Söyleşi

Kimlik Kuyusu

 Prof. Dr. Hüsrev Hatemi Tıp doktoru olmakla beraber, biz onu daha çok şiirlerinde ve sosyal olaylara duyarlığından ve tarihe getirdiği ilginç yorumlarından tanıyoruz. Kendisiyle yakın zamanda Dergah Yayınları’ndan çıkan “Kimlik Kuyusu” kitabına dair konuştuk.   -Hüsrev Hocam “ülke bunalımı ve köklerle bağlantıyı kesmede 1. ve 2. Dünya savaşlarının önemli bir payı vardır,” diyorsunuz kitabınızda. Malumunuz …

Kimlik Kuyusu Read More »

Satranç Dersleri ve Şiir Üzerine İlhami Çiçek’le Söyleşi(*)

 Satranç oyununun kendisi de bir şiiridir. Oynarken bilinçle yenildiğim olur. Karşı taraf şahımı sıkıştırdıkça fevkalade anlar yaşarım. Bütün bunlardan yararlandım elbet. Çağımdan, tarihe, öğretiye sürekli göndermelerde bulunarak bir oyun kurmak istedim.

 – Sanatçının bir niteliğini vurgulamak için söylenen ‘çağın tanığı olmak’ sözünü biliyoruz. Sanıyorum buradaki tanıklığı, sonucu değiştirecek bir etkinlik olarak anlamak gerekiyor. ‘Çağın tanığı’ bir sanatçı olarak ya da çağı yaşayan bir insan olarak çağımızı nasıl algılayıp yorumluyorsunuz?

-Her insan çağından sorumludur. Bu bağlamda düşünüyorum ‘tanıklık’ olgusunu. İnandığım öğreti, beni sorumlulukla boyutlandırıyor. Çağın tanığı olmam, bu boyutun gereğidir. Saptamakla birlikte, soruşturma ve yargılamayı da içeren bir etkinliktir çağın tanığı olmak. Sonucu doğrudan etkiler.

Çağımız korku çağıdır. Umut’la dengelenmediği için, erdeme yer yok bünyesinde. Korkunç bir biçimde ‘sınırsız ilerleme’ melankolisiyle başı dönmüş. Bu yüzden hiçbir kutsal tanımıyor. Maddesel ve duygusal olanı abartarak, Tanrısalı yadsıyan bir uygarlık yönlendiriyor bu çağı: Batı uygarlığı. Çağdaş bilim özerklik savlarıyla aşkınlığa inanmıyor. İnsan yalnız. Bütün ilişkilerinde eşyanın gölgesi. İnsanın temel eğilimleriyle, çağın eğilimlerinin böylesine çeliştiği bir başka çağ var mı sorusu hızla gündemlere giriyor. Ben bu çağa yön veren Batı uygarlığının, çağın başlarındaki etkinliğinin kalmadığına, çöküş sürecinde bulunduğuna inanıyorum. Kokuşma öylesine yoğun ki güncel insanın da dikkatinden kaçmıyor. Artık insanlar, ahlaki ilerleme gibi duygusallıklar bir yana, maddesel ilerlemeden bile kuşku duyuyorlar. Madde kocamanlaştıkça kendi sonunu da hazırlıyor. Bu anlaşıldı. Ahlaki ilerlemeye başından beri kimse inanmıyordu zaten. Eşya sarasına tutuldu bir ara insanlık. Geçiyor işte. Tanrı gereksinimi çığ gibi büyümektedir.

Konuşmanıza başlarken ‘Her insan çağından sorumludur’ dediniz. Çağınızdaki iletişim teknolojisiyle insanın bu sorumluluğu arasında bir ilgi kurabilir miyiz?

– Elbette. Çağın bir özelliği de sorumluluk kavramına evrensel bir nitelik kazandırmasıdır. Olup biten her şey anında ulaşıyor size. İletişim teknolojisi hazır. Yeryüzüyle bitişiyorsunuz adeta. Gerçeğin dehşeti sizi kıskıvrak yakalayıveriyor. Kaçamıyorsunuz, tanıksınız. Bu da sizi bir derinleşme ve durum alma sürecine sokuyor.

