Tefekkür

Unutulduğunu unutan adam, öfkesini sınayanlardan uzak durmak adına yürümek için yola düştüğünde söze ” Güne akşamdan kalan hayıflanmaları silkeleyerek başlamalıyım” diye girdi.  Sesinin şiddetini kendi duyacağı düzeye çekerek, “İnsanın işlemediği günahlarına hayıflanması nasıl bir dilemmadır?  İçinde yaşadığı çevrenin, canını acıtan, şirazesinden çıkarıp, yapraklarını savurarak dönenip dibe vurduran öfkenin üfunetine kapılmak dedikleri böyle bir şey olsa gerek” cümlesi döküldü dudaklarından. Kimsenin bu haline tanık olmadığı ve bellek makarasını hayli geriye doğru sardığı günlerde gözlerinin önüne  bazı tablolar geliyordu. Hani haksızlığa uğrayan birinin yüzünün bir anlık ifadesinde beden dilinin gören göz, duyan kulak için bir ömrü özetlediği kareler gibi. Kendisini istismar eden, aldatan, merhametini eksilten, bir kalbi olduğunun bilincine set çekenlerin silüetleri dikiliyordu karşısına.

Bilinç

Duygu dünyasını allak bullak edenlerin yaptıklarına  kısasa kısasla cevap veremediği için zihnini taciz eden ve akla ziyan ne kadar hal varsa  öfke dolu cümleler yığıyordu dilinin ucuna. Sanki Bilinçli Olma Bedbahtlığı  adlı eseri yazan Alfred Seidel halini özetleyen cümleyi kitabına ad olarak koymuştu. Bilinç dediği şey; edindiği her bilginin, hayatının her aşamasında, karşılaştığı olayların niteliğine göre takınılan tutum ve verdiği kararın farkında olma, irade koyma hali olarak anlıyordu. O na göre bilinç; aklın rehberliğinde öğrendiklerini hayatta kullanma kararını farkında olarak vermekti ve iradesinin sınırlarını kalbinin belirlediği bir kavramdı. Bu kavram; duyarlıklarını koruyan için zamanla kişiliğini kuşatan imana dönüşüyordu. İnsan denen varlığı diğer canlılardan farklı kılan şey; hayatı oluşturan kavramların anlamını sahip çıkmak ve korumak olduğuna inanıyordu.  Kendi inancını yoklama ve kavramları yeniden anlamlandırma hali uzun yürüyüşlerinde mümkün olabiliyordu.

Dinin gurbeti, sevdanın taşrası                                                                                    

Tek başına yürümek, geçmişte irade koyduğu konularda yaşadığı sıkıntıları ve yaşatanların hallerini daha sakin ve salim kafayla değerlendirme fırsatı veriyordu. Gözünü açtığı pederşahi-ataerkil-bir ailede büyürken, değişiminin ışık hızında gerçekleşerek yetişkinliğe geçtiği bu şehirde, hayatına bir şekilde dahil olanları gözünün önüne getiriyordu.  Çevresindeki bazı insanların, bazı davranışlarını hatırladığında hayıflanma hali teklifsiz ve pervasızca dolduruyordu zihnini. Nasıl nasıl oluyordu da bir insan olaylar karşısında, kendisiyle çatışmadan, iç sesini akord etmeden çok kimlikli davranışlar sergiliyerek gününü tamamlıyordu? Gündüz, ağızlarından çıkan cümlelerin kaç yüreği burktuğunu, kaç zihni bulandırdığını, hayal kırıklığına uğrattığının farkında olmadan gece başını yastığa koyup uyuduklarını düşündükçe kırgınlar, kalbi acıyanlar ve yok sayılanlar adına üzülüyordu. Çoğunluk için hayat böyle akıp gitse de  bu durumun kendisini inandığı dinin gurbetine, sevdanın taşrasına savurduğunu görmek acı veriyordu. Bu acıyı, yani içini yeşerten ne kadar güzellik varsa sam yeli esmişçesine kuruttuğunu hissettirenlerin yaşattıklarını hatırladığında duygularını hayıflanma nöbetleri esir alıyordu. Acaba yürekte hissedilen, hissettirilen, beynini zonklatan her titreşim yazıya dökülerek yeryüzünde feryad makamında yankılanabilseydi insanlığın hali nicolurdu diye sordu kendine. Bu soru da diğer sorular gibi çoğaldıkça içinde bulunduğu dünyayı anlamaya çalışan Saul Bellow’un Boşlukta Sallanan Adam’ı gibi çelişkiler yaşıyordu. İçinde biriktirdiği cümleleri kendisine itiraf etmek bile yoruyordu.

Bir tutam hüzün

 Kalbindeki sancıların devinimi, benliğini kuşatan efkarını, iç sesinin çoğalttığı sorularla büyük harfli cümlelere dönüştürüyordu.  İçinde yaşadığımız dünya, her gün hayatın olağan akışında muhatap olmak zorunda olduklarımız, kendi dipsizliklerinin girdabına çekenlerin yaşattıkları, bir yürek sahibi olduğumuzu varsayan bizi bir tutam hüzünlendirmiyorsa kutsallarımızı hangi kuytularda yitirdiğimizi nasıl bulacağız sorusu boşlukta kalıyordu.  Zor ama bir o kadar da çıplak olan gerçeklerle yüzleşmek adına dünyaya savrulan bizler için kulağımızı tıkadığımız her feryat oylum oylum içimizdeki uçurumu derinleştiriyor ve itiraf etmesek de hayat elimizden kayıp gidiyordu.

Durdu, nefes nefese kalmıştı, kilometrelerce yürüdüğü yol değil, hayatı hak ederek yaşanılabilir kılmak adına zamanında yeterli irade koyamadığı için belleğine yığılanların ara ara bedenini kuşatacak kadar ağırlığı altında kalmak yoruyordu. Oysa insan, direnç eşiğini soruları çoğaltarak, cevaplarını bulmakla sağlam tutabilirdi. Çünkü, bir gün ömrünü tamamlayacak olan gezegenimizde, güzellikleri merhametleriyle sevimli kılan insanlar olmasaydı, her gün, yeryüzü coğrafyasında çekilen milyonlarca ah’ın milyonlarca yüreği dağladığını işitemeyen kulaklara neyi fısıldayacağımızı kim söyleyecekti? Evet, kim bize biz olduğumuzu ünleyecekti? Bizi esir eden, idrakimizi felç eden, mekanlarında debelendiğimiz şehirlerde lakayıt bedenler olarak bir hayatı leş gibi sürütmek… cümle alıp götürmüştü kendini.

 Telkin

Derin bir nefes alarak çevresine baktı, kuşların korosu tepesinde fasıl geçiyordu. Oksijeni içine çekerek; Hayıflanmaları bırakıp kararlı olmalıyım. Evet, damıtılmış, kavi, güzel sözler geçirmeliyim içimden, kalbimi zorlasa da niyetim ve gayretim, yeryüzünde nefes alıp veren her canlının olağan hayatın ahenkle sürmesine katkı sağlayacağı bilincini kuşanmalı.  Ancak “Bir ah’ın özeti” saydığı geçmişi yakasını bırakmıyordu. Gözlerinin önüne bir zamanlar mağdurluklarına yakinen tanık oldukları geldi. Geçmişin o cevval, pervasız, cesur karakterlerinin hasbi tutumları ile heyecanlarının kutsanmış hali olan  bedenlerinin tacı olan başı, rüzgarda savrulan yele gibi taşıdıkları günler acaba rüya mıydı? Yoksa o başın içinde, insanın dünyayı ve insanlığı kuşattığını varsaydığımız şeyler gençlik heyecanı mıydı? O heyecanlar hangi kayalıklara çarpıp hüsrana dönüştüler? Yücelere tırmanma iştiyakı hangi yar’dan attı? Soruları çoğaltmak, iç sesinin yankısına dürüstçe cevap vermek yerine, vaktinde irade koyamadığı için ağırlığı altında ezildiği ne kadar yanlış varsa zihninden öteleyerek ve  kendinden kaçarak sorumlu arama tuzağına çekiyordu. Ancak gerçek dediğimiz şey, geçen zaman içinde yüreğinde salkım saçak kök saldığı gövdeye sığamayacak hale gelmesiyle kişiyi elbet bir gün kayalara çarpacaktı. Nitekim her yürüyüş tefekkür ederek kendisiyle yüzleşme değil miydi? Boğulma eşiğinden uzaklaşmak için, her yüzleşme sonrası hissiyatını korumak adına kendine telkin edecek cümleyi kurdu;

Yiğitçe, alesta ve kaide gibi durmalıyım her türlü tuzağın karşısında. Muktedir olmak için verilecek tavizin önce omurgayı felç ettiğini bilsem de, ağırlığını sırtında değil  başında taşıyan biri için dik durmak yorsa da. Başımın içindekileri korumak uğruna taşıdığım ağırlık belimi bükse de duygularım boğazıma yutkundukça batan boğum gibi olsa da cümlemin kaidesi olmalı. Muhatabına ulaşmadan önce dik durmalı, hissiyatımın omurgası olduğunu göstermeli, karşı hamlelerle savrulmamalı. Öyleki; dinleyen ünlediğim cümlemin saçaklarına tutunabilsin. Kalbinden geçenleri okşasın ki duygudaşlığı arayanlara sığınak olsun ve yeryüzünü kucaklasın. Unutma; yüreğime iliştirdiklerimin değil işlediklerimin bileşkesi olmazsa sözümün nasıl bir etkisi olabilirki?  Varsın yaşadığımız dünyayı geometrik mekanlar olarak tahayyül edenler çığırtkanlık yapsın. Sen, bir Rakun’un bakışlarındaki tedirginlikle günü akşam edenlerin tebessümüne vesile olacak şeyler yap. Yüreğin, ah’ını sessizce ünleyenlerin toplanma alanı olsun.

Fotoğraf: Dr. Bahadır İSLAM arşivinden

1 thought on “Tefekkür”

Bir yorumunuz var mı?

%d blogcu bunu beğendi: