Yaşam

Tevekkül

 Kulağa hoş gelen ve içinde yaşadığı dünyanın önemsizliğini özetleyen tevekkül kavramı, insana zorluklara karşı sabırla sükût etmeği de öğretir. Ancak, tevekkül gösterenin sorunlarının çözümü bilinmez başka zamanlara ertelendiği için büyümeğe devam eder.

 

Hayat; uzun bir yürüyüştür. Bu yürüyüşte, gücünüz ve aynı zamanda yükünüz, binbir emek ve fedakârlıkla edindiğiniz müktesebatı-birikimi- muhafaza eden başınızdır. Niyetiniz, menzile yani son durağa bu müktesebatla salimen varmaktır. Bu süreçte, yol güzergâhında karşılaştığınız her kişi ve yaşadığınız her olay ben olmanıza katkı sağlamak içindir. Ben olmak, yeryüzünde süregiden hayatın merkezi olduğunuzu, vazgeçilmez olduğunuzu ve siz olmazsanız dünyanın eksik ve renksiz olacağını, dolayısıyla bu durumun size büyük sorumluluklar yüklediğinin farkına ve bilincine varmak demektir.  Tahammülünüz, sabrınız ve fedakârlığınız, uğruna mücadele ettiğinizi ifade eden kavramları kendinizce anlamlandırmak içindir. Bir inanç düzleminde yürüyorsanız kaygınız ve endişeniz, iradenizle gerçekleştirdiğiniz eylemlerin sonucu edindiğiniz bu müktesebatın, dünyayı terk ettikten sonra sorulacağı bildirilen sorulara verebileceğiniz doğru cevapları ne kadar içerdiğinden emin olamamanızdır. Bu ikircikli ruh hâli, varlıkla ilgili soruların tatmin etmeyen cevapları yerine yeni ve sizi ikna edecek, iç sesinizi dış seslerden koruyacak ve gürleştirecek zihinsel keşifler aramaya yönlendirir. Ancak sorularınızı ve merakınızı giderecek bir mercii bulamamanın eksikliğini ömür boyu hissedersiniz. Hayatın dilemması böyle bir şey olsa gerek der geçersiniz.

Unutulduğunu unutan adam, “İç sesinin kurduğu, hayata dair, ucu açık ve net, cevabı hiçbir kitapta bir paragrafla açıklanmayan soruların cevaplarını neden okullarda öğretmezler?” diye söylendi. Okullar, merakın giderildikçe umudun yeşerdiği kurumlar değil miydi?

Okullarda, insanın ve dünyanın güzelliğini ancak güzellikle öğrenilebileceğini, insanı, dünyayı doğru ve güzel gözlemlemekle mümkün olacağını neden güzellikle öğretmezlerdi? Bu dünya ile ilgili merakın bilgiye ulaşım adresi eğitim kurumları olarak kabul edilirken, öte dünyanın bilinmezlerini anlatan ve kişinin hissiyatını her gün tahkim etmesi gereken ibadethanelerde ne yapılıyordu? Aklına haftada bir gün gittiği camii de hocaların anlattığı ve insanın acizliğini pekiştiren ve çoğu kez karamsarlığa düşüren vaazlar geldi. Adımınızı içeri atıp, kul olduğunuzun bilinci ile diz kırdığınız bu mekânlar, vaaz söyleminin, tarif edilen dini anlayışa göre dinleyenlerin eksikliklerini hatırlattıkları ve hayatını kendi halinde sürdüren biri olsan dahi sürekli pişmanlık duyman gerekir duygusunu yaşatan yeri çağrıştırıyordu.

Çünkü camiler çoğunlukla, müdavimlerine, işledikleri amellerden dolayı, bilinmeyen, ama kişinin sorguya çekileceği bildirilen öte dünyanın korkulması gereken yanlarının dillendirildiği mekânlar olarak belleğinde yer etmişti. Orada, ağırlıklı olarak öte dünyada ödenecek bedellerin örnekleri ağdalı ve korkutucu bir üslupla ve büyük harfle anlatılırdı. Oysa korkunun dillendirilerek sürekli telkin edildiği mekânlarda insan aklı, kendisini itham edecek soruları çoğaltır. Kişi, acizliğini kabullenmesinin devamında, zihin acaba ile başlayan cümle kurmaya başlamışsa vehim ve vesvese bütün benliğini kuşatır. Bu ruh haline kapılan kişi bir zaman sonra günahkârlık ve suçluluk duygusu sarmalında edilgenleşir. Hayata tutunmaya çalışmak için gösterilen gayret, verilen emek ve çekilen çilelere rağmen sorunlara sağduyu ile yaklaşmak ötelenir ve dünyada akıl yürüterek çözümleyemediği için eksik bırakıldığı duygusunu besleyen ne kadar çeldirici varsa beynini işgal eder. Arkasından acizliğini kabullenme, pişmanlık ve hayıflanma duygusu galip gelir. Akıl devre dışı kaldığı için tepkiler duygusaldır. Duygu dünyası enkaza dönen kişi ibadethanede ancak dua ile geçici de olsa hissiyatını güçlü kılmaya çalışır.  Bu yüzden tevekkül denilen ve insanın sabır eşiğini tahkim eden kavram bütün inançların yaşatıldığı mabetlerde en çok telkin edilendir.

Kulağa hoş gelen ve içinde yaşadığı dünyanın önemsizliğini özetleyen tevekkül kavramı, insana zorluklara karşı sabırla sükût etmeği de öğretir. Ancak, tevekkül gösterenin sorunlarının çözümü bilinmez başka zamanlara ertelendiği için büyümeğe devam eder. Bu hâl, bir toplumda kamulaştırılmışsa insan, içine kıvrılma sürecine girer, kulağına; adına kader denilen ve iradesinin hiç olduğunu, o ne yaparsa yapsın kaderinde yazılanın dışında bir sonuç olamayacağını fısıldayan iç sesi girer.

Bu yüzden olanları kabullenmeyi,  içinde bulunduğu şartlarla yalınkılıç mücadeleyi değil kendisiyle mücadele etmeği önceler. Bu mücadelenin yol göstericileri; somut destek vermek ve insanı diğer canlılardan farklı ve üstün kılan aklı rasyonel kullanarak sorunlarının üstesinden gelmesini sağlamak yerine, tevekkülü telkin ederek, genellikle çözümü bilinmez zamanlara ertelemenin kişinin umutsuzluğunu da ertelemiş olurlar. En basitinden en karmaşığına kadar karşılaşılacak sorunlarda akıl yürüterek çözüm üretmenin yetersiz kaldığı ya da tercih edilmediği durumlarda, insanımıza en çok telkin edilen çözüm tevekküldür.

Unutulduğunu unutan adam yürüyerek bir göl kenarına gelmişti. Adeta gökyüzüne nispet yaparcasına maviliğin tonlarını fısıldayan durgun ve berrak su, yürürken zihninden geçen onca cümlenin toplamını özetledi  ” Tevekkül, insanımızın tefekkür ederek geldiği son noktadır.” Adeta çözüm üretemediği her olaya, acıya, çileye rağmen hayata küstüğünü göstermeden varlığını sürdürmenin özeti bir kavramın adıdır.

 

İnsan korkar

Çağımızda, öte dünya kaygısı olan veya olmayanlar için korku, bu dünyada elde edilen, elde edilmesi mümkün olan ve hissiyatını güçlü kılan nimetlerinden olağan veya olağandışı nedenlerle mahrum kalmaktır. Bu mahrumiyet birbiriyle benzeşen, çeşitli nedenlerden olabilir. Çünkü toplumda yaşayanların büyük çoğunluğu benzer koşullara tabidir ve korkmak da aynı zamanda insani bir duygudur.  Bu duygunun baskısından kurtulmak için birçok yola başvuran insanoğlu ya tevekkül eder ya da unutmayı seçer. Bu yüzden olsa gerek, hayatı, korkularla sürdürenler için unutmak beynin en önemli özelliklerinden ve bir anlamda insana bahşedilen lütuftur. Bellek, kişiye acı veren olayları en arka odalara taşıyarak o konudaki hissiyatını zayıflatır, sık sık hatırlanmasını engeller. Çünkü kimse, acılarını unutmayarak, mezara kadar taşımak istemez.

İnsan unutur. Pişmanlığını, üzüntüsünü, öfkesini, hayıflandığı ve hissiyatını olumsuzlaştıran ne varsa bir anlamda unutarak tahammülünü artırır ve hayatı sürdürülebilir hale getirir. Unutmak; doğumdan ölüme kadar artarak taşınamaz hale gelen yüklerimizi bir kısmını atarak azaltmak ve daha hafif yeni yükler alarak yola devam etmemizi sağlar. Bazılarına göre unutmak kaçış gibi görülse de tedirginlik hâlinin sürekliliğinden, ruhunu taciz eden şeylerden uzaklaşmak ve korunaklı sığınaklara ulaşmak için belleğimizin merhametine iltica etmektir bir anlamda.

Unutulduğunu unutan adam, yürüme eylemini sürdürürken, ileride çevresiyle paylaştığında dikkate alınacağını umarak pervasız cümleler kuruyordu.  Kendince, hayatın temel sorularına, deneyimlenmiş ve imbikten süzülmüşçesine, kısa ve öz cümlelerle cevaplar veriyordu. Bu cümleleri dinleyen sevdikleri çıkarsamada bulunsunlar ve sırtlarına vurulan yükün ağırlığı altında iğdiş edilmiş zihinlerinin üretemediği çözümler için belleklerini yeniden başa sarıp ömür tüketmesinler diye umutlanıyordu. Çünkü insan; miras bıraktığı tek ve en değerli şey olan hikâyesini iradesini kullanarak, nasıl ördüğü kararıyla diğer canlılardan ayrılır. Her şeyin sonunda ölünüyor. Hiçbir şey sürgit devam etmiyor, geriye bir süreliğine de olsa hikâyen kalıyor. İşte, insan için gerçek acizliğin başladığı yer burası. Bu acizliği aşmanın tek yolu deneyimlerinden elde ettiği birikimini sevdikleri ve değer verdikleri olmak üzere çevresine anlatarak, yazarak aktarmak. G. Gabriel Marquez’in bir cümlesi geldi aklına; “Hayat insanın yaşadığı değildir; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.”


Yazı Görseli: https://www.neilburnell.com/galleries#/impressionism/

Bir Hüzün ve Bir Memleket Şairi Olarak İlhami Çiçek

 İlhami Çiçek; büyük ölçüde de bir gereklilik, hâttâ yenilmez yıkılmaz bir hakikat olarak bütün insanlığa gelip uğrayacağı gibi, kendisine gelen ölümü de şiirleştirerek, yaşadığı hayattan gayriihtiyari bir çıkışı resmetmiş gibidir.

 

İlhami Çiçek, 1954 yılında doğmuş, 1983 yılında kimi kayıtlara göre yirmi sekiz ama kuvvetle muhtemel yirmi dokuz yaşında vefat etmiş, yani başı ve sonuyla  en fazla yirmi dokuz yıl yaşamış, lakin bu kısacık hayatında sanki yüzyıl hatta yüzlerce yıl yaşamış bir bilge gibi, erkenden olgunlaşmış, çok kısa ama içi dopdolu bir hayat biriktirmiş bir şairdir. Hem de bunu bir biçimde tek bir şiirle Satranç Dersleri ile yapmıştır.

Şiirlerindeki didaktizmden uzak, nice derinliklerden devşirilmiş ve yine bu derinliklerde bulduğu renk ve seslerle süslenmiş –ki, onun şiirindeki ancak derinden hissedilebilecek bu süslenmişlikte hiçbir şekilde yapıntı biçiminde bir süsleme olmamıştır- yüksekçe bir yerden gelen dizelerle konuşmuştur İlhami Çiçek.

Eklemek gerekiyor, İlhami Çiçek şiirinde dehşetengiz bir derinlik içerisinde gözlenen bir yükseklik hep var olmuştur.

Onun yöneldiği bu dehşetengiz derinlik ve yükseklikteki dikkatten olacak, bu dikkatin odağında durmayan pek çok şeye karşı yoğun bir dalgınlıkla cevap vermiş, bütünüyle içinde olduğu gündelik hayat içerisinde ise kendisini birebir vazifeli hissettiği iş ve eylemlerin dışında hemen her şeyden uzak durmuş ama hiçbir biçimde gündelik hayattan kaçmamış, sadece onun nazarında bir imgeye değmeyecek her şeye karşı dalgınca davranmış  bir şairin şiiri olarak her daim bir mübarek dalgınlık anında yazılmış bir şiir olarak şekillenmiştir.

Zira İlhami Çiçek şiiri aynı zamanda âdeta kendini tarif edercesine;  ‘müşa’şa’ bir sonbahar figüranıymışçasına topu topu bir mevsim …’ gibi yaşanan insan hayatını, en nihayetinde insanın  kendi ‘iyi oyunundan’ sorulacak büyük bir oyunun en halisane süreği gibi yazılmıştır.

Bu bakımdan onun dikkatimizi çektiği bu ‘iyi oyundan sorulmak…’ sorgulanmak bağlamını önce Anadolu’nun sonra memleketin, ümmetin ve giderek cümle insanlığın mecburiyeti olarak görmek ve öylece okumak gerekecektir ki, son tahlilde evet cümle insanlıkta hem  fert fert ve hem de toplu olarak bu ‘iyi oyun’… dan sorguya çekilecektir.

Yine bu bakımdan İlhami Çiçek şiirini zaferle yükümlü olmakla berelenmiş dünyalık insan algısından çok, seferle yükümlü olduğunu bilen büyük vazifenin farkına varmış bir şairin şiiri olarak değerlendirmek lazımdır.

Ve sözgelimi; çoğu okuru sade ve yoğun bir santimantaliteye yaslanarak alıntılamış olduğu;

‘…

Sen ey atını kaybeden oyuncu

Bir ilkbahardan koca bir güz yontan adam

Bırak oyunu

Artık

Öyle bir ıssızlık düşle ki, içinde

Yeryüzünü kişnesin

Bizim atlar…’

Şeklindeki dizeleri de yine bu seferle yükümlü oluş bilinciyle oynayan, yaşayan insanın fiilleriyle ve tüm sonuçlarıyla şekillenmiş bir şiir olarak okumak gerekecektir.

Bu da daha en başından İlhami Çiçek şiirini ve bu şiirde hep huzursuz, hep hüzünlü ve her zaman sıkıntılarla yüklü bir damar gibi atıp duran bir başka hâlin; sanki de bir büyük buyrukla mühürlü olduğunu her daim bilen, hâttâ bu bilgiyle hiçbir zaman rahat duramayışı şiir hâline getirecektir.

O kadar ki, bu şiir yine sözgelimi;

‘’…Taşlar sürüldüğünde

Kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi,

Demek ki, bütündür sallantıda

Demek ki gökte anlaşılmaz biçimde ölü

Cinayetlerle yeryüzüne parça parça dağıtılmıştır

Aşk ve umut dağıtılmıştır

Taşlar sürüldüğünde

Alıp kişiyi kayalara çarpar buyruksuzluk…’’

dizelerinde de görüleceği üzere bu buyrukla yükümlenmiş hâlin derin bir biçimde işlendiği görülecektir İlhami Çiçek şiirinde.

Dahası, tarihin, zamanın, memleketin ve insanın bütünüyle bir varoluşun ve bu varoluş bağlamında  cümle kayıp kazançlarıyla bir hayatın hem fert hem de toplum planında belirginleşerek işlendiğini gördüğümüz bir şiirdir İlhami Çiçek şiiri.

Bu haliyle de denilebilir ki,  bu şiir daha üst bir bağlamda, bütün bu buyruklanmış içeriğiyle; sanki de en koyusundan bir yalnızlık ve hüzünle süslenerek seslenen bir şairin bizim adımıza da adamış olduğu en güzel adak olarak yazılmıştır.

Tam da bu noktada durup okunduğunda ise insanın aklına Cemil Meriç için söylenegelen ‘Lüzumundan fazla tecessüs…’ yorumunu getirecek biçimde yazıldığını gözlediğimiz bu şiirin; yaşanan zamana bakıldığında, hem de İlhami Çiçek zaviyesinden bakıldığında hiçte lüzumundan fazla denilemeyecek bir geometrinin hatta bu geometriden hareketle bir kadim aritmetiğin seslendiği bir şiir olarak şekillendiği görülecektir.

İşte bu geometri ve bu aritmetikle seslenen şiire layıkı veçhile yöneldiğimiz her seferinde, İlhami Çiçek’in âdete yüzeyi çizik çizik olmuş bir çağın, onun deyimiyle ‘oyuncu bir çağın…’ neliğine dair bir soru sorduğu…’  ve vakti geldiğinde herkesin kendi cevabını vereceği biçimdeki dizelerle örülmüş; bir büyük sorunun başında durup beklediği görülecektir.

Nihayetinde ve eninde sonunda salt bir ‘iyi oyundan…’ sorgulanacak olmanın bilinciyle yazıldığını gözlediğimiz İlhami Çiçek şiirinin, giderek bir oyuna ve mimetik köken olarak santranca benzeyişini de yine bu aritmetik ve geometriye gömülü hâldeki büyük sorunun kaçınılmaz sonucu olarak değerlendirmek gerekecektir.

Belki de bu yüzden İlhami Çiçek şiiri bölüm bölüm yazılmaktan çok çizik çizik yazılmış bir şiir olarak; tam da oyuncu bir çağda oynanmış bir oyun gibi – ama kesinlikle iyi oynanması gereken bir oyun gibi- nal seslerinin inleyişlere ve at seslerine karıştığı aceleyle katedilen uzun bir yolda, çizik çizik, çentik çentik yazılmış bir şiir olarak kalacaktır hafızamızda.

İşte bu şiirledir ki, rahmetli İlhami Çiçek; büyük ölçüde de bir gereklilik, hâttâ yenilmez yıkılmaz bir hakikat olarak bütün insanlığa gelip uğrayacağı gibi, kendisine gelen ölümü de şiirleştirerek, yaşadığı hayattan gayriihtiyari bir çıkışı resmetmiş gibidir.

Albert Camus: Varoluşçuluğun Ötesinde Bir Yolcu

 “Bilmek Vaktidir” Yazıları: 3

 Yazılan Yabancı ve Sisifos Söyleni ‘nin o günden beri her zamanın, her katmandaki okurun “başyapıt”/ başucu yapıtı olması da bundandır sanırım.

Belki de Camus “kozmopolit kimlik”e sahip olmasaydı, düşün sesini Akdeniz’den ve buradan almasaydı bu söylemi kuramaz; görüp yaşadıkları/tanıklıklarının oluşturduğu bakışla edebî varlığına eleştirel boyut katamazdı.

“Hayatı Anlama Yolculuğu” deneme kitabım üzerinde çalışırken sık sık Camus’ye döndüğüm oldu.

İlkgençliğimden beri ilgi/okuma odağımda olan bir yazar Camus. Benim gözümde iyi bir denemeci, anlatıcı. Onu bir “düşünür”/”felsefeci” olarak nitelendirmek pek doğru değil.

Bağlandığı pek çok düşüncesi vardı Camus’nün.

“İsveç Söylevi”ni okuyordum 16 yaşımda, Sarıkamış Su İşleri Şantiyesi’nde yaz sıcağında çalışırken. Gündüzüm gecem edebiyattı, bir de “umutsuz bir aşk”ın ardına takılmış gidiyordum.

Okuduğum derleme kitapta (*) yer alan “Bilmece” adlı denemesi o günüme ışık düşüren bir bakışla kuşatmış olmalı ki beni, neredeyse her satırını çizip notlar almışım.

“…sessizce sevmek ve yaratmak…”

Sanki bana yaşama kılavuzu olmuştu Camus’den geçen…

Van Gogh’un Theo’ya Mektuplar’ıyla (**) eşzamanlı okuyordum Camus’yü. Her ikisi de “yaşama kitabı” oluyorlardı bana.

Gerçeğe varmak, gerçeği arayış/sorgulayış düşüncesinin baskın olduğu çağlardı o çağlar.

Camus, varoluşu; Van Gogh ise acıyı ve yaratıcılığı sorguluyordu. Yaşam gerçekliğinin onlar için asıl sırlı yolculukları oradan başlıyordu.

Van Gogh’un gözünde “acı, yaratıcıdır.” Millet’nin şu sözlerine bağlanır adeta:

“Acıyı ortadan kaldırmak istemem, çünkü çok kez sanatçıları kuvvetle dile getiren odur.”

Camus’nün varoluş sorgusu ise insanın ne olduğu, nasıl bir sanat/edebiyat düşüncesi ile başlar: “…ben doğuştan içimde taşıdığım bir sezgi ışığına bağlıyım,” derken de o varoluşun ilk işaretlerini verir.

İşte o bağ/bağlılıktır “saçma” sorgusunu da ardından getirir: “yaşantı içinde saçma, sadece bir çıkış noktası sayılabilir.”

Sonuçta Camus’nün geldiği nokta, kurduğu edebiyatın ne olduğu, bunlarla taşıdığı düşüncelerin anlamıdır.

Der ki; “Umutsuz edebiyat sözü birbirini tutmayan iki sözdür. Çünkü edebiyat olan her yerde umut vardır.”

Öyleyse; “sessizce sevmek ve yaratmak varken” bu bungunluk, bu kuru gürültü, bunca vasatlık niye?

Sanırım Camus’nün 21. Yüzyıl insanına/yazarına çağrısı da asıl bu noktada başlıyor.

Stephen Eric Bronner, Camus’yü günümüzde “bir ahlakçı” olarak nitelemesi de bundan. (***)

Avrupa’da yaşayan bir Akdenizli olan Camus’nün yapıtlarında “felsefenin kalıcı sorunları”nın gerçekliğini yansıtmasına dikkati çeken Bronner; varoluşçuluğun birçok temel düşüncesinin yaygınlaştırılmasında etkin olduğunu imler.

Camus’nün deneme/öykü ve romanlarına yansıyan edebî söylemi çağının ruhunu kavrayan bir düşünce iklimi sunar bize.

Yaşam, din, politik bağlanış, geleneksel değerler, bir yer/mekân olarak Akdeniz, ideoloji, insandan insana yolculuk, bağlanma düşü/düşüncesi, kimlik, başkaldırı, suç ve ceza, saçma… gibi temel kavramlar onun düşünce iklimine izdüşüren metinler/anlatılar yazmasına yol açmıştır.

Öyle ki; Mayıs 1935’ten Aralık 1959’a uzanan süreçte tuttuğu notlardan oluşan Defterler ‘ine yansıyan düşüncelerinde de bu düşün yolculuğunun izleri, etkilerini gözlemleriz.

Çıkış noktası yaşamın özü, insan gerçekliğinin tözüdür. Kendi düşün adasını kurarken, beslendiği kaynakların ve dünyanın ne’liğine/ne durumda olduğuna da bakar sürekli.

“Yaşaması zor bir yaşamı sürdürüyoruz. Eylemlerimizi her zaman olayların seyrine göre düzenlememiz olanaksız. (Ve hayal meyal gördüğüme inandığım yazgımın rengi, denetimimden çıkıyor). Yalnızlığımıza yeniden kavuşmak için, acı çekiyor ve savaşıyoruz. Ama bir gün dünya ilkel ve saf gülümsemesine kavuşacak. O zaman, içimizdeki savaşlar ve yaşam bir anda silinecek sanki.” (****)

Gün geçtikçe bunun hiçbir zaman böyle olamayacağını görecektir, Camus.

“Saçma” ve “umutsuzluk” üzerine düşünürken de, hayatın anlamını sorgulayan metinleri ortaya çıkarır.

Yazılan Yabancı ve Sisifos Söyleni ‘nin o günden beri her zamanın, her katmandaki okurun “başyapıt”/ başucu yapıtı olması da bundandır sanırım.

Belki de Camus “kozmopolit kimlik”e sahip olmasaydı, düşün sesini Akdeniz’den ve buradan almasaydı bu söylemi kuramaz; görüp yaşadıkları/tanıklıklarının oluşturduğu bakışla edebî varlığına eleştirel boyut katamazdı.

Camus bu bağlamda hep etkileyen olmuştur. Çünkü bizlere, etkilenenlere sürekli duygu ve düşüncelerimizi karşılayan bir bakış sunmuştur.

Bronner’ın altını çizdiği de ilkin budur:

  • Totaliterliğe olan karşıtlığı,
  • Hümanizme bağlanması,
  • Karamsarlık ve iyimserlik bileşimi,
  • Bireysel mutluluk ve duygusal deneyimlere olan arzusu,
  • Politik dünyayı ele alma biçimi.

Tümüyle bunlar bile günümüzde Camus’yü her dem çağdaşımız ve okunmaya/düşünmeye değer kılmaktadır demeliyim.

(*) Denemeler, Albert Camus; Çev.: Sabahattin Eyuboğlu  -Vedat Günyol, 1962, Çan Yay., 110 s.

(**) Theo’ya Mektuplar, Van Gogh; Çev.: Azra Erhat, 1969, Yankı Yay., 158 s.

(***) Camus: Bir Ahlakçının Portresi, Eric Bronner; Çev.: Tuğba Sağlam, 2012, İletişim Yay., 189 s.

(****) Defterler: 1, Mayıs 1935-Şubat 1948, Albert Camus; Çev.: Ümit Moran Altan, 2002, İthaki Yay., 193 s.