sosyoloji

Türk Düşünce Dünyasında Bir Basamak: Hilmi Ziya Ülken

Aydın bir ailenin çocuğu olan ve bu şekilde yetiştirilmeye çalışılan Hilmi Ziya Ülken 3 Ekim 1901 yılında İstanbul’da doğar ve sırasıyla Tefeyyüz Mektebi ve İstanbul Sultanisi’nde okuduktan sonra 1918 yılında girdiği Mülkiye Mektebi’nden 1921 yılında yüksek bir derece ile mezun olur. Aynı yılın sonbaharında, girdiği sınavı kazanarak, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Beşeri Coğrafya Kürsüsü asistanlığına atanır. Devam eden süreçte bir yandan Coğrafya Bölümü’ndeki asistanlığını sürdürürken bir yandan da Felsefe Bölümü’ndeki dersleri takip ederek Sosyoloji, Felsefe Tarihi ve Ahlak sertifikaları almaya hak kazanır. Liselerde coğrafya, sosyoloji ve felsefe öğretmenlikleri yapar. 1932 senesinde daha önce yayınladığı “Umumi Sosyoloji” ve “Türk Tefekkür Tarihi” kitaplarını okuyup çok beğenen Mustafa Kemal Atatürk tarafından Ankara’ya çağrılan Hilmi Ziya Ülken, Atatürk’ün isteği doğrultusunda, sonrasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde vereceği derslere katkısı olacağı fikriyle araştırma yapmak üzere Almanya’ya gönderilir.

 

Hilmi Ziya Ülken’i Tanımak

Türk düşüncesinin şahsına münhasır ismi Hilmi Ziya Ülken’i, Yücel Bulut “velûd bir yazar ve çok yönlü bir düşünce adamı” olarak tanımlamakta. “Gerçekten de, Hilmi Ziya, eser vermeye başladığı 1910’lu yılların sonlarında başlayan ve 1974’teki vefatına kadar süren yarım asrı aşkın süre içerisinde edebiyattan felsefeye, psikolojiden coğrafyaya, mantıktan sosyolojiye kadar pek çok bilim dalında onlarca kitap yüzlerce makale telif etmiş, çeviriler yapmış, ulusal ve uluslararası sosyoloji ve şarkiyatçılık kongrelerinin tertibinde etkin rol üstlenmiş, tebliğler sunmuş, dergiler çıkarmış çeşitli dergi ve gazetelere yazılarıyla katkıda bulunmuş, felsefe ve sosyoloji dernekleri kurmuş, birçok farklı şehir ve lisede -felsefe, sosyoloji, ahlak, psikoloji, mantık, tarih, coğrafya vb. derslerde- hocalıklar yapmış, edebiyat alanında yalnızca eleştirel yazılar yazmakla yetinmeyerek bizzat edebî eserler kaleme almış, resim yapmıştır.”[1]

Aydın bir ailenin çocuğu olan ve bu şekilde yetiştirilmeye çalışılan Hilmi Ziya Ülken 3 Ekim 1901 yılında İstanbul’da doğar ve sırasıyla Tefeyyüz Mektebi ve İstanbul Sultanisi’nde okuduktan sonra 1918 yılında girdiği Mülkiye Mektebi’nden 1921 yılında yüksek bir derece ile mezun olur. Aynı yılın sonbaharında, girdiği sınavı kazanarak, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Beşeri Coğrafya Kürsüsü asistanlığına atanır. Devam eden süreçte bir yandan Coğrafya Bölümü’ndeki asistanlığını sürdürürken bir yandan da Felsefe Bölümü’ndeki dersleri takip ederek Sosyoloji, Felsefe Tarihi ve Ahlak sertifikaları almaya hak kazanır. Liselerde coğrafya, sosyoloji ve felsefe öğretmenlikleri yapar. 1932 senesinde daha önce yayınladığı “Umumi Sosyoloji” ve “Türk Tefekkür Tarihi” kitaplarını okuyup çok beğenen Mustafa Kemal Atatürk tarafından Ankara’ya çağrılan Hilmi Ziya Ülken, Atatürk’ün isteği doğrultusunda, sonrasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde vereceği derslere katkısı olacağı fikriyle araştırma yapmak üzere Almanya’ya gönderilir. Yaklaşık bir yıl sonra geri çağrılan Ülken, doçent unvanı ile İstanbul Üniversitesi’ndeki çalışmalarına devam eder. Ülken, bu süreçte oldukça yoğun bir yayın hayatı sürdürür. İstanbul Üniversitesi’nde ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde görev yapar. 1960 ihtilali sonrasında İstanbul Üniversitesi’ndeki görevinden uzaklaştırılır. AÜ İlahiyat Fakültesi’ndeki öğretim üyeliği görevi ise emekli olduğu 1973’e kadar devam eder. Üniversiteden emekli olduktan kısa bir süre sonra da 5 Haziran 1974 tarihinde İstanbul’da vefat eder.

Yaşadıklarının Işığında Ülken’in Fikir Dünyası

Hilmi Ziya Ülken engin bir bilgi birikimine, bitmek bilmeyen bir çalışma azmine ve kendisini bilime, felsefeye ve fikir üretmeye adamış bir ömre sahip, Türk düşünce tarihinin en önemli isimlerinden birisi kuşkusuz. O, “Osmanlı İmparatorluğu’nun eski günlerine dönme arayışlarının bir türlü uç vermediği yıllarda öğrenim görmüş ve deyim yerindeyse, Cumhuriyet’in fikir ve düşünce hayatının neredeyse yarım yüzyılını adeta tek başına doldurmuş bir düşünce insanıdır.”[2] Hayri Bolay, Hilmi Ziya’yı etüt ederken iki noktanın gözden uzak tutulmaması gerektiğini söyler. “Bunlardan ilki; onun hem yaşam tarzında hem de bilimsel kişiliğinde asla basitliğe düşmediği; diğeri de, birey ve toplum hayatında yer tutmuş olan değerlerle çatışmadan kesinlikle kaçındığı ve bilimselliği her şeyin önünde tutmasıdır.”[3] Ömrünü felsefe ve bilim üzerine düşünmeye adamış olan Hilmi Ziya Ülken, siyaset ile kurduğu mesafeli ilişki bakımından da fikir hayatımızda farklı bir yerde durur. Onun kişisel düşünce hayatındaki dalgalı ve değişken fikirlerinin sebebi de sürekli yeni şeyler öğrenmesi, farklı alanlara duyduğu ilginin hiçbir zaman bitmemesidir. Ülken, hayatının muhtelif dönemlerinde farklı fikirleri benimsemiş ancak hiçbir zaman savunduklarında despotizme varacak seviyeye ulaşmamıştır.

“Hilmi Ziya Ülken’in sık sık çizgi değiştirdiğine ilişkin kimilerince nazik bir şekilde, kimilerince ise küçümseyici bir tarzda ifade edilen yaygın bir kanaat vardır. Hatta bu kanaat, özellikle, 1951 yılında yayınladığı Tarihi Maddeciliğe Reddiye sonrasında “döneklik” suçlamasıyla birlikte dile getirilip Hilmi Ziya Ülken bir kenara itilmeye çalışılmıştır. Felsefi yöntemler veya felsefi ekolleri konusunda geçirdiği söz konusu değişimler, Yirminci Asır Fizolofları’nın önsözünde bizzat yazarın kendisi tarafından dile getirilmiştir. Hatta eserin planının da, kendisindeki bu değişimlere paralel olacak şekilde idealizmden materyalizme doğru olduğu ifade edilmektedir. Kendisi bundan gocunmamaktadır, hatta bu değişimleri kişisel olarak kemale ulaşma arayışının bir gereği olarak niteliyor gözükmektedir.”[4]

 Hilmi Ziya’nın yaşadığı dönemin koşulları göz önüne alındığında, onun fikir hayatındaki bu farklı sularda yüzüyor olması durumu netlik kazanacaktır. Osmanlı’yı görmesi, ardından Cumhuriyet Türkiye’sini yaşaması, Atatürk dönemi politikalarıyla birlikte Atatürk’ten sonraki devlet politikalarına da tanık olması, darbelerle yüzleşmesi, üniversiteden uzaklaştırılması gibi sebepler, onun düşünsel hayatına mutlaka etki etmiştir. Ülken’in, Doğu ile Batı arasına sıkışmış olan ve kendisini ne tam Doğulu ne de tam Batılı olarak tanımlayabilen bir coğrafyada var olması, fikir evrenine de derinden nüfuz etmiş ve onu bu toplumun problemlerini çözme noktasında harekete geçmeye sevk etmiştir. Ortaya koyduğu çalışmalarda, büyük ölçüde bu düşüncenin izleri görülür. Pek çok Cumhuriyet aydını gibi Hilmi Ziya Ülken de Doğu ile Batı arasında bocalayan toplumun meselelerine kulak vermiştir. Batı ile Doğu’yu anlamaya çalışmış, bu iki farklı medeniyet arasında bir köprü kurarak Türk düşünce geleneğini oluşturmak istemiştir. Tıpkı Türkiye gibi Hilmi Ziya da ne Batılı, ne de Doğulu olabilmiştir. Onun yapmaya çalıştığı bu iki medeniyet arasında bir tercih yapmak değil; iki medeniyeti kaynaştırmak ve toplum için en doğru olan sonuca ulaşmaktır. Türk fikir hayatının en önemli yapıtlarından biri olan Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi’nde Hilmi Ziya Ülken, Doğu ile Batı arasındaki karşıtlığı şu şekilde ele alır:

“Modern kültür karşısında kulaklarını tıkayanlarla onun köklerine inmeyi istemeyen ve yalnız yemişlerini devşirmekle işin çözülebileceğini sananlar ya da kültürü medeniyetten ayırarak, eski ile yeniyi, nasyonal ile enternasyonali, Batı ile Doğu’yu, kısaca iki ayrı dünya görüşünü hem ayırmak hem uzlaştırmak kabil olacağını sananlar, hatta kültür ve medeniyet ikiliğini kaldırmak için modernleşmeyi yalnız şekilde, teknikte ve ekonomik gelişmede gören ve bunun derin bir kültür paradoksunun sonucu olduğunu, bu kültür paradoksunun asıl modern kültür seviyesine erişmedikçe ve bu faaliyete katılmadıkça elde edilemeyeceğini anlayamayanlar arasında yalnızca derece farkı vardır. (…) Kültür ve medeniyet ikiliğine gelince, bu yapma ve gerçekten uzak görüş, iki ayrı dünyanın aynı zamanda yan yana yaşayabileceğini sanmaktan ileri gelen bir yanlışlığın kurbanı olmaktadır. Böylece ne milletlerarası kültürün içeriğinden ayrılmış olarak ele alınan soyut formu yaratıcı bir değer olabilir, ne de bir kavmin veya millet adayının kültürde yaratıcılık ve üreticiliğe girecek olan hammaddesi işlenebilir. Hâsılı ‘medeniyet’ bir yandan gerçek yaratıcı modern kültürün ürünleri ve şekilleri hâlinde kalır, ‘kültür’ ise kendi formunu yapan gerçek yaratıcı güç olacak yerde, hammadde ve folklor olarak kalır. Hâlbuki gerçek kültürde sanatı, hukuku, ahlakı, felsefeden ve ilimden ayırmaya imkân yoktur. Onların hepsi milli ve hepsi milletlerarasıdır.”[5]

Hilmi Ziya Ülken’in kültür ve medeniyet üzerine olan bu sistematik eleştirisi Türk düşünce dünyasını topyekûn hedef alır. Ülken, eleştirmeye eskiden başlar ve yeni ile eski, Doğu ile Batı, kültür ile medeniyet arasında kurulabilecek her türden ilişkiyi ele alır. Eski ile aradaki köprüleri yıkıp yeniye yönelmek ya da yeniyi reddedip çareyi yine eskide aramak Hilmi Ziya Ülken’in düşünce prensiplerine aykırıdır. Türk modernleşmesini anlamaya çalışırken de bu minvalde hareket eder. Gerektiği yerde eski ve yeniyi aynı anda eleştirirken, zaman zaman ikisini uzlaştırmaktan geri durmaz. Ancak kendi ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Hilmi Ziya’nın yapmaya çalıştığı körü körüne bir uzlaştırma çabası değil; kavramların ve fikirlerin durduğu zemini anlamak, manalarını irdelemek ve meseleye sistemli bir şekilde yaklaşmaktır.

Dünyayla Köprü Kurmanın Yolu Olarak Tercüme

Hilmi Ziya Ülken, kültür ve medeniyet tartışmaları bağlamında modernleşmeyi ele alırken tercüme meselesine özel bir önem atfeder. Ona göre tercüme, modernleşmeyi gerçekleştirebilecek en önemli adımlardan birisidir ve medeniyetin sürekliliğini sağlayan yegâne yol tercümedir. Hilmi Ziya, tercümeyi kültür ve medeniyetlerin sürekliliği bağlamında ele almıştır. Medeniyetlerin birbirleriyle gerçekleştirdiği alış verişi sürekli kılacak olan tercümedir. Doğu ile Batı arasında kurulacak köprü, ancak o coğrafyaların fikir dünyalarını tanımakla olur ve bir coğrafyanın fikir dünyasını tanımak da ancak tercüme ile gerçekleşir. Ülken, özel önem atfettiği tercüme faaliyetleri hakkında Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü adlı eserinin ilk baskısına yazdığı önsözde şunları dile getirmektedir:

“Bu kitaptaki temel fikir şudur: Ayrı ayrı medeniyetleri açar gibi görünen büyük ‘uyanış’lar, hakikatte, gittikçe genişleyen sürekli tefekkürle birbirine bağlıdır. Bu sürekli tefekkürü temin eden ise bilhassa ‘tercüme’dir. (…) Bizim için lazım olan eski İslam ve yeni Avrupa uyanışlarında olduğu gibi çok sistemli ve hararetli bir tercüme faaliyeti canlandırmaktır. Tanzimat’tan beri geç kalınan bu yola girmenin tam zamanıdır; ve şükredelim ki girilmiştir.”[6]

 Mikrodan Makroya Toplumu Anlamak

Hilmi Ziya Ülken toplumu anlamaya yönelik tavrında, toplumu oluşturan en küçük parçalardan başlayarak bir bütüne ulaşmayı ve böylece toplumun bütünü hakkında bir sonuca varmayı hedeflemektedir. İnsanı anlamadan aile hakkında, aileyi anlamadan toplumun bütününü hakkında fikir sahibi olmak mümkün değildir. Bu noktada lokalden başlayarak bütüne ulaşma çabasının, özellikle Ülken’in de vurguladığı “köy” hareketinin, Cumhuriyet projesinin bir getirisi olduğu söylenebilir. Cumhuriyet, her ne kadar seçkinler tarafından oluşturulmuş, memleketin aydın kitlesi aracılığıyla hayata geçirilmiş bir proje olsa da, onun en büyük amaçlarından birisi köye yönelmek ve köyü kalkındırmak olduğu söylenebilir. Bu anlamda Ülken’in taşra gezileri yapması ve kendisi gibi başka arkadaşlarının da bu tip gezilerle Anadolu’yu görmeye ve anlamaya çağırması beyhude ve gelişigüzel yapılmış bir çağrı değildir. Ülken, zaman zaman, İnsan dergisiyle eş zamanlı olarak yazılar yazdığı Ülkü dergisinde çıkan bir yazısında, memleketteki aydın kesimin köye ve halka nasıl yaklaşması gerektiğini dile getirdiği ifadeleri, Cumhuriyet’in aydına biçtiği rolü ve köy hareketini nasıl gördüklerini de temsil eder:

“Aydınlar, köylüyle aralarındaki dünya görüşü farkını düşünerek tıpkı onlar gibiymiş gibi davranmaya kalkmamalıdır. Böyle bir hal, riyakârlıktan yukarı çıkamayacağı için maskeleri çabuk düşer. Aydınlar köylüyle bir oryantalist gibi sırf ilmî, soğuk objektif gözle konuşmamalıdırlar. O zaman zihnin zapt edeceği, fotoğraf plakasının zapt ettiğinden bir parça olsun ileri gidemeyecektir. Aydınlar, kendilerini yalnızca karanlık bir dünyayı ağartmaya giden misyonerler gibi de görmemelidirler. […] Eğer aydınlar, Türk ülkesinin yüzde sekseninin köy olduğunu ve Türk kültürünün köye dayanacağını hatırlarından çıkarmazlar; kendilerinin de köyden çıktıklarını, Türk şehrinin, birçok yerde daha yeni kurulduğunu, bazı şehirlerin içinde bile köyün yaşadığını, bu cemiyete girmemiş kozmopolit insan yığınlarını toplayan ecnebi mahallelerine bitişik halk mahallelerinden ibaret olduğunu, Yunan sitelerine bizi bağlayan fikir uyanışı yanında Türk sitesinin kurulması için hasret çekildiğini düşünürlerse, halkın arasına girdikleri zaman bütün sahte rollerini bir tarafa atarak kendi mayalarını görmeye ve onunla halleşmeye muvaffak olacaklardır.”[7]

 Ülken’in Dergiciliği

Hilmi Ziya Ülken hayatı boyunca dergileri ayrı bir önemsemiştir. Onun, dergilere gösterdiği bu hassasiyet, ömrü boyunca farklı dergilerde isminin geçmesine de sebep olmuştur. Yaptığı çalışmalar gazete ve dergilerde sık sık yayınlanan Hilmi Ziya Ülken, bununla da kalmamış ve düşünce tarihimize farklı dergiler kazandırarak katkıda bulunmuştur. Örneğin, Mihrap Mecmuası, Gayret Mecmuası, Türk Dili Mecmuası, Felsefe ve İçtimaiyat Mecmuası, Bilgi Dergisi, İş Dergisi, İş ve Düşünce, Şarkiyat Mecmuası, Eğitim Hareketleri, Yeni İnsan, Sosyoloji Dünyası, Hisar, Felsefe Yıllığı, Doğu ve Batı gibi yazı vererek destek olduğu dergilerin yanı sıra Galatasaray Mecmuası, Sosyoloji Dergisi ve İnsan gibi birçok dergiyi de bizzat kendisi çıkarmıştır. Hayatı boyunca en fazla yazısının çıktığı dergiler de kendisinin çıkardığı bu dergiler olmuştur. Bizzat kendisinin çıkardığı dergilerin yanında pek çok derginin kuruluşunda da görev almış ve bu dergilere verdiği yazılarla dergilerin sürekliliğine katkıda bulunmuştur.[8]

Ülken’in Bazı Eserleri[9]

Hilmi Ziya Ülken’in 1350’nin üzerinde telif ve tercüme kitap ve makalesi yayımlanmış olup ayrıca henüz yayımlanamayan eserleri de bulunmaktadır.

Kitapları:

Umumi Ruhiyat (İstanbul 1928),

Felsefe Dersleri (Metafizik),

Bilgi ve Vücud Nazariyeleri (İstanbul 1928),

Umumî İçtimaiyat (İstanbul 1931),

Aşk Ahlâkı (İstanbul 1931, 1958; gözden geçirilmiş ilâveli ve sadeleştirilmiş baskısı, Ankara 1971, İstanbul 1981),

Türk Tefekkür Tarihi (I-II, İstanbul 1932-1933),

Türk Filozofları Antolojisi (I, İstanbul 1935),

Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü (İstanbul 1935),

Yirminci Asır Filozofları (İstanbul 1936),

İçtimaî Doktrinler Tarihi (İstanbul 1941),

İbn Haldun (İstanbul 1940, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ile birlikte),

Ziya Gökalp (İstanbul 1942),

Mantık Tarihi (İstanbul 1942),

Dinî Sosyoloji (İstanbul 1943),

Sosyoloji (Umumi İçtimaiyat’ın 2. baskısı, İstanbul 1943),

Yahudi Meselesi (İstanbul 1944),

İslâm Düşüncesi (İstanbul 1946),

Ahlâk (İstanbul 1946),

İslâm Medeniyetinde Tercümeler ve Tesirleri (Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü adlı kitabın genişletilmiş baskısı, İstanbul 1947),

Millet ve Tarih Şuuru (İstanbul 1948, 1976),

Tarihî Maddeciliğe Reddiye (İstanbul 1951, 1963, 1981),

İslâm Düşüncesi I: İslâm Düşüncesine Giriş (İstanbul 1954),

Sosyoloji Problemleri (İstanbul 1955),

Dünyada ve Türkiye’de Sosyoloji Öğretimi ve Araştırmaları (İstanbul 1956),

Veraset ve Cemiyet (İstanbul 1957),

Felsefeye Giriş I (Ankara 1957, 1963),

İslâm Düşüncesi II: İslâm Felsefesi Tarihi (İstanbul 1957),

Felsefeye Giriş II (Ankara 1958),

Siyasî Partiler ve Sosyalizm (İstanbul 1963),

Bilgi ve Değer (Ankara 1965),

Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi (II, İstanbul 1966),

Eğitim Felsefesi (Ankara 1967),

İslâm Felsefesi: Kaynakları ve Tesirleri: Eski Yunandan Çağdaş Düşünceye Doğru (Ankara 1967; Konya, ts. [Selçuk Yayını]),

Varlık ve Oluş (Ankara 1968),

İlim Felsefesi I (Ankara 1969),

Sosyoloji Sözlüğü (İstanbul 1970),

Toplum Yapısı ve Soya Çekme (Veraset ve Cemiyet’in değişik baskısı, İstanbul 1972),

Genel Felsefe Dersleri (Ankara 1972),

İnsanî Vatanperverlik (İstanbul 1933, İnsanî Vatanseverlik adıyla, İstanbul 2007).

           Hâkimiyet (2018, Doğu Batı Yayınları)

 

Makaleleri:

“Heyecan Hakkında” (Felsefe ve İçtimaiyat Dergisi, I/2 [İstanbul 1927], s. 81-101);

“Cemiyet ve Marazi Şuur” (Felsefe Yıllığı, I [İstanbul 1932], s. 23-128);

“Sosyolojinin Mevzuu ve Usulü” (Sosyoloji Dergisi, I/1 [İstanbul 1942], s. 3-168);

“İçtimai Araştırmalar” (a.g.e., I/1, s. 271-321);

“Hukuk Sosyolojisinin Unsurları” (G. Gurwitch’den tercüme, a.g.e., I/1, s. 105-170);

“İktisadi Sosyoloji” (a.g.e., III [İstanbul 1945-1946], s. 3-103);

“Sanat, Düşünce ve İçtimai Bünye” (a.g.e., XIII-XIV [İstanbul 1959], s.1-35);

“İptidailerde İçtimai Bünye ve Din” (a.g.e., s. 26-57).

 

Bazı romanlar da yazan Hilmi Ziya Ülken, Kıvâmüddin Burslan ile birlikte Fârâbî’nin birçok risâlesini Türkçe’ye çevirmiştir (DİA, XII, 158-159).

[1] Hilmi Ziya Ülken’in hayatı, düşünceleri ve çalışmaları hakkında daha ayrıntılı bir okuma için bkz. Yücel Bulut, Çağdaş Türk Düşüncesi İçinde Hilmi Ziya Ülken, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 6, Sayı 11, 2008, s. 499.

[2] Nazmi Avcı, Düşün Anaforunda Bir Adam Hilmi Ziya Ülken, Dem Yayınları, İstanbul, 2005, s.17.

[3] S. Hayri Bolay, “Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken”, Sosyoloji Konferansları Dergisi, Sayı: 17, İstanbul, 1979, s.168-169.

[4] Yücel Bulut, “Türk Batılılaşması Bağlamında Hilmi Ziya Ülken”, Türk Yurdu, Sayı: 174, Şubat 2002, s. 15.

 

[5] Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 3. Baskı (1. Baskı: 1966), Kasım 2015, s. 7-9.

 

[6] Hilmi Ziya Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2. Baskı, Ocak 2016, s. vii-viii (ilk yayın tarihi: 1935, Vakit Yay.).

[7] Hilmi Ziya Ülken, “Halk ve Aydınlar”, Millet ve Tarih Şuuru, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 3. Baskı, Ocak 2016, s. 106.

[8] Konu ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Ayhan Vergili, “Hilmi Ziya Ülken ve Dergiler”, Nevin G. Ergan vd. (ed.), Türk Düşünce Geleneğinde Ziya Gökalp, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ve Hilmi Ziya Ülken, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Yay., 2007, s. 89-94.

[9] Ülken’in eserlerinin listelendiği bu kısım İslam Ansiklopedisinden olduğu gibi alınmıştır. Ayrıntılar için bkz. https://islamansiklopedisi.org.tr/ulken-hilmi-ziya

“Hallac-ı Mansur’un Felsefesi ve Öğretisi Benim Tüm Bakış Açımı Değiştirdi”

Başak Sayan’ı ekranlardan, oynadığı dizilerden tanıyoruz. 2010 yılından itibaren ise Sayan’ın cümlelerini dizi repliklerinden değil de yazdığı kitaplardan takip ediyoruz. Sayan’ın bazı kitapları çok satanlar listesine girdi. Başak Sayan geçtiğimiz günlerde Nigahdar adlı bir roman yayımladı. Roman farklı zamanlarda ve birbirine teğet geçen bir hikâyeden oluşuyor.
Romanın merkezinde 9. ve 10. Yüzyılda yaşamış Hallac-ı Mansur var. Başak Sayan’la son romanı Nigahdar, Hallac-ı Mansur ve din üzerine sohbet ettik.

 

-Hallac-ı Mansur ile tanışmanızı merak ediyorum. Tanıştıktan sonra nasıl bir süreç yaşadınız da onu bir roman kahramanına dönüştürmek istediniz?

Hallac-ı Mansur ile doğumdan bir iki ay sonra tanıştım. Kendi kendime kalabildiğim ender anlardan birinde bir anda aklıma düştü ve araştırmaya başladım. Hayatını ve öğretisini okudukça müthiş etkilendim. Ülkemizde adı bilinse bile Mevlana’nın, Şems’in, Yunus Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın feyz aldığı, takip ettiği kişinin Hallac olduğu bilinmez. İnanılmaz bir hayat hikayesi var. Karakteri, Allah aşkı, hakikat yolunda çektikleri, Tavasin adlı kitabında anlattığı nokta öğretisi hepsi beni inanılmaz etkisi altına aldı. Uzun zamandır kuantum fiziğine ilgim olduğu için tasavvuf ve Hallac’ın öğretisini öğrendikçe aradaki müthiş benzerlik karşısında hayret ettim ve bu benzerliği okurlarıma göstermek istedim. Yani romanı yazma fikri Hallac-ı Mansur’un hayat hikayesinden ve öğretisinden çok etkilenmem ile başlayıp kuantum fiziği ile arasındaki benzerlik ise karakterlerimi yaratmam da ve hikayemi geliştirmem de etkili oldu diyebiliriz.

-Romanı yazmadan önceki araştırma sürecinizden bahseder misiniz biraz? Nasıl okumalar yaptınız?

Romanlarımın tümünde okurumun hayata başka bir yerde bakmasını istediğim için mutlaka bir felsefe vardır. O yüzden araştırma kısmı önemlidir benim için. Ancak Nigâhdar’da u araştırma kısmı çok uzun ve meşakkatliydi. Hallac-ı Mansur’un hayatı ve öğretisi dışında, Abbasi imparatorluğunu, tarihini, Muktedir Billah dönemini, o döneme damga vuran siyasi ve toplumsal olayları, tasavvufu, Hallac’ı etkileyen ya da düşmanlık eden kişilerin hayat hikâyelerini, kuantum fiziğini, evrim teorisini, yaradılış meselesine hem ateistlerin hem deistlerin hem de tesitlerin bakış açılarını araştırmam gerekiyordu. Çok fazla kaynaktan araştırma ve okuma yaptım. Eşim odamdaki kitap dağını gördüğünde “nasıl başa çıkacaksın?” diyerek, inanamıyordu. Ama bunlar benim sevdiğim konular olduğu için zevkle okudum, araştırdım. Kitabın sonunda kaynaklar bölümünde merak edenler için bir liste verdim. Daha detaylı bilgi için o kaynaklara başvurabilirler.

-Bu okumalar sürecinde sizi çok şaşırtan, sizin düşünce dünyanızda değişime sebep olan bilgilerle karşılaştınız mı, nedir bunlar?

Karşılaşmaz olur muyum hiç? Hallac-ı Mansur’un felsefesi ve öğretisi benim tüm bakış açımı değiştirdi zaten. O dinler üstü bir öğreti bıraktı gerisinde. Ne ben var dedi ne de sen. Var olan her şey, yerdeki taştan, gökyüzündeki buluta, bir böcekten bir balığa, bir kuştan bir insana her şey ama her şey Yüce Yaradan’dır dedi. Başka hiçbir şey yoktur. Her şey O’nun tecelli etmiş halidir. O yüzden ben O’yum diyor zaten. Nasıl ki bir damla okyanusun bir parçasıysa var olan her şey de O’nun bir parçası. Bu beni çok etkiledi. Uzun süredir içimde hissettiğim ama tam olarak anlatamadığım duyguların kelimelere dökülmüş halini buldum onun yazdıklarında. Dinlerin Allah’a gitmek için birer yol olduğunu anlatıyor. Onlar sadece yollar. Önemli olan O diyor. O’na nasıl ulaştığının bir önemi yok. Çünkü her insanın ortak amacı O’na ulaşmak aslında. Bu nedenle bir Hristiyan ile bir Musevinin, bir Müslümanla bir Hindunun bir farkı yok birbirinden. İnsanın dini ve inançları doğduğu coğrafyaya ve aileye göre belirleniyor. Nerede doğacağını, hangi ana babadan dünyaya geleceğini seçmediğine, ailenin ve bulunduğu toplumun dinine ve kültürüne göre büyüyeceğine göre kim onu nasıl suçlayabilir? Bu öğreti dışında elbette kuantum fiziği ile arasındaki benzerlik de beni müthiş etkiledi. İkisi de birlikten bahsediyor. İkilik denen şeyin bir aldanma olduğunu söylüyor. Kuantum fiziği tasavvufun ve Hallac’ın bin küsur yıl önce söylediklerini bilimsel olarak ispatlamış durumda.

 

-Romanın dili oldukça sade ve hızlıca akıyor. Bu dil genel olarak benimsediğiniz bir dil mi yoksa bu romana özgü tercih ettiğiniz bir yaklaşım mı?

Betimlemeleri ve detaylı anlatımı seviyorum ama bunu yaparken de hızlı akan bir kitap olmasına özen gösteriyorum. Bu benim tarzım diyebiliriz. Kitabı eline alan bırakamamalı. Zorlanarak okursanız kitabın sonunu getiremezsiniz.

-Kurgu olarak senaryo olmaya çok müsait bir roman Nigahdar. Romanın filme dönüşme ihtimali var mı?

Bunu söyleyen çok var. Film gibi kurgular tercih ediyorum çünkü ben aynı zamanda bir oyuncuyum. Mesleki olarak sinematografik düşündüğüm için romanlarımın kurguları da buna uygun oluyor. Her bölümün heyecan içinde bitmesi de bilinçli olarak yaptığım bir şey. Bu sizin kitabı elinizden bırakamamanıza neden oluyor. Tıpkı televizyon dizileri gibi. Öyle bir yerde biter ki siz bir hafta boyunca ne olacak diye bekler durursunuz. En çok istediğim şeylerden biri de Nigâhdar’ın film olması. Bir gün bunların olacağını biliyorum ama ne zaman olacağını bilmiyorum.

-Din, romanınızın en temel öğesi. Ve tarih boyunca siyasal, ekonomik ve sosyal olarak hem olumlu hem de olumsuz olarak kullanılmıştır. Ne dersiniz bu konuda?

Din tarih boyunca yeryüzündeki en büyük silah olarak kullanılmış. Hâlâ da öyle. Daha büyük bir güç kaynağı yok. Kitapta bunu anlatıyorum zaten. Toplumların dizginlerini elde tutmanın başka hiçbir yolu yok bu denli etkili olan. O nedenle bu güce sahip olanlar ne kadar ayrıştırma, ötekileştirme, kamplaştırma yaparlarsa o derece etkili olacaklarını bilirler. İnananları kendi çıkarları için kullanırlar ve ne yazık ki o insanlar kullanıldıklarının farkında bile olmazlar. Din dediğiniz olgunun en başına gittiğinizde hakikati keşfetmiş bir insanın yani peygamber dediğimiz kişinin diğer insanlara keşfettiği bu hakikati anlatma gayretinin diğerleri tarafından kabul görüp takip edilmeye başlanması aslında. İslam mesela aslında ilk başta Araplar tarafından tehlikeli bulunmuş. O nedenle Medine’ye göç edilmiş ya zaten. O zamanlar da Kabe önemli bir hac yeri ve çok para kazanılıyor hacca gelenlerden. Bunu kaybetmek istemiyorlar. Ne zaman Hz. Muhammed Kabe’ye dönerek namaz kılmayı emrediyor o zaman anlıyorlar Kabe ticareti devam edecek ve para kazanacaklar. Kitapta dinler tarihini, ilk tek tanrılı dinin nasıl ortaya çıktığını, kimleri etkilediğini özellikle bu nedenle anlatıyorum. Araştırmadığımız için bize söylenen her şeye inanıyoruz.

-İslam coğrafyasında bu kadar cemaat, tarikat yapılanması varken dinin doğru anlaşılması mümkün müdür sizce?

Elbette değildir. Çünkü bu tarikatlara mensup kişiler biat ediyorlar bir kişiye. O kişinin dediklerini doğru kabul ediyorlar. Araştırmıyorlar bile. Kuran tefsirleri de çeviren kişinin yorumudur aslında. Sen bunu okurken o kişinin yorumunu alıyorsun doğru kabul ediyorsun. Kendin oku, kendin incele, soru sor, araştır. Mantıksızlıklara kafa patlat. Bu nasıl olabilir diye sor. Karşıt görüşleri de dinle. Anlamaya çalış. Ama hayır. Öyle değil işte. Her yerde böyle bu. Çünkü insan tembel. Hazır bilgi istiyor yorulmak istemiyor. Kafa patlatmak istemiyor. Rahat etmek istiyor sadece. Derdi hakikat değil yani.

-Son dönemde gençler arasında yaygınlaştığı söylenen deizm, panteizm ve ateizm tartışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tüm bunları kitapta anlattım zaten. O nedenle karakterlerimi pek çok görüşe mensup kişiler yaptım. Ateist de var, deist de, teist de. Bunlar sıfatlar ama. Neticede aslında ne mezhep var ortada ne de din. Ne sen var ne de ben. Var olan tek şey sadece Yüce Öz.

-Yakın geçmişte ülke siyasetinde ve sosyolojisinde meydana gelen olayları da romanda konu edinmişsiniz. Bunun romanı zenginleştirdiği kadar ona ideolojik bir boyut da kattığını düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, Nigahdar’ı ideolojik bir roman olarak okumak mümkün mü?

Romanlarımın hepsinin arka planında geçtikleri dönemdeki siyasi ve toplumsal olayları anlatıyorum. Çünkü edebiyat tarihe not düşmektir. Başka türlü nasıl anlaşılabilir o dönem, o hikâye. Nasıl gerçekçi olabilir? Sığ bir metin halini alır roman bunlar olmazsa. Tolstoy’u okurken o dönemki Rusya’yı, sorunlarını, siyasi atmosferini ve bunun insanlar üzerindeki etkisini de okuruz. O dönemi anlarız. Hikâyeyi daha içselleştiririz böylece. Edebiyat tıpkı sinema gibi yaşamın kâğıda yansıtılmasıdır. Biri perdeye yansıtır, biri kâğıda.