Yazar: Çiğdem Buğdaycı

Safiye Erol’un modern kadınları, ‘Bediye’ si, ‘Nuran’ı, ‘Cangüzel’ i, ‘Gülbün’ ü ise adeta manevi bir yolculuğa çıkmış gibidirler. Onlar modernitenin kendilerine öğrettiği ‘dinin modasının geçtiği’ fikrine bile şüpheyle bakıp kendi doğrularını aramaya çıkan, kendi karakterlerinde Doğu ile Batı arasında bir çatışma yaşamadan bunların ehemmiyetini objektif olarak değerlendirebilen karakterlerdir.

          Safiye Erol 1949’da verdiği bir röportajda, müellif olma arzusunun on yaşındayken içine düştüğünü söylüyor. Hatta öğretmenlerinden biri bir gün kendisine “Sen Türklerin Selma Lagerlöf’ü olacaksın!”, demiş. Yazdığı ilk yazı bir Alman mecmuasında yayımlanmış. İstanbul’a geldiğinde ise Safiye Sami ve Dilara imzalarıyla hikayeleri, tercümeleri basılmış. Ancak 1935 yılında Vakit gazetesinde tefrika edilen Kadıköyü’nün Romanı ise kitap olarak çok daha sonra basılacaktı. Ardından ikinci kitabı olan Ülker Fırtınası, 1938’de, Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmeye başlanır. Ancak gazetede basılması için çok beklemesi gerektiğini anlatır Safiye Erol: “Müsveddeleri çantama koydum. Matbaaya gidip Yunus Nadi Bey’in kapısını çaldım.  “Bir romanım var”, dedim. Aldı, “Hele bir okuyalım”, dedi. Aradan iki üç sene geçti. Ses seda çıkmadı. Gittim, “Geri verin”, dedim. Vermediler. Sonra bir gün (Allah rahmet eylesin) Nadi Bey’e Serkl Doryan’da rast gelmiştim. “Yarın kitabımı verin artık”, dedim… Ertesi günü haber gönderdi, neşrediyoruz diye.”

Düşünmeden edemiyorum: Safiye Erol neden bu kadar bekletildi, neden kesin bir cevap alamadı ve neden kitabını geri almak istediğinde kitap iade edilmeyip de tefrika edilmeye başlandı? Basılan diğer kitaplarının da akıbeti neredeyse böyle olmuş. Safiye Erol’un yıllardır bir köşede bekleyen romanları, Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi’nin Ortaköy’de 16 Mayıs 2001 tarihinde düzenlediği toplantıyla anılması vesilesiyle gün yüzüne çıkar ve bir kenara atmaya artık kimsenin gönlü elvermez. Safiye Erol’un bir kenara atılması, Selim İleri’nin “nankörlük tarihi” olarak adlandırdığı edebiyat tarihimizin, aynı zamanda unutmanın da bir tarihi olduğunun bir göstergesi değil mi?

*

Selim İleri özellikle Kadıköyü’nün Romanı’nı okurken, Kadıköy’ün, Şifa’nın pitoresk anlatımlarının yanı sıra, Safiye Erol’un yaşama biçimlerini anlatmasının altını çizer: “İmparatorluktan süzülerek süregelen yaşama biçimiyle modern Türkiye’nin yenilikçi yaşama biçimi bir uyum içerisinde gidiyor, âdeta senteze varıyordu”. Öyle ki İleri, Safiye Erol’un bu sentez arayışının belki de bir “sentez tutkusu” olduğunu yazar ve ekler: “Safiye Erol, Cumhuriyet dönemi romanımızda geçmişin değerleriyle yeninin ihtiyaç duyduklarını birleştirme çabası gütmüş ender yazarlardan”.

Gerçekten de Safiye Erol’un sentez tutkusuyla farklı yaşam biçimleri bir arada yer alırken musikide, zevkte, adapta, kadın erkek ilişkilerinde, aşkta ve maneviyatta da eski ile yeni arasındaki tezatlığa bir sentez bulunmaya çalışılır. Safiye Erol, Almanya’daki eğitimini bitirip memleketine geri döndüğünde, yeni Türkiye Cumhuriyeti eskiyi yıkıp yerine yeniyi inşa edeceği fikri üzerinde kurulmaktaydı. Bu ise beraberinde eskiye dair olan her şeye karşı açık savaş demekti. Fakat diğer yandan “yeniyi” ne kadar biliyorlardı? Bir yandan “yeniyi” Avrupa’da farklı biçimleriyle öğrenmiş gençler, diğer yandan da eskiye sıkı sıkıya tutunmaya çalışan ihtiyar bir nesil vardı. Safiye Erol’un baş kadın kahramanlarının her biri ise hem yeni Avrupa kültürüyle yakından tanışmış hem de eski Osmanlı kültürüne karşı dikkatli bir göz ve beğeni geliştirmiş kişilerdir. O yüzden Ülker Fırtınası’nın Nuran Yerli’ si, Viyana’da aldığı alafranga müzik eğitiminin ardından hem Bizans müziğini araştırır hem de alaturka musikiyle alâkadar olur. Kadıköyü’nün Romanı’nda kızlı erkekli bir grup bir gün, Latin şair Vergilius’un “Aeneas” destanından bahsederken, diğer bir gün sandalda rakı içerek sahildeki gazinoda “geçmiş bir neslin duygusunu terennüm eden” İzmirli hafızı dinlerler.

Safiye Erol, sentez yapma gerekliliğini tutku boyutunda yaşamakla, bunun yeni yeşeren Türkiye’de ne kadar elzem bir şey olduğunun altını çiziyor gibidir. Geçmişin külliyen silinmesi sonucunda, büyük bir parçamızın eksileceğinin bilinciyle, yeniyi almakta bir orta yol bulma hikayeleridir anlattıkları. Koskoca bir medeniyeti eskidiği için alelacele atamaz. Onun kendini ağırdan satan hallerini anlamaya çalışırken, altın varaklı kapısının ardında yatan zenginliğin de farkındadır. Ancak Safiye Erol’un tutumu, eski medeniyetin diğer çağdaşı savunucularından daha farklıdır. Sadece eskiyi korumaya ve ona yeni giysilerle yeni ortamlar hazırlamaya çalışanların aksine Erol, eski ile yeni arasında bir uyum, bir ahenk bulmaya çalışır. Bu yüzden, İleri’nin belirttiği gibi, sentez yapmaya çalışan ender yazarlarımızdandır, eşine pek rastlanır bir örnek de yoktur doğrusu.

Beşir Ayvazoğlu da “eve dönen” Safiye Erol’un “gayr”ı bildiği için “ayn”ı daha iyi gören bir entelektüel olduğunu ve benzerleriyle karşılaştırıldığında epeyce farklı nitelikler taşıyan bir doğu-batı sentezini savunduğunu belirtir. Ne de olsa çocukluğunda ailesinden Bektaşi kültürünü, gençliğinde ise Almanya’da Batı Felsefesi eğitimini almıştır. Eğitimini oluşturan bu iki temel sayesinde hem yeni Türkiye’nin üzerinde kurulduğu geçmişi hem de hedeflediği dünyayı bizzat bilir. O yüzden romanlarındaki kadın karakterler hem düşünen bireylerdir hem yeni olanı tecrübe etmekten çekinmezler hem de maneviyatlarını kuvvetli tutarak dini reddetmezler. Halbuki Batı’da da modernitenin temeli olarak kabul görmüş sekülarite tezi, modernleştikçe dinin insanların hayatlarındaki yerini kaybedeceğini, hatta sonunda yok olacağını savunmuştu. Safiye Erol’un modern kadınları, ‘Bediye’ si, ‘Nuran’ı, ‘Cangüzel’ i, ‘Gülbün’ ü ise adeta manevi bir yolculuğa çıkmış gibidirler. Onlar modernitenin kendilerine öğrettiği ‘dinin modasının geçtiği’ fikrine bile şüpheyle bakıp kendi doğrularını aramaya çıkan, kendi karakterlerinde Doğu ile Batı arasında bir çatışma yaşamadan bunların ehemmiyetini objektif olarak değerlendirebilen karakterlerdir.

