Thierry Lenain

Dolaptaki Minik Kız Kardeş

Babam, otomobili evin önünde durdurdu. Yağmur, ön camı sel suyuna boğmuş olmasına rağmen, evi rahatlıkla görebiliyordum. Eski bir evdi. Ama önemi yok. Oldukça büyük gözüküyordu. Önemli olan buydu. Çünkü eski evimizi yeterince geniş değildi. Bu ev, bir bebek için daha elverişliydi. Bir bebeğimiz olacaktı. Dahası annemle babamın yeni bir bebekleri dünyaya gelecekti. Yani, benim minik bir kız kardeşim olacaktı. Her ne kadar annem, “Kız ya da erkek, bu konuda yüzde elli şansımız var Makro, şimdilik hiçbir şey bilemeyiz.” diyorsa da ben bundan emindim.

Evet, annemin karnındaki küçük bir kızdı. Açık yüreklilikle söylemeliyim: Küçük bir erkek kardeş istemiyordum. Hatta bu konuyu garantiye almak için, Baba’ya, Oğul’a Kutsal Ruh’a ve Bakire Meryem’e dua edip ayrı ayrı yalvardım. Neredeyse aracı kılmadığım bir tek Noel Baba kaldı.

Yeni evi gezdikten sonra, zihnimden bir yerleşim plânı oluşturdum: Çatı katında, penceresi göğe açılan oda benim olacaktı. Geceleri, yıldızları seyredecektim. Hemen yanı başımda da, doğacak olan kız kardeşimin odası.

İkimiz birlikte çok eğlenecektik. Ona bir sürü şey öğretecektim. Dövüşmeyi bile… Çünkü o, ağırkanlı, uyuşuk, oyuncak bebeğini sallayan, pısırık bir kız olmayacaktı. Kendi işini kendi gören, bileğine güvenen yiğit bir kız olacaktı. Kendisine sırnaşıklık eden olursa, ağzının payını verecekti.
Ev, bizim için tepeden tırnağa kusursuzdu. Dışarı çıktığımızda, yağmur kesilmişti. Çok güzel bir gök kuşağı oluşmuştu. Yeniden arabaya bindik. Annemin sevinçten ağzı kulaklarına varıyordu. Sürekli gülümsüyordu. Emniyet kemerini bağlarken;

“Burada çok mutlu olacağız.” dedi.
Bense annemin şiş karnını işaret ederek, bir endişemi dile getirdim.
“Emniyet kemerinin küçük kız kardeşimi sıkıştırmadığından emin misin?” dedim.
Annem cevap vermedi, sadece gülümsedi.

***

Yaklaşık bir hafta sonra yeni evimize taşındık. Babam, ağır paketleri taşımaması konusunda annemi belki yüz kez uyardı:
“Hamileyken dikkat etmek gerekir hayatım.” dedi.
Annem gülüyordu. Ortalık karardığı halde, henüz hiçbir koliyi açamamıştık. Akşam yemeğimizi, bir karton kutunun üzerinde yedik: Dilimlenmiş birkaç parça salamla ambalajı patlamış bir torba patates cipsi. Yere dökülen patates cipslerini toplamaya çalışırken, tam karşımda, minicik bir kapı dikkatimi çekti. Merak ederek sordum:
“Bu kapının arkasında ne var?”
Bir yandan da “İnşallah bodruma inen karanlık bir merdiven yoktur.” diye dua ediyordum.

“Orası bir dolap.” dedi babam.
“Oh iyi ki dolapmış.” diye geçirdim içimden. Aslında ben korkak bir çocuk değildim. Ama o kapının ardında bir merdiven olması küçük kız kardeşim için çok tehlikeli olabilirdi. Babam:
“Ama kapının anahtarı kayıp.” diye ekledi. “İnşallah daha sonra bir yerlerden çıkar.”

Yaz ortasındaydık. Evimiz mükemmeldi. Geceleri açık pencereden yıldızları seyretmek harika bir duyguydu. Ama buraya taşındığımız günden beri canım sıkılıyordu. Çünkü çevrede kimseyi tanımıyordum. Ayrıca kız kardeşimin ne zaman geleceğine ilişkin kesin bir bilgi veren de yoktu. Bir iki kez, vakit geçirmek amacıyla oturdukları sitede benim gibi yalnızlık çeken bir çocuğun evine gittim. Gün ışığının bütün aydınlığına rağmen kir pas içinde, oldukça loş bir siteydi burası… Asansörlerinin içi de köpek çişi kokuyordu. Buna rağmen, orada birazcık eğlenebilmiştim.

Babam beni almaya geldiğinde, onu biraz kederli gördüm. Dalgınlığından beni öpmeyi bile unuttu. Otomobilde, bana hoşça vakit geçirip geçirmediğimi sordu. Ama verdiğim cevapları dinlemiyor gibiydi. Suskun bir biçimde yola devam etti. Evin önüne vardığımızda elimi tuttu. Bu tutuş biçimi, tıpkı beni mezarlığa götürüşündeki tutuş biçimine benziyordu. Büyüklerin ağlayışını görmeyeyim diye büyük babamın cenaze törenine beni götürmemişlerdi de; daha sonra mezarlık ziyaretine birlikte gitmiştik.

Annem kanepenin bir köşesine oturmuş bekliyordu. Yeni evi döşemek için alınan yeni bir kanepeydi bu. Annem beni görünce, zoraki gülümsemeye çalıştı. Bir iki güzel söz söylemeyi denedi. Ama gözleri kan çanağı gibi kızarmıştı. Ağladığı belliydi:
“Haydi odana çık Makro, orada seni bir sürpriz bekliyor.” dedi.
Merdivenleri tırmanırken, annemin hıçkırıklarını işittim. Geri dönüp baktığımda, babamın kollarındaydı. Ortada bir gariplik hissettim, ama soramadım.

Yatağımın üstünde, uzun zamandır hayalini kurduğum bir oyuncak duruyordu. Ama ne olduğunu şu anda hatırlamıyorum. Demek bu oyuncak, kız kardeş hayali kadar güçlü bir istek değilmiş ki, hatırlayamadım.

Akşamüstü, babam odama geldi. Söylediğine göre, annem bir ilaç almış uyuyormuş. Babamın sesinde tuhaf bir titreme vardı.
“Makro.” dedi. “Sanırım bu seferlik küçük bir kız kardeşin olmayacak…”
Allah kahretsin!.. Demek dualarım boşa çıkmıştı.
“Neden?” diye sordum. “Yoksa oğlan mı?”
Annemle babamı bu konuda sıkıntıya sokmamak için de ekledim:
“Önemli değil, öyle de olsa onu seveceğim.” dedim.
Babam, daha sıkıntılı bir ruh haliyle;
“Yani, demek istediğim artık bebek falan yok.” diye mırıldandı.
Sanki mideme bir yumruk yemiş gibi, yatağın üzerinde, birden zıplayıp doğruldum. Sonra da;
“Neden? Onu elinizden mi kaçırdınız?” diye sordum.
Bunu neden yapmışlardı sanki?
“Hayır” dedi babam. “Bu bizim suçumuz veya kararımız değil.”
“Peki, kimin kararı?” diye bağırdım.
Babam, biraz tereddüt ettikten sonra;
“Belki de onun kararı.” dedi.
Bu ne biçim hikâyeydi böyle? Minik bebek neden gelmemeye karar vermişti ki? O anda, babamın taşınma sırasındaki uyarıları geldi aklıma:
“Annem ağır paketleri taşıdığı için mi?” diye sordum.
“Hayır Makro, annenle de bir ilgisi yok, lütfen inan bana”.
Eğer onun da bir suçu yoksa mutlaka benim yüzümdendir. Büyük bir suçluluk duygusuyla yutkunarak sordum:
“Benim kendisine iyi bir ağabeylik yapamayacağımdan dolayı mı gelmeyi reddetti?”
Babam, beni öpmek için üzerime eğildi. Kirpikleri ıslanmıştı. Yanağıma doğru bir damla yaş süzüldü. Belki de benim gözümden akmış olabilir. Artık bilemiyorum.
“Kendini suçlama Makro, sen ağabeylerin en iyisi olacaksın. Sanırım minik bebeğin, kendine özgü kaygıları olmalı.” dedi.
O gece, uzun süre uyuyamadım. Çatı penceresinden gökyüzünü seyrettim. Baba, Oğul ve Kutsal bakireyle (Meryem’le) konuştum. Onlara, kendileri hakkında ne düşündüğümü açıkladım. Niçin böyle bir iş yapmaya kalkıştıklarını sordum. Bunun çok sevimsiz ve haksız bir şey olduğunu belirttim. Onları kızdıracak hiçbir kötülük yapmadığım halde, küçük kız kardeşimi daha dünyaya gelmeden, niçin geri çağırmışlardı? Bu bir zulüm değil de neydi? Onlarla son kez konuştuğumu bildirdim ve her şeyin öyle, kendilerinin yaptığı gibi yıldızların arkasına saklanarak eğlenmeye benzemediğini belirttim. Hele biraz daha beriye gelsinler de görsünler, ağızlarını burunlarını öyle bir dağıtacağım bir daha yerlerinden kıpırdayamayacaklar, onları geberteceğim.

Sanırım bu sert çıkışım onları ikna etmeye yetmişti. O sırada hiçbir şey söylemediler. Ama on beş gün sonra, Baba, Oğul ve Kutsal Bakire (Meryem), bana bir küçük kız kardeş yolladılar.
Annemle babam gezintiye çıkmışlardı. Bu onlara iyi geliyordu. Annem artık ağlamayı kesmişti. Yine yalnızlıktan canım sıkılmaya başlamıştı. Bu ev gözüme oldukça büyük gözüküyordu. Daha önce oturduğumuz ev, üç kişiye yetecek kadardı. Zaten üç kişiden ibarettik.
Mutfak masasına oturmuş, resim çiziyordum. Evde yoğun bir sessizlik vardı. O sırada bir çıtırtı işittim. Öyle büyük bir çıtırtı değil. Duvara sürtünen bir kumaş sesi gibi bir şey. Ses, anahtarı kaybolan dolabın içinden geliyordu. Yerimden kalkıp, ayaklarımın ucuna basa basa oraya yaklaştım. Kulağımı dolabın kapağına dayayıp içeriyi dinledim. Aynı sesi yeniden işittim. İyice meraklanmıştım:
“İçeride biri mi var?” diye sordum.
Aptallık işte… Kilitli bir dolabın arkasında kim olabilirdi ki? Buna rağmen tekrar sordum.
“Orda biri mi var?”
Kumaş sürtünmesini andıran sesi bir kez daha işittim, ama daha sonra ses kesildi. Bunun üzerine yeniden resim defterimin başına döndüm. Ama bir gözümle de dolabın kapağını dikizliyordum.
Annemle babam, kucak dolusu bir çiçek buketiyle dönüp de beni kucaklayınca dolabı unuttum.
Akşamleyin, yatağımın içinde, gözlerim çatı penceresinde yıldızları izlerken, şu çıtırtı yeniden aklıma düştü. Yerimden kalkıp, sessiz adımlarla mutfağa indim. Mutfakta alacakaranlık bir ortam olmasına rağmen, dolabın bulunduğu duvar, pencereden süzülen ay ışığının egemenliği altındaydı. Oraya gelmek, aptalca bir şeydi. Tam yatağıma dönmeye hazırlanırken o çıtırtıyı tekrar işittim. Evet, ses dolabın içinden geliyordu. Dolabın kapağına iyice yaklaştım ama hala içimde, yatağıma dönüp dönmeme konusunda tuhaf bir kararsızlık vardı. Bilinçsiz bir ruh haliyle ağzımdan yine aynı, sözcükler döküldü:
“Dolabın içinde biri mi var?”
Gece yarısı, kilitli bir dolabın önünde, saçma bir soruya cevap beklemek, beni gerçekten gülünç duruma sokuyordu. Yeniden odama çıkmak istedim. Ama sırtımı döner dönmez, dolabın içinden bir ses soruma cevap verdi:
“Evet, burada biri var.”
Birden, olduğum yerde donup kaldım. Sanki taş kesilmiştim. Aynı ses:
“İkindileyin bana seslenen sen miydin?” diye sordu. Bu bir kız sesiydi.
“Ee… Evet bendim.” diye kekeledim.
“Sana o saatte cevap veremediğim için özür dilerim.” dedi kız.
Ateşim mi yükseldi, yoksa aklımı mı kaçırıyordum. Elimi anlıma götürüp baktım. Hayır, hiç ateşim yoktu. Tekrar sordum:
“Sahiden orada mısın?”
Kız bir kahkaha attı:
“Sesim işitilmiyor mu?” dedi.
Evet, işitiliyordu. Hem de dolabın arkasından geliyordu. Bütün cesaretimi toplayarak yeniden sordum:
“Peki dolabın içinde ne yapıyorsun?”
Kız benim sorumu cevaplamak yerine, kendisi bana bir soru yöneltti:
“Sen bu evde mi oturuyorsun?”
“Evet, ama sanırım sen…”
Yine sözümü kesti:
“Demek gittiler.” dedi.
“Kimler?”
“Annemle babam.”

İzalya’yla ilk kez o gece tanıştım. Anladığım kadarıyla satın aldığımız bu evin, eski sahiplerinin kızıymış. Doğduğu günden beri, bu dolaba kilitli olarak yaşıyormuş. Annesiyle babasının dışında hiçbir insanı tanımamış. Ne güneş, ne deniz ne de bir çiçek görmüş. Sadece bu dolabın içini tanımış ve orada büyümüş. Annesiyle babası buradan taşınırken, onu burada bırakmayı yeğlemişler.

İzala’yı dinledikçe, kan beynime sıçradı. Öfkeyle bağırdım.
“Annemle babamı uyandırayım da seni oradan çıkaralım bari!”
Merdivenleri tırmanırken kızın sesi beni durdurdu.
“Hayır Makro! Sakın kimseye haber verme!” dedi.
Bunun üzerine birkaç basamak geri indim.
“Neden?” diye sordum. “Sürekli orada kalacak değilsin herhalde!”
“Çıkmak istemiyorum.” dedi kız. “Doğduğum günden beri buradayım. Buraya alıştım. Çıkacak olursam, belki de ölürüm…”
“Saçmalıyorsun! Olmaz öyle şey. Oradan mutlaka çıkmalısın.”
“Hayır, istemiyorum Makro! Ayrıca bu sırrı kimseye söylemeyeceğine dair söz ver. Yoksa sonsuza dek kaybolurum.”
Kızın sesinde sanki bir yalvarış havası vardı. Buna dayanamadım.
“Tamam, söz veriyorum. Kimseye söylemeyeceğim.” dedim.
“İyi o zaman, şimdilik sana iyi geceler. Yarın yine gel Makro!”

Dolapta kalmayı o kadar çok istiyordu ki, onu kendi haline bırakıp yatağıma döndüm. Ama kafamda bir soru vardı. Sonsuza dek nasıl kaybolabilirdi?

***

Ertesi sabah, uyandığımda ister istemez bir rüya gördüğümü düşündüm. Uykudayken çoğunlukla bunun farkına varamayız. Gerçek hayatla rüyalar bazen birbirine karışıverir. Nitekim televizyon haberlerinde, kendi çocuklarını dolaba kilitleyen anne-baba hikâyelerini çok işitiyoruz. Bunlar yalan değildi. Kahvaltımı yaparken, bir gözüm hep dolabın kapağındaydı. Kafam karma karışıktı. Dalgınlığımı fark eden annem;
“Ayda mı geziyorsun oğlum?” diye takıldı.

Ama bu konuda ona hiçbir şey anlatmamaya karar vermiştim. Aksi halde benim aklımı kaçırdığımı düşünerek, dolabın kapağını açmaya yeltenebilir, böylece İzalya’yı sonsuza dek kaybedebilirdim. Nasıl davranacağımı bilemiyordum. Ama o beni uyarmıştı.

Günün önemli bir bölümünü mutfakta geçirdim. Annemle babam, kısa süreli de olsa, başka bir odaya gidecek olsalar, hemen dolabın önüne koşuyor ve soruyordum.
“Beni işitiyor musun İzalya?”
Ama cevap alamıyordum. Anlaşıldı, bu yaşadıklarım kesin bir rüyaydı.

***
Kafanızın içinde dönüp duran ve sizi terk etmek istemeyen bir düşünceden kurtulmamız için mutlaka başka bir şey düşünmeniz gerek. Ben de öyle yapmayı denedim, ama beceremedim. Kafamda hep aynı şey vardı. Kilitli dolap…

Gece yarısı, kimseye çaktırmadan, yine mutfağa indim. Ay ışığı bulutların arasına gizlendiği için, içerisi biraz karanlıktı. O nedenle yemek masasına tosladım. Dolabın kapağını tıkırdatmadan önce, derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. Sonra titrek bir sesle;
“İzalya?” diye seslendim.
Cevap geldi.
“İyi akşamlar Makro.”
“Orada mısın?”
Kız daha önce yaptığı gibi benimle dalga geçti:
“Kulaklarında arıza var galiba?” dedi.
“Ama gün boyunca sana seslendim, bana cevap vermedin…”
“O saatlerde burada değildim Makro.”
Demek anahtarı var, diye geçirdim içimden. O zaman dün neden çıkmak istememişti.
“Nereye gitmiştin?”
Kız yeniden güldü. Ardından da;
“Dolaşmaya tabi.” dedi.
“Anahtarın var mı?”
“Hayır. Annemle babam anahtarı yanlarında götürmüş olmalılar.” dedi. “Ama onlar benim sırrımı bilmiyorlar.”
Bu arada oturmak için dolabın önüne bir sandalye çektim.
“Hangi sırdan söz ediyorsun?”
“Onlar kapıyı sadece bana yiyecek vermek için açıyorlardı. Oysa benim onlara ihtiyacım yoktu…” dedi.

Sonra da bana, evin sessizliği içinde, sırrını açıkladı. İzalya’nın söylediğine göre dolaba açılan tek giriş mutfaktaki kapı değilmiş. Dolabın tabanın da başka bir delik varmış. Yani, bir tünel girişi… Oradan kayarak, bir mağaraya ulaşılıyormuş.

“Orası, senin düşündüğün gibi boş bir mağara değil Makro… Orada da oturanlar var. Minicik yaratıklar, cinler, periler var.”

Oturduğum sandalyeden birden irkildim. Az kalsın sandalyeden aşağı yuvarlanacaktım. “Bu kız beni makaraya sarıyor, alay ediyor, diye düşündüm.” Sonra da tepkimi gösterdim.
“Sen beni ne sanıyorsun?” dedim. “Ben Noel Baba yalanına inanacak yaşı çoktan geçtim.”
İzalya’nın sesi daha alaycı bir hâle bürünmüştü.
“Sanırım sen, yerin altında topraktan başka bir şeyin olmadığına inanıyorsun.” dedi.
“Mağaralardan benim de haberim var, ama şu cin peri meselesini abartıyorsun.”
“Bana inanmak zorunda değilsin Makro.”
Kalktığım sandalyeye yeniden oturdum.
“Bu mağarada gerçekten cinler mi var?”
“Evet Makro, cinler var.”
İzalya’nın anlattığına göre, cinler ve periler onunla dost olmuşlar. Onu her türlü yiyecekle besliyorlarmış. Onu zaman zaman, yerin derinliklerine oyulmuş, gizli mahzenlere götürüp gezdiriyorlarmış. İzalya’ya inanıp inanmamakta hala tereddüt ediyordum. Ama her şeye rağmen doğru olabilirdi. Nitekim, yerin altıyla ilgili ne biliyordum ki?..
“Oralar nasıl İzalya?”
“Çok güzel Makro… Tek kelimeyle harika!”
Sonra bana uzun uzun anlattı. Beynimin bir bölümü düşler âleminde dolaşırken, göz kapaklarım yavaş yavaş düşmeye başlamıştı. Sandalyenin üzerinde uyuyup kalmak istemiyorsam, bir an önce odama çıkmalıydım.

