Roman

Barış Ne Bilsin Savaşı

Çocuk Edebiyatımızda, biraz da kültürel yapının etkisiyle, iyi kitapların çoğunda bile alt tema bombardımanı eksik olmuyor, bütün yollar siyasi doğruculuğa çıkıyor, saat hep cinsiyet eşitliğini gösteriyor. Britanya bu anlamda çok güçlü bir geleneğe ve edebi birikime sahip olduğundan ortalama bir kitapta dahi böylesi mesaj kaygıları taşımıyor.

 

Bak bakalım ne görüyorsun? Bir dost, arkadaş, akran, komşu, hemsal, insan…Olmadı, baştan! Giy şu üniformayı, kuşan bir de şunları, bekle şu sınırı, bak şimdi tekrar! Burada düşman, şurada düşman, orada düşman… Hah, oldu işte, güvenlik ayarları tamam.

“Savaş ne kadar uzun sürerse sürsün…” diyor kitabın son cümlesi. En kabadayısının bile üç-beş yıl ömrü var demeye getiriyor. (Bakmayın siz, sırf Guinness’e girmek için uzattıkça uzatılan yüz yıl savaşlarına) Savaşın arızi, barışın hakiki olduğunu anlamazlar için yeniden anlatmaya yelteniyor.

Ey insanları üryan yanından avlayan, üç-beş çocuk yeter seni maskenden etmeye, en akılcı  savlarını savuşturmaya. Neymiş savaş kapıdaymış, bombardıman başlıyasıymış, hayvanlar çıldırasıymış, bundan,şundan onları ölümle uyutmak akla yatasıymış!

Miriam Halahmy, “Sıcacık Bir Yuva”da, savaş arifesine odaklanıyor. İnsanlığı terk etme deminde, hayvanların candan sayılmayacağı çıldırı anaforunu çocuklarla delip, pazarlığı en yüksek fiyattan açıyor. Bir köpeği, bir kediyi, bir keçiyi, dahası bir yılanı canlı tutmanın her nevi milli çıkarın üstüne çıkacağını, öldürmenin kibarcasının olmayacağını, cinayetlere şık kıyafetler dikmekle, napalım herkes yapıyor demekle, üzerimizdeki kanlı damganın çıkmayacağını sessizce söylüyor. Sessizce, çünkü savaşı konu alan kitaplardaki hop oturup hop kaldıran, santimetrekareye dört gerilim sığdıran, keskin baht dönüşleriye dramatik marjı genişleten karakteri taşımıyor. Sessizce, çünkü insanlar büyük yıkımlara uğramıyor, en sevdiklerini kaybetmiyor, evin çocukları kayalaşmış kara ekmek kütlesini gözyaşları içinde kemirmiyor. Sessizce, çünkü şehirler kendisine yağmur payesi veren bombalarla yamyassı, delik deşik edilmiyor.

Savaşın geri sayımı on, dokuz, sekiz diye değil de, yirmi altı Ağustos, yirmi yedi Ağustos…otuz bir  Ağustos diye yapılıyor, biliyoruz ki ismi batasıca adam, 1 Eylül’de Polonya’yı işgal edecek ve dünyanın sonsuz iştahlı şişmanları birbirlerini diye milyonlarca çocuğu, kadını, yaşlıyı yok edecek. Tüm yok ediş savaşının sonunda katillik kaliteleri ondalarla ayrılanlar aynı adı batasıca adamı işaret edecek: “O başlattı!”

Peki Tinkerbell nasıllar acaba? Afiyetteler, dokuz canlarının muhasebesini tutuyorlar, eksik olmayın. Ya Bonny nasıllar? Kemiğin peşinde şımarıp günü kovalıyorlar işte, ne kadar düşüncelisiniz! Muhteşem Çek şair Miroslav Holub’un Napolyon şiirinde, tarihi despot ile kasabın köpeği Napolyon eşleştirilir. Bonapart’ı zerre takmayan çocuklar köpek Napolyon’un ölümüne üzülürler. Gölgesinde eğlendiğimiz kitapta da, yetişkinler; savaş, bombardıman, karartma, “stirb Hitler!” (geber Hitler) derken, çocuklar; kedi Tinkerbell’ın, köpek Bonny’nin, keçi Horaius’un, gine domuzları Toffee ve Apple’ın, papağan Pirate’ın, kral kobra Freddy’nin selametiyle dertleniyorlar.

Yetişkinler vasat bir toplumsal dayanışmaya bile yanaşamazken, anlamsız düşman mavallarıyla kahramancılık oynarken, çocuklar hazarda yüzlerine bakmadıkları zorba çocuğu, şaşı bakınca şımarık sandıkları züppe kızı bile yallah sefer deyip aralarına alırlar. Ne de olsa onlar hayvanların insanlarıdır, canlılara marka değeri üzerinden bakmayan pırıl pırıl çocuklardır. Gizli sözcükleri, şifreli iletişimleri, sadakatlari, sığınakları, erzakları vardır. Kendi boğazlarından geçmeden yılanın boğazını düşündüklerinden, savaş daha başlamadan savaşı kazanırlar. Böylece biz de kazanmış sayılırız. Hep Almanlar belirleyecek değil ya kaderimizi!

Büyük harfle yazılan savaşın ötesinde, barış zamanındaki savaşlarımızı hatırlatıyor Britanyalı Halahmy. Bir aileyi falan gerekçeyle dışlarkenki silahımızı düşürüyor elimizden, bir ablanın kendisi gibi yetim ve öksüz kardeşine ebeveynlik taslarkenki kof şövalyeliğini dumura uğratıyor, bir çocuğun, babasının zorbalığına karşı koyarken enfekte oluşunu ve akranlarına karşı hücum borusu çalarken uyanışını manşete taşıyor. Müebbet asalet yiyen annenin kızına normal çocukları yakıştırmayışına karşı hepimizi sevgi ile donatıyor. Güvenlik modundan çıkmayan toplumların, ulusların arka kapıda savaş tacirleriyle sarmaş dolaş olduklarını, mültecileri kabul etmeyenlerin toplu katliamların, soykırımların, toplu mezarların ucundan tuttuklarını pusulayla bildiriyor.

Çocuk Edebiyatımızda, biraz da kültürel yapının etkisiyle, iyi kitapların çoğunda bile alt tema bombardımanı eksik olmuyor, bütün yollar siyasi doğruculuğa çıkıyor, saat hep cinsiyet eşitliğini gösteriyor. Britanya bu anlamda çok güçlü bir geleneğe ve edebi birikime sahip olduğundan ortalama bir kitapta dahi böylesi mesaj kaygıları taşımıyor. Öğreticiliği estetik maya çalmadan öteye geçmiyor. Kitabın asıl karakterlerinin kız olması, çocukların bereketli dayanışmasına liderlik etmesi olay akışının ve çok bileşenli dayanışmanın önüne geçmiyor. Yeri geliyor kız olduklarını görmüyoruz, hatırlamıyoruz, umursamıyoruz. Öylesine doğal… Tıpkı güvenlik algısına uğramadan savaşın pozisyonunu bozmak gibi, telef edilmesi ön görülen ve salık verilen canları yanına katıp onlarla bir olmak gibi. İnsanı ezen büyük harfli özneleri (devlet, şirket,konsey) hiç bilmeyip, bir benzerimiz olan insanı hep bilmek gibi. Düşman yokmuş gibi…

İki Düzlem Bir Şaka

Şaka’da romanın asıl kişisi Ludvik, gençlikten gelen bir heyecan ve toylukla içinde yaşadığı rejimi iğneleyen bir “şaka” yapar. Kendisini özlemediği için sitem ettiği Marketa’ya sinirlenen kahramanımız, kız arkadaşına yolladığı kartpostalın arkasına, “İyimserlik, insanlığın afyonudur! Sağlıklı ruh, hıyarlıktan başka bir şey değil. Yaşasın Troçki!” yazar. Troçki, Stalin yönetimine muhalif düşmüş bir Sovyet önderidir ve o dönemde Komünist bir ülkede Stalin’in karşısına Troçki’yi çıkarmak idam mangasının önüne atılmakla eşdeğerdir.

 

Önce Biraz Tarih

Birinci Dünya Savaşı’nda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yenilince, bu imparatorluğun topraklarında Çek ve Slovak uluslarını birleştiren Çekoslovakya devleti kurulduğunda tarihler 1918’i gösteriyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın arifesindeyse Nazi Almanya’sı tarafından işgal edildi. Savaşın ardından 1945’te Çekoslovak Cumhuriyeti adıyla görünürde bağımsız ama aslında Doğu Bloku’nun ve elbette Sovyet Rusya’nın kontrolünde bir devlet olarak yeniden sahneye çıktı. 1968’e kadar süren bu durum, liberal görüşlü Alexander Dubček’in iktidara gelmesi ile bir süre sallantıda kalsa da ülkeye yapılan askeri müdahalenin etkisiyle 1990’a kadar kesintisiz devam etti. “Prag Baharı” adı verilen bu çok kısa liberalleşme döneminde Alexander Dubček, özgürlükler alanında liberal adımlar atmış olsa da Romanya hariç tüm Varşova Paktı üyelerinin katıldığı bir askeri müdahale ile alaşağı edildi.

Milan Kundera, ilk romanı Şaka’yı yazdığında yıl 1967’ydi. Prag Baharı çok uzak değildi yani. Dışarıdan müdahalelerle dolu tarihlerinde Çeklerin ve Slovakların özgürlük arayışlarının izlerini ele veren Şaka, bir ilk roman olmasına rağmen topluma dair güçlü gözlemleri ile öne çıkar. Yazımın başında tarihi olayları vermek istememin de sebebi budur: Şaka, içinde doğduğu tarihi ve toplumsal düzlem idrak edilmeden doğru anlaşılamaz. Öyle ki Şaka, siyasi içeriği ve toplumsal-siyasal eleştirilerinden ötürü sansür kurulu tarafından yasaklanarak toplatılmış, birkaç yıl sonra da Kundera Fransa’ya iltica etmek durumunda kalmıştır.

Esasında Şaka, Kundera’nın hayatından izler taşır. Kundera da romanın başkişisi Ludvik gibi bir dönem Komünist Parti’ye üye olmuştur ancak görüşlerinden ötürü partiden çıkarılmıştır. İdeolojik tek yönlülüğü reddeden tavırlarıyla Kundera, pek de rejimin istediği yurttaş profiline uymamaktadır. 1975’te Fransa’ya ilticasına kadar ülkesinde hep sorun yaşamış, istediği çalışmaları yapma imkânı bulamamıştır.

 

Romancı, Romanı ve Okura Anlattıkları

Kundera, Roman Sanatı adlı kitabında Hermann Broch’a atıfla şöyle der:

“Bir romanın tek var olma nedeni, ancak bir romanın keşfedebileceği şeyi keşfetmektir. Hayatın o zamana kadar bilinmeyen küçük bir kesitini keşfetmeyen roman, ahlaka aykırıdır. Bilgi romanın tek ahlakıdır.” ( Kundera, 2012: 17)

Görüldüğü gibi Kundera, romana bariz bir işlev yüklüyor. Hayatın o ana kadar göze çarpmamış alanlarını ortaya çıkarmak, böylece o görünmez alanı bilgi boyutuna aktarmak. Yine aynı kitapta felsefe ve bilimin insan varlığını unuttuğunu, Cervantes’in Don Quijote’u yazmasıyla birlikte insan varlığının yeniden keşfedildiğini söylemektedir. (Kundera, 2012: 16) Romancı, görünmeyen alanları ortaya çıkarmakla insan varlığına hizmet eden bir işçidir aslında. En azından Kundera’nın bakışı bu.

İyi bir roman temelde iki düzleme oturur. Birincisi bireysel/psikolojik düzlem, ikincisi toplumsal/siyasal düzlem. Şaka, anlatımı ve kurgusu itibarıyla her iki düzlemede yaslanan, bu düzlem üzerinde yükselen bir romandır.

Bireysel/psikolojik düzlem, okuru roman kişilerinin zihinlerinde dolaştırmakla kalmaz; roman kişilerinin çıkmazlarını, açmazlarını, karmaşık ruh hallerinin türlü sebeplerini ve zihinsel karmaşanın sonuçlarını da ortaya koyar. Okur, kahramanların karmaşık ve yer yer kaotik zihinsel dehlizlerinde dolaşırken hem görmediği ve bilmediği bir dünyanın kapısını açmanın hazzını yaşar hem de kendi duygusal – bilişsel tecrübeleri ile başkalarının tecrübeleri arasında bağ kurar.

Şaka’da romanın asıl kişisi Ludvik, gençlikten gelen bir heyecan ve toylukla içinde yaşadığı rejimi iğneleyen bir “şaka” yapar. Kendisini özlemediği için sitem ettiği Marketa’ya sinirlenen kahramanımız, kız arkadaşına yolladığı kartpostalın arkasına, “İyimserlik, insanlığın afyonudur! Sağlıklı ruh, hıyarlıktan başka bir şey değil. Yaşasın Troçki!” yazar. Troçki, Stalin yönetimine muhalif düşmüş bir Sovyet önderidir ve o dönemde Komünist bir ülkede Stalin’in karşısına Troçki’yi çıkarmak idam mangasının önüne atılmakla eşdeğerdir. Zaten kartpostal yapılan denetimde partinin eline geçince Ludvik önce partideki görevinden, sonra da üniversiteden atılır. Kazandığı her şeyi kaybetmiştir. Onu partiden atarken havaya kalkan kolları asla unutmayacaktır ama olanları durdurabilmesi de mümkün değildir. Sonunda askerlik adı altında bir çalışma kampına gönderilir. Basit bir gençlik şakası, Ludvik’in ömür boyu taşıyacağı bir hain/istenmeyen adam damgasına dönüşmüştür.

 

Romanın başkişisi olması hasebiyle, Şaka’nın psikolojik düzlemi Ludvik etrafına kurulmuştur. Aslında olaylar Ludvik, Helena, Jaroslav, Kostka adlı kişilerin gözünden aktarılan bölümler içine dağıtılmıştır ama tüm anlatıcılar adeta Ludvik’in türevleridirler. Ludvik hayatı ciddiye almayan, okul ve parti çevresinde sevilen ve sempati duyulan bir gençtir. Fakat onun alaycılığı, en ufak bir hatanın hapisle hatta darağacına gitmekle sonuçlanabileceği bir Doğu Bloku ülkesinde yaşayan biri için ciddi bir risktir. Tam da hayatı hafife alan birinden beklenecek bir şekilde bu riskleri hesaplamaz. Ludvik partide siyasetle ilgilenir ama adanmış bir uğraş değildir bu onun için. Üniversiteye gitmek veya sevgilisiyle buluşmak kadar doğal bir eylemdir. Ludvik politikayla ilgilidir ama politik biri değildir. Kız arkdaşından onu rahatsız ederek intikam almak için yazdığı iki satırlık bir yazıyla kendi kendini damgalaması ayrıca ironiktir. Çünkü siyaset denen mekanizmanın önemli bir kısmı muhtemel riskleri hesaplamakla ilgilidir. Ludvik, başına gelebilecekleri hesaplamaz ama yaşadıkları onda ciddi bir kırılmaya sebep olur. İnsanlara olan güvenini yitirir, kendisini parti ve üniversiteden atmak için havaya kalkan elleri asla unutmaz.

Kendi kendini damgaladıktan sonraki süreçte pasifliğinin devam ettiğini görürüz. İnancıyla ilgili pek tüyo vermeyen biridir Ludvik ama davranışlarında inanılmaz bir kadercilik ve teslimiyet görürüz. Bu teslimiyetçiliğin tevekkülden farklı olduğunu vurgulayalım. Ludvik içinde bulunduğu karmaşık durumu çözmek için pek bir şey yapmaz. Bu karmaşa içinde ordu kampında kendi gibi “sorunlu” yurttaşlarla zamanını geçirirken partiyle olan bağını, başına gelenleri düşünmek yerine aşkın bedensel ve ruhsal biçimleri üzerine kafa yorar. Kendine sevgili bile edinir. Bazen sarhoş olur, yaşadıklarını unutmak için değil sadece kendisi istediği için. Yaşadıklarından ders çıkarma endişesi yoktur onda. Bir sonraki güne ulaşmayı kâr sayan bir pasiflik vardır.

Bireysel/psikolojik düzlem dışında romanı ayakta tutan önemli bir etkendir toplumsal düzlem. Ludvik’in içinde yaşadığı Doğu Bloku toplumu sosyalist bir devlet modeliyle yeniden inşa edilmiş bir toplumdur.

Görevler belirlenmiş, yurttaşlara komünist ideoloji aşılanmış; kooperatifler, Fabrikalar, gençlik örgütleri kurulmuştur. Buna rağmen toplum geleneksel bağlarından kopmamıştır. Geleneksel müzikle ilgili gözlem ve analizler bunun güzel bir örneğini ortaya koyar:

“Tüm köy halklarının yaşamları törelerle sınırlandırılmıştı. Halk sanatı ancak bu törelerin içerisinde yaşayabiliyordu. Romantik dönemde, tarlada çalışan kimi köylü kadınların bir yerlerden esinlendiğine inanılırdı. Bu kadınların ağzından kayadan su fışkırır gibi türkü sözleri dökülürdü. Ama halk türküleri, bilinçli bir şiirin doğuşundan farklıdır. Ozan, kendini dile getirmek için yaratır, yalnız kendisine özgü düşünce ve duyguları dile getirmek ister. Halk türkülerinde ise insanlar başkaları arasından sivrilmek değil, tersine onlarla birleşmek amacı güderlerdi. (…) Hiçbir halk türküsü kendisi için var olmamıştır.” (Kundera, 2018: 168)

Ludvik, üniversiteden uzaklaştırılınca zorunlu askerlik görevi için orduya katılır. Fakat onun gibi sakıncalılar için askerlik eline silah almaktan çok daha farklı bir görevdir. Gönderildiği ordu kampı bir madenin yakınındadır ve Ludvik gibi sorunlu görünen bireyler madende çalışmaya gönderilmektedir. Madene gönderildikleri gün yaşananları romancı şu şekilde anlatıyor:

“Bedenlerimiz ağrı sızı içinde yukarı çıktığımızda bekleyen astsubaylar bizi sıraya dizdiler ve kışlaya götürdüler. Öğle yemeğini yedik, öğleden sonra gündemde bitişik düzende talim temizlik işleri, siyasal eğitim ve zorunlu marşlar vardı.” (Kundera, 2018: 61)

Ordu kampındaki bireyler her gün çalışma ve yoğun bir rutine tabi tutulur. Bunun elbette bir amacı vardır. Bunlardan beklenen, bireyler arasındaki farklılıkları en aza indirmek ve onları ideoloji potasında eritmektir. Otorite kişilikleri törpülemekte ve silmektedir:

“Bize zorla benimsettikleri kişiliksizlik (bizi kişiliğimizden arındırmaya zorlamaları ) ilk günlerde bana tümüyle donuk, karanlık bir iş gibi gözüktü. Kişiliksizlik, zoraki yerine getirdiğimiz görevler, tüm insanca tepkilerimizin yerini aldı.” (Kundera, 2018: 61)

Kundera çok açık bir şekilde sosyalizmin Doğu Bloku ülkelerinde uygulanan yorumundan rahatsızlığını dile getirir Şaka’da. Çünkü farklılıkların törpülenmesi ve bireylerin kişiliksizleştirilmesi esnasında duvarda yazan yazı şöyle demektedir: “SOSYALİZMİ KURUYORUZ.” Doğası gereği devrimci, yenilikçi ve özgürlükçü olması gereken bir ideoloji nasıl olmuştur da kendi yurttaşlarını sindirmeye odaklanan bir rejime dönüşmüştür? Bunun cevabı romanda değil ama “Prag Baharı” olayları esnasında yaşananlarda yatmaktadır. 1960’lara geldiğinde ekonomik bir durgunluk yaşayan ülkede birtakım ekonomik tedbirler almak gerekmiştir. Bu tedbirlerle birlikte sıkı rejim kuralları bir nebze olsun esnemiştir. Tam da bu esnada 1967 yılında yapılan Çekoslovak Yazarlar Birliği Kongresi’nde eleştirilerin dozu artar. Aralarında Kundera’nın da bulunduğu bazı edebiyatçılar edebiyatın parti doktrininden bağımsız olması gerektiğini savunur. Birkaç ay sonra parti bu yazarlara karşı bir kısıtlama uygular ve birçok kültür kurumu doğrudan kültür bakanlığına bağlanır. Basın yayındaki bu gelişmelerin yanında Alexander Dubček’in parti sekreterliğine gelmesiyle liberalleşme çalışmaları hızlanır. Dubček’in “Güleryüzlü Sosyalizm” dediği program çerçevesinde adımlar atılır. Tüm bu gelişmelere kayıtsız kalmayan ve Batı sınırındaki bu önemli devleti kaybetmek istemeyen Varşova Paktı üyesi sosyalist ülkeler, Çekoslovak yönetimi üzerindeki etkilerini artırmak için girişimlere başlar. Çekoslovakya, 20 Ağustos 1968’de başını Sovyetler Birliği’nin çektiği Varşova Paktı üyesi ülkeler tarafından işgal edilir. Yaklaşık 7.000 tank ve 200 binin üzerinde askerle yapılan müdahale esnasında Çekoslovak askerler ve bürokratlar ülkelerini savunmak yerine sessizce işgali izlerler.

Şaka’nın değeri, 1990’lara gelinceye kadar hakkında çok az şey bildiğimiz bir dünyanın kapılarını ardına kadar açmasından gelir. Öyle görünüyor ki Kundera henüz ilk romanında yazının başında vurguladığımız “Bilgi romanın tek ahlakıdır.” şiarını uygulamış, bilinmeyen yahut az bilinen bir gerçekliği elinden geldiğince ortaya çıkarmaya çalışmıştır. İçeriden gözlemler, değerlendirmeler ve eleştiriler her zaman önemlidir. Şaka, bütün bunları fazlasıyla sağlayan bir roman olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

KAYNAKLAR

Milan Kundera, Roman Sanatı, çev. Aysel Bora, Can Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, Şubat 2012.
Milan Kundera, Şaka, çev. Zehra Gençosman, Can Yayınları, 11. Baskı, İstanbul, Nisan 2018.


Yazı Görseli Neil Burnell

“Yavaşlık” İçin Yavaş Okuma Temrini

 Hedefe bir an önce varmanın makbul olduğu bir çağda oyalanmanın unutulmuş keyiflerinden bahseden bir roman için cuk oturan bir üslup kullanıyor.

 

Bazı okurların severek okudukları kitabı tarif ve taltif etmek için kullandığı bir tabir var: Çok sürükleyiciydi! Ne demek bu? Ne anlamalıyız bu tanımlamadan? Bu iltifat, günümüz okurunun kitapla kurduğu ilişkiye dair ne söylüyor? Ben şunu anlıyorum: Hikâye beni alıp götürsün öyle ki onun ayartısına kapılarak dünyayı unutayım.

Okumak da bu değil mi zaten. Katı, nobran, kendini sürekli hatırlatıp duran dünyanın acı gerçekliğini (en azından okuma süresi boyunca) unutmak için okumuyor muyuz? Kundera da öyle diyor Yavaşlık romanında. Hızlandıkça unutuyoruz, hatırlamak için yavaşlıyoruz. Bir dakika, bu bahse geleceğiz sakin olalım ya da Calvino’nun Amerika Dersleri’nde Hızlılık bahsinde geçen Latince deyişi ödünç alalım: Festina lente (Yavaşça acele et!).

Okurun hızına, tarzına ve küçük hazlarına karışmak haddim değil (kimse denemesin şiddetle aforoz sebebidir) ama aynı okur kitlesinin okuyup bitiremediği, daha başlarken sıkılıp elinden attığı dolayısıyla sevemediği kitaplar için de şöyle söylediğini eklemeliyim: Hiç sürükleyici değil(di)! Küçük hazlarını canı pahasına savunan sevgili okurumuz kesin, keskin hükümlerini okuyamadığı kitaplardan esirgemiyor. İşin doğrusu, okur yüzmek istemiyor. İstiyor ki güçlü akıntı onu saman çöpü gibi sürüklesin. Ayartıya teşne okur, okuma eyleminin iradeden azade olmasını istiyor.

Kimsenin küçük haz ve tarzlarına dokunmadan bir şeyler yapılamaz mı? Yanlış anlaşılmasın maksat okurun zihnini başka lezzetlere açmak, kargadan başka kuşlar olduğunu da göstermek. Mesela hızlı okuma kursları gibi yavaş okuma kursları açılsa; hayalinizde canlandırın, kafaları üç numara tıraşlı hafız çocuklar gibi öne arkaya sallanarak yavaş okumanın tadına varmaya çalışan bir sınıf dolusu çileci kursiyer… Kalsın, unutun gitsin! İnşallah hiç kimse bu satırları ciddiye alıp da böyle bir işe girişmez. O kadarını yapamasak bile bu yazının konusu olan Milen Kundera’nın Yavaşlık adlı romanı üzerinden bir yavaş okuma temrini yapmayı deneyemez miyiz?

Benim gibi yavaşlığın unutulmaya yüz tutmuş gizemlerini kurcalamaya meraklıysanız sakin şehirlerin (cittaslow) insanlığın geleceğine dair bir model oluşturabileceğine dair ümit taşıyorsanız (Suudlar ve ortakları da boş durmuyor ama bakınız Neom) Kundera’nın bir çeşit yavaşlığın felsefesine giriştiği bu romanı okumak isteyebilirsiniz (benim gibi her yavaşlık bahsinin çok cici, nahif neticeleri olduğunu zannedenleri uyarayım; Kundera yer yer pornografikleşen diliyle okurunu şokluyor).

Yazarın asıl numarasıysa okuru bir aylak okuma meşkine çağırması. Hedefe bir an önce varmanın makbul olduğu bir çağda oyalanmanın unutulmuş keyiflerinden bahseden bir roman için cuk oturan bir üslup kullanıyor.

Kundera, Laclos’nun Tehlikeli İlişkiler’ine atıf yapıyor. Laclos’nun romanına, Laurence Sterne’ün Tristram Shandy’si ve Tanpınar’ın Mahur Beste’si de eklenebilir. Yani düz bir çizgi üzerinde şaşmadan yürümeyi değil de öylece doğaçlayarak gezinmeyi seven bir deneme roman Yavaşlık.

Peki, oyalanma işini biraz abartsak hızkeş okurlara ertelemenin zevklerini abartılmış bir ağır çekimle göstermeye çalışsak nasıl olur? Şöyle ki varsayalım ki siz, ideal bir aylak okursunuz, Yavaşlık romanını elinize alıyorsunuz ve hiç mi hiç acele etmeden, yavaş yavaş ön ve arka kapağı okumaya başlıyorsunuz. O kadar sakinsiniz ki sadece ön ve arka kapağı okumak için tadını çıkara çıkara yarım saatinizi harcayabilirsiniz. Deneyelim:

Ön kapakta en üstte yazarımızın adı var hemen altında kitabın adı. Kitabı kapağından okumaya başladığımıza göre burada biraz duralım. Nasıl olsa acelemiz yok. Şahane tembelliğimizin yuvasında yeni düşünceler tomurcuklansın. Yazarlar isimlerinin kitabın isminin altında mı olmasını ister üstünde mi? Şüphesiz bu kapak tasarımcısının işidir ama yazar için bunun bir anlamı yok mudur? Serbestçe dolaşan zihnimiz buradan bir yapıt-yaratıcı çatışmasına varır mı? Başladığımız bir düşünceyi hemencecik sonuca vardırmak zorunda değiliz. Düşünce zihnimizin bir köşesine çöreklensin. Orada vaktini beklesin.

Kapak resmine geçelim: Bir karenin içinde kırmızı ve biraz da mor ebrumsu akışkan renkler… Resmin David Bracher adlı bir ressama ait olduğu arka kapakta yazıyor. Yavaşlık temasıyla bu resim arasında nasıl bir münasebet var? Kafamızda (deli değil) sakin sorular… Ebrumsu renklerin yoğun, kıvamlı akışı yavaşlığı çağrıştırıyor olabilir mi? Neden olmasın. Resmin hemen altında çevirmenin adı: Özdemir İnce. Tanıdık bir isim. Birçok şairi ve yazarı Türkçe söyleten güvenilir bir çevirmen. Aşina olduğunuz, sevdiğiniz bir çevirmen size de iş bilir, güvenilir bir seyahat rehberi gibi gelmiyor mu? Özdemir İnce’nin rehberliğinde Kundera’nın Fransızcası Türkçeye çevrilecek, kendimizi onun hikâyesine hiç yabancılamadan gönül rahatlığıyla bırakacağız. Hemen kenarda bir ibare: 11. baskı. Kim okuyor bu kitapları? Türkiye’de gizli bir Kundera okurları örgütlenmesi mi var? Bu kitap on bir baskı yaptıysa vaz geçtiğimiz o yavaş okuma kursunu bir kez daha gözden geçirebilir miyiz? (Yavaşlık kitabını okuyanlar örgütünün varlığından şüphelendiğim gün, otobüste Kundera hakkında yapılmış bir incelemeyi okuyan sakallı esmer genç bir adamın yanına oturdum.)

Arka kapağı çeviriyoruz: Yakışıklı yaşlanmış Kundera’nın fotoğrafının yanında iri laflar hemen alttaysa bu çalımlı sözleri ıskartaya çıkaran bir görüş: Yavaşlık ciddi bir roman değil bir şaka… Anlıyoruz ki doğru yoldayız.

İçeriye ve içeriğe gelince roman geçmişle gelecek hızla yavaşlık arasında hafif gelgitli bir seyir izliyor. Belki de asla yazılamayacak “Senin Keyfin İçin Bir Koca Budalalık” adlı içinde tek bir ciddi sözcük bulunmayan roman tasarısının yankılarından biri de Yavaşlık.

Ya da kestirmeden şöyle söyleyebiliriz; “çok sürükleyici!”


Yazı görseli Neil Burnell

Yaralı Zaman/ Kanayan Bellek

“Bilmek Vaktidir” Yazıları: 4

Milan Kundera’yı salt romancı olarak anmak doğru değil. Entelektüel kimliği edebiyat düşünürü kıldığı gibi, bir kültür insanıdır o. Bu anlamda roman ve denemelerinden iz sürerek dünyaya, insana, edebiyatın ne olduğuna/olmadığına dair çok şeyi öğrenir, sorgularız.

 

Milan Kundera, tüm anlatılarıyla okurunu görevlendiren bir yazardır. Bir bakıma, hazır okur ister. Yani tembel okurun onun anlatılarıyla pek işi yoktur. Bu yanıyla yazdığı her bir şeyin düşünsel boyutu/anlamı/göndermesi ister istemez okurunu donanımlı bekler.

Tüm bunlar onun sıra dışı bir anlatıcı olduğunu göstermez elbette. Ama Kundera, sıradan da değildir. Yani anlatılarını köklendirdiği bir gelenek, alıp taşıdığı bir bakış/görüş, söylem vardır.

İtirazı olan bir anlatıcının yolu/yordamı onu ayrıksı kılar. Belki de Kundera için böylesi bir yakıştırma yapabiliriz ilkten: Ayrıksı yazar, aykırı kimlik!

Sıradüzen içinde yaşamayan, yani ülkesinden kopuşunu hazırlayan sürece itirazlarını dillendiren; üstelik bunu da daha başlangıçta ilk dönem romanlarına (Gülünesi Aşklar, 1969; Şaka, 1967; Yaşam Başka Yerde, 1969; Ayrılık Valsi, 1971) yansıtan bir anlatıcıdır.

Ardından gelen sürükleniş/sürgünlük dönemi Kundera’nın anlatı dünyasının seyrini pek değiştirmese de; izleksel yolculuklarını zenginleştirmiştir.

Düşünen romancı kimliğinin belirgince öne çıkması, bu süreçte yazdığı her romanda bu yanının o ayrıksı kimliğini pekiştirici kıldığını da söyleyebiliriz.

Sürgünlüğün Sorgusu

Tam da bu dönemeçte yazdığı Bilmemek (1999) onun anlatıcılığını, göçtüğü ve sürgünlüğüne neden olan yere/ülkeye döndüren bir kahramanın öyküsü aracılığıyla karşımıza çıkardığı izleklerle, bambaşka bir boyuta taşır.

Bunu da şöyle açıklayabiliriz:

Milan Kundera, yaralı belleğin anlatıcısıdır. Ondaki derin yarılma “1968 Prag baharı” öncesinde başlamıştır.

Dönemin Çek aydınlarının önemli bir bölümü muhalif “ada” yı oluştururlar. “Bağımsız Yazarlar Çevresi”, “yeni bilinç” in savunucularıdırlar.

Parti bürokratları bir erk oluştururken, bu grup çevresindeki yazar/aydınlar önemli bir dönüşümü ateşlerler, 1968’e adım adım gidilmektedir.

Kundera işte tam bu dönemeç öncesinde ikinci romanı Şaka’yı tasarlamaktadır. 1967’de okur karşısına çıkan roman 1968’de de Çek Yazarlar Birliği Ödülü’nü alır. Roman üç kez basılır. Ama basında başlatılan kampanyanın ardından yasaklanır, halk kitaplıklarından çıkarılır.

Yaşanan Prag tragedyası onun hayatının da kırılma noktasıdır bu yasakla birlikte.

Romanın ilk müsveddelerinden biri, 1966’da Fransa’da Aragon’a ulaşır. Ekim 1968’de Fransa’da yayımlanır. Paris’e gelir, romana önsöz yazan Aragon’la buluşur.

Bu, onun yaşam yazgısı olur. Çek yazınında adı silinirken, Fransa’da önemli bir yayınevi Gallimard kapılarını açıyordur ona.

Kundera, bize, zamanın dönüşen yörüngesinde iyi romanın her dem kaldığını/yaşadığını gösterir. Yazdıklarıyla birlikte taşıdığı miras, bağlandığı yazarlarla yolculuğu da bunu anlatmaktadır aslında.

 

Simgesel Bir Anlatının Yansısı

Konusunu güncelden de alsa, insan varoluşunu sorgulamayı amaçlar. Bu anlamda Şaka tipik bir örnektir. Baskıcı bir ortamda, bireyin özgürlüğünün gölgelendiği zamanın ruhunu gene bireyler üzerinden anlatmayı önceliyor.

Romanına odak kıldığı karakterler (Ludvik-Lucia-Marketa/Helena-Pavel/Jaroslav/Kostka) bir bakıma taşıyıcı figürlerdir. Hem izleksel akışın hem de konunun seyrinin…

Siyasal eleştirinin odağında bireyin özgürlüğü sorgusu yatmaktadır. Orada yansıtılan bireyin “içyıkım”ıdır, bunu var eden koşullara dönük sorgudur.

Çizdiği karakter(ler) in içsesi güçlüdür. Yansıtılan gerçekliğin kavrayıcı bilinciyle konuşur(lar) çünkü.

Geçişler, buluşmalar üzerine kurulan roman çözülmeleri de anlatır. Bireyin iç çözüntüsü, sistemle çatışması…

Pavel’de simgeleşen erk/sistem Helena’yı adım adım öte kıyıya, Ludvik’e yöneltir. Bir “şaka”nın başka bir durumu absürde dönüştürmesi ise onun eleştirisinin odağındaki gerçekliği var eder. Burada öne çıkan Kundera ironisi ise zamanın ruhuna dönük bakışın simgesidir. Bir “başa gelme” / “çözülme” hikâyesi olarak okuduğumuzda düşüşün ve düşkünlüğün neden niçinlerine vardırır bizi anlatıcı.

Burada da karakterlerin öyküsünü, kendilerince anlatımlarından izleriz. İki dünyayı yaşamanın getirdiği girdap, bir süre sonra yenilgiye dönüşür.

 

Buluşma Noktası

Kundera, bundan yaklaşık otuz yıl sonra yazdığı Bilmemek romanında, adeta oradaki kahramanlarının sıkışıp kalmışlığının başka bir gerçekliğini, bu kez sürgündeki zamana dönerek anlatır.

Gelinen yerin sıradanlığı, yabanlığı bir süre sonra bu sürgünlüğü yaşayan Irena’nın dünyasında derin bir kedere dönüşür. Açılan kapılar onu yurduna sürükler bu kez de…

Irena’nın öyküsünde karşımıza çıkan da bir bakıma Kundera’nın kendi öyküsüdür.

Hatırlayan ve hatırlatan kahramanların/ın yolculuklarında bize bunu gösterir. Yani sürgünün özlemi, dönüşteki yüzleştikleri…

Arada ve orada olmak düşü/düşüncesi onda belirleyicidir hep.

Kopuş>gidiş>terkediş fikri bir zaman sonra dönüş düşüncesine dönüşür. Burada ve orada olmak, aslında Araf’ta yaşamayı da anlatır bizlere. Bilmemek’te “büyük dönüş” düşüncesine ele alırken bunu da hissettirir.

“Herkesin içinde taşıdığı baba evi” kopuş ve dönüş fikrini de hatırlatır sık sık.

Kundera işte o ara yerdeki insanın varoluşunu ve sürüklenişini anlatır. Bir yanı keder, öte yanı özleyişleri içerir. Kopulan ülke, özlenen ülke, gidilemeyen ülke… Ve nerede/nasıl/niçin olduğunu bilememenin acısı…

“…uzaktasın ve ben sana ne olduğunu bilmiyorum.” Uzaklık, ne olduğunu bilememenin kederi ve özlemi… Geçmiş, kaybolana duyulan özlem; bir bakıma da İthaka’ya dönmek gibidir: “dönüş hayatın sınırlılığıyla barışmaktır.”

Kundera burada bir çağ sorgusu yapar. Ama o kopuş sonrası gitmek ise kaybolmaktır, kendini dönüşsüz kılmaktır. O, bu sürüklenişte bizi kuşatan kederi dillendirirken; şunun da altını çizer: Dağılma, gitme bilmemeyi de içerir o keder.

Geldiği sürgün yerinde; “benim hayatım burada,” diyen kahramanın yolculuğu sürgünlüğe dair birçok anlamı içerir. Hatırlamaya, unutmaya, kanayan belleğe, yaralı zamana dönük bir yolculuktur çünkü onun yolculuğu.

Milan Kundera’yı salt romancı olarak anmak doğru değil. Entelektüel kimliği edebiyat düşünürü kıldığı gibi, bir kültür insanıdır o. Bu anlamda roman ve denemelerinden iz sürerek dünyaya, insana, edebiyatın ne olduğuna/olmadığına dair çok şeyi öğrenir, sorgularız.

Mis Moruklarla Bal Gibi Tatil!

Neyi seçeceğiz? Eski fotoğrafları anlamlı, insanları tanış kılan ninenin aklını mı, balık tutmayı, araba kullanmayı, potansiyelini görünür kılmayı öğreten dede desteğini mi,  geçimsizlik illüzyonunu aşan sevgi ve bağlılık çağlayanını mı, doğanın bağrında öğrenilen akorları, söylenen gâh edepli gâh muzır şarkıları mı, tüm doluluğuyla yaşama deneyimini mi, yoksa telafisi her zaman olan, hep aynı geyiklerin döndüğü …

Mis Moruklarla Bal Gibi Tatil! Read More »

 Görkemli Bir Restoranın İçinden

Duvarlarında her ne kadar geçen yılların etkisiyle yağlanmış ve sararmış olsa da sanatsal tabloların asılı bulunduğu, geçmişi bulunan bir binada değerli ziyaretçilerin olduğu bir restoranın sıradan olabilecekken ayrıntılarla dolu hikâyesi Garson.

 

Matias Faldbakken’ın yazmış olduğu ve 16 ülkede yayımlanmış olan Garson 240 sayfalık bir roman. Keskin bir gözlem gücü olan bir garsonun bakış açısından, birinci tekil şahıs kullanılarak asırlık bir restoranın ziyaretçilerinin ve çalışanlarının anlatıldığı bir anlatı.

Yazar Matias Faldbakken aslında bir sanatçı ve Garson yazarın kendi ismiyle yayımladığı ilk kitabı. Daha önce bir üçleme yazmış olan Faldbakken,  Garson’da dikkatleri üstüne çekmiş diyebiliriz. Yazarın anlatıcılığı, detaylara verdiği önem ve bunu yaparken okurda merak hissini canlı tutarak ilerlemesi takdire şayan.

Hills isimli 1800’lü yılların ortalarında zengin bir mekânda çalışan kıdemli, yaptığı işle gurur duyan mekanik sayılabilecek bir garson, etrafındaki her şeyin farkında, saat kaçta, kimin geleceğini, neler sipariş edileceğini, gelenlerin favori yiyeceklerini hepsini biliyor. Yazar, tüm karakterleri, her birinin yüzlerine varana kadar detaylı bir şekilde anlatırken bir yandan da restoranın ekseninden çıkmadan sadece ama sadece restoranın içinde geçen bir anlatı sunuyor. Bunu o kadar ince bir dille yapıyor ki okumaktan kendinizi alamıyorsunuz.

Duvarlarında her ne kadar geçen yılların etkisiyle yağlanmış ve sararmış olsa da sanatsal tabloların asılı bulunduğu, geçmişi bulunan bir binada değerli ziyaretçilerin olduğu bir restoranın sıradan olabilecekken ayrıntılarla dolu hikâyesi Garson. Tabii bu noktada yine anlatıcının bakış açısı devreye giriyor. Şef garsonun ilginç vecizleri, bar sorumlusunun uzaktan da olsa tüm olanlara olan hâkimiyeti, Hanım Kız ismini verdiği ilginç bir kadının müdavimlerle arkadaşlığı sonucunda garsonun tüm dengesinin sarsılması eşliğinde yalnızlığını ve tek arkadaşı Edgar ile onun kızı Anna ile iletişimini okumak ilginçti. Olay örgüsü olarak çok hareketli bir roman değil; açıkçası bunca detay arasında ilerlerken, başlarda yazarın tüm bu detaylarla nereye varmak istediğini kestiremedim ama bu büyüleyici anlatıyı okumaktan aldığım tattan da vazgeçemedim.

“ ‘Bir müneccim başka bir müneccimi gördüğünde neden gülmez hayret ediyorum,’ demiş Cicero, en azından ben böyle duygum, gerçi sanırım bizim dilimizde değildi bu, muhtemelen Latince filandı; buradan yola çıkarak vardığım kanıya göre bir zavallı da başka bir zavallıyı, sefil bir biçareyi gördüğünde ağlamaya başlamak zorunda değil diyebilirim. Ben de başka zavallıların Hills’e geldiğini gördüğümde değil de kendimi bir zavallı olarak düşündüğümde daha çabuk etkilenip sarsılıyorum. Diğer zavallılar benim hemen sinirimi bozuyor. İşte, söyledim gitti. Ama kendi zavallılığımdan çok etkileniyorum. Çünkü kendi zavallılığıma sebep olan çoğu şeyi (her şeyi değil) biliyorum.”

 

Saygıdeğer, fazlasıyla entelektüel, anlatım tarzı, olağanüstülüğüyle sizi büyüleyen bir garsonun yavaş yavaş, sanat ve estetikle beraber yoğrulmuş ve eskimiş olan bu restorana gelen insanlarla beraber kendi zavallılığını kabul etmesi romanın sona yaklaştığının habercisi oluyor, yine de garsonun bu haline hüzünlenmediğimi söyleyemem. Sadece yazarın değil, garsonun üslubunun böylesine gerçek bir şekilde okura geçtiği bir roman kesinlikle okunmaya değer.

Ebemkuşağı

Ne yazık ki insanı bedbin ve bezgin hale sokan bu mekânlar, şehirlerimizi yağ lekesi gibi işgal etmiştir. Belki de ihtirasıyla hükümran olmuşların ve yetkisini ganimete çeviren tamahkârların mimarlık ve şehircilik anlayışı sonucu, insan doğasına aykırı, muhayyilesini körelten mekânları modern hayatın sığınakları olarak pazarlaması ile başlamıştır hikâye. Şehirler; içinde yaşayanların zihinlerini enkaza çevirecek şekilde, adeta üstü açık hapishaneler gibi inşa edilmişlerdir. Unutulduğunu unutan adam, bir an durdu ve sessizce terennüm etti hüküm cümlesini; Bu mekânlarda gözünü açan kuşaklardan sevda ehli ustalar çıkmaz.

 

Unutulduğunu unutan adam, sırtındaki ağırlıkları taşıma becerisini güçlendirmek için çıktığı uzun bir yürüyüşte halini tarif edecek cümleyi arıyordu. Halini başkalarından önce kendine tarif ederek ikna etmeliydi.  Çünkü yürümek, insanın kendini keşfetmek için yaptığı iyi-kötü her ne varsa muhasebeleştirmek ve aynı zamanda kendisiyle barışık olmaya vesile olduğu bir eylemdi. İnsanın şehir hayatında en çok ihmal ettiği şey kendisiydi.  Süre giden hayat, kendine kalma, düşünme, idrak ederek irade koymasına engel olacak şekilde kurgulanmıştı. Böyle bir hayatı kurgulayanların en önemli başarısı, buna göre yaşayanların seçimlerini kendilerinin yaptığı duygusuna sahip olmalarını sağlamaktı. İkamet edilen mekânlardan, maişetini temin ettiği ve mesleğini icra ettiği her yer, her şey sanki kendi seçimiymiş gibi zorunlu ve sevimli gösteriliyordu. Bütün bunları elde edebilmesi için katlandığı zorlukları makul saymayı olağanlaştırarak bilinçaltına işleyecek bir hayat tarzı modernlik başlığı altında sunuluyordu.  Üretim ve tüketim alışkanlıkları yine bu mekânların içerisinde süren hayatların mutluluk reçetesi kıvamında sürdürülüyordu.  Böyle bir döngü, şehirlileri sürekli reçete almaya mecbur tutma sonucunu doğuruyordu.  Oysa gözünü toprak damda açıp, beton binalarda kapatan insan için ömür, iki yağmur arasında ebemkuşağı görme arzusu uğruna tahammül ve katlanma süreciydi.  Unutulduğunu unutan adam, umursamadığı şeyleri düşündükçe akla ziyan cümlelerin kendini umarsız bıraktığını fark etti ve zihnine çeki düzen vererek yürümenin tarifini bir kez daha kendine telkin etti.

Yürümek, dolaysız, doğrudan bir eylemdir.  Karar verir ve yola koyulursunuz.  Tereddüt, kulağınıza dişil bir tonda fısıldayan Brütüs’tür. Umursamazsınız.  İlk adımdır önemli olan, siz adımı atarsınız, sonrası zamana, zemine, güneşe, buluta, yağmura ve coğrafyaya kalmıştır.  Yol yoldaşla menzile varır. Yoldaşınız, başınızdır. Gözlerinizle tanık olduğunuz ve muhteşemliğini doğallığından alan çevre, başınızın içindekini yekûnuyla birlikte alır ve sizi bir serüvene sürükler. Biraz da bu yüzden yürümek, bir süreliğine de olsa arkada bıraktıklarınızdan pişmanlık duymadığınız bir yola düşmektir. Serüven başlamıştır.

İnsan, hayata tutunma melekelerini körelten, hayatı, sürekli rakamlarla tarif ve mahkûm eden zihniyetin ürettiği mekânlardan çıkarak, doğal, yani insani olan duyguların yeşerdiği coğrafyaya, mevcuduyla ve kayıtlardan azade bir halde iltica etmelidir.  Aksi durumda, hayatın anlamını, sorgulama iradesini kullanmadığı organ gibi işlevsiz bıraktığı için köreldiğinin farkında olmaz. Ne yazık ki insanı bedbin ve bezgin hale sokan bu mekânlar, şehirlerimizi yağ lekesi gibi işgal etmiştir. Belki de ihtirasıyla hükümran olmuşların ve yetkisini ganimete çeviren tamahkârların mimarlık ve şehircilik anlayışı sonucu, insan doğasına aykırı, muhayyilesini körelten mekânları modern hayatın sığınakları olarak pazarlaması ile başlamıştır hikâye. Şehirler; içinde yaşayanların zihinlerini enkaza çevirecek şekilde, adeta üstü açık hapishaneler gibi inşa edilmişlerdir. Unutulduğunu unutan adam, bir an durdu ve sessizce terennüm etti hüküm cümlesini; Bu mekânlarda gözünü açan kuşaklardan sevda ehli ustalar çıkmaz. Yunus, Itri, Dede Efendi, Fuzuli, Baki, Pir Sultan, Dadaloğlu ve adını sayamadığı çok ustalar geldi dilinin ucuna. Mesela, Köroğlu’nun sığınağı dağlardı, Fuzuli, Mecnun’a çöllerde söyletti ah’ını.  Acaba, dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Babil’e asma bahçeleri yapacak usta olmadığı için mi yaptıran kral çıkmıyor, yoksa bilge krallar yeryüzünü terk mi ettiler? Aşk’ın, erbabı o güzel insanlar, o güzel atlara binip de gittiler mi?

İnsanımızın sığınak kavramı değişti. Artık sığınak kavramı, ikamet edilen, birbirinin benzeri ve geometrik mekânlar olarak belletilmiştir. Bu mekânlar, insanın arş’a yükselme duygularına set çeken, gökyüzünün azametini gölgeleyen, içindeki karabasanı çoğaltan ve sanki bir el tarafından bakanları hipnoz edecek şekilde günümüz insanının zihnini kuşatmıştır. Yürüyüşünü gerekçelendirmeye devam etti. Başın bedene isyanı da, başka sığınaklar arama isteğini gerçekleştirmesi de kendisini tutsak eden sığınakları terk etme isteği de bu yüzden yürümeyi özgürlüğe kaçmak eylemi olarak zorunlu kılmıştır.  Yürümek, aynı zamanda, gündelik hayatında yaşadığı bütün halleri elden geçirme, tefekkür ve muhasebe etme, kısaca olanları ve olması muhtemelleri zihinden geçirme fırsatıdır.  Atilla İlhan’ın bir romanında kahramanına söylettiği “Uykusuz geceleri hüküm geceleri değil mi?” sorusuna gündüz verilen cevapları da kapsar. Keşke li cümleler ve hayıflanmalar temiz, oksijeni yoğun olarak hisseden ve tam zamanlı çalışan akciğerlerin beyne gönderdiği olumlu sinyallerle bellekten sessizce tahliye edilir. Ruh dinginliğine geçme, kanatlarınızın olduğunu hissetme, bir tür arş’a tırmanma heyecanına ulaşırsınız.  Çünkü güneşe yürüyenin endişesi ve hesabı olmaz. Renk cümbüşü altında, Saka kuşunun, Üveyik’in Sığırcık’ın, Serçenin, Hüthüt kuşunun mahrem cilveleşmelerine davetsiz tanık olmanın yerini hiçbir şey dolduramaz. Leyleğin zarif, naif, gökyüzünün maviliğini çizmeden, örselemeden adeta tablonun mütemmim cüzü-tamamlayıcı parçası- gibi süzülmesinin bakan gözün sahibinin yüreğinde hangi duyguları harekete geçirdiğini her gün ikamet ettiği mekânlarda kaç bekerel radyasyona maruz kalanlar bilemez.  Bütün duydukların, gördüklerin ve hissettiklerin hayat bilançosunda yer alır ancak rakamlarla ifade edilmez.

O yüzden yürüme eylemi, her insan için özel ve kendine has duyguları hücrelerine kadar hissetme, kendisiyle hemhal olma, bir başka söyleyişle içine yapacağı yolculukla arınmadır. Hasılı, şair bu durumu bir mısrası ile

“Yürümenin dışındaki bütün eylemlerin adı kaçış, kaçış, kaçıştır.” * diye özetlemiştir.

*Göğekin, İlhami Çiçek

Uzağa Gitmenin Cazibesine Kapılan Bir Adam

Bu kitabı başarılı kılan unsurlardan biri de yazarın mekânı bir karakter gibi kurguya dâhil etmesi; Thomas’ın gittiği, gördüğü yerler bir tablo gibi gözünüzde canlanıyor ve siz de Thomas’ın yanında önce sakalı uzamış, pespaye bir hâlde, daha sonra kıyafetlerini değiştirmiş tıpkı tek amacı sadece yürümek olan biri gibi ilerliyorsunuz, geçmişi, geride bıraktıklarınızı hiç düşünmeden.

 “Astrid akşam yemeğini, ne pişireceğini, dışarıda yağmur yağarken sıcak yemek odasında oturacaklarını düşünerek kafasını dağıtmaya çalıştı. Ama birdenbire Thomas’ın akşam yemeği için de, ertesi gün de gelmeyeceğinden emin oldu. Bu duygu soluğunu kesti; kaygı değil, felç eden bir korku duydu, olacakları biliyor gibiydi.”

Uzağın Ötesinde, Peter Stamm’in dilimize çevrilen son, benim de okuduğum ilk romanı. Türkiye’de çok hayranı ve çok okuru olduğunu biliyordum fakat benim tanışmam biraz geç oldu ve şimdi bu satırları yazarken yazarla böyle geç tanışmamızdan dolayı biraz pişmanlık duyduğumu söylemeliyim.

Astrid ile Thomas, çoğu zaman uyumlu, sıradan bir çiftken ve iki haftalık tatillerinden yeni dönmüşken bir anda Thomas kendini ormanda bulur. Bu genel olarak tahmin edilenin aksine yaşadıkları bir kavga, bir huzursuzluk sonrasında değil, alelade bir anda, detayları düşünülmeden, hatta neredeyse bir karar anı bile olmadan atılan bir adımla gerçekleşir. Bir adım, bir adımı izler ve akşam bahçede şaraplarını içen çift, sabah birbirlerinden uzağa düşmüşlerdir.

Olay basit bir kaybolma hikâyesi gibi geliyor kulağa, ama değil. Thomas, benim kitap üzerine detaylıca düşündüğüm her anda inanamayacağım kadar rahat ve hazırlıksız bir şekilde evinden çıkıyor. Nereye gideceği hatta gitme fikri bile kafasında yokken bir insan neden böyle çekip gider diye sorgularken buldum kendimi. Satırlar ilerledikçe yazarın dili, üslubu beni bu fikirden uzaklaştırmayı başardı. Odaklanmam gereken Thomas’ın yolculuğu ve Astrid’in terk edilmişliği oldu. Bu kitabı başarılı kılan unsurlardan biri de yazarın mekânı bir karakter gibi kurguya dâhil etmesi; Thomas’ın gittiği, gördüğü yerler bir tablo gibi gözünüzde canlanıyor ve siz de Thomas’ın yanında önce sakalı uzamış, pespaye bir hâlde, daha sonra kıyafetlerini değiştirmiş tıpkı tek amacı sadece yürümek olan biri gibi ilerliyorsunuz, geçmişi, geride bıraktıklarınızı hiç düşünmeden.

“Thomas’ın tek duyduğu ayakkabılarının taşlı yolda çıkardığı ses ve adımlarının ritmini benimseyen nefesiydi. Kendini, daha önce hiç hissetmediği kadar anda hissediyordu, sanki ne geçmişi vardı ne de geleceği. Bir tek bugün ve dağın tepesine çıkan bu yol vardı.”

Nasıl ki Thomas gitme fikrini zihninde oluşmadan kendini yolda bulmuşsa Astrid de terk edildiği düşüncesini kabullenemiyor. Bir iki gün öyle bir şey olmamış gibi davranıyor, iş yerine ve çocuklara yalanlar söylüyor. Ancak zaman içerisinde önce polise, sonra çocuklara ve daha sonra da Thomas’ın çalıştığı yere durumu açıklamak zorunda kalıyor. Bana, bu noktadan sonra ilişkileri artık geri dönülemez bir hâl aldığını düşündürdü.

Uzağın Ötesinde’yi okurken bir ailenin hatta bir yerin yaşam dinamiklerini de okuyorsunuz aynı zamanda, böyle büyük bir olay sonrasında yavaş yavaş ailenin uzak fertleri de devreye giriyor, hala, büyükanne ve büyükbabalar da kendini gösteriyor. Astrid, Thomas’ın gidişiyle kendini sorumlu hissediyor, etraftakilerden bunu saklaması ve kurdukları o aile bağları arasındaki boşlukları keşfetmesi gerekiyor. Kitap boyunca Astrid, Thomas’ı hep anladı, bu gidişini, sebeplerini, evet üzüldü, kızdı, sinirlerdi çok zorlandı ama hep anladı. Bu bana ikisinin arasındaki duygusal bağın boyutlarını gösterirken, Thomas’ın ailesini aklına pek getirmemesi biraz canımı sıktı. Bir zamanlar Astrid’e âşık bir adamın bu derece sorumsuz, duyarsız davranmasını kabullenemedim. Bunu bir okur olarak, karakterleri gerçekçi bulmamın bir kanıtı olarak kabul etmeli.

Uzağın Ötesinde’yi okurken sürekli ben yazsaydım nasıl yazardım gibi bir soru döndü durdu içimde, belki de ben bunun anlatılmaya değer bir hikâye olmayacağını düşünürdüm dedim fakat Peter Stamm burada bana üslubun olay örgüsünden çok daha önemli olabileceğine dair önemli bir dersi hatırlattı.

Bu hikâye beni kesinlikle büyüledi ama sadece hikâye de değil, yazarın anlatım biçimi, kurguyu Thomas’ın gözünden alıp, Astrid’in gözüne oradan tekrar Thomas’ın gözüne aktarırkenki zamanlamasına hayran kaldım. Kesinlikle çok başarılı buldum ancak kitap biterken hem yazarın dili, hem de tekniği açısından fazlasıyla memnunken, olayları bitirme şeklinden dolayı yazara biraz kızgın olduğumu da söylemeliyim.

Peter Stamm İsviçre’nin yaşayan en önemli yazarlarından biri kabul ediliyor, kitapları otuz yedi dile çevrilmiş ama onu benim için önemli yapan ve diğer kitaplarını okuma konusunda iştahımı kabartan Uzağın Ötesinde oldu.

İstanbul’un Çağrısı

İstanbul tarihin en eski şehirlerinden birisi. Bu da onun yaşanmışlıklarını artırıyor. Yaşanmışlık iz bırakmaktır. Bu izin hangi gönüllere dokunduğu ise tarihin eskitemediği sayfalarında yer alıyor: Roma, Bizans ve Osmanlı.

Tarihi romanlar yazmayı seven Ayşe Kara, bu önemli şehrin dönüm noktasını, İstanbul’un fethini anlatan bir roman yayımladı yakın zamanda: İstanbul’un Çağrısı. İstanbul’un kendisinin kaderi olduğunu söyleyen yazar ile fetih sürecini, roman ile ilgili okumalarını, Bizans’ı, dönemin toplumsal durumunu konuştuk.

 

*İstanbul’un Fethi ile ilgili birçok kitap yazıldı, film, belgesel çekildi. Bu mevzuyu sizin gündeminize getiren olay ne oldu ne oldu da İstanbul sizi yazmaya çağırdı?

İstanbul ruhu, masalı olan bir şehir. Masal şehir… İstanbul’a aşık biri olarak onun tarihi, Romalı, sultanlı zamanları, onun için verilen savaşlar her zaman ilgimi çekti. Bu sadece bir şehrin fethi değil, evrensel etkileri olan bir yeryüzü hikayesi.  “Coğrafya kaderdir. Ben de bir İstanbullu olarak kendimce onun masalını anlattım, şarkısını söyledim. Dünya durdukça İstanbul’un masalı anlatılacak, şarkısı söylenecek gibi.

 *Romanı okuduğumda şunu fark ettim. “İstanbul Çağrısı” romanı için önemli okumalar yapmışsınız. Bu okumalarınızdan bahseder misiniz?

Evet destanlardan, menkıbelere, İslam Tarihine, Kilise Tarihine, Roma tarihinden Osmanlı tarihine, dönemin klasik şiirinden halk edebiyatına geniş bir yelpazede ve çapraz okumalar yapmaya çalıştım.  Osmanlıyı, Roma’yı anlamak, fetihler dönemine dair bir dil kurmak, iletişim çağında yazarak bilek kuvveti ile dönen bir dünyaya nüfuz etmek bunu gerektiriyordu.

 Şehirlerin Kraliçesi o günün dünyası için ne ifade ediyordu? Onun için neden bunca savaş verilmişti? Şu kavramları da anlamak istiyordum: Gaza, Cihat, şehadet nedir? Zira bu savaş aynı zamanda Dinler, medeniyetler ve kültürler karşılaşmasıydı.

Bu okumaları yaparken çok şey keşfettim ama beni en çok mutlu eden İstanbul aşığı ruhdaşlarımdı. Aradan gecen onca zamana rağmen İstanbul’un hikâyesi çoğalan bir ilgi ve heyecanla halen yazılmaya devam ediyor… Kimi bir şehri, tarihini, havasını, suyunu sevmek diyordu. Kimi bir şehre, kimi imgeye âşık olmak diyordu.

Mesela Cambridge Üniversitesi’nden bir tarihçi, Roger Crowley, “1453 Son Kuşatma” kitabında esaslı bir ilgi ile, Müslüman fatihlerin fetihlerinin başlangıcına uzanan fevkalade bir çalışma yapmış.

Tabii bu okumalarda/kaynaklarda İstanbul eksenli düşmanlıklar da çok güçlüydü. Örneğin Babinger, beş yüz sene öncesine, Fatih’e sıkı bir düşmanlık sergiliyordu.

Olay mahalline dönersek herkesin bildiği gibi Fetih günlüğü Sur içinden tutuldu, savaşın detayları “karşı tarafın” gözünden anlatıldı. Bunların başında Nikola Barbaro geliyor. İmparator’un naibi Françes, Galatadaki Ceneviz kolonisinin yöneticisi v.s gibi isimler birebir şahitlerdi.  Benim bu şahitlerin yazdıklarından okuduğum, “savaşmak ve kazanmak” mubahtı. Kaybetmek elbette hüsrandı ama bu şahitler İmparatordan da samimi bir saygıyla bahsediyorlardı; hakkıyla savaşmış şerefi ile kaybetmişti.

Bu şahitlerin satır aralarında Sultan Mehmed’e küfrederken bile kıskançlıkla karışık takdir ve hayranlık vardı.  “Tarihteki muhasaraların en muhteşemi” ile fethe hazırlanmıştıGökler gibi gümbürdeyen sadece Şahi toplar değildi. Osmanlıların haykırışlarından göklerin nasıl çatlamadığına şaşıyordu Barbaro. Bir şafak vakti gemilerin karşı tepelerden Haliç’e doğru süzüldüğünü gördüğünde ise şöyle düşünüyordu. “Artık inanıyorum bütün masallar/ kurt masalları gerçektir.

Maalesef elimizde Babürşah’ın fetih günlüğü gibi Fatih’in bir fetih günlüğü yokKıvami, Kritovulos, Tursun Bey gibi çağdaş Osmanlı tarihçileri İstanbul’un fethini Fatih’in tarihini anlatırken ele almışlardı. Ama bunlarla başka bir kaynakta rastladığınız bir cümleyi birleştirdiğinizde çok şey söylüyorlardı. Bilhassa Kivami, Fatih, fetih ve o günün yönetici zümresinin zihin dünyasını çok iyi resmediyordu.  

Fatih Sultan Mehmed’i herhalde en iyi ifade eden kendi dikte ettirdiği “Kanunname” ve yazdığı şiirler ve onun için yazılan kasidelerdi.

Bu kaynakların büyük bir kısmını İstanbul’un Çağrısı sayfasında yayınladık.

İstanbul geçmişten günümüze herkesi büyülemişti. Hristiyan hacılardan Müslüman seyyahlara, Prokopus’tan Tursun Bey’e satırlarından hayranlık akıyor, güzelliğini tarifte aciz kalıyorlardı.  

Aslını isterseniz bir roman için muhteşem bir malzemeydi İstanbul’un fethi. Fatihin tutkusunu, Konstantin’in kaygısını, şehrin içinde mahsur hemşehrilerimin yüreklerinin titreyişini hissedebiliyordumTopların gümbürtüsü, kılıçların şakırtısı ve şehri saran binlerce asker… Evinizi, hayatınızı kaybetmek, esir ve sürgün olmak…  Karşı kıyıda; Üsküdar’da oturan sık sık karşılaştığınız alışveriş yaptığınız insanlarla şimdi savaşmak.  Bizans tarafındaysanız kaybedeceğinizi biliyorsunuz ama bu şehir başka bir şehir değil. Meryem’in şehri. Bir yandan da kuvvetli bir inanış var. Cenabı hak Meryem’in şehrini korur.

 Tabii ki önce yazılanlardan biraz farklı olmalı, hikâyenin derdi sadece suru aşmak; duvar yıkmak olmamalıydıZeminin o günkü anlayış ve hayat üzerine bir kurgu olmasını istiyordumDevşirmeler/ yeniçeriler müthiş bir faktördü. Bir yeniçeriye bana hikayeni anlat dedim, müthiş bir hikâye anlattı bana. Bir yandan yazarken bir yandan durmaksızın araştırıyordum. Bu araştırmalara kumaşlar, çiniler, minyatürler de dahildi. Minyatürlerde günlük hayata, savaş sathına müthiş ait detaylar vardı.

 Mesela Fatih dönemi sanatını araştırırken şunu keşfettim. Sarayların meşhur rengi güvez İstanbul’un fethinden sonra neşv-ü nema ediyordu sanatımızda.  Sanki Roma’nın moru (erguvan) ile Osmanlı’nın alı birleşmiş de mora bakar kırmızı; güvezi yapmışlardı. Bunu keşfettiğimde Fatih’in Baş nakkaşı bir roman kahramanı olarak hikâyeye girdi. Ve tabii Sultan da iki medeniyetin temsili olacak yeni bir renk bulmasını emretti Baş Nakkaş’ına.

Bu süreçte mükemmellik kaygım olmasa Fatih dönemine ait bir seri kitap herhalde çıkardı. Tabii ki efsaneye dönüşen bir adamın röntgenini çektim diyemiyorum ama ona yaklaştığımı düşünüyorum ki zaten Sultan Mehmed’ i Fatih yapan süreç bundan sonra başlıyor.

Konstantiniyye birçokları için bir şehirden daha fazlasıydı. Doğu ile Batının buluştuğu noktaydı. Bütün yolların kendisine çıktığı liman şehri, dünyanın antreposu.

Büyük Konstantin M. 330 da şehri Roma’nın yeni başkenti yaptığında ise artık dünyanın gözdesiydi; Şehri bir gül demeti gibi yeniden imar etmiş Hristiyanlığın başkenti yapıp Meryem’e adamıştı.

Ve İslam ile birlikte Meryem’in şehri Hz.  Peygamber’e müjdelenmiş, bu müjde ile müslümanlar gözlerini Konstatiniyye’ye çevirmişti.  Peygamber buyruğu La ilahe illallah deyin; İran, Bizans sizin olacak” idi.

Artık Müslümanlar duvarları kerpiçle örülmüş, hurma dalları ile örtülmüş mescitlerde ve evlerde, Ayasofya’ya sahip olup yerleri, yolları bile mermer döşeli Konstantiniyye’yi fethetmeyi hayal ediyorlardı

 Ve sonra da Türklerin Kızıl Elma’sı olmuştu Konstantinapol/ Konstantiniyye.

Bugünden bakıldığında ise Peygamberin mesajının/ müjdesinin gerçekleştiğini görmek hakikaten heyecan vericiydi. Tabii bu durumda Hz. Peygamberin kıymetli hadislerini araştırmak gerekti. Hadis sahihti. Araştırdıkça konu açılıyordu. Hz.  Peygamber çağdaşı Roma İmparatoru Heraklius’a birden fazla İslama davet mektubu göndermişti.

Birden hikâye bir çağrıya dönüştü. Tarihi kaynakların aktardığına göre Heraklius, kutlu mektuba hürmet etmiş, göğsünde tutmuştu. Bu noktada kutlu mektup romanın kilit noktası oldu. Ve kurmaca devreye girdi.  

 Romanı yazıp bitirdikten sonra bugün konuşmak kolay ama gerçekten de kalbim çırpınıyordu. Altından kalkamamaktan korkuyordum; bir yandan yabancısı olduğunuz bir dünya, bir yandan kaynakların üzerinizde (savaşölüm) üzerinizde yaptığı yıkıcı etki ile de baş etmeniz gerekiyordu.

 *Okumalarınızda dönemin toplumsal yaşamında sizi etkileyen herhangi bir olayla karşılaştınız mı?  

Çok ilginç şeyler var tabii.  Zira tarihin kendisi başlıbaşına bir olaylar dizimi. Ama en çok ilgimi çeken duya duya artık yadsıdığımız birlikte yaşama kültürü, din ve vicdan hürriyeti. Ve gerçek anlamda karşıdakine saygı!

 Osmanlı devleti, “birlikte yaşamak” şahikası. Bilhassa saraylar, yönetici zümre Birleşmiş milletler numunesi gibi…

Geleceğin Fatih’i böyle çok dilli, çok dinli, çok renkli bir ortamda büyümüştü. Mesela müteferrikalar denen bir gurup var. Bunlar Osmanlı’ya bağlı Vasal devletlerin prensleri veya komşu beyliklerin beyzadeleri. Bazıları zoraki misafir olan rehin prensler.  Bunlar sefer esnasında Sultanla at süren, ava çıkan satranç arkadaşları. Şehzadelerin ders, oyun arkadaşları. Osmanlı devletinde yetiştiriliyor, dil öğreniyorlar ve kendi ülkelerinde yönetime getiriliyorlar. Kazıklı Woyvoda bunlardan biri

 Fatih’in üvey annesi Prenses Mara’nın maiyetinde keşişleri ve ibadet ettiği şapeli var. Mara bir Sırp Prensesi olmakla birlikte anne tarafından Trabzon Rum İmparatoru Kommes’ların kızı. Daha sonra Fatih zamanında Balkan ve Avrupa siyasetinde çok etkili, Fatih’in gözü kulağı. Patrikhanede görev alacak patrik onun onayı ile atanıyor v.s.

Bu okumalarda gördüğüm devşirmelerin ise her biri başlı başına bir hikâye.  Mesela Kanuni döneminde 14 yaşında esir alınmış ve Kaptan-ı Deryalığa kadar yükselmiş Ciğalızade Sinan Paşa.

Paşa’nın 56 yaşında iken, kırk küsur sene sonra İtalya açıklarında bir gemide annesi ile kısacık bir kavuşması buluşması var.

Sarıklar kaftanlar içinde Kanuni’nin Kaptan-ı Deryası; bir Osmanlı Paşası, farbalalar, danteller ve göz yaşları içinde İtalyan bir anneBu sahne beni üç gün göz yaşı ile ağlattı. Sinan Paşa babası ile esir alınmış, babası dönmüş ve muhtemelen oğlunu gönüllü bırakmıştı. Çünkü çarpışırken şiddetli, sulh içinde iken harikayız.

Bir yeniçeri,Türkler kimdir bunları nasıl yenersiniz’ diye hazırladığı raporda şöyle söylüyor: “Herkes mal toplar, Türkler adam toplar. Nehir denize nasıl karışıyor ve kayboluyorsa milletler Türklere böyle karışıyor, kayboluyorlar.”

 Mesela bir ismin önünde “sarı” sıfatı varsa bu genellikle sonradanTürk” olmuş, bir devşirmedir. Bu da yakaladığım çok hoş bir ayrıntıydı.

 Sosyal hayata dönersek, dönemi en kanlı canlı resmeden Cem Sultan’ın emri ile toplanan Sarı Saltık Menkıbeleriydi. Kültür tarihi açısından bulunmaz bir hazine Saltukname. Bilirsiniz neyi anlatırsanız anlatın, bu sizin ve zamanınızın bakış açısıdır. Osmanlıların dünya görüşleri, yaşayışları dünya bilişleri var burada. Dünyayı çok yakından takip ediyorlar, dünya ile müthiş irtibatlılar. Amazonlara, “Kız Han illeri “ne bile gidiyor Sarı Saltık.

 Yüzme bilmeyen roman kahramanlarımın kendilerini surlardan suya atarken bellerine bağladıkları su kabakları, deri tulumlar hep Saltukname’den yakaladıklarım.

 Bütün bu okumalardan sonra geriye dönüp baktığımda bu coğrafyada, Diyarı Rum’da kutlu bir hikâye, ilahi bir kurgu gördüm. Osmanlı, Mevlanaların, Yunusların, İbni Arabilerin, Konevilerin, buluştuğu kutlu bir vaktin meyvesiydi.

 Menkıbe diye okuduğumuz Diyarı Rum’a götüren kandillerin gerçek olduğunu gördüm. Önemli bir kaynakta bir mutasavvıf şöyle diyordu:

“Ben de bu topraklara Diyarı Rum’u gösteren o kandilin ışığında geldim.

 Ümit ederim ki günün birinde “hiç kimse” olan isimsiz bir dervişi yazabilirim. Bu dervişler taşlık arazileri temizliyor, toprağı İslam yurdu kılıyorlar; müslim, gayri müslim demeden gelene geçene hizmet ediyorlar, gönülleri fethediyorlar. İbni Battuta dünyada bir Pekin’de bir de Türkler ‘de böyle hizmet gönüllüleri gördüğünü söylüyor.

Bana çok ilginç gelen bir şey de ölümü hakikaten bir yeni bir hayata geçiş olarak idrak etmeleri, ahirete yakinen inanmaları… Ölümü yiğitçe göğüslemek bir onur meselesiydi onlar için.

 *İstanbul fethi ile ilgili bizim anlatılarımız, filmlerimiz genelde İstanbul’u fethetmek üzerine. Fakat şunu kaçırıyoruz. Karşı tarafta da yüzyıllardır burada yaşayan bir topluluk var: Bizans. Biz Bizans’ı Öteki’leştirerek değerlendiriyoruz. Ne yazık ki günümüz Bizans eserlerine bakış açımız da bu şekilde. Siz romanınızda bunu aşmaya çalışmışsınız. Ötekileştirme konusunda ne söylersiniz, romanın başına oturmadan önce neler düşündünüz bu konu hakkında?  

İstanbul’un fethi neden kıymetliydi bunu sorduğumuzda nasıl düşünmemiz gerektiği meydana çıkıyor bana göre. Biz büyük bir kıymete, Roma’ya varis olduk.

 Ben ne zaman bir Bizans/ Roma eseri görsem PeygamberimizinRum’un kırmızı köşklerini görüyorum” hadisi şeriflerini hatırlarım. Onlar bana bir peygamber hatırası gibi gelir. Okşar severim o taşları. Büyük Konstantin’e karşı bir muhabbet sezerim.

Ve ben bu şehrin her gününü olduğu gibi dününü de seviyorum. Romalılar benim hemşehrilerim. Hemen hemen bütün imparatorlarını bilirim. Örneğin dünya tarihinden bir şey okuyorsam hemen bu tarihte kim vardı tahtta bizimkilerden, diye döner bakarım.

 Romanı çalışırken yaptığım okumalar, ilginç bir şekilde Romalıları işaret ediyordu. Bir gün bir kitapçıda beklerken elimi raftan bir kitaba uzattım. Ne olduğunu bilmiyordum, sadece beklemekten sıkıldığım için herhangi bir kitaba bakmak istemiştimVe o sırada Peygamber Efendimizin mektubunu bir roman unsuru olması hakkında tereddüde düşmüştüm. Kitabı açtığımda önüme gelen sayfada peygamberimizin Heraklius’a gönderdiği mektup anlatılıyordu. Bunun gibi birçok işaret beni Rum suresine yönlendirmişti.

 Rum Suresinde çok ince bir şey vardı. Rumların yani Ehl-i kitabın İranlı müşriklere karşı kazandığı zafer Hz. Peygamberin ve müminlerin kalplerini ferahtacak bir unsur olarak anlatılıyordu bu surede. Bu müthiş sarsıcı bir şeydi. Buradaki inceliğe dikkat çekmek isterim.

 Osmanlı ne ile anılıyor bugün? “Pax Ottomana,” Ama bu aslında İslam hukuna dayanıyor Osmanlı Barışı dediğiniz şey. Bizans eserlerinden bu denli rahatsız olanların Hz. Ömer’in Kudüs Patriği ile olan diyaloğunu hatırlamaları gerek.  

*İstanbul romanınınız kahramanları arasında yer alıyor. İstanbul gibi bir şehri roman kahramanı yapmak, kaleminizde bir korku unsuru oluşturdu mu?

Mekânın ruhuna inanan biri olarak beni bu hikâyeyi anlatmaya kuvvetle iten nedenlerden biriydi bu.  Kendisi için onca can verilirken toprağı kanla yoğrulurken acaba İstanbul ne düşünüyordu?  

Bu sırada İstanbul acaba kimin tarafındaydı kalbi kimden yanaydı diye düşünüyordum. Sanırım bu düşünce onun kendi hikayesininin anlatıcısı ve bir karakteri olmasında etken oldu

 Hristiyanlığın ilk başkenti olan ve Meryem’e adanan şehir, Sultan Mehmed 21 yaşının bütün tutkusu ve İslam Başkenti vaadi ile tekbirlerle yeni bir solukla kapılarına dayandığında ne hissediyordu?  Galiba bundan korkmadım ama ne kadar konusacak ne kadar yansıtacak bu bir sorun oluşturdu. Sadece şehir konuşsa bu bir destan, epik bir şey olacaktı. Oysa ben ayağı yere sağlam basan bir hikâye istiyordumBu nedenlerle de fantastik öğeleri olabildiğince az kullandım.

 *İstanbul’un fethini anlatan bir romanda sonucu belli olan bir hikâye, “İstanbul Çağrısı. Fakat hem kurgu hem de dil başarısı ön plana çıkıyor burada. Okur, merak ederek okuyor. Romanınızın kurgu ve dili hakkında ne söylersiniz?

 Teşekkür ederim. Bunun sancısını çekmenin karşılığında Allah’ın lütfu diyelim.  Zira başlangıçta ki handikapların biriydi bu; sonu belli bir hikâye.

*Fetih sürecinde romanınızda Osmanlı tarafında Şeyhler ve Bizans tarafında Ruhbanlar var. İstanbul bir anlamda din üzerine inşa edilmiş bir şehir. Haliyle bu dinlerin gölgesi romanınıza nüfuz etmiş. Sizce dinin gölgesi olmasaydı nasıl İstanbul içinde yaşıyor olurduk?

Evet zamanın dili bu. Din adamları İmparatordan, Sultandan bile güçlüler diyebiliriz. Zaten Sultan da İmparator da ikisi de Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak kabul ediliyor.

İnsan yazarken düşünüyor, bir roman ne kadar dindar olmalı?

Cevabınız şu, hayat kadar…

Kaldı ki ben zaten Müslüman zihnin tasavvuruyla bir şeyler üretiyorum. Bu doğal bir dışavurum. Dünyevi veya semavi, din temel bir sosyal olgu. Dindışılık bile bir inanç biçimi.

Ama şunu söyleyebilirim eğer dinin gölgesi olmasaydı bugün İstanbul silueti dediğimiz siluetden yoksun; kubbelerin, minarelerin belirlediği Ayasofya’nın, Sultanahmet’in olmadığı bir İstanbul’da yaşıyor olurduk.  Daha  kavgasız daha hoş görülü bir hayat yaşıyor olurduk, hiç sanmıyorum.

Frankenstein Yaşıyor!

Kökleri Golem, Homunkulus mitlerine Geothe’nin Faust’una uzanan Shelley’nin hikâyesi tiyatro, sinema ve çizgi romanları beslemeye devam ediyor. Diğer yandan günümüzün romancıları canavarın çeşitlemelerini yapmaktan geri durmuyorlar. Shelley’nin yaratığı bambaşka kültürlerde hortlayıp duruyor. Bu yazıda canavarın Bağdat ve İskoçya’daki iki çeşitlemesine göz atacağız.

 

 Güncellenen Cosmos belgeselinin üçüncü bölümünde astrofizikçi Neil Degrasse Tyson kendinden emin iyimser bilim adamı tonuyla konuşuyor: “Newton’ın Principa Mathematica’sı bizi başka bir bakımdan da özgürleştirdi. Kuyruklu yıldızların gelişini ve gidişini gözeten doğa kanunlarını bularak göklerin gazabıyla korkularımız arasındaki köklü bağları da koparmış oldu.” Gerçekten öyle mi oldu? H. P. Lovecraft’ın huzursuz hayal gücünden türeyen canavarlar Tyson’ın söylediklerine kuşkulu bir gölge düşürüyor. Modern korku edebiyatının en önemli öncülerinden olan Lovecraft sıkı bir astronomi okuruydu. Newton’ın sınırlarını sonsuza açtığı evrenin gizemlerini kurcalayarak akıl donduran kozmik dehşetler hayal etti. Aydınlanmanın ideallerinden biri insanı korkularından kurtarmaktı. Fakat daha fazlasını bilmek insanoğlunun yeni korkular icat etmesini engellemedi. Tam aksine bilim ve teknolojinin baş döndürücü gelişmeler kaydettiği Sanayi Devrimi’nden sonra sırayla Mary Shelley, Bram Stoker, Robert Louis Stevenson öcülerini dünyaya saldılar. Goya meşhur gravüründe ‘Aklın uykusu canavarlar doğurur.’ demişti. Doğru ama başka bir gerçeği de gözden kaçırmamalı: Akıl uyanıkken bilinç dışı da boş durmuyor. Frankenstein’ın canavarı, Drakula, Hyde ‘uygarlığın huzursuzluğu’nun karabasanları olarak popüler kültürün her alanında kol geziyorlar. Bu yazıya misafir edeceğimiz Frankenstein’ı Mary Shelley yirmili yaşlarında kaleme alıyor. Shelley’nin yakınlarda bir sinema filmine de dönüşen çalkantılı hayatı, onun beslendiği kaynakları da gösteriyor. Meraklısına havale ederek romana geçelim.

Kumaşında bilim, siyaset, romantizm, zengin edebi atıflar olan bu roman, günümüze dek defalarca yorumlanıyor. Psikanalitik çözümlemeler bir yana (ki hikâye Shelley’nin biyografisi ile birlikte bu tür çözümlemelere de çok müsait) bilim kurgunun öncüsü olarak teknolojinin ön görülemez dehşetlerine dair bir kehanet, insanla yaratıcısı arasındaki fırtınalı ilişkiye dair sorgulatıcı teolojik bir tartışma (John Milton’ın Kayıp Cennet’ini okumadan Shelley’in romanına ne kadar nüfuz edilebilir ki)… Hatta romanı politik bir alegori olarak yorumlayanlar da var. Kimileri onu Fransız devriminin metaforu saydılar ki Nazizm, Faşizm gibi canavar ideolojilere dair bir erken uyarı olarak da okumak mümkün romanı.  Mesela Frank Moretti, canavarı, burjuvazinin denetleyemediği proletaryaya benzetir (bakınız Murat Belge, Frankenstein ön sözü, İletişim Yayınları). Bunu Marks’ın vampir sermaye yorumunun yanına iliştirebilirsiniz.

Kökleri Golem, Homunkulus mitlerine Geothe’nin Faust’una uzanan Shelley’nin hikâyesi tiyatro, sinema ve çizgi romanları beslemeye devam ediyor. Diğer yandan günümüzün romancıları canavarın çeşitlemelerini yapmaktan geri durmuyorlar. Shelley’nin yaratığı bambaşka kültürlerde hortlayıp duruyor. Bu yazıda canavarın Bağdat ve İskoçya’daki iki çeşitlemesine göz atacağız.

Frankenstein’ın Bağdat’ta Ne İşi Var?

ABD Irak’ı işgal ettiğinde durumu Frankenstein metaforunu kullanarak açıklamaya çalışanlar olmuştu. Micheal Moore ve Carlos Fuentes, ABD’nin Saddam gibi canavarlar yarattığını, onları şımarttığını ve sonra ortadan kaldırmaya çalıştığını söylüyorlardı. Iraklı yazar Ahmed Saadavi, ABD işgali altındaki Irak’ta işgalin ve kaosun yarattığı intikamcı bir ucubeyi anlatıyor. Hikâye bir patlamayla açılıyor. Bombalı araçlar, terör, tedirginlik, parçalanan bir şehir, dağılan aileler… Bütün bunların ortasında eskici Hadi topladığı ceset parçalarını birbirine dikerek bilmeden canavarın kalıbını hazırlayacaktır. Kahvehanede dinleyenlere hikâyeler uydurup anlatan Hadi, ceset parçalarını da birbirine uyduracaktır. Kendisine bunu niye yaptığı sorulduğunda ‘Bir çöpe dönüşmesin diye. Diğer ölüler gibi saygı görsün, onlar gibi toprağa defnedilsin diye.’ cevabını verecektir. Saadavi, romanın çıkış noktasını bizzat yaşadığı bir tecrübeye bağlar (bakınız http://www.sabitfikir.com/dosyalar/edebiyat-ruhu-ve-hafizayi-korur-0). Hadi’nin topladığı ceset bombalı saldırıda ölen masum bir güvenlik görevlisinin ruhu içine girince canlanır. Binbir Gece, modern Arap bilimkurgu ve fantastik edebiyatı için vaz geçilmez referans kaynağıdır (Shelley’nin Binbir Gece’ye atıf yaptığını hatta romanın hikâye içinde hikâye tekniğinin de Binbir Gece’yi andırdığını söyleyelim). Askeri istihbarat birimleri bile büyücü ve kahinlere baş vurur. Binbir Gece masallarının görkemi savaşla çehresi bozulmuş Bağdat’ın kaotik dehşetine karışır. Canlanan ceset eski hesapların peşine düşer. Her bir parçasının intikamı için cinayetler işler. Ama canavar, bir kahraman değildir. İntikamı alınan parçalar işlevini yitirip düştükçe yaratık kendine yeni kurbanlar arayacak ve suçluyla masumu ayırt etmeyecektir. Herkes hem kurban hem suçludur bu hikâyede.

Güzel Canavar

Alasdair Gray’in Zavallılar romanı hınzır bir Frankenstein çeşitlemesi, üç katmanlı Munzur bir üst kurmaca. Aslında biz Alasdair Gray’in editörlüğünü yaptığı, ön sözünü yazarak eleştirel ve tarihsel notlarla zenginleştirdiği bir kitabı okuyoruz. Bu kitap, Michael Donnelly’nin yetmişli yıllarda Glasgow’daki kentsel dönüşüm sırasında çöpten ve yok olmaktan kurtardığı Dr. Archibald’ın yazdığı Bir İskoç Hükümet Tabibinin Eski Yaşamından Sahneler. Bu kitaptaki hikâyede Dr. Godwin Baxter’la ve onun yarattığı güzel canavar Bella ile tanışacağız. Bella kimsenin canına kıymıyor. Öyleyse Bella’ya neden canavar diyoruz? Romandaki erkeklerden biri bu güzel kadına ‘Sen dünyayı dehşet verici buldun Bell, çünkü sen ona uydurulmak için gerekli bir eğitimle çarpıtılmadın.’ diyecektir. Bella, erkeklerin biçim verdikleri bir dünyada onların ezberlerini bozan muhalif bir melektir. Cinsellik, siyaset, militarizm… İnsanlığı mutsuz eden ve onu yıkıma sürükleyen her şeye itiraz edecektir. Karşısına çıkan bütün erkeklerde dünyanın mevcut çirkin yüzlerinden birini görür: Emperyalist, sinik, asker… Bella, önceki hayatında intihar etmiş ve Dr. Godwin tarafından yeniden yaratıldığında hafızası sıfırlanmıştır. Unuttuğu kocası ve babası geri döndüğünde acı gerçeklerle yüzleşmek ve hesaplaşmak zorunda kalacaktır. Biz okurlar da hikâyenin en çirkin canavarları ile karşılaşırız. Fakat roman burada bitmez. Dr. Archibald’ın eşi Dr. Victoria’nın kitaptaki hikâyeyi tashih eden mektubu işin rengini değiştirir. Dr. Archi’nin anlattıklarını ikircikli hale getirir. Hangi hikâye doğrudur? Bu üst kurmaca oyun, erkeğin hayalinde yarattığı özgür kadın imajının taşlaması olarak da okunabilir mi?

Edebiyatın Canavarı Olarak Roman

Mary Shelly, Frankenstein ya da Modern Prometheus adını vermişti romanına. Promete, tanrılardan ateşi çalıp insanlara verdiği için korkunç bir cezaya çarptırılıyordu. Dr. Frankenstein da (lütfen karıştırmayalım, canavarın bir adı yok Frankenstein onun yaratıcısının adı) Tanrıya öykünüp bir canlı yaratmaya kalktığı için azaba duçar oluyor. İnsanoğlu kendi yarattığı canavarlarla boğuşmaya Shelly’nin metaforu da işlemeye devam ediyor. Ütopik cennetlerimizin içine gizlenen distopik cehennemleri gösteriyor Shelly’nin canavarı.   

Bütün bu güvenilmez anlatıcılar, mektuplar, şehir efsaneleri cüretkâr hatta canavarca bir iddiaya da kışkırtıyor insanı: Roman edebiyatın canavarıdır. Richard Kearney, “Yabancılar, tanrılar ve canavarlar, bizleri uçurumun kıyısına kadar getiren aşırılık deneyimlerini simgeler. Yerleşik kategorilerimizi çökertip yeniden düşünmemiz için kışkırtırlar bizi.” diyor. Biz, romanları da canavarların yanına ekleyemez miyiz? Kafa karıştıran çok sesliliği, azman mimarisi, bütün edebi türlerin karması oluşuyla ve ele avuca sığmazlığıyla roman edebiyatın canavarı sayılamaz mı?

Modern Promete bizzat romancının kendisi değil midir?

İki Yağmur Arasında

Oysa başın payandası, yüreğin ücrasına kaydettiği, kendini masum kılan, hatırladıkça hissiyatını güçlendiren, uğruna serden geçmeyi mazur sayan, varlık nedeni ve olmazsa olmazı olduğunu varsaydığı sevdikleri, değer verdikleridir.

 

 Unutulduğunu unutan adam, bir gün sükûnetin hakim olduğu coğrafyaya arzı endam etme ihtiyacı duydu. Varlığını, cümle mahlûkatın tanıklığına sunduğunu umursamadan, yerin sert, havanın ayaz, ışığın mat oluşuna ve ayaklarındaki prangalara aldırmadan yürümeye başladı. YÜRÜMEK, VAR OLDUĞUNUN FARKINDA OLMAKTIR.

Toprak zemin, yaylanarak attığı her adımla, rüzgârın engellemesine rağmen omuzlarının üzerindeki ağırlığı taşıdığını sanki titreşimiyle hissettiriyordu.  İstikametini baştan belirlemeden, kendiliğinden, yönünü oksijeni yoğun soluyacağı hava koridoruna çevirmişti.  Bir kez yola çıktın mı ayaklar toprakla bütünleşeceği güzergâhı buluncaya kadar yalpalar, dengeyi koruyarak yol ile bütünleşmesi biraz zaman alır. Yürümek, bedenin tekdüze- yeknesak- hareketleri gibi görünse de göreceli bir matematiği vardır.  Söz gelimi beyin, adım atarken, göz ve ayaklara, kollara farklı komutlar verir ki, beden, ışığa, ısıya ve zemindeki engebeye göre vaziyet alsın, dengeyi korusun,  ellerin ve kolların havada belirli bir düzen içerisindeki salınma hareketleri kalbin temposuna eşlik etsin ki serazat olsun. Her adımda kimyası farklı havayı soluyarak akciğerlerine görevini hatırlatsın. Adımların biteviye tempo ile sürmesi divan edebiyatındaki aruz vezni “failatün failatün ölçüsünde ve yolculuğu keyifli kılan ahengi tutturmasıyla zaman olağan bir halde aksın.

Unutulduğunu unutan adamın zihninden bu cümleler geçerken şöyle bir durdu ve yürümenin matematiğine takılan iç sesinin fısıltıyla sorduğu soruya sesli cevap verdi; Ama sevdanın matematiği simetrik değil ki? Aşk, hiyeroglif yazısı gibi geometriden de azadedir. Bizi büyüleyerek kuşatan bir siluetin peşinden gitmek gibi.  Kendine anlattığı tarifler bilinç akışı kıvamında akarken yürümeye devam ediyordu.  Aşk gibi yürümek de bilincin disiplini dışında bir eylemdir.  Öğrenilmiş ve dillendirilen bir zorunluluk değildir yürüme isteği.

 

İnsan, içgüdüsel olarak uyarılır beyin tarafından.  Ve beden bu komuta baştan itiraz etse de zihni sıra dışı çalışan insanlar, içinde yaşadıkları çevrede, mizaçlarına aykırı ve boğucu ufûnet dayanılmaz bir hâl aldığında bedenlerinin özgürlüğü kısıtlanıyor duygusunu sorgulamaya başlarlar. Sorgulamanın ilk durağı-eşiği-özgürlüğe, yani harekete, devinime ayarlı bedenin, aykırı koşullarda zorlanmasıyla, hafakanların basması ve boğulma hissinin galip gelmesidir. Bu galibiyetin tercümesi; beden başı taşıyamaz hale gelmiştir. Birbirlerine hasım gibi davranmaya başlamışlardır.  Başın arzu ve isteklerine beden adeta mazeret üretir, riskten kaçınır, kolay ve hemen gerçekleşecek kestirme yolları önceler. Hareketlerini tasarruf konumuna düşürür. Miskinliği olağanlaştırır. Adeta tembelliğe methiye yazar.  Çünkü anatomik olarak yapılan görev taksiminde beden başa yaslanmış ve kendini onun talimatlarına bırakma, salıverme rahatlığını kullanacak şekilde kurgulanmıştır.  Oysa başın payandası, yüreğin ücrasına kaydettiği, kendini masum kılan, hatırladıkça hissiyatını güçlendiren, uğruna serden geçmeyi mazur sayan, varlık nedeni ve olmazsa olmazı olduğunu varsaydığı sevdikleri, değer verdikleridir.  Başlangıçta, başın sevdiği ve değer verdiği ne varsa hayatın bütünlüğünü koruyarak sağlıklı olarak sürdürme zorunluluğu bir anlamda kaderidir.

Aklımızdan geçen düşüncelerin ete kemiğe bürünerek hayata yansıması ancak sağlam bir vücutla olur. O yüzden,  ayakları yere sağlam basan bir baş ile tutunur ve dengede durur insan.

İnsan kaderine yürür.

Unutulduğunu unutan adam, yürürken aklına gelen bu düşüncelerin kendisini dış dünyadan soyutladığını fark ettiğinde, varlığını insan suretinde gösteren baş hakkında binlerce yıldır yazılan şiirlerin, hikâye ve romanların, omuzlarında taşıdıkları, kendilerini insan suretinde gösteren cevherin farkında olamayan milyonların dramını anlatmakta yetersiz kaldığına hükmetti.  Yeryüzünde yaşamak bir sanattı, ancak insan bu sanatı özgür bir baş ve bedenle yürüyerek tefekkür edebilirdi. Doğru konumlandırabilirdi.

İstikametini doğrulturken  “Baş bedenin tacıdır, tacını yere düşürme ey insan” diye bir cümle istem dışı dökülüverdi dudaklarından.  Evet, her insan yeryüzüne tacı ile gelir. Ömür dediğimiz süreç, tacını koruma ve dünyayı tacı ile terk etme mücadelesi ile anlam kazanır.  Bu yüzden, sevdiklerinin bellekten çıkıp, sevimli halleriyle muhayyileyi kuşatması ancak içinde bulunulan ortamın neden olduğu çeldiricileri silkip atması ile mümkün olabilir. Ayaklarını sürüyen çeldiricilerle yüzleşme, kendine kalma, büyük harfle düşünme ve nihayetinde “Yürümek tacını koruma eylemidir aynı zamanda.”  diyerek yürümeye devam etti.

Münzevilik veya Yabanlık

Feridun Andaç’ın yayına hazırladığı “Sürgün Edebiyatı, Edebiyat Sürgünleri” kitabı Kasım 1996 yılında yayınlanmış. Üzerinden nerdeyse 23 yıl geçmiş. Şimdilerde sadece bu coğrafyada değil dünyanın pek çok yerinde insanlar yer değiştiriyorlar. Sosyal, ekonomik, coğrafi ve siyasi koşullar bu yer değiştirmelerin başlıca nedenleri arasında. Zorunlu ya da gönüllü her ne koşulda olursa olsun gitmek bir şekilde gitmek. Göç ve sürgün kelimeleri ise bu gitmek kelimesinin yükünden çok daha fazlasını taşıyorlar sırtlarında. Gidenlerin ve kalanların sırtında ise külçe halinde bir yalnızlık var.

Bu dosya için bir zamanlar gitmek zorunda kalan, son bir kaç yıl içerisinde mecburi ya da gönüllü bir şekilde yurtdışında yaşamak zorunda kalan yazarlara ulaşmaya çalıştık. Bunlardan biri elbette yukarıda bahsettiğim kitabı vakti zamanında yayına hazırlayan Feridun Andaç oldu.

 Andaç ile “Sürgün Edebiyatı, Edebiyat Sürgünleri” kitabını hem de “sürgün” ve “göç” kelimeleri arasındaki farklılığı konuştuk.

 

 “Sürgün Edebiyatı, Edebiyat Sürgünleri” kitabınızın kapağında yer alan, Heinrich Mann’ın “Sürgünün yapabileceği şey, gerçeği ve ilişkileri dile getirmektir. O, suskunlaşan halkının sesidir, bütün dünya önünde böyle olmakla görevlidir” sözleri büyük ölçüde edebiyatın da tanımı gibi düşünülebilir mi? Bir yazarın “sürgün” olması şart mıdır? 

Sürgünlüğü yaratan koşulların gücüdür. Yani bir varoluş sorunudur her şeyden önce. Gitmeyi, yola çıkmayı, sürülmeyi içerdiğine göre; ötede bir başkaldırı, itiraz vardır. Özü  ise muhalif olma hali/durumudur. Bunu zaman zaman “siyasi sürgün” diye de tanımlarız. Ama bugün bunun da sınırları genişlemiştir. Bu da neyi çağrıştırır, ya da anlatır; siyasi bir erkin/yönetimin karşısında olma, yaşama/düşünme/yaratma alanının daralması anlamına gelir… Bu sürüklenişin sizi taşıdığı yer yaban bir yerdir. Yersiz yurtsuzluğunuzun tanımını içerir her açıdan. Yazan/düşünen/yaratan biriyseniz geçmişle tek bağınız dille ilişkinizdir. Ama yeni kuracağınız edebiyat kaçınılmaz olarak bu sürgünlük durumunuzun gerçekliğini içerecektir. Sürgünün bunu yadsıyarak kendini yeniden dille/yazıda var etmesi güçtür. Bir yanda kendi gerçekliğiniz öte yanda da sürgünlüğün karşılaştığı/yaşadığı her şey… Sürgünde yazmak sürgünü yazmaktır kaçınılmaz biçimde. Bu dile geliş/getiriş zorunluluktur bir bakıma da. Çünkü varoluş sorunu, hayata tutunma biçimindir sürgünün sürgünde yazması. Kendinden yola çıkarken dönüş imgeleri başka sürgünlerin gerçekliğine de varmaktır. Yani yeni bir “ithaka”yı yaratmak. Bu anlamda dünya edebiyatındaki çağdaş sürgünleri yeniden düşünmek gerektiği kanısındayım.

Bunca yıl sonra dönüp baktığınızda kitabınızda eksik kalan yönler… veya bugün yeniden böyle bir derleme çalışması yapacak olsanız, muhakkak olmasını isteyeceğiniz isimler nelerdir? 

Kuşkusuz var. Öyle ki, sürgünlük her çağda/dönemde yeniden yeniden farklı biçimlerle yaşanır yeryüzünde. Örneğin kendi yurdunda sürgün olmak, o içsürgünlük bir metafor gibi görülse de; bazen bunu “münzevilik” veya “yabanlık” gibi algılasak da gene ülkenin siyasi/ekonomik durumuyla açıklanabilecek sürgün biçimi… Buna başlı başına yer açılabilecek bir kitap bile kurulabilir. Biraz önce imlediğim gibi… Latin Amerika edebiyatı başta olmak üzere birçok ülkenin toplumsal gerçekliği sürgün edebiyatını bugün başka bir boyuta taşımıştır. Örneğin; Cortazar’ın sürgünlüğü ile Orta Avrupalı Milan Kundera’nın sürgünlüğü kesişir de ayrışır da. Tıpkı Nâzım Hikmet ile Demir Özlü’nünki gibi… Yani sürgün hem kendisini/kendi gibi olanları hem de ülkesinin ve çağının gerçekliğini yansıtır yazıp ettikleriyle. Bu da “isyan” ötesi bir duygunun dile geliş biçimidir. Yazarak dönemediği yurduna varıştır. İşte bunu anlatan sürgünleri almak isterim öylesi bir kitaba: Zweig, İvan Bunin, Cortazar, Milan Kundera; Juan Goytisolo, Infante, Benjamin, Adorno…

Size göre sürgünlük bir süreç midir? Geri dönmek mümkün müdür? 

Sürgün dönüş umudunu içinde filizlendirse de, asılda dönüşsüzlüktür. Dönememektir. Bu özlemi içinde beslemektir. Bu özlemi içinde besleyen birçok arkadaşım oldu. Dönüş kapıları açıldığında da artık yurtsuzluğu benimseyenler için dönüşün bir anlamı kalmamıştı. Çünkü ne kendileri gittikleri gibi kalmıştı, ne de artlarında bıraktıkları… Aradaki uçurumu görüp dönenler oldu, hiç gelmeyenler de. Gene bunu edebiyatın bir “zengin”liği olarak görmek gerekir. Geçenlerde İzmir’de bir toplantıda Demir Özlü’yü/anlatı dünyasını dile getirirken bunun altını çizdim; gittiği için edebiyatımıza yeni bir bakış/biçim getirebildi. Elbette ki  bireysel trajedi başka bir durum, kolay almayan bir yaşam…

“Sürgün” ve “Göç” kavramları arasındaki fark(lar)ı siz nasıl değerlendiriyorsunuz? 

 Elbette ki ikisi apayrı anlam/içerik taşır. Biriyle diğerini açıklayamazsınız. Göç ile göçmenlik de farklıdır. Göçmen her an dönüş umudunu taşır. Göç eden ise artık başka bir yerde yurt edinmeyi hayal eder, kökleşmeyi öne alır, bazen kurabilir de bunu. Oysa sürgün yapayalnız, yersiz yurtsuzdur, bir bakıma yurdunu kaybedendir. Göç, göçmenlik insanlığın tarihinin varoluşunda olan bir olgu. Ki, Anadolu bunun her biçimini yaşamıştır, hâlâ da yaşamaktadır. İş/çi göçü, doğal felaket göçü, savaş/depremle gelen zorunlu göç… Bunların her biri ülke gerçeğinin toplumsal durumuyla ilgilidir. İç göçle birlikte ülkeden ülkeye göçler günümüzün en temel sorunsalı artık. Sürgün bir ülkenin iç sorunsalı olarak görülse de, göç/göçmenlik/mültecilik artık tüm insanlığın/ülkelerin sorununa dönüşmüştür bugün.

 Bu bağlamda hafıza ve edebiyat ilişkisi hakkında ne söylemek istersiniz?

Sürgünlük açısından bakarsak eğer, gittiği yerde var olabilmek için zihninde yarattığı hafıza mekânlarına, bellek uyanışlarına açık tutar kendini. Hatırlama ve nostalji…

Tarkovski’nin “Nostalgia” filmini hatırlayalım. Sürgünde olmak belleğe tutunarak yol almak imgesinden yola çıkmanın anlamlarını da anlatır bize. Sonra, bu alandaki önemli yapıtlardan birini hatırlayalım: Svetlana Boym’un “Nostaljinin Geleceği”… Hayatın sürdürülebilirliğini sürgünlükte yaşayabilmek için geçmişe tutunup, belleğe sarılmanın kaçınılmazlığını anlatır. Geleceksiz olan sürgün geçmişinden bir gelecek yaratır ister istemez. Çünkü koptuğu o kolektif hafızanın izlerini  taşır her daim. Bilinçte, bakışta, düşte (daha da çok), bellekte… Hatta hatta renkler, kokular ve tatlarda… Bütün bunlar kurulan/yazılan edebiyata yansır bir biçimde. Bugün Afrika edebiyatının da bu bağlamdaki metinlerini okumaya başladık. Ki, Sudanlı Tayep Salah’ın “Kuzeye Göç Mevsimi” bu anlamda ilk örneklerden biridir. Sonra Abdulrazak Gurnah’ın yapıtlarını anabiliriz; göç/sürgün kimlik ve yüzleşme öyküsünü dile getirmesi bu açıdan kayda değer niteliktedir.

Türkçe’nin ve dünya edebiyatının en iyi sürgün metinleri nelerdir sizce? Nedir onları diğerlerinden farklı kılan özellikler? 

Şu günlerde yeniden yayıma hazırladığım Demir Özlü’nün “İthaka’ya Yolculuk” anlatısını okuyorum notlar çıkararak. Bu alanda edebiyatımızda bir başyapıt. Öyle ki Özlü’nün sürgünlüğü farklı katmanları içerir: Başlangıçta içteki sürgünlüğün siyasi sürgünlüğe dönüşmesi, ama o içsürgün halinin yaşamda/yapıttaki sürekliliği… Kopuş ve bağlanış, hatırlayış ve unutuş, özlem ve kavuşma imgeleriyle donattığı anlatılarıyla bizleri yolculuklara çıkarmasından bunu anlıyoruz, bir de Özlü, bize, metinler arası sürgünlükleri de anlatır aslında. Bence Nâzım Hikmet’in sürgün dönemi şiirleri onun devrimci romantizmini en iyi anlatan şiirleridir. Salt özlemi anlatması değil, sürgün ruhunu sindirerek yeni bir söyleyiş biçimi geliştirmesi açısından da önemlidir.

Çok da başarılı sürgün metinlerimiz/anlatılarımız olduğunu söyleyemeyiz ne yazık ki. Çünkü aydınımızın bu konudaki kırılganlığı, gittiği yerde de durumunu içselleştirebilmesine bir engel. Yani buradaki gibi olma/yaşama hali. Bir Kundera, Cortazar vari; ya da Goytisolo gibi ülkesine itirazları olduğu için gidip edebiyatını bu söylem üzerine kurma durumu bizde yok ne yazık ki!

Edebiyatımızın, Mesaisini Meçhul Meşhurlara Teksif Etmiş Vefalı Yüzü

Edebiyat tarihimizde “vefa” kavramının içini tam anlamıyla dolduran çalışmalarıyla tanıdığımız, kendisinin ifadesiyle “mesaisini meçhul meşhurlara teksif etmiş”, gazeteci- yazar, şimdilerde güzide bir yayınevinin genel yayın yönetmeni Mehmet Nuri Yardım’la hem yaptığı çalışmalar hem edebiyatımızın geçmişini ve geleceğini konuştuk.

Mehmet Nuri Yardım, gazeteciliğe başladığı 1979 yılından beri üretmeye, üretmeye ve üretmeye devam ediyor. Gençler hedef kitlesi. Geleceğin inşasının, gençlerin inşasında gizli olduğuna inanan Mehmet Nuri yardım, birçok toplantılar, sempozyumlar ve seminerlerle gözbebeği gençlerin hem ellerinden hem yüreklerinden tutma gayret içinde, gerek çeşitli vakıf ve derneklerin çatısı altında gerek şahsi çabalarıyla çalışmalarına devam ediyor.

 

*Mehmet Bey 23 yıllık gazetecilik hayatından sonra zaten uzak olmadığınız edebiyat alanında birçok değerli eser verdiniz. Bu bağlamda Mehmet Nuri Yardım’ın edebiyat dünyasındaki misyonu nedir desek, bu misyonu nasıl tanımlarsınız?

-Doğrusu ben misyondan ziyade yaptıklarımı bir görev şuuru, bir vazife olarak telakki ediyorum. Yani edebiyatla insanlığa, kendi topraklarımıza, memleketimize hizmet edilebilir diye düşünüyorum. Bütün çalışmalarımı bu düşünceyle gerçekleştirmeye çalıştım. Tabii ki ilk olarak kitaplar var. Daha seksenli yıllarda yazmaya başlamıştım. Önce makaleler, denemeler, hikâyeler yazdım. Onlarla başladık, gazetelerde ilk önce onlar çıkmaya başladı. Sonra 1980 yılında Edebiyat Fakültesi’ni kazanıp da üniversiteye dahil olduğumuzda, çok kıymetli hocalarımız oldu. Bunlar dünya çapında değerli alimlerdi. Mesela Mehmet Kaplan, Muharrem Ergin, Abdülkadir Karahan, Faruk Murtaç, Ali Alparslan, Mehmed Çavuşoğlu hocalarımızdan ders almak nasip oldu. Bu çapta 30 civarında kıymetli hocalarımız oldu. Onlardan feyz almaya çalıştık, çok istifade ettik, bize yol yordam gösterdiler. Benim ilk kitabım üniversite yıllarındayken son sınıfa geçtiğimde hazırdı. Adı da Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hatıraları. Genelde okullarda ve edebiyat çevrelerinde bilinen ve okunan bir kitap. Özellikle edebiyat öğretmenleri tavsiye ediyorlar. Milli Eğitim Bakanlığı tavsiye etti. Bu kitapta yazarlarımızın çocukluk hatıralarını yazdım. Böyle bir çalışmaya ihtiyaç olduğunu gördüm. Reşat Nuri Güntekin gibi, Ziya Paşa gibi, Necip Fazıl gibi, Peyami Safa gibi birçok kıymetli şair ve edibin çocukluk anıları böylece bir araya gelmiş oldu. Tabii bunlar çocukların da büyüklerin de hoşuna gidecek metinlerdi. Bazılarını Osmanlı Türkçesi aslından sadeleştirerek günümüze kazandırdım. Daha sade olanları olduğu gibi yayınladım. Ve kitap çalışmalarımıza böylece başlamış olduk. Bununla beraber başka sahalara da girmeye çalıştık; araştırma-inceleme dalında bazı kitaplarımız oldu. Romanla alakalı, şiire dair çalışmalar yaptık. Kendim roman yazmadım ama roman üzerine düşündüm. Romancılarla şairlerle konuşmalar yaptım.

*Çalışmalarınız arasında mizaha da geniş yer verdiniz değil mi?

-Evet çalıştığım kitaplar arasında bilhassa benim önem verdiğim bir alan da mizahtı. Mizah konusunda bir ihtiyaç olduğunu hissettim. Aslında biz, millet olarak müspet düşünen, iyilik sever, sağduyulu ve ümitvar bir milletiz ama bu hakikat hayatımıza pek yansımıyordu. İnsanlar biraz asabileşmişti, 2000 li yıllardan bahsediyorum. Son dönemlerde daha da arttı tabii. Durumdan vazife çıkardım. Ve Edebiyatımızın Güleryüzü kitabını hazırlamaya başladım. Ahmet Yesevi Hazretleri’nden günümüze kadar yüzlerce şair ve yazarımızın nüktelerini bir araya getirdim. Bu kolay bir çalışma değildi gerçekten. Çünkü geniş bir araştırma ve kütüphane çalışması gerektiriyordu. Ortaya çıkan çalışma beğenildi hatta mizah alanında büyük bir boşluğu doldurduğu söylendi. O kadar ki, peşinden Tarihimizin Güleryüzü geldi. Ardından üçüncü kitap geldi: Mizahın İzahı. Bu kitaplar birbirini tamamlayan bir üçleme oldu. Buralarda devlet adamları var, hattatlar var, şairler var, komutanlar var kısacası toplumun her kesiminden meşhur diyebileceğimiz, tanınan bilinen bazı şahsiyetlerin seçme nükteleri var. Bilhassa Mehmed Âkif gibi, Necip Fazıl gibi, Süleyman Nazif gibi, Neyzen Tevfik gibi, Osman Yüksel Serdengeçti gibi nüktedanlıklarıyla ünlü şahsiyetlerin hikmet dolu nükteleri. Kitapta bunları alfabetik hâle getirdim. İstedim ki, insanlar kitapta aradığını kolaylıkla bulabilsin diye. Bu kitaplar, kanaatimce edebiyatımızdaki mizah alanındaki bir boşluğu doldurdu. Daha doğrusu ben böyle bir gayretin içinde oldum. Şunu da gördüm ki, bu kitaplar yayınlandıktan sonra başka benzer kitaplarda çıkmaya başladı. Demek ki eskilerin tabiriyle mübrem yani zaruri bir ihtiyaç varmış. Önemli olan faydalı kitapların gün ışığına çıkması, topluma kazandırılması, insanların daha fazla kitap okumasıdır. Birçok kişi bu konuda dönüşler yaptı bana. Bir edebiyat öğretmenimiz bana, “Ben edebiyat derslerine girerdim, vezinleri öğretirdim. Çocuklar sınıfta sıkılırdı. Ama şimdi Edebiyatımızın Güleryüzü ya da diğer kitaplarınızdaki nükteleri seçerek sınıfa giriyorum. Onları anlatıyorum. Çocukları hazırlıyorum âdeta, sonra büyük bir keyifle dersi işliyoruz.” dedi. Hatta 30-40 yaşlarında bir gazeteci arkadaşımız aynen şunu söyledi: “Hocam, ben bir itirafta bulunayım. Hayatım boyunca bir kitabı baştan sona okumamıştım. Ama Edebiyatımızın Güleryüzü ile şeytanın bacağını kırdım, kitabı sonuna kadar okudum.” dedi. Üstelik kitabın ilk baskısı 600 sayfa kadardı. Sonradan biraz daha inceltme ihtiyacı hissettik.

*Galiba basında en çok kültür sanat röportajı yapanlar arasındasınız?

-Doğrusu gazetecilik hayatımda kültür sanat alanını ve röportajları ben seçtim. Yaptığım işler içerisinde röportajlar önemli bir yer işgal etti. Şöyle ki: Gazetecilik yaptığınız dönem içerisinde pek çok kişiyle görüşüyorsunuz: hattatlar, ressamlar şairler, akademisyenler, tiyatro-sinema ustaları vs. Hepsiyle röportajlar yapıyorsunuz ve bunlar gazete sayfalarında kalıp unutuluyor. Ben bunların en azından bir kısmını kurtarayım dedim. İşte Romancılar Konuşuyor böylece ortaya çıktı. Şiirimizden Portreler yine röportajlardan oluşuyor. Şiirimizden Portreler’de sadece şairler, diğerinde sadece romancılar var. Dersimiz Edebiyat’ta daha çok akademisyenler var. Son olarak dördüncü röportaj kitabı da Bâbıâli’de Hayat adıyla yayınlandı. Orada da Bâbıâli’de hizmet etmiş, eser vermiş, gazetecilik yapmış olan büyüklerimizle yaptığım konuşmaları bir araya getirdim. Aralarında Vehip Sinan, Vecdi Bürün, Ahmet Kabaklı gibi pek çok değerli şahsiyet var.

*Vefa duygusunun kitaplarınızda öne çıktığını görüyoruz…

-Evet o konuya da girelim. Meselâ kitaplarımda biraz vefa duygusunu ön plana çıkarmaya çalıştım çünkü biz toplum olarak çabuk unutuyoruz, unutmayı seviyoruz, değerlerimizi nisyana terk ediyoruz. Hâlbuki bizi bugüne getiren, dünden bugüne taşıyan çok büyük sanatkarlarımız, âlimlerimiz, hattatlarımız, ediplerimiz, romancılarımız var. Bugün genç nesil onları tanımıyor. Şiir yazan bir genç Asaf Halet Çelebi’den habersiz olamaz, Ziya Osman Saba’dan uzak duramaz. Roman yazan bir genç Safiye Erol’un adını duymamışsa buna esef edilir. Bahattin Özkişi kimdir, bilmiyorsa üzülmek gerek. Bunlar doğru şeyler değil. Yani yeni nesiller eskileri daha doğrusu eskimezleri tanımalı, okumalı, onları sevmeli, onlardan istifade etmeli ve icabında onları aşmak için yeni eserler ortaya koyabilmeli. Onları aşabilmek için onları tanımaları gerekir. Hani bilirsiniz çıraklık, kalfalık ve ustalık vardır zenaatta da sanatta da. Önce onlar çırak olunmalı, sonra kalfalığa yükselmeli, ardından ustalığa erişilmeli.

*İlesam (İlim Edebiyat Eserleri Meslek Birliği), TYB (Türkiye Yazarlar Birliği), TGC (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti), İSEDER (İstanbul Edebiyat Derneği), Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER) gibi çeşitli vakıf ve derneklerin kuruculuklarını veya başkanlıklarını yaptığınızı biliyoruz. Edebiyat dünyası için dernek ve vakıfların yeri ve önemi hakkında neler söylersiniz?

-Biraz da hep bu mahallede olduğumuz için bir vakıf, bir dernek kurulunca davet ediyorlar. Katılıyorum. ESKADER’in kurucu başkanlığını yaptım ama bir süre sonra başkalarına devrettim. Onlar sürdürüyorlar. Toplumların kültür, ilim ve irfan hayatında vakıfların, derneklerin ve cemiyetlerin kanaatimce büyük bir rolü vardır. Bunlara biliyorsunuz genel anlamda sivil toplum kuruluşları (STK) denilir. Aslında hepsinin de amacı gençlere ilgi göstermek onları sahiplenmek ve topluma edebiyatı, sanatı, kültürü sevdirmek, medeniyetimizi esas almak. Geçmişte yaşadığımız o büyük medeniyetin bir bakıma gücünü bugüne taşımak… Kanaatimce tüm vakıfların ve derneklerin amacı bu olmalıdır. Dolayısıyla pek çok vakıf ve dernekte bulundum; çoğunda sadece üye olarak bulundum, bir kısmında yönetici oldum, Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi gibi. Tabii önemli olan, Allah için vatan için millet için yapılan hizmetlerin ucundan tutabilmek. Hiç kimse sahip çıkmazsa bu hizmetler gerçekleşmez. O dernekler ayağa kalkamaz. Ve o cemiyetler hizmet edemez. Onun için bence herkesin yapabileceği kadar katkıda bulunması gerekiyor. Sonuç itibariyle onlar ticari kaygılardan uzak, tamamen bu milletin kıymetlerine değerlerine hizmet etmek amacıyla kuruluyor. Öyleyse kimin elinden ne geliyorsa bence yapmalı, onlara yardımcı olmalı. Şu anda bizzat fiili olarak ESKADER’deki bazı çalışmalara fikren katkıda bulunuyorum, danışıldığında yardımcı oluyorum.

*Yeni Dünya Vakfı’nda da bazı çalışmalarınızı görüyoruz: Toplantı ve kurs gibi…Biraz da bunlardan bahseder misiniz?

-Evet Yeni Dünya Vakfı’nda toplantılar düzenliyorum. Bâbıâli Enderun Sohbetleri, bu sene on birinci senesine giriyor. Ve yine Yeni Dünya Vakfı ile Birlik Vakfı’nda “Yazı Editörlük ve Medya” kursları veriyorum. Bu kurslarda yaklaşık 40 ayrı türde dersler işliyoruz. Bu dersler; makale yazmak, röportaj yapmak, çocuk edebiyatı, hikâye, hatıra, mektup, gezi, şiir gibi kısacası bütün edebiyat ve gazeteciliğin muhtelif türleri… Köşe yazarlığı nasıl olunur, köşe yazısı nasıl yazılır? Haber nasıl yazılır? Ayrıca araştırma, inceleme gibi gazeteciliğin ve edebiyatın belli başlı türlerini de işliyoruz, kurslarımız üç ay sürüyor. Bu üç ay sonunda da belge veriyoruz. Ama ben bunlara başından beri “Yazar Okulu” ismini vermek istemedim. Çünkü “Yazar Okulu” bence çok iddialı, haksız ve yanlış bir isimlendirmedir. Yazar Okulu dediğinizde, sanki insanlara “Gelin buraya, üç ay (on iki hafta) devam edin, yazar olup çıkacaksınız.” gibi yanlış bir algı oluşturuluyor. Böyle bir şey yok. Öğrencilerimize kursa başlarken hep şunu söylüyorum: “Yazar olmak bir kısmet işidir, bir nasip işidir. Varsa kaderinizde, olursunuz ama bu kursu bitirir bitirmez hemen yazar olacaksınız diye bir taahhütte hiç bulunmuyoruz ve hiç kimseye bu anlamda bir vaadde bulunmuyoruz. Ama doğru yazı nasıl yazılır, dergilerde, gazetelerde yazılar nasıl neşredilir, bu konuda size yardımcı olmaya çalışacağız.” Allah’a şükür biz o iddiayı taşımadık ama kursumuza devam eden 60’ın üzerinde öğrencimiz kitap sahibi oldu. Gençlerimizin bir kısmı dergi çıkardı. Bir kısmı site kurdu. Bir bölümü radyolarda çalışmaya başladı, program yapıyor. Bir kısmı gazetelerde çalışmaya başladı. Bir kısmı edebiyat dergilerinde ürünlerini yayınlatıyor. Bir kısmı da bu kursu ders olarak, hocalık yaparak vermeye başladı. Yani öğrencilikten hocalığa geçtiler. Tabi bu gelişme, beni çok mutlu etti. Demek ki o emekler boşa gitmiyor. Edirne’de de bu kursu düzenledik. Pendik’te edebiyat öğretmenlerine bu kursu verdik. Fatih’te, Çemberlitaş’ta, Sultanahmet’te, Üsküdar’da, Edirnekapı’da, çok yerde bu kursumuz verildi Allah’a şükür. Bu da Cenab-ı Allah’ın bir lütfu. İnşallah bu gençler bu öğrenciler ileride bizi geçecekler, daha güzel eserler ortaya koyacaklar.

*Eserlerinize baktığımızda Aşina Çehreler (2007), Unutulmayan Edebiyatçılar (2004), Edebiyatımızda Hüzün (2009), Şiirimizden Portreler (2001), Refik Halit Karay (2002), Sait Faik Abasıyanık (2002), Safiye Erol (2003), Kalem Efendileri (2015) gibi edebiyat tarihimizin birçok isminin hatırlanması ve tanınması için yazılmış eserler görüyoruz. Bu çalışmalarınızın gayesi nedir? Bu husus, neden bu kadar önemli?

Bizim çok zengin bir kültürümüz, çok bereketli bir edebiyatımız ve hakikaten muhteşem bir medeniyetimiz var. Ama biz toplum alarak zannediyorum henüz bunun tam farkında değiliz. Bu yüzden insanlar karamsar, bu yüzden gençler ümitsiz; “Yapamam, edemem” diyorlar. Şayet o gencimiz de 21 yaşında İstanbul’u fethedip bir çağ açıp, bir çağ kapatan Fatih Sultan Mehmed Han’ı tanısa, onu örnek alsa 21 yaşında Nobel ödülü bile alabilir, büyük bir keşfe imza atabilir. Adını her yerde duyurabilir. Yeter ki azimle, inançla, gayretle çalışsın çabalasın ve “Ben de yapabilirim.” desin. Bu bence çok önemli. Kendine güvenemeyen bazı gençlerimizin kendilerine güven duymalarını sağlamalıyız. Ayakları sağlam yere basmalı; bunu sağlamak biz büyüklere düşüyor. Biz büyükler yani anneler, babalar, öğretmenler, hocalar, amcalar kısacası yetişkinler olarak onlara o güveni vermezsek, zaten toplumda gördükleri gibi bir hayal kırıklığı içinde yaşayıp gidecekler ve kendilerini ifade edemeyeceklerdir. Daha da ötesi artık “Türkiye’de bir şey olmaz ben Avrupa’ya, Batı’ya gideyim.” demeye başlayacaklar. Burada bir şey olamayan, orada da hiçbir şey olamaz. Sonuç itibarıyla zaten 3. Dünya ülkeleri oraya gidiyor. Biz bir üçüncü dünya ülkesi değiliz Allah’a şükür.

*Bu kendine güven nasıl sağlanacaktır?

-Çalışma nedir? Önce kendimizi yetiştirmek, geliştirmek, okumak. Bence işin temeli budur. Yani bir insanın mesleği ne olursa olsun mühendis olabilir, doktor olabilir, öğretmen olabilir, gazeteci olabilir farklı bir mesleği seçebilir ama mutlaka okumak mecburiyetindedir. Okumak bize çok şey katacaktır. Öncelikle kendimize güvenimiz artacak. Sonra çalışma azmimiz ziyadeleşecek. Boş oturmayacağız “Ben de bir şeyler üreteyim.” diyeceğiz. Edebiyatımızda bir Ahmet Mithat Efendi var; ‘Hace-i Evvel’ deriz ona, yani ‘ilk hoca’. Çok büyük, çok kıymetli bir yazarımız. Bir saniyesini bile boşa geçirmiyor. Kitap yazıyor, gazete çıkarıyor, dergi neşrediyor. Diyelim ki Batılılardan bazı filozoflar İslam’a çatıyor, onlara hemen cevap veriyor. Durumdan vazife çıkarıyor yani. Ticaret yapıyor, üretimde bulunuyor. Kısacası bütün ömrü hizmetle, çalışmakla, gayretle geçiyor. İşte o şuuru şimdiki nesillere, bilhassa gençlerimize aşılamamız gerekiyor. Yani yan gelip yatmak yok! Yan gelip yatanlar başaramaz, tarihte iz bırakamaz, kök salamaz. İşte doğrusu ben de bu düşüncelerle bu değerlerimizi bugünkü nesillere nasıl aktarabiliriz diye düşündüm, durumdan vazife çıkardım. Düşündüm ki, Osman Cemal Kaygılı diye bir İstanbul yazarımız var, kimse onu tanımıyor. Ama tanınması, okunması lazım, güzel bir üslubu var. Oturdum onun için toplantı yaptım, hakkında yazı yazdım. Abdülhak Şinasi Hisar; Boğaziçi’ni, İstanbul’u en iyi anlatan yazarlarımızdandır. Bana göre birincisi sınıf bir İstanbul edibidir. Onunla ilgili toplantılar yaptım, yazılar yazdım. Ziya Osman Saba çok iyi bir şair. Ama pek fazla tanınmıyor, üşenmedim, oturup onun için iki kitap yazdım. Üçüncüsünü hazırlıyorum. Safiye Erol, yine kıymetli bir romancı, Sâmiha Ayverdi’nin arkadaşı. Baktım ki esamesi okunmuyor ne üniversitelerde ne orda ne burada. Hakkında 15 civarında toplantı düzenledim, onlarca yazı kaleme aldım, bir biyografi kitabı yazdım. Radyolarda Ciğerdelen yazarı için programlar yaptım. Safiye Erol’un gün ışığına çıkmasını sağlamaya çalıştım naçizane olarak. Eserleri Kubbealtı Neşriyatı’ndan çıktı. Asıl hizmet odur elbette. Ama ben de onun tanınması için elimden geleni yapmaya çalıştım. Biraz da basında çevremiz olduğu için, dostlarımız bulunduğu için sağ olsunlar konuyla ilgili haberleri yayınladılar, röportajlar yaptırdılar. Ve Bâbıâli Sohbetleri’nde böyle unutulmuş, kenarda kalmış, bugün tanınmayan, bilinmeyen, okunmayan yazarlarımızı keşfetmeye çalıştım. Bunlar arasında gerçekten çok önemli isimler vardı. Bahaeddin Özkişi, Özkan Yalçın gibi, musikide Kemal Batanay gibi, hüsn-ü hatta Hattat Hamit Aytaç gibi. Kısacası kültürün ve sanatın herhangi bir dalında eser vermiş, iz bırakmış, hizmet etmiş insanları bizim tanımaya ihtiyacımız var diye düşündüm. Mesela İhtifalci Ziya. Neredeyse çok az kişinin dışında hiç kimse onu tanımıyordu, hatta mezar yeri bile bilinmiyordu. Rahmetli Semavi Eyice’yle görüştüm. Bana telefonla mezar yerini tarif etti, gittik. Eyüpsultan’da bulduk, fotoğrafını çektik, toplantımızı yaptık. İhtifalci Ziya adında bir değerimiz olduğunu keşfettik. Tabii ben bunları söylerken haşa bütün bunları ben tek başıma keşfettim anlamında demiyorum, asla. Ama en azından ucundan tuttum. Değerli arkadaşlarım katkıda bulundular. Toplantıları onlarla birlikte yaptık. Böylelikle hatırlanan bu yazarların kitapları yayınlanmaya başladı. Bu da beni çok sevindirdi. Yayıncılar da keşfettiler ediblerimizi, sanatkârlarımızı. Unutulmuş değerlerimiz, o yitik kıymetler bir anda toplumun gündemine gelmeye başladı. Hatırlandılar ve yeni nesillerle buluşturulmaya başladılar. Bu bana göre muazzam bir kazançtı. Yani kendi değerlerimizi âdeta yeniden keşfetmeye, yeniden onları kazanmaya başladık. Bugüne kadar Allah’a şükür Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi’nde gerek ESKADER olarak gerek benim kendi şahsi toplantılarımla Bâbıâli Sohbetleri’nde gerek diğer vakıflarda, derneklerde yüzlerce toplantı yaptık. Dediğim gibi ağırlıklı olarak böyle medyatik, popüler, gündemde olan, zaten herkesin tanıdığı, bildiği isimleri konuşmadık, onları ele almadık. Tam aksine nisyana terkedilmiş isimleri unutulmuş şahsiyetleri konuştuk. İlgi ve katılım çok iyi oldu, hâlâ da öyle. Meselâ Ali Fuad Başgil, Nurettin Topçu, Nihad Sâmi Banarlı. Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu gibi isimler zaten gündemde. Ama Erdem Beyazıt o kadar gündeme gelemiyor. Nuri Pakdil uzun bir aradan sonra yeniden edebiyat gündemine girdi. Kısacası bizim harcayacak tek bir değerimiz yok. Bence bu hizmetler devam ettirilmeli. Bizden sonraki nesiller, bu çalışmaları sürdürmeli. Ve hatta daha iyisini yapmalı. Biz amatörce elimizden geldiği kadar çabaladık, çabalıyoruz ama gençler çok daha güzel çalışmalara imza atabilir. O yüzden Yeni Dünya Vakfı gibi gençlerin ağırlıkta olduğu vakıflardan ben çok ümitvarım. İnşallah bizim eksiğimizi onlar kapatacaklar, kusurlarımızı örtecekler ve değerlerimizi ortaya çıkaracaklar.

 *Kitapların yanı sıra yaşayan veya vefat eden değerli şair, yazar ve sanatkarlarımızla ilgili programlar, paneller yaptınız. Hâlihazırda yeni projeleriniz var mı?

-Evet aslında iyi ki bunu sordunuz. Bu kadar isimden söz ettim. Bu kadar şairden, yazardan, sanatkardan ebru sanatkarından bahsettim. Mesela bir Süheyl Ünver, bir Ekrem Hakkı Ayverdi, bir Ali Emiri Efendi, bir İsmail Saib Sencer… Bunların hepsi dev isimler. İbnülemin Mahmut Kemal, Ahmet Kabaklı, Erol Güngör, Necmettin Halil Onan gibi birçok şahsiyet var, hepsi de bizim asıl değerlerimiz. Peki sadece bunlar mı hayır, bunların dışında daha keşfedilmeyi bekleyen birçok isim var. Kitapları basılmalı, haklarında toplantılar yapılmalı hatta adlarına yarışmalar düzenlenmelidir. Çünkü bu şekilde onları unutulmaktan kurtarabiliriz, üstlerine örtülen kalın örtüyü kaldırabiliriz. Çünkü bizim böyle değerleri tanıdığımızda, onların yolunu gördüğümüzde kendimize olan güvenimiz daha çok artıyor. Mesela bir Mahir İz. Sadece Mahir İz’in hayatı bile bana göre muazam bir efsanedir. Mahir İz’in hayatından filmler yapılabilir. Adına yarışmalar düzenlenebilir. Hakkında sempozyumlar tertip edilebilir. Düşününüz o kadar diğergam bir insan ki, milletini çok seven kutlu bir şahsiyet ki, her ay aldığı maaşın zekâtını çıkarıyor. Normal zekâtın dışında bir de maaşının kırkta birini zekât olarak çıkarıp talebelere ve ihtiyacı olanlara veriyor. Nurettin Topçu hocamız, Fatih İmam Hatip Okulu’nda hocalık yapmış ama maaş almamış. Sorduklarında da “Zaten bu hoca olarak benim görevimdir, bu bilgileri ben memleket evladına vermem lazım, bunları yetiştirmem gerek, bunun için para mı alacağım?” diyerek maaş almayı reddetmiş. Nurettin Topçu, Mahiz İz, Ali Fuad Başgil, Osman Yüksel Serdengeçti. İnanın sayıları o kadar fazla ki bunların, ömür boyu bu ahlak ve fazilet âbideleri hakkında çalışma yapsak bitiremeyiz. Onun için ne olur gençlerimize bunları duyuralım. Geçenlerde bir üniversiteye davet edildim, bu arada yüze yakın büyüğümüzün fotoğraflarını seçtim, konuşmamda göstereyim, gençler tanısınlar diye… İnanın gençlerimiz hem de şuurlu zannettiğimiz o gençlerimiz, gösterdiğim 100 fotoğraftan 99’unu tanımadılar. Sadece bir Cahit Zarifoğlu’nu tanıyabildiler. O da TRT’de “Yedi Güzel Adam” dizisi yapıldığı için. Maalesef tamamen medyatik, ekranda gördüğünü tanıyan bir genç nesil var artık karşımızda. Bu hâl, bize yakışmıyor, bu cehalet duvarını derhâl aşmamız lazım. Gençlerimiz sadece televizyonda gösterilen kahramanlarımızı değil, tanınmayan bilinmeyen değerlerimizi de keşfetmeli, onlar gibi şiirler yazmalı, onlar gibi romanlar kaleme almalı, onlar gibi tefekküre dalmalı. Bununla ilgili olarak medyaya çok görev düşüyor. Hem yazılı basına hem görüntülü medyaya hem de internet medyasına çok büyük vazifeler düşüyor. İnterneti de bu alanda kullanmak lazım. Ben mesela sosyal medyayı kullanıyorum ama daha çok, kitap tanıtıyorum, büyüklerimizden söz ediyorum. Yapılan toplantıları hatırlatıyorum ki gençler gelip katılsınlar, sohbetlerden istifade etsinler. Mesela Ekrem Hakkı Ayverdi hakkında yapılan bir toplantıyı dinlesinler, Mimar Sinan hakkında düzenlenen programa iştirak etsinler, Çanakkale Şehitleri’ne dair tertip edilen toplantıda bulunsunlar. Ve tarihimizi sevsinler, tanısınlar, bilsinler istiyorum. Sosyal medya bu amaca hizmet edebilir. Ama tabii sosyal medyayı kullananlar da şuurlu olmalıdır. Yani kalkıp da ben kahvaltıyı şurada yaptım, efendim buraya gittim, Boğaz’da geziyorum, filan yerde tozuyorum, diye şahsi hayatını anlatırsa bunun hiç kimseye bir faydası olmaz. Ama diyelim ki, Mustafa Kutlu’nun güzel bir hikaye kitabı çıkmıştır, bunu paylaşırsa, onun sayesinde birçok kişi o kitaptan ve yazarından haberdar olur. Veyahut da bir vakıfta bir güzel toplantı yapılacaktır; Türkçeye dair, tarihimize dair… Bu şekilde internet âleminde değerlerimizi gündeme taşıyabiliriz. İnanın o zaman göreceksiniz ki bu kültürel şahlanış, bu kültürel diriliş bizi her manada yükseltecektir. Yani ekonomiye de olumlu tesiri olacaktır. Çünkü kendisine güvenen, azimli, inançlı, gayretli, çalışkan genç daha üretken olur. İş yerinde, fabrikasında daha iyi çalışır. Vatan sevgisi olur, gamsız olmaz, tembellik yapmaz. Dolayısıyla bizim sosyal medyayı, görüntülü ve yazılı medyayı da bu şekilde kullanmamız lazım. Varsa dostlarımız onları ikaz etmemiz lazım. Kardeşim tamam siyaset yapıyorsun ama televizyonda yedi gün yirmi dört saatin var. Haftada bir gün bir saatini kitap saati yap ya, yeni çıkan kitapları tanıt. Medya, edebiyatımızı daha sevilebilir bir hâle getirebilir. Naçizane benim hazırladığım üç mizah kitabı bile edebiyatımızı sevdirme adına hizmet etti diye düşünüyorum. Bir yönetmen alıp bunları ekrana taşıyabilir. Yani en nüktedan olanları seçerek, kısa skeçler hâlinde seyiriye sunabilir. Belki de ne çok izlenen programlardan biri olur. Mesela bazı mizah programları var. İyi güzel de ama hep onlar mı seyredilecek, biraz da kendi kültürümüzden bahseden, inancımızı seslendiren mizah programları yapılamaz mı? Bence yapılabilir.

*Mizah, dünya görüşünün ortaya konulmasını sağlayabilir mi?

-Elbette. Mizahla ideolojinizi, inançlarınızı, duygu ve düşüncelerinizi ifade edebilirsiniz. Yeter ki onu usturuplu bir şekilde, belden aşağı vurmadan, seviyeyi koruyarak anlatabilesiniz. Bizim edebiyatçılar nüktedan insanlardır ve hiçbir zaman da seviyeyi kaybetmemişlerdir. Üstad Necip Fazıl başta olmak üzere çoğunda var bu özellik. Yeter ki biz onların o yönünü de bilelim. Şiirlerini, romanlarını, hikâyelerini bildiğimiz gibi mizah vadisindeki ürünlerini de görebilirsek hakikaten çok güzel şeyler yapılabilir. Zekâ ürünü eserler ortaya konabilir. Filmler, belgeseller, skeçler yapılabilir. Tiyatroya da taşınabilir bu, sinemaya da televizyon ekranına da. Hatta oyunlar yapılabilir, internet oyunları. Mesela diyelim ki Neyzen Tevfik’e birisi şunu sormuş, o bir cevap vermiş hangisi olabilir; a şıkkı, b şıkkı, c şıkkı dersiniz onu bulup işaretlesin çocuk. Bazen mizah dergisi çıkaran gençlerimize bakıyorum, adı mizah dergisi ama mizah yok. Demek ki gençlerimiz mizahtan yoksun. O zaman kaynaklarımıza eğilecekler. Köklerimize bakacaklar, Eşrefi de Neyzen’i de Nef’i’yi de Osman Yüksel Serdengeçti’yi tanıyacaklar.

*Sizi gençlik için hep bir gayret içinde görmekteyiz. Genel olarak gençlerimizi hedefleyen yazı ve editörlük kursları, kültür sanat programları, atölyeler düzenliyorsunuz. Gençlerin edebiyatla hemhâl edilebilmelerinin yöntem ve gerekliliği hakkında neler söyleyebilirsiniz? Tavsiyeleriniz nelerdir?

-Yazı Editörlüğü ve Medya kursumuz var şükürler olsun on yıldan beri devam ediyor. Gençlerimizle ilgili genel bir kanaatimi söyleyeyim. Geçenlerde bir sempozyumda da bunu ifade ettim. Aynı şekilde duygularımı burada da dile getirmek isterim. Bazıları, gençlikten umudunu kesiyor. Ben de arada bir eleştiriyorum ama gençlikten umudumu hiç kesmiyorum. Tam aksine şu anda iyiler, daha da iyi olabilirler diye bir gayretin içindeyim. Şimdi 15 Temmuz’u yaşadık, büyük bir felaket, bir ihanet örgütü çıktı ve bizi vurdu. İnsanlarımızı vurdu, kadınımızı, kızımızı, çoluğumuzu çocuğumuzu vurdu. 15 Temmuz’dan önce de gençlerimiz vardı. Birçok insan “Bu gençler tamamen bilgisayara odaklandı, okumuyorlar, düşünmüyorlar, tembellik ediyorlar.” diyerek onları karalıyordu, eleştiriyorlardı. Ben onlara “Durum bundan ibaret değil, okuyan, düşünen, sorgulayan gençlerimiz de var.” demiştim. 15 Temmuz aslında beni de haklı çıkardı bu konuda. Şöyle ki; bir baktık ki meydanlara gençlerimiz indi. O umut kestiğimiz, beğenmediğimiz, burun kıvırdığımız gençlerimiz köprüye çıktılar, meydanlara indiler, hayatları pahasına o ihanet örgütüne karşı canlarını siper ettiler. Ve vatanı kurtardılar. Vatan kurtulduysa elbette kıymetli Cumhurbaşkanımız sayesinde olmuştur, ordumuz, askerimiz ve polisimiz el birliğiyle hareket etmiştir. Vatandaşlarımız da öyle. Ama bence en büyük pay gençlerindir. Gençler bu vatana sahip çıktı. Dolayısıyla madem ki bunu gördük, öyleyse bu gençlere daha çok hizmet etmeliyiz. Benim gözümde gençler mübarektir. Bizim çocuklarımızdır. Eksikleri olabilir, kusurları bulunabilir, hepimizin var. Zaten insanoğlu böyle biraz yaşlanmaya başlayınca hemen gençleri eleştirmeye başlıyor. Ben de yaşlanıyorum, ara sırada belki ufak tefek çapta, daha iyi olsunlar diye eleştiriler de getiriyorum ama… Meselâ çok kitap okusunlar, çok çalışsınlar diyorum. Ama bunu yaparken de gençlerle sıcak bir bağ kurmamız da gerekiyor. Sadece eleştirmek doğru değil. Sürekli eleştirirseniz agresif olursunuz ve onlar sizden kaçar, uzaklaşır. “Aman yine bize nasihat edecek, nutuk çekecek.” diyecekler. İcabında onlarla oturup satranç da oynayalım. Dizi seyredelim. Ben şimdi oturup küçük oğlumla bir diziyi seyrediyorum. Eski kaliteli bir dizi, aramızda konuşuyoruz, tartışıyoruz, yorum yapıyoruz film hakkında. Ve çocuk da ister istemez, “Babam da büsbütün ihtiyarlamış değil, benim gibi düşünceleri var.” diyerek bir dünya kuruyor, geliştiriyor. Bu, onlarda bir sevgi doğuruyor ve sizden kopmuyorlar. Sürekli eleştiren tipler de var maalesef. Gençleri eleştiriler, toplumu eleştirirler, siyasetçileri eleştirirler ama sadece tenkit ederler. Faydalı hiçbir şey söylemezler. Vicdansız, insafsız olmamak lazım. Elbette gençlerin de hataları olabilir, ben gençliği çok seviyorum, daha iyi olacağına da inanıyorum. Türkiye’nin geleceğinde onların imzası olacak. Her anlamda ve her alanda. Bilimde, sanatta, edebiyatta, eğitimde onların imzası parlayacak. O kadar vakıf kuruluyor. Bu vakıfların hepsinin gençlik grupları var. Gençler okumalar yapıyorlar. Duyuyorum Safahat okumaları yapıyorlar, Mehmed Âkif okumaları yapıyorlar, Necip Fazıl kitapları, Sezai Karakoç kitapları… Ayrıca sinema okumaları… Bunları görüyorum ve bizim de düzenlediğimiz toplantılara da geliyorlar, hoşlarına gidiyor. Konuşmacılara soru soruyorlar, aktif olarak bu kültürel faaliyetlerin içinde yer alıyorlar. Ama daha çok genci kazanalım. Gençliğin yüzde otuzu böyleyse, o yüzde otuzu ilk etapta yüzde elliye çıkaralım, daha sonra yüzde yetmişe ulaştıralım. Hatta yüzde yüz olsun. Biz bunları böyle yetiştirmezsek Allah korusun bu gençlik gezi gençliği olur. Anarşist olur, teröre bulaşır. Dağa çıkanları da gördük geçmişte. Şimdi azaldı Allah’a şükür. Bu gençliğin ıslah olabilmesi, tam manasıyla istediğimiz gibi yaşayabilmesi için onlara sevgi göstermeliyiz. Onları kazanabilmek için ilgimizi eksik etmememiz lâzım. Bu anlamda güzel çalışmalar yapılıyor. Vakıflar, dernekler, STK’lar… Hatta bence sizin siteniz gibi faydalı siteler de bu alanda öncü rol oynuyorlar. İnşallah daha iyi olacak.

 *Mihrabad Yayınları’nın yayın yönetmenisiniz. Yayıncı ve yazar olmanın zorlukları ya da kolaylıkları nelerdir? Yazar olmanın yayıncılığa etkileri nelerdir?

-Ben, eskiden beri sadece kitap yazan, yazmaya çalışan birisiydim. Daha önce Kubbealtı Vakfı’nda kitaplar neşrettik, yayıncılık da yaptık. Ama asıl Mihrabad Yayınları kurulduktan sonra bu işin tam içine girdik. Bir taraftan kendi kitaplarımız farklı yayınevlerinde ya da burada yayınlanıyor. İstiklalden İstikbale çıktı meselâ Mihrabad Yayınları’ndan. Öte yandan farklı yazarların, Gürbüz Azak, Üstün İnanç, Durali Yılmaz, Ebubekir Eroğlu, Nurettin Taşkesen, Burhan Başaran ve Ahmet Maraşlı gibi yazarlarımızın kitaplarını da yayına hazırlıyoruz. Yayıncılık bana göre son zamanlarda çok büyük bir gelişme gösteriyor. Böyle konuşunca birçok kişi şöyle diyor: “Sen de hep iyimsersin be kardeşim, sürekli olumlu düşünüyorsun, hiç böyle menfi şeyleri görmüyorsun ki…”. Ama görmek istesem bile göremem ki! 1980’li yılları biliyorum, Ankara’da ve İstanbul’da sadece iki kitap fuarı düzenleniyordu, şu anda Türkiye’nin hemen her şehrinde kitap fuarları düzenleniyor. Neredeyse ilçelerde yahut kasabalarda bile kitap fuarları kuruluyor. Dünyada en çok kitap okunan 11. ülke olmuşuz istatistiklere göre. Bunlar elbette sevindiricidir. Dolayısıyla hiç umutsuz olmaya gerek yok. Yayın dünyasında da çok güzel gelişmeler var. Mihrabad gibi yeni kurulan yayınevleri var ve bunların pek çok eseri gün ışığına çıkıyor. Ben bunu özellikle vurgulamak istiyorum.

*Yani fuarlar, yayınevlerinin çoğalması size göre gelişmişliğin göstergesi midir? Biraz da Yayın Yönetmeni olduğunuz Mihrabad Yayınları’ndan bahseder misiniz?

-Elbette, niçin olmasın. Türkiye’de aslında müspet manada bir aydınlanma var, çok güzel kitaplar yayınlanıyor. Çok değerli yazarlarımız ortaya çıktı. Gençler çok iyi yetişiyorlar. İşte bunu görüyoruz fuarlarda, o bereketi bizzat görüp hamdediyoruz. Bakıyorsunuz pek çok yazar katılıyor fuarlara, imza günleri düzenleniyor, sohbetler yapılıyor. Mihrabad Yayınları da 29 Mayıs 2016 tarihinde kuruldu. O günden bu yana pek çok kitap neşredildi. Yayınlamaya da devam ediyor. Ben yazarlarla yayıncılar arasında sağlıklı diyaloglar kurulabileceğine inanıyorum. Sonuçta ikisi de birbirine muhtaç; yazar kitabını kendisi yayınlayamaz, bir yayınevinden çıkartmak mecburiyetinde, yayınevi de elbette yazar olmadan yayıncılığı sürdüremez. Sonuçta güzel bir iş birliğiyle çok güzel işler yapılabilir. Nitekim yapılıyor da. İlimde, sanatta, kültürde, felsefede, tasavvufta ve birçok alanda hakikaten seçkin eserler ortaya çıkıyor. Ben bu bereketi rahatlıkla görüyorum. Ve Cağaloğlu’nda olmamız hasebiyle, buradan Türkiye’ye baktığımızda Bâbıâli, yayıncılıkla, kültürle, kitaplarla âdeta bütün Türkiye’yi besliyor. Dolayısıyla çalışmaya devam ediyoruz. Cenabı Allah aşkımızı şevkimizi azaltmasın, daima arttırsın. Ve hayırlı hizmetler yapmaya devam edelim. Mihrabad Yayınları’nın gelecekte, kültür yayıncılığı alanında iyi bir yere geleceğine inanıyorum. Çok yönlü eserlerle hizmet ediyoruz. Ama bir çalışmayı özellikle vurgulamak istiyorum. Çünkü o bana göre kültür tarihimiz açısından da son derece değerli bir kazanım oldu. Oku mecmuasının seçme yazılarını bir ciltte topladık. Oku mecmuası 1961’le 1980 yılları arasında yayınlanmış bir dergi. Ancak unutulmuş bir dergiydi. Kimsenin bilmediği bir mecmua. Hâlbuki bugün meşhur olan birçok isim, orada yazmışlar. Hayrettin Karaman’dan Vehbi Vakkasoğlu’na kadar pek çok yazar, şair Ali Ulvi Kurucu ve başkaları orada yazmışlar. Mecmuanın seçme yazılarından oluşan cildi gün ışığına çıkarıp yayınladıktan sonra, Milli Türk Talebe Birliği’nde (MTTB) bir toplantı düzenledik. O da çok güzel oldu. Kısacası Mihrabad, değerlerimizi ortaya çıkarma adına yapılan bu güzel yayın faaliyetlerinin içinde olmaya devam edecektir inşallah.

*Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

-Estağfirullah, sayenizde oldu. Ben de size teşekkür ederim.

Bizim Kardeşimiz, Bizim Acımız: Filistin

Pakistan’dan gelen ve sürekli bembeyaz takım elbiseler giyerek kantinde boy gösteren Adnan oldukça başarılı görünüyordu. Onun aksine uzun upuzun boyu, kalın dudakları, mercek gibi gözlükleri ve koyu renk elbiseleriyle görmeye alıştığımız Filistin’li Ziyad ise birkaç ders hariç hiçte iyi bir halde değildi ve borçlu geçtiği sekiz dersten o yılda geçemeyecek olursa kaydı silinerek okuldan atılmak tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

Şu kahırdan kahıra taşındığımız bombalama haberleriyle sürekli canımızın yandığı Gazze, taşınamaz bir acı gibi her vicdan sahibi müslümanın aklına yine bir bütün olarak Filistin konusunu düşürmeli ve hiç unutturmamalıdır. Unutturmamalıdır, zira bugün sözde bütün insanlığın acısı gibi bir acı olarak işlense de sadece bize kalan ve bizde yer eden bir acı olarak Filistin 20. asrın ikinci yarısından bu yana sadece bizim acımız olarak kalmıştır. Bu o kadar böyledir ki, tıpkı Filistin gibi bu acıda bizimdir…

80’li yılların zapturapt altına alınmış donuk ve belirsiz zamanlarıydı. Milletin gözüne batırıla çıkarıla yenilgiye uğrayan Turgut Sunalp Paşa’nın ‘Horoz’lu partisi aslında asıl yapması planlanan şeyi yerine getirmiş, Turgut Özal’ın ‘Arı’lı partisi iktidar olmuştu.

Üniversitedeydik; ana kapıdan fakülte girişlerine kadar, kantin duvarlarına ve hatta amfi kapılarına kadar hemen her yerde varlığımızı kuşatarak çoğalan ‘çay’lı, ‘dans’lı, ‘tanışma’lı eğlence afişlerinin arasında bir yandan akademili olmaya çabalıyor bir yandan da gelecek endişeleriyle gün geçiriyorduk. O dönem biraz da yeni kurulan Yök’ün pilot üniversite olarak seçtiği bir üniversite ve bu üniversitenin de pilot fakülte seçilmiş bir bölümündeydik ve her yarıyıl tamamı on bir dersten oluşan zorlu bir müfredatla iktisat ve işletme eğitimi alıyorduk.

Bu dans’lı, tanışma’lı, parti’li çay furyası ile birbiri üstüne yığılarak ağırlaşan müfredat arasında hemen hemen hiç kimsenin dikkatini çekmemiş olsa da en büyük sıkıntıyı uluslararası öğrenci değişimi nedeniyle okulumuzda bulunan ve genellikle Afrika ve Ortadoğu’nun farklı ülkelerinden gelen okul arkadaşlarımız çekiyordu.
Bazılarının ne için geldiklerini bile anlayamadıkları ve o çay senin, bu çay benim gezip dolaşarak gün geçirdikleri bu yabancı arkadaşlar arasında biri Pakistan’dan diğeri Filistin’den iki arkadaşımız oldukça dikkat çekiciydi.
Pakistan’dan gelen ve sürekli bembeyaz takım elbiseler giyerek kantinde boy gösteren Adnan oldukça başarılı görünüyordu. Onun aksine uzun upuzun boyu, kalın dudakları, mercek gibi gözlükleri ve koyu renk elbiseleriyle görmeye alıştığımız Filistin’li Ziyad ise birkaç ders hariç hiçte iyi bir halde değildi ve borçlu geçtiği sekiz dersten o yılda geçemeyecek olursa kaydı silinerek okuldan atılmak tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
Zaten sıkıntılı bir halde gelen Ziyad’ın sırtına bir de bu ders yükü yüklenince iyiden iyiye ağırlaşmış, suskunlaşmış ve her şeyden uzaklaşmıştı arkadaşımız. Adnan’ın da onun da ekonomik sıkıntıları yok gibiydi. Bildiğimiz kadarıyla bir burs alıyorlar ve Türkiye ortalamasına göre oldukça iyi bir geçim içindeydiler.

Adnan’ın Ziyad’ın aksine fazlaca bir dil problemi de yoktu, dersleri iyiydi ve bütün planı bir Türk kızıyla evlenerek ülkesine geri dönmekti. Oysa Ziyad’ın her hali büyük bir problem yığınının her biri ayrı ayrı problem olan birer parçası gibiydi. Hemen her dersten kurtarılması mümkün olamayacak kadar düşük notlar alıyor, lüzumlu ya da lüzumsuz yere para harcayıp sıkıntıya düşüyor, Adnan’ın da aramızda olduğu sohbetlerde ülkesi kadar garip ve ülkesi kadar acılı bir dertleşmeyle, geri döndüğü zaman yerleşecek bir yurdunun bile olmadığından yakınarak geleceğe dönük plan yapmaktan utandığını söylüyor ve ağlaya ağlaya şişen kapkara, parlak gözleriyle üzüntümüze üzüntü katıyordu.

Her ikisi de bizi gönülden bağlayacak bir tarih bilinciyle yetişmişlerdi. Adnan sık sık İkbal’den mısralar okuyor, ülkesiyle ülkemiz arasındaki derin bağlardan dem vuruyor; Ziyad ise ‘…Biz Ortadoğulular ne çekiyorsak Abdülhamit Han’a ettiklerimiz yüzünden çekiyoruz…’diyerek gururumuzu okşuyordu.

İster Adnan isterse Ziyad’la olsun kurduğumuz bağın kuvveti bir yana bütün iticiliğine, bütün sıkıntısına ve bütün ağırlığına rağmen Filistin’li Ziyad’ın gönlümüzdeki yeri ayrıydı.
Her şeyden önce tam bir Filistinliydi Ziyad; tıpkı ülkesi gibi yalnızdı, garipti, sıkıştırılmıştı, çaresizdi ve yine tıpkı ülkesi gibi hem bir çıkış yolu hem de bir dost arıyordu…
Onu her gördüğümüzde sanki Filistin haritasını seyrediyorduk yüzündeki derin kederde, kah sokaklarda tanklara taş açan çocukların mücadelesini izliyor, kah şatt’ül arap’ta sınırı gözlüyorduk sanki. Duyduğu her çatışma, okuduğu her baskın adeta yüzüne ve alnının çizgilerine karışıyor, hissettiği derin acıyı yüzünden okuyorduk Ziyad’ın.

Bir akşam aceleyle gelen bir arkadaşımız Ziyad’ın çok kötü bir halde olduğunu ve bizi istediğini söylediğinde kalkıp gitmiş ve kiraladığı bodrum katta, yere serdiği sofranın başında kütük gibi sarhoş bir halde bulmuştuk Ziyad’ı.

Bizim canlı Filistin’imiz sarhoştu, perişandı, ağlıyordu, çıkarmayı unuttuğu gözlüklerinin kalın camları buğulanmış, Arapça bir ağıt tutturmuştu.
Ayağa kalktığındaki görüntüsü daha hazindi, sallanıyor, ayakta durmakta güçlük çekiyor, tutturduğu ağıdın ara yerlerinde Türkçe ‘de ‘Kardeşim-Kardeş’ anlamına gelen ‘Ahi-Ahiy’ diye hıçkıra hıçkıra bir benim bir de Samsun’lu Mustafa’nın boynumuza sarılıp ağlıyordu.

O gün memleketinden, Filistin’den bir mektup almıştı Ziyad. Kısa bir mektuptu bu.
Annesi, yengesi ya da kız kardeşi yazmıştı. Mektuba küçük bir de fotoğraf ekliydi ve Ziyad’ın geldiği yerdeki Arap adetlerine göre ölen bir yakının kederli haberi uzaktaki akrabalara böyle kısa bir mektup ve küçük bir fotoğrafla bildiriliyordu.
Ziyad’ın babası ölmüştü, kederliydi ve tıpkı yalnız başına ağlayan ülkesi gibi kederini paylaşacak kardeşler aramıştı o akşam.
Ve o akşam küçüklüğünde Arafat’ın ‘generalleri’ arasına girmiş, sapanla taş atmış bizim kederli Filistin, bizim uzun boylu Arafat ‘Ahi-Ahiy’ diyerek boynumuza sarılırken bir yandan da Filistin kadar büyük ve acılı bir soruyu da aklımıza takmıştı.

‘Ahi’ ne demekti?
Kim Kime ‘Ahiy’ derdi?
Kim Kimin Kardeşiydi? Bu acı nasıl bir acıydı?…

Leyla’nın Defteri

Bazı yazarlar için kelimenin düşünüldüğünden daha farklı anlamları ve katmanları vardır. Kelimeler, bu yazarlar için bir inşa malzemesidir. Kastettiğim bir romanın ya da öykünün yazılması değil. Kelimenin, cümlenin bizzat kendisidir. Kelimelerin ruhta vücut bulmasıdır. Evet, yazarlar kelimelerle ve cümlelerle kitaplarını inşa ederler ama bazıları ise kitaplarını yaşar, inşa ederken.

 Yazı yazmanın bir büyüsü var. İnsan o büyüye kendini kaptırdığında bambaşka dünyaların kapılarını aralıyor. Hiç girmediğiniz bir âlemin, hiç görmediğiniz sokakların kaldırımlarını arşınlıyor, yepyeni insanlar ile karşılaşmanın heyecanını taşıyorsunuz. Bu hem okuyanı ve yazanı ruhi olarak besleyen hem de insan hayatını renklendiren bir durum.

Sanırım son 10-15 yıldır yazıya dair çok sayıda atölye açıldı ülkemizde. Açılmaya da devam ediyor. Burada yazar adaylarına nasıl yazacaklarına ve kurguyu nasıl şekillendireceklerine dair birçok teknik bilgi veriliyor. Bu ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber şunu söylemeden edemeyeceğim. Teknik bilgiler yazar adayları için, evet, oldukça önemlidir. Peki, yazının ve cümlelerin ruhuna inebilmek için bu yeterli midir? Bu noktada verilen teknik bilgilerin yazarla metin arasına bir mesafe koyduğu kanısındayım. Bu mesafe çoğu zaman okur tarafından hissedilir. Okuru, metinden uzaklaştırır. Bu nedenle metinle yazar arasındaki mesafe kurgudan ziyade cümlelerle kısalmalıdır.

Bomboş bir sayfada bir metin inşa ederken yazar gerçekten ne kadar oradadır?

Bence yazar kelimeleriyle ve cümleleriyle hemhâl olmalı ve yazdığı metinle okura bunu sağlamalıdır.

Bazı yazarlar için kelimenin düşünüldüğünden daha farklı anlamları ve katmanları vardır. Kelimeler, bu yazarlar için bir inşa malzemesidir. Kastettiğim bir romanın ya da öykünün yazılması değil. Kelimenin, cümlenin bizzat kendisidir. Kelimelerin ruhta vücut bulmasıdır. Evet, yazarlar kelimelerle ve cümlelerle kitaplarını inşa ederler ama bazıları ise kitaplarını yaşar, inşa ederken.

Romanlarındaki kelimeler ve cümlelerle hemhâl olur. Bu tür yazarların edebiyat eserlerini okurken, satır aralarında onun varlığını da hissederiz. Cümlelerin büyüsü, yazarından kalbinden okurun kalbine bir köprü vasıtasıyla uzanır.

Leyla İpekçi bu yazarlardan birisi.

Yazmış olduğu Ateş ve Bahçe, Başkası Olduğun Yer, Maya, Dem Yüzü romanları okuru zorlayan ve metnin bizzat kendisi olmaya davet eden romanlardır.

Leyla İpekçi’nin yakın zamanda bir kitabı daha yayımlandı: Leyla’nın Defteri. Denemeler, Edebiyat Günlükleri, Söyleşiler alt başlığını taşıyan kitap H Yayınları arasından çıktı. Kitap, Leyla İpekçi’nin yazın dünyasını, yazarken nelere dikkat ettiğini, nelerden beslendiğini, geçmişini… Merak eden okurlar için oldukça önemli bir kitap.

 

Kitap beş bölümden oluşuyor: Benim Kahramanlarım, Ecele Bakmak, Edebiyat Günlüklerinden, Yeni Roman İçin Taslaklar ve Söyleşiler.

Bu yazıda Leyla İpekçi’nin kitabında tartıştığı ve bu topraklarda nefes alan dilin nasıl tekrar gündeme geleceğine dair vurgusunu paylaşmak istiyorum.

Yazar kitabın ilk bölümde farklı yazarların kendi dünyasında bıraktığı izleri paylaşırken, bu bölümde benim dikkatimi çeken yazar Ingeborg Bachman oldu. İpekçi, “Kelimelerinin gölgesinden taşanlar bazen duaya, yakarışa, bazen acıya, kedere, hüsrana yaklaşır. Eksiltilen kıyımların, imhanın tahakkümün karasularından çoğaltan hayallere, rüyalara açılır bazen de. İlerleyen bir kurgudan bahsedemem; bir devam ediştir eserlerinde bulduğum,” diyerek kendi dünyasına selam gönderiyor. İpekçi’nin romanları- ilk romanlarını bu kategoriye koyamam- belirgin bir kurgudan yoksundur. Romanları bir düşünceden yola çıkılarak yazılmış gibidir. Romanın dili, bu düşüncenin ileri taşınmasına yardımcı olur. Değişen karakterler Dostoyevski vari hayat bulur, nefes alır romanlarında. Ayrıca yine İpekçi’nin ifade ettiği gibi, insanın en mahrem yeri olan kalbi, romanlarındaki kahramanlarda en gerçekçi haliyle görmek mümkündür. Kalp, düşüncelerin okura aktığı membadır. Roman ilerledikçe, okur olarak siz de kendinizi o kahramanın yanında değil de içinde yer alırsınız. Onunla beraber düşünürsünüz.

Günümüzde, edebiyatın bu kalbi işlevinin görevini yeterince getirmediğini düşünüyorum. Bu eksende İpekçi şu soruyu soruyor, haklı olarak: “Bugünün Yunusları, Mısrileri nasıl yetişir, şimdi nerededirler?”

Bu soruyu yazarların beslendiği kaynak olarak değil de okurun beslendiği kaynak olarak da önemsiyorum. Geçmişle bağı kopan dilin kaynağını yeniden o yöne çekebilmek ve zenginliğin farkına varabilecek çaba içinde olmalıdır edebiyatçılar ve okurlar. Bu, geçmişle günümüz arasındaki bağın ve edebiyatımızın yeniden güçlenmesine fırsat verecektir, diye düşünüyorum. Çünkü sadece Batı kültürüyle oluşmuş bir edebi zevk ve disiplin anlayışı, Türk okurunu eksik bırakcaktır.

“Batılı bir buluş olan roman, insanı insanda arar. O yüzden kaçınılmaz olarak kendisininkine benzetir insan tahayyülünü. Doğulu bu anlamda Batılı gibi düşünmese bile bir Batılı gibi yazmaktan hiçbir zaman kurtulamayacaktır. İnsanı Rabbinde arayan, bu anlamda yatay değil, dikey bir bakışa sahip olan Doğulu için bu tahayyülün dili daha çok şiirde veya masalda kendi sesini işitilebiliyordu kuşkusuz.” İpekçi bu sözleriyle edebiyatımızda geçmişle bağı güçlendirecek bir yol haritası da çıkarmış olmaktadır.

Bu noktada, İpekçi’nin kitapta Tanpınar ve Orhan Pamuk okumalarına dair notlarında şu cümlelere rastlıyoruz. “Maziyle bağımız keskin darbelerle kesilmemiş, koparılmamış olsaydı, ‘kayıp estetiği’ geliştirmek gibi bir kaygısı olur muydu başta Tanpınar olmak üzere diğer edebiyatçılarımızın?”

Leyla’nın Defteri kitabı sadece Leyla İpekçi’ye ait bir kitap değil. Bu topraklarda yoğrulmuş, ilk zamanlarda yüzü Batı’ya dönükken sonradan Doğu’dan nefes alan bir kalbin hakkaniyet arayışını simgeleyen bir kitaptır. Bu nedenle her iki yöne doğru bakıp, okumak ve yeniden düşünmek üzerine önemli bir fırsat sunuyor Leyla İpekçi.

Ahmet Sarı İle “Kendi İmdadına Da Koşup Gelen Hızır” Üzerine…

Yayınladığı öykü, şiir ve diğer türlerden eserleri ile oldukça velud ve dili güçlü bir yazardır Ahmet Sarı.

Edebiyat dünyamıza farklı bir bakış ve soluk getirerek yeni bir zihinsel yol açma çabasını da büyük çoğunlukla başarmış, tabiri caizse “işinin ehli” bir isim. Ahmet Sarı ile son öykü kitabı “Kendi İmdadına da Koşup Gelen Hızır”ı konuştuk.

 

Abdullah Kasay: “Kendi İmdadına da Koşup Gelen Hızır” ismi ile başlamak istiyorum. Böylesi bir kitap ismi bile daha en başta çok sarsıcı. Ahmet Sarı böylesi kitap isimleri ile bize ne anlatmak istiyor?

Ahmet Sarı: Abdullah hocam, ilkin bana kitap hakkında konuşma imkânı sunduğun için sana bir teşekkürle sözüme başlamak istiyorum. Kitaplarımda senin de tespitin doğrultusunda, başlığında daha, okurları sarsacak, onları şoke edecek isimler bulmaya çalışıyorum. Felsefi bir dilemma, bir çıkmaz, insanı düşünmeye iten garip söyleyiş şekilleri buluyorum, serde biraz şairlik de olunca, böylesi başlıklar ortaya çıkıveriyor. Bu başlıkta da olduğu gibi çıkış noktam aslında herkesin imdadına koşup gelen Hızır’ın kendi imdadına koşup koşamayacağı durumudur. Aslında Hızır’ın imdadı olmaz. Hızır’ın kültürümüzde bir peygamber ya da melek olduğu söylenir. Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saati”nde hatta ölümsüz ve zamandan müberra olduğu için canı sıkılan, can sıkıntısını gidermek için kendine oyun icat eden, dağlardan taş yuvarlayan bir Hızır izleği görülür. Hızır’ın geçmişin derinliklerine sarkabilmesi, hal’de nefeslenebilmesi, ölümsüzlüğü ve zamansızlığı düşünüldüğünde onun melek olduğu düşüncesi bizde güçlenir. Meleğin imdadı olur mu peki. Olmaz. Melek topyekûn bir bağımlılıkla Allah’a bağlıdır. Günah işleme derekesine sahip değildir. Bunun için ya ateşle (şeytanda olduğu gibi) ya da balçıkla (insanda olduğu gibi) ovulmalıdır. Bu bağlamda meleklerin günahı olmaz. İradesi olmayan neden düşsün ki. Düşen melek, iradesi olan melektir. Aynen diğer kitabımda “Sağ Omuz Meleğinin Omzundaki Sağ Omuz Meleği”nin isminde olduğu gibi. Bizlerde, insanlarda olur sağ ve sol omuz meleği. Bir meleğin omzunda sevap ya da günah meleği, kirâmen kâtibîn aramak, onun sevabını ve günahını kaydedecek hurufat melekleri aramak demektir ve beyhudedir. Melekler omuzları düşünüldüğünde çıkmaz sokaktır. “Hızır’ın İmdadı”ndan kastım daha çok yeri geldiğinde insanın kendi içine sarkıtacağı iplerle bağlantılı bir başlık tahayyülü. Dışarıdan gelecek yardımların nihayete erdiği, çözüm bulmadığı bir dönemde Zümrüdüanka’nın kendi küllerinden yeniden doğması gibi bir şey diledim başlıkta. Öyle zamanlar olur ki insanın hiçbir dış yardıma artık ihtiyacı olmaz. Kendine, içine, derinliklerine dönüp, kendi içsel ormanlarında gezinip, kendi ruhunun yaralarına eğilip yine yaralarını kendi sarması gerekir. Bu bağlamda işin felsefi ve dini anlamlarından çok da herkese yetişen Hızır’ın kendi imdadına koşma durumuna dikkat çektim. Kendi imdadına koşup gelebilme durumu bir dilemma oluşturmanın yanında elbette lirik bir söyleyiş de içinde barındırmaktadır.

Abdullah Kasay: Sayabildiğim kadarı ile 67 öyküden, aslında küçürek öyküden oluşan bir kitap “Kendi İmdadına Da Koşup Gelen Hızır”. Küçürek öykü yazma fikrini doğuran ne Ahmet Sarı’ya. Ya da küçürek öykülerin bizlere sunduğu teklif ne?

Ahmet Sarı: Ben her ne kadar üç şiir kitabından sonra “Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak” adlı öykü kitabımı basmış olsam da Yedi İklim dergisinde Ali Haydar Haksal’ın rahle-i tedrisinden geçerek öyküye başladığımı söylemek isterim. 1993 tarihinden beri öykü yazıyorum ve Yedi İklim’de yayımlanan “Dolunay, Kurtlar ve Akbaba” adlı ilk öykümden günümüze zihnimde hep öykü gezdirdim durdum. Akademisyenlik devreye girince, zihin dağılınca, söyleyiş sekteye uğrayınca elbette roman yazmanın o engin zamanlarını kendimde bulamadım. Bunun için akademisyenlik zorlu bir görev olarak durmakta. Roman için geniş zaman olmayınca, uzun öyküleri de akademik işler sıkıştırınca bizlere soluğu az öykü yazmak kalıyor. Şimdilik bendeki ruh durumu ve yazı dermanı ancak öykü ve küçürek öykü için uygun. İleride geniş zaman bulunursa başka türler de deneyebilirim. Bu bağlamda çağımızın sorunlarını, içinde bulunduğumuz zamanın dertlerini, Müslümanların hallerini küçürek öykünün sonunda o şok edici vuruşla da örerek vermeye çalışıyorum. İyi kotarılırsa, hele de bu twitter toplumunda artık jenerasyonun az okuduğu, görsel destekler istediği, dikkatinin çok erken dağıldığı ve dikkatini toparlamakta zorlandığı yerlerde damıtılmış sözlerle ve şok edici küçürek öykülerle okurun kalbine inmenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Eski kalın klasik metinlere sabrın kalmadığı, zamanın değiştiği ve postyapısal milenyum insanının az derin bilgiden çok ama yüzeysel bilgi bombardımanı talep ettiği zamanlarda öyküyü, küçürek öyküyü onun da iştahını çekecek bir hal ile sunmamız gerekiyor. O nesilden vazgeçmek yerine onu da içine alabilecek, onu da kazanabilecek bir öykü formu şimdilik küçürek öykü formu gibime geliyor.

Abdullah Kasay: Bana hep bu tarz öyküler kurgunun ötesinde daha çok gerçeğe ya da yaşanmışlara dayalı ve hikmete en yakın metinler gibi gelir. Sizin gündelik hayatta yaşadığınız birçok şeyin aslında öyküye dönmüş halleri gibiler. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Ahmet Sarı: Doğru söylüyorsun. “Huzur İslam’da” adlı öyküyü Bursa’da, Erzurum yolculuğumda aynen yaşadım. O olayı birebir aktarsanız da hikâye olurdu. Gündelik hayat biz dikkatli okur ve antenleri topluma ve aslında her şeye açık öykücülere çok güzel şeyler vaat ediyor. Ben öykülerimi, hepsi olmasa da, “Korku ve Dehşet Üçlemesi”nde olduğu gibi gerçeklikten çekip çıkarıyorum. Öykücü elbette sınırsız bir fantazmagoryaya sahip olduğundan, gerçekliği birebir öykülerine, romanlarına taşımak zorunda değil. Yaşadığımız çağ biz öykücülere sınırsız imkânlar sunuyor. Bu çağıltılı yaşamda insanın nutkunun tutulduğu, şaşırdığı, bocaladığı, gözlerine inanamadığı şeylerin yanı sıra insanın içinde kelebekleri uçuşturan olaylar ve durumlar da oluyor. Bunlar, dediğin gibi öykücünün kaygısı şayet bunları bir hikmet burcuna taşımaksa oraya doğru evriliyor. Öykücünün derdi bu değilse kendi zaviyesinden, fraksiyonundan, inandığı neyse o perspektiften meseleye bakıyor. Ben küçürek öykülerimin hikmet parıltıları olmasını isterim. Hakikati görmenin parçalı ve küçük hikmet kırıntıları. Damlanın okyanusa varması gibi bu küçürek öykülerden hakikatin, bizim hakikatimizin bizatihi kendisine gidilmesini temenni ederim. Ama bunu kitsch bir şekilde, iyi işlenmemiş, makyajı iyi yapılmamış bir şekilde değil; sırıtan, mesaj kaygılı ve insanın ensesine bir şaplak indirircesine, mesajı gözüne sokarcasına da değil, baldaki şekerin dağılması gibi öyküde hakikatin dağılmasını isterim. Bunu kotarabilirsek küçürek öykü daha neye hizmet edecek ki? Söz de, yazı da ister küçürek olsun ister olmasın şamanın elindeki şahin gibi dönüp dönüp o ele konar gibi dönüp dönüp tanrıya rücu etmelidir.

 

Abdullah Kasay: Kitaptaki “Kuytu” öyküsü beni derinden etkiledi. Sürekli temas halinde olmamız gerekenler bizim en kuytumuza dönüşmüş durumda. Bu da bir kabulleniş gibi esasen. İnsanları bu kabullenişe ikna eden, razı eden hangi durumları yaşıyoruz sizce?

Ahmet Sarı: “Başlangıcı Olmayan Bir Şeyin Sonu”nda, ikinci öykü kitabımda aslında Müslümanların zamane sorunları ve topyekûn dönüşümleri, zamanı algılama ve hakikatlerindeki değişik algı biçimleri üzerinde durmuştum. Yaşadığımız zaman öyle bir zaman ki Müslümanlar kişiliklerinin sert köşelerini dünyaya sürttükçe kaybediyorlar. İnsan içine girdiği ırmağın kokusunu alıyor. Hakikatimizin değiştiği, idealimizde olan inançlarımızı ne kadar yaşadığımız, bize vaat edilen inancı ne kadar taşıdığımız tartışmalıdır. Bugün selim topraklara baktığımda, Müslüman toprakların yerle yeksan ve dağılmış olduğunu gördüğümde bize hakikati dillendiren kitabın künhüne varamadığımız aklıma geliyor. Okumuyoruz. Okusak da anlamıyoruz. Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saati”ndeki Hızır’ın tespitiydi bu. “Her evde kutsal kitaplar asılıydı/okuyan kimseyi göremedim/ okusa da anlayanı görmedim.” Ne kadar acı, insanın kendi kutsalını tanımaması. Kendi kutsalını duvara asması ve ona bigâne kalması. Onu sadece mezarlarda yeşertmeye çalışması. Oysa bu tüm hayata içkin bir şey olmalı. Muska nasıl bedende taşınırsa, Kuran da kalpte muska gibi taşınmalı. O zaman işte içsel ve dışsal yenilikler, güzellikler yaşayacağız. Buna inanıyorum. Teorinin pratiğe uymadığı bir İslam tahayyülü ne işimize yarayacak. Tüm kötülükleri, üçkağıtçılıkları yapıp da arabasının arkasında “Huzur İslam’da” yazan birine nasıl inanabiliriz. Onun elinden, dilinden nasıl emin olabiliriz?

Abdullah Kasay: Aslında her bir şeye “hayretle” bakmamız gerektiğini de anımsatıyor kitaptaki tüm öyküler. Yanı başımızda yaşanan her şey birer öykü. Ve her birinin içinde de insan var. Tüm bu kaçırdıklarımızı Ahmet Sarı önümüze koyarken aslında edebiyatın büyülü dilinden ziyade olayların kendisinin büyülü olduğunu vurguluyor. Son zamanlarda edebiyatın ise olaydan oluştan ziyade içinde insanın da azaldığı, daha çok metinin kendisinden beslendiğini görüyoruz. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?

Ahmet Sarı: İnsan, senin de sözünü ettiğin hayreti bırakmasa, dünyaya yeni gelmiş bir çocuğun eşyayı, olayları keşfindeki o hayret makamını ömür boyu sürdürebilse yaşantısını dolu dolu bir varoluşa çevirebilir. Bu mümkün görünmüyor. Postmodern dönem romanlarında dağılan, silikleşen öznenin çaresizliği, modern sonrası insanının değersizleşmesi, varoluşunda yaşadığı yaralarla derinden bağlantılı. Daha Lumiere kardeşlerin ilk sinema sekansında modern dönemlerde bir fabrikadan ırmak taşkınlığında çıkan insanların değersizleşmesi görülüyor.

Metropol ve büyükşehir dikey medeniyeti bize dayattıkça insanların muhabbetinde, sevgisinde, diyaloglarında da kelimeler azaldı. Komşuluk hukuku kalmadı. Bize de kötü şeyler olacağı şüphesi, sorumluluk almama, insani olanı ön plana çıkarmama duygusu hayatımıza nakşoldu. Açlıktan yerde uzanmış ölümü bekleyen Afrikalı bir çocuğun yardımını bırakın, şehirde uzun süre yerde yatan insanın yanından sel gibi akan insanoğlu ona eğilip de neyi olduğunu sorma cesaretini kaybetti. İnsan değeri silikleşti. Hızlı yaşamın büyüsü hepimizi içine aldı. Baudrillard “Yalnız yiyen ölüdür” der “Amerika”da, yalnız yemek değil, yalnız yaşamak, devcileyin arabaya yalnız binmek, yalnız nefes almak, yalnız ölmek kaderimiz oldu artık. Bu anlamda çağın getirdiği bir atmosfer olarak insanın silikliğini, insanın fluluğunu nasıl yeniden bir değere doğru tahvil edeceğiz? Onu nasıl bataklıktan çıkarıp, yücelteceğiz. İyiye, doğruya, hakikate bakmasını nasıl sağlayacağız? Bu bozuk ortamda, sodomize olmuş topraklarda bir nebi bilincini ona nasıl vereceğiz? Beni bu bağlamda bu silik insanlar da, yapıp ettikleri de çekmektedir. Bunları gözlemleyip o şok edici duygu durumunu, hali, tutum-davranışı, alışık olmadığımız bizim zihniyet dünyanıza da sığmayan olayları gördüğümde küçürek öyküye sığacak şekilde onu zihnimde yontuyorum ve bir kalıba sokuyorum. Gerisi artık okurun kalbine kalıyor.

Abdullah Kasay: Son olarak “Kendi İmdadına Da Koşup Gelen Hızır”da da gördüğüm belki diğer kitaplarınızda da bunu düşündürten bir his var. Ahmet Sarı sürekli bir “heyecanla” yazıyor gibi. Bu heyecan bize bundan sonra nasıl çalışmalar armağan edecek?

Ahmet Sarı: Şu anda elimde “Kabuk Tutmuş Yaralar Yüzünden” adında bir öykü kitabı var. Birkaç düzeltme, ekleme daha yapıp bir yayınevine sunacağım. Nasipse. Edebiyat kuramı bende hep zihinde bir bölmede akıp durdu. “Kurgu-Gerçek” ya da “Gerçek-Kurgu” olarak nitelendirebileceğimiz kurmacadan hakikat düzlemine, gerçeğe müdahalelerin olduğu eserler üzerinde epey kafa yoruyorum. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyat Bölümünde doçent dostum Kamil Civelek hocamla birlikte edebiyata bir kavram daha kazandırıp onun teorik ve pratik temellerini oluşturmayı hedefliyoruz. Öyle bir niyete sahibiz. Kitabın adını “Kurmacanın Dayanılmaz Gerçekliği” koymayı düşünüyoruz. Fransız, Amerikan, Alman ve Türk edebiyatından örnek metinler olacak bu kitapta. Yaklaşık otuz yıldan beri ördüğüm “Tapılan. Bir Başdönmesi ya da Tanrıya Uzanmış Ellerin Göğü” adlı tanrı metnimi boş vakitlerde şekillendiriyorum. Hacimli bir kitap oldu, onu nasıl basacağımı, nereye sunacağımı şimdilik bilemiyorum.

Abdullah Kasay: Ahmet hocam çok teşekkür ederim verdiğin cevaplara.

Ahmet Sarı: Abdullah baba, ben teşekkür ederim bana bu imkânı sağladığın için. Sağ olasın.

“Hallac-ı Mansur’un Felsefesi ve Öğretisi Benim Tüm Bakış Açımı Değiştirdi”

Başak Sayan’ı ekranlardan, oynadığı dizilerden tanıyoruz. 2010 yılından itibaren ise Sayan’ın cümlelerini dizi repliklerinden değil de yazdığı kitaplardan takip ediyoruz. Sayan’ın bazı kitapları çok satanlar listesine girdi. Başak Sayan geçtiğimiz günlerde Nigahdar adlı bir roman yayımladı. Roman farklı zamanlarda ve birbirine teğet geçen bir hikâyeden oluşuyor.
Romanın merkezinde 9. ve 10. Yüzyılda yaşamış Hallac-ı Mansur var. Başak Sayan’la son romanı Nigahdar, Hallac-ı Mansur ve din üzerine sohbet ettik.

 

-Hallac-ı Mansur ile tanışmanızı merak ediyorum. Tanıştıktan sonra nasıl bir süreç yaşadınız da onu bir roman kahramanına dönüştürmek istediniz?

Hallac-ı Mansur ile doğumdan bir iki ay sonra tanıştım. Kendi kendime kalabildiğim ender anlardan birinde bir anda aklıma düştü ve araştırmaya başladım. Hayatını ve öğretisini okudukça müthiş etkilendim. Ülkemizde adı bilinse bile Mevlana’nın, Şems’in, Yunus Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın feyz aldığı, takip ettiği kişinin Hallac olduğu bilinmez. İnanılmaz bir hayat hikayesi var. Karakteri, Allah aşkı, hakikat yolunda çektikleri, Tavasin adlı kitabında anlattığı nokta öğretisi hepsi beni inanılmaz etkisi altına aldı. Uzun zamandır kuantum fiziğine ilgim olduğu için tasavvuf ve Hallac’ın öğretisini öğrendikçe aradaki müthiş benzerlik karşısında hayret ettim ve bu benzerliği okurlarıma göstermek istedim. Yani romanı yazma fikri Hallac-ı Mansur’un hayat hikayesinden ve öğretisinden çok etkilenmem ile başlayıp kuantum fiziği ile arasındaki benzerlik ise karakterlerimi yaratmam da ve hikayemi geliştirmem de etkili oldu diyebiliriz.

-Romanı yazmadan önceki araştırma sürecinizden bahseder misiniz biraz? Nasıl okumalar yaptınız?

Romanlarımın tümünde okurumun hayata başka bir yerde bakmasını istediğim için mutlaka bir felsefe vardır. O yüzden araştırma kısmı önemlidir benim için. Ancak Nigâhdar’da u araştırma kısmı çok uzun ve meşakkatliydi. Hallac-ı Mansur’un hayatı ve öğretisi dışında, Abbasi imparatorluğunu, tarihini, Muktedir Billah dönemini, o döneme damga vuran siyasi ve toplumsal olayları, tasavvufu, Hallac’ı etkileyen ya da düşmanlık eden kişilerin hayat hikâyelerini, kuantum fiziğini, evrim teorisini, yaradılış meselesine hem ateistlerin hem deistlerin hem de tesitlerin bakış açılarını araştırmam gerekiyordu. Çok fazla kaynaktan araştırma ve okuma yaptım. Eşim odamdaki kitap dağını gördüğünde “nasıl başa çıkacaksın?” diyerek, inanamıyordu. Ama bunlar benim sevdiğim konular olduğu için zevkle okudum, araştırdım. Kitabın sonunda kaynaklar bölümünde merak edenler için bir liste verdim. Daha detaylı bilgi için o kaynaklara başvurabilirler.

-Bu okumalar sürecinde sizi çok şaşırtan, sizin düşünce dünyanızda değişime sebep olan bilgilerle karşılaştınız mı, nedir bunlar?

Karşılaşmaz olur muyum hiç? Hallac-ı Mansur’un felsefesi ve öğretisi benim tüm bakış açımı değiştirdi zaten. O dinler üstü bir öğreti bıraktı gerisinde. Ne ben var dedi ne de sen. Var olan her şey, yerdeki taştan, gökyüzündeki buluta, bir böcekten bir balığa, bir kuştan bir insana her şey ama her şey Yüce Yaradan’dır dedi. Başka hiçbir şey yoktur. Her şey O’nun tecelli etmiş halidir. O yüzden ben O’yum diyor zaten. Nasıl ki bir damla okyanusun bir parçasıysa var olan her şey de O’nun bir parçası. Bu beni çok etkiledi. Uzun süredir içimde hissettiğim ama tam olarak anlatamadığım duyguların kelimelere dökülmüş halini buldum onun yazdıklarında. Dinlerin Allah’a gitmek için birer yol olduğunu anlatıyor. Onlar sadece yollar. Önemli olan O diyor. O’na nasıl ulaştığının bir önemi yok. Çünkü her insanın ortak amacı O’na ulaşmak aslında. Bu nedenle bir Hristiyan ile bir Musevinin, bir Müslümanla bir Hindunun bir farkı yok birbirinden. İnsanın dini ve inançları doğduğu coğrafyaya ve aileye göre belirleniyor. Nerede doğacağını, hangi ana babadan dünyaya geleceğini seçmediğine, ailenin ve bulunduğu toplumun dinine ve kültürüne göre büyüyeceğine göre kim onu nasıl suçlayabilir? Bu öğreti dışında elbette kuantum fiziği ile arasındaki benzerlik de beni müthiş etkiledi. İkisi de birlikten bahsediyor. İkilik denen şeyin bir aldanma olduğunu söylüyor. Kuantum fiziği tasavvufun ve Hallac’ın bin küsur yıl önce söylediklerini bilimsel olarak ispatlamış durumda.

 

-Romanın dili oldukça sade ve hızlıca akıyor. Bu dil genel olarak benimsediğiniz bir dil mi yoksa bu romana özgü tercih ettiğiniz bir yaklaşım mı?

Betimlemeleri ve detaylı anlatımı seviyorum ama bunu yaparken de hızlı akan bir kitap olmasına özen gösteriyorum. Bu benim tarzım diyebiliriz. Kitabı eline alan bırakamamalı. Zorlanarak okursanız kitabın sonunu getiremezsiniz.

-Kurgu olarak senaryo olmaya çok müsait bir roman Nigahdar. Romanın filme dönüşme ihtimali var mı?

Bunu söyleyen çok var. Film gibi kurgular tercih ediyorum çünkü ben aynı zamanda bir oyuncuyum. Mesleki olarak sinematografik düşündüğüm için romanlarımın kurguları da buna uygun oluyor. Her bölümün heyecan içinde bitmesi de bilinçli olarak yaptığım bir şey. Bu sizin kitabı elinizden bırakamamanıza neden oluyor. Tıpkı televizyon dizileri gibi. Öyle bir yerde biter ki siz bir hafta boyunca ne olacak diye bekler durursunuz. En çok istediğim şeylerden biri de Nigâhdar’ın film olması. Bir gün bunların olacağını biliyorum ama ne zaman olacağını bilmiyorum.

-Din, romanınızın en temel öğesi. Ve tarih boyunca siyasal, ekonomik ve sosyal olarak hem olumlu hem de olumsuz olarak kullanılmıştır. Ne dersiniz bu konuda?

Din tarih boyunca yeryüzündeki en büyük silah olarak kullanılmış. Hâlâ da öyle. Daha büyük bir güç kaynağı yok. Kitapta bunu anlatıyorum zaten. Toplumların dizginlerini elde tutmanın başka hiçbir yolu yok bu denli etkili olan. O nedenle bu güce sahip olanlar ne kadar ayrıştırma, ötekileştirme, kamplaştırma yaparlarsa o derece etkili olacaklarını bilirler. İnananları kendi çıkarları için kullanırlar ve ne yazık ki o insanlar kullanıldıklarının farkında bile olmazlar. Din dediğiniz olgunun en başına gittiğinizde hakikati keşfetmiş bir insanın yani peygamber dediğimiz kişinin diğer insanlara keşfettiği bu hakikati anlatma gayretinin diğerleri tarafından kabul görüp takip edilmeye başlanması aslında. İslam mesela aslında ilk başta Araplar tarafından tehlikeli bulunmuş. O nedenle Medine’ye göç edilmiş ya zaten. O zamanlar da Kabe önemli bir hac yeri ve çok para kazanılıyor hacca gelenlerden. Bunu kaybetmek istemiyorlar. Ne zaman Hz. Muhammed Kabe’ye dönerek namaz kılmayı emrediyor o zaman anlıyorlar Kabe ticareti devam edecek ve para kazanacaklar. Kitapta dinler tarihini, ilk tek tanrılı dinin nasıl ortaya çıktığını, kimleri etkilediğini özellikle bu nedenle anlatıyorum. Araştırmadığımız için bize söylenen her şeye inanıyoruz.

-İslam coğrafyasında bu kadar cemaat, tarikat yapılanması varken dinin doğru anlaşılması mümkün müdür sizce?

Elbette değildir. Çünkü bu tarikatlara mensup kişiler biat ediyorlar bir kişiye. O kişinin dediklerini doğru kabul ediyorlar. Araştırmıyorlar bile. Kuran tefsirleri de çeviren kişinin yorumudur aslında. Sen bunu okurken o kişinin yorumunu alıyorsun doğru kabul ediyorsun. Kendin oku, kendin incele, soru sor, araştır. Mantıksızlıklara kafa patlat. Bu nasıl olabilir diye sor. Karşıt görüşleri de dinle. Anlamaya çalış. Ama hayır. Öyle değil işte. Her yerde böyle bu. Çünkü insan tembel. Hazır bilgi istiyor yorulmak istemiyor. Kafa patlatmak istemiyor. Rahat etmek istiyor sadece. Derdi hakikat değil yani.

-Son dönemde gençler arasında yaygınlaştığı söylenen deizm, panteizm ve ateizm tartışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tüm bunları kitapta anlattım zaten. O nedenle karakterlerimi pek çok görüşe mensup kişiler yaptım. Ateist de var, deist de, teist de. Bunlar sıfatlar ama. Neticede aslında ne mezhep var ortada ne de din. Ne sen var ne de ben. Var olan tek şey sadece Yüce Öz.

-Yakın geçmişte ülke siyasetinde ve sosyolojisinde meydana gelen olayları da romanda konu edinmişsiniz. Bunun romanı zenginleştirdiği kadar ona ideolojik bir boyut da kattığını düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, Nigahdar’ı ideolojik bir roman olarak okumak mümkün mü?

Romanlarımın hepsinin arka planında geçtikleri dönemdeki siyasi ve toplumsal olayları anlatıyorum. Çünkü edebiyat tarihe not düşmektir. Başka türlü nasıl anlaşılabilir o dönem, o hikâye. Nasıl gerçekçi olabilir? Sığ bir metin halini alır roman bunlar olmazsa. Tolstoy’u okurken o dönemki Rusya’yı, sorunlarını, siyasi atmosferini ve bunun insanlar üzerindeki etkisini de okuruz. O dönemi anlarız. Hikâyeyi daha içselleştiririz böylece. Edebiyat tıpkı sinema gibi yaşamın kâğıda yansıtılmasıdır. Biri perdeye yansıtır, biri kâğıda.

İtalyan Taşrasına Bir Selam: Senin Köylerin/Cesare Pavese

İtalyan edebiyatından bahsederken öncelikle Dante’den, Decameron’un yazarı Boccaccio’dan, Calvino’dan başlamak farzdır. İlahi Komedya’da 14. yüzyılın ışığında Dante’nin hayalî dünyasıyla karşılaşırız. Decameron’da Floransa burjuvazisinin kadınları eteklerini savurarak önümüzden geçer, Calvino yıllar sonra Görünmez Kentler’de o kadınların isimlerinden şehirler kurar ve insana dair bazı kavramları bize kendi açtığı pencerelerden açıklar. İtalya’nın yalnız klasik manada değil modern zamanlara …

İtalyan Taşrasına Bir Selam: Senin Köylerin/Cesare Pavese Read More »

Bir Yangından Sonra

Aile denilen insan topluluğu arasındaki dinamikler, asla bir “aile” olamamış aileler, birbirini dinlemeyen, iletişim kuramayan insanlar gibi aslında olmamasını dilediğimiz ilişki biçimleri romanlarda fazlasıyla yer buluyor. Aile, edebiyat için başlı başına bir konu aslında. Bill Cleg ilk romanı ile bundan çok daha fazlasını, etkileyici bir biçimde sunuyor. Senin Hiç Ailen Oldu Mu? hem dil, hem kurgu, hem de yazarın kurguya yaklaşma biçimi olarak beklentilerinizi karşılayacak bir roman.

“Göl yok artık. Saatlerdir bu taşlık yolda ilerliyor ve suya dair hiçbir işaret yok. Arabalar, insanlar yok; Missoula’dan sonra arabayla doğru yola saptığına ya da yol ne zaman ikiye ayrılsa doğru yolu seçtiğine dair hiçbir kanıt yok. Kaybolmuş ve yalnız ama bunun bir önemi de yok. Hiçbir şeyin yok, diye düşünüyor ve bu ilk değil. Kafasındaki fikri, yani yapabileceği şu ya da bu seçimin onu ya da başka birini etkilemeyeceğini tekrar tekrar aklından geçiriyor. Daha önce olsa, herhangi bir yükümlülük ya da sonuç olmaksızın varlığını sürdürme fikri onu heyecanlandırabilirdi, ama bu tecrübe hayal ettiği hiçbir şeye benzemiyor.”

Bunlar bir yangında eski kocasını, kızını, müstakbel damadını ve sevgilisini kaybeden, böyle bir felaketten sonra artık kimsesinin olmadığının acısıyla usul usul yanan June Reid’i anlatıyor. Bu, June gibi yaşadıklarını kabullenemeyen, acısıyla yüzleşemeyecek kadar tükenmiş bir kadını anlatabilecek en uygun paragraf olabilir.
Senin Hiç Ailen Oldu Mu? Bir kadının tüm ailesinin alevlerin içinde kalmasını seyrettikten sonraki halini ve geride kalan herkesin yaşadıklarını, hislerini, bakış açısını aktaran çok başarılı bir roman. Tabii bu kayıplar asla tek bir kişiye ait olamaz. Başlarda bu felaketin en çok zarar göreni June gibi gözükse de, sayfalar ilerledikçe kızı Lolly’nin sevgilisi Will’in ailesinin acısına, Luke’un annesi Lydia’nın acısına da şahit oluyorsunuz. Tüm bu insanların ortak noktası evlat acısı, fakat hepsinin bunu yaşama, bununla yüzleşme yöntemleri farklı. Yazar Bill Cleg, felaketin boyutunu ve insanların çektiği acının derinliğini daha iyi yansıtabilmek adına tüm karakterlere ayrı ayrı yaklaşıyor. Böylece bu felaketin öncesinde yaşananları da öğreniyorsunuz. Yazarın bu konudaki sezgisel yaklaşımını çok başarılı buldum. Öyle ki sadece ana karakterlere değil, yan karakterlerin bile hayatlarına, isteklerine, beklentilerine ve hayal kırıklıklarına yakından bakabiliyorsunuz ve bunu kısa sayılabilecek bir romanda böylesine etkili bir biçimde yapabilmek büyük başarı.

Bu kitabı okurken tam olarak kendimi bir cenaze töreninin ortasında hissettim, garip olan şu ki romanda cenazeden neredeyse hiç bahsedilmemiş. Fakat June’un, Lydia’nın yaşadığı bu büyük acı karşısında mesela Rick’in düğün için hazırladığı pastanın parasını düşünmediğini söylediği halde bununla ilgili eşiyle yaşadığı çatışmayı anlatması insanı şaşırtıyor ama garip olan şu ki cenazelerde hep böyle şeyler olur. Kaybı yaşayan kişi için dünyadaki diğer tüm dertler bir anda anlamını yitiriyor, fakat diğerleri, her ne kadar onlar da üzülse de, hayatlarına devam ediyor.

Yazarın her bir karaktere bir ses vermesi, anlatımda kimi zaman birinci tekil şahıs, kimi zaman üçüncü tekil şahıs kullanımındaki bilinçli olduğunu hissettiğim akıllıca tercihleri beni çok etkiledi. Luke’un, Lolly’in ailelerinden uzak durmak için sebeplerini öğrendiğinizde, her bir karakterin kendisiyle ve aile ilişkileriyle yüzleşmesini gördükçe, Bill Cleg’in anlattığı tek felaketin bu yangın olmadığını anlıyorsunuz. Her ailenin, her karakterin kendine has yaşadığı bir trajedi var ve her şey yolunda giderken bile arka planda yaşananların insanları nasıl etkilediğini net bir şekilde görebilmemizi sağlayan bir roman.

Ailelere, aile trajedilerine dair yazılmış pek çok kitap var, Senin Hiç Ailen Oldu Mu? Bu romanlar arasında farklı bir çizgiye sahip benim gözümde; yazarın karakterlerin gözlerinden bakabilme becerisi, kullandığı gerçekçi dil, trajedinin boyutlarını usul usul işlemesi beni çok etkiledi.

Roman boyunca Silas’ın, Lydia’nın ve June’un yaptıklarının ve yaşadıklarının parça parça ortaya çıkması ve sonunda hepsinin yaptıklarının sonuçlarıyla teker teker yüzleşmesi çok dokunaklı. Uzun yıllar sonra bile altını çizdiğim satırları tekrar okuyacağım, karakteriyle selamlaşmak isteyeceğim, mutlaka okunması gereken, okuduğunuzda uzun süre zihninizde yer edecek bir roman.

Senin Hiç Ailen Oldu Mu?
Bill Clegg, Kafka Kitap, 241 syf

Cesare Pavese: Ölümün Nişanlısı

Herkese bir bakışı var ölümün. Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak. Bir ayıba son verir gibi olacak.                                               Cesare Pavese Yaşamın ucuna ya da Hamlet’in sözcükleriyle “o kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya”ya, o ölüm denen meçhul ülkeye doğru usulca ilerleyen bir garip yolcuydu Pavese. Ne yapsa uzaklaştıramayacağı, yaltaklanan bir köpekti “ölüm”. “Herkes ölmek için …

Cesare Pavese: Ölümün Nişanlısı Read More »

Kozmik Şaka, Hüzünlü Kahkaha

Türk okuru Vonnegut’un diğer kitaplarıyla çok erken tanışmış olmasına rağmen, 1959’da yazılmış bu roman, dilimize ancak 2018’de çevrilebildi. Hâlbuki Titan’ın Sirenleri bir çekirdek kitap.

Oğuz Atay, günlüğünün ilk sayfalarında Türkiye’de Tatlı Budala adıyla gösterilmiş olan The Party filminden bahseder: “Bugün, Blake Edwards’ın -baş oyuncu Peter Sellers- “The Party” adlı filmini gördüm. İyi niyetli ve korkunç sakar bir adamın hikayesi. İlk defa bir komedinin, beni bu kadar yorduğunu, bana acı geldiğini gördüm.” Kurt Vonnnegut da Ülkesi Olmayan Adam kitabında şöyle der: “Laurel ve Hardy’ye kasıklarım çatlarcasına gülerdim. Orada bir şekilde, korkunç bir trajedi vardı. Bu adamlar bu dünyada yaşayamayacak kadar tatlı insanlardı ve sürekli korkunç bir tehlike ile yüz yüzeydiler.”

Kara ve ince alayın bu iki ustası, aslında kendilerinden bahsetmektedirler. Komediyi trajediden ayrı düşünemeyiz. Fakat mizah, sinizme dönüştüğünde bir yanılsama meydana gelir. Heccav, bıyık altından haince gülerken ya da acımasızca sırıtırken duygularını gizler. Maske düştüğündeyse şifasız bir hüzünle karşılaşırız ya da şöyle desek daha mı doğru olur; şifası mizah olan bir hüzünle. Mesela Jonathan Swift’in tüyler ürpertici ‘Alçakgönüllü Bir Öneri’sinin altında haklı bir öfkenin yanı sıra tarifsiz bir keder de yok mudur? Vonnegut, kendisiyle yapılan bir söyleşide 11 Eylül üzerine sorulan bir soruya; “Bunun gibi hayret verici bir olayda, Dresden’in bombalanması gibi büyük bir olayda şöyle düşünürüm: Tanrım, Vezüv yine patladı!” diye cevap verir. Tipik Vonnegut mizahı. Kimilerinin zalimce bulabilecekleri ironik bir üslup. Ama aynı röportajda şunları söylediğine de şahit oluruz: “Şimdi II. Dünya Savaşı sonunda hissettiklerimi hissediyorum: Benden yapmam beklenen her şeyi yaptım, şimdi eve gidebilir miyim lütfen? Sonra düşünüyorum: İyi de evim hangi cehennemde?” Bu içli ifadeyle sinik tavır çelişkili gibi görünse de birbirini bütünler. Vezüv patlamıştır ve eve dönmek imkânsızdır. Vonnegut’un kahramanları, anlamlandırmaya çalıştıkları bir evrende uzay zaman girdapları içinde oradan oraya anlamsızca savrulup dururlar.

Her şey Dresden’de başlar. Vonnegut’un “İçeriği ve adıyla H. G. Wells’e layık” dediği 2. Dünya Savaşı sırasında bombalanan Dresden’de. Vonnegut, Amerikan piyadesi olarak savaşa katılmış, Almanlara esir düşmüş; Dresden’de, bombalanan şehirde, bir et deposunda sağ kalmıştır. Şehirde yaklaşık 120 bin kişi ölmüş, insan aklının ürettiği teknoloji, insanlığa akıl almaz bir yıkım getirmiştir. Böyle bir yıkımla baş edebilmek için en güçlü silah mizahtır. Ciddiyetin ve aklın iflas ettiği bu aşamada Vonnegut şakaya sığınır. Olup biten her şeyi korkunç bir şaka olarak görmek ve kabullenmek onun için tek çıkar yol olacaktır.

Dresden’de yaşadıklarını doğrudan anlatmak için henüz vakit vardır. Önce Huxley esintili bir distopya gelir; Otomatik Piyano. Yazarlığına bir distopya ile başlaması anlaşılabilir bir durumdur. Otomasyon üzerine kurulmuş bir ütopyayı ters yüz eder. Sonrasında distopyaya sadece hikâyelerinde geri döner. Harrison Bergeron’da mutlak eşitliğin totaliter bir sisteme dönüştüğü zalim bir dünyayı, Yarın Yarın ve Yarın’da ömrünü uzatmanın bir yolunu bulan insanoğlunun nüfus artışının felaket sonuçlarıyla girdiği mücadeleyi anlatır. Romanları doğrudan distopya olmasa da distopyanın buruk tadı kurguya karışır. Otomatik Piyano’nun üslubu usludur. Olaylar klasik roman şablonuna uygun olarak ilerler. Elbette yazarın baharatlı dili, hınzır mecazları iş başındadır. Dil bir sonraki romanında distopik hâle gelmeye başlayacak, o uslu anlatımın yerini çılgın bir üslup ve zamanda bir oraya bir buraya ışınlanan bir kurgu alacaktır. Bu distopyayla beraber Vonnegut’un makineye karşı savaşı da başlayacaktır. Otomatik Piyano’da makinelerin hâkim olduğu mekanik ‘ütopya’, sınırlarından taşarak insanın çaresizce bir dişlisi olduğu paranoyak makine evren fikrine kadar genişleyecektir. Bu bizi Bergson’un komik tanımına götürür. Bergson’a göre gülme, insanın mekanik olana karşı tepkisidir.

Sonraki romanı Titan’ın Sirenleri’nde “bilimkurgu ile ana akım arasındaki ayrım çizgilerini yok eden hınzırca zekâsı”nı gösterecektir. Türk okuru Vonnegut’un diğer kitaplarıyla çok erken tanışmış olmasına rağmen, 1959’da yazılmış bu roman, dilimize ancak 2018’de çevrilebildi. Hâlbuki Titan’ın Sirenleri bir çekirdek kitap. Yazarımız, sonraki romanlarında işleyeceği, neredeyse takıntı hâline getireceği birçok temayı bu romanında kurcalamaya başlar. Köpeğiyle birlikte bir kronosinklastik infundibulumun (Korono zaman demek, Sinklastik tüm yönlerde aynı tarafa doğru kıvrılan anlamına geliyor, diye açıklar uydurduğu bu Lemvari cümleyi) ortasına dalarak bildiğimiz zamanın ötesine geçen milyoner kâşif Winston Niles Rumfoord, Mezhaba No 5’in Tralfamadorlu sakinlerinin öncüsüdür. (Tralfamadorlular ilk kez bu romanda ortaya çıkarlar fakat Vonnegut onlara asıl şeklini Mezhaba No:5 romanında verecektir.) Tralfamadorlular yakın zamanda seyrettiğimiz Arrival filmindeki uzaylılara benzerler. Ama onlar zamanın içinde yaşanmış ve yaşanacak bütün anları görebilmelerine rağmen Heptapodlar gibi akışa müdahale etmezler. Rumfoord da bütün olacakları bilmesine rağmen sadece kehanette bulunur. Kadere müdahale etmez, edemez. Malaki Constant’ın dünyada başlayan Mars, Merkür ve Satürn’ün uydusu Titan’da devam eden komik ve kederli macerasında Tralfamadorluların kullandığı bir dişli olduğunu sonradan anlayacaktır. Rumfoord aynı zamanda Vonnegut’un Kedi Beşiği romanında icat edeceği Bokonon inancına benzer bir Mesihçiliğin de mucididir. Fakat sonunda her şey gide gide dehşet verici kozmik bir şakaya varır. Daha sonraları Douglas Adams, Stanislaw Lem gibi yazarların da kendi kurgularına dâhil edecekleri bir motiftir bu. Baudrillard’ın “Sakın dünyamız da başka bir dünyada reklam metni olarak kullanılmak için burada olmasın.” İfadesinde karşılığını bulan kozmik şaka fikri bugünün simülasyon teorilerine kadar götürülebilir. Titan’ın Sirenleri’nde Dünya bir reklam metni değil bir yedek parça üretim merkezidir. Onun o insafsız mizahi üslubuna alışkın olan okuru bir kara mizah şöleni bekler bu kitapta.

Vonnegut’ta taşlama ve ağıt sarmaş dolaştır. Şampiyonların Kahvaltısı’nın sonunda “Bir gözyaşı, bir ukde anlamı kazanarak” süzülen bir damla onun acı hicvine gizlenmiştir.