Çocuk Edebiyatı

Doğrudan Pırıl Pırıl Edebiyat ve Dolaylı mı Dolaylı Çevrebilim Savunusu

Biraz çevre duyarlığı, iki tutam cinsiyet eşitliği, azıcık akran zorbalığı, kısık kuşaklararası iletişim sorununda karıştırılır. Çok sırıtmayan öğretici damarda çocuğa servis edilir. Çocuk, okur ve beğenir. Yazar radarına takılır. Hem okuma şevki artar hem de belli konuları dert edinir. İlk bakışta, hatta üst üste birkaç bakışta sorun yokmuş her şey yolundaymış gibi görünüyor. Ancak iki …

Doğrudan Pırıl Pırıl Edebiyat ve Dolaylı mı Dolaylı Çevrebilim Savunusu Read More »

Metafiziği Tüketmek: Pop-Mitos’un Dayanılmaz Çekiciliği

Dini geleneklerin, kutsal tecrübesinin ya da en yaygın ve benimsenmiş kullanımıyla mistik-mitik verilerin kurgu dünyasına taşınması her anlamda heyecan uyandırıcıdır. Ele avuca gelmeyenin, yerinde yakıştırmalar ve düşük yoğunluklu sürümüyle biraz daha anlaşılabilir olması, kitleleri kutsalın neliğine yaklaştırması dahası edebiyat dünyasını  şenlendirmesi umulur. Ama elinde hamburgeriyle tipik bir anglo-sakson orta sınıf üyesine “çok ilginç” dedirtmesi dışında …

Metafiziği Tüketmek: Pop-Mitos’un Dayanılmaz Çekiciliği Read More »

Barış Ne Bilsin Savaşı

Çocuk Edebiyatımızda, biraz da kültürel yapının etkisiyle, iyi kitapların çoğunda bile alt tema bombardımanı eksik olmuyor, bütün yollar siyasi doğruculuğa çıkıyor, saat hep cinsiyet eşitliğini gösteriyor. Britanya bu anlamda çok güçlü bir geleneğe ve edebi birikime sahip olduğundan ortalama bir kitapta dahi böylesi mesaj kaygıları taşımıyor.

 

Bak bakalım ne görüyorsun? Bir dost, arkadaş, akran, komşu, hemsal, insan…Olmadı, baştan! Giy şu üniformayı, kuşan bir de şunları, bekle şu sınırı, bak şimdi tekrar! Burada düşman, şurada düşman, orada düşman… Hah, oldu işte, güvenlik ayarları tamam.

“Savaş ne kadar uzun sürerse sürsün…” diyor kitabın son cümlesi. En kabadayısının bile üç-beş yıl ömrü var demeye getiriyor. (Bakmayın siz, sırf Guinness’e girmek için uzattıkça uzatılan yüz yıl savaşlarına) Savaşın arızi, barışın hakiki olduğunu anlamazlar için yeniden anlatmaya yelteniyor.

Ey insanları üryan yanından avlayan, üç-beş çocuk yeter seni maskenden etmeye, en akılcı  savlarını savuşturmaya. Neymiş savaş kapıdaymış, bombardıman başlıyasıymış, hayvanlar çıldırasıymış, bundan,şundan onları ölümle uyutmak akla yatasıymış!

Miriam Halahmy, “Sıcacık Bir Yuva”da, savaş arifesine odaklanıyor. İnsanlığı terk etme deminde, hayvanların candan sayılmayacağı çıldırı anaforunu çocuklarla delip, pazarlığı en yüksek fiyattan açıyor. Bir köpeği, bir kediyi, bir keçiyi, dahası bir yılanı canlı tutmanın her nevi milli çıkarın üstüne çıkacağını, öldürmenin kibarcasının olmayacağını, cinayetlere şık kıyafetler dikmekle, napalım herkes yapıyor demekle, üzerimizdeki kanlı damganın çıkmayacağını sessizce söylüyor. Sessizce, çünkü savaşı konu alan kitaplardaki hop oturup hop kaldıran, santimetrekareye dört gerilim sığdıran, keskin baht dönüşleriye dramatik marjı genişleten karakteri taşımıyor. Sessizce, çünkü insanlar büyük yıkımlara uğramıyor, en sevdiklerini kaybetmiyor, evin çocukları kayalaşmış kara ekmek kütlesini gözyaşları içinde kemirmiyor. Sessizce, çünkü şehirler kendisine yağmur payesi veren bombalarla yamyassı, delik deşik edilmiyor.

