kitabın isminin altında mı olmasını ister üstünde mi? Şüphesiz bu kapak tasarımcısının işidir ama yazar için bunun bir anlamı yok mudur? Serbestçe dolaşan zihnimiz buradan bir yapıt-yaratıcı çatışmasına varır mı? Başladığımız bir düşünceyi hemencecik sonuca vardırmak zorunda değiliz. Düşünce zihnimizin bir köşesine çöreklensin. Orada vaktini beklesin.

Kapak resmine geçelim: Bir karenin içinde kırmızı ve biraz da mor ebrumsu akışkan renkler… Resmin David Bracher adlı bir ressama ait olduğu arka kapakta yazıyor. Yavaşlık temasıyla bu resim arasında nasıl bir münasebet var? Kafamızda (deli değil) sakin sorular… Ebrumsu renklerin yoğun, kıvamlı akışı yavaşlığı çağrıştırıyor olabilir mi? Neden olmasın. Resmin hemen altında çevirmenin adı: Özdemir İnce. Tanıdık bir isim. Birçok şairi ve yazarı Türkçe söyleten güvenilir bir çevirmen. Aşina olduğunuz, sevdiğiniz bir çevirmen size de iş bilir, güvenilir bir seyahat rehberi gibi gelmiyor mu? Özdemir İnce’nin rehberliğinde Kundera’nın Fransızcası Türkçeye çevrilecek, kendimizi onun hikâyesine hiç yabancılamadan gönül rahatlığıyla bırakacağız. Hemen kenarda bir ibare: 11. baskı. Kim okuyor bu kitapları? Türkiye’de gizli bir Kundera okurları örgütlenmesi mi var? Bu kitap on bir baskı yaptıysa vaz geçtiğimiz o yavaş okuma kursunu bir kez daha gözden geçirebilir miyiz? (Yavaşlık kitabını okuyanlar örgütünün varlığından şüphelendiğim gün, otobüste Kundera hakkında yapılmış bir incelemeyi okuyan sakallı esmer genç bir adamın yanına oturdum.)

Arka kapağı çeviriyoruz: Yakışıklı yaşlanmış Kundera’nın fotoğrafının yanında iri laflar hemen alttaysa bu çalımlı sözleri ıskartaya çıkaran bir görüş: Yavaşlık ciddi bir roman değil bir şaka… Anlıyoruz ki doğru yoldayız.

İçeriye ve içeriğe gelince roman geçmişle gelecek hızla yavaşlık arasında hafif gelgitli bir seyir izliyor. Belki de asla yazılamayacak “Senin Keyfin İçin Bir Koca Budalalık” adlı içinde tek bir ciddi sözcük bulunmayan roman tasarısının yankılarından biri de Yavaşlık.

Ya da kestirmeden şöyle söyleyebiliriz; “çok sürükleyici!”


Yazı görseli Neil Burnell

Yaralı Zaman/ Kanayan Bellek

“Bilmek Vaktidir” Yazıları: 4

Milan Kundera’yı salt romancı olarak anmak doğru değil. Entelektüel kimliği edebiyat düşünürü kıldığı gibi, bir kültür insanıdır o. Bu anlamda roman ve denemelerinden iz sürerek dünyaya, insana, edebiyatın ne olduğuna/olmadığına dair çok şeyi öğrenir, sorgularız.

 

Milan Kundera, tüm anlatılarıyla okurunu görevlendiren bir yazardır. Bir bakıma, hazır okur ister. Yani tembel okurun onun anlatılarıyla pek işi yoktur. Bu yanıyla yazdığı her bir şeyin düşünsel boyutu/anlamı/göndermesi ister istemez okurunu donanımlı bekler.

Tüm bunlar onun sıra dışı bir anlatıcı olduğunu göstermez elbette. Ama Kundera, sıradan da değildir. Yani anlatılarını köklendirdiği bir gelenek, alıp taşıdığı bir bakış/görüş, söylem vardır.

İtirazı olan bir anlatıcının yolu/yordamı onu ayrıksı kılar. Belki de Kundera için böylesi bir yakıştırma yapabiliriz ilkten: Ayrıksı yazar, aykırı kimlik!

Sıradüzen içinde yaşamayan, yani ülkesinden kopuşunu hazırlayan sürece itirazlarını dillendiren; üstelik bunu da daha başlangıçta ilk dönem romanlarına (Gülünesi Aşklar, 1969; Şaka, 1967; Yaşam Başka Yerde, 1969; Ayrılık Valsi, 1971) yansıtan bir anlatıcıdır.

Ardından gelen sürükleniş/sürgünlük dönemi Kundera’nın anlatı dünyasının seyrini pek değiştirmese de; izleksel yolculuklarını zenginleştirmiştir.

Düşünen romancı kimliğinin belirgince öne çıkması, bu süreçte yazdığı her romanda bu yanının o ayrıksı kimliğini pekiştirici kıldığını da söyleyebiliriz.

Sürgünlüğün Sorgusu

Tam da bu dönemeçte yazdığı Bilmemek (1999) onun anlatıcılığını, göçtüğü ve sürgünlüğüne neden olan yere/ülkeye döndüren bir kahramanın öyküsü aracılığıyla karşımıza çıkardığı izleklerle, bambaşka bir boyuta taşır.

Bunu da şöyle açıklayabiliriz:

Milan Kundera, yaralı belleğin anlatıcısıdır. Ondaki derin yarılma “1968 Prag baharı” öncesinde başlamıştır.

Dönemin Çek aydınlarının önemli bir bölümü muhalif “ada” yı oluştururlar. “Bağımsız Yazarlar Çevresi”, “yeni bilinç” in savunucularıdırlar.

Parti bürokratları bir erk oluştururken, bu grup çevresindeki yazar/aydınlar önemli bir dönüşümü ateşlerler, 1968’e adım adım gidilmektedir.

Kundera işte tam bu dönemeç öncesinde ikinci romanı Şaka’yı tasarlamaktadır. 1967’de okur karşısına çıkan roman 1968’de de Çek Yazarlar Birliği Ödülü’nü alır. Roman üç kez basılır. Ama basında başlatılan kampanyanın ardından yasaklanır, halk kitaplıklarından çıkarılır.

Yaşanan Prag tragedyası onun hayatının da kırılma noktasıdır bu yasakla birlikte.

Romanın ilk müsveddelerinden biri, 1966’da Fransa’da Aragon’a ulaşır. Ekim 1968’de Fransa’da yayımlanır. Paris’e gelir, romana önsöz yazan Aragon’la buluşur.

Bu, onun yaşam yazgısı olur. Çek yazınında adı silinirken, Fransa’da önemli bir yayınevi Gallimard kapılarını açıyordur ona.

Kundera, bize, zamanın dönüşen yörüngesinde iyi romanın her dem kaldığını/yaşadığını gösterir. Yazdıklarıyla birlikte taşıdığı miras, bağlandığı yazarlarla yolculuğu da bunu anlatmaktadır aslında.

 

Simgesel Bir Anlatının Yansısı

Konusunu güncelden de alsa, insan varoluşunu sorgulamayı amaçlar. Bu anlamda Şaka tipik bir örnektir. Baskıcı bir ortamda, bireyin özgürlüğünün gölgelendiği zamanın ruhunu gene bireyler üzerinden anlatmayı önceliyor.

Romanına odak kıldığı karakterler (Ludvik-Lucia-Marketa/Helena-Pavel/Jaroslav/Kostka) bir bakıma taşıyıcı figürlerdir. Hem izleksel akışın hem de konunun seyrinin…

Siyasal eleştirinin odağında bireyin özgürlüğü sorgusu yatmaktadır. Orada yansıtılan bireyin “içyıkım”ıdır, bunu var eden koşullara dönük sorgudur.

Çizdiği karakter(ler) in içsesi güçlüdür. Yansıtılan gerçekliğin kavrayıcı bilinciyle konuşur(lar) çünkü.

Geçişler, buluşmalar üzerine kurulan roman çözülmeleri de anlatır. Bireyin iç çözüntüsü, sistemle çatışması…

Pavel’de simgeleşen erk/sistem Helena’yı adım adım öte kıyıya, Ludvik’e yöneltir. Bir “şaka”nın başka bir durumu absürde dönüştürmesi ise onun eleştirisinin odağındaki gerçekliği var eder. Burada öne çıkan Kundera ironisi ise zamanın ruhuna dönük bakışın simgesidir. Bir “başa gelme” / “çözülme” hikâyesi olarak okuduğumuzda düşüşün ve düşkünlüğün neden niçinlerine vardırır bizi anlatıcı.

Burada da karakterlerin öyküsünü, kendilerince anlatımlarından izleriz. İki dünyayı yaşamanın getirdiği girdap, bir süre sonra yenilgiye dönüşür.

 

Buluşma Noktası

Kundera, bundan yaklaşık otuz yıl sonra yazdığı Bilmemek romanında, adeta oradaki kahramanlarının sıkışıp kalmışlığının başka bir gerçekliğini, bu kez sürgündeki zamana dönerek anlatır.

Gelinen yerin sıradanlığı, yabanlığı bir süre sonra bu sürgünlüğü yaşayan Irena’nın dünyasında derin bir kedere dönüşür. Açılan kapılar onu yurduna sürükler bu kez de…

Irena’nın öyküsünde karşımıza çıkan da bir bakıma Kundera’nın kendi öyküsüdür.

Hatırlayan ve hatırlatan kahramanların/ın yolculuklarında bize bunu gösterir. Yani sürgünün özlemi, dönüşteki yüzleştikleri…

Arada ve orada olmak düşü/düşüncesi onda belirleyicidir hep.

Kopuş>gidiş>terkediş fikri bir zaman sonra dönüş düşüncesine dönüşür. Burada ve orada olmak, aslında Araf’ta yaşamayı da anlatır bizlere. Bilmemek’te “büyük dönüş” düşüncesine ele alırken bunu da hissettirir.

“Herkesin içinde taşıdığı baba evi” kopuş ve dönüş fikrini de hatırlatır sık sık.

Kundera işte o ara yerdeki insanın varoluşunu ve sürüklenişini anlatır. Bir yanı keder, öte yanı özleyişleri içerir. Kopulan ülke, özlenen ülke, gidilemeyen ülke… Ve nerede/nasıl/niçin olduğunu bilememenin acısı…

“…uzaktasın ve ben sana ne olduğunu bilmiyorum.” Uzaklık, ne olduğunu bilememenin kederi ve özlemi… Geçmiş, kaybolana duyulan özlem; bir bakıma da İthaka’ya dönmek gibidir: “dönüş hayatın sınırlılığıyla barışmaktır.”

Kundera burada bir çağ sorgusu yapar. Ama o kopuş sonrası gitmek ise kaybolmaktır, kendini dönüşsüz kılmaktır. O, bu sürüklenişte bizi kuşatan kederi dillendirirken; şunun da altını çizer: Dağılma, gitme bilmemeyi de içerir o keder.

Geldiği sürgün yerinde; “benim hayatım burada,” diyen kahramanın yolculuğu sürgünlüğe dair birçok anlamı içerir. Hatırlamaya, unutmaya, kanayan belleğe, yaralı zamana dönük bir yolculuktur çünkü onun yolculuğu.

Milan Kundera’yı salt romancı olarak anmak doğru değil. Entelektüel kimliği edebiyat düşünürü kıldığı gibi, bir kültür insanıdır o. Bu anlamda roman ve denemelerinden iz sürerek dünyaya, insana, edebiyatın ne olduğuna/olmadığına dair çok şeyi öğrenir, sorgularız.

Türk Edebiyatında Safiye Erol Parantezi

Safiye Erol’un diğer kadın romancılardan önemli bir farkı da sağlam mekan algısı ve kurgusudur. Heterodoks bir anlayış hakimdir.   Batı, son iki yüzyıldır insanı tartışıyor. Tarihte (bilinen) ilk defa Eski Yunan’da çözülecek bir mesele olarak ele alınan insan-dünya ilişkisi, modern devirle beraber Husserl’in tanımıyla “insanı bilme tutkusu”na evriliyor[1]. İnsanı bilme tutkusu, sosyal bilimlere, edebiyata ve …

Türk Edebiyatında Safiye Erol Parantezi Read More »