 – Hep böyle olumlu mudur iletişim teknolojisinin sorumluluğumuz üzerindeki etkisi?

– Değil tabii. Onun bu emir kulu görünümüne pek aldanmamak gerekiyor. Yaman bir dikkat avcısıdır da o. Konumunun bilincinde olmayan insanı çabucak ağına takabilir. Salt bu yüzden insanların büyük çoğunluğu dikkatlerinde özgür değillerdir. Bir insan bir kere dikkatini kaybedince bir daha zor toparlıyor kendini. İletişim de öyle yapıyor: neyi öğrenmemiz gerektiğini belirlerken, tepkilerinize de el koymayı savsaklamıyor. Devinme alanı olarak bir kısır döngü bırakıyor önünüze. İnsan çok uyanık bulunmalı ki bu çemberden koruyabilsin kendini. Bir şeyi vurgulamak isterim burada. Bu çember sorumluluğunun, konumunun bilincinde olan insan için atını coşkuyla sürebileceği bir alandır da aynı zamanda. 

– Şiirin sanat etkinlikleri içinde özel bir önemi olmuştur hep. Çünkü şiirin içzenginlikleri bulgulamamızda, olgunlaşmamızda, bilinçlenmemizde daha etkili olduğu kanısındayızdır. Şiire böylesi özel bir önem verdiğimize göre, insanlarına ulaşmamızda şiir nasıl bir işlev yükleniyor?

– Düzyazının sözcükleri mantıksal bir düzlemde seyreder. Etkisi de mantıksaldır. Şiirse bir yoğunlaştırmadır. Sözcükler dönüşür, içe doğru sokulgan bir yapı kazanır onda. Yaşam, şiirde yoğunlaşmış olarak vardır. Bütün öteki yazı türlerinde anlatılanların özü şiirde vardır, ama o daha çok anlatılmaz olanın, sözün dile getiremediğinin arkasındadır.

Sürekli içsel devingenliğimizi yorumlaması bundandır. İç serüvenimizin saydam bir parçasıdır o. Görünür gerçeği hep aşar, aşmalıdır; yoksa çürür dar açılarda, insanın özündeki bilgeliği temaşa edemeden dağılır gider. Her insanda özündeki bilgeliğe ulaşma tutkusu olduğuna inanıyorum. Şiir çok elverişli bu tutkuyu yönlendirmeye, insana ulaşmamızda şiir nasıl bir işlev yükleniyor diyorsunuz. Söyleyeyim: İbrahim’in yaptığını yapmak; öz’ü örten her şeyi kırmak yani.

– Köklü bir şiir geleneğimiz var. Değişen koşullar önünde bu geleneğe nasıl yaklaşırsak, ondan yararlanabiliriz?

– Uygarlık bağlamında irdelememiz gerekiyor gelenek olgusunu. Uygarlık ki onsuz olunamayan şey’dir; gelenekler taşıyor işte bu şey’i, kuşaktan kuşağa, çağdan çağa. Şiir geleneğimiz; biçimiyle olsun, içeriğiyle olsun, uygarlığımızın ayrılmaz bir öğesidir. Bu yüzden, tarihsel şiirimizi salt bir malzeme yığını olarak değerlendirmemeliyiz, onu oluşturan özsu’yu, kendi bağlamı içinde kavramaya çalışmalıyız. Yüzyıllarca o üçleme (tekke, divan, halk) besledi bizi. Öğretimizden aldığı kanla; yaşamımızı, dünya görüşümüzü; doğum, ölüm, öte vb. olguları algılayışımızı biçimlendirdi. Tuhaf değil mi; ona karşı olanların, onu statik bir olgular bütünü diye görerek silip süpürmek, yaşamdan bütünüyle koparmak isteyenlerin bile, ondan beslendiğine tanık oluyoruz zaman zaman. Koşullar eskitemedi bu şiiri.

Tarihsel şiirimizden bize kadar ulaşan bir duyarlık birikimimiz var. Yeni algılamalarımızla geliştirmeliyiz, yetkinleştirmeliyiz bu birikimi. Çağdaş şiirimizin bir türlü insani olamayışının kökünde bu birikime yabancılık yatar. Duyarlık, duygululuk’u aşan bir şeydir. Etkindir, bir tavırdır.

Algılar, ayıklanır, değerlendirilir, bir tavıra dönüştürülür. Bizim duyarlılığımızı, öğretisel bütün biçimlendirir. Tarihsel şiirimiz de oradan emmiştir. Türk şiiri iki yüzyıldan beri bir duyarlık yabancılaşması şiiridir. Tabii bu da doğrudan uygarlık seçimiyle.

İçeriğinin yanı sıra biçimsel zenginliklerle de doludur şiir geleneğimiz. Yapay öykünmelere düşmeden onlardan da yararlanabilmeliyiz kuşkusuz. O öz’ü, o duyarlığı içimizde köz gibi duyumsayarak!

-Çürüyen, kişiliksizleşen çağımız insanının yeniden insaniliği bulmasında sanatın, edebiyatın öncülüğüne inanıyoruz. Sanat, edebiyat bu öncülük niteliğini nerden alınıyor?

– Yaşadığımız kabusun kökeninde sanatın, edebiyatın yabancılaştırılması yatıyor. Fethi Gemuhluoğlu güzel söyler:  ‘Kişi düştüğü yerden kalkar ayağa (…) sanata başladı yurdumuzda yabancılaşma; gene sanatla atılacak yurt dışına.’

(Bağlanma, Nuri Pakdil)

            Şu da var; sanatçı yoğunlaşmış ulustur. Ulusun hüznü, sevinci, tarihi, korku ve tutkuları, geleceğe ilişkin düşleri onda yoğunlaşmış olarak vardır. İşte buradan kaynaklanıyor sanat, edebiyat yapıtlarının içe işleyen, değiştiren özelliği, öncülük niteliği. Diyelim aykırı bir yaşam biçimine zorlanmış, belleği boşaltılmış, duyarlığı alınmış bir toplum var. Çabucak unutuyor her şeyi: baskıları, yıldırıları, işkenceleri… Nasıl devindirilebilir bu toplum. Elbette sanatın,  edebiyatın öncülüğüyle. Başka türlü insanı içinden kavramanın, sarsıp silkelemenin olanağı yok.

‘Öz’, sanat edebiyatla bilinç düzeyinde algılanabiliyor ancak. Şaşırtılmış duyargaları onararak, bir düzene sokup yönlendirebiliyor sanat ve edebiyat.

-‘Satranç Dersleri’ adlı bir dizi şiirinizde satranç oyunundan yola çıkarak, tarihten kimi kesitler sunuyorsunuz. Satranç, oyun niteliğini yitirip tarihe dönüşüyor adeta. Çağımızı, tarihin kimi geçmiş çağlarıyla benzeştirerek daha iyi anlayıp yorumlayabildiğimiz gerçeği de var. Satranç, oyun, tarih, şiir ve çağımız arasındaki bu çok boyutlu ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz?

-An’lar birbirini kovalıyor ve biz buna zaman diyoruz. Narin kesit’ler… Devine devine saatleri, mevsimleri, yılları oluşturuyorlar. Hep akarlar mı böyle? Yoo, hiç de zorunlu değiller. Kesilebilir de bu akış, başa alınarak yeniden yaşatılabilir de. Ben an’ın içindeyim ve sorumluyum. Seçebilirim; bu konuda donatılarak yaratılmışım. Zaten sorumluluğum da mutlaka seçim yapmamı gerektiriyor. Görüyorum ki geride katlana katlana gelen, bana eklenen, benim ona eklendiğim bir birikim var: Tarih. Seçiyorum; ben bu birikimsiz olamam.

Şiir de öyle. Her şey öyle değil mi bir bakıma? İnsan, şiir, … deniz bile.

Öyleyse tarihi konumlamam gerekiyor varoluş sınavından geçebilmem için. Beni sorumlulukla boyutlandıran öğretisel bilinçle yaklaşıyorum tarihe. Şiirin insana ulaşması, onu kalbinden kavraması da buna bağlı. Yoksa kör olur gözleri şiirin. Bir yaşantıdır, ‘bir ince akım’ı yaşamlaştırmanın uzun serüvenidir.

