Prof. Dr. İoanna Kuçuradi

Prof. Dr. İonna Kuçuradi “Edebiyat eserleri, etik ve değerler eğitimi için bir hazinedir”

“Felsefeden korkanlar var, felsefeyi ‘talep edenler’ de var”

 

Değerler eğitimi, Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin her fırsatta altını çizdiği üzere “ülkemizin de, dünyamızın da çok ihtiyacı olduğu bir eğitim.” Ne var ki değerler eğitiminden herkes farklı bir şey anlıyor. Çünkü “değerler”le ahlâksal “değer yargıları” ve “değer” birbirine karıştırılıyor. Peki değerler eğitimi nasıl bir eğitimdir ya da nasıl bir eğitim olması gerekir? Kuçuradi’nin Çocuklar için Felsefe Eğitimi[1] isimli kitapta da dile getirdiği gibi “değerler eğitimi, çocuklara örneğin ‘hoşgörü’ üzerine yirmi dakikalık bir konferans vermekle olmuyor. Olabileceğini sanan, kendini kandırmış oluyor. Felsefe eğitimi çok önemli ama amacını gerçekleştirme umudunu veren bir şekilde yapılırsa.” 1960’ların sonundan bu yana ortaöğretimde felsefe öğretiminin sorunlarıyla uğraşan Prof. Dr. İoanna Kuçuradi ile değerler eğitimi, düşünme eğitimi, felsefe eğitimi ve bu eğitimlerle ilgili sorunları konuştuk. Kuçuradi, “Bu derslerin felsefe mezunları tarafından verilmesi, bu dersleri programa koyma amacının gerçekleşmesini olanaklı kılar” diyor.

 

Değerler eğitimi çok küçük yaşlardan itibaren çocuklara verilmesi gereken çok önemli bir eğitim. Aslında herkes farklı bir şey anlıyor değerler eğitiminden, ama aslında nedir, nasıl bir eğitimdir ya da nasıl bir eğitim olması gerekir?

“Değerler eğitimi” nasıl bir eğitimdir? Bu soruya cevap verebilmek, ilk önce değerlerin ne olduğunu bilmeyi gerektiriyor. Bu nedenle, ilk yapılacak şey, değerleri “değerler” sayılan ama “değerler” olmayanlardan ayırt etmektir. Burada “etik değerleri” göz önünde bulundurarak, bu değerleri karıştırdıkları “değer yargıları”ndan ve “bir şeyin değeri” bağlamında “değer”den farkını göstereyim.

Çok kısa bir şekilde söylersem: ahlâksal “değer yargıları” belirli bir grubun “şunu yapmak iyidir”, “bunu yapmak kötüdür” dedikleridir, dolayısıyla yapılması gerektiği/yapılmaması gerektiği düşünülen davranışlardır. “Bir şeyin değeri” –örneğin bir kişinin bir eyleminin değeri– o şeyin/eylemin yapıldığı koşullarda korudukları-harcadıkları bakımından özelliğidir; doğru-yanlış bir eylem, değerli-değersiz bir eylem olması gibi. “Etik değerler” ise, benim görebildiğim kadarıyla, belirli nitelikte kişi özellikleri (dürüst, adil olma gibi) ve değerlilik yaşantılarıdır (saygı, güven gibi). Değerler eğitimi bu değerlerin ne olduklarını gösteren eğitimdir.

Dikkat ettiyseniz, burada değerler eğitiminin “nasıl olması gerektiğini” değil, ne olduğunu dile getirmeye çalıştım. Bu yapılmadığı takdirde, yapılan eğitim “değerler eğitimi” olmaz; başka bir şeyin, örneğin eğitimi yapanın “değer yargıları”nın veya ideolojisinin öğretilmesi olur.

 

“Karakter eğitimi” olarak da biliniyor değerler eğitimi. Sizce değerler eğitimine karşılık gelir mi “karakter eğitimi”?

Karakter eğitimi, kişi özellikleri olan değerlerin bilgisini de kapsıyor ama ondan daha fazla bir şeydir, hem de iki bakımdan daha fazla bir şey: kişinin kendisiyle ilişkisinde yaptıklarıyla kazandıkları bazı özellikleri –ölçülü olmak, kendini tutabilmek/kendine hâkim olmak gibi özellikleri– kapsıyor; ayrıca kişinin bu özellikleri kazanması için yapacağı alıştırmaları da kapsıyor. Bu değerler, Aristoteles’in “karakter erdemleri” şeklinde çevirdiğimiz “etik erdemler” dediğine denk düşüyor. Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Merkezi’mizin Bülteninde birini yayınladığımız, ayrıca da web sitemizde bulabileceğiniz, bir ilkokulun 5. sınıf öğrencilerinin yazdığı kendini tutmayla ilgili yazılarına bir göz atmanızı isterim.

