ölüm

https://www.neilburnell.com/galleries#/tranquillity/

Çağdaş İnsanın Kendinden Kaçışı: Hız ve Unutmak

Sevmek için zaman ayırmak gerekir.

Bilmek için zamana ihtiyaç duyarız.

Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz.

Zamanla olgunlaşırız. Lütfen yavaş gidiniz.

Kemal Sayar – Yavaşlık

 

Çağdaş insan için hız, çoktan bir alışkanlığa dönüştü. En hızlı telefona sahip olmak, en hızlı arabayı kullanmak istiyoruz. Kaldırımda yavaş yürüyen insanlara, doğal akışında gelişen ilişkilere tahammülümüz kalmadı. Sonraki adımın ne olduğunu bile düşünmeden, sürekli ¨next¨ tuşuna basar gibi yaşıyoruz. Bunu çağın getirdiği bir şey gibi görsek de hız pek masum değil. Hızlı yaşamaya geliştirdiğimiz bu bağlılık, hayattan ve hızla yaptığımız her şeyden aldığımız hazzı da etkiledi. Hayatında her şey yolunda gitse de içimizde kocaman boşluklarla yaşamaya devam ediyor gibiyiz.

 

“Fransa’da her elli dakikada bir insan ölüyor yollarda. Şunlara bak, hepsi deli bunların, nasıl sürüyorlar. Sokak ortasında yaşlı bir kadını soyarlarken gıkları çıkmayan, tedbiri elden bırakmayan insanlar bunlar. Direksiyona geçince korku morku vız geliyor, unutuyorlar, nasıl oluyor bu?” Kitap, Vera’nın bu hayretle dolu cümlesi ile açılıyor ve okura, hız ile unutma arasındaki ilişkiye dair bir ipucunu da veriyor. Kundera, Yavaşlık isimli kitabında okuru, birbirinden çok farklı zamanlarda yaşamış iki karakterin hayatına dahil eder.  Vera ve anlatıcı ile onlardan iki yüzyıl önce yaşamış bir şövalyenin hayatı yaşama biçimlerinin karşılaştırılması da söz konusudur elbette. Kitabın türü roman olarak ilan edilse de alıştığımız roman türünün özelliklerini taşıyan bir kitap değil bu. Silik sayılabilecek kurgusal bir anlatının içine yerleştirilmiş düşünce tohumları ve düşünsel tartışmalar ağırlıkta. Dolayısıyla Yavaşlık, hiç ironik olmayan bir şekilde yavaş okunmayı talep eden bir kitap. Kitabı soluklanarak, üzerine düşünerek, belki internetten konuyla ilgili yazılan başka metinlere de bakarak okuyabilirsiniz. Eminim, 2 hafta sonra içerisinde ne olduğunu bile anımsamadığımız kitaplardan çok daha kalıcı bir yere yerleşti Yavaşlık ve işaret ettikleri çünkü yavaşlık, unutmanın düşmanı. Kitabı da hızlı tüketmeye alışan, ¨akıcı ve sürükleyici¨ bir okuma deneyimi peşindeki okurları mutsuz edecek derecede bir yavaşlık talebi bu.

Yavaşlık’ta hız ile haz arasındaki ilişkiden hareketle toplumsal eleştiriler yapan Kundera, romanında hıza düşkünlüğümüzü bir unutma çabası olarak yorumlar. Sahiden insanlık tarihinde de kolektif hafızamızda da taşıyamayacağımız kadar kötülük biriktirdik. Biriktirmeye de devam ediyoruz. Bu nedenle hıza tutunduk ve yavaşlıktan kaçıyoruz çünkü yavaşlık, anın yoğunluğunu arttırır; hız ise göz açıp kapayıncaya kadar bizi başka bir duyguya, düşünceye savurur. “Çağımızda unutma arzusu bir saplantı haline gelmiştir, bu nedenle, bu arzuyu tatmin etmek için hız iblisine teslim olmuştur çağımız; kendi anımsamak istemediğini bize anlatmak için hızını artırır; çünkü kendinden bıkmıştır; kendinden tiksinmektedir; belleğin küçük titrek alevini söndürmek istemektedir.”

Hıza tutunduğumuz modern çağda yavaşlığa övgü, aptallık ya da beceriksizlik olarak görülür. Toplum ve başkaları tarafından belirlenen yaşam basamaklarını hızla atlamamız ve iş hayatına atılmamız, sonra da bitmeyen bir tüketim döngüsüne girmemiz ve kariyerimizi başkalarının üzerine hızla basarak yükselme üzerine inşa etmemiz beklenir. Bir an, sessizliğin içerisinde yavaşlamak ve hatta durmak, bireye düşünme alanı yaratacağı ve bu da tüketim döngüsünün dışına taşmasına sebep olabileceği için yavaşlık kötü ve istenmeyen olarak adlandırılmıştır. Halbuki eskiden övgüyle söz edilen flanörler/flanözler, hayatın içerisinden salınarak geçen, ciddi bir entelektüel birikime sahip seyyahlardır. Şimdi ise seyahat uzun check-list’lerin tamamlanması, bir daha açılıp bakılmayacak yüzlerce fotoğraf çekilmesi ve zamanın tüketilmesinden başka bir şeye hizmet etmiyor.

 

Yavaşlık, hedonizm, varoluş, kimliksizlik, bilim, aşk, cinsellik ve ölüm’e dair eleştirel bir deneme, hız dayatmasına karşı bir başkaldırı. Dünyayla, insanlarla ve nesnelerle ilişkimize dair, bizi hıza iten alışkanlıklara ve nelerden kaçıp nelere sığındığımıza dair çarpıcı farkındalık alanları da yarattığını söyleyebiliriz.


Yazının kapak görseli Neil Burnell

Şiirde İmgenin Dünya Hali- 2

Melih Cevdet, şiirlerinde tabiatı ve özellikle dünyayı yeniden tanzim eden bir gerçeklik algısıyla yola çıkar. Dünya, ilkin gerçeklik haliyle karşımıza çıkarken birdenbire zaman aracılığıyla değişime uğrar ve başkalaşır. Bir başka deyişle verili bir dünya algısı, şairin öznel kurgularıyla yeniden oluşturulmaktadır onun şiirlerinde.

 

Baudelaire’in aksine şehir hayatından sıkılan şiirsel özneleriyle Turgut Uyar, bir yalnızlık imgesi üzerine şiirini kurar. Kimi şiirlerinde bu imgeyi tek başına üstlenen şiirsel özne, aşkla kendini temize çıkarmaya çalışır.

II.Yeni’nin kimi şairlerinde ve özellikle İsmet Özel’le belirginleşen uyumsuzluk, bu dünya imgesiyle hem içinde kalma hem de karşı oluş retoriğiyle daha da giriftleşen bir yol izlerken Turgut Uyar, sıradanlığın nesneleştirdiği insanlardan uzak durmak ister. En çok da sevgiden uzak biri olmaktan korkar.

 

  Sen,

 Bir şehir çocuğuymuşsun,

 Dev makinaların gıdası olmuş kanın.

 Büyüyememişsin

 Sevememişsin .(Şehitler)

 

Bu dizelerdeki umutsuzluk, uyumsuzlukla birleştiğinde Melih Cevdet Anday’daki beklenti, daha da öne çıkar. Onun şiirlerinde her şeye rağmen bir umut vardır. Onun en çok korktuğu hatırasız bir dünyadır. Böyle bir dünya, bir çölden başka bir şey değildir. O halde tek çıkış yolu, özellikle Garip sonrası şiirlerinde bulduğu bir dünyaya doğru yürümektir. Bu dünya, zamansız bir düşün sınırsızlığında tinsel olarak yaşanacak yerdir.

dünyaya çok yakın bir gece gibi,
aldık cenazeyi sarsmadan, iğreti
ve hafif, gözlerimiz yerde
(Gelinlik Kızın Ölümü)

 

Dünya ve ölüm ikilisi, hiç şüphesiz olumsuz bir imge birlikteliğidir. Ancak onun “Düzenli Dünya” adlı kitabında yer alan dizelerinde de görüleceği üzere umudu perçinleyen inanç göze çarpar.

 

Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör
Seyreyle gülü bülbülü
Çifter aylar gökyüzünde
Her gece ayin on dördü
(Olsun da Gör)

 

Melih Cevdet, şiirlerinde tabiatı ve özellikle dünyayı yeniden tanzim eden bir gerçeklik algısıyla yola çıkar. Dünya, ilkin gerçeklik haliyle karşımıza çıkarken birdenbire zaman aracılığıyla değişime uğrar ve başkalaşır. Bir başka deyişle verili bir dünya algısı, şairin öznel kurgularıyla yeniden oluşturulmaktadır onun şiirlerinde. Ancak dönemin diğer şairlerine göre Melih Cevdet‟te yine de olumsuz bir dünya algısından söz edemeyiz. Zaman, her ne kadar buna engelse de duvarlar her zaman ortadan kaldırılabilir.

 

Bir diriliş gibi ölü dünyaya

Ölüler gölgenden ateş ala ala

Ekilip biçilip yankı yapa yapa

Yaz sıcaklığından arta arta

Birer birer çıktılar gönlümüzün aynasına tarlasına

Ki bir bahar günü doğdun sen (Doğum)

 

Şiirin adı “Doğum” olmasına rağmen dünyanın ölümlülüğünü yani sonluluğunu öne süren Sezai Karakoç, bireyi bu doğumun öznesine dönüştürür. Bir başka deyişle özne, ölümlü olmasına rağmen öznenin temsil ettiği insanlığın ebedi kalacağı ve iyiliğin, doğruluğun, güzelliğin sonsuzluğa ulaşacağı vurgulanır. Beklentilerin tümü insanlıkta toplanmıştır. Çünkü bizzat dünya, bu açıdan insanı boğan yetersiz, anlamsız bir mekândır. Bu açıdan bu bölümdeki ilk yargımız şairin dış dünyaya ve eşyaya karşı derin bir umut beslemesidir. Ancak dünya, nesnelliğiyle sevgili‟yle seven arasındaki sınırdır. Bu yüzden Karakoç, “Alınyazısı Saati” adlı şiirinde diğer şiirlerinde olduğu gibi hayatla dünya imgesini eşitleyerek dünyayı olumsuzlama yoluna gider. Asıl hayatın dışında bir başka dünyaya ait izlenimlerin ağırlıkta olduğu bu şiirde daima bir karşılaştırma eğilimi göze çarpar. Dünya, insanın varlık problemi ve onun somut bir yaşayış bütünü karşısındaki duruşunu temsil eder.

Baudelaire, tabiattan kaçıp şehre sığınmak ve yalnızca şehrin yaşayışını, dramını konu etmekle birlikte modern şairlerin önünü açmamıştır. Aksine modernliğin sıkışmışlığını öne çıkardığı için önemsenmiştir.

Öteki tarafla yaralı dünya

Şüphe ve gam tüten kül yığını

Derin işaretler gizleyen örtü (Öteki Tarafla Yaralı)

 

DEVAM EDECEK…


Yazı Görseli Neil Burnell

Didem Madak Okumak

Didem Madak’la aynı banka kuyruğunda. Beklemiş olabileceğimizi. Aynı çay bahçesinde nefes alıp vermiş olabileceğimizi. Düşünür. Ama bu ihtimalin gerçek olup olmadığını hiçbir zaman bilemeyeceğimizi düşünür. Bu-ru-lu-ruz. Didem Madak okurken…

 

Annemiz bizi misafirliğe götürmemiş de. Evimizin boş bir odasında. Saatlerce ağlamışız gibi. Acılı bir boşluk içimizde derinleşir. Didem Madak okuduğumuzda…

Evimizin tekir kedisi. Bir kamyon tekerinin altında kalmış da. Çocuk ruhumuz kaybetme acısını ilk defa yaşamış gibi. Oyulur da oyulur içimiz. Didem Madak okuduğumuzda…

Kravatımızı fırlatıp atmak. Arabamızı bir otoparkta unutmak. Ceketimizi alıp bankamızın kapısından çıkıp gitmek. Kredi kartımızı kırmak duygusu uyanır. Didem Madak okuduğumuzda…

Tolstoylaşırız. Malımızı mülkümüzü yoksullara dağıtmak. Bütün iddialarımızdan vazgeçmek. Çocukluğumuzun yoksul evlerinden birine dönmek. Ağlamak ağlamak ağlamak duygusu verir, Didem Madak okumak.

İzmir’in sokaklarında. Bundan otuz sene önce. Onlu yaşlarında bir genç olarak dolaşırken. Didem Madak’la aynı sokakta yürümüş olabileceğimiz duygusu. Boğazımıza bir yumruk gibi sıkışır. Onu okurken…

Didem Madak’la aynı banka kuyruğunda. Beklemiş olabileceğimizi. Aynı çay bahçesinde nefes alıp vermiş olabileceğimizi. Düşünür. Ama bu ihtimalin gerçek olup olmadığını hiçbir zaman bilemeyeceğimizi düşünür. Bu-ru-lu-ruz. Didem Madak okurken…

Kordon’da yürüyen. Kordon’da bekleyen. Kordon’da düşünen. Kordon’da denizi izleyen gençlerden birinin de. -O uzak İzmir gününde, geçmiş zaman içinde.- Didem Madak olabileceğini düşününce. Didem Madak’ın bizi görmeyen. Varlığımızdan bile haberi olmayan. Yan masadaki genç kız olabileceğini düşününce. Kirpiklerimiz rüzgârlanır. Didem Madak okurken…

Seneler önce. İstanbul’daki bir kitapçıda. Elime Sombahar almıştım. Gençtim. 20 yaşımdaydım. Başımda yaz’ın ve yazın rüzgârları. Demek o zaman. Didem Madak. Elime aldığım dergide. Şiiri olan ve tanınmayan bir genç kızmış. Diye düşünüp hüzünlenirim. Didem Madak şiirlerinin mısrasız ve teklifsiz sokaklarında dolaşırken.

O derginin sayfalarında gezinirken gözlerim. Didem Madak şiirine takılsaydı da. Örselenseydi içim. O zaman o genç şaire ulaşsaydım. O zaman o genç şairin sesini duymak nasıl bir şey olurdu benim için? Diye duygulanmanın. Diye hayıflanmanın. Diye durup düşünmenin. Diye acılanmanın pençesinde kıvranırken. Düşünmek hâlâ tuhaf bir acılı lezzet verir Didem Madak kitaplarının sayfa aralarında, satır aralarında dolaşırken.

Teyze kızımız gibi. Kız kardeşimiz kadar. Bizdendir. Kapı açılınca elinde limonata bardaklarının bulunduğu bir tepsiyle içeri girecek, eteğini bacaklarının arasına kıstırıp divana ilişecekmiş duygusu verir Didem Madak. Didem Madak okurken. Öylesine merak ederiz ki onu. Öz varlığını. Biyolojik varlığını. Sesini. Gülüşünü. Somurtuşunu. Didem Madak okumak biraz da Didem Madak üzerine düşünmektir. Merak ve heyecan duymaktır.

Didem Madak okurken “ah” deriz. “Ah” ederiz. Ve hep onun o ünlü dizeleriyle kapatırız elimizdeki kitabı:

“Ne diyecektin, ne söyleyecektin

Şairlerin şahı olsan

Bir AH’dan başka!”

İlhami Çiçek’e 7 Selam

Nerdeyse kırk yıl öncesine baktığımda, gençliğimize, genç şair oluşumuza, ilk kitaplara, dergilere, arkadaşlıklara, tartışmalara, yakınlıklara, buluşmalara…Yukardan beri söyleye geldiğim sözleri de aklımda tutarak bir de şunu demek isterim: İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri kitabı 1980’lerin önde gelen ilk kitaplarından biridir.

 

1-Bazı yerlerde, ‘dünyadan çıkış yolları’nın benzerliğinden ötürü, Nilgün Marmara ile İlhami Çiçek arasında koşutluklar kurulduğunu okudum. İki ‘müntehir’ şair oldukları için, mensubu oldukları ya da mensubiyet atfedilen sağ ve solun onları dışladıkları iddia ediliyordu. Böyle genel bir kavram var mı bilmiyorum, sağ ve sol diye!

Sağda sağlar ve sollar, solda sollar ve sağlar var. Doğuda batıların batıda doğuların olduğu gibi. Bilhassa, elbette tesadüfen değil ama, adları yan yana geldiği, birlikte anıldıkları için, birini çok yakından tanıdığım, diğerini tanışmanın arifesinde yitirdiğim iki şairin de mensubiyetlerinin, öncelikle ne sağ ne de sol olduğunu söylemek isterim.

Öncelikleri şiir olanlardan ikisi de. Bu nedenle onlar için şair demek bile ağır olabilir, ruhlarını incitebilir. Evet, önceliği sağ ya da sol olan iyi ve büyük şairler de vardır. Ama şiir aynı zamanda farklılıklara alan açan bir olanaktır. Ve şiir sağdan da soldan da önce hayata ve ölüme bakarak yazılır, çatılır.

 

2-Cahit Zarifoğlu’nu ben de çok severim. Özgün ve büyük bir şair olduğuna hiç kuşku yok. Öyle ki artık klasik şairlerimiz arasında da sayılıyor, sayılmalı. O da erken gidenlerden, farklı ve yol açıcı bir şiiri var edip gidenlerden. İlhami Çiçek açılış kitabı olan Satranç Dersleri ile hep Zarifoğlu’nu hatırlatır bana. Neredeyse onun açtığı yolda yürüyen tek şairmiş gibi gelir. İkisi de hakikatin oyunla, bitmeyecek bir yolculuğa dönüşeceğini ve oyun olmadan hakikatin var olmayacağını, varılsa, bulunsa, erişilse bile anlaşılamayacağını, oyunun yalnızca hayatı güzelleştirmek için değil aynı zamanda hakikat yolculuğunun da sık sık durulan bir mola yeri olduğunu da kavramış şairler. Bu kavrayış elbette onların da kendi oyunlarını, bu şiir olur, satranç olur, jest olur, iyi kurmalarına, oyunu bir bakıma da hakikatin yeniden inşasına çalışan bir sanat, görgü, anlayış olarak görmelerine yol açar…

Sanki Zarifoğlu oyunu Çiçek’e bırakmış, o da şahane bir açılışla bu jesti karşılıksız bırakmamış gibi bir his var içimde.

 

3-Bir şiir armağan edip gitmek için de yaşayabilir insan yalnızca. Şiirinin kendisini kırk kez bağışlatacağını bilenlerdir belki de kolayca bırakıp, çekip gidenler. Şiirini kimsesiz, yalnız bırakmazlar bunu yapmakla, aksine şiirle dünya arasından çekilirler. Oyuna bu da dahildir. Nilgün de kitabı yayımlanmadan, ama dosyasını emanet ederek gitmişti. Zafer Ekin’i biliyorum, ilk kitabının yayımlanmasını bekliyordu. Üçü için de eylem hazırdı, “şiir böyle de çarpabilir hayata!” Eksik bırakmışım, ‘hayatın yüzüne’ demeliymişim! Ve hepsininki de, Kaan İnce dahil, İlhami’nin dediği ‘ilk açılış’tır belki de: “evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış/artık dönüş yoktur/kuşku bağışlanmasa da/tedirginlik doğal sayılabilir”

 

4-Yaşamlarını şiire yatırmış insanlardan söz ediyorum. Şair olmak kolaydır, iyi ya da kötü şiir yazarsın, adın iyi şaire, şaire ya da kötü şaire çıkar. Elbette her şeyin olduğu gibi bunun da bir bedeli vardır. Anlaşılmamaktan bazen fazla anlaşılmaya, şöhretten unutulmaya, dışlanmaya, yadırganmaya, yalnızlığa. Doğrusu hiçbiri de göze alınamayacak şeyler değildir. Bunların bilgisi şiir yazan herkeste az çok kayıtlıdır. Cahit Zarifoğlu’ndan İlhami Çiçek’e, Nilgün Marmara’ya Didem Madak’a, ‘yüksek hatır’ı olanlarsa, şairlikten başlayarak onun ön kabulleri ya da sonuçları olan, bazılarını yukarda saydığım fiilleri unuttukları için, belki de hiç mi hiç akıllarına getirmedikleri için asıl şimdi yaşıyorlar. Belki de ‘gurbetten şiire’ diye bir hâlden söz etmek gerekir ve bu ‘hâl’in içinde de, gününü gecesini şiire vermiş, şiire alın teri, göz nuru dökmüş olanlardan değil, varlığını da yokluğunu da şiire yatırmış bu isimlerden söz etmek gerekir. Hemen hepsi de tek kitapla yetinirler. Sanırım şiirlerinin başlangıcı olmadığı gibi sonu da olmayacağı içindir bu. Yani başka bir şey yazmayacaklardır, varlıklarını, sözlerini o kitapta toplamışlar ya da bir kitaba sığabilecek kadar inceltmişlerdir. İlhami Çiçek’in daha çıkar çıkmaz adeta yıllardır bekleniyormuş gibi ilgi gören ve o günden bugüne daha çok ilgi gören Satranç Dersleri(edy, 1983) kitabı gibi.

 

5-Tıpkı hayat gibi, şiirin de bir şeye yaraması gerektiği kadim bir düşüncedir. Sonradan şiirle hayatın yolu ayrılınca, araya yazı girince, şiir de yazı gibi bir metne indirgenmek istenmiştir ama, şiir kendini korumasını bilmiştir. Şiir, bir; yazı değildir, iki; boşuna değildir, üç; yalnızca sözcüklerden ibaret değildir. Şiir bazen az, bazen çok, ama her zaman bir şey demektir.

Şiirle yaşamın birbirini tamamlaması da bundandır. Burada, kolayca, şiirin bir şey anlatması gerekir demiyorum. Şiir, bir şey ‘yapar’, ‘yapmalı’ demek istiyorum. Bir ‘eylem’ olarak görüyorum çünkü şiiri. Bu bazen şiiri terk etmek olur, bazen topluluğu terk etmek, bazen de Müslüm Gürses’in “yakarsa dünyayı garipler yakar!” özdeyişi gibi kendini sorumlu, hatta bazen yükümlü hissetmek olur. ‘Sorumlu’, ‘yükümlü’, ‘vazifeli’ şairlere bakalım, Nazım Hikmet onların başında gelir, Sezai Karakoç onların en hatırlı isimlerindendir, Cahit Zarifoğlu tüm yaşamını bu sorumlulukla sürmüştür, Nilgün Marmara’nın derdi de, tıpkı İlhami Çiçek’te olduğu gibi, ‘yalnızlık’ filan değildir, ‘dünya ağrısı’dır.

Belki de Ece Ayhan’ın ‘toplum değil topluluk’ diye baktığı ve ‘kötülük topluluğu’ olarak adlandırdığı bir dünyanın, ülkenin ağrısıdır. Cahit Zarifoğlu nasıl Yunus’un şiiri gibi herkesin ‘duyabileceği’ bir şiire yönelmek istediyse ya da bütün çabasını oraya yönelttiyse, İlhami Çiçek de, tek ama çok kitabı sayılması gereken Satranç Dersleri ile benzer bir çabayı, daha erken göstermiştir. Bu çaba, yalnızlık gibi bir trajikten çok, dünya ağrısının neden olduğu, duymayı engelleyen, ağırlaştıran, kesen yabancılıklara karşı bir yenilenme, arınma ve iletme çabasıdır. Duyulmayı istemek. Tanrının bile bilinmeyi istediği bir evrende, şair duyulmayı istemez mi? Şiir belki de iç duyu, içten duyuş olduğu için, okurlar, dinleyiciler kadar, hatta onlardan da önce şairin ihtiyacını duyduğu şeydir. Ve bize bunu duyurmak için çoğu kez kendilerini feda eder şairler, o ‘adanmış ruhlar’

İlhami Çiçek o adanmış şairler arasındaki genç ruhlardan biridir.

 

6-Nerdeyse kırk yıl öncesine baktığımda, gençliğimize, genç şair oluşumuza, ilk kitaplara, dergilere, arkadaşlıklara, tartışmalara, yakınlıklara, buluşmalara…Yukardan beri söyleye geldiğim sözleri de aklımda tutarak bir de şunu demek isterim: İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri kitabı 1980’lerin önde gelen ilk kitaplarından biridir. İkinci Yeni’nin ve Türk şiirinin en iyi kitaplarının yayımlandığı yıllar 1958-59 yıllarıdır, Üvercinka, Yerçekimli Karanfil, Dünyanın En Güzel Arabistanı, Galile Denizi gibi…1982-84 yılları arasında da 80’li yıllara ve sonrasına etki eden şiir kitapları yayımlanmıştır. Osman Konuk’un Seni Yalnız Ben Anlarım, Akif Kurtuluş’un Yalan Şiirler, Ahmet Erhan’ın Yaşamın Ufuk Çizgisi, Ahmet Güntan’ın İlk Kan, Tuğrul Tanyol’un Elinden Tutun Günü, Adnan Özer’in Çıngırağın Ölümü…kitapları ilk aklıma gelenler. Bu kitaplar ve onları yazanların sonraki kuşakları etkilemesi gibi, İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri de bir ilk kitap olmaktan çok, adeta şairin kendisinden seçmeler yapıp oluşturduğu bir seçme şiirler gibidir ve bugünden bakıldığında o yılların şiiri arasında da çok farklı bir yerde durduğu söylenebilir. Tam da geleneğin yeniden keşfedildiği, İkinci Yeni’ye yeniden ve bu kez doğru dürüst bakıldığı bir yeniden okuma, yorumlama döneminde, sanki bunların hepsini çok evvelden yapmış bir kitap olarak gelmiştir Satranç Dersleri. Divan şiirinin en modern yorumudur.

 

7-“anlat/apaçık olanı/gecedir halk/etinin önünde anlam/katledilmiştir” demiştir. Bu yazı da İlhami Çiçek kardeşime 7 selam yerinedir.

Frankenstein Yaşıyor!

Kökleri Golem, Homunkulus mitlerine Geothe’nin Faust’una uzanan Shelley’nin hikâyesi tiyatro, sinema ve çizgi romanları beslemeye devam ediyor. Diğer yandan günümüzün romancıları canavarın çeşitlemelerini yapmaktan geri durmuyorlar. Shelley’nin yaratığı bambaşka kültürlerde hortlayıp duruyor. Bu yazıda canavarın Bağdat ve İskoçya’daki iki çeşitlemesine göz atacağız.

 

 Güncellenen Cosmos belgeselinin üçüncü bölümünde astrofizikçi Neil Degrasse Tyson kendinden emin iyimser bilim adamı tonuyla konuşuyor: “Newton’ın Principa Mathematica’sı bizi başka bir bakımdan da özgürleştirdi. Kuyruklu yıldızların gelişini ve gidişini gözeten doğa kanunlarını bularak göklerin gazabıyla korkularımız arasındaki köklü bağları da koparmış oldu.” Gerçekten öyle mi oldu? H. P. Lovecraft’ın huzursuz hayal gücünden türeyen canavarlar Tyson’ın söylediklerine kuşkulu bir gölge düşürüyor. Modern korku edebiyatının en önemli öncülerinden olan Lovecraft sıkı bir astronomi okuruydu. Newton’ın sınırlarını sonsuza açtığı evrenin gizemlerini kurcalayarak akıl donduran kozmik dehşetler hayal etti. Aydınlanmanın ideallerinden biri insanı korkularından kurtarmaktı. Fakat daha fazlasını bilmek insanoğlunun yeni korkular icat etmesini engellemedi. Tam aksine bilim ve teknolojinin baş döndürücü gelişmeler kaydettiği Sanayi Devrimi’nden sonra sırayla Mary Shelley, Bram Stoker, Robert Louis Stevenson öcülerini dünyaya saldılar. Goya meşhur gravüründe ‘Aklın uykusu canavarlar doğurur.’ demişti. Doğru ama başka bir gerçeği de gözden kaçırmamalı: Akıl uyanıkken bilinç dışı da boş durmuyor. Frankenstein’ın canavarı, Drakula, Hyde ‘uygarlığın huzursuzluğu’nun karabasanları olarak popüler kültürün her alanında kol geziyorlar. Bu yazıya misafir edeceğimiz Frankenstein’ı Mary Shelley yirmili yaşlarında kaleme alıyor. Shelley’nin yakınlarda bir sinema filmine de dönüşen çalkantılı hayatı, onun beslendiği kaynakları da gösteriyor. Meraklısına havale ederek romana geçelim.

Kumaşında bilim, siyaset, romantizm, zengin edebi atıflar olan bu roman, günümüze dek defalarca yorumlanıyor. Psikanalitik çözümlemeler bir yana (ki hikâye Shelley’nin biyografisi ile birlikte bu tür çözümlemelere de çok müsait) bilim kurgunun öncüsü olarak teknolojinin ön görülemez dehşetlerine dair bir kehanet, insanla yaratıcısı arasındaki fırtınalı ilişkiye dair sorgulatıcı teolojik bir tartışma (John Milton’ın Kayıp Cennet’ini okumadan Shelley’in romanına ne kadar nüfuz edilebilir ki)… Hatta romanı politik bir alegori olarak yorumlayanlar da var. Kimileri onu Fransız devriminin metaforu saydılar ki Nazizm, Faşizm gibi canavar ideolojilere dair bir erken uyarı olarak da okumak mümkün romanı.  Mesela Frank Moretti, canavarı, burjuvazinin denetleyemediği proletaryaya benzetir (bakınız Murat Belge, Frankenstein ön sözü, İletişim Yayınları). Bunu Marks’ın vampir sermaye yorumunun yanına iliştirebilirsiniz.

Kökleri Golem, Homunkulus mitlerine Geothe’nin Faust’una uzanan Shelley’nin hikâyesi tiyatro, sinema ve çizgi romanları beslemeye devam ediyor. Diğer yandan günümüzün romancıları canavarın çeşitlemelerini yapmaktan geri durmuyorlar. Shelley’nin yaratığı bambaşka kültürlerde hortlayıp duruyor. Bu yazıda canavarın Bağdat ve İskoçya’daki iki çeşitlemesine göz atacağız.

Frankenstein’ın Bağdat’ta Ne İşi Var?

ABD Irak’ı işgal ettiğinde durumu Frankenstein metaforunu kullanarak açıklamaya çalışanlar olmuştu. Micheal Moore ve Carlos Fuentes, ABD’nin Saddam gibi canavarlar yarattığını, onları şımarttığını ve sonra ortadan kaldırmaya çalıştığını söylüyorlardı. Iraklı yazar Ahmed Saadavi, ABD işgali altındaki Irak’ta işgalin ve kaosun yarattığı intikamcı bir ucubeyi anlatıyor. Hikâye bir patlamayla açılıyor. Bombalı araçlar, terör, tedirginlik, parçalanan bir şehir, dağılan aileler… Bütün bunların ortasında eskici Hadi topladığı ceset parçalarını birbirine dikerek bilmeden canavarın kalıbını hazırlayacaktır. Kahvehanede dinleyenlere hikâyeler uydurup anlatan Hadi, ceset parçalarını da birbirine uyduracaktır. Kendisine bunu niye yaptığı sorulduğunda ‘Bir çöpe dönüşmesin diye. Diğer ölüler gibi saygı görsün, onlar gibi toprağa defnedilsin diye.’ cevabını verecektir. Saadavi, romanın çıkış noktasını bizzat yaşadığı bir tecrübeye bağlar (bakınız http://www.sabitfikir.com/dosyalar/edebiyat-ruhu-ve-hafizayi-korur-0). Hadi’nin topladığı ceset bombalı saldırıda ölen masum bir güvenlik görevlisinin ruhu içine girince canlanır. Binbir Gece, modern Arap bilimkurgu ve fantastik edebiyatı için vaz geçilmez referans kaynağıdır (Shelley’nin Binbir Gece’ye atıf yaptığını hatta romanın hikâye içinde hikâye tekniğinin de Binbir Gece’yi andırdığını söyleyelim). Askeri istihbarat birimleri bile büyücü ve kahinlere baş vurur. Binbir Gece masallarının görkemi savaşla çehresi bozulmuş Bağdat’ın kaotik dehşetine karışır. Canlanan ceset eski hesapların peşine düşer. Her bir parçasının intikamı için cinayetler işler. Ama canavar, bir kahraman değildir. İntikamı alınan parçalar işlevini yitirip düştükçe yaratık kendine yeni kurbanlar arayacak ve suçluyla masumu ayırt etmeyecektir. Herkes hem kurban hem suçludur bu hikâyede.

Güzel Canavar

Alasdair Gray’in Zavallılar romanı hınzır bir Frankenstein çeşitlemesi, üç katmanlı Munzur bir üst kurmaca. Aslında biz Alasdair Gray’in editörlüğünü yaptığı, ön sözünü yazarak eleştirel ve tarihsel notlarla zenginleştirdiği bir kitabı okuyoruz. Bu kitap, Michael Donnelly’nin yetmişli yıllarda Glasgow’daki kentsel dönüşüm sırasında çöpten ve yok olmaktan kurtardığı Dr. Archibald’ın yazdığı Bir İskoç Hükümet Tabibinin Eski Yaşamından Sahneler. Bu kitaptaki hikâyede Dr. Godwin Baxter’la ve onun yarattığı güzel canavar Bella ile tanışacağız. Bella kimsenin canına kıymıyor. Öyleyse Bella’ya neden canavar diyoruz? Romandaki erkeklerden biri bu güzel kadına ‘Sen dünyayı dehşet verici buldun Bell, çünkü sen ona uydurulmak için gerekli bir eğitimle çarpıtılmadın.’ diyecektir. Bella, erkeklerin biçim verdikleri bir dünyada onların ezberlerini bozan muhalif bir melektir. Cinsellik, siyaset, militarizm… İnsanlığı mutsuz eden ve onu yıkıma sürükleyen her şeye itiraz edecektir. Karşısına çıkan bütün erkeklerde dünyanın mevcut çirkin yüzlerinden birini görür: Emperyalist, sinik, asker… Bella, önceki hayatında intihar etmiş ve Dr. Godwin tarafından yeniden yaratıldığında hafızası sıfırlanmıştır. Unuttuğu kocası ve babası geri döndüğünde acı gerçeklerle yüzleşmek ve hesaplaşmak zorunda kalacaktır. Biz okurlar da hikâyenin en çirkin canavarları ile karşılaşırız. Fakat roman burada bitmez. Dr. Archibald’ın eşi Dr. Victoria’nın kitaptaki hikâyeyi tashih eden mektubu işin rengini değiştirir. Dr. Archi’nin anlattıklarını ikircikli hale getirir. Hangi hikâye doğrudur? Bu üst kurmaca oyun, erkeğin hayalinde yarattığı özgür kadın imajının taşlaması olarak da okunabilir mi?

Edebiyatın Canavarı Olarak Roman

Mary Shelly, Frankenstein ya da Modern Prometheus adını vermişti romanına. Promete, tanrılardan ateşi çalıp insanlara verdiği için korkunç bir cezaya çarptırılıyordu. Dr. Frankenstein da (lütfen karıştırmayalım, canavarın bir adı yok Frankenstein onun yaratıcısının adı) Tanrıya öykünüp bir canlı yaratmaya kalktığı için azaba duçar oluyor. İnsanoğlu kendi yarattığı canavarlarla boğuşmaya Shelly’nin metaforu da işlemeye devam ediyor. Ütopik cennetlerimizin içine gizlenen distopik cehennemleri gösteriyor Shelly’nin canavarı.   

Bütün bu güvenilmez anlatıcılar, mektuplar, şehir efsaneleri cüretkâr hatta canavarca bir iddiaya da kışkırtıyor insanı: Roman edebiyatın canavarıdır. Richard Kearney, “Yabancılar, tanrılar ve canavarlar, bizleri uçurumun kıyısına kadar getiren aşırılık deneyimlerini simgeler. Yerleşik kategorilerimizi çökertip yeniden düşünmemiz için kışkırtırlar bizi.” diyor. Biz, romanları da canavarların yanına ekleyemez miyiz? Kafa karıştıran çok sesliliği, azman mimarisi, bütün edebi türlerin karması oluşuyla ve ele avuca sığmazlığıyla roman edebiyatın canavarı sayılamaz mı?

Modern Promete bizzat romancının kendisi değil midir?

Bir Hüzün ve Bir Memleket Şairi Olarak İlhami Çiçek

 İlhami Çiçek; büyük ölçüde de bir gereklilik, hâttâ yenilmez yıkılmaz bir hakikat olarak bütün insanlığa gelip uğrayacağı gibi, kendisine gelen ölümü de şiirleştirerek, yaşadığı hayattan gayriihtiyari bir çıkışı resmetmiş gibidir.

 

İlhami Çiçek, 1954 yılında doğmuş, 1983 yılında kimi kayıtlara göre yirmi sekiz ama kuvvetle muhtemel yirmi dokuz yaşında vefat etmiş, yani başı ve sonuyla  en fazla yirmi dokuz yıl yaşamış, lakin bu kısacık hayatında sanki yüzyıl hatta yüzlerce yıl yaşamış bir bilge gibi, erkenden olgunlaşmış, çok kısa ama içi dopdolu bir hayat biriktirmiş bir şairdir. Hem de bunu bir biçimde tek bir şiirle Satranç Dersleri ile yapmıştır.

Şiirlerindeki didaktizmden uzak, nice derinliklerden devşirilmiş ve yine bu derinliklerde bulduğu renk ve seslerle süslenmiş –ki, onun şiirindeki ancak derinden hissedilebilecek bu süslenmişlikte hiçbir şekilde yapıntı biçiminde bir süsleme olmamıştır- yüksekçe bir yerden gelen dizelerle konuşmuştur İlhami Çiçek.

Eklemek gerekiyor, İlhami Çiçek şiirinde dehşetengiz bir derinlik içerisinde gözlenen bir yükseklik hep var olmuştur.

Onun yöneldiği bu dehşetengiz derinlik ve yükseklikteki dikkatten olacak, bu dikkatin odağında durmayan pek çok şeye karşı yoğun bir dalgınlıkla cevap vermiş, bütünüyle içinde olduğu gündelik hayat içerisinde ise kendisini birebir vazifeli hissettiği iş ve eylemlerin dışında hemen her şeyden uzak durmuş ama hiçbir biçimde gündelik hayattan kaçmamış, sadece onun nazarında bir imgeye değmeyecek her şeye karşı dalgınca davranmış  bir şairin şiiri olarak her daim bir mübarek dalgınlık anında yazılmış bir şiir olarak şekillenmiştir.

Zira İlhami Çiçek şiiri aynı zamanda âdeta kendini tarif edercesine;  ‘müşa’şa’ bir sonbahar figüranıymışçasına topu topu bir mevsim …’ gibi yaşanan insan hayatını, en nihayetinde insanın  kendi ‘iyi oyunundan’ sorulacak büyük bir oyunun en halisane süreği gibi yazılmıştır.

Bu bakımdan onun dikkatimizi çektiği bu ‘iyi oyundan sorulmak…’ sorgulanmak bağlamını önce Anadolu’nun sonra memleketin, ümmetin ve giderek cümle insanlığın mecburiyeti olarak görmek ve öylece okumak gerekecektir ki, son tahlilde evet cümle insanlıkta hem  fert fert ve hem de toplu olarak bu ‘iyi oyun’… dan sorguya çekilecektir.

Yine bu bakımdan İlhami Çiçek şiirini zaferle yükümlü olmakla berelenmiş dünyalık insan algısından çok, seferle yükümlü olduğunu bilen büyük vazifenin farkına varmış bir şairin şiiri olarak değerlendirmek lazımdır.

Ve sözgelimi; çoğu okuru sade ve yoğun bir santimantaliteye yaslanarak alıntılamış olduğu;

‘…

Sen ey atını kaybeden oyuncu

Bir ilkbahardan koca bir güz yontan adam

Bırak oyunu

Artık

Öyle bir ıssızlık düşle ki, içinde

Yeryüzünü kişnesin

Bizim atlar…’

Şeklindeki dizeleri de yine bu seferle yükümlü oluş bilinciyle oynayan, yaşayan insanın fiilleriyle ve tüm sonuçlarıyla şekillenmiş bir şiir olarak okumak gerekecektir.

Bu da daha en başından İlhami Çiçek şiirini ve bu şiirde hep huzursuz, hep hüzünlü ve her zaman sıkıntılarla yüklü bir damar gibi atıp duran bir başka hâlin; sanki de bir büyük buyrukla mühürlü olduğunu her daim bilen, hâttâ bu bilgiyle hiçbir zaman rahat duramayışı şiir hâline getirecektir.

O kadar ki, bu şiir yine sözgelimi;

‘’…Taşlar sürüldüğünde

Kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi,

Demek ki, bütündür sallantıda

Demek ki gökte anlaşılmaz biçimde ölü

Cinayetlerle yeryüzüne parça parça dağıtılmıştır

Aşk ve umut dağıtılmıştır

Taşlar sürüldüğünde

Alıp kişiyi kayalara çarpar buyruksuzluk…’’

dizelerinde de görüleceği üzere bu buyrukla yükümlenmiş hâlin derin bir biçimde işlendiği görülecektir İlhami Çiçek şiirinde.

Dahası, tarihin, zamanın, memleketin ve insanın bütünüyle bir varoluşun ve bu varoluş bağlamında  cümle kayıp kazançlarıyla bir hayatın hem fert hem de toplum planında belirginleşerek işlendiğini gördüğümüz bir şiirdir İlhami Çiçek şiiri.

Bu haliyle de denilebilir ki,  bu şiir daha üst bir bağlamda, bütün bu buyruklanmış içeriğiyle; sanki de en koyusundan bir yalnızlık ve hüzünle süslenerek seslenen bir şairin bizim adımıza da adamış olduğu en güzel adak olarak yazılmıştır.

Tam da bu noktada durup okunduğunda ise insanın aklına Cemil Meriç için söylenegelen ‘Lüzumundan fazla tecessüs…’ yorumunu getirecek biçimde yazıldığını gözlediğimiz bu şiirin; yaşanan zamana bakıldığında, hem de İlhami Çiçek zaviyesinden bakıldığında hiçte lüzumundan fazla denilemeyecek bir geometrinin hatta bu geometriden hareketle bir kadim aritmetiğin seslendiği bir şiir olarak şekillendiği görülecektir.

İşte bu geometri ve bu aritmetikle seslenen şiire layıkı veçhile yöneldiğimiz her seferinde, İlhami Çiçek’in âdete yüzeyi çizik çizik olmuş bir çağın, onun deyimiyle ‘oyuncu bir çağın…’ neliğine dair bir soru sorduğu…’  ve vakti geldiğinde herkesin kendi cevabını vereceği biçimdeki dizelerle örülmüş; bir büyük sorunun başında durup beklediği görülecektir.

Nihayetinde ve eninde sonunda salt bir ‘iyi oyundan…’ sorgulanacak olmanın bilinciyle yazıldığını gözlediğimiz İlhami Çiçek şiirinin, giderek bir oyuna ve mimetik köken olarak santranca benzeyişini de yine bu aritmetik ve geometriye gömülü hâldeki büyük sorunun kaçınılmaz sonucu olarak değerlendirmek gerekecektir.

Belki de bu yüzden İlhami Çiçek şiiri bölüm bölüm yazılmaktan çok çizik çizik yazılmış bir şiir olarak; tam da oyuncu bir çağda oynanmış bir oyun gibi – ama kesinlikle iyi oynanması gereken bir oyun gibi- nal seslerinin inleyişlere ve at seslerine karıştığı aceleyle katedilen uzun bir yolda, çizik çizik, çentik çentik yazılmış bir şiir olarak kalacaktır hafızamızda.

İşte bu şiirledir ki, rahmetli İlhami Çiçek; büyük ölçüde de bir gereklilik, hâttâ yenilmez yıkılmaz bir hakikat olarak bütün insanlığa gelip uğrayacağı gibi, kendisine gelen ölümü de şiirleştirerek, yaşadığı hayattan gayriihtiyari bir çıkışı resmetmiş gibidir.

Yersiz Yurtsuz Bir Yer: Edward Said

Denilebilir ki Edward Said’in mücadelesinde özellikle Filistin’le belirginleşen bu yerleşememiş haldeki mücadele boyutunun daha özet ve net biçimde anlaşılabilmesi için öncelikle bu içli ve özel yersiz yurtsuz tarihin bilinmesi gerekmektedir. Zira her şeyden önce, onun mücadelesinde Filistinli olmasının, kendisini her zaman yabancı bir konumda görmesinin ve bir biçimde de bir sömürge uyruğu olarak yetişmesinin oldukça büyük etkileri vardır ve bu bir gerçektir.

Edward Said’in düşünsel ve yazınsal mücadelesi içinde dikkati çeken en önemli konulardan biri ‘Entelektüel’in konumu ise bir diğeri de kesinlikle ‘Filistin’ ve ‘Filistinli olmak’ ile ‘Batı’ ve ‘Batılı olmak ve olmamak’ bağlamında bir yersiz yurtsuzluktur.

O kadar ki, onun bir yere adanmış diğer yandan da başka bir yere bağlanmış bu mücadelesi içinde dikkatle bakıldığında, bir yandan entelektüellerin dünya ölçeğindeki plan ve programların inşa edilmesinde aldıkları rol(ler) pek çok açıdan incelenirken öbür yandan da Filistin ve Avrupa üzerinden bir yerli olmak ya da olmamak meselesinin bütün boyutlarıyla işlendiğini görürüz.

Bununla beraber E.Said’in özellikle kendi iç çatışmalarını, kırılma noktalarını ve açmış olduğu tartışma alanını da hesaba katacak olursak, kendi alışılmadık yabancılığını da içeren oldukça ayrıksı, içli ve kişisel bir mücadeledir bu ve bu mücadelenin de aslında onun aklında ve düşüncesinde yeşeren yerden başka bir yeri yoktur.

 

Denilebilir ki Edward Said’in mücadelesinde özellikle Filistin’le belirginleşen bu yerleşememiş haldeki mücadele boyutunun daha özet ve net biçimde anlaşılabilmesi için öncelikle bu içli ve özel yersiz yurtsuz tarihin bilinmesi gerekmektedir. Zira her şeyden önce, onun mücadelesinde Filistinli olmasının, kendisini her zaman yabancı bir konumda görmesinin ve bir biçimde de bir sömürge uyruğu olarak yetişmesinin oldukça büyük etkileri vardır ve bu bir gerçektir.

Bu bakımdan Edward Said külliyatında aynı zamanda bir otobiyografik çalışma olarak değerlendirilmesi gereken ‘Yersiz Yurtsuz’ adlı katmanlı ve kapsamlı anıların yer aldığı çalışmanın en azından bu iki bakış açısıyla – Bir yandan Filistin’li, öbür yandan Batı’lı Edward Said’in bakışıyla- birlikte okunması gerekmektedir.

O daha çocukluk yıllarında Kahire’de bir Sami, üzerinde güneş batmadığı öne sürülen Britanya’nın sömürge okullarında bir Arap çocuğu, geneli Müslüman olan bir ülkede bir gayrimüslim ve ileri yaşlarında da sözgelimi 1967‘de Amerika’da İsrail devletinin başarısı için sevinen kalabalıklar arasında yapayalnız bir Filistin genci olarak yetişmiş, ruhu sarsılmış bir yurtsuzdur…

İşte bu sarsılmış ve yersiz yurtsuzlaşmış ruh dolayısıyladır ki, ruhunu bir ‘Kış Ruhu’na, dolayısıyla da ‘ağır ve kalın bir sürgün’e yakınlaştıran Edward Said, hiç hesaplamadığı bir biçimde, Konstantin Zureyk’ten aldığı ilhamla, Zureyk’in 1948’de Filistinlilerin içine düşmüş oldukları felaketi anlatmak üzere kaleme aldığı ‘Nakba / Büyük Felaket’ in Anlamı’ adlı kitabından yola çıkarak, doğduğu topraklara acıyla yerleşen bu ‘Nakba’ yı ‘Şarkiyatçılık’ın odağına yerleştirmiştir.

Ve bu sarsılma aynı zamanda ve başka bir anlamda da, daha en başından bir yerleşme kaygısıyla Edward Said’in 1935’te Kudüs’teki doğumundan sonra yeniden doğduğu tarihin başlangıcı mesabesindedir. O kadar ki, Zureyk’in Nakba’sıyla, 1967 ye kadar yaşadığı ülkeye inanarak çabalayan bir Amerikalı gibi yaşayan Said, New York sokaklarında yaşadığı yalnızlıkla bir bakıma kendisinin kuracağı ve yol vereceği bir ‘Uyanış / Nahdah’ fikrine de bu yerleşilememiş yerin arayışıyla ulaşmış gibidir.

Yine de pek çok bakımdan oldukça düşündürücü bir uyanıştır bu. Zira bir yanda Kudüs’te doğmuş ve Kahire’de sömürge okullarında okumuş, yazları Lübnan’ın uzak köylerinde piyano çalmış, kışları İngiliz edebiyatı okumuş, döneminin kıvrak dansözü Tahiya Karioka’nın danslarıyla cezbolmuş, Pinceton’u görmüş, Conradvari bir eleştiri diline kavuşmuş ve adeta bir entelektüel fabrikası olarak bilinen, Harward’dan mezun olmuş; deyim yerinde olursa bir yönüyle Arap bir yönüyle Amerikalı bir karışımın odağında yaşayan ‘Rabita Kalamiya’ gurubuna benzer biçimde kendisini Amerikalı hisseden ama hiçbir zaman onlar gibi olamayan birinin uyanışı gibi bir uyanıştır bu…

Bu çok katmanlı ama bir yerde de oldukça kişisel bir vicdanla belirginleşen uyanışla Edward Said; belki de farkında olmadan öne sürdüğü kendi uyanışının da temsilcisi olmuştur. Çünkü bu tarihten itibaren, içine girdiği bu duyarlılık evresindeyken bile bütün Amerikalılığına rağmen, tıpkı kendisinin Amerika’ya sığınmasına benzer biçimde, Kahire’ye sığınan Lübnanlı, Suriye li ve Filistinli entelektüeller gibi aynı zamanda Mısırlı ve belki de Amerikalı dır.

Yine o zamanların pek çok Arap entelektüeli gibi o da gerektiğinde bir Beyrut’lu dur. Çoğunlukla İngilizce yazan, Arapça ve başka bir çok dili bilen ve okuyan, Filistin aksanıyla Arapça konuşan ama Arapça’da aradığı sözcüğü bulamayınca tekrar İngilizce’ye dönen kah Filistinli bir militan, kah New York’lu bir akademisyendir.

‘Başlangıçlar’ adlı kitabında da söylediği gibi, ona göre, başlangıç keşfedilecek ya da bulunacak bir şey olmaktan çok yapılacak bir şey, yapılacak bir iştir. Ve onun başlangıcında ise işte bütün katmanlı biçimiyle hem böylesine modernist hem de böylesine içli bir yapma, eyleme nakışlı ‘Nakba / Nahda / Filistin / Amerika dizgesinde şekillenen bir yersiz yurtsuzluk söz konusudur.

Onun Batıdaki soy kütüğünü oldukça ışıldatan ve kıskandırıcı bir parlaklıkla ortaya koyan bu dizgedeki modernist ağırlığın, onu bir yandan Batılı kılarken bir yandan da Nakba ve Nahda ekseninde bir Filistin savunucusu haline getirmesi ise her şeyden önce Batı için oldukça şaşırtıcıdır. Zira, bu yöntem ve dizgeyle Said, sanki de hem Nakba’yı bir felaket anlatısı olarak yayıp yaygınlaştırmayı hem de bu yayıp yaygınlaştırma sonrasında olmasını istediği bir ‘Nahda – Uyanış’ fikrini filizlendirmek istemiştir. İşte bu sancılı arzu onu kendi geleneksel kalıpları içinde görmeye yatkın Batı için çok ama çok sarsıcıdır.

Öte yandan, Filistin konusunda uluslararası gözlemcilerin hemen tümünün kabul ettiği gibi, K. Zureyk’ in epeyce Milliyetçi, Modernist ve Seküler bir içerikle öne sürmüş olduğu ‘Nakba / Felaket’ fikrini sürdüren Said’in bununla yetinmeyerek ‘Nakba’nın sadece Arap yüzünü gösteren ve Arap seçkinlerinin elinde kalan anlamını yeni ve daha büyük bir perspektiften yorumlayarak yola çıkması başka bir anlamda da hem Filistin’ i hem de ‘Nakba’ yı Modern Tarihin merkezine yerleştirmek ve böylece bütün yersiz yurtsuzluğu boyunca aranan bir yeri işaret etmek anlamını taşır.

Bundan dolayı da Said’ in bu düşüncelerini içeren ve başka bir deyişle de ‘Şarkiyatçılık’ın somut bir uygulaması olan ‘Filistin Sorunu’ adlı kitabın da yapmak istediği şey tam olarak bu yersiz yurtsuzluk içindeyken bir yer aramaya çıkan özge duruştur.

İntihar Güncesinden Yaşama Uğraşına: Alternatif bir Okuma Denemesi

 Sanatçının kendi acısından ürettiği eserlerle temas ettiğimizde kendi acımızın anlaşılır suretleriyle karşılaşır, anlatmakta zorlandıklarımızı niteleyen sözcükleri bulur, belki bir anlamda yaşantımızı temize çekmiş oluruz. Bu da yazarla veya sanatçıyla aramızda paralellik kurmamızı sağlar. O bizi anlamıştır, bizi anlatmıştır. Keşke daha uzun yaşasaydı, diye geçiririz belki içimizden, daha uzun yaşasaydı ki daha çok yazsaydı. Aslında bu, …

İntihar Güncesinden Yaşama Uğraşına: Alternatif bir Okuma Denemesi Read More »

Cesare Pavese İçin Üç Boğum Söyleyiş

Yanılan insan henüz alın yazısının ne olduğunu bilmeyen insandır. Yani bu insan, geleceğini belirleyen geçmişini anlamıyor demektir. Ama ister anlasın, ister anlamasın, geçmiş gene de geleceği gösterir. Her hayat, olması gerektiği gibidir. Cesare Pavese I- İnsan hayatını, estetik değerleri, gerçeği, ahlakı ve aşkı. Bunlar yetmezmiş gibi mutlak olanı, kaderi, kederi, hüznü, mutluluğu ve şansı. Sonra …

Cesare Pavese İçin Üç Boğum Söyleyiş Read More »

Gölgenin Ölümü

 (Bir Çağdaş Afrika Masalı)

Bir adamla gölgesi aynı gün, aynı saatte, aynı anneden dünyaya geldiler. Buna kimse şaşırmadı. Çünkü ebeler, o güne dek çok şeyler görmüşlerdi: Çift başlı bebeklerden tutun da sakalı çıkmış başsız ihtiyarlara varıncaya dek birçok şey…
Adamla gölgesi, ucu bucağı görünmeyen engin bir çölde, ikiz kardeşler gibi birlikte büyüdüler. Güneşin, her sabah, harikulade bir göl manzarası üzerine doğduğu, akşam olunca da gökyüzünün derinliklerinde asılı duran elmas parıltılı yıldızları göstermek için ışıklarını söndürdüğü ıssız bir çöldü burası… Bizim ayrılmaz ikili (yani, adamla gölgesi), burada çok mutluydular.
Adam, gölgesine öyküler anlatmayı çok seviyordu. Her türden, her yöreden öykülerdi bunlar… Böylece, o koca çölün ortasında yalnızlık çekmiyorlardı. Her ikisi de, birlikteliklerinin devamını sağlayan güneşi, ayı ve yıldızları çok seviyorlardı. Zaten bu ıssız çölde, güçlü ışıklarıyla ortalığı aydınlatan bir güneş, bir ay, bir de yıldızlar vardı. Onlar da adamla gölgesini çok seviyorlardı. Adamla gölgesi güneşi, ayı ve yıldızları çölün neresinde olurlarsa olsunlar aynı mesafede ve aynı parlaklıkta görebiliyorlardı.
Günlerden bir gün, adam gölgesine dönerek şöyle dedi:
“Bak dostum, sana bir öykü anlatacağım… Hişt!.. Beni dinliyor musun?”
Gölgesi “Hı hı” diyerek başını salladı. Bunun üzerine adam, öyküsüne başladı:
“Vaktiyle çok, ama çok yoksul bir adam varmış. Bu adam, yoksul olduğu kadar da aptalmış. Günün birinde, zengin bir adamla karşılaşmış ve sormuş:
“Hemşerim, demiş. Böylesi bir zenginliğe ulaşmak için ne yaptın?”
Zengin adam şöyle cevap vermiş:
“Bir sabah, erkenden gölgemin peşine takılıp yürüdüm. O gitti ben gittim, o gitti ben gittim. Sonunda bir ülkeye ulaştım. Burası öyle bir ülkeydi ki, bana sadece yerdeki altınları toplamak kaldı. İşte, benim zenginliğimin hikâyesi bu.”
Bunu dinleyen yoksul adam da, ona öykünmek istemiş: Ertesi sabah, erkenden uyanıp gölgesinin peşine takılmış. Dur durak bilmeden, gün boyunca onu takip etmiş. Öğle vakti yaklaşırken, gölgesinin yorulup küçülmeye başladığını görmüş ve durmuş. İkisi birlikte, bir süre dinlenmişler. Daha sonra, adam ayağa kalkmış ve gölgesine seslenmiş:
“Haydi sallanma; acele et…” demiş. “Beni bir an önce şu altın dolu kente götür…”
Sonra yine yola koyulup gün batımına kadar yürümüşler. Zavallı adam, akşam olup da umutları kaybolunca, yeniden, yorgun argın kulübesine dönmüş.”
Öyküyü dinleyen gölge, alaycı bir kahkaha attı. Ardından da adama dönerek;
“Siz insanlar, bazen, ne kadar saf ve salak olabiliyorsunuz.” dedi.
“İnsanları aşağılamaya kalkma.” dedi adam. “Siz gölgeler de aynısınız. Bazen siz de çok aptal olabiliyorsunuz. Bak, şu öyküyü dinlersen bunu daha iyi anlarsın:
“Vaktiyle, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan, sessiz, sakin bir adam varmış. Sabah güneşle birlikte uyanır, güneş batar batmaz da yatağına girermiş. Adamın tek mutluluğu, gerek sabah saatlerinde gerekse öğle sonlarında kendi gölgesini sağlıklı ve sıhhatli görmekmiş. Çünkü onunla birlikte oynamaktan hoşlanırmış. Sabahları kalkar kalkmaz, sabah gölgesinin kapı önünde kendisini beklediğini görür ve kendisine şöyle seslendiğini işitirmiş: “Haydi, evin batı avlusuna gel de oynayalım. Ama biraz acele et. Benim gecem gelmeden oyunun tadını çıkartalım.”
Adam, onun çağrısına uyar ve ikisi birlikte ikindi vakti girinceye kadar mutlu ve keyifli bir gün geçirirlermiş. Adam çok yorgun olmasına rağmen, batı avlusundan ve sabah gölgesinden üzülerek ayrılırmış. Ama bu arada, doğu avlusuna geçmek ve ikindi gölgesiyle yeni oyunlar oynamak için de sabırsızlanırmış. Kapının önünde onu bekleyen ikindi gölgesi de en az onun kadar heyecan duyar ve bağırırmış:
“Haydi, doğu avlusuna gel de oynayalım. Ama biraz acele et. Akşam güneşi batmadan oyunun tadını çıkartalım.”
Günlerden bir gün, adam sabah gölgesine şöyle demiş: “Biliyor musun? Benim çok iyi bir arkadaşım var. Üçümüz birlikte oynasak ne dersin? Çok hoş olmaz mı?”
“Aaaa!..” demiş sabah gölgesi. “Bunu bana daha önce niçin söylemedin? Senin arkadaşın benim de arkadaşım sayılır.”
Adam, aynı gün, bu düşüncesini ikindi gölgesine de açmış: “Benim çok iyi bir arkadaşım daha var. Üçümüz birlikte oynasak ne dersin? Çok hoş olmaz mı?”
İkindi gölgesi de sabah gölgesi gibi cevap vermiş:
“Aaa! Bunu bana daha önce niçin söylemedin? Senin arkadaşın benim de arkadaşım sayılır.”
Ertesi gün, adam her iki gölgesini de yanına çağırıp konuyu açmış:
“Sevgili dostlarım; artık bundan sonra üçümüz birlikte oynayacağız. Madem sabahtan akşama dek birlikte oynamaktan usanmıyoruz, böylesi daha güzel olacak. Şimdi söyleyin bana; oynamaya nereden başlayalım?”
Sabah gölgesi:
“Batı avlusunda oynayalım.” diye atılmış.
“Batı avlusu olmaz.” demiş ikindi gölgesi. “Doğu avlusu daha güzel, orada oynayalım.”
Derken, iki gölge arasında zorlu bir tartışma çıkmış. Ama bu tartışma öyle kalmamış. Bir süre sonra saç saça baş başa kavga etmeye başlamışlar. Durum öyle bir noktaya gelmiş ki, bıçaklar çekilip kanlar dökülmüş. Bunu gören o sessiz ve sakin adam, üzüntüsünden başını alıp dağlara kaçmış. Sonunda da, sadece geceleri ortaya çıkan sevimsiz bir büyücü olmuş.”
Adam öyküyü bitirdikten sonra gölgesine döndü ve sordu:
“Peki, şimdi ne düşünüyorsun?”
“Anlattığın öykü, senin gibilerin ne kadar ahmak olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.” diye cevap verdi gölge. “Böylesine sakin ve barışcıl bir adam, kavga eden iki dostunu niçin ayırmıyor ki?”
Adam:
“Gözü dönmüş, eli bıçaklı kavgacı dostları ayırt etmek öyle sandığın kadar kolay değil. Bu öyküm hoşuna gitmediyse sana başka bir tane anlatayım.” dedi ve yeni öyküsüne başladı:
“Bir zamanlar, bir adamla gölgesi birbirlerini çok seviyorlarmış. Tıpkı seninle benim gibi… Bir gün adam hastalanmış. Ve bu sıkıntısını gölgesiyle paylaşmak istemiş.
“Her yanım cayır cayır yanıyor dostum. Ateşim çok yüksek. Sanırım beni güneş çarptı. Bu günlük kulübeye girsem de birazcık dinlensem iyi olacak.”
Gölgesi bu işe razı olmamış:
“Hatırlasana dostum;” demiş. “Hani bir keresinde benden kulübenin önünde birazcık beklememi istemiştin. Sen de sandaletlerini almak için kulübeye girmiştin. Aslında içeride uzun süre de kalmamıştın. Ama ben, bu kısa zaman içinde az kalsın yalnızlıktan ölecektim. Ne olursun, sabırlı ol. Beni bir saniye bile yalnız bırakma.”
Adam o gün sabretmiş. Kulübeye girmemiş. Ama ertesi gün, hastalığı iyiden iyiye artmış. Durumun ciddiyetini, bir kez daha, gölgesiyle paylaşmak istemiş:
“Sevgili dostum;” demiş. Dün senin hatırın için akşama dek güneş altında kaldım. Bu gün hastalığım daha da ağırlaştı. Büyük bir olasılıkla beni güneş çarptı. Kulübede biraz dinlensem çok iyi gelecek.”
Gölgesi yine itiraz etmiş:
“Dostum, sen beni öldürmek mi istiyorsun?” demiş. “Senin yokluğuna bir an olsun katlanamam. Ne olursun, sana yalvarıyorum: Beni bir saniyecik bile olsa terk etme.”
Ertesi gün, adam zor işitilebilen bir sesle gölgesine şöyle demiş:
“Eğer bir an önce kulübeye girmezsem öleceğim. Güneş beni öldürmek üzere.”
Adamın gölgesi, inatla direnmiş:
“Beni gerçekten seviyorsan, bir daha şu kulübenin adını anma. Seni izleyemeyeceğim yerlerden söz etme. İşte bu kadar. Konu kapanmıştır.” diyerek kestirip atmış.
Bir süre sonra, adam gerçekten ölmüş. Yakınları onu derin bir çukura gömmüşler. Böylelikle adam, gölgesinden sonsuza dek ayrılmış. Tabi, gölgesi çok pişman olmuş, ama iş işten geçmiş. Adamın gölgesi, o günden beri, kimi geceler, ortaya çıkar ve mezarın çevresinde dolanırmış. Söylenceye göre, yeryüzündeki bütün hayaletlerin atası oymuş.”