Şiir, bir ‘akım’; yüzeye pek yansımayan derinlerden süren bir dalga; insanı yakan, estirten, kıpırdatan bir şey… Nuri Pakdil şöyle der Biat II’de: “Şiir, ancak ‘tarihi yonta yonta’ bir akımı geçirmeye başlar.”

Bunu yapmak istedim ben de, ‘Satranç Dersleri’ dizi şiirinde, tarih anlatmadım tabii. Tarih, şiir içinde duyumsatabilir bir boyut olarak belirir ancak. İsteseniz de anlatamazsınız.

Sözcüklerle yazmıyor musunuz? Oysa sözcükler, şiire girer girmez imgelere ve ritmik birimlere dönüşürler.

Satranç oyununu kullanmam rastlantı değil. Geometrik bir tarih adeta satranç. Yaşama tam denk düşüyor. Yaşam da geometridir, evet, ama epeydir yüzü çizik çizik olmuş bir ‘satıh’  görünümünde.

Bir de oyun sözcüğü… şiirli, katı, acımasız, yoğun çağrışımlı bir sözcük, oyun sözcüğü. Sonra oyuncu, çağ’dır.

Satranç oyununun kendisi de bir şiiridir. Oynarken bilinçle yenildiğim olur. Karşı taraf şahımı sıkıştırdıkça fevkalade anlar yaşarım. Bütün bunlardan yararlandım elbet. Çağımdan, tarihe, öğretiye sürekli göndermelerde bulunarak bir oyun kurmak istedim.

(*) Bu konuşma metni, bitmemiş bir biçimde İlhami ÇİÇEK’in notları arasından çıkmıştır. Soruları muhtemelen, İstanbul’daki arkadaşlardan biri yazılı olarak vermiş, kendisi de cevapları yazılı olarak hazırlamayı düşünmüş olabilir.

Bu konuşmanın, ölümünden çok kısa bir süre önce yapılmış olduğu düşünülüyor.

Sosyal ve Psikolojik Meselelere Dikkat Çeken Yönetmen: Belkıs Bayrak

“İnsan kendisiyle hesaplaşmaktan, kendine kıymaktan kaçınırsa başka suçlular aramaya çıkar.”

 Genç yönetmen Belkıs Bayrak’ın ismini en çok Malatya Film Platform Direktörü olarak duymuştuk. Ancak festival koordinatörlüğüne gelene kadar sinema-tv için vermiş olduğu çaba takdire şayan. Uluslararası İlişkiler okuyup, yan dal olarak da reklamcılık bitiren Belkıs Bayrak’ın bankacılık sektöründe çalışmasına rağmen sinema sevdası başından hiç gitmemiş.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema-TV Yüksek Lisans eğitimine devam eden Belkıs Bayrak, film atölyelerinin öğrencisi olmuş hep!

Belkıs Bayrak (Malatya Film Platform Direktörü)

 Eğitim süresince çeşitli kısa metraj film ve deneysel videolar çekerek, 2017 Sinema Genel Müdürlüğü Kısa Film Yapım Desteği kazandığı ‘Apartman’ filmi ile festival yolculuğunda almış soluğu. Uzun metraj yönetmenliğe doğru koşar adım ilerleyerek kısa filmler çekmeye, toplumun kimi zaman bile isteye görmek istemediği sosyal ve psikolojik meselelere dikkat çekmeye devam ediyor.

 Kendisiyle, çalışmaları ve filmlerindeki bırakmak istediği etkiyi, verdiği mesaj üzerine söyleştik.

*Kısa filmlerinizde, insanların kıyıcı taraflarına dikkat çekiyorsunuz. “Hatırlatma” filminde kişinin kendisine, gündemde olan Apartman’da ise karşı tarafa olan kıyıcılık esas alınıyor. Sizce insan en çok kime kıyıcı? Kendisine mi yoksa karşısındakine mi?

– İnsan -eğer ki bir vicdanı hâlâ varsa- kendine kıyıcıdır, kıyıcı da olmalıdır. En büyük mücadele, insanın kendisiyle verdiği mücadeledir. İnsan kendisiyle hesaplaşmaktan, kendine kıymaktan kaçınırsa başka suçlular aramaya çıkar. İçinde eksik kalan tüm hesapları başkalarına kıyarak kapatmaya, zamanla başkalarını suçlamaya, kendini acındırmaya başlar.

*Yaşadığımız dünyada kişilere göre değişen bir tolerans sınırı var. Sizce toleransın sınırları nerede başlar, nerede biter?

-Tolerans kelimesini bir eksiklik ya da hataya rağmen bir şeye tahammül etmek olarak mı tanımlıyoruz bunu netleştirmemiz faydalı olabilir. Toleransın sınırı insanın biricikliği ve birey olabilmesi ile alakalı. Benim tolerans sınırım, kendimi gerçekleştirme eşiğime kadar. Varlık gösteremediğimi hissettiğim yerde toleransımı gözden geçiririm. Bu arada kendimizi gerçekleştirmenin birçok yolu var tabii ki. Varlık gösterememekten kastım tüm bu yolların kapanması…

*Apartman filminde çalışma hayatının zorluklarını görüyoruz. İzleyince ilk şu soru geldi aklıma. Kapıcı Durmuş, bir mülteci olsaydı sizce apartman sakinlerinin tavrı ne olurdu? Az önce toleranstan bahsettik. Sizce bir mülteciye gösterdiğimiz toleransı kendi ülke halkımıza gösteriyor muyuz?

-Başka bir ülkenin vatandaşını ülkemizde misafir ederken ona tolerans mı gösteriyoruz, yoksa hoşgörü mü emin değilim. Tolerans kelimesine nasıl baktığımı bir önceki soruda aslında biraz bu sebeple belirttim… Ben sorunuza milletler, devletler seviyesinde değil yine insan seviyesinde yanıt vermek isterim.

Sorunuz aslında genel olarak yanımızda olanı değersiz görme durumuyla ilgili. Çevremizdeki insanları değersiz görmek ve bunun üzerinden kendimize değer biçmek gibi bir sorunumuz var. Apartman filmindeki karakterler kapıcıyı eleştirirken aslında kendi akıllarını yüceltiyorlar.

Eğer birisine hoşgörü gösteriyorlar ise bu da yine bir acıma duygusundan hareketle oluyor. İnsan olmanın gereği değil de kendi yüceliğinin bir lütfu, ikramı gibi…

*Çalışmalarınıza derinden bakınca, aslında çocuk, çocukluk çıkıyor karşımıza. Freud’a göre sanatın zemininde çocukluk vardır. Aslında sizin çalışmalarınızdaki en temel kaynak çocuk ve çocukluk mu?

-Bu yorumu siz dışarıdan benden daha kolay yapabiliyorsunuz. Benim tarafımda çocukluk ve şimdiki zaman birbiriyle çok iç içe… O yüzden benim temel kaynağımın ne olduğunu söylemem sanırım zor.

*Mihail Bakhtin, anlatı türlerinin hepsini “kronotop” kavramı üzerine bina ediyor. Bu kuram, zaman-mekân ilişkisinin ayrılmaz bütünlüğünü çıkarıyor karşımıza. Bu kuram üzerinden devam edecek olursak sizin eserlerinizde zaman ve mekânın nasıl bir önemi var?

-Ben belirgin mekânlarda neredeyse hayalet karakterle hikâyelerime başlıyorum. Kronotop kavramında Bakhtin zamanı uzamdan önceler, ancak benim için sanırım tersi bir durum var.  Bazı mekânlarda hissettiklerim, bir hikâyeden daha güçlü, daha karmaşık olabiliyor.

*Sekiz adet kısa filmden sonra, uzun metraj bir film düşünceniz var mı?

-Evet, var… Kısa filmlere çalışırken bir yandan uzun metraj film hazırlığım da devam etti. Bir süredir senaryo aşamasında olduğum bir yol hikâyesi üzerinde çalışıyorum.

*Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

 –Sorularınız için asıl ben teşekkür ederim.