 

Bugün ders kitaplarında, değer bilgisi, çoğunlukla çocuklara doğrunun ve yanlışın gösterilmesi, neleri yapıp neleri yapmaması gerektiğinin dikte edilmesi şeklinde işleniyor. Bu durumda eğiticinin değer yargıları, ezberleri, önyargıları, inancı, ideolojisi doğruyu-yanlışı belirleyecek ve evrensel değerlerden bahsetmek mümkün olmayacaktır. Değerler eğitimi dersini verecek olan öğretmenlerin, bu konuda eğitilmiş olması çok önemli. Nasıl bir eğitimden geçmesi gerekiyor eğiticilerin?

Belirli bir durumda neyin yapılmasının doğru ya da neyin yapılmasının yanlış olduğunu bulabilmek, o belirli durumu önce doğru değerlendirmeyi gerektiriyor. “Değerler eğitimi” yapacak öğretmenlerin ilk önce kendilerinin doğru değerlendirmenin nasıl yapılabileceğini bilmesi, dolayısıyla yaşamda karşılaştığımız diğer değerlendirme tarzlarından –benim “değer biçme” ve “değer atfetme” dediğim ezbere değerlendirme tarzlarından– farklarını bilmesini, yani en azından bunu yaşamdan ve edebiyat eserlerinden örneklerle gösterebilecek şekilde eğitilmesini gerektiriyor. Kendisinin de, bu konuda gördüğü eğitimle böyle değerlendirmeler yapacak duruma gelmiş olması, pek tabiî ki ideal olur.

Sık sık ve her yerde vurguladığınız gibi “çocuklarımızın hoşgörülü olmasını istiyorsak yirmi dakikalık, bir defalık bir konferansla hoşgörüyü öğrenmelerinin mümkün olmadığını bilmemiz gerekir.” Bunun için felsefe eğitimi çok önemli. Bu bağlamda değerler eğitimi dersi, eğitim programlarında nasıl bir yer edinmeli ki amacına ulaşsın?  

Yarım saatlik bir konferansla hoşgörülü olmayı öğretmek şöyle dursun, kişiler daha önce böyle konularda az çok eğitim görmemişlerse, hoşgörünün ne olduğunu doğru dürüst göstermek bile mümkün değil. Olsa olsa kişilerin kafasında bir şimşek çakabilir. Bana sorarsanız, “değerler eğitimi”, amacına ulaşabilmesi için, yani eğitilenlerin değerlerle ilgili sorunları görebilecek duruma gelebilmesi için, değerler eğitiminin önkoşullarıyla birlikte yapılması gerekir. Şu anda insanların çoğunun bu konularda yapamadıklarına bakılırsa, bu önkoşullar “bağlantılı düşünebilmek” ve “bakılan şeyi bağlantıları içinde görebilmek”, doğru gibi görünen ama sonuçları yanlış olan akıl yürütmeleri yakalayabilmek, bir eylemi değerlendirmenin nasıl bir bilgisel etkinlik olduğunu ve ezbere değerlendirmelerden farkını bilmek, bu çerçeve içinde de etik değerlere bakabilmek gibi şeylerdir.

Bir etik değerin ne olduğunu bilmek önemlidir, ama onun, insanlar arası ilişkilerde, eylemde bulunurken, eylemin hangi noktasında nasıl bir rol oynadığını görebilmek de gerekli. Bir de bu konuda eğitilenlerin –bunlar ister bu dersi verecek öğretmenler olsun, ister öğrenciler olsun– bunları örnekler üzerinde gösterebilmeleri gerekir.

 

Değerler eğitiminin yanı sıra düşünme eğitimi ya da felsefe eğitimi, “insanlaşma” yolculuğunda, çocuklara önemli katkılar sağlayacak dersler. Ezbere dayalı eğitim sisteminde sorgulayan/soru soran, düşünceler arasında bağlantı kurabilen, doğru değerlendirme yapabilen çocuklar yetiştirmenin mümkün olmadığı çok açık. Ancak felsefe, bugün bile korkulan bir sözcük. Neden korkuyoruz felsefeden ve bu korkuyu yenmenin yolu nereden geçiyor?     

Bu saydıklarım, biraz önce belirttiğim gibi, “değerler eğitimi”nin önkoşullarındandır. Bu derslerin felsefe mezunları tarafından –böyle eğitilmiş felsefe mezunları tarafından– verilmesi, bu dersleri programa koyma amacının gerçekleşmesini olanaklı kılar. “Düşünme eğitimi” dediğiniz, biraz önce bağlantılarla ilgili söylediklerimi başarma yolunu gösteren eğitimdir. Ama şunu da unutmamak gerekir ki, değer harcayıcı birçok eylem de bağlantıların başarılı bir şekilde kurulduğu doğru değerlendirmelerden geçer.

Felsefeden korkanlar var, felsefeyi “talep edenler” de var. Kim korkar felsefeden? Kimileri onu çok “zor” gördükleri için, kimileri de kişilerin gözlerini “açtığı” için korkar. Platon’un mağara alegorisini bilirsiniz! Birincilerin korkularını aşabilmeleri, felsefî bilginin yaşamda ne işe yaradığını, onlara ulaşabilecek bir “dille” anlatmakla olabiliyor. Elli yıllık hocalığımda bunu gördüm. İkincilerine ise, hayatlarının kritik anlarında onlara yardım ederken değer konularıyla ilgili birşeyler göstermekle mümkün oluyor. Ama her zaman değil. Bir insanın böyle bir korkusunu –istiyorsa– yenebilmesine yardımcı olmak için, neden felsefeden korktuğunu bilmek gerekir. Çok farklı nedenler olabiliyor –örneğin lisedeki felsefe öğretmenini sevmemesi gibi.

“Düşünme eğitimi” yeterince anlaşılamamış ve önemsenmemiş bir ders olarak karşımızda duruyor. Düşünme eğitimi adı altındaki etkinlik, “Çocuklar için Felsefe” eğitimi midir? Türkiye’de felsefenin çocuklara da ulaşmasını sağlamış biri olarak geçmişten bugüne çocukların felsefe ile buluşması konusunda nasıl bir yol kat edildi sizce?  

“Düşünme eğitimi” “Çocuklar İçin Felsefe”yle aynı eğitim değildir. Düşünme eğitimi “Çocuklar İçin Felsefe”nin bir parçasıdır yalnızca. Okullarda “Çocuklar İçin Felsefe” dersi var mı? Benim bildiğim kadarıyla, yok. Biz, yani Türkiye Felsefe Kurumu, çocuklar için felsefe eğitimine 1993 yılında başladık. Bir birim kurduk. Başında Nuran Direk arkadaşımız var. Şimdi “Çocuklar İçin Felsefe”, kimlerine göre de “Çocuklarla Felsefe” moda oldu. Bilen-bilmeyen böyle bir işe soyunuyor. Biz ilk defa Türkiye’nin 10 ilinde, Çocuk Esirgeme Kurumlarındaki çocuklar için bir çalışma yapmıştık. Ama bu eğitime başlamadan önce, bu eğitimi verecek felsefe öğretmenlerinin eğitimini yaptık. Böyle bir eğitimin şimdi Felsefe Bölümlerinde verilmesi uygun olur. Bu konuyu bir düzene sokmak gerekir.

Değerler eğitimi ve felsefe eğitiminde edebiyatın rolü üzerine konuşabilir miyiz? Son yıllarda çocuklar için kaleme alınmış felsefe kitaplarının ve hatta değerler hakkındaki kurgu kitapların sayısında büyük bir artış var. Bu kitapları nitelik açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Edebiyat eserleri, etik ve değerler eğitimi için bir hazinedir. Neden? Yaşamda kişilerin eylemlerine bakarken –eğer o kişiyi yakından tanımıyorsak– o eylemin nedenini-niçinini anlamak zor. Görünüşte aynı olan davranışın farklı nedenleri olabiliyor. O zaman iki kişinin davranışı aynı olduğu halde, eylemleri farklı oluyor, o eylemlerin değeri de farklı oluyor. Oysa edebiyat eserlerinde, yazarlar kişilerin yaptıklarının niçinleri için ipuçları veriyor, yani sözkonusu kişi eyleminin sınırlarını onlar çiziyor. Böylece yaşamda yapılması çok zor olan bir şey, edebiyat eserleriyle yapılabiliyor.

Ama sizin sorunuz farklı bir şeyi soruyor, yanılmıyorsam. Çocuklar için yazılmış kitapları kastediyorsunuz. Son yıllarda sorunuza cevap verecek kadar bu kitapları incelemedim. Ama daha önce yaptığım bir saptamayı söyleyeyim: çeviri kitapları beklenen sonucu pek veremiyor, çünkü gösterilmek istenen, aynı da olsa, farklı dünyalarla çerçeveleniyor. Bunlar Küçük Prens değildirler. Çocuklar için böyle kitaplar, çoğu zaman, göstermek istediklerini bir alegoriyle göstermeye çalışıyor, dolayısıyla didaktik oluyor. Didaktiklik de bana pek eğitici görünmüyor. Çocuk kitabı yazmak da özel olarak öğrenilecek bir şey.

Çocuklar İçin Felsefe Eğitimi isimli kitapta, felsefe öğretmeni Belgin Önal çocukların dünyasının yalın ve bir o kadar da eğlenceli olduğuna vurgu yapar ve şöyle der: “Yetişkinin, gerçeğe ulaşmaya yönelik çocuksu çabası olarak felsefe yapabilmenin önkoşulunun, çocuklardaki henüz yok olmamış katışıksız öğrenme, bilme merakı olduğunu unutmamalıyız.” Çocuklardaki bu katışıksız öğrenme ve bilme merakının yok olmaması için ailelere ve eğitimcilere düşen sorumluluklar nelerdir?

Belgin, Hacettepe Felsefe Bölümü mezunu, başarılı bir felsefe öğretmeni. Kendisinin de çocuklar için hikâye kitapları var. Hacettepe’de bir ara bu konu üzerinde epey düşünmüştük. Hatırladığım kadarıyla, çocuk soruları üzerinde lisans tezi yazan bir öğrencimiz de oldu.

Çocukların dünyayı öğrenme ve ilgi duydukları şeyleri bilme merakını kaybetmemeleri için, farklı yollar olabilir. Ama bu yolların en önemlilerinden biri, aile üyelerinin de, öğretmenlerin de, çocukların sorularını geri çevirmemeleri ve çocuğun soru sorduğu konuyla ilgili merakını kendisinin gidermesinde ona yardımcı olmaları, yani sorularına doğrudan cevap vermeden, sorunun cevabını kendilerinin bulmasını sağlamalarıdır, derim.

[1] Çocuklar için Felsefe Eğitimi, Yayıma Hazırlayanlar: Betül Çotuksöken, Harun Tepe, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları.

Çocuklarla “Felsefe Konuşmak”tan Korkmayın!

Fransız düşünür ve yazar Roger-Pol Droit, Çocuklarla Felsefe Sohbetleri isimli kitabında çocuklarla felsefe konuşmaya cesaret etmek gerektiğinin altını çizer. Ama bununla kastettiği, akademik anlamda felsefe yapmak ya da çocuklara Descartes, Hegel veya Nietzsche öğretmek değil elbette. Droit’e göre felsefe konuşmak, “felsefeden konuşmak” da değildir. Ya da birdenbire gündelik dilin dışında, anlaşılması zor, farklı sözcükler kullanmak anlamında “felsefe dili”ni konuşmaya başlamak da değildir. Droit’e kulak verecek olursak “Tersine, söz konusu olan her zamanki aynı sözcüklerle konuşmaktır, ancak farklı şeylerden ve farklı bir açıdan.” Bir başka deyişle “sözcüklerin ve hatta tema ve konuların değişiminden ziyade konuşma tarzının, bulunduğumuz duruşun bir değişimidir.”

 

Çocuklar soru sormaya bayılırlar. Öyle ki verilen cevaplardan tatmin olmaz, hep daha fazlasını merak eder ve hep daha fazlasını sormaya, ısrarla devam ederler. Hem de hiç bıkmadan usanmadan. Çünkü henüz yabancısı oldukları bu dünyayı, evreni ve kendilerini sorarak/sorgulayarak keşfetmeye, anlamaya, anlamlandırmaya çalışırlar. Şaşkınlıktan doğan sorgulama haliyle çocuklar, kendiliğinden/doğal olarak ölüm, yaşam, evren, tanrı, zaman, özgürlük, adalet, barış, sevgi/aşk, dostluk gibi pek çok felsefî kavramı ortaya koyarlar. Kim olduklarını, neden var olduklarını bilmek isterler. Bu zorlu kavramlar hakkında ebeveynlerini ve öğretmenlerini terleten sorular sormakta oldukça ustadırlar. Oysa biz yetişkinler hemen her şeyi bildiğimizi sanırız: hani şu, Âsa Lind’in yarattığı eşsiz ve bilge kahraman Kumkurdu gibi, “bütün dünyalardaki her şeyi” biliriz! −aman Kumkurdu duymasın, yoksa çok güler bu evhamımıza. Öte yandan da çocukların zorlu felsefî soruları karşısında “bilgisizliğimizin” gün yüzüne çıkacağı endişesiyle çoğu zaman gerilir, hatta çocukları başımızdan savmaya kalkarız. Oysa en başta “bildiğimiz tek şeyin hiçbir şey bilmediğimiz” olduğunu kabul edip, o çocuksu merakın ve şüphenin peşinden gidebilsek, içimizdeki çocuğun sesine kulak verebilsek, her şeyden önce kendimizi “eğitsek”, çocuklara “erişmemiz” çok daha kolay olabilir. Bu nedenle ebeveynler ve öğretmenler/eğiticiler olarak biz yetişkinlerin eğitimi, her şeyin başıdır diyebiliriz. Nietzsche de buna dikkat çeker ve şöyle der: “Eğiticileri eğitiniz! Ama eğitenler ilk önce kendilerini eğitmelidirler.” Nuran Direk’in Küçük Prens Üzerine Düşünmek isimli kitabında altını çizdiği üzere, “felsefe eğitimi arayış ve sorgulama temeline dayanır ve bu eğitime küçük yaşlarda başlamak gerekir.”

Dolayısıyla en başta ailede, ardından eğitim kurumlarında çocuklar, daha çok soru sormaları için cesaretlendirmeli, teşvik edilmeli, ezberci zihniyet terk edilmeli. Ayrıca “Sokratik yöntem”le çocukların, cevapların peşine düşmesi sağlanmalı, ebeveynler ve öğretmenler tarafından, hazır bir şekilde cevaplar önlerine sunulmamalı. Çocuklar böylece düşünceler arasında bağ kurmayı (bağlantılı düşünmeyi), doğru ve yanlış akıl yürütmeleri fark etmeyi, doğru değerlendirme yapmayı öğrenme şansına/becerisine sahip olacaklardır.

 

“İnsan olma” ve felsefe arasındaki bağ

 

Bütün bunların yanı sıra “insanlaşma”nın ve insan haklarını korumanın yolu da felsefe eğitiminden geçer. Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin dediği gibi “Etik ve siyasal bir sorun olarak insan haklarının korunması da felsefeye ve felsefe eğitimine bağlıdır.” Çünkü felsefe ile insan olma arasında sımsıkı bir bağ vardır. Nermi Uygur da şu sözleriyle bu bağa işaret eder: “Düşündüğünü düşünmediğini, yaptığını yapmadığını apaçık bilerek, kıyı bucağın hesabını vererek gerçekleştirmektir felsefe. Aynı şey yaşamak, eylemek, insan-olmak için de geçerlidir.” Ön yargıları, ezberleri, değer yargılarını, ideolojileri aşmanın ve değişimin yolu da felsefeden geçer. Prof. Dr. Betül Çotuksöken’e kulak verecek olursak “Felsefe, küresel-evrensel bir düşünme modeli olarak tek bir insanın, sadece kendine ilişkin, kendine ait değiştirilebilir/güdükleştirilebilir, hatta yok edilebilir niteliklerini aşmasını sağlayabilir.” Öte yandan değerler eğitiminin, değer/değerler, doğru değerlendirme ve etik bilgisinin yolu da felsefeden geçer. Prof. Dr. Sevgi İyi’ye kulak verecek olursak: “Her insan için her an her yerde gerekli olan doğru düşünebilme, doğru bağlantılar kurabilme; insan yaşamının her düzleminde [düzeyinde], ister kişi ve kişi düzleminde [düzeyinde], ister kurum ve kişi düzleminde [düzeyinde] kurulan insan ilişkilerinde ve eylemlerinde söz konusu olan değerlerle ilgili etik bilgi edinebilme olanağı ancak felsefede ve felsefî düşünmede vardır.” Bu da demek oluyor ki çocuklarla felsefe yapmak, bunun için de öncelikle kendimizi eğitmek şart!

 

 

“Felsefe konuşmak” ya da “felsefe yapmak”

 

Dikkat edecek olursak, felsefe eğitiminde esas olan çocuklara/gençlere filozofların düşüncelerini ezberletmek, “felsefe öğretmek” değildir: çocuklarla “felsefe konuşmak”, “felsefe yapmak”tır. Peki, nedir çocuklarla felsefe konuşmak ya da felsefe yapmak? Fransız düşünür ve yazar Roger-Pol Droit, Çocuklarla Felsefe Sohbetleri isimli kitabında çocuklarla felsefe konuşmaya cesaret etmek gerektiğinin altını çizer. Ama bununla kastettiği, akademik anlamda felsefe yapmak ya da çocuklara Descartes, Hegel veya Nietzsche öğretmek değil elbette. Droit’e göre felsefe konuşmak, “felsefeden konuşmak” da değildir. Ya da birdenbire gündelik dilin dışında, anlaşılması zor, farklı sözcükler kullanmak anlamında “felsefe dili”ni konuşmaya başlamak da değildir. Droit’e kulak verecek olursak “Tersine, söz konusu olan her zamanki aynı sözcüklerle konuşmaktır, ancak farklı şeylerden ve farklı bir açıdan.” Bir başka deyişle “sözcüklerin ve hatta tema ve konuların değişiminden ziyade konuşma tarzının, bulunduğumuz duruşun bir değişimidir.” Bu bakış değişikliğini şu örnekle daha açık hale getirir Droit: “Örneğin ‘saat kaç?’ demek ve ona göre cevap vermek yerine, felsefe konuşmak şu anlama gelir: Zaman nasıl geçer? / Zaman geçmek için ne yapar? / Onu neden ölçmek gerekir? / Zamanda kendimizi bulmak için ne yaparız? / Öyleyse zaman neden ibarettir?” Droit, bakışın bu değişiminin felsefe derslerinden daha önemli olduğunu vurgular, çünkü felsefe konuşmak, sorgulamak, fikirleri incelemekle aynı şeydir: “Felsefe, fikirlerimiz olduğu zaman değil, onları incelediğimiz zaman başlar; nasıl yapıldıklarına, içlerinde ne olduğuna, onları tutanın ne olduğuna bakmayı iş edindiğimiz zaman, onları farklı yönlere çevirmek, çeşitli ışıklar altında aydınlatmak istediğimiz zaman başlar.”

 

Fark edileceği üzere felsefe konuşmak, bir birliktelik gerektirir, yani ortak bir sorgulama işidir, birlikte yol alınan bir arayıştır. Bununla birlikte kişinin kendisiyle arasına bir mesafe koyabilmesine ve ezberlerine, inançlarına, değer yargılarına dışarıdan bir gözle bakabilmesini sağlar. Böylece doğru değerlendirme yapabilmeye açılan kapı da aralanmış olur.

“Repuerescere”: Çocukluğa geri gitmek

 Yine, Droit’in Çocuklarla Felsefe Sohbetleri isimli kitabı, hangi ucundan tutacağımızı ya da nereden başlayacağımızı bilemediğimiz felsefî kavramlarla nasıl başedileceğini gösteriyor. Bu kitabı, çocuklarla fikir gezintisine çıkmak için kullanacağımız bir piknik çantası olarak düşünebiliriz: “Yani içinde atıştıracak şeyler, belki bir pusula veya yön bulma araçları, gerektiğinde ilkyardım ya da pansuman malzemeleri var.” Felsefe eğitiminde ya da çocuklarla felsefe konuşurken yetişkinlere düşen önemli görevlerden biri de bilgiçlik taslamamak, kibirden uzak, yapmacıksız düşünmeyi sürdürmektir. Yani “çocukluğa geri gitmektir.” Erasmus’un “repuerescere” sözcüğüyle ifadeye etmeye çalıştığı şeydir bu. Droit, kitabın sonunda Erasmus’un “çocuklara şeyleri yavaşça ve oyunla öğretmek” gerektiği fikrini savunduğunu söyler ve bu nedenle çocuklara bir şey aktarmak istediğimizde “repuerescere” uygun düşecektir. Yani “dolu dolu yetişkin olmayı bırakmadan ve imkânlarına tamamen sahip olarak kendinde çocuk ruhunu bulmaktır, yetişkinin çocukla aynı seviyede olmasını sağlayan çocukluk hâli.” Bir başka deyişle “bir çocuk eşliğinde −yaş ve bilgi açısından− yetişkin olarak eğitimin öğrenimleri içinde basit, neşeli ve oyunbazca içindeki çocuğu yeniden bulmak ama bununla birlikte kendi konumunu terk etmeden bu içsel değişim sayesinde çocuğun seviyesinde olabilmek.” Droit, bunun her türden öğrenim için ama en çok da felsefe eğitimi, felsefî sorgulama için geçerli olduğuna vurgu yapıyor. Bugün ezbere dayalı eğitim sistemindeki önemli sorunlardan biri de bu bakışın eksikliğidir diyebiliriz sanırım. Çocuk ruhunu kaybetmemiş ya da o ruha sahip çıkan öğretmenlere ihtiyaç var.

Sokratik yöntemle sorgulamanın yolunu açmak

Droit, felsefenin hiç de korkulacak bir sözcük olmadığını apaçık gösteriyor bize. Ona göre felsefe “ne çözülmesi gereken bir problem ne de doğal ve spontane bir faaliyettir.” Hayatı boyunca filozofları okuyan, inceleyen ve yorumlayan ve felsefe kitapları yazan Droit, Kızıma Felsefe Öğretiyorum isimli kitabında da gençlere, felsefe denen şeyin nasıl bir faaliyet olduğunu anlatmaya çalışıyor. Kitap, Droit’in on altı yaşındaki kızı Marie ile yaptığı konuşmalardan oluşuyor. Droit, felsefenin sağladığı zihinsel özgürlüğün hâlâ kendisini şaşırttığını söylüyor kitabın başında: “Felsefelerin farklılığı, çeşitliliği; insan beyninde oluşan ilginç, inanılmaz, beklenmedik fikirler; analizlerin keskinliği ve inceliği; hiçbir tartışmanın asla yasaklanmadığı, hiçbir olasılığın önemsiz görülmediği, hiçbir eleştirinin göz ardı edilmediği bir zihinsel alandan gelen olağanüstü özgürlük beni şaşırtır. Felsefenin tükenmez gücünü oluşturan da bu zihin açıklığıdır.”

Kitap, bizim de bu şaşkınlığı yaşamamızı sağlayacak sorgulatıcı diyaloglardan oluşuyor. Droit, “Sorular soran ama cevaplardan tatmin olmayan bütün çocuklara” ithaf ettiği bu kitapta, kızı Marie’nin sorduğu sorulara, onunla birlikte cevap aramak üzere felsefî bir yolculuğa koyuluyor. Kızıyla felsefenin ne olduğu, ne işe yaradığı üzerine tartışan Driot, tıpkı Sokrates gibi kızının bildiğini sandığı pek çok şeyi aslında bilmediğini görmesini sağlıyor.

 

Droit, Marie’ye Sokrates’in her şeyi bildiğini sanan bir öğretmenle arasında geçen diyalogu örnek vererek yapıyor bunu. Kısaca anlatayım: Sokrates, öğretmene “güzellik”in ne olduğunu sorar. Öğretmene göre çok basit bir sorudur bu, çocuk oyuncağıdır: “Altın bir vazo” diye cevap verir. Belli ki öğretmen soruyu hiç anlamamıştır. Sokrates ona “güzel olma”nın anlamını sormuştur, ancak adam güzel bir şeyi örnek vermiştir. Adam yanlış yolda devam eder: güzelliğin bir yarış atı ya da genç bir kız olduğunu söyler. Adam herkes gibi güzelliğin ne olduğunu bilir, ama güzellik fikrini tanımlayamaz, birdenbire bu konuda hiçbir şey bilmediğini anlar. İnsanın bildiğini sandığı ama aslında hiç bilmediği bir yığın fikir vardır. Driot’in deyişiyle “Açık seçik açıklamak zorunda kalmadığımız sürece ne olduğunu bildiğimizi sandığımız bir yığın şey.” Örneğin “zaman”. Bunları belirgin biçimde anlatmak zorunda kaldığımızda sıkıntının başladığını söyler Droit ve ekler: “Felsefe bu sıkıntıdan kurtulmakla ilgili bir etkinliktir.”

Bu sıkıntıdan kurtulmanın yanı sıra daha pek çok derde devadır felsefe. Droit ve Marie ile birlikte sorular sormaya ve cevaplar aramak üzere hep yolda olmaya çalışırsanız bunu siz de fark edersiniz.

 

Felsefe ve edebiyat ilişkisi

Felsefe ve edebiyat arasında da çok sıkı bir ilişki vardır. Edebiyat eserleri, felsefenin bir alanı olan etik ve etik eğitimi için, çocuklarla felsefe konuşmak için eşsiz bir yol gösterici, paha biçilmez bir hazinedir. Doç. Dr. Hakan Savaş, Sinema ve Varoluşçuluk isimli kitabında felsefe ve sanatın, insanı bir bütün olarak kavramanın, anlamanın ve anlatmanın bir yolu olduğuna dikkat çeker ve şöyle der: “Birinde kavramsal düzeyde yansıtılan yaşam, öbüründe duygu-düşünce düzeyinde yansıtılır. Bir başka deyişle, filozof, sanatçıya kavramsal düzeyde insanı tanıtırken, sanatçı da filozofa etiyle kemiğiyle yaşayan somut insanı gösterir” (Savaş, 2013, s. 38). Sanatın bir dalı olarak edebiyat da insana insanı gösterir: orada etiyle kemiğiyle, bütün çıplaklığıyla insan vardır. Ölüm-yaşam, sevgi-nefret, güzel-çirkin, savaş-barış… vardır. Felsefe bu gibi fikirleri/ideleri kavramlaştırmaya çalışıp onların bilgisini ortaya koymaya çalışırken, edebiyat eserleri yaşayan, ölümü tadan, seven, nefret eden, onurunu ayaklar altına alan, acı çeken, korkan, üzülen, başkaldıran… gerçek insanı göze görünür kılar. Dolayısıyla çocuklarla felsefe konuşurken, sorgulamaya elverişli edebiyat eserleri/metinleri ilk başvurulması gereken kaynaklardandır. Nuran Direk’in dediği gibi “elverişli metinlerle çocuğun yaşamı ile ilgili temel soruları sormasını ve bu metinler aracılığıyla kendisini ve dünyayı tanımasını sağlamak” mümkün olabilir. Örneğin Antoine de Saint-Exupéry’nin Küçük Prens’i çocuklarla felsefe konuşmak isteyen ebeveynler ve öğretmenler için adeta biçilmiş kaftandır. Sonra Âsa Lind’in Kumkurdu kitabı, Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ı, Michael Ende’nin Bitmeyecek Öykü ve Momo’su, Richard Bach’ın Martı Jonahthan Livingston’u her daim söyleyecek sözü olan, yol gösteren kitaplardan birkaçıdır. Çocuklarla felsefe konuşmaktan korkmayan yetişkinlere minik, naçizane bir tavsiye ile bu yazıyı noktalayayım: Bu yola koyulmadan önce, bahsettiğim edebiyat eserlerini ilk olarak kendiniz okuyun, ardından boyuna sorular soran ve cevaplardan asla tatmin olmayan çocukların elinden tutun. Ve sonsuz sorularla yola devam edin…

 

KAYNAKLAR

 

Lind, Âsa (2009). Kumkurdu /Üçü Bir Yerde. Çeviren: Ali Arda. İstanbul: Kanat Kitap. Birinci Baskı.

 

Direk, Nuran (2016). Küçük Prens Üzerine Düşünmek. İstanbul: Pan Yayıncılık. Altıncı Baskı.

 

Kuçuradi, İoanna (2011). İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları. Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları. İkinci Baskı.

 

Uygur, Nermi (2017). Bütün Eserleri II (1. Cilt). Akıl Yalım Gibidir. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

 

Çotuksöken, Betül (2004). “İnsan Hakları Eğitiminde Felsefenin Vazgeçilmez Rolü”. Yayına Hazırlayan: İoanna Kuçuradi ve Bülent Peker. Elli Yıllık Deneyimlerin Işığında Türkiye’de ve Dünyada İnsan Hakları. Ankara: Hacettepe Üniversitesi İnsan Hakları ve Felsefesi Uygulama ve Araştırma Merkezi-UNESCO İnsan Hakları için Felsefe Kürsüsü. İkinci Baskı.

 

İyi, Sevgi (2018). “Felsefe ve Düşünmek”. Yayına Hazırlayanlar: Ahu Tunçel, Zekiye Kutlusoy, Güncel Önkal. Felsefeye Giriş Yolları/Betül Çotuksöken’e Armağan. İstanbul: Papatya Yayıncılık.

 

Droit, Roger-Pol (2017). Çocuklarla Felsefe Sohbetleri. Çeviren: Atakan Karakış. İstanbul: Say Yayınları. İkinci Baskı.

 

Droit, Roger-Pol (2016). Kızıma Felsefe Öğretiyorum. Çeviren: İsmail Yerguz. İstanbul: Say Yayınları. Dördüncü Baskı.

 

Savaş, Hakan (2013). Sinema ve Varoluşçuluk. İstanbul: Sözcükler Yayınları.