Sanatçı

Anjelika Hanım -1

 Başarılı müzisyen Anjelika Akbar, Kazakistan’da müzisyen-filozof bir baba ile müzisyen bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 2,5 yaşından itibaren  piyano çalmaya başlaması ise yeteneğini çok erkenden açık eder cinsten. Moskova Çaykovsky Devlet Konservatuvarı öğretim üyelerinin dikkatini çekerek konservatuvar bünyesindeki “harika çocuklar”ın girdiği okula kabul edildi.

1991 yılında UNESCO üyesi olarak geldiği ve sonrasında da yerleştiği Türkiye’de, Hacettepe Devlet Konservatuvarı’nda Bestecilik ve Orkestra Şefliği yüksek lisansını ve doktorasını alan Akbar’ın 500’den fazla bestesi var.

Kendisiyle çocukluğunu konuştuk…

 

Öncelikle Anjelika Hanım, doğumunuzla başlamak istiyorum. Nasıl bir ortamda dünyaya geldiniz? Anne-babanız, onların meşguliyetleri, kardeşleriniz, akrabalarınız, yaşadığınız çevre nasıldı?

Şimdi biliyorsunuz Sovyetler Birliği zamanında insanlar bir yerden başka yerlere rahatlıkla hareket edebiliyorlardı, hangi memlekette oldukları hiç önemli değildi. Biri Rusya’da doğuyor, Kırgızistan’da yaşıyor oradan Asya’ya gidiyor sonra Baltık Cumhuriyetlerine.  Böyle bir göç durumu vardı ve evlilikler de öyle yapılırdı yani yalnızca memleketliler birbirleriyle evlenmezlerdi, buna bakmazlardı. Dolayısıyla ben Kazakistan’da dünyaya geldim ama köken olarak hiçbir alakam yoktur.

Benim babam müzisyen, orkestra şefi ve felsefeciydi daha sonra felsefe alanında profesör oldu. Moskova’dan Karaganda şehrine bir orkestrayı yönetmek yönlendirildi. Karaganda‘nın Sovyetler Birliği için stratejik bir önemi vardı çünkü çevresi yoğun olarak kömür yataklarıyla doluydu ve Sovyetlerin “İkinci Moskova” dedikleri şehirdi. Çok yoğun akademik hayat, üniversiteler, mimarlar, ressamlar böyle kültür-sanat hayatı kaynayan bir şehirdi küçük olmasına rağmen. Orada çok önemli bir konser salonuna orkestra şefi olarak yönlendirildi. Dedem Sovyetlerde fabrika inşaatları yöneten önemli bir yöneticiydi. Onu da Karaganda yakınlarına bir fabrika kurması için gönderdiler.

Babanızın babası mı?

Hayır, annemin babası. Annem de o zamana kadar müzik eğitimi almış. Karaganda’ya taşındıkları zaman annem, babamın yönettiği orkestraya müzisyen olarak girmiş. Tanışmaları bu şekilde olmuş. Benim kardeşim yok, tek çocuğum. Aslında ailede herkesin profesyonel ya da ikinci uğraş olarak müzik-sanat ilgisi yoğun olarak vardı. Dedem mesela tiyatro aşığıydı, tiyatrocu olmak istiyordu. Saint-Petersburg’da eğitimini almaya başlamıştı aynı zamanda mühendislik okuyordu. Savaş başladığı için tüm o tiyatro planları göçmüş oldu. Annem de tiyatroya deli gibi âşıktı, tiyatrocu olmak istiyordu ama dedem engelledi. Çünkü tiyatrocuların çok hareketli, saatleri belli olmayan bir hayatı var. Müzik daha düzenli, yeteneği de var diye onu yönlendirmiş. Böyle bir ortamda dünyaya geldim.

Hangi ayda?

Temmuz ayında doğdum. Annemin çok enteresan bir çevresi vardı. O zamanların önde gelen entelektüel ve sanat çevresi yoğundu, evimiz böyle insanlarla doluydu. Babamın felsefeci yönüyle tabi felsefî sohbetler, sürekli müzik, evde bir sürü enstrüman vardı ve tabii ki piyano. Ben çok erken aylarda işaretler vermeye, çalan müziğe karşı tepki vermeye başladım. Sen daha bebeksin yani nasıl bu reaksiyonları veriyorsun ama yapıyormuşum. Artık karyolayı piyanoya yaklaştırmışlar böylece onun üstünde yürümeye başlamışım.

Evde başka çocuklar var mıydı?

Hayır, biz üçümüz yaşıyorduk: annem, babam ve ben.

Küçük bir ev miydi?

Çok küçük değil, bir apartman dairesi ama yeteri kadar yer vardı.

O dönemden dedenizin ya da ninenizin anlattığı şeyleri hatırlıyor musunuz? Hâlâ onların sesiyle hatırladığınız bir masal ya da şarkı var mı?

Anneannemin var. Şöyle ki dediğim gibi anneannemin mesleği muhasebecilikti ama muazzam kitap okurdu, inanılmaz entelektüel bir kadındı. Sürekli masal üretirdi her gece bana oturur masal anlatırdı. Bir masal vardı küçücük bir porsuk yavrusu hakkında. Onu çok seviyordum hangi masalı anlatırsa anlatsın o porsukçuğu isterdim onunla uyumayı severdim.

Dedemin şahane sesi vardı çok artistik bir adamdı. Bana bir sürü şarkı söylerdi. Eğer beni uyutmak ona kaldıysa şarkı söylerdi ya da ninni. Ninni ama korkunç. Çok korkuyordum. Niye? “Uyu ve kenarda çok yatma.” Rusçaydı, sevmiyordum onu. “Yapma yoksa gri bir kurt köpeği gelecek ve seni yakalayacak.” Allah’ım bu ne korkunç bir şey! Nasıl uyursun? Ağlardım, dedemi kovardım. Fakat başka bir şey daha var, ben yemek yemeyi hiç sevmezdim. Aile böyle artistik olunca ben “Yemek yiyeceğim ama anneanne sen şiir anlat, dede sen dans et, anne sen bana bir şey anlat, babam da gitsin piyano çalsın” dermişim. Mutlaka müzikal bir eşlik…

Yaparlar mıydı bunları?

Yapıyorlardı. Benim çevremde herkes dört dönüyordu, böyle bir şans.

O zaman çok seviyorlardı sizi.

Seviyorlardı evet. Hepsini hatırlıyorum, ben çok erken çocukluğumu hatırlıyorum.   Mesela 6-7 aylıktım babam beni elinde tutuyor ve bana bazı tabloların içeriğini gösteriyor. Tabloları bile hayal meyal biliyorum. Sonra ben bunları anlattığımda “Nasıl hatırlıyor olabilirsin, kimse bilmiyor” diyorlardı ama ben detaylarıyla anlatıyordum. Dolayısıyla bence çok şanslıyım bu konuda çünkü severim o sahneleri.

Çocukluk anılarınızdan hatırladığınız bazı şeyler var mı? Mesela mutfakta hazırlık yapılır, kış için bir takım yiyecekler hazırlanır. Ne hatırlıyorsunuz bunlara dair?

Biz her zaman bol bol reçel yapardık. Özellikle ahududu reçeli ve siyah Frenk üzümü reçeli. Ahududuyu normal reçel gibi şekerle kaynatırlardı, Frenk üzümünü ise –onun içinde inanılmaz C vitamini var, çok faydalı bir yemiş- kilogramlarca toplayıp blenderden geçirirlerdi şekerle birlikte ama vitamini gitmesin diye kaynatmazlardı. Onu iyice pastörize edilmiş kavanozlara koyup sıkıca kapatırlardı ve buzdolabında saklarlardı. Özellikle kış zamanında biri hasta ise ilk ilaç buydu. Böyle şekerlenmiş bir Frenk üzümü…

 

Peki, o hazırlıklar esnasında siz de eşlik eder miydiniz onlara ya da hazırlanırken şarkılar söyler miydiniz?

Evet, eşlik ederdim, çok severim. Annem zaten müzikle iç içe olduğu için ya gramofonda müzik çalıyor ya annem söylüyor. Zaten sözleriyle birlikte binlerce şarkı bilen biri, koro şefi annem. Hem piyanist hem koro şefi. Şaşırıyorum bazen. Hiç başka yerden sormama YouTube’da aramama gerek yok anneme soruyorum. Konuşur gibi şarkıları söyler. Dolayısıyla böyle bir ortamda yemek, mutfak, müzik hep bir aradaydı.

Kendi yaşıtlarınız olan çocuklarla ilişkiniz mesela oyunlarınız, kavgalarınız nasıldı?

Düşünün ben iki buçuk yaşındayken notaları biliyordum; tuşların nerde olduğunu, isimlerini, yazılışlarını, seslerini. O bir gösterge aslında. Benim çocukluğum etrafımdaki çocuklardan biraz farklıydı. Ben çok şanslı ve mutlu bir çocuktum. Onlara zorla yaptırırlardı, zulümdü ama bana tam tersiydi müziksiz yaşayamıyordum. Böylelikle ister istemez farklı oluyorduk. Evde bana 2 yaşındayken pikap hediye ettiler ve hemen bir plak koleksiyonu, gelen bana plak getiriyordu. Annem bana diyor ki “Çok dikkatliydin, plağı çıkarıyorsun yerine koyuyorsun, yerleştiriyorsun.” Yani hepsini kendim yönetiyordum bu benim için çok önemliydi. Plak koyardım resim yapardım o gelen seslerle renkleri kullanırdım. Sokakta oynamayı sevmezdim. Sokağa sadece şöyle çıkardım; Kazakistan’da mevsimleri çok sert ve net bir şekilde izleyebiliyorduk, kışsa -35 ve birkaç metrelik kar. Ben hatırlıyorum evden çıkıyoruz en az buraya kadar kar dağı var, birkaç metrelik. Eğer mevsim baharsa o zaman yavaş yavaş süzülen su damlacıkları, akıntılara düşen eski bir yaprağı izlemek için çıkardım. Sonbaharda o müthiş renkleri izlemek için çıkardım. Aslında çocuklarla oynamayı severdim ama hep müzik, resimdi. Çocuklar beni çok anlamazlardı.

Hayalî arkadaşlarınız var mıydı?

Bir tane vardı çok enteresan.

İsmi neydi?

Koka. Niye bilmiyorum Coca Cola da yoktu o zaman.

Nasıl bir şeydi Koka?

Koka yaşça büyük bir adamdı ve ben ona dertlerimi anlatırdım. Evde herhangi bir şey alırdım geçerdim kenara, onunla konuşurdum.

Telefon gibi mi?

Evet, telefonmuş gibi. Evde sabit telefon vardı ama ben cep telefonuymuş gibi elimde cihazla dolaşırdım. Bazen bir kutu falan alırmışım ama o üç yaşına kadar sürdü. Ben çok erken konuşmaya başladım. Üç yaşındayken bize misafir meşhur bir mimar geliyor ve ben koşa koşa ona gidiyorum: “Kokaaaaa!” Ben onunla yıllardır konuşuyorum ama ilk defa gördüm. O zaman böyle bir denkleşme oldu sonra gerçekten bu adamı –bayağı yaşlı başlı bir adamdı ben de küçücüğüm- o kadar sevdim ki onunla konuşurdum, yeni beste varsa danışırdım, resim yapıp gösterirdim.

Hayalî olarak mı?

Hayır, kendisi geldikten sonra hayal olana gerek kalmadı.

Gerçek ismi neymiş?

İgol.

Peki, sizde iz bırakan anılar var mı? Hastalık, birinin ölümü, sizi çok etkileyen bir şey?

Dört yaşındayken ilk defa ölümle karşılaştım. Bizim apartmanda biri vefat etmişti, Rusya’da bu törenlerde tabut çiçekli ve açık oluyor ve -ben böyle bir olayı bilmiyorum-üflemeli çalgılar orkestrası gelir. Kalbimi vuran çok üzücü bir müzik vardı, hâlâ da çok üzülürüm. O müziği hiç unutamadım. Baktım, çiçekler arasında bir adam yatıyor ama hiç hareket etmiyor ve ben böyle bir şey bilmiyorum. Uzun zaman öylece kaldım kimseye de soramadım. Ne soracağım bile aklıma gelmiyordu. Eve gittikten sonra anneme sordum, ilk defa o kelimeyi duydum.  “Öldü” dedi. “Yani ne demek?” diye sordum, “O artık burada değil.” Dört yaşındaki bir çocuğa ne dersiniz öyle bir şey anlatıldı bana. Ben yıllardır o müziği ve duyguyu unutmadım. 11 yaşındayken dedemi kaybettim ve beni törene almadılar. Çünkü ben dedemi o kadar çok seviyordum ki geldim onun yaşadığı şehre ama beni götürmediler, evde bıraktılar.

Bende etki bırakan başka çok şey vardı. Mesela biz her hafta bazen haftada birkaç kere klasik müzik konserine giderdik. Ben ikinci yaşındaydım, onları en ön sıradan izlerdim. İzlediğimiz orkestra, bale, tiyatro her neyse müthişti o yaştaki bir çocuk için. Plakları zaten sürekli dinliyordum ama canlı olarak bunu yaşamak…

Koltuklar ne renkti?

Kırmızı kadife. Bordo kırmızı gibiydi. Ben beş yaşındayken ilk defa kişisel konserimi verdim. Bütün salon oraya beni dinlemeye geldi, şaka gibi.

Sizin kendinize ait özel bir diliniz, kelimeleriniz var mıydı? Çocukken bazı kelimeleri söyleyemezsiniz ama öyle söylemekte ısrar edersiniz mesela.

Kendi ismim. Onun dışında bütün kelimeleri çok rahat söylerdim ama küçükken söyleyemiyordum. Çok uzundu Anjelika ben de kısalttım “Lika” yaptım. Kendimi Lika olarak tanıtıyordum ve sonra herkes o kadar sevdi ki annem, babam, ailem, okulda hocalar sürekli Lika derdi. Annem hâlâ Lika diyor. Sonra ben albüm çıkarttım: “Likafoni” Yani Lika’nın sevdiği sesler. Foni, ses. Küçüklüğümde sevdiğim eser anlamında böyle bir terim ürettim.

Geçmişte gördüğünüz, zaman zaman hatırladığınız bir rüya var mı?

Sürekli çok ayrıntılı rüyalar görüyorum ama çocukluğumda manevî hocamı, ilk defa iki yaşındayken gördüm. Hayat boyunca devam etti.

Okula gitmeye başladığınız zaman ister istemez başka çocuklarla daha fazla temas etmeye, belki kendinizi onlarla kıyaslamaya başladınız. Hiç kabullenemediğiniz, anlamadığınız, size tuhaf gelen ama diğerlerinin normal karşıladığı şeyler var mıydı?

Ben üç yaşından altı buçuk yaşıma kadar yuvaya gittim. Orada bir kız çocuğu vardı, çok saldırgandı ben ise en sakindim. Yani ben sürekli hayatı izleyen, dinleyen, sonuç çıkaran biriydim. Otururdum, farklı olarak yaptığım tek şey piyano çalmaktı. Bütün bayramlarda benden istiyorlardı çünkü tek piyano çalan bendim. Sovyetler Birliği’nde duvarlar çok büyüktü, böyle küçücük değil. Sadece bizim oyun salonumuz bütün buranın üç katıydı.

Kaç metrekare? 200 mü?

Daha fazla. Biz orada gündüzleri uyurduk, herkes için yataklar açılırdı.

Tek bir geniş mekân mı olurdu?

Hayır, ayrı odalar ayrıca büyük bir oyun alanı vardı. O kız mesela ben şurada oturuyorum, o ta oralardan koşa koşa gelir bana çarpar, vurur ve koşardı. Ben hiçbir şey yapamazdım, yapmazdım aklıma gelmezdi cevap vermek. Öğretmenler bana cevap vermeyi öğretmeye kalktı. Hiç unutmuyorum diyor ki biri “Bak şöyle oturursun yanına, tırnaklarını sıkıştırırsın böyle yaparsın.” Bana bunu öğretmen öğretti çünkü kendimi hiç savunmuyordum şaşkınlık içinde kalıyordum. Bazen bir şeyler alıp kafama geçiriyordu o kız. Bana o tür şeyler tuhaf geliyordu hâlâ da tuhaf geliyor. Her şeye rahatlıkla alışabilirim ama insanlardaki saldırganlığa karşı ne yapacağımı bilmiyorum, böyle kalıyorum.

Diğer çocuklarla ilişkinizde bir ilişkiyi kuran, oyunu başlatan çocuk muydunuz yoksa kendi ilgilerinizle mi meşguldünüz?

Ben çok oyun oynamazdım. Yuvada mesela kütüphane bölümü vardı ben daha çok kütüphanede olurdum. Evcilik oyunları vardı sayılıdır oynadığım nedense sevmiyordum. Oyuncakları sevmiyordum, hiç oynamazdım.

Bebekleri de?

Kesinlikle. Benim bütün hayatım boyunca tek oyuncağım vardı, babaannemin hediye ettiği bir şey. Onu elime alıp oynuyordum, bu kadar.

Ahşap mıydı?

Hayır, bayağı güzel bir bebek, benimle aynı boydaydı o zaman.

Beraber uyuduğunuz oyuncağınız yok muydu?

Yoktu sadece babam çok küçükken birkaç ayıcık getirmişti, balları vardı. Beni bala alıştırmaya çalışıyorlardı ama alerjim çıktı. Ayıcıklar ve balları gitti, her şey bitti. Hiçbir zaman oyuncağım yoktu. Oyuncaklara ilgim ancak 18 yaşındayken oldu. Şimdi bir sürü yumoşlarım var.

Ya ailenizde en çok kim sizinle ilgilenirdi? Siz en çok kiminle olmaktan keyif alırdınız?

Anneannem. Annemle babam çok yoğun çalışıyorlardı ayrıca ben iki yaşındayken ayrıldılar ama bana söylemediler. Ben yedi yaşıma doğru anladım aynı evde yaşamıyor olduğumuzu çünkü babamın iş gezileri falan zaten vardı. Anneanneme gizlice söyledim: “Anneme söyleme benim anladığımı ama annemle babam aynı evde yaşamıyorlar.” Büyük bir sır olarak anneanneme bunu söylemiş oldum. (gülüşmeler) Dolayısıyla anneannem benim melekçiğim, mavi gözlü melek. Ben küçüklüğümde anneanneme “anne” diyordum anneme ise “teyze” diyordum.

DEVAM EDECEK…

Sanatçı Hep Yoldadır, Sonsuzdur Yolculuğu

Sanatçı kendi masalının kahramanıdır. Onun yolculuğunu bir masal gibi okuyabiliriz. Şimdi Campbell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu şemasını sanatçının yolculuğuna serbestçe uyarlamayı deneyelim. Bakalım bu yol bizi nereye götürecek?

Zeynep Öykü arp sanatçısı. Çocukken seyrettiği küçük deniz kızı animasyonu onu müthiş etkilemiş. Konuşamayan, aşkını arp çalarak dile getiren küçük deniz kızı figürü, duygularını doğrudan söyleyemeyen bu çocuğun zihninde yer etmiş. Yıllar sonra da Londra’da bir arpla karşılaştığında çocukluğunda duyduğu çağrıya uymuş. Zeynep Öykü’yü sahnede seyrettiğinizde upuzun saçları, kıyafetiyle onun gerçekten de deniz kızına dönüştüğünü görüyorsunuz. Çocukken dinlediğimiz masalların bizi bir anlatıcıya dönüştürme gücü vardır. Marquez gibi büyük romancıların çocukluk çağlarına baktığınızda anlatıcı bir anne, nine çıkar karşınıza. Ama bunu niye romancı ve hikâyecilerle sınırlandıralım ki? Sanat anlatmaksa, söylemekse bütün sanatçılar aslında duydukları andan itibaren benliklerini saran hikâyelerin peşine düşerek kendi masallarını yaşamazlar mı? O zaman yukarıdaki cümleyi şöyle düzeltelim: Çocukken dinlediğimiz masalların bizi bir sanatçıya dönüştürme gücü vardır.

Sanatçı kendi masalının kahramanıdır. Onun yolculuğunu bir masal gibi okuyabiliriz. Şimdi Campbell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu şemasını sanatçının yolculuğuna serbestçe uyarlamayı deneyelim. Bakalım bu yol bizi nereye götürecek?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlk Bakışta Aşk ya da “Dünya’nın Orta Yerine” Çıkılan Seyahat

Ahmet Uluçay çocukken tanışır sinemanın büyüsüyle. Çağrıyı ikiletmez. “Kımıldayan resimler” ömrünün tutkusu olacaktır. “Sinema İçin Bunca Acıya Değer mi?” bu sinema delisinin günlükleri, iç döküşleri, çile kayıtları. 2000-2004 arasına ışık düşüren günlüklerinde Uluçay’ın sinema yolculuğunu okuyoruz. Çağrıya icabet eden kahramanımız hastalık (epilepsi), maddi sorunlar ve türlü imkânsızlık ifritleriyle boğuşarak dik duracak ve sinemasını yapacaktır. “Keloğlan padişahın kızını aldı. Hem de karpuz kabuğuyla.[1]” 10 kısa film ve uzun metrajlı Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak. Onun demir çarık demir asa çıktığı yolculuktan devşirdiği, zamandan tırnaklarıyla söküp aldığı eserleridir.

“Benim çocukluğumda masal anlatan babaanneler olmadı hiç.” Belki de dinlediğimiz masallar kadar dinlemediklerimiz de biçimlendirir ruhumuzu. Uluçay, Anadolu’nun ortasında içine doğduğu sonra da yitirdiği çocukluk masalının peşindedir. ‘Yazlık bir sinemanın ahşap bir iskemlesinde unuttuğu ve bir daha bulamadığı çocukluğu’nun yurdunu özler. Kaybolup giden kırlangıçların, leylek yuvalarının, çınarların, menhir ve dolmenlerin yasını tutar. Hikâyelerin peşindedir. Tekinsiz mahallerin efsaneleriyle ürperir. Definecilerin düşleriyle keyiflenir. Yazdığı senaryo (masal mı demeli yoksa) kişileriyle birlikte nefes alır. Hatta bütün hane halkı için kanlı canlı varlıklardır onlar. “Hiçbir yoksulluk insanın yurduna sırtını dönmesi için bir neden değil.” yazacaktır günlüğüne yoksulluk ifritiyle boğuşurken zengin düşler kuran bu kocaman çocuk. Ama “kendimi her geçen gün biraz daha gurbette hissediyorum” diyen de odur. Sanatçı yerleşik bir yabancıdır. “İşbu yüzden (yani onlara benzemediğim için) pek de muteber sayılmıyorum ya…” Geçici ikametin yerlileri’nden biri olduğunu derinden hisseder. “Beni de oraya, garipler mezarlığına gömsünler.”

Sinema için yollara düşer. Çalmadık kapı bırakmaz. Ama köyünden çıkmadığında da zihni ve hayali hep yoldadır. Okur, görür, duyar. Aramaktan hiç geri durmaz. Daudet, Peyami Safa, Rilke, Dostoyevski… Döne döne okunan kitaplar. Rüyasına giren at, Guernica’dan çıkagelir. Sineması için aradığı ışığı, Caravaggio’da bulur.

Ahmet Uluçay’ın bu dünyadaki masalı bitti. Peliküle aktardığı düşleri ise hâlâ kımıldıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlk Duyuşta Aşk ya da “Sokak Büyük Bir Okul”

Sedat Anar’ın masalı Halfeti’nin bir köyünde başlar, çocukluğunda ninelerinden dinlediği ilahiler, Kürtçe ninnilerle. Sonra ilkokulda çalmaya başladığı cura. Ama asıl çağrıyı tarih okumak için gittiği Ankara’da santurun sesinde duyacaktır. İlk duyuşta aşktır bu. Sokaktan dünyaya açılan masalını Sokaknâme’de anlatıyor Sedat Anar. “Sokak için yaratılmış bir çalgı.” dediği santur, tutkusu oluyor. Musikimizin unutulan çalgısı, onun ellerinde yeniden canlanıyor. Santurun tınılarıyla kanatlanan Sedat, âlemlerde seyran ederken dinleyenlerin ruhunu coşturan, gönlünü doyuran (aslında açlığını duyuran, arttıran) besteler yapıyor. Ninelerinden dinlediği ilahi ve ninniler kadar “hem sırdaşım hem de babam” dediği aynı zamanda çirokbej (masal anlatıcısı) olan dedesi de gönlünü besliyor, ufkunu açıyor. Dedesinin vefatı kitabın en hüzünlü bölümlerinden. Sesini ilk kez duyduğu santur için, “yahu işte Allah’ın güzelliklerinden birisidir, Hint olsa ne olur Kürt olsa ne olur” diyen rahmetli dedesinin bu bilgeliği yetmiş iki telinde yetmiş iki milleti temsil eden santura, sokağa ve dünyaya doğru açmış, bilemiş olmalı Sedat’ın duyarlılığını. “Sokak büyük bir okul”dur. Sanatçı sokakta müziğini yaparken masalını da doğaçlar. Orada ifritler vardır; haraççılar, zabıtalar ve olmazsa olmaz kılavuzlar, dostlar. “Hiç aklınıza gelir mi içinden çöp arabası geçen bir sahne? Bizim sahnemizden çöp arabası geçiyordu.” Sanatın elitist ve popüler cenderelerden kurtulduğu, muhatabıyla doğrudan kucaklaştığı, hayatın sanata dönüştüğü mekândır sokak. Sedat, Ankara’nın sokaklarından İran’a yol alır. Santuru üstatlarından öğrenecek, sanatını geliştirecektir. Bu sevdayla yürüdüğü yollarda, defterini de elinden düşürmez, notlar tutar. İran’da Müsmir amcanın Sohrab’tan Sedat’ın İlhan Berk’ten karşılıklı şiirler okudukları kısım harika! Sesin ve sözün sanata dönüşerek, sınırları nasıl geçersiz kıldığına şahit olmak heyecan verici.

 

 

 

 

 

 

Sanatçı yoldadır ve dünyanın seslerini, sözlerini, renklerini diri bir tecessüsle duyar, kaydeder. Sedat, Sokaknâme’de okurunu macerasına, tecessüsüne ortak eden, dupduru bir üslupla paylaşır tecrübelerini. Sedat’ın odası da dünyanın sesleri ve sözleriyle doludur. İyi bir okurdur. Müziği, edebiyattan şiirden beslenir. Bestelerinin kaynakları Yunus’tan Niyazi Mısrî’ye Kemali Baba’ya Amak-ı Hayal’e uzanır. “Dünya’da yolumu yitirmişken sokak beni yeni ve saklı bir dünyayla tanıştırdı.” diyen Sedat’ın yolculuğu ve masalı sürüyor. Sözü ve sesi değerli, kulak vermeli.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mümkün olsa okul müfredatındaki kupkuru sanat ve sanatçı tanımlarını sildirir, gençlerin bu iki kitabı okumalarını sağlardım. Sadece tutkusunun peşinden giden sanatçının masalına şahit olsunlar diye değil, aynı zamanda sanatın teknik kısmının, zanaat tarafının göz ardı edilemeyeceği ancak çok çalışarak tekniği tutkuyla geliştirerek hakiki sanat adına bir yerlere gelinebileceğini göstermek için. Çünkü sanatçının yolu zorlu, yolculuğu çetindir.

 

[1] Der: Barış Saydam, Karanlıkta Işığı Yakalamak, Küre Yayınları, 2016, İstanbul, s. 69.