satranç dersleri

Mehmet Emin Alper’in İlhami Çiçek’i

 O Bir Güldü

 

O, bu yaşlı yeryüzünün pek azını tanıdığı eşsiz bir güldü. Onu, sevgiyle ve saygıyla anıyor, ve unutmuyorum.   

 

Cesaret dediğimiz o şeyin insanca olduğu ne yazık ki pek az görülmüştür insanda.

İlhami Çiçek’te görülen ise onun en insancasıdır, en insan olanıdır… ‘Gönül’ ve ‘yürek’ pek az insanda aynı şeydir. İlhami Çiçek, o pek az olanlardan biri, belki birincisidir. Herkes şiir yazar, hatta birçokları da şiir yapar. Ancak o, öyle görünüyor ki şiir ‘yaşamıştır’; acısıyla ve insancasıyla.

Anlamanın ve anlaşılmanın, şöhretin ötesinde olduğunu biliyorum. Bu, daima böyle olmuştur: Anlamak ve anlaşılmak, şöhretin bize getirdiklerinden çok daha fazlasıdır. Genel olarak sanat, özellikle de şiir konusunda, öyle görülüyor ki değişmez bir prensibidir bu anlamanın. Bizim yapamadığımızı, yahut noksan bıraktıklarımızı az olsa da zaman içinde asla tükenmeyen insanlık yapar. Bununla birlikte biliyorum ki bir şiirin anlaşılması, hayatın bütün derinliklerinde o şiirin yaşantılanmasıdır. Bunu bir kere daha Satranç Dersleri’nden öğreniyoruz. Gücüm olsaydı, Satranç Dersleri’ni öncelikle Farsçaya ve Fransızcaya; sonra da Japoncaya, Rusçaya, Almancaya, Arapçaya ve İngilizceye aktarırdım. Benim kuşağım bunu göremese de, zaman içinde bunun mutlaka gerçekleşeceğinden eminim.

Bunu söylemeyi gereksiz bulanların haklılığını da teslim ederek şunu söylemeliyim ki Doğu’da, Batı’da ve bizde, hatta çoğu adı çokça da şair olan, bir dinciliğin dar kalıpları kuşatabilir belki; o, bin yıl önce bir büyüğünün söylediği gibi “bid’at nedir bilmeyen temiz Müslüman bir şairdir; ancak bu gerçeği göz ardı etmemek şartıyla onu, İslamcılık da dâhil herhangi bir dinciliğin dar kalıplarına sığdırmaya kalkışmak, ona yapılacak bir haksızlığın yanında, bir de onu anlamamakta ısrar etmek olur düşüncesindeyim.

Mutluluk düşüncesi, bir insan hakkı olarak ne ölçüde tanınır ya da bilinirse bilinsin; yalnızca onun yaşadığı çağda değil, zerre kadar şüphe taşımıyorum ki bugün de en az insanca olan, açıkçası asla insanca olmayan bir büyü, bir sihirdir. Beni bu hakikate ulaştıran o ve onun gibi gerçek sanatçılardır. Onların yaptıklarına, yoktan var etmek anlamında değil; ama yaratmak diyenleri sevgiyle ve saygıyla karşılıyorum.

Aramızdan, kendi özgür iradeleriyle ayrılanlar, hiç olmazsa bize, hiçbir zaman zaten bizim aramızda olmadıklarını anlatabilselerdi; daha doğrusu hiç olmazsa bütün anlattıkları içinde yalnızca bunu anlayabilseydik.

İnsanlar için onlar, tarihin uçurumunda kaybolmuşlardır. Ancak, bilinmesini isterim ki ben onların tarihin uçurumunda yaşadıklarını ve yaşamakta olduklarını iyi bilirim. Ve yaşananın da yaşanmakta olanın da tek ve sonsuz olduğunu da. Kaçınılmaz olan, bir depremdi ki ayaklar altından, toprağın en derin yerinden ve en çok toprak olduğu bir merkezden yürek yerine yürürken onu yalnızca en cesurlarımız karşılayabildi.

Onlar, var oluşlarını varlıklarına bir tehdit olarak gerçekleştirenleri, kendi güçlerinden sakındılar ve onları merhametleriyle korudular.

Şiir konusunda, özelde de ‘Satranç Dersleri’ konusunda çok şey söylenebilir ve söylenmelidir de. Ancak bilinmelidir ki, yahut en azından ben bilmeliyim ki, biliyorum ki söylenen her şey noksan kalacaktır. Neticede sanatçı, özellikle de Satranç Dersleri’nin öğrencisi, ki o aynı zamanda bütün anlamlarıyla onun bizlerde hayranlık uyandıran öğretmenidir; bizi tek kişilik mükemmel bir dile, evrenin diline davet etmiştir, etmektedir. Yaratan’ın, kutsal kitaplarıyla konuştuğu gibi, Yaratan’ın dilinin vahiy olduğu gibi, vahyin muhatabının dili de bu dildir. Bir şey daha: Hayretle ve hayranlıkla karşılıyoruz ki ancak onun gibi konuşursak kendi dilimizle konuşmuş olacağız.

O, bu yaşlı yeryüzünün pek azını tanıdığı eşsiz bir güldü. Onu, sevgiyle ve saygıyla anıyor, ve unutmuyorum.

İlhami Çiçek’e 7 Selam

Nerdeyse kırk yıl öncesine baktığımda, gençliğimize, genç şair oluşumuza, ilk kitaplara, dergilere, arkadaşlıklara, tartışmalara, yakınlıklara, buluşmalara…Yukardan beri söyleye geldiğim sözleri de aklımda tutarak bir de şunu demek isterim: İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri kitabı 1980’lerin önde gelen ilk kitaplarından biridir.

 

1-Bazı yerlerde, ‘dünyadan çıkış yolları’nın benzerliğinden ötürü, Nilgün Marmara ile İlhami Çiçek arasında koşutluklar kurulduğunu okudum. İki ‘müntehir’ şair oldukları için, mensubu oldukları ya da mensubiyet atfedilen sağ ve solun onları dışladıkları iddia ediliyordu. Böyle genel bir kavram var mı bilmiyorum, sağ ve sol diye!

Sağda sağlar ve sollar, solda sollar ve sağlar var. Doğuda batıların batıda doğuların olduğu gibi. Bilhassa, elbette tesadüfen değil ama, adları yan yana geldiği, birlikte anıldıkları için, birini çok yakından tanıdığım, diğerini tanışmanın arifesinde yitirdiğim iki şairin de mensubiyetlerinin, öncelikle ne sağ ne de sol olduğunu söylemek isterim.

Öncelikleri şiir olanlardan ikisi de. Bu nedenle onlar için şair demek bile ağır olabilir, ruhlarını incitebilir. Evet, önceliği sağ ya da sol olan iyi ve büyük şairler de vardır. Ama şiir aynı zamanda farklılıklara alan açan bir olanaktır. Ve şiir sağdan da soldan da önce hayata ve ölüme bakarak yazılır, çatılır.

 

2-Cahit Zarifoğlu’nu ben de çok severim. Özgün ve büyük bir şair olduğuna hiç kuşku yok. Öyle ki artık klasik şairlerimiz arasında da sayılıyor, sayılmalı. O da erken gidenlerden, farklı ve yol açıcı bir şiiri var edip gidenlerden. İlhami Çiçek açılış kitabı olan Satranç Dersleri ile hep Zarifoğlu’nu hatırlatır bana. Neredeyse onun açtığı yolda yürüyen tek şairmiş gibi gelir. İkisi de hakikatin oyunla, bitmeyecek bir yolculuğa dönüşeceğini ve oyun olmadan hakikatin var olmayacağını, varılsa, bulunsa, erişilse bile anlaşılamayacağını, oyunun yalnızca hayatı güzelleştirmek için değil aynı zamanda hakikat yolculuğunun da sık sık durulan bir mola yeri olduğunu da kavramış şairler. Bu kavrayış elbette onların da kendi oyunlarını, bu şiir olur, satranç olur, jest olur, iyi kurmalarına, oyunu bir bakıma da hakikatin yeniden inşasına çalışan bir sanat, görgü, anlayış olarak görmelerine yol açar…

Sanki Zarifoğlu oyunu Çiçek’e bırakmış, o da şahane bir açılışla bu jesti karşılıksız bırakmamış gibi bir his var içimde.