İkinci bir sentez noktası ise; ‘Osmanlı’da Batılılaşma hareketlerinin başlamasından itibaren, kadınların ne derecede Batılılaşıp modernleşeceği’ sorunsalıdır. Genellikle varılan yargı, Türk kadının “Batılı kadın gibi yozlaşıp ahlaksızlaşmaması, iffetini ve namusunu koruması” gerektiğiydi. Bu bakış açısına göre Batılılaşma, her ne kadar gerekli ve önemli olsa da, cinsiyetler arasındaki dengeyi bozacak bir tehdit olarak algılanıyordu. Oysa Safiye Erol’un her bir kadın karakteri bir yasak aşkın içinde sürüklenip gitmektedir. Dolayısıyla o çok korkulan, Batılı kadın gibi “yozlaşmış”, “ahlaksız” karakterler olarak pekala adlandırılabilirler. Kendilerini aşka o denli teslim ederler ki bedenlerini sakınmaları da söz konusu olmaz. Ancak bu kadınlar kaybeden “kurbanlar” değillerdir: Dineyri Papazı’nda olduğu gibi zavallı olan Dineyri Papazı’dır, Gülbün değil. Gülbün aşkın peşinde giderken kendi manevi yolculuğunda bir merhale geçmiştir, Dineyri Papazı ise sadece genç bir kız vasıtasıyla kendi okşanmaya muhtaç egosunu şişirmiş, fakat özgürleşememiştir. Ülker Fırtınası’nda Nuran ondan beklenmeyen bir ilişkiye girerek, kendisini hiçbir şekilde hak etmeyen Sermet’in ötesine geçmiş ve bu başarısız aşk ilişkisi, onu ne istediğini tam olarak bilen, “kendini bilen” bir kadın yapmış, değerinden eksiltmek bir yana, bir hayli artırmıştır.

Çünkü Safiye Erol’un bahsettiği aşk, cismani arzuyu ne kötüler ne de över. Cismani arzu hakkında Eflatun’un şu sözlerini alıntılar: “Kendiliğinden ne güzel ne çirkindir. Yüksek bir şekilde sevmek bilindiği takdirde güzel, utanma verecek surette sevilirse çirkindir”. Bir okuyucusunun sorduğu “Aşkta maddi birleşme olsun mu?” sorusuna şöyle ise cevap verir: “İster olsun ister olmasın, aşkın mukadder seyrini değiştirmez. Aşk, doğum ve ölüm gibi bir alemden diğer aleme geçiş, mahiyeti bilinmez bir metamorfoz, yaratıcı kuvvetin bizce meçhul bir gaye uğruna giriştiği meçhul bir tasarruftur. Aşk, bakir ve ergin ruhların, beneksiz kristal gibi billurlaşmış vücutların imtiyazıdır”.

*

Safiye Erol en çok Alman Yahudi yazar Jakob Wassermann’dan (1873-1934) etkilendiğini söyler. Günümüzde Wassermann’ın adı pek önemli yazarlar arasında geçmese de, romanlarında yer verdiği çeşitli “öteki” karakteriyle bugünlerde tekrar ilgi çekmeye başlamıştır. Wassermann yaşadığı dönemde Thomas Mann ve Hermann Hesse ile birlikte döneminin çok satan yazarları arasındaydı ve roman karakterlerinin, yaratıcılarının da içinde yaşadığı toplumu yansıttığını, aynadaki görüntüsü olduğunu düşünüyordu.

Safiye Erol da çok sevdiğini söylediği bu romancının izinden gitmiş, romanlarında yukarıda bahsettiğim iki düzlemde yaptığı sentezle yeni Türkiye’de yalnız başına kalmış, ayrıksı, dışarıda kalan, “öteki kadın” karakterleri işlemiştir. “öteki kadın” sadece verili normların dışında kalmasıyla değil, duruşuyla, önerdiği yeni bileşimle de ayrıksıdır. Sentez olmasıyla bu kadın dışarda kalır; çünkü -yeni de olsa- Türkiye’nin ahlaki ikliminde Batılı kıyafetleriyle yer alan modern kadının aksine, Safiye Erol’un “öteki kadınları” yalnız başlarına durmaktan çekinmezler, kendi davranışlarını -her ne kadar olumlamasalar da- yargılamadıkları gibi, başkalarına da yargılatmazlar. Aşkın peşinden giderlerken aşkı sıradan bir şey olarak görmezler; ona hak ettiği ulviyeti verdiklerinden, toplumu karşılarına alma cesaretini gösterirler. Bu yüzden Safiye Erol’un romanlarında, kendi kaderlerine boyun eğen, kaderinin kendisini götürdüğü yere giden ve bu yolda büyüyen, erginleşen, manen aradıklarını bulan kadın karakterler vardır. Onlar hem eskiyi hem de yeniyi severler, hem modern hem de dindarlardır, hem aşkın içinde erirler hem de sevgiliye duyulan aşkın üstüne çıkmayı başarırlar, yozlaşmayıp saflaşırlar. İkiliklerin ötesini merak ettiklerinden çok çok ayrıksıdırlar. Öyle ki, nereye konulacağı bilinmediğinden, belki toplumun ilericisinin de gericisinin de normlarını tehdit eden pervasızlığı yüzünden belki de ölümünün ardından tarafgir siyasal iklimde onun kitaplarına, zıtlığın ötesindeki yere ilgi kalmadığından, Erol’un eserleri üzerine, sessizce bir unutma perdesi çekilmiştir.

Cenazesine gelen birkaç yaşlı kadın arkadaşlarından biri olan Nezihe Araz, Düşünen Adam’ın 5 Ekim 1964 tarihli sayısında yayınlanan “Safiye Erol’un ardından” başlıklı makalesinde; “Onun muhteşem bir kuyruklu yıldız gibi ufkumuzu, hem de sessiz sedasız terk edişlerini kabullenmek güç. Fakat bana asıl Safiye Erol gibi değerli bir kadının dünyamızdan çekilişine karşı gösterdiğimiz inanılmaz kaygısızlık lakaydı ve bigânelik güç geliyor”, diyor ve ardından şunları ekliyor: “Safiye Erol, çağımızın avare ve vefasız çocukları için fazla gelen bir dozdu. Bunu çok iyi bilir, anlar ve müsamaha ile karşılardı. Esasen onun en büyük hasletlerinden biriydi engin müsamaha”.

Ancak sonraki yüzyıla geldiğimizde Safiye Erol’u okumaya, yazdıkları üzerine düşünmeye ve konuşmaya başlamışız. Demek ki “doz” bizim kaldırabileceğimiz miktara henüz ulaşmış! Acaba bu, bizleri zıtlıkların ötesine geçmeye davet eden Safiye Erol’un yaptığı son çağrı olmasın?

Kaynakça

Erol, Safiye. Kadıköyü’nün Romanı. Çemberlitaş, İstanbul: Kubbealtı Neşriyâtı, 2010a.

Erol, Safiye, ve Halil Açıkgöz. Makaleler. 3. baskı. İstanbul: Kubbealtı Neşriyâtı, 2010b.

Yardım, M. Nuri. Safiye Erol kitabı. Cağaloğlu, İstanbul: Benseno Yayınları, 2003.

2019-03-12T01:12:48+03:00
Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam