Turgut Uyar

Şiirde İmgenin Dünya Hali- 2

Melih Cevdet, şiirlerinde tabiatı ve özellikle dünyayı yeniden tanzim eden bir gerçeklik algısıyla yola çıkar. Dünya, ilkin gerçeklik haliyle karşımıza çıkarken birdenbire zaman aracılığıyla değişime uğrar ve başkalaşır. Bir başka deyişle verili bir dünya algısı, şairin öznel kurgularıyla yeniden oluşturulmaktadır onun şiirlerinde.

 

Baudelaire’in aksine şehir hayatından sıkılan şiirsel özneleriyle Turgut Uyar, bir yalnızlık imgesi üzerine şiirini kurar. Kimi şiirlerinde bu imgeyi tek başına üstlenen şiirsel özne, aşkla kendini temize çıkarmaya çalışır.

II.Yeni’nin kimi şairlerinde ve özellikle İsmet Özel’le belirginleşen uyumsuzluk, bu dünya imgesiyle hem içinde kalma hem de karşı oluş retoriğiyle daha da giriftleşen bir yol izlerken Turgut Uyar, sıradanlığın nesneleştirdiği insanlardan uzak durmak ister. En çok da sevgiden uzak biri olmaktan korkar.

 

  Sen,

 Bir şehir çocuğuymuşsun,

 Dev makinaların gıdası olmuş kanın.

 Büyüyememişsin

 Sevememişsin .(Şehitler)

 

Bu dizelerdeki umutsuzluk, uyumsuzlukla birleştiğinde Melih Cevdet Anday’daki beklenti, daha da öne çıkar. Onun şiirlerinde her şeye rağmen bir umut vardır. Onun en çok korktuğu hatırasız bir dünyadır. Böyle bir dünya, bir çölden başka bir şey değildir. O halde tek çıkış yolu, özellikle Garip sonrası şiirlerinde bulduğu bir dünyaya doğru yürümektir. Bu dünya, zamansız bir düşün sınırsızlığında tinsel olarak yaşanacak yerdir.

dünyaya çok yakın bir gece gibi,
aldık cenazeyi sarsmadan, iğreti
ve hafif, gözlerimiz yerde
(Gelinlik Kızın Ölümü)

 

Dünya ve ölüm ikilisi, hiç şüphesiz olumsuz bir imge birlikteliğidir. Ancak onun “Düzenli Dünya” adlı kitabında yer alan dizelerinde de görüleceği üzere umudu perçinleyen inanç göze çarpar.

 

Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör
Seyreyle gülü bülbülü
Çifter aylar gökyüzünde
Her gece ayin on dördü
(Olsun da Gör)

 

Melih Cevdet, şiirlerinde tabiatı ve özellikle dünyayı yeniden tanzim eden bir gerçeklik algısıyla yola çıkar. Dünya, ilkin gerçeklik haliyle karşımıza çıkarken birdenbire zaman aracılığıyla değişime uğrar ve başkalaşır. Bir başka deyişle verili bir dünya algısı, şairin öznel kurgularıyla yeniden oluşturulmaktadır onun şiirlerinde. Ancak dönemin diğer şairlerine göre Melih Cevdet‟te yine de olumsuz bir dünya algısından söz edemeyiz. Zaman, her ne kadar buna engelse de duvarlar her zaman ortadan kaldırılabilir.

 

Bir diriliş gibi ölü dünyaya

Ölüler gölgenden ateş ala ala

Ekilip biçilip yankı yapa yapa

Yaz sıcaklığından arta arta

Birer birer çıktılar gönlümüzün aynasına tarlasına

Ki bir bahar günü doğdun sen (Doğum)

 

Şiirin adı “Doğum” olmasına rağmen dünyanın ölümlülüğünü yani sonluluğunu öne süren Sezai Karakoç, bireyi bu doğumun öznesine dönüştürür. Bir başka deyişle özne, ölümlü olmasına rağmen öznenin temsil ettiği insanlığın ebedi kalacağı ve iyiliğin, doğruluğun, güzelliğin sonsuzluğa ulaşacağı vurgulanır. Beklentilerin tümü insanlıkta toplanmıştır. Çünkü bizzat dünya, bu açıdan insanı boğan yetersiz, anlamsız bir mekândır. Bu açıdan bu bölümdeki ilk yargımız şairin dış dünyaya ve eşyaya karşı derin bir umut beslemesidir. Ancak dünya, nesnelliğiyle sevgili‟yle seven arasındaki sınırdır. Bu yüzden Karakoç, “Alınyazısı Saati” adlı şiirinde diğer şiirlerinde olduğu gibi hayatla dünya imgesini eşitleyerek dünyayı olumsuzlama yoluna gider. Asıl hayatın dışında bir başka dünyaya ait izlenimlerin ağırlıkta olduğu bu şiirde daima bir karşılaştırma eğilimi göze çarpar. Dünya, insanın varlık problemi ve onun somut bir yaşayış bütünü karşısındaki duruşunu temsil eder.

Baudelaire, tabiattan kaçıp şehre sığınmak ve yalnızca şehrin yaşayışını, dramını konu etmekle birlikte modern şairlerin önünü açmamıştır. Aksine modernliğin sıkışmışlığını öne çıkardığı için önemsenmiştir.

Öteki tarafla yaralı dünya

Şüphe ve gam tüten kül yığını

Derin işaretler gizleyen örtü (Öteki Tarafla Yaralı)

 

DEVAM EDECEK…


Yazı Görseli Neil Burnell

Şiirde İmgenin Çocuk Hali- 2

Hayrettin Orhanoğlu’nun psikanaliz bağlamında kaleme aldığı “Şiiirde İmgenin Çocuk Hali” 2. yazısıyla devam ediyor.

Çocuk imgesi şiirimizde en naif, kimi zaman en trajik görünümüyle karşımıza çıkar. Genellikle anne ve baba ile iktidar; annesizlik ile korku ve endişe ve nihayet derin bir yalnızlık imgesi çocuk ve çocukluk etrafında sıralanır.

Turgut Uyar, sonlu şeylere sonsuzluk atfeden Melih Cevdet gibi bir çocuğun gözünde annenin elbiselerini giyerken telaşlanmasını konu edinir aşağıdaki dizelerde. Oysa telaş bir yandan da asabiyeti akla getirir. Elbiselerle gelen telaş karşısında masum bir çocukluk, Uyar’ın kendine bıraktığı bir yalnızlık uzamıdır.

annemin sonsuz giysileri bir telâşı bileyen tramvay
ben ne güzel çocuktum yalnızlıkların ardından (salihat-ı nisvandan saffet hanımefendi’ye)

Aynı çocukluk imgesi, Uyar’ın bir başka şiirinde yine yalnızlık imgesiyle birlikte karşımıza çıkar. Kısır ve barut kelimeleri, anneyle yan yana gelirken aslında dile gelen düşünce, şiirsel öznenin annesiyle olan uzaklığıdır. Çocukluk ve uzaklık ise bu şiirin temel eyleyenidir.

herkes annesi sanır bir kısır yalnızlığı
oysa herkesin annesi aslında bir baruttur (Anneler Kaçar Gibidir)

Turgut Uyar, bir başka şiirinde bu kez çocuğun evdeki kavgalarla olan yıkımını gündeme getirir. Önceki dizelerde annenin kısır yalnızlığına karşı bu dizelerde şiddet araya girer. Kırmızı, renk olarak tehlikeyi, acıyı imlemesine karşın, birkaç kez tekrarlanan tarafıyla bizzat kan olarak da çocuğun duygu durumunu bir sayıklama halinde verir. Genellikle şok durumlarındaki sayıklamalar, istenç dışı söz ya da söz gruplarını ifadeye sevk eder. Korku, çaresizlik, kendini içe kapatmanın da başlangıcıdır. Ebeveynlerinin her ikisinin de şiddete yöneliyor oluşu, annenin “barut”, babanınsa “bıçak”la hatırlanışı, şiddetin boyutunu göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Babamla annemin kavgalarından ufak bir kırmızı,
Ufak bir kırmızı, duvarda, ufak bir kırmızı
Ufak bir kırmızı…

Cemal Süreya’nın anne ve çocuk ilişkisinin babayla kesiştiği şiiri “Yüreğin Yaban Argosu” şairin iç dünyasına giriş için bir anahtar niteliğindedir.

Bir çocuktun sen, bir bardak duruyordu eşikte;
Dolu bir bardak su duruyordu eşikte.
O zaman sen daha neydin ki, annen Alucra’nın gizli su kürelerinden geçirdi seni;
at arabalarıyla ve büyük bir kalabalıkla gidilen baş döndürürcü mavi su kürelerinden.
Neden sonra aldın o bardağı; O yüzyıl beklemiş sütü; çırpınarak bir tülbentten süzülmeye
uğraşan, o koyu, o beyaz, o rahatsız sübyeyi içtin elinden;
onun süreğen elinden. Anne miydi? Kesik saçı ve açık ensesi miydi teyzenin?
İçtin elinden kar mı yağacaktı artık?”
(Yüreğin Yaban Argosu)

“Yüreğin Yaban Argosu” Cemal Süreya’nın kitabında çocukluğa en çok gönderme yaptığı şiirlerdendir. Çocukluk ve yetişkinlik anılarının iç içe geçtiği şiirde “birdenbire doruklarda dev bir atın nal izleri” dizesiyle ölüm imgesinin gerçeküstü bir yorumunu görürüz. Ölüm, “birdenbire” gelmiş ve anneye dokunmuştur. “Birdenbire” kelimesinin çokça tekrarlandığı şiirde bu kelimeyle çocuksu bir şaşkınlığın izlenimleri aktarılmaya çalışılır. “Kar”, “süt”, “mavi su” kelimelerinin su unsuruyla ilişkisinden hareketle suyun ölümle olan bağıntısı kurulmuş; çocuğun gözünden bir ölüm tablosu resmedilmiştir. Yüzyıl bekletilen bir sütün varlığı imkânsızken, bekletilen sütün hem hayata hem de ölüme yapılmış bir vurgu olduğu inancındayız. Süt, maddi unsurlardan suyun bir daha çok doğurganlığa ait bir görünümüdür. Anne sütünün yanında diğer sütlerin de insanoğlu için yararı düşünüldüğünde yüzyıl bekletilmesi doğurganlığın sürekliliğiyle ilişkilendirilebilir. Öte yandan yine yüzyıl bekletilmesi, ölümsüzlüğü de hep çocuk kalmayı da akla getirmektedir. Annenin buradaki önemi, bu sürekliliği sağlayan etkin bir özne olmasından kaynaklanır.
Aynı eğilim “Afyon Garındaki” şiirinde de karşımıza çıkar. Anadolu’yu ve Anadolu insanının ezikliğini ironik bir dille gerçeküstü bir yorumla veren Süreya, süt tozu ve sütyenin birlikteliğinden hareketle yapılan yardımların ihtiyaçları tam anlamıyla karşılamadığını vurgular.

Afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani,
Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı;
Varto depremini düşün, yardım olarak Batı’dan
Gönderilmiş bir kutu süt tozunu ve sütyeni. (Afyon Garındaki)

Cemal Süreya, “Göçebe” şiirinde de Anadolu ve Anadolu insanını, çocukları ve daha özelde anı-imgelerle kendi çocukluğunu merkeze alarak şiirine taşır. Hem seçtiği coğrafya hem de şahsiyetlere bakıldığında şairin “Afyon Garındaki” adlı şiiriyle aynı tema ve imgelere yöneldiği görülür.
“Öğleüstü”, “İp” gibi şiirlerin yanında “Fotoğraf” şiirinde de genel olarak bakıldığında şairin çocukluk izlenimleri ve dolayısıyla imgeleri, olumsuzluklar, kırılganlıklar ve hüzünlerle birlikte okura sunulur:

Çocuk
Güzel anılar gibi hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi güzel (Fotoğraf)

Genel olarak bakıldığında hemen hemen tüm şiirlerine damgasını vuran imgelerin başında gelen çocuk ya da çocukluk, Cemal Süreya’nın olaylar aracılığıyla dile getirildiği bir sürece işaret eder. Çocukluk, hep asık yüzlü üvey annenin uzaklaştırdığı bir mutluluk özlemini dile getirir. Şairin kendi hayatından öğrenebildiğimiz bilgilerden de bu mutluluk hiçbir zaman yakalanamadığı anlaşılır. Şiirlerinde kadın ve ölüm imgeleriyle varlığını sürdüren çocuk, gerçek anne sevgisini yetişkin olarak yaşadığı kadınlarda aramak ister. Bu yüzden kadınlarla birlikte anılan çocuklar ya da çocukluk izlenimlerini kederle birlikte algılarız.
Şiirlerin çoğunda aynı şiirde hatta kimi zaman aynı dizelerde karşılaştığımız çocuk ve ölüm de bağıntısını üvey anne baskısında aramamız gerekmektedir. Trajik şekilde bir araya gelen bu imgelerin ana eksenini her ne kadar masumiyet oluşturmaktaysa da bu duygunun Cemal Süreya’nın okumak için evden kaçtığı dönemlerde kardeşlerinin evde kötü muamele görmesinden kaynaklanan bir acımaya, pişmanlığa dönük bir içeriğe sahip olduğunu düşünebiliriz.

uzunlamasına yaşayıp yatay bir çocukla kalkan
bir sürü alışkanlıklar taşıyan
insanlığımızın gülüşü yalnızlar çarşısında (Sevmek de Yorulur)

Cahit Zarifoğlu’nda da çocuk ve anne imgesini birlikte buluruz. Bu birliktelik, “düğme” kelimesiyle daha da sıkılaştırılır:

Toplanan şimdilik sürgüne eklenen
değerli çocuklar
arkalarında büyük rüzgârlı anne etekleri
ucuca takılan yaşmak çeşitleri
mavi çok renkli tülbentler
iri gözyaşı boncukları
içine kainatlar sıkışan (Hesaplanmadan Ölü)

Şüphesiz, bir çocukta anne iktidarının varlığı, onu şekillendiren en önemli imgedir. Çocukların yetişkin olmaya sürüklenirken anne eteklerinin rüzgârında kalması, şiirsel özneleri geri dönülmez bir yolculuğa çıkarır. Artık içinde kâinatı biriktiren gözlerde iri gözyaşı boncukları olacak “mavi çok renkli tülbentler” olsa da içinde bu kâinat, hayal dünyasında kalan hoş bir anı olacaktır. Hayallerin bu denli ötelenmesi çocuğu çocuk yapan niteliklerden soyutlamak demektir.

ve kalbinde allah yazan çocuk
kızlar hızlanan gelinler
erkeklerde insan uğultuları
çocuklar ki mutlaka kutupta bırakılan
ve dönülen bayrak (Hesaplanmadan Ölü)

Bir kız çocuğunun, henüz çocukluğunu tadamadan birdenbire bir gelin olmaya sürüklenmesi ve bu süreçte erkeklerinse uğultularla resmedilmesi derin bir çelişkiyi barındırır. Bu denli hızlı bir büyümeye, yetişkin olmaya zorlanan bu çocukların kalbinde yazan Allah lafzı da tıpkı çocukların duyguları gibi uçlara, kutuplara çekilmektedir.

Çarşılar ellerinde ekmek iğneleri
Cami avlularına açılan
Havuz sularına kapılan çocuklar (İşaret Çocukları)

Çocuk, bu şiirlerde daima ölümle ilişkilendirilir. Anne iktidarının gölgesine sığınırken bile hayalleri olan bu çocuklar, kendilerine verilen hayal kudretiyle bu iktidara direnseler de ölümle yüzleşirler. Ve çocuklar, yüzleşmeden hep yenik ayrılırlar. Zarifoğlu’nda temel imge ise bu yenilgiler üzerine yoğunlaşır. Onun imgelerindeki bu güçsüzlük, bu yenilgi, bir zaaf gibi görünse de vicdanla eşdeğer bir duyguyu da beraberinde getirir. Çünkü çocuklar geleceğin vaadidirler. Bu şiirde durgun bir suya sahip havuzla birlikte düşünülen ölüm imgesi, çocuklara ister istemez yakıştırılırken şiirsel öznenin iç dünyası darmadağın olur.

Gidiyorsunuz ya gülüşüyor çocuklar
Her biri o kadar güzel ki artık
Salıncak çelik çomak ve rüyalar yok artık
Harp oyunları bile unutuldu dönemeçlerde (Kartal Ölüsü)

Çocuklar, Zarifoğlu’nun şiirlerinde katı, soğuk, kenarları keskin nesnelerle çoğu zaman soğuk koridorlarda, mermerlerle birlikte anılır.
Zarifoğlu, şiirlerinde kendi çocukluğuna ait izlenimlerini en aza indirgeyerek –belki de saklayarak- dışa, dış dünyadaki çocukluğa yönelir. Bu yönelişte merhamet duygusu ön plana çıkar.

Hilmi Yavuz, eğer imge-kitaplara yönelmemiş olsa ve bütün şiirlerini bir araya getirse şüphesiz anne, bu kitapların biricik şiirsel öznesi olurdu.
Gaston Bachelard’a göre “çocukluk, mutsuzluğu insanlardan öğrenir. Yalnızlıkta, acılarını gevşetebilir. İnsanların dünyası onu rahat bıraktığında, çocuk da kendini kozmosun oğlu oğlu sayar.” Aynı şiiri bu kez kozmogonik olarak okuduğumuzda anne arketipini evren olarak telakki eder ve evren=anne; lamba (yıldız)=çocuk eşitliklerini bulabiliriz. Evrensiz bir yıldızın varlığı nasıl mümkün değilse annesiz bir çocuğunda varlığı eksiktir.
Öyle ki yine Bachelard’tan yola çıkarak ifade edersek düş-kuran bir çocuk, aynı zamanda kozmik bir varlıktır.

Sen bir çocuksun annesi ezik beyaz
sen bir çocuğu anlamak için birebir
annelerin annelerin en güzeli
aşktır (Kanto)

Anneye aşkla bağlı şair, kendini oluşturan şartların başında gelen anneye hemen her imgede yer verir. Ayna, ölüm, yalnızlık imgeleri bunların başında gelir.

sen neysen o kadarsın, ey akşam!
annem içini çekiyor kimi ansa;
ürkü!.. biri ansızın bir gül koparsa;
şimdi uzak olandır neye ulaşsam… (annem ve akşam)

Anne, İsa figüründe haç, Hz. Musa’da sepettir. Bu koruyucu tavırda annenin güçlülüğü, baskınlığı ya da anne arketipinin etkinliğini akla getirse de telmihlerle hemen her şiirde karşımıza çıkması daha önce belirttiğimiz gibi Yavuz’da anneyi önemli bir konuma getirir. Çünkü karşımızda düş-kuran bir çocuk vardır. Ve dahası bu kozmik bilinç, kendi dünyasında çoğu zaman yapayalnız hissetmektedir. Bu yüzden anneye duyduğu ihtiyaç, her şiirinde mütemadiyen karşımıza çıkar.

Kemal Özer, bu çok bilinen ve Berna Moran’ın şiirsel özne üzerinden tartıştığı şiirinde bu kez annenin “fedakârlık” niteliğini öne çıkarır. Ancak öte yandan “anne” ve “kadın” kelimeleri aslında bir çocuğun dilinde iki ayrı uçta yer alır. Biri yakın diğeri ise oldukça uzak bir mesafeyi içerir. Çocuğa ait bu gözlem, onun içindeki çatışmayı da ortaya çıkarır. İster çalışmak için isterse kocasının mezarını ziyaret için gitmiş olsun anne, yabancılaşmayı beraberinde getirir. Dolayısıyla çocuğun gözünde bu bir kopuş, bir parçalanmadır.

annem mi bir kadın
geciken bir kadın geceyatısına
ölüm kendini göstereli babamın saçlarından
günübirlik bir kadın
Üsküdar’ la İstanbul arasında (Ağıt)