***

“Peki, söyle bakalım; bu son anlattığımı nasıl buldun?” diye sordu, adam gölgesine. “Hâlâ gölgelerin bizimkilerden daha akıllı olduklarını mı düşünüyorsun?”
Gölge, derin bir iç geçirdikten sonra;
“Çok hüzünlü bir öykü.” diye mırıldandı. “Aynı şeyin benim başıma gelmesinden de korkuyorum. Çünkü ben de seni çok seviyorum. Senden ayrı kalmamak için, kocaman bir budalalık yapmayacağımdan emin değilim.”
Adam gölgesine;
“Ben seni senden de çok seviyorum.” dedi. “O nedenle seni memnun edecek bir haberim var. Geçenlerde bir şey işittim: Buradan epey uzakta, gecesi olmayan bir kent varmış. Kulübelerinin içinde bile sen beni izleyebilirmişsin. Her yanı ışık doluymuş. Sanırım bu kent her ikimizin derdine de çare olabilir. Ne dersin?”
Gölge heyecanlanmıştı:
“Bu habere çok sevindim.” diye haykırdı. “Bunu bana daha önce neden söylemedin? Yarından tezi yok, biz de o kente gidelim.”
Adam, ertesi sabah, gölgesinin elinden tutup gecesi olmayan kente doğru yola çıktı.
Gölge, daha kenti görür görmez, hayranlığını gizleyemedi:
“Dostum şuna bakar mısın; bu kentte ne kadar güzel ve yüksek evler var.”
“Bu gördüğün bir şey değil; söylentiye göre başı bulutlara değen binalar bile varmış. Haydi, biraz acele edelim.”
Kentin sokaklarına dalar dalmaz, gölgenin keyfi kaçtı. Birden rengi solar gibi oldu. Suratı asıldı. Onu bu hâlde gören adam:
“Rahatsız mısın?” diye sordu. “Seni birden zayıflamış gördüm. Belki de yol yorgunluğundandır.”
“Sanmıyorum dostum,” dedi gölge. “Çevremizi saran şu yüksek binalar ve egzoz dumanı, güneşin gerçek yüzünü bizden gizliyorlar gibi geldi bana… Sence de öyle değil mi?”
“Hayır…” diye atıldı adam. “Biraz dinlenelim; bak o zaman kendini daha iyi hissedeceksin.”
Adam bunları söyledikten sonra, dinlenmek amacıyla, bir mağazanın duvarına yaslandı. Gölgesi de bütün sevecenliğiyle onun koynuna sokuldu. Bu arada yoldan geçen insanlar, adamın yüzüne bön bön bakıp homurdanıyorlardı. Hatta bazıları, sokağı tıkayıp hızlı yürümelerini engellediği için, adama yakası açılmadık küfürlerle hakaret ediyorlardı. Çok geçmeden bir polis memuru gelip adamla gölgesini tehdit etti: “Yolu tıkamaya devam ederseniz sizi içeri atarım.” dedi.
Gölge, kısık bir sesle iyimserlik düşüncelerini dile getirdi:
“Belki geceleyin kendimi daha rahat hissederim.” dedi.
Adam:
“Bence de öyle” diye onu yüreklendirdi. Söylentiye bakılırsa, buranın gecelerini binlerce güneş birden aydınlatırmış.”
Gece olunca, gölge yeniden rahatsızlandı. Binlerce güneşten her biri, gölgeyi bin bir yöne çekip sündürüyordu. Zavallı gölge, kendisini paramparça hissediyordu. Adam gölgenin rahatsızlığını fark etmişti:
“Ne o?” diye sordu. “Birden durgunlaştın. Çok keyifsiz görünüyorsun. Kesinlikle yol yorgunluğundandır.”
Gölge, onunla aynı görüşte değildi:
“Bak dostum, gündüz de söyledim; çevremizi saran bu yüksek binalar ve egzoz dumanları gökyüzümüzün elmas parıltılı güzelliğini bizden saklıyorlar. Ne dersin?”
Adam, yine aynı cevabı verdi:
“Yoo… Birazcık dinlenelim; bak o zaman kendini daha iyi hissedeceksin.”
Adam öyle diyordu, ama birazcık olsun dinlenmeye fırsat bulamıyorlardı. Çünkü dinlenmek için her durdukları yerde, karşılarına bir polis memuru çıkıyor ve bağırıyordu: “Trafiği engelliyorsunuz; lütfen yürüyün.”
Adam, bu kez, gölgesini kucağına alıp yürümeye başladı. Gecesi bulunmayan kentin bütün sokaklarını adım adım dolaştı. Bir yandan da gölgesine karşı kendini savunuyordu:
“Biliyorsun, bütün bu başına gelenler benim kabahatim değil. Beni anlıyorsun değil mi?”
“Elbette anlıyorum.” dedi gölge. “Zaten seni suçlamıyorum dostum. Burası insan eliyle kurulmuş bir kent. İnsanın neler yarattığı bütün çıplaklığıyla ortada. Buranın sadece gecesi değil, gündüzü de yok. Kendi memleketimizi hatırlıyor musun? Güneşi ne kadar güçlü ve aydınlıktı… Küçücük yıldızları ne kadar canlı, ay ne kadar yumuşak ve parlaktı…”
Adam, kentin cehennemî gürültüsü içinde onu kucağında gezdirirken, gölgesi büyük bir özlemle kendi memleketlerinin güzelliklerinden söz ediyordu. Dur durak bilmeden konuşuyordu. Ne zaman ki, yüksek binalar ve fabrika dumanları güneşi onlardan tam olarak uzaklaştırdı, işte o zaman sustu.
Adam, gölgesinin ne kadar ağır bir hastalık geçirdiğini ancak kucağına dönüp bakınca anladı: Kolları bomboştu. Gölgeler o denli nazikler ki, ölürlerken bile, ortalığı velveleye vermeden giderler.
Gölgenin ayrılık acısı, adamın yüreğine oturmuştu. O denli hüzünlendi ki, kentin orta yerinde, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ama kimse onun sesini işitmedi. Çünkü işitmek için durmak gerekiyordu. Ama bu kentte durmak yasaktı. Bir an, yeniden kendi güneşine, ayına ve hemşehrisi olan sıcak kanlı yıldızlarına dönmek ve onların altında yaşama isteği duydu. Ama gölgesi yanında olmadan nasıl yaşayacaktı?
Adam, birden ağlamayı kesti. Gözyaşlarını kuruladı. O da gölgesini kaybetmiş diğer kent insanlarına öykünmeye başladı: Güneşin, ayın, yıldızların ve gölgelerin biricik ve özgün dünyasını bir daha anımsamamak için yoğun bir telâş içinde yürüdü de yürüdü.