Savaşın geri sayımı on, dokuz, sekiz diye değil de, yirmi altı Ağustos, yirmi yedi Ağustos…otuz bir  Ağustos diye yapılıyor, biliyoruz ki ismi batasıca adam, 1 Eylül’de Polonya’yı işgal edecek ve dünyanın sonsuz iştahlı şişmanları birbirlerini diye milyonlarca çocuğu, kadını, yaşlıyı yok edecek. Tüm yok ediş savaşının sonunda katillik kaliteleri ondalarla ayrılanlar aynı adı batasıca adamı işaret edecek: “O başlattı!”

Peki Tinkerbell nasıllar acaba? Afiyetteler, dokuz canlarının muhasebesini tutuyorlar, eksik olmayın. Ya Bonny nasıllar? Kemiğin peşinde şımarıp günü kovalıyorlar işte, ne kadar düşüncelisiniz! Muhteşem Çek şair Miroslav Holub’un Napolyon şiirinde, tarihi despot ile kasabın köpeği Napolyon eşleştirilir. Bonapart’ı zerre takmayan çocuklar köpek Napolyon’un ölümüne üzülürler. Gölgesinde eğlendiğimiz kitapta da, yetişkinler; savaş, bombardıman, karartma, “stirb Hitler!” (geber Hitler) derken, çocuklar; kedi Tinkerbell’ın, köpek Bonny’nin, keçi Horaius’un, gine domuzları Toffee ve Apple’ın, papağan Pirate’ın, kral kobra Freddy’nin selametiyle dertleniyorlar.

Yetişkinler vasat bir toplumsal dayanışmaya bile yanaşamazken, anlamsız düşman mavallarıyla kahramancılık oynarken, çocuklar hazarda yüzlerine bakmadıkları zorba çocuğu, şaşı bakınca şımarık sandıkları züppe kızı bile yallah sefer deyip aralarına alırlar. Ne de olsa onlar hayvanların insanlarıdır, canlılara marka değeri üzerinden bakmayan pırıl pırıl çocuklardır. Gizli sözcükleri, şifreli iletişimleri, sadakatlari, sığınakları, erzakları vardır. Kendi boğazlarından geçmeden yılanın boğazını düşündüklerinden, savaş daha başlamadan savaşı kazanırlar. Böylece biz de kazanmış sayılırız. Hep Almanlar belirleyecek değil ya kaderimizi!

Büyük harfle yazılan savaşın ötesinde, barış zamanındaki savaşlarımızı hatırlatıyor Britanyalı Halahmy. Bir aileyi falan gerekçeyle dışlarkenki silahımızı düşürüyor elimizden, bir ablanın kendisi gibi yetim ve öksüz kardeşine ebeveynlik taslarkenki kof şövalyeliğini dumura uğratıyor, bir çocuğun, babasının zorbalığına karşı koyarken enfekte oluşunu ve akranlarına karşı hücum borusu çalarken uyanışını manşete taşıyor. Müebbet asalet yiyen annenin kızına normal çocukları yakıştırmayışına karşı hepimizi sevgi ile donatıyor. Güvenlik modundan çıkmayan toplumların, ulusların arka kapıda savaş tacirleriyle sarmaş dolaş olduklarını, mültecileri kabul etmeyenlerin toplu katliamların, soykırımların, toplu mezarların ucundan tuttuklarını pusulayla bildiriyor.

Çocuk Edebiyatımızda, biraz da kültürel yapının etkisiyle, iyi kitapların çoğunda bile alt tema bombardımanı eksik olmuyor, bütün yollar siyasi doğruculuğa çıkıyor, saat hep cinsiyet eşitliğini gösteriyor. Britanya bu anlamda çok güçlü bir geleneğe ve edebi birikime sahip olduğundan ortalama bir kitapta dahi böylesi mesaj kaygıları taşımıyor. Öğreticiliği estetik maya çalmadan öteye geçmiyor. Kitabın asıl karakterlerinin kız olması, çocukların bereketli dayanışmasına liderlik etmesi olay akışının ve çok bileşenli dayanışmanın önüne geçmiyor. Yeri geliyor kız olduklarını görmüyoruz, hatırlamıyoruz, umursamıyoruz. Öylesine doğal… Tıpkı güvenlik algısına uğramadan savaşın pozisyonunu bozmak gibi, telef edilmesi ön görülen ve salık verilen canları yanına katıp onlarla bir olmak gibi. İnsanı ezen büyük harfli özneleri (devlet, şirket,konsey) hiç bilmeyip, bir benzerimiz olan insanı hep bilmek gibi. Düşman yokmuş gibi…

Mis Moruklarla Bal Gibi Tatil!

Neyi seçeceğiz? Eski fotoğrafları anlamlı, insanları tanış kılan ninenin aklını mı, balık tutmayı, araba kullanmayı, potansiyelini görünür kılmayı öğreten dede desteğini mi,  geçimsizlik illüzyonunu aşan sevgi ve bağlılık çağlayanını mı, doğanın bağrında öğrenilen akorları, söylenen gâh edepli gâh muzır şarkıları mı, tüm doluluğuyla yaşama deneyimini mi, yoksa telafisi her zaman olan, hep aynı geyiklerin döndüğü …

Mis Moruklarla Bal Gibi Tatil! Read More »

Ninnisiz Çocuklar, Bir Gün Uyuyacaklar  

İşte şimdi bir yandan kulaklarına geçirdikleri süngerimsi şeylerin gözeneklerinde hiç tanımadıkları ipeklerin akışını duymaya çalışıyor bir yandan da yorgun ve hesaplı ebeveynlerinin yedeğinde çoktan seçmeli fırsatların eşindirildiği haralarda geçiriyorlar ya boş vakitlerini, hangi atın sırtında koşturacaklarının hesabını yapıyorlar ya bu çağın çocukları, bundandır.

 

Bu çağın çocuklarını bu çağın anneleri doğurdu ve ninni söylenmedi bu çağda doğan çocukların kulaklarına. Bütün bu çağda doğmuş çocuklar ninnilerle büyüyemediler, ninni dinleyerek uyuyamadı, ninnilerle rüyalara yürüyemediler. Belki de bu yüzden bu kadar suskunlar ve belki de bu anlamsız suskunlukları nedeniyle kulaklarına ulaştırılan her seste bir ipeğin akışını arıyorlar habire.

Çağ böyleydi çünkü, böyle gelmiş, böylece kabul edilip benimsenmiş, içten içe reddedilse de mecbur kalınmış bir iş gibi onaylanmış ve çağın güdüleyerek kendisine benzettiği gündeliğin ipine böylece bağlanılmıştı. Bir iş çağıydı bu çağ ve büyük ihtimalle bu çağın annelerinin de mecbur kaldıkları bir gündelikleri, bir işleri olacaktı.

En önce, gerçek bir çağ yorgunu olarak yaşayan ve yorulduğu yerde hem günü hem de yaşadığı çağı ardında bırakarak giden Cesare Pavese söylemişti bunun böyle olacağını: ‘Çalışmak Yorar…’ demiş ve sessizce hem bir kabulün hem de bu kabulle birlikte gelecek olan vahim ve kaçınılmaz neticenin portresini çıkarırcasına ekleyivermişti: ‘Mutlaka yolda olmalı o kadın / yalvarsan eve çeki düzen verecek…’ diye de sonlandırmıştı bu meşhur şiirini.

Tam da böyleyken böyle olmuştu, evet çağ kendine has bir yangın gibi dört bir yanı tutuşturmuş ve kendine has bir renklilik ve güzellikle de süslemişti bu yangını. Annelerin işleri vardı ve bu çağda doğan çocukların anneleri mutlaka erkenden yola çıkmalı, yolda olmalı ve aynı yoldan eve dönmeliydiler. Yorgun olmalıydılar bu çağda doğan çocukların anneleri ve bu çağın çocuklarının kulaklarına bir ses bırakmadan bir an evvel yatıp uyumak zorundaydılar. Sabah erken gelecek, akşamları gecikecek ve yine yorulacaklardı çünkü bu çağda doğan çocukların anneleri, günleri böyle hesap edilmiş, böyle düzenlenmişti çünkü.

Bundan ve kesin biçimde bundan dolayıdır ki, anneleri hiç de öyle olsun istemedikleri halde bu çağda doğan çocuklar öylece adım atmayı ve öylece yürümeyi öğrenecek, müziksiz, tınısız, melodisiz bir biçimde ağızlarına, burunlarına, gözlerine ve ceplerine doldurulan tarifi zor bir atılganlıkla öylesine mecbur kalınmış bir hayatın tam orta yerine düşecek, düşürüleceklerdi.

İşte şimdi bir yandan kulaklarına geçirdikleri süngerimsi şeylerin gözeneklerinde hiç tanımadıkları ipeklerin akışını duymaya çalışıyor bir yandan da yorgun ve hesaplı ebeveynlerinin yedeğinde çoktan seçmeli fırsatların eşindirildiği haralarda geçiriyorlar ya boş vakitlerini, hangi atın sırtında koşturacaklarının hesabını yapıyorlar ya bu çağın çocukları, bundandır. Değil mi ki, şimdi her birinin kendi atılganlığının nevi ile tarif edildiği bir çağın çocuklarıdır bu çağın çocukları ve heyhat ki, bu da en çaresizinden böyledir ve bundandır…

O kadar bundandır ki, her biri kendi atılganlığının nevi ile belirlenen bu çocuklar birazcık olsun dinlenip duramadılar ve hep tarif edildikleri yerden ulaşmaları gerektiği söylenen bir yere koşarak ninni söylemeye vakti olmayan annelerin daha anlamlı hangi şeylere vakitleri vardı diye hiç kimseye soramadılar. İçlerinde her gün çengellenerek büyüyen bu sorunun yüzlerine vurduğu çok kısa anlarda  ise cevap yerine dudakları ninnisiz annelerin biçilmiş papatya tarlaları gibi iki yana açılmış, çaresiz kollarıyla karşılaştılar.

Bu yorgun çağın vehametinin ortaya çıktığı andır bu ve aynı zamanda bu yorgun çağın acı bilgisi olarak şöylece kaydedilmelidir: Çok değil; bir zaman sonra bu çağın çocukları artık annelerine ve babalarına sormayacaklar, çünkü bir zaman sonra dudakları ninnisiz annelerinin sözleri yerine dinleyecek başka sözler, başka ninniler bulacaklar.

Ve çok değil; bir zaman sonra bu çağın kulakları ninnisiz çocukları hep başkalarından duydukları sözlere inanacak, başkalarından dinledikleri ninnilerle uyuyacaklar.

Çok değil; bir zaman sonra…

Bahçemde Fil Olabilir; Savaş Asla Olamaz!

Morpurgo’nun yazarlık gücü; savaşı tüm gerçekliğiyle sunarken, onun karşısındaki yaşamsal detayları öne çıkarmasında, küçük mutluluk anlarının savaşa karşı koymadaki büyük etkisini atlamamasında. Vahşeti olgu olarak yansıtıp, çirkin detaylarla oyalanmamasında, buna karşılık filin patates sevgisini, kardeşlerin basit sataşmalarını, candan kucaklaşmalarını mimarisinin fil ayakları kılmasında. İnsani derinliği ise, bir Britanyalı olarak, Britanya’nın sorumlusu olduğu, tarihin en vahşi bombardımanlarından birinde tarumar edilen Dresden’den yana olup onu yasını tutmasında.

 

Bhopal felaketi, Dresden bombardımanı, Zilan deresi katliamı… hiç duydunuz mu? Peki ya Çernobil, Pearl Harbor, 11 Eylül…? Neden ikinci grup birincilere oranla zihnimizde daha diri, daha taze, daha bilindik? Trajediler bile yarışıyor maalesef dünyamızda, onlara bile el atıyor güç odakları. Hele bir de tarafsanız; pis naziler dünyayı mahvetmişken sivil Almanlardan nasıl bahsedersiniz, pis kızıllar milli birliğimizi bozarken gariban Rus halklarından söz etmek de neyin nesi? Japonlar Çin’e ve civardaki tüm Asya ülkelerine vahşice saldırırken Hiroşima ve Nagazaki’yi “gerekli tedbirler” kapsamına almayıp da ne yapacağız?

Neyse ki direnen, vicdanı her şeye rağmen körelmeyen, düşmanın ne olduğunu anlamakta zorlanıp, tanımı için defalarca sözlüğe bakıp duran güzel insanlar, gerçek dünyalılar da var aramızda.

Çocuk Edebiyatı en duyarlı edebiyat dalı olduğundan ve dünyanın dönmesi için çocukluğunu unutmayan koruyan yetişkinlere ihtiyaç duyduğumuzdan savaş ve düşman da yerini almıştır neşeli şarkılar ve mutlu düşler bahçesinin öte yanında. Savaş zamanında ne işe yarar merhamet, çocuklar ayakta kalıp ayak altında kalmamak için ne yapar? Düşmanı öğretmen kılmamak, ona dostça davranmak nerede yetişir? Temiz sayfa açma azmi nasıl hasat edilir? Bu ve bunun gibi yaşamsal değerdeki soruların peşine düşer Britanya’nın en nitelikli ve verimli yazarlarından Michael Morpurgo. Onun kitaplarında hayvanlar insan savruluşunun belleği olarak sağda solda; cephede, sahilde, evde, tarlada ve bahçede dolanıp dururlar.

Binicisi Alman olduğunda da, İngiliz olduğunda da insan ve yük taşır atlar, bakıcısı Rus olduğunda da, Japon olduğunda da patates yer filler, üstelik savaş ve barış nedir bilmeden yaşamaya çalışır ve başaramazsa ölür tüm hayvanlar.

Anne yaşlılar bakım evinde çalışan bir hemşiredir. Oğlu Karl, kısıtlanmamış tüm çocuklar gibi etrafını rüyalar ülkesine çevirme gayretiyle koşar, oynar ve durmaz! Arkadaşlarını  peşine takıp yaşlıların ölümle nişanını bozacak güzellikler saçarlar etrafa. Bir gün, dışarıdan yaşlı ve hasta görünen ama içinde insanlığı kurtaracak değerde anılar barındıran Lizzie ile  kırk yıllık ahbabı gibi laflarken yakalanır annesine. Lizzie’nin fil hikâyesine inanmayan annesine! Çocuklar şıp diye anlar neyin gerçek neyin yalan olduğunu, savaş mesela; külliyen yalan! Lizzie’nin çocukluğunu kuşatıp savaş günlerinde nefes almalarını sağlayan güzelim Marlene’nin, hani şu muhteşem Mavi Melek filminin başrol oyuncusu Marlene Dietrich’in adaşı filin ders diye okutulacak hikâyesi Karl olmasa ne annesine ulaşacaktı ne de biz okurlara.

Savaş gelmeden kokusu gelir önce, fay hattı kâh baba oğulu ayırır birbirinden, kâh amca yeğeni. Kırk yıllık komşular önceleri zorlukla heceleyerek dü-dü-düş-ma-ma-man derler birbirlerine sonra da düşmancadan başka dil konuşmaz olurlar. Mazinin yozlaştırıcı etkisine kısacık paragrafta çarpıcı bir şekilde yer verir yazar. Almanların yenilmiş olması, Alman milletinin yoksul ve güçsüz düşmesi, kifayetsiz muhteris Hitler’in büyük bir kurtarıcı olarak parlamasına neden olur. Onun tüm dünyaya delice meydan okumasını kitaptaki Manfred enişte gibiler kahramanlık sanırlar. Savaş güçlü bir tersine çeviricidir: “Öldürmeyin, savaşmayın!” diyenler hain diye damgalanır, çocuklar ölmesin diye çırpınanlar kodeslere tıkılıp, üç öğün dayakla mükâfatlandırılır. Lizzie’nin annesi savaş karşıtı, hayvanat bahçesi çalışanı orta yaşlı bir kadın olarak önce bu vahşi bağnazlıkla mücadele eder, sonra biricik sevgilisi kocasını istemeye istemeye savaşa gönderir. Mutti ve Pappi diye söz edilir onlardan kitapta, isimleri ve milletlerinden öte anne ve babadır onlar. Marlene de savaşın başladığı ve yakında bombalarının kokusunun çıkacağı sularda gelip oturur, kitabın ve gönlümüzün baş köşesine. Hayvanları ya bombalar öldürecek ya da ona arkadaşlık edenler. Üçüncü şıkkın imkânını zorlar anne ve resmi onayı, amir iznini de alarak fili peşine takıp bahçeye getirir.

Marlene’ye havlayıp rahatsız eden köpek, huzursuzluğunu gidermek adına çıkılan dolunay yürüyüşü, yolda karşılaştığı köpeğin peşinden trompetvari sesiyle gürleyip koşan Marlene, onun sesine karışan kahredici siren sesleri ve iki gün boyunca binlerce kez bombalanan güzelim Dresden şehri. On üç Şubat’ı unutma, unutturma! Yola çıkmışken, geriye dönüp cehennem yeri şehirlerine kısa kısa bakmaktan ötesini yapamazlar. Yurdumuzu koruyoruz yalanıyla milyonları seferber eden savaş on milyonları yurtsuz annesiz babasız kardeşsiz ve evlatsız bırakır.

Morpurgo’nun yazarlık gücü; savaşı tüm gerçekliğiyle sunarken, onun karşısındaki yaşamsal detayları öne çıkarmasında, küçük mutluluk anlarının savaşa karşı koymadaki büyük etkisini atlamamasında. Vahşeti olgu olarak yansıtıp, çirkin detaylarla oyalanmamasında, buna karşılık filin patates sevgisini, kardeşlerin basit sataşmalarını, candan kucaklaşmalarını mimarisinin fil ayakları kılmasında. İnsani derinliği ise, bir Britanyalı olarak, Britanya’nın sorumlusu olduğu, tarihin en vahşi bombardımanlarından birinde tarumar edilen Dresden’den yana olup onu yasını tutmasında.

Tragedyalardaki baht dönüşü sayılabilecek hamlesini yapıyor ve annenin çocuklarını bin bir güçlükle motive ederek ulaştırmayı başardığı Manfred enişte Lotti teyzenin çiftliğinde akrabalarını değil şehirlerini bombalayan askeri bulduruyor yazar. Yanlış olmasın; bombalayan bizzat o asker değil, sadece rotayı tespit eden asker o! Zaten bombayı da uçak bırakıyor, uçağın bırakmasını düğmeler sağlıyor. Asker sadece düğmeye basıyor!

Gerilim çok fazla yükselmiyor, şehrini yakan, yıkan kişiyi bulmuş savaş karşıtı anne ve karşısında n’olmuş dercesine bakan genç bir asker. Nasıl yaparsın? Almanların yaptığı gibi! Nasıl yakarsın? Böyle olacağını bilmiyordum! Ne olacağını sanıyordun? Luftwaffe’lerin Londra’da yaptıkları gibi! Anne sendeliyor adeta, Rusya’da savaşan kocasının farklı bir suç işlemediğini düşünüyor bir an. Emir komuta zincirinin esas olduğu orduda karacı makineyle ateş ederken, havacı  bombaları bırakıyor. Ama Dresden ne yaptı? Sorusuyla ilgilenmez asker kafası, Londra’ya karşılık Dresden diye bakar. Nazilerin yenilmesi için milletinin mecalsiz bırakılması diye strateji belirler. Saf akıldışılığı, boş bulunsanız makul zanneder başınızı sallarsınız. Eğer tarafgirlikle körseniz, düşman dedektörünüz sürekli mesaideyse tıpkı tarih boyunca milyonların yaptığını yaparsınız.

Askerin ismi Peter, Hıristiyanlığın kutsal karakterlerinden Petrus’un çeşitlemelerinden biri. Alman da olabilir, İngiliz de, Kanadalı da olabilir, Rus da. Sanki bu ortak paydayı temsil ediyor mecburi asker Peter. Karl, incelmiş buzu kırıp gölün sularına düştüğünde canla başla didinip onu kurtaran Peter. Hikâyeyi anlatan yaşlı Lizzie’nin gençken kalbini çalan Peter. Gönlünün tortusuyla kendisini  düşman sayan annenin, sonrasında üçüncü evladı olmayı başaran Peter.

Kanadalı havacı askerle genişleyen Alman aile için Alman askerleri tehdit haline gelir. Yol boyu fil Marlene’nin cazibesi Karl’ın oyunbazlığı ve pratik zekalarıyla savuşturmayı başarırlar, anne tarafından İsviçreli olan Peter’in kırık Almancası da işe yarar elbette. Kitaptaki tek aristokrat olan kontes, yazarın hamleleriyle bilge bir kadın olarak savaş zamanlarını dengelemeyi başarır. Malikanesine yolda kalanları sorgusuz sualsiz alan ve onları ısrarla insan olarak gören, zaafları devreye girmesin diye soru da sormayan kocaman bir kalp!

Pusula, fil Marlene’den sonra insan olmayan en önemli karakter! Anlatıcı yaşlı Lizzie, bugünün çocuk Karl’ına verirken, savaş zamanında asker Peter Lizzie’nin kardeşi Karl’a verirken, Karl, Marlene’nin üzerinde gösteri yaptığı sırada düşen pusula kontesin yardımcısı Hans’ın eline geçerken ve tek bir harf farklılığından dolayı Alman, İngiliz (aslında Kanadalı) dost düşman olurken.

Eylem ve karşı eylem: Hans’ın çiğ vatanseverliği  kontesin kemalatına ve basiretine tosluyor. Biraz ahde vefa biraz yarım elma gönül alma, biraz da üstü örtük korkutma ile gelen komutanı gönderip misafirlerini mecburen uğurluyor. Üstelik başsız kalan, neredeyse yetimler korosu diyeceğimiz çocuklar korosunu da aileye emanet ederek.

Kitabın başında savaşın kokusu geliyordu uzaktan, sonunda da batıdan ve doğudan gelen askerlerin ortada buluşmasıyla savaşın sonu beliriyor, ateş etmeyen tanklar bile yerine göre insana barışı düşündürtebiliyor.

Ama Marlene öyle düşünmeyip koştukça koşuyor ve bilinmezi kucaklıyor. Ta ki her şey düzelene kadar. Pappi esir düştüğü Rusya’dan dönene, Peter ve Lizzie evlenip Kanada’nın barışçıl vahşi doğasına sığınana kadar. Bir Fransız sirkinde gösteri yapan Marlene, fil hafızasını ispatlayıp yirmi küsur yıl sonra Peter ve Lizzie’yle selamlaşana, kucaklaşana kadar.

Savaş zamanında epeyce işe yarayan, insanca nefes aldıran çocuksu oyunbazlığın, gerçeküstü cesaretin, bağışlama ahlakının hem barışı kurtarıp hem de savaşı mahkum edecek gücünden her okuyan emin olana kadar. İnsanlık ufkunda hiçbir işe yaramayan savaş bir daha kafasını hiç kaldırmayıncaya kadar!

Çocuklarla “Felsefe Konuşmak”tan Korkmayın!

Fransız düşünür ve yazar Roger-Pol Droit, Çocuklarla Felsefe Sohbetleri isimli kitabında çocuklarla felsefe konuşmaya cesaret etmek gerektiğinin altını çizer. Ama bununla kastettiği, akademik anlamda felsefe yapmak ya da çocuklara Descartes, Hegel veya Nietzsche öğretmek değil elbette. Droit’e göre felsefe konuşmak, “felsefeden konuşmak” da değildir. Ya da birdenbire gündelik dilin dışında, anlaşılması zor, farklı sözcükler kullanmak anlamında “felsefe dili”ni konuşmaya başlamak da değildir. