Mizahımız Sümüklüdür, Sidiklidir Abiler!       

Sobelendiniz gene! Filler unutmaz ve çocuklar yutmaz. Çocuklar konseyinin görevlendirdiği haylaz yazarlar da gereğini yapar! Çocuklar için biçtiğiniz elbiseyi ters-yüz eder siz çokbilmişlere giydirir. Gereklilik kipinizi tepe taklak eder ve sizi dımdızlak bırakır. Bir pırtı çok görürseniz, en süslü, cicili bicili elbiselerinizi giyip gittiğiniz nezih konser salonunda “pırt senfonisi”ne defalarca bis yapmak için alkıştan ellerinizi patlatırsınız. Oh olsun size!

Mizahın nerede başlaması, neleri içermesi nerede durması, durmazsa bir zahmet durdurulması gerektiği çokça konuşulmuştur, yoksa buyurulmuş mudur? Tarihin belki de hiçbir noktasında anlatıyı kaynaktan, bize ulaştığı ve zihnimizin yudumladığı noktaya kadar takip etme fırsatımız olmadı. Ne kadar dikkatli hafiyelik yapsak da bazı “ambalajları”,“müdahaleleri” anlatının özünde varsaydık, fena halde aldandık. Halk hikayeleri, masallar ve fıkralarda yapılan kolektif uyarlamalar zamanla yazılı hale geçerek sabitlendiği için bizim nezdimizde sahih muamelesi gördü. Edepli, düzenli, normal, makul, hanım hanımcık, beyefendilere yaraşır, bir okuyup bin hisse alınan cevherlerdi bunlar. Önce haylaz haberi vereyim: öyle değillerdi! Uslanmaz, arlanmaz, eve akşam ezanında gelmez, üstünü başını temiz tutmaz yanları vardı o anlatıların, o mübarek ağızlardan çıkan, bizi aslında olduğumuz halde yansıtan aynalarımızın. Şimdi de içinizi rahatlatayım; o yaramazlıklar toplum sinesinde yumuşatıldığı için tehlikesiz toplardı. Mizahımız bugün bu denli güçlüyse bünyemizdeki bu faydalı mikroplar sayesindeydi.

Aristophanes komedyalarından tutun da, Commedia dell’arte oyunlarına, Rönesans’ın grotesk metinlerine, Karagöz-Hacivat gölge oyunlarına, Nasrettin Hoca fıkralarına,Tulûat Tiyatrosunun başıbozuk sataşmalarına kadar “mizahımız” pek uslu durmamıştır. Belki de yetişkinler, uslu durmadıklarını; arada haylazlıklar, yaramazlıklar yaptıklarını anlamayalım diye üretmişlerdir o “şimdi kuşa dönmüş” masalları, fıkraları, hikâyeleri…

Sobelendiniz gene! Filler unutmaz ve çocuklar yutmaz. Çocuklar konseyinin görevlendirdiği haylaz yazarlar da gereğini yapar! Çocuklar için biçtiğiniz elbiseyi ters-yüz eder siz çokbilmişlere giydirir. Gereklilik kipinizi tepe taklak eder ve sizi dımdızlak bırakır. Bir pırtı çok görürseniz, en süslü, cicili bicili elbiselerinizi giyip gittiğiniz nezih konser salonunda “pırt senfonisi”ne defalarca bis yapmak için alkıştan ellerinizi patlatırsınız. Oh olsun size!

Çocuk Edebiyatı’nda (gene) uzak komşumuz Britanya’nın  yetenekli yazarlarından, Roald Dahl’ın varisi deyu selamlanan David Walliams’ın Dünyanın En Berbat Çocukları kitabı hakkında yazmak için üstteki girişe ihtiyaç duydum. Kara mizah, kabalaşan şakalarla el ele vererek, iç içe geçerek kitabın omurgasını oluşturuyor.

Swift’in yüzyıllar önce karaladığı dahiyane metni “alçakgönüllü bir öneri” nin mizah cinsinden karşılığını buldum bu kitapta. On berbat çocuğun portresi peş peşe sıralanıyor ve ikinci cildin müjdesi verilerek kitap bitiriliyor. Kitabın giriş esprisi de yerli yerinde: Makbul çocuk sanrısından kurtulamamış normal yurttaş, gazete bayii Raj kitabı yerden yere çalıyor, okunmaması için brifing veriyor, çocuklardan yaka silktiğini marifetmiş gibi sayıp döküyor.

 

Gelelim çocuklara: Salyalı Sam, Zırlak Zooey, Bitli Billy, Suzan Yerinde Hiç Durmayan, Bruno Eli Burnunda, Pasaklı Paula, Hiç Yanılmayan Brian Yuan, Pırt Pırt Margaret, Ciddi Jimmy, Kanepe Karolin on numara çocuklar! Kiminde yetişkin kontrolcülüğünün anti-tezi, kiminde de aynı hamlenin aşırı pekiştirilmiş tezi çıkıyor karşımıza. Örneğin, gerçek hayatta kendisine “burnunu karıştırma”, “uslu dur”, “düzenli ol”, “televizyon izleme” denen çocukların kitapta, aşırı tepkisellikle, sürekli yasaklanan eylemi yaparak karakter kazandıklarını (Bruno Eli Burnunda, Pasaklı Paula…) bazılarının ise aynı komutlara uyum sağlamaya çalışırken devreyi yaktıklarını (Hiç Yanılmayan Brian Yuan, Ciddi Jimmy) görüyoruz.

Tony Ross

Tony Ross yazarın elini kuvvetlendirmekle kalmayan, mizahi unsurların temelini oluşturup, karakterlerin dünyasını mümkün olan en büyük abartıyla yansıtıp yer yer okuru tiksindiren, vıcık vıcık sümükleri gözünüze, leş gibi odayı adeta burnunuza sokan çizimleriyle sağlığınızı tehdit ediyor. Değişken ve oyunbaz font, diğer Walliams kitabında olduğu gibi taşıyıcı görsel enstrüman görevini layıkıyla yerine getiriyor.

Ebeveynler sürekli eleştirilecek değil ya, ara sıra tüyolar da veriliyor onlara: Ağlayarak (kitapta; zırlayarak) haklı çıkma silahını, menzil dışına çıkarak savuşturmayı, kokuşuk odanın dağınık saçların çocuğun başına bela olmasını sakince izlemeyi, yerinde duramayanın yeri geldiğinde nasıl büyük bir yoğunlaşmayla ve başarıyla işini yaptığını anlamayı vurguluyor.

Disipline etme takıntısı ve otoriterliğin teoride durduğu gibi durmayacağını, salyanın, pırtın, sümüğün fizyolojik çığ haline gelerek takıntılı düzeni alt üst edeceğini, adeta “bastırmayınız ters teperim, fena tepelerim” gizli mottosuyla hatırlatıyor.

Saymakla bitmeyecek cinliklerin arasında süper kahraman, dengesiz teknoloji, aristokrasi ve kutsal eleştirileri de var. Saçı dağınık Billy bitlenir ve cazip kafasıyla başkalarının bitlerini de kafa kâğıdına geçirerek bitlerden bir ordu kurar! Dünyaya kafa tutacak güce gelmişken akıl fukarası bitlerin komutu yanlış anlaması sonucu madara olur. Yeni umudu vücudunda çıkmaya başlayan siğillerdedir. O artık “siğil-çocuk”tur! Ünlü bilgin gıdıklama makinesinin kurbanı olur. Klozette oturması sanki kraliyet sırrı olan kraliçe dev sümük topağını kraliyet toplarıyla imha eder. Gelin görün ki kutsal kraliyet sırrını koruyalım derken, başka bir kutsalın başına bela olur küçültülmüş topak: Aziz Paul Katedralinin tepesine takke…

Gazete bayii Raj’a kulak verirsek; ne diye yazmış bunca iğrenç şeyi sayın yazar, tertemiz yüzü ve gıcır gıcır elbiseleriyle minik bir kediye süt veren kız çocuğunu yazsa, yaralanan kelebeğe yardım eden oğlan çocuğunu, hasta annelerine moral vermek üzere en güzel kır çiçeklerini toplayan kardeşleri… biraz da ben ekleyeyim; derli toplu  odasında sakince ders çalışan, gözünü öğretmenin gözünden hiç ayırmamacasına onu dinleyen öğrencileri, ülkesini seven, yöneticiye sorgusuz sualsiz itaat eden, argonun anlamını dahi bilmeyen yetişkinleri… Peki o zaman üç beş türkü dinleyin rendeden geçmemiş, beş on Nasrettin Hoca fıkrası okuyun “edeplendirilmemiş”, Keloğlan masallarını hatırlayın uslandırılmamış (ben annemden dinlemiştim birkaç tane) ve ortalamasını alın. Kaç çıktı? Bizden de o kadar uslu, o kadar terbiyeli, o kadar ciddi ve tertipli olmamızı bekleyin. Baktınız olmadı, sabredin kuşa benzetmeyin!