 

3-Bir şiir armağan edip gitmek için de yaşayabilir insan yalnızca. Şiirinin kendisini kırk kez bağışlatacağını bilenlerdir belki de kolayca bırakıp, çekip gidenler. Şiirini kimsesiz, yalnız bırakmazlar bunu yapmakla, aksine şiirle dünya arasından çekilirler. Oyuna bu da dahildir. Nilgün de kitabı yayımlanmadan, ama dosyasını emanet ederek gitmişti. Zafer Ekin’i biliyorum, ilk kitabının yayımlanmasını bekliyordu. Üçü için de eylem hazırdı, “şiir böyle de çarpabilir hayata!” Eksik bırakmışım, ‘hayatın yüzüne’ demeliymişim! Ve hepsininki de, Kaan İnce dahil, İlhami’nin dediği ‘ilk açılış’tır belki de: “evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış/artık dönüş yoktur/kuşku bağışlanmasa da/tedirginlik doğal sayılabilir”

 

4-Yaşamlarını şiire yatırmış insanlardan söz ediyorum. Şair olmak kolaydır, iyi ya da kötü şiir yazarsın, adın iyi şaire, şaire ya da kötü şaire çıkar. Elbette her şeyin olduğu gibi bunun da bir bedeli vardır. Anlaşılmamaktan bazen fazla anlaşılmaya, şöhretten unutulmaya, dışlanmaya, yadırganmaya, yalnızlığa. Doğrusu hiçbiri de göze alınamayacak şeyler değildir. Bunların bilgisi şiir yazan herkeste az çok kayıtlıdır. Cahit Zarifoğlu’ndan İlhami Çiçek’e, Nilgün Marmara’ya Didem Madak’a, ‘yüksek hatır’ı olanlarsa, şairlikten başlayarak onun ön kabulleri ya da sonuçları olan, bazılarını yukarda saydığım fiilleri unuttukları için, belki de hiç mi hiç akıllarına getirmedikleri için asıl şimdi yaşıyorlar. Belki de ‘gurbetten şiire’ diye bir hâlden söz etmek gerekir ve bu ‘hâl’in içinde de, gününü gecesini şiire vermiş, şiire alın teri, göz nuru dökmüş olanlardan değil, varlığını da yokluğunu da şiire yatırmış bu isimlerden söz etmek gerekir. Hemen hepsi de tek kitapla yetinirler. Sanırım şiirlerinin başlangıcı olmadığı gibi sonu da olmayacağı içindir bu. Yani başka bir şey yazmayacaklardır, varlıklarını, sözlerini o kitapta toplamışlar ya da bir kitaba sığabilecek kadar inceltmişlerdir. İlhami Çiçek’in daha çıkar çıkmaz adeta yıllardır bekleniyormuş gibi ilgi gören ve o günden bugüne daha çok ilgi gören Satranç Dersleri(edy, 1983) kitabı gibi.

 

5-Tıpkı hayat gibi, şiirin de bir şeye yaraması gerektiği kadim bir düşüncedir. Sonradan şiirle hayatın yolu ayrılınca, araya yazı girince, şiir de yazı gibi bir metne indirgenmek istenmiştir ama, şiir kendini korumasını bilmiştir. Şiir, bir; yazı değildir, iki; boşuna değildir, üç; yalnızca sözcüklerden ibaret değildir. Şiir bazen az, bazen çok, ama her zaman bir şey demektir.

Şiirle yaşamın birbirini tamamlaması da bundandır. Burada, kolayca, şiirin bir şey anlatması gerekir demiyorum. Şiir, bir şey ‘yapar’, ‘yapmalı’ demek istiyorum. Bir ‘eylem’ olarak görüyorum çünkü şiiri. Bu bazen şiiri terk etmek olur, bazen topluluğu terk etmek, bazen de Müslüm Gürses’in “yakarsa dünyayı garipler yakar!” özdeyişi gibi kendini sorumlu, hatta bazen yükümlü hissetmek olur. ‘Sorumlu’, ‘yükümlü’, ‘vazifeli’ şairlere bakalım, Nazım Hikmet onların başında gelir, Sezai Karakoç onların en hatırlı isimlerindendir, Cahit Zarifoğlu tüm yaşamını bu sorumlulukla sürmüştür, Nilgün Marmara’nın derdi de, tıpkı İlhami Çiçek’te olduğu gibi, ‘yalnızlık’ filan değildir, ‘dünya ağrısı’dır.

Belki de Ece Ayhan’ın ‘toplum değil topluluk’ diye baktığı ve ‘kötülük topluluğu’ olarak adlandırdığı bir dünyanın, ülkenin ağrısıdır. Cahit Zarifoğlu nasıl Yunus’un şiiri gibi herkesin ‘duyabileceği’ bir şiire yönelmek istediyse ya da bütün çabasını oraya yönelttiyse, İlhami Çiçek de, tek ama çok kitabı sayılması gereken Satranç Dersleri ile benzer bir çabayı, daha erken göstermiştir. Bu çaba, yalnızlık gibi bir trajikten çok, dünya ağrısının neden olduğu, duymayı engelleyen, ağırlaştıran, kesen yabancılıklara karşı bir yenilenme, arınma ve iletme çabasıdır. Duyulmayı istemek. Tanrının bile bilinmeyi istediği bir evrende, şair duyulmayı istemez mi? Şiir belki de iç duyu, içten duyuş olduğu için, okurlar, dinleyiciler kadar, hatta onlardan da önce şairin ihtiyacını duyduğu şeydir. Ve bize bunu duyurmak için çoğu kez kendilerini feda eder şairler, o ‘adanmış ruhlar’

İlhami Çiçek o adanmış şairler arasındaki genç ruhlardan biridir.

 

6-Nerdeyse kırk yıl öncesine baktığımda, gençliğimize, genç şair oluşumuza, ilk kitaplara, dergilere, arkadaşlıklara, tartışmalara, yakınlıklara, buluşmalara…Yukardan beri söyleye geldiğim sözleri de aklımda tutarak bir de şunu demek isterim: İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri kitabı 1980’lerin önde gelen ilk kitaplarından biridir. İkinci Yeni’nin ve Türk şiirinin en iyi kitaplarının yayımlandığı yıllar 1958-59 yıllarıdır, Üvercinka, Yerçekimli Karanfil, Dünyanın En Güzel Arabistanı, Galile Denizi gibi…1982-84 yılları arasında da 80’li yıllara ve sonrasına etki eden şiir kitapları yayımlanmıştır. Osman Konuk’un Seni Yalnız Ben Anlarım, Akif Kurtuluş’un Yalan Şiirler, Ahmet Erhan’ın Yaşamın Ufuk Çizgisi, Ahmet Güntan’ın İlk Kan, Tuğrul Tanyol’un Elinden Tutun Günü, Adnan Özer’in Çıngırağın Ölümü…kitapları ilk aklıma gelenler. Bu kitaplar ve onları yazanların sonraki kuşakları etkilemesi gibi, İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri de bir ilk kitap olmaktan çok, adeta şairin kendisinden seçmeler yapıp oluşturduğu bir seçme şiirler gibidir ve bugünden bakıldığında o yılların şiiri arasında da çok farklı bir yerde durduğu söylenebilir. Tam da geleneğin yeniden keşfedildiği, İkinci Yeni’ye yeniden ve bu kez doğru dürüst bakıldığı bir yeniden okuma, yorumlama döneminde, sanki bunların hepsini çok evvelden yapmış bir kitap olarak gelmiştir Satranç Dersleri. Divan şiirinin en modern yorumudur.

 

7-“anlat/apaçık olanı/gecedir halk/etinin önünde anlam/katledilmiştir” demiştir. Bu yazı da İlhami Çiçek kardeşime 7 selam yerinedir.

Atların Düşlerini Yormak: Satranç Dersleri

artık

öyle bir ıssızlık düşle ki içinde

yeryüzünü kişnesin

bizim atlar.

 

İlhami Çiçek. Müntehir ve genç. Gidişinin ardından otuz yılı aşkın bir zaman geçmiş, ölüm kendini eskitirken şiiri tazeliğiyle kalmış. Batılılaşma/modernleşme serüvenimizin çapaklarından biri olan “mahallecilik” tutumunun edebiyatta görülen yansımalarından biri de sükût suikastıdır. Kendi mahallesinin –müntehirliğinden belki- yeterince yakından bakmadığı, uzak mahallenin –büyük olasılık Müslüman kimliği nedeniyle- pek de önemsemediği bir şiir, İlhami Çiçek’in şiiri. Ne iyi ki ama yeni kuşakların, genç şairlerin yeni ve başka bir edebiyat tarihini yazdırmaya yönelik hevesli kazı çalışmaları böyle değerli şairleri unutuluş tehlikesinden korumakta. İlhami Çiçek okundukça şiiri üzerine bugüne kadar olandan farklı ve daha derin düşünmeler gerçekleşecek demektir.

Edebi metinlere yaklaşmanın, uzak ya da yakın okumaların elbette farklı yöntemleri var. Kimi metinleri daha derin anlayabilmek, bağlamı doğru kurabilmek içinse sanatçının yaşamına bakmak kaçınılmaz. İlhami Çiçek şiiriyle yakınlaşmak için de şairin hayatını şiirine dahil etmek gerekmekte. Söz konusu şiirler, otobiyografik olmaktan uzaksalar da şairin mizacına eklenen acı, hastalık ve travmatik yaşantıların gölgelerini yansıtmakta. Bu metnin sınırlarını oluşturan sekiz bölümlük Satranç Dersleri, ontolojik bir huzursuzluğun bir varoluş sancısının, dünya ağrısının bireyselliğini, şair personasının biricikliğini yansıtan karanlık, kırılgan ve kaygılı gölgeleri ile akar: uzun bir nehirdir satranç.

Bu kısa ama kuvvetini katmanlılığından alan metin, aynı zamanda Çiçek şiirinin bir zihniyete – ideolojiye değil- kültüre ve tarihe açılan bir bilinç şiiri olduğunu da söyler. Bunu sağlığında yayımlanma şansı bulamamış kısa söyleşisinde kendisi de ifade eder bir biçimde: “ An’lar birbirini kovalıyor ve biz buna zaman diyoruz. Narin kesit’ler… Devine devine saatleri, mevsimleri, yılları oluşturuyorlar. Hep akarlar mı böyle? Yoo, hiçte zorunlu değiller. Kesilebilir de bu akış, başa alınarak yeniden yaşatılabilir de. Ben an’ın içindeyim ve sorumluyum. Seçebilirim; bu konuda donatılarak yaratılmışım. Zaten sorumluluğum da mutlaka seçim yapmamı gerektiriyor. Görüyorum ki geride katlana katlana gelen, bana eklenen, benim ona eklediğim bir birikim var: Tarih. Seçiyorum; ben bu birikimsiz olamam. Şiir de öyle. Her şey öyle değil mi bir bakıma? İnsan, şiir,… deniz bile. Öyleyse tarihi konumlamam gerekiyor varoluş sınavından geçebilmem için. Beni sorumluluk’la boyutlandıran öğretisel bilinçle yaklaşıyorum tarihe. Şiirin insana ulaşması, onu kalbinden kavraması da buna bağlı. Yoksa kör olur gözleri şiirin. Bir yaşantıdır, ‘bir ince akım’ı yaşamlaştırmanın uzun serüvenidir şiir. Bir ’akım’; yüzeye pek yansımayan derinlerden süren bir dalga; insanı yakan, esriten, kıpırdatan bir şey…” (Göğekin,60-61)

Gülten Akın’ın “insan sorumluluktur” dizesine denk düşen bir şiir ve şair tutumudur bu. Kendi iç yangısı, yangını ve acılarından başka ama onlardan ayrı durmayan bir uyumsuzluğun eleştirelliği ile bir uygarlık okuması da yapar Çiçek Satranç Dersleri’nde. Başat olan, akışta üsteki dalgalanmaları yaratan bu çağ eleştirisidir. Dipte akansa bireysel trajedidir; karanlık, soğuk bir ıpıssızlıkta. Şairin kitabının adı için düşündüklerinden biri de: Kabusa  Beyaz Bir Su’dur. İçerden ve dışardan gelenlerin baskısı dünyayı bir kabusa dönüştürmüşse de o kabustaki beyaz su şiirdir. Şiirin sularında ışıyan beyazlık da aşk. Bu ikisi dışında şairin iyimserlikle baktığı bir dünyası yoktur.

Satranç bir tefekkür, bir bilgelik oyunudur. Beden değil zihindir burada aktif olan. Karşılıklılık, karşıtlık ve çatışma hakimdir. Her adımın bir karşı adımı söz konusudur. Kurgunun içinde bir kurgudur Satranç Dersleri. Veba tarihçileri bilmemişlerdir/ her karenin bir karşı veba girişimi olduğunu. Çağ bir veba çağıdır. Kuşku, tedirginlik ve kaçış, yabancılaşma, umutsuzluk ve yenilgiler çağı. Acılardan yapılmış bir alanda atlar, filler, şah, vezir ve piyonlar… işte, hayat bu kuşatılmış, sınırlı alanda oynanan bir oyundur. Oyunla kurulansa bir tarih anlatısı. Bu bilinç verilmiştir sana der, böyle düşünür şair; aynı zamanda kuşkusunu, tedirginliğini, paniğini, hayal kırıklığı ve kırılganlığını da bırakır  karelerin içine. Bu kırılgan ve hassas ruh, şair personası o tarihsel şiire duygularını açsa en çok atları sevecektir. Yürümeye, ilerlemeye, harekete en elverişli olanı. Atını kaybeden oyuncu olarak kendine seslenir özne, kendinden çıkarak, kendine bakarak, kendine belki yabancılaşarak, belki kendinden kaçarak:bırak oyunu…

Bu uzun şiir, öznenin içinde bulunduğu çağa ilişkin eleştirisini, hoşnutsuzluğunu, ümitsizliğini dile getirirken, hiyerarşik ve adaletsiz ilişkilere diklenirken aynı zamanda bireyin dünyada oluş ve insan oluş kaynaklı krizini, çıkışsızlığını, yabancılığını ve yalnızlığını da aktarır. Bu şiirde bu iki hal eleştirisi janus gibidir de birbirinden ayrılmaz. Biri diğerindeki krizi büyüten bir şeydir. Varlık oluş, varoluş krizini. Buyruğunu kaybetmiş, buyruksuz kalmış bir dünya içre oyunda kalma zorunluluğu ve zorluğu bu şiirin kanama noktasıdır. Kesin mat yok/ iyi oyun vardır sadece/ ve satranç aslında dalgınların oyunudur/dalgının ölüm karşısındaki sükuneti/ düşmana/ölümün dehşetinden korkuludur/eğilip o oyuncu/uzatsa boynunu buyruğa…

Dünyanın geçiciliği, burada oluş ve bunun sorumluluğu, seçme zorluğu ve zorunluluğu, adaletini ve halesini yitirmiş bir dünyaya katlanma hali, bedenden ruha, ruhtan bedene yürüyen acılar, koyu bir yalnızlık… Buyruğunu yitirmiş bir çağın öznesi olmak bir kayboluşa savrulmak gibi yaşanmaz bu şiirde. Var olan kriz yokluğun şiddetini kendi üzerine döndürmenin krizidir. Hayatın şiire dahli tam da buradadır. Kurtuluş ve özgürlük ümidinin kalmadığı bir boşlukta, oyunu iyi oynama, oyunda kalma zorunluluğu ile yenilgi ve oyun dışına çıkma arzusu. Bu gerilimden taşan bir şiirdir İlhami Çiçek şiiri. Ve insan/-ne şu ne bu- /iyioyunundan/ sorulmayacak mıdır…

İlhami Çiçek bu kadar erken şiiri ve dünyayı bırakmasaydı bu şiir nereye varırdı’yı  Satranç Dersleri’nden düşünmek hem merak hem heyecan yaratıyor okurda. Üzerine bir adım öte söylenecek her şey spekülasyon. Kültürü ve sanatı hatta varoluşu tarihsel bir sürekliliğin içinden anlayan bir bilincin gelenekle kurduğu sıkı ve kendine özgü ilişkisini de görebiliyoruz bu metinlerde ancak modern bir şairin bilinci olarak. Çağına bilinçle bakan, uyumsuzluğunu, yabancılaşmaya dair eleştirelliğini tam da modern öznenin iç sıkıntısıyla kuran, büyüsünü yitirmiş ve hiç geri gelmeyecek olanın yasını melankolisiyle tutan modern bir özne. Bu öznenin şiirle ilişkisi de böyledir. Gelenek ne form ne ritim ne sesle olduğu gibi taşınmıştır bu şiire. Düşünsel bağlamda buradalıkla arasındaki mesafe ve uyumsuzluk, gerçekle yanılsama arasındaki mesafeyi olabildiğince kısaltma arzusu, kökenle ve ilksel olanla bağını canlı tutma fikriyle buluşturmuştur onu. Modern öznenin gelenekle kurduğu bilinçli bir ilişkidir Çiçek’teki. Bu şiirin nihai hedefi katlarından kurtulmuş insan çıplağına, insan oluşun uygarlıktan soyunmuş saf haline ulaşmaktır.

Satranç Dersleri modern şiirin özel örneklerinden biridir. Duyuş ve zihniyeti kuran tarihsel göndermeler onu gelenekçi yapmaz. Tam tersine bu şiir, ses ve ritmiyle köke bağlı olsa da o sesi değiştiren, sentaksı zorlayan ve bozan bir bilinçle başkalığa, yeniliğe bilinçle açılır. Satranç Dersleri bir esin değil inşa şiiridir. Hayatın rastlantısallığı, dünyada oluşun nedensizliği ve içeride olan bitenler şiir olurken bir yapma, kurma eyleminin içinde devinirler. Hayat karşısındaki varoluş sorumluluğu, seçme bilinci şiirin kuruluşu ve niteliği üzerinden de kendini okutur. Okurda uyanan merak şiirin bunu kuvvetle duyurmasındandır.

Ölmenin kendisi olan bir yaşam, İlhami Çiçek’in iliklerine kadar hissettiği, tüm insanlığın trajik yazgısı. Onun şiirlerinde kalbi burkan bu zifiri yalnızlık üzerine düşünürken o müthiş kitap Ruhun Yalnızlığı (Eugenio Borgna ) bana eşlik etti. Yalnızlık, yalnız olmanın ve kendini yalnız hissetmenin acılı deneyimi; hastalık, fiziksel hastalık, beden hastalığı, özellikle de hastaneye yatırılmamız halinde ama evde, yatakta olmamız gerektiğinde de her birimizde hemen baş gösterir, kendimizi tamamen ayrı hissettiğimiz ve de ayrı olduğumuz bir dünyaya dalarız. Yalnızlık başlangıçta içseldir: Düşünme ve içe bakış, kendini ve sessizliği dinleme kaynağıdır; ama hastalık zamana yayılırsa ya da refakatçiye ya da hiç olmazsa dost insanlara ihtiyaç duyulursa durum hemen karmaşık bir hal alıverir. Büyük içsel yalnızlık yavaş yavaş cilasını yitirir, zayıflar, çözülür ve acılı bir yalnızlıkla bağdaşır, hızla tecride dönüşen bir yalnızlık deneyimine dönüşür: Kapalı ve metaforik anlamda buzlaşmış bir yalnızlık oluverir.(Borgna,2014,216) Borgna şairlerin, mistiklerin, meczupların, delilerin, hastaların yalnızlığına bakarken hepimizdeki yalnızlıkların psikodinamiğini şiirle aydınlatmaya, keşfetmeye, acıyı sağaltmaya çalışan bir psikiyatrist. Eserlerinin bana öğrettiği önemli şeylerden biri de şiirde bedenden ve ruhtan sızan acının izlerinin nasıl sürüleceği. Kendi boşluklarımızdan, yalnızlığımızdan başkalarının acı ve yalnızlıklarına nasıl geçişler yapılabileceği. Bu bir teselli olmasa da birinin yarım bıraktığı yerden o atların düşü olmak, düşüne yakalanmak ya da o akan nehirdeki beyaz suyu görebilmek. Şiir bunun için. Değilse hepimiz topu topu bir mevsimi yaşarız işte/ müşa’şa bir sonbahar figüranıyız.

Satranç Dersleri ve Şiir Üzerine İlhami Çiçek’le Söyleşi(*)

 Satranç oyununun kendisi de bir şiiridir. Oynarken bilinçle yenildiğim olur. Karşı taraf şahımı sıkıştırdıkça fevkalade anlar yaşarım. Bütün bunlardan yararlandım elbet. Çağımdan, tarihe, öğretiye sürekli göndermelerde bulunarak bir oyun kurmak istedim.

 – Sanatçının bir niteliğini vurgulamak için söylenen ‘çağın tanığı olmak’ sözünü biliyoruz. Sanıyorum buradaki tanıklığı, sonucu değiştirecek bir etkinlik olarak anlamak gerekiyor. ‘Çağın tanığı’ bir sanatçı olarak ya da çağı yaşayan bir insan olarak çağımızı nasıl algılayıp yorumluyorsunuz?

-Her insan çağından sorumludur. Bu bağlamda düşünüyorum ‘tanıklık’ olgusunu. İnandığım öğreti, beni sorumlulukla boyutlandırıyor. Çağın tanığı olmam, bu boyutun gereğidir. Saptamakla birlikte, soruşturma ve yargılamayı da içeren bir etkinliktir çağın tanığı olmak. Sonucu doğrudan etkiler.

Çağımız korku çağıdır. Umut’la dengelenmediği için, erdeme yer yok bünyesinde. Korkunç bir biçimde ‘sınırsız ilerleme’ melankolisiyle başı dönmüş. Bu yüzden hiçbir kutsal tanımıyor. Maddesel ve duygusal olanı abartarak, Tanrısalı yadsıyan bir uygarlık yönlendiriyor bu çağı: Batı uygarlığı. Çağdaş bilim özerklik savlarıyla aşkınlığa inanmıyor. İnsan yalnız. Bütün ilişkilerinde eşyanın gölgesi. İnsanın temel eğilimleriyle, çağın eğilimlerinin böylesine çeliştiği bir başka çağ var mı sorusu hızla gündemlere giriyor. Ben bu çağa yön veren Batı uygarlığının, çağın başlarındaki etkinliğinin kalmadığına, çöküş sürecinde bulunduğuna inanıyorum. Kokuşma öylesine yoğun ki güncel insanın da dikkatinden kaçmıyor. Artık insanlar, ahlaki ilerleme gibi duygusallıklar bir yana, maddesel ilerlemeden bile kuşku duyuyorlar. Madde kocamanlaştıkça kendi sonunu da hazırlıyor. Bu anlaşıldı. Ahlaki ilerlemeye başından beri kimse inanmıyordu zaten. Eşya sarasına tutuldu bir ara insanlık. Geçiyor işte. Tanrı gereksinimi çığ gibi büyümektedir.

Konuşmanıza başlarken ‘Her insan çağından sorumludur’ dediniz. Çağınızdaki iletişim teknolojisiyle insanın bu sorumluluğu arasında bir ilgi kurabilir miyiz?

– Elbette. Çağın bir özelliği de sorumluluk kavramına evrensel bir nitelik kazandırmasıdır. Olup biten her şey anında ulaşıyor size. İletişim teknolojisi hazır. Yeryüzüyle bitişiyorsunuz adeta. Gerçeğin dehşeti sizi kıskıvrak yakalayıveriyor. Kaçamıyorsunuz, tanıksınız. Bu da sizi bir derinleşme ve durum alma sürecine sokuyor.

 – Hep böyle olumlu mudur iletişim teknolojisinin sorumluluğumuz üzerindeki etkisi?

– Değil tabii. Onun bu emir kulu görünümüne pek aldanmamak gerekiyor. Yaman bir dikkat avcısıdır da o. Konumunun bilincinde olmayan insanı çabucak ağına takabilir. Salt bu yüzden insanların büyük çoğunluğu dikkatlerinde özgür değillerdir. Bir insan bir kere dikkatini kaybedince bir daha zor toparlıyor kendini. İletişim de öyle yapıyor: neyi öğrenmemiz gerektiğini belirlerken, tepkilerinize de el koymayı savsaklamıyor. Devinme alanı olarak bir kısır döngü bırakıyor önünüze. İnsan çok uyanık bulunmalı ki bu çemberden koruyabilsin kendini. Bir şeyi vurgulamak isterim burada. Bu çember sorumluluğunun, konumunun bilincinde olan insan için atını coşkuyla sürebileceği bir alandır da aynı zamanda. 

– Şiirin sanat etkinlikleri içinde özel bir önemi olmuştur hep. Çünkü şiirin içzenginlikleri bulgulamamızda, olgunlaşmamızda, bilinçlenmemizde daha etkili olduğu kanısındayızdır. Şiire böylesi özel bir önem verdiğimize göre, insanlarına ulaşmamızda şiir nasıl bir işlev yükleniyor?

– Düzyazının sözcükleri mantıksal bir düzlemde seyreder. Etkisi de mantıksaldır. Şiirse bir yoğunlaştırmadır. Sözcükler dönüşür, içe doğru sokulgan bir yapı kazanır onda. Yaşam, şiirde yoğunlaşmış olarak vardır. Bütün öteki yazı türlerinde anlatılanların özü şiirde vardır, ama o daha çok anlatılmaz olanın, sözün dile getiremediğinin arkasındadır.

Sürekli içsel devingenliğimizi yorumlaması bundandır. İç serüvenimizin saydam bir parçasıdır o. Görünür gerçeği hep aşar, aşmalıdır; yoksa çürür dar açılarda, insanın özündeki bilgeliği temaşa edemeden dağılır gider. Her insanda özündeki bilgeliğe ulaşma tutkusu olduğuna inanıyorum. Şiir çok elverişli bu tutkuyu yönlendirmeye, insana ulaşmamızda şiir nasıl bir işlev yükleniyor diyorsunuz. Söyleyeyim: İbrahim’in yaptığını yapmak; öz’ü örten her şeyi kırmak yani.

– Köklü bir şiir geleneğimiz var. Değişen koşullar önünde bu geleneğe nasıl yaklaşırsak, ondan yararlanabiliriz?

– Uygarlık bağlamında irdelememiz gerekiyor gelenek olgusunu. Uygarlık ki onsuz olunamayan şey’dir; gelenekler taşıyor işte bu şey’i, kuşaktan kuşağa, çağdan çağa. Şiir geleneğimiz; biçimiyle olsun, içeriğiyle olsun, uygarlığımızın ayrılmaz bir öğesidir. Bu yüzden, tarihsel şiirimizi salt bir malzeme yığını olarak değerlendirmemeliyiz, onu oluşturan özsu’yu, kendi bağlamı içinde kavramaya çalışmalıyız. Yüzyıllarca o üçleme (tekke, divan, halk) besledi bizi. Öğretimizden aldığı kanla; yaşamımızı, dünya görüşümüzü; doğum, ölüm, öte vb. olguları algılayışımızı biçimlendirdi. Tuhaf değil mi; ona karşı olanların, onu statik bir olgular bütünü diye görerek silip süpürmek, yaşamdan bütünüyle koparmak isteyenlerin bile, ondan beslendiğine tanık oluyoruz zaman zaman. Koşullar eskitemedi bu şiiri.

Tarihsel şiirimizden bize kadar ulaşan bir duyarlık birikimimiz var. Yeni algılamalarımızla geliştirmeliyiz, yetkinleştirmeliyiz bu birikimi. Çağdaş şiirimizin bir türlü insani olamayışının kökünde bu birikime yabancılık yatar. Duyarlık, duygululuk’u aşan bir şeydir. Etkindir, bir tavırdır.

Algılar, ayıklanır, değerlendirilir, bir tavıra dönüştürülür. Bizim duyarlılığımızı, öğretisel bütün biçimlendirir. Tarihsel şiirimiz de oradan emmiştir. Türk şiiri iki yüzyıldan beri bir duyarlık yabancılaşması şiiridir. Tabii bu da doğrudan uygarlık seçimiyle.

İçeriğinin yanı sıra biçimsel zenginliklerle de doludur şiir geleneğimiz. Yapay öykünmelere düşmeden onlardan da yararlanabilmeliyiz kuşkusuz. O öz’ü, o duyarlığı içimizde köz gibi duyumsayarak!

-Çürüyen, kişiliksizleşen çağımız insanının yeniden insaniliği bulmasında sanatın, edebiyatın öncülüğüne inanıyoruz. Sanat, edebiyat bu öncülük niteliğini nerden alınıyor?

– Yaşadığımız kabusun kökeninde sanatın, edebiyatın yabancılaştırılması yatıyor. Fethi Gemuhluoğlu güzel söyler:  ‘Kişi düştüğü yerden kalkar ayağa (…) sanata başladı yurdumuzda yabancılaşma; gene sanatla atılacak yurt dışına.’

(Bağlanma, Nuri Pakdil)

            Şu da var; sanatçı yoğunlaşmış ulustur. Ulusun hüznü, sevinci, tarihi, korku ve tutkuları, geleceğe ilişkin düşleri onda yoğunlaşmış olarak vardır. İşte buradan kaynaklanıyor sanat, edebiyat yapıtlarının içe işleyen, değiştiren özelliği, öncülük niteliği. Diyelim aykırı bir yaşam biçimine zorlanmış, belleği boşaltılmış, duyarlığı alınmış bir toplum var. Çabucak unutuyor her şeyi: baskıları, yıldırıları, işkenceleri… Nasıl devindirilebilir bu toplum. Elbette sanatın,  edebiyatın öncülüğüyle. Başka türlü insanı içinden kavramanın, sarsıp silkelemenin olanağı yok.

‘Öz’, sanat edebiyatla bilinç düzeyinde algılanabiliyor ancak. Şaşırtılmış duyargaları onararak, bir düzene sokup yönlendirebiliyor sanat ve edebiyat.

-‘Satranç Dersleri’ adlı bir dizi şiirinizde satranç oyunundan yola çıkarak, tarihten kimi kesitler sunuyorsunuz. Satranç, oyun niteliğini yitirip tarihe dönüşüyor adeta. Çağımızı, tarihin kimi geçmiş çağlarıyla benzeştirerek daha iyi anlayıp yorumlayabildiğimiz gerçeği de var. Satranç, oyun, tarih, şiir ve çağımız arasındaki bu çok boyutlu ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz?

-An’lar birbirini kovalıyor ve biz buna zaman diyoruz. Narin kesit’ler… Devine devine saatleri, mevsimleri, yılları oluşturuyorlar. Hep akarlar mı böyle? Yoo, hiç de zorunlu değiller. Kesilebilir de bu akış, başa alınarak yeniden yaşatılabilir de. Ben an’ın içindeyim ve sorumluyum. Seçebilirim; bu konuda donatılarak yaratılmışım. Zaten sorumluluğum da mutlaka seçim yapmamı gerektiriyor. Görüyorum ki geride katlana katlana gelen, bana eklenen, benim ona eklendiğim bir birikim var: Tarih. Seçiyorum; ben bu birikimsiz olamam.

Şiir de öyle. Her şey öyle değil mi bir bakıma? İnsan, şiir, … deniz bile.

Öyleyse tarihi konumlamam gerekiyor varoluş sınavından geçebilmem için. Beni sorumlulukla boyutlandıran öğretisel bilinçle yaklaşıyorum tarihe. Şiirin insana ulaşması, onu kalbinden kavraması da buna bağlı. Yoksa kör olur gözleri şiirin. Bir yaşantıdır, ‘bir ince akım’ı yaşamlaştırmanın uzun serüvenidir.

Şiir, bir ‘akım’; yüzeye pek yansımayan derinlerden süren bir dalga; insanı yakan, estirten, kıpırdatan bir şey… Nuri Pakdil şöyle der Biat II’de: “Şiir, ancak ‘tarihi yonta yonta’ bir akımı geçirmeye başlar.”

Bunu yapmak istedim ben de, ‘Satranç Dersleri’ dizi şiirinde, tarih anlatmadım tabii. Tarih, şiir içinde duyumsatabilir bir boyut olarak belirir ancak. İsteseniz de anlatamazsınız.

Sözcüklerle yazmıyor musunuz? Oysa sözcükler, şiire girer girmez imgelere ve ritmik birimlere dönüşürler.

Satranç oyununu kullanmam rastlantı değil. Geometrik bir tarih adeta satranç. Yaşama tam denk düşüyor. Yaşam da geometridir, evet, ama epeydir yüzü çizik çizik olmuş bir ‘satıh’  görünümünde.

Bir de oyun sözcüğü… şiirli, katı, acımasız, yoğun çağrışımlı bir sözcük, oyun sözcüğü. Sonra oyuncu, çağ’dır.

Satranç oyununun kendisi de bir şiiridir. Oynarken bilinçle yenildiğim olur. Karşı taraf şahımı sıkıştırdıkça fevkalade anlar yaşarım. Bütün bunlardan yararlandım elbet. Çağımdan, tarihe, öğretiye sürekli göndermelerde bulunarak bir oyun kurmak istedim.

(*) Bu konuşma metni, bitmemiş bir biçimde İlhami ÇİÇEK’in notları arasından çıkmıştır. Soruları muhtemelen, İstanbul’daki arkadaşlardan biri yazılı olarak vermiş, kendisi de cevapları yazılı olarak hazırlamayı düşünmüş olabilir.

Bu konuşmanın, ölümünden çok kısa bir süre önce yapılmış olduğu düşünülüyor.

Hüzne Açılan Kapılar Anahtarı: İlhami Çiçek

Gök; çoğu medeniyette umudu, özgürlüğü ve Tanrı’yı simgeler. Çağ; zamanın meydana getirdiği insan ve o insanın kurduğu düzendir. “Derin bir gök resmi” öz’ün, özgürlüğün hayalidir. Çağ, resmi unutturmak isteyen taraftır çünkü oyunu kendi kuralına göre oynamak ister. Kimliğini bizzat belirlediği oyuncuları oyuna sürer. Şair, tarihini unutturmak isteyen çağ karşısında insanın üzüntüsünü sonlandıracak hamleye “gök” demiştir.

 

Edebî metni ortaya koyan şair ya da yazarların içinden çıktıkları toplumdan etkilendikleri görülür. Sosyal ve siyasî olaylardan bağımsız olmaları imkânsızdır. Yalnızca sanatlarına ne derece yansıttıkları bir tartışma konusu olabilir. Satranç Dersleri, bir iç hesaplaşmadan çok toplumsal eleştiri içerir.

Şiirde çarpık kentleşme konusu sık sık yer bulur, köyden kente göç sonrası insan manzaraları verilir. “Çağ” kelimesini çok kullanır, bu kavram üzerinden hem iktidarı hem dönem insanına eleştiri getirir:

“yanlış konumunu gülün evlerde bahçelerde

ve hatta parklarını bile bu taş mekanın

reddetmek gerekiyor”

Gül, Türk-İslam geleneğinde farklı anlamlara sahiptir. Şiirin genel itibariyle birden çok anlam katmanına sahip olduğunu göz önünde bulundurursak “gül”ün diğer anlamlarına müracaat etmekte fayda vardır.

Gül, İslam dünyasında Hz. Peygamber’i temsil eder. Tasavvufta gülün açılmamış hali olan gonca halveti, açılmış hali kesreti anlatır. Halvet, insanın Allah ile birlikte oluşu; kesret ise birliğin çokluğu demektir.

Divan edebiyatında gül, güzelliği temsil etmesiyle en sık kullanılan çiçektir. Sevgiliye ve güzelliğe aittir. Sevgilinin ağzı, yüzü, yanağı güldür. Kokusu, edası, duruşu, rengi güldür.

“Gülün yanlış konumu” ifadesi birçok açıdan farklı yorumlanabilir. Somut anlamda çiçeklerin yeri ormandır, kırdır, köydür; bahçeye ya da balkona sığmaz. Şair, adeta gülün yerini yadırgayacağını hissettirir. Köyden kente göç etmiş birey de tıpkı yerini yadırgayan gül gibidir. Kent, onun yaratılışına ters düşer ve yanlış yerdir.

Gül aynı zamanda İslamî yaşam görüşünü, divan edebiyatı geleneğindeki sevgiliyi temsil eder. Türk insanının “özünü” inşa eden bu unsurlar kentlerde kurulan yeni hayatta yer bulamaz. Her iki ihtimalde kentin taş yapıları arasında yerini yadırgayan, aidiyet duygusu kuramamış bir eda vardır.

“çağı binip

cübbesinden gözü kara süvariler çıkaran

o beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı

tutup üzengisinden öpüp koklamalı”

“Cübbe, süvari, üzengi” gibi kelimeler tarih ve tasavvuf bağlamında şekillenen bir “oyuncu” tasviri anımsatır. Geçmişten gelen çağı bineği yapmış beyaz taş oyuncusu, aksakallı dede motiflerini dahi akla getirir. Beyaz taş oyuncusu, nuru temsil eder. Belki bir Allah dostu, eren tipini işaret ediyor olabilir.

“çağın unutturmak istediği belki derin bir gök resmini

ye’si biçen o eşsiz kılıncı gürbüz hamleyi”

Gök; çoğu medeniyette umudu, özgürlüğü ve Tanrı’yı simgeler. Çağ; zamanın meydana getirdiği insan ve o insanın kurduğu düzendir. “Derin bir gök resmi” öz’ün, özgürlüğün hayalidir. Çağ, resmi unutturmak isteyen taraftır çünkü oyunu kendi kuralına göre oynamak ister. Kimliğini bizzat belirlediği oyuncuları oyuna sürer. Şair, tarihini unutturmak isteyen çağ karşısında insanın üzüntüsünü sonlandıracak hamleye “gök” demiştir.

“çağa çıktığımda

kan -çoğalan bir suret ve kendini”

Çağ, yabancı ve içine aldığı her şeyi tüketen bir yapıdadır, “çoğalan suretler” yaratır. Çünkü modern zamanda herkes birbirine benzer. Aynı fabrikadan çıkma robotlar gibidir. Belirli yaşam standartları, toplumsal kabulleri ve kuralları vardır. Öz bilince sahip, değerlerinin farkında gerçek bireylikten ziyade tek tipleşen insan oyundadır. Bu gerçeği öldüren çağdır,  “kan” bu kıyıma işarettir.

“dişiliğini kullanıyordur kuşku

lüks oteller gibi kuşku”

Şair; kadının bir meta gibi kullanılmasını, reklam malzemesi haline getirilmesini eleştirir. Lüks otellerde boy gösteren dişiliği, parayla satın alınabilecek yüzler yapan çağın gereğidir. Kendini gerçekleştirmiş bireyler değil dişilikleriyle ön plana çıkan kadınlara değinilir. Zira medeniyet, çocuklarını yetiştirecek kadınların eliyle doğar.  Çağın kadına biçtiği değer ile paranın, lüksün insan nefsine etkisi eleştirilir.

“Kuşku” tıpkı “hüzün” gibi İlhami Çiçek’in şiirlerinde sıklıkla karşılaştığımız duygudur. Kuşku; sözlükte bir olguyla ilgili gerçeğin ne olduğunu tam bilememek, kestirememekten doğan kararsızlıktır, güvensizlik duygusudur. Çağ insanının düştüğü girdap tam da burasıdır. Kimlik kargaşası yaşar aynı zamanda gerçekliği, doğruları ile alakalı bir kararsızlık içindedir. Şiirde hüzünle birlikte ağırlıklı duygu yoğunluğunu oluşturmalarının sebebi, zamanın toplumsal ve bireysel etkilerini insanî boyutlarıyla görme çabasıdır.

Kuşku, çağın getirilerinin toplumdaki yansımasının bir sonucudur. Piyon haline gelmiş o kişi, kararsızlığı ve güvensizliğiyle yanlış hamleler yapabilecek potansiyeli temsil eder. Hüzün ise işin bireysel tarafındaki trajediyi, insanın düştüğü ikilemden doğan halini anlatır.

“azaldı

halk içinde yüzdeki ben gibiler

eldeki siğile

çıbana –etin yumuşak bir yerinden sökün eden-

döndü halk ve cüzzam ne yürüdü”

Yüzdeki ben, vücuda ait bir parçadır ama siğil, çıban gibi yaralar vücutta beliren hastalık belirtisidir. “Halk içinde ben gibi olmak” bir millete, kültüre ait olma duygusunun yer bulduğu bireye işaret eder. Vücut bulduğu yere –coğrafyaya- yakışan, onunla uyumlu bir insan tahayyülü vardır. Halk içinde sayılarının azaldığına değinilir.

Eldeki siğil, çıbanın vücutta eğreti durmasıyla halkına benzemeyen, ona yakışmayan ve uyumsuzluğu görülen bireye benzetilir. Kendini var eden öz’e, coğrafyaya ve değerlerine uzak kişi bir hastalık gibidir. Üstelik bulaşıcıdır, insanlar birbirlerine temas ettikçe yayılır. Örneğin yaşantısıyla, düşünceleriyle Batı’yı taklit eden sanatkârlardan etkilenen halk da aynı taklitçiliğin peşinden gider.  Bu olay “cüzzam” benzetmesiyle sert vurgular yapılarak anlatılır.

“ve hep bir yaprak değil miyiz ki

bir zaman yarıp çıkmak serüveninde

özdalımızı”

Şair, şiirinin son bölümlerinde insanları yapraklara benzetir. “Özdalımız” ifadesiyle şiirin tamamına yayılmış değerlerin toplamıdır: buyruk, tarih, coğrafya, öz gibi. İnsan özdalından çıkmaya çalışan ama böylelikle yaşamasını sağlayan kökten koptuğunun farkında olmayan bir varlıktır. Çeşitli heyecanlar peşinde koşarken o değerleri kaybettiğini anlamayabilir. İnsanlar tarih boyunca örnekleri görüldüğü gibi farklı olana, kendi kültüründe bulunmayana karşı merak ve bilinçsizce atılma peşindedir.

Toplumsal hayatı örneklerle açıkladığımız gibi eleştiren Çiçek, Temalar II şiirindeki benzetmesi her şeyi kapsayan, tüm varlığıyla sarıp sarmalayan bir ruh halinden haber verir:

“üfleyeni kalmamış

kınalı bir kaval kadar mahzun”

Bir Hüzün ve Bir Memleket Şairi Olarak İlhami Çiçek

 İlhami Çiçek; büyük ölçüde de bir gereklilik, hâttâ yenilmez yıkılmaz bir hakikat olarak bütün insanlığa gelip uğrayacağı gibi, kendisine gelen ölümü de şiirleştirerek, yaşadığı hayattan gayriihtiyari bir çıkışı resmetmiş gibidir.

 

İlhami Çiçek, 1954 yılında doğmuş, 1983 yılında kimi kayıtlara göre yirmi sekiz ama kuvvetle muhtemel yirmi dokuz yaşında vefat etmiş, yani başı ve sonuyla  en fazla yirmi dokuz yıl yaşamış, lakin bu kısacık hayatında sanki yüzyıl hatta yüzlerce yıl yaşamış bir bilge gibi, erkenden olgunlaşmış, çok kısa ama içi dopdolu bir hayat biriktirmiş bir şairdir. Hem de bunu bir biçimde tek bir şiirle Satranç Dersleri ile yapmıştır.

Şiirlerindeki didaktizmden uzak, nice derinliklerden devşirilmiş ve yine bu derinliklerde bulduğu renk ve seslerle süslenmiş –ki, onun şiirindeki ancak derinden hissedilebilecek bu süslenmişlikte hiçbir şekilde yapıntı biçiminde bir süsleme olmamıştır- yüksekçe bir yerden gelen dizelerle konuşmuştur İlhami Çiçek.

Eklemek gerekiyor, İlhami Çiçek şiirinde dehşetengiz bir derinlik içerisinde gözlenen bir yükseklik hep var olmuştur.

Onun yöneldiği bu dehşetengiz derinlik ve yükseklikteki dikkatten olacak, bu dikkatin odağında durmayan pek çok şeye karşı yoğun bir dalgınlıkla cevap vermiş, bütünüyle içinde olduğu gündelik hayat içerisinde ise kendisini birebir vazifeli hissettiği iş ve eylemlerin dışında hemen her şeyden uzak durmuş ama hiçbir biçimde gündelik hayattan kaçmamış, sadece onun nazarında bir imgeye değmeyecek her şeye karşı dalgınca davranmış  bir şairin şiiri olarak her daim bir mübarek dalgınlık anında yazılmış bir şiir olarak şekillenmiştir.

Zira İlhami Çiçek şiiri aynı zamanda âdeta kendini tarif edercesine;  ‘müşa’şa’ bir sonbahar figüranıymışçasına topu topu bir mevsim …’ gibi yaşanan insan hayatını, en nihayetinde insanın  kendi ‘iyi oyunundan’ sorulacak büyük bir oyunun en halisane süreği gibi yazılmıştır.

Bu bakımdan onun dikkatimizi çektiği bu ‘iyi oyundan sorulmak…’ sorgulanmak bağlamını önce Anadolu’nun sonra memleketin, ümmetin ve giderek cümle insanlığın mecburiyeti olarak görmek ve öylece okumak gerekecektir ki, son tahlilde evet cümle insanlıkta hem  fert fert ve hem de toplu olarak bu ‘iyi oyun’… dan sorguya çekilecektir.

Yine bu bakımdan İlhami Çiçek şiirini zaferle yükümlü olmakla berelenmiş dünyalık insan algısından çok, seferle yükümlü olduğunu bilen büyük vazifenin farkına varmış bir şairin şiiri olarak değerlendirmek lazımdır.

Ve sözgelimi; çoğu okuru sade ve yoğun bir santimantaliteye yaslanarak alıntılamış olduğu;

‘…

Sen ey atını kaybeden oyuncu

Bir ilkbahardan koca bir güz yontan adam

Bırak oyunu

Artık

Öyle bir ıssızlık düşle ki, içinde

Yeryüzünü kişnesin

Bizim atlar…’

Şeklindeki dizeleri de yine bu seferle yükümlü oluş bilinciyle oynayan, yaşayan insanın fiilleriyle ve tüm sonuçlarıyla şekillenmiş bir şiir olarak okumak gerekecektir.

Bu da daha en başından İlhami Çiçek şiirini ve bu şiirde hep huzursuz, hep hüzünlü ve her zaman sıkıntılarla yüklü bir damar gibi atıp duran bir başka hâlin; sanki de bir büyük buyrukla mühürlü olduğunu her daim bilen, hâttâ bu bilgiyle hiçbir zaman rahat duramayışı şiir hâline getirecektir.

O kadar ki, bu şiir yine sözgelimi;

‘’…Taşlar sürüldüğünde

Kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi,

Demek ki, bütündür sallantıda

Demek ki gökte anlaşılmaz biçimde ölü

Cinayetlerle yeryüzüne parça parça dağıtılmıştır

Aşk ve umut dağıtılmıştır

Taşlar sürüldüğünde

Alıp kişiyi kayalara çarpar buyruksuzluk…’’

dizelerinde de görüleceği üzere bu buyrukla yükümlenmiş hâlin derin bir biçimde işlendiği görülecektir İlhami Çiçek şiirinde.

Dahası, tarihin, zamanın, memleketin ve insanın bütünüyle bir varoluşun ve bu varoluş bağlamında  cümle kayıp kazançlarıyla bir hayatın hem fert hem de toplum planında belirginleşerek işlendiğini gördüğümüz bir şiirdir İlhami Çiçek şiiri.

Bu haliyle de denilebilir ki,  bu şiir daha üst bir bağlamda, bütün bu buyruklanmış içeriğiyle; sanki de en koyusundan bir yalnızlık ve hüzünle süslenerek seslenen bir şairin bizim adımıza da adamış olduğu en güzel adak olarak yazılmıştır.

Tam da bu noktada durup okunduğunda ise insanın aklına Cemil Meriç için söylenegelen ‘Lüzumundan fazla tecessüs…’ yorumunu getirecek biçimde yazıldığını gözlediğimiz bu şiirin; yaşanan zamana bakıldığında, hem de İlhami Çiçek zaviyesinden bakıldığında hiçte lüzumundan fazla denilemeyecek bir geometrinin hatta bu geometriden hareketle bir kadim aritmetiğin seslendiği bir şiir olarak şekillendiği görülecektir.

İşte bu geometri ve bu aritmetikle seslenen şiire layıkı veçhile yöneldiğimiz her seferinde, İlhami Çiçek’in âdete yüzeyi çizik çizik olmuş bir çağın, onun deyimiyle ‘oyuncu bir çağın…’ neliğine dair bir soru sorduğu…’  ve vakti geldiğinde herkesin kendi cevabını vereceği biçimdeki dizelerle örülmüş; bir büyük sorunun başında durup beklediği görülecektir.

Nihayetinde ve eninde sonunda salt bir ‘iyi oyundan…’ sorgulanacak olmanın bilinciyle yazıldığını gözlediğimiz İlhami Çiçek şiirinin, giderek bir oyuna ve mimetik köken olarak santranca benzeyişini de yine bu aritmetik ve geometriye gömülü hâldeki büyük sorunun kaçınılmaz sonucu olarak değerlendirmek gerekecektir.

Belki de bu yüzden İlhami Çiçek şiiri bölüm bölüm yazılmaktan çok çizik çizik yazılmış bir şiir olarak; tam da oyuncu bir çağda oynanmış bir oyun gibi – ama kesinlikle iyi oynanması gereken bir oyun gibi- nal seslerinin inleyişlere ve at seslerine karıştığı aceleyle katedilen uzun bir yolda, çizik çizik, çentik çentik yazılmış bir şiir olarak kalacaktır hafızamızda.

İşte bu şiirledir ki, rahmetli İlhami Çiçek; büyük ölçüde de bir gereklilik, hâttâ yenilmez yıkılmaz bir hakikat olarak bütün insanlığa gelip uğrayacağı gibi, kendisine gelen ölümü de şiirleştirerek, yaşadığı hayattan gayriihtiyari bir çıkışı resmetmiş gibidir.

Satranç Dersleri- 8

(kıstak)

 

her dakika

henüz ölmüş gibi ebuzer

kimsesizsindir

içlemin gamevi ay emek

 

kesik kesik solur

avcının elagözlü nesnesi

kaybettiğin divit – kırdır

faniliğindir o ağaç ki

zekeriyya onda saklıydı

 

yazı ebediyen vardır

– ortadaki göçük

içerdeki dehşet

pusudaki bungu

kıyım mahzen kan –

çok kandil kırılmış – sanki geç

her şey için – niçin

ertelenir sanır insan her şeyi

öyle sanır – yeniden han

o ölümsüzlük gibi mutantan

taş- düşmüş

vardır – orada nasılsalar öyle

apaçık

kırıktırlar

 

dili faldır aşkın ey taş

Satranç Dersleri- 7

şebreçağ

söndü mü

diye bir ses

 

sahi şebreçağ nerde

iskender! iskender!

diye bir ünlem

 

bu nasıl İskender

aramaz bengisuyu

diye bir hüzün

 

“hişt! dostlarıma şunu haber ver

denize açıldım

ve gemim parça parça oldu’

diye bir im

denli narindir intikam

 

intikam içli bir marştır gerçekte

bir ara ses aygıtını yırtarak çıkarılırdı

o şimdi

dışlanmış bir taş olarak

karlı kış gecelerinde

acılı bir genç şairin her geçişte

hüznüne tanık olduğu

metruk bir kumbet denli müşahhas

aşktır – ve o

ne rahim bir yürüyüştür gecede

 

(o yıllar ressam tanırdım

gök çizemezdi

yüksek evler yapardı yitik kadın yüzleri – birgün

o kentin

– tarihsel bir kenttir –

o çarşısındaki hasır iskemleli kahvede

onu bir cenini çizerken ağlar gördüm

bütün öğeleri belliydi ama neden gözsüz

ama neden bir kaleden artmış kapı tokmağı gibi

ıssız ve dokunaklı

diye sormadım çünkü ben

ağlayanları severim ve güzeldir ağlamak

denebilir ki –

bir insan en çok ağlarken güzeldir

vakit de akşamdı dışarıda kar vardı

kar yüzyıllardır alabildiğine vardı

insanlar doğar konardı konar göçerdi

sonra o bütün remileri yırttı –

birden kaybolmuştu

arıyor diye duydum bir şeyi

çağın unutturmak istediği

belki derin bir gök resmini

ye’si biçen o eşsiz kılıncı gürbüz hamleyi)

 

bu taşı da sürüyorum

koyar gibi o güzel yapının üstüne

ya da komaz gibi taş üstünde taş

(ben daha çok taşları mı anlıyorum nedir

ve nedir taş –

çakmak taşı satranç taşı

sapan taşı göktaşı)

reddetmek gerekiyor kimi taşları ve şeyleri

 

sözgelimi sapan taşını

– o göz çıkarır sadece-

ortadaki gökkasabı gökdeleni

tanrısız tecimevlerini caminin hemen önündeki

ana caddedeki aykırı kadın salınışını

yanlış konumunu gülün evlerde bahçelerde

ve hatta parklarını bile bu taş mekanın

reddetmek gerekiyor

 

çağa çıktığımda

kan – çoğalan bir suret ve kendini

ta içerlerde bir yerin üşüyor – duymuyorsundur

yinelenir durur – şu sanki ne diye – akşam ki

dönüp nefsini içine tuttuğun yüzündür

senin yüzün – paramparça

bölük pörçüktür

şu kuytu kalabalıkta

şu yalnızlıkta

ivedi ve kirlisarı

dişiliğini kullanıyordur kuşku

lüks oteller gibi kuşku

kuşku

 

(çağı deştiğimde

o yüz

diyor yoruldum – aynalar

gösterebilir mi hiç – bana sonumu

nedensiz başladım oyunculuğa

bitireceğim raslantıyla – oyunumu

dostlarım da

var – intiharlar

her akşam ıslak – yapışkan

saçlarıyla girip odama

paniğimden pay toplarlar)

 

 

azaldı halk içinde yüzdeki ben gibiler

eldeki siğile

çıbana- etin yumuşak bir yerinden sökün eden –

döndü halk ve cüzam ne gün yürüdü

ve hep bir yaprak değil miyiz ki

bir zaman yarıp çıkmak serüveninde

özdalımızı

topu topu bir mevsimi yaşarız işte

müşa’şa’ bir sonbahar figüranıyız

hepimiz de

ve cüzam ne gün yürüdü sormalı

değil mi ki ebabil

adil

bir infazın adıdır

ve insan

– ne şu ne bu –

iyioyunundan

sorulmayacak mıdır

Satranç Dersleri- 6

bu hüznün

mesnevisi yazılmadı

gürbüz tarhlar öldü

o ceylanda

birkaç minyatür

mütekeddir

– de bana bu esrime

bu koygun minyatür yalnızlığından

başka nedir – oysa

kocamandır aşk

usanç

hep eksiler alanında

olup biten bir şeydir

parçala bu trajik geçiti

o taşı sür ey insan

taşı taş – çünkü saat

sınanan bir süreçtir ve atlar

yanıldıklarında

kaygan

o karangu duvarına çarpıp kuşkunun

düşer ölü atlar

 

çünkü satrançta

çünkü orada ve burada

her zaman

Öğretidir zaman

aşkın da

katları vardır – kadim

kabarık bir öyküdür alınyazısı

 

ey aşk

elbet başındasındır bela kitabının

ne çok dilin var

gece ki anlamadı

şu anda

o

ibrahim ve ishak

yargıç yok taşı kim atacak

leyla bilmez mi gerekli olduğunu

diye döğünüp duran

gece ki ey gece

o külli aynalar

seni ararlar

ıssız bir hat fotoğrafın

dan sana çıktım

 

oynanan

göstermelik bir son oyunuydu

aldandın

ağır taşlar verdik

…. ve ay seni bulduğunda

yani ki kanıtlandığında kendini

ben

müthiş bir başlık atacağım

şiirime

sevgili gecem diye

Satranç Dersleri- 3

söyleyelim eBİR

ha

in

dir

eSekiz yok

yok ayrı bir düşman falan

genç çeri

ey e hattındaki budala

– Tanrım ne saflık-

 

bir ara dilim sürçse

de at kıskacını anlatsam

desem ki Ha –

derler ki kemik atıyor

köpek resmine bu adam

 

anlat

apaçık olanı

gecedir halk

etinin önünde anlam

katledilmiştir

 

 

vardın

söylemezler otlar

çok sütun düştü

nice bir taş

ne zamana yetiştin

 

aykırı sür

çalka

de ki kıskacı kabaran

ateş almış ve ey at kıskacı

diye bağırarak

o oyuncu

oynadığında seni

konuş benimle

sana hizmet danışayım

Satranç Dersleri- 2

Nicoldu onca oyuncu

oyarak

ette oyuk seyirmesinden

oyun kurarlardı

kaçıp

da süleymandan

kaf dağında otururdu

anka nicoldu

o mağrur gemiler ki açıklarda

güneşin şanla her akşam ufala ufala battığı

suların kabarıp taşarak savrulduğu oradan

kesik bir insan başı gibi bir taşra düşüp

helak oldular

ün geldi ey İskender

çok acaip gürdün ömrün tükendi

geri dön

ürktü

ki endişe

dünyadandır ve hayal hiçtir

sözü onun

…avda

yine geri dön bu son

yoksa öleceksin gurbette

dedi ses ve işitip ağladı

o koca İskender ki

tuhaf matlar yapardı

mat oldu olağan biçimde

artık anlaşılmıştır günün akşamlılığı

kesin mat yok

iyi oyun vardır sadece

ve satranç aslında dalgınların oyunudur

dalgının ölüm karşısındaki sükuneti

düşmana

ölümün dehşetinden korkuludur

eğilip o oyuncu

uzatsa boynunu buyruğa

 

taşlar sürüldüğünde

kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi

demek ki bütündür sallantıda

demek ki gök de anlaşılmaz bir biçimde ölü

cinayetler de yeryüzüne paramparça dağılmıştır

aşk ve umut dağılmıştır

koygun bir gece gibi günü kaplayan

sevgilinin gözlerindeki zeytin siyahını

o oylum oylum kabarık şiiri

kaplayan

bir şeyse buyrukszuluk

taşlar sürüldüğünde

alıp kişiyi kayalara çarpar buyruksuzluk

çağı binip

cübbesinden gözükara süvariler çıkaran

o beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı

tutup üzengisinden öpüp koklamalı

Satranç Dersleri- 1

uzun bir nehirdir satranç

kıvrak ve uzatarak boynunu

nice güneş batışını yerinde görmüş boynunu

oysa veba tarihçileri bilmemişlerdir

her karenin bir karşı veba girişimi olduğunu

göğe bezgin bakanların bir türlü öğrenemediği

bir oyundur satranç

evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış

artık dönüş yoktur

kuşku bağışlanmasa da

tedirginlik doğal sayılabilir

ancak

yürümenin dışında bütün eylemlerin adı

kaçış kaçış kaçıştır

çapraz özgürlüklerinde filler

acılardan yapılmış bir alanda

ne zaman ki esrirler

yazsak defterlere sığar mıydı

şah açmazında vezirin ölümcül tutkusunu

yerine göre piyon da bir tufandır

içinde hep bir vezir sürekli mahzun

düz gider çapraz vurulur ve uzun uzun

gün batımlarını çağrıştırır

hüznü uçlarından dolanıp

yalın sıçrayışlarla piyonlar arasından

ürkek ama cesur ama sevimli

açsa duyargalarını o tarihsel şiire

iyi bir oyuncu en çok atları sever

sen ey atını kaybeden oyuncu

bir ilk yazdan koca bir güz yontan adam

bırak oyunu

artık

öyle bir ıssızlık düşle ki içinde

yeryüzünü kişnesin

bizim atlar.