Gecenin geriye kalan bölümünde, rüya âleminde, İzalya’yla el ele tutuşup yerin derinliklerinde dolaşıp durdum. İzalya benim kız kardeşimdi. Yüreğimin derinliklerinde, onu öyle kabul ettim.
Annesiyle babası, henüz bu eve otururlarken, İzalya cin dostlarını sadece geceleri ziyaret ediyormuş. Ama şimdi, tercihi değişmiş. Onlara gündüz saatlerinde katılıyormuş. Her akşam, annemle babam uykuya dalınca, hemen mutfağa inip kulağımı kilitli dolabın kapağına yaslıyordum. İzalya bana maceralarını anlatıyordu. Söylediğine göre, bu güne dek, hiç kimse onun gittiği yere inmemiş ve cinlerle karşılaşmamıştı. Ona inanıyordum. Eğer cinler onu beslemiyorlarsa, kendi başına nasıl yiyecek içecek bulabiliyordu?
“Söylesene İzalya, bu dolaptan dışarı hiç mi çıkmayacaksın?”
“Şimdiye dek böyle bir istek duymamıştım…”
“Peki ya şimdi?”
“Bazen, kendisiyle oynayabileceğim bir ağabeyim olmalı diye düşünüyorum.”
“Evet İzalya, bu çok hoş bir düşünce… Haydi gel, öleceğim diye korkma. Sana söz veriyorum; dışarıdaki hayatın inceliklerini sana öğreteceğim.”
“Biraz düşünmem gerek Makro. Bu konuyu cin dostlarımla da konuşmalıyım. Çünkü onları da çok seviyorum.”

***
Annemle babama sezdirmeden yürüttüğüm bu dolap macerası, hayatımın bir parçası haline gelmişti. Gündüzler geçmek bilmiyordu. Gün batımına kadar, yeraltında gezintiye çıkan İzalya’yı bekliyordum. Ama akşam olur olmaz, inanılmaz öyküler dinleyeceğimi biliyor ve o doyumsuz anın hayaliyle avunuyordum. Kimi geceler, kız kardeşim İzalya’ya küçük hediyeler de sunmaya başlamıştım. Örneğin, bazı zamanlar, kapının altından ona kokulu sakızlar atıyordum. Ona sakız tadını keşfettiren bendim. O da buna bayılıyordu.
Birçok kez annemle babam, sabahları beni mutfakta soğuk fayansları üzerinde uyurken bulmuşlardı. Dolayısıyla benim bir uyurgezer olduğum kanısına varmışlardı. Bunun da nedenini son günlerde yaşadığım hayal kırıklığına bağlıyorlardı. (Kendi aralarındaki yorum böyleydi.) Asıl gerçeği öğrenmelerindense, olayı böyle yorumlamaları benim açımdan daha hayırlıydı. En azından, uzun bir süre daha onlara yalan söylemek zorunda kalmayacaktım. İzalya neredeyse, dolabı terk edip benim küçük kız kardeşim olmaya niyetlenmişti. Ama bu kararı almak, onun açısından pek de kolay değildi. Çünkü cinler onu uyarmışlardı: Eğer dolaptan dışarı çıkacak olursa tünelin kapısı ona sonsuza dek kapatılacak, İzalya da onları bir daha asla göremeyecekti. O yüzden, İzalya birazcık kararsızdı. Fazla değil, ama yine de biraz tereddüt gösteriyordu. İzalya’yı ikna edebilmek için, dışarı çıkınca onunla birlikte ne güzel şeyler yapacağımızı anlatıyordum.
“Bak, İzalya; şu sakızları görüyor musun? Dışarıda onların bin bir çeşidi var. Kapının altını geçemeyecek kadar iri olanları var. Hem de rengârenk. Tüp içinde ve rulo halinde satılanlar bile var…”
Nihayet bir gün, İzalya kararını açıkladı:
“Tamam, seninle geleceğim Makro.” dedi.
Ama birkaç saatlik zamana ihtiyacı varmış. Söylediğine göre cinler onun ayrılışı anısına bir eğlence düzenlemişler. Ona güzel bir uğurlama töreni yapacaklarmış. Eh, bu da normal tabi!..
Bu arada ben, evin her köşesinde dolabın kayıp anahtarını aradım. İzalya’nın annesiyle babası belki bir yerlere saklamış olabilirlerdi. Sonunda, mutfaktaki bulaşık eviyesine ait boruların arka tarafında bir anahtar buldum. Büyük olasılıkla, bu anahtar olabilirdi. Çünkü, uzun süre kullanılmadığı için paslanmıştı. İzalya cinlerin eğlencesinden dönmeden, anahtarı deneyebilirdim. Ama içimde bir kuşku belirdi: Dolabın kapağını İzalya tünelden çıkmadan açmaya kalkacak olursam; delik kapanır; zavallı kız da hayatının sonuna kadar orada hapis kalabilirdi. Sadece onun değil, benim de hayatım kararırdı. En iyisi yine akşamı beklemekti.
Onun evimize ayak basacağı anı hayal ediyordum. İkimiz birlikte, annemle babamın odasına girip onları uyandıracak ve sürpriz yapacaktık. Onlara her şeyi açıklayacak, özellikle de bu durumun kimseye haber verilmemesi gerektiğini söyleyecektik. Çünkü İzalya benim kız kardeşim olmak istiyordu. Sadece benim kız kardeşim… O nedenle başkalarından izin almaya ihtiyacımız yoktu.

***
Elimde anahtar, tepeden tırnağa giyinik bir halde dolabın önünde dikiliyordum. Ceplerim rengârenk sakızlarla doluydu.
“İzalya!”
Ses yok. Sanırım henüz tünelden yukarı çıkmamıştı. Veda partisi uzun sürmüş olmalı. Yeniden seslendim;
“İzalya!”
Yine ses yok. Eh, ne de olsa o kadar cinle tek tek vedalaşmak kolay iş değil… İzalya’nın söylediğine göre, sayıları yedi cücelerden kat kat fazlaydı. Ayrıca bu Pamuk Prenses gibi uyduruk bir masala benzemezdi.
“İzalya! Orada mısın?”
Bu kez hafif bir çıtırtı işittim. Tıpkı ilk gün işittiğim kumaş hışırtısını andıran bir ses.
“İzalya, orada olduğunu biliyorum; niçin cevap vermiyorsun?”
Bu arada yüreğimde hafif bir korku belirdi. Sakın kararından vazgeçmiş olmasın, diye düşündüm. Belki de cinler onu kendileriyle birlikte kalmaya ikna etmişlerdi.
“Bak İzalya, dolabın kapağını açıyorum!”
Hayır… Bunu yapamazdım. Eğer yanılıyorsam, İzalya henüz tünelden yukarı çıkmadıysa, delik kapanacak ve ben sonsuza dek kız kardeşsiz kalacaktım.
“İzalya, lütfen cevap ver…” dedim ve ardından hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

Bütün gece orada bekledim. Sonunda, uyku bastı ve soğuk fayansların üzerinde uyuya kaldım. Beni güneşin ışıkları uyandırdı. Hemen, yerimden fırlayıp odama çıktım. Yatağıma girip yorganı başıma çektim. Eğer annemle babam, elimde anahtarla, giyinik bir halde beni mutfakta yakalayacak olurlarsa, anahtarı elimden alıp dolabın kapağını açmaya kalkarlardı.

***

O gün akşama dek, fırsat buldukça, İzalya’ya seslendim. Ama cevap vermedi. Sadece akşam vakti, kulaklarımın alışık olduğu o ünlü hışırtıyı işittim. Anlaşılan, İzalya tünelden çıkmıştı. Çağrılarıma hemen cevap vermediğine göre, veda partisi onu çok yormuş olmalıydı. Zavallıcık şu anda, dolabın içinde yorgun ve bitkin bir halde can çekişiyor olabilirdi. Büyük olasılıkla, onun dışarıya çıkmak istemesi üzerine cinler, tünel girişini kapatmış olabilirlerdi. Sanırım şu anda, açlık ve susuzluktan ölmek üzereydi. İyice telaşlandım. Dolabın kapağını yumruklamaya başladım:
“İzalya, cevap ver; kapıyı açabilir miyim? Yalvarırım sakın ölme!” diye haykırdım.

İzalya’dan hâlâ cevap yoktu. Bu kez sesimi daha da yükselttim. O sırada birden ışıklar yandı. Annemle babam, merdivenin alt başına inmişler şaşkın bir halde bana bakıyorlardı.
“Neler oluyor Makro, ne diye bağırıyorsun?”
Artık gizleyecek bir şeyim kalmamıştı.
“İzalya ölmek üzere” diye bağırdım. “Kapıyı açacak olursam delik kapanacak ve…”
Kafam allak bullak olmuştu. Annem beni bağrına basıp yatıştırmaya çalıştı. Hıçkırıklar içinde, bütün hikâyeyi ona anlattım. Ben sözümü bitirince, babam elimden düşen anahtarı yerden aldı.
“Anahtar bu mu?” diye sordu.
Başımı sallayarak “evet” diye hıçkırdım. Babam anahtarı bana uzattı:
“Haydi, aç Makro.” dedi. “Eğer İzalya oradaysa, sana ihtiyacı vardır. Orada değilse, bil ki, yeraltındaki dostlarıyla birlikte kalmayı tercih etmiştir.”

Bunun üzerine, annemin kollarından sıyrılıp babamın elindeki anahtarı aldım. Anahtar paslı olduğu için onu çevirmekte biraz zorlandım. Ama sonunda kapıyı açmayı başardım.

Karşımda, her yanı örümcek bağlamış eski bir dolap duruyordu. Her yer yarı kemirilmiş sakız artıklarıyla doluydu. Köşeye büzülmüş bir de minik fare… Zavallı hayvan, birkaç saniye süreyle hipnoz edilmiş gibi kıpırdamadan durdu. Bir süre sonra da, yan taraftaki küçük deliğe girip ortalıktan kayboldu.

***

İşte, hikâyenin hepsi bu… Artık Yüce Tanrı’ya, Oğul İsa’ya ve kutsal Bakire’ye kızgın değilim. Onlar ellerinden geleni yaptılar. İnşallah, günün birinde benim de küçük bir kız kardeşim olur.

Bataklıktaki Ev

Önceleri, aşkla ilgili hiçbir derdim yoktu. İlgimi çeken tek şey, uzaylılardı. Onlardan söz eden her tür kitabı, dergiyi ve gazeteyi satın alıp biriktiriyordum. Defterlerimin üzerine uzaylı resimleri çiziyordum. Herkes benimle dalga geçiyordu, ama onları umursamıyordum. Çünkü günün birinde, uzaylıların yeryüzüne ineceklerini adım gibi biliyordum. O zaman, herkes korkudan zangır zangır titrerken, onlardan korkmayan tek kişi ben olacaktım. Dolayısıyla, uzaylılar da bana doğru yaklaşacaklardı. Onların gelmesini büyük bir sabırla bekliyordum. Dediğim gibi, o sıralar aşk maşk umurumda değildi. Ama bir gün, ani bir mucize oldu: Okul müdürü, o gün öğleden sonra, peşine taktığı bir kızla bizim sınıfa girdi. Kız, yeni bir öğrenciydi. Ben aşkın, insana haber vermeden, tepeden düşer gibi kapıyı çalacağını hiç mi hiç bilmiyordum. İnanır mısınız, insanı tuhaf bir hale sokuyor. Müdür Bey, bütün sınıfa
seslenerek;
“Size Mila’yı tanıştırayım.” dedi. “O bizim…” Sözünü tamamlamadan, bakışlarını benim üzerime yoğunlaştırdı. Ardından da;
“Pablo! Kendine gel oğlum. Karşındaki bir kız, uzaylı falan değil.” diye benimle gırgır geçti. Bunun üzerine bütün sınıf bir kahkaha koyuverdi. Sadece Mila gülmedi. Çünkü Mila o sırada, yeşil gözleriyle sınıfı tarıyordu. Herkese tek tek baktı. Çimen yeşili gözler, benim üzerime dikildiğinde, domates gibi kızardım. Büyük olasılıkla, ayak tırnaklarımın ucu bile kızarmıştı. Okul müdürü, Mila’nın köyümüze yeni taşındığını, bizden kendisine ilgi göstermemiz gerektiğini falan söyledi. Sonra, öğretmenimizin kulağına eğilerek bazı şeyler fısıldadı. Ama bu fısıltı hepimizin duyabileceği bir ses tonuyla gerçekleştiği için;
“Kızımız bataklıktaki evde oturuyor.” dediğini bütün sınıf işitmişti.

Bu sözleri duyunca, herkes bir an ürperdi. Bu bir aşk ürpertisi değil, korku ürpertisiydi. Bataklık denilen yer, köyün kuzey çıkışı boyunca uzanan geniş bir alandı. Çocuk ya da erişkin, bu güne dek, hiç kimse oraya ayak basmamıştı. Çünkü bataklık, cinlerin perilerin cirit attığı uğursuz bir yerdi. Köyün yabancısı olan insanlar, bu tür sözlere aldırış etmeden geçip gidiyorlardı. Ama köyün kendi insanları, bunun şakaya gelir yanı bulunmadığı görüşündeydiler. İlginçtir; köyde benim dışımda başka gezegenlerde canlı yaşadığına inanan bir tek kişi bulunmadığı hâlde herkes
bataklıktan geçmenin ölüm tehlikesi demek olduğunu iyice kanıksamıştı.
Hatta bataklığın lanetine meydan okumaya kalkan bazı söz dinlemez afacanların sonu hiç de iyi olmamıştı. Ya bir daha onları hiç gören olmamış ya da yürek burkan bir ruh haliyle köye dönmüşlerdi. En azından böyle
anlatılıyordu.

Bataklığın laneti, iki yüz yıllık bir cinayet olayına dayanmasına rağmen, köy üzerindeki korku ve dehşetini hâlâ sürdürüyordu. Bu cinayet hikâyesini, büyük annemin ağzından onlarca kez dinlemiştim. Her dinleyişimde, kanımın donduğunu hissederdim. Her şey, bataklığın orta yerine inşa edilen, bu ıssız evde geçmişti. Yani Mila’nın oturduğu evde… Hiç kimse, onun ailesine ilişkin bir şey bilmiyordu.
Mila, daha okula adım atar atmaz, müthiş bir başarı sergilemişti: Her zaman, ödevlerini bizden önce bitiriyordu. Defterinin üzerine yumulup, büyük bir sükûnet içinde çalışıyordu. Ödevini bitirir bitirmez de, gözlerini pencereye çevirip gökyüzünü izliyordu. Ara sıra, öğretmenin sorularına da yanıt vermese, neredeyse onun dilsiz olduğuna inanacaktım. Kendimce onun, utangaç olduğunu düşünüyordum. Şanssızlığa bakın, ben de öyleydim. Dolayısıyla ilk adımı atan kişi olmaya cesaret edemiyordum. Ama o, ara sıra yüzüme bakıp gülümsüyordu. O zaman kendi kendime, “Belki Mila da içten içe beni seviyordur.” diye düşünüyordum. Bu da yüreğimi hoplatmaya yetiyordu.

Diğer çocuklar, Mila’nın öğretmenin sorularına cevap vermesi dışındaki bu esrarengiz suskunluğa kesinlikle tuhaf bakıyorlardı. Kızın bataklıktaki evde oturması da, bu işe tuz biber ekiyordu. Başlangıçta, herkes onu itip kakmaya çalıştı. Ama Mila’nın yeşil gözlerindeki esrarengiz bir bakış, onları geri püskürtmeye yetti. Öteleri çağrıştıran bu derin suskunluk, onlara inanılmaz bir rahatsızlık veriyordu. Buna rağmen, onunla her karşılaştıklarında arkasına takılıp “Bü-yü-cü, ca-dı!.. Bü-yü-cü, ca-dı!” diye bağırmaktan geri durmuyorlardı. Ama Mila, onları duymazlıktan geliyor ve yoluna devam ediyordu. Oysa ben, öfkeden kudurmuş bir hâlde;
“Kesin sesinizi aptal yaratıklar!” diye onlara karşı çıkıyordum.
Bu kez, Mila’nın onlar üzerine saldığı korkunun intikamını almak için sille tokat bana saldırıyorlardı. Onlarla saç saça, baş başa kavga ediyordum. Ama hep onlar üstün çıkıyorlardı. Beni dövmekle kalsalar iyi; yakamı bıraktıktan
sonra da arkamdan bağırıyorlardı:
“Pablo cadıya âşık olmuş!.. Pablo cadıya âşık olmuş!..”
Böyle durumlarda, kanlı göz yaşlarımı içime akıtıyor, ağlamamaya çalışıyordum. Mila, bir iki kez ardıma takılıp beni izledi. Ama hiçbir şey söylemiyordu. Ne bana acımış gözüküyor, ne de yüzünde bir isyan belirtisi vardı. Sadece avucunun içini yanaklarımda dolaştırmakla yetiniyordu. O kadar yumuşak bir dokunuşu vardı ki, bir anda, o serserilerden yediğim dayağın acısını unutuveriyordum. Mila’ya karşı, büyüklerin de tuhaf davranışları vardı. Kızcağız, köyün içinden geçerken, arkasından fısıldaşıp dedikodu yapıyorlardı. Bataklıktaki evi uğursuzluğa mahkûm eden, o tüyler ürperten lanetli olayı bilmem kaçıncı kez birbirlerine anlatıp duruyorlardı. Her ne kadar onlara karşı tepkili olsam da, bu ev hakkında benim de aklımı kurcalayan bir esrarengizlik vardı: Mila’nın ailesini, okul müdürü dışında, hiç gören yoktu. Sözüm ona, Mila’nın annesi bir ikindi vakti, tek başına okula gelerek kızını kaydettirip gitmişti. Babasını da gören yoktu. (Bir babası varsa, tabi…) Mila her zaman tek başınaydı. Çarşıya pazara da kendisi gidiyordu. Alış veriş yaptığı esnaf, fırsattan yararlanarak kızın ağzından laf almaya çalışsa da, Mila buna fırsat vermi-
yordu. Siparişlerini söylemekle yetiniyordu. Sonunda, halkın ağzında yeni bir söylenti dolaşmaya başladı:
“Mila bataklıktaki evde yalnız yaşıyormuş.”
Başlangıçta, buna kimse inanmadı. Bir çocuk, ıssız bir evde yapayalnız nasıl yaşayabilirdi? (Bataklığı bir yana bırakırsak, bazen tek başına olmak insanı daha dingin yapabilir diye düşünüyordum.) Kimileri, Mila’nın annesinin yatalak bir hasta olduğunu ileri sürüyordu, ama eve herhangi bir doktorun girip çıktığı görülmemişti. (Köylüler açısından mutluluk verici bir olaydı. Çünkü köyün doktoru da bu lanetlik hikâyeye inanıyordu.) Halkın bir kısmı da Mila’nın annesinin bir deli olduğunu iddia ediyordu. Hatta onu, bataklığı ele geçiren kötü ruhlarla birlikte ateş dansı
yaparken gördüklerini söyleyenler bile vardı. Herkes kendince bir şey uyduruyordu. Özellikle de pazar günleri köy
meydanındaki içkili kafede kafa çekenler akıl almaz şeyler söylüyorlardı. Annem bir keresinde, tezgâhın gerisinde sohbet edenlerin konuşmalarına kulak misafiri olmuş. İçlerinden biri;
“Bu zavallı kız o lanetli evde tek başına yaşarken bize yuh olsun… Biz hepimiz ödlekler sürüsüyüz.” demiş. Bunun üzerine bir başkası alaycı bir kahkahayla;
“Bataklığa mı gitmek istiyorsun yoksa?” diye gülmüş.
Bunu duyan annem iyice sinirlenmiş:
“Zavallı kızcağız kayıplara karıştığında veya onun cansız bedenini bir yol çukurunda gördüğünüz zaman da böyle arsız arsız gülecek misin?” diye bağırmış.
Anneme cevap veremeyen adam, burnunu şarap kadehine dikip kendi kendine homurdanmakla yetinmiş. Bütün meyhane sus pus olmuş. Bunu fırsat bilen annem:
“Bu kızcağızı kendi hâline bırakamayız.” demiş.
Müşterilerden biri;
“Ama biraz akıllı olmak lazım…” diye lafa girmek istemiş, ama annem onu dinlememiş bile.
“Aha ben oraya gidiyorum.” diyerek kafenin kapısını çarptığı gibi dışarı çıkmış. Annemin bu davranışı, kafedeki erkek müşterilerin onurunu incitmiş olmalı ki, bir süre sonra onlar da annemin peşine takılmışlar. İçeride
kafenin patronundan başka kimse kalmamış. Ben bu olup bitenleri kafe sahibinden öğrendim:
“Dükkânı kapatamazdım ya.” dedi adam. Ardında da;

“Haydi ne duruyorsun sen de gitsene!” diye güldü.
Kafe sahibinin iğneli sözlerine aldırmadım, ama ben de diğerlerinin peşine takılmadan edemedim. Hatta güvenlik gerekçesiyle yolda yürürken yerde duran iri bir odun parçasını da elime aldım. Dağda konuşlanmaya giden bir komanda taburu gibi annem önde, diğerleri arkada, ben de onların peşinde, rap rap yürüyerek bataklığın önüne
kadar geldik. Herkes, korku belasına, parmak ucuyla havada birer haç işareti çizdi. Annem, önüne dikilen saz bitkilerini ve kamış otlarını aralayarak lanetli bölgeye ulaştı. Bu arada ben, elimdeki odun parçasını daha bir sıkı
kavradım.

Bataklığın, gerçekten de adına yakışır bir havası vardı: Her yer, vıcık vıcık çamur ve rutubet kokuyordu. Sadece, üzerinde yürüdüğümüz patika yol birazcık kuruydu. Korkudan tiril tiril titriyordum. Önümde yürüyen adamdan fazla uzak kalmamaya özen gösteriyordum. Bir yandan da, endişeli ve ürkek gözlerle sağımı solumu kontrol ediyordum.
Biraz sonra, etrafı bataklık bitkileriyle çevrilmiş olan lanetli ev göründü. Evin önüne vardığımızda, hepimiz nefes nefese soluyorduk. Çıt çıkarmadan, evi baştan aşağı şöyle bir süzdük. O sırada, kafamda büyük annemin anlattığı öykü canlandı. Demek her şey, iki yüz yıl önce burada geçmişti. Ve o lanetli ev, şu anda, önümde dikilip duruyordu. Doğrusunu isterseniz, ben bu evin daha büyük olduğunu hayal ediyordum. Hatta, çevresini saran yüksek kulelerde kargaların uçuştuğu bir ortaçağ şatosu canlandırıyordum gözümün önünde.
Oysa karşımda duran ev, sıvaları dökülmüş, duvarları çatlamış küçük bir harabeden başka bir şey değildi. Çatısında kiremitleri bile yoktu. Yağmurlu günlerde, içeriye su geçiriyor olmalıydı. Annem, derin bir nefes aldıktan sonra kapıya üç kez vurup bekledi. Cevap gelmeyince, yeniden vurdu. Bu kez, kapının tokmağı yavaşça çevrildi. Açılan kapıyla birlikte, içeriden bir kadın çıktı. Siyah saçlı, yeşil gözlü bir kadın… Tıpkı Mila’ya benziyordu. Annem titrek bir sesle;
“Siz Mila’nın annesi misiniz?” diye sordu.
“Ne istiyorsunuz?”
“Köy halkı olarak, niçin hiç ortalıklarda görünmediğinizi merak
ediyorduk.” dedi annem. Kadın alaycı bir kahkaha attıktan sonra;
“İnsanı evinden çıkmaya zorlayan bir yasa mı var?” dedi.
“Yok, tabi.” diye kekeledi annem.
Bu arada ben, kapı aralığından Mila’yı görmeyi denedim, ama göremedim. Dış kapının karşısındaki oda boştu, kimsecikler yoktu. Kadın:
“Başka bir isteğiniz var mı?”diye sordu.
Annem, iyice heyecanlanmıştı. Umudu kırık bir ses tonuyla;
“Özür dileriz.” demekle yetindi.
Kadın, bunun üzerine kapıyı yüzümüze kapatıp yeniden içeri girdi. Bizimle birlikte gelenler, sinirlenip homurdanmaya başladılar.Gereksiz yere kendilerini oraya kadar sürüklediği için annemi suçladılar. “Bu lanetli yerden ötürü başımıza herhangi bir şey gelecek olursa,bunun hesabını sen ödersin. Sen ve bütün ailen öder.” diye ona gözdağı verdiler. Onlara cevap vermemek için kendimi zor tuttum. Adamlar, homurdana homurdana izlerinin üzerine geri döndüler.
Bu arada ben, içimdeki gizemli korkuya rağmen, Mila’yı görmeden oradan ayrılmak istemiyordum. Yüreğim sanki yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Yanılmıyordum; Mila’nın orada, çok yakınlarda bir yerde olduğundan emindim. Evin çevresini şöyle bir dolandım. Bu, fazla zamanımı almadı. Zaten topu topu iki göz odadan ibaretti. Camları toza toprağa bulanmış her iki odayı da gözden geçirdim. Birinci oda boştu. Birkaç dakika önce kimseyi göremediğim ikinci odada ise, şu anda, yere oturmuş bir kız çocuğu duruyordu: Bu Mila’ydı. Dizine koyduğu bir kitabın sayfalarını çeviriyordu. Gözlerim annesini aradı, ama kadın yok olmuştu. O sırada Mila başını kaldırdı ve onunla göz göze geldik. Kızın yeşil gözleri, beni ilk karşılaşmamızdakinden daha çarpıcı bir biçimde etkilemişti. Bu bakış, beni rahatlatmak yerine içime tuhaf bir korku salmıştı. Zihnimde, “Bü-yü-cü! Bü- yü-cü!..”çığlıklarını işitir gibi oldum. Bataklığa girdiğimiz andan beri içime çöken ürküntüye daha fazla dayanamadım. Bacaklarım titremeye başladı. Ansızın, bir korku çığlığı atarak anneme doğru koştum. Bu arada elimdeki sopayı da pencerenin dibindeki çamurlu suya fırlatıverdim.
O gece boyunca, kafamda iki soru dönüp durdu: Meseleyi daha net görebilmek için, bu soruları bir deftere yazdım:
1. Açık kapıdan iç odaya göz attığımda Mila orada yoktu. Ama aynı odaya pencereden baktığımda kız oradaydı. Niçin? Bu sorunun belki şöyle bir açıklaması vardı: Ben evin çevresini dolanırken, Mila da öbür odadan bu odaya geçmiş olabilirdi. Ama benim asıl üzerinde durduğum ikinci soruydu:
2. Mila’nın annesi dış kapıyı örter örtmez nereye kaybolmuştu? Çünkü pencereler, birbirlerine o kadar yakındı ki, bir odadan diğerine geçerken, benim onu görmemem imkânsızdı. Olacak şey değil… Evin içini pencereden kolaçan ettiğim hâlde, Mila’nın annesi bir daha ortalıkta görünmemişti. Bir anda nasıl kaybolmuş olabilirdi? Sorunun cevabını bulamadan uykuya daldım.
Bataklıkta olup bitenler, rüyamda bir kâbusa dönüştü: Mila, lanetli evin bir köşesine büzülmüş oturuyordu. Yerinden kıpırdar kıpırdamaz, ansızın bir kadına dönüşüyor; ardından tekrar kayboluyordu. Her görünüşte, faklı bir yüz ve farklı bir bedenle ortaya çıkıyordu. Bazen, tıpatıp Mila’ya benziyordu. Bu, iki yüz yıl önce öldürülen kadındı. Birden, sıçrayarak uyandım. Pijamalarım sırılsıklam tere batmıştı. Sanırım annem haklıydı: Mila o evde tek başına yaşıyordu. Bize kapıyı açan kadın, onun annesi falan değil, bataklığın uğursuz hayaletinin ta kendisiydi. Ve Mila da onun büyülenmiş tutsağıydı. Yalnızlığının altında yatan sır da buydu. Mila’nın bakışlarındaki gizemli çağrıyı şimdi daha iyi okuyordum. O yeşil gözler, aslında, “İmdaaat!” diye haykırıyorlardı.

Sabah kahvaltısında, vücudum hâlâ ateş gibi yanıyordu. Tuhaf bir heyecan içinde, büyük anneme döndüm ve sordum:
“Bataklıkta tutsak olan birini kurtarabilir miyiz büyük anne?” Annem, büyük annemin cevap vermesine fırsat bırakmadan beni azarladı:
“Bir daha bataklık lafını ağzına alma!” diye bağırdı. “Ne bataklıktan ne de kızıyla birlikte orada yaşayan o çatlak kadından söz etmeni istiyorum; anladın mı?”
“Ama anne, o kadın Mila’nın…”
“Yeter Pablo! Artık daha fazla konuşma!” Büyük annem, kaş göz ederek annemin yüzüne baktı. Sanırım beni
azarlamasını istemiyordu. Ama bu arada başını sallayarak;
“Bataklıktan kendini sakın yavrum!” demekle yetindi.

Artık bu konuda bir tek çarem kalmıştı: O da bütün olup bitenleri bizzat Mila’nın kendisiyle konuşmaktı. Oraya nasıl düştüğünü; özellikle de kendisine nasıl yardım edebileceğimi bana söylemeliydi. Zaman kaybetmeden, nefes nefese okula koştum. Ama nafile! Mila o gün okula gelmemişti. Onunla konuşmaya kararlıydım. Akşam, okul çıkışında
bataklığa giden yolda doludizgin koşmaya başladım. Mila’nın başına gelebileceklerden korkuyordum. Acaba biz oradan ayrıldıktan sonra kadın ona ne yapmıştı? Bir türlü geçmek bilmeyen ders saatleri boyunca, hep kötü şeyler düşündüm… Zihnimden kovmaya çalışsam da bu düşüncelerden bir türlü kurtulamadım. Hayır, onun başına bir şey gelmesini istemiyordum. Olmaz Mila! Buna asla izin veremem!..
Bataklığa girmeden önce, elime yine bir sopa aldım. İçimde hep bir tereddüt vardı. Hatta bir ara bu işten vazgeçmeyi düşündüm. Ama ben hiçbir şey yapmazsam, Mila ölecekti. Sonra, kamış otlarını yara yara ilerlemeye başladım. Heyecandan şakaklarım zonkluyordu. Ani bir kurbağa vıraklaması, küçük bir yılan hışırtısı yüreğimi ağzıma getiriyordu. Yer yer gözüme ilişen sis tabakaları, bana o gece yaşadığım kâbusları anımsatıyordu. Elimde sopa, kulağım kirişte yoluma devam ettim. Nihayet, bataklık bitkilerinin arasında yükselen ıssız evin silüeti göründü.

Çamurlara bata çıka ilerliyordum. Kamışların arasına gizlene gizlene, yere iyice eğilerek evin arkasına dolandım. Pencerelerin dibine varınca, dikkatli bir biçimde, yavaşça yukarı doğruldum. Önceki gün, kirli cam üzerinde bıraktığım el izlerim hâlâ duruyordu. Sonra, binanın ön kısmına geçip kapıyı çalmaya başladım. Ama içeride çıt yoktu. Elimi kapının tokmağına koyup bir süre bekledim. Bu arada, küçük bir yalan hazırladım. Eğer kapıyı o kadın açacak olursa, “Öğretmenimizin benden Mila’nın ödevlerini götürmemi istedi.” diyecektim. Bu bahanenin yeterli olacağına kendimi inandırmaya çalışıyordum.
“Mila!” diye, iki üç kez seslendim ama herhangi bir cevap alamadım. Sonra, apar topar içeri girdim. Her yer toz toprak içerisindeydi. Duvarlardan örümcek ağları sarkıyordu. Sanki burada yüzyıllardan beri kimse yaşamamıştı. Her nedense, bu kez, daha önce yaşadığım korkuyu hissetmedim. Dışarı çıkıp;
“Mila!.. Mila!..” diye birkaç kez daha haykırdım. Sesim bataklığın ortasında yankılanarak yeniden kulağıma kadar ulaştı. Neredeyse ağlamak üzereydim. Her şey sona ermişti. Belki bir gün Mila’yı yeniden görebilirdim, ama o
zaman iş işten geçmiş olacaktı.

“Hayır!.. Hayır!…” haykırışlarıyla yeniden dönüş yoluna doğru koşmaya başladım. Sanki bu haykırışlar, hem Mila’yı geri getirecekmiş hem de beni bataklığın lanetinden koruyacakmış izlenimi veren bir dua tonunda yankılanıyordu. Boyumu aşan bataklık kamışları, her adım atışımda kamçı gibi yüzüme çarpıyorlardı. Vıcık vıcık olmuş çamurlu yolda, birkaç kez kayıp düştüm. Ama aynı anda, büyük bir korkuyla yeniden kalktım. Sanki o deli kadın, peşime takılmış da, birkaç saniye içinde enseme binecekmiş gibi geliyordu. Tepeden tırnağa çamura batmış bir hâlde, nefes nefese koşuyordum. Sonra birden durdum. Elimin tersiyle gözyaşlarımı kuruladım. Birkaç metre ötemde, Mila’yı gördüm: Kesik bir ağaç kökünün üzerine oturmuş; elleri dizlerinin üzerinde, ayaklarını çapraz bir hâlde öne doğru
uzatmış, yere bakıp duruyordu. Büyük bir heyecan içinde;
“Mila!” diye seslendim.
Kız, hiç kıpırdamadı. Bunun üzerine, biraz daha yaklaştım. Kendisine dokunmak üzere elimi uzattım. O anda, bütün bataklık, tarifi imkânsız bir ışık şekline boğuldu. Gözlerim kamaştı ve kapatmak zorunda kaldım. Gözlerimi araladığımda, akşam saatleri olmasına rağmen, ortalık gün ortası gibi aydınlanmıştı. Ağaç kökünün üzerinde oturan Mila, bir anda yok olmuştu. Gökyüzünde, hem de tam benim tepemde, son derece ışıltılı, tuhaf bir nesne belirmeye başlamıştı. Tıpkı uzaylıları konu alan ve benim kesip biriktirmeye çalış̧tığım gazete kupürlerindeki şekillere benzeyen bir nesneydi bu… Şimdi daha iyi anlıyorum: Demek böylesi aşk hikâyeleri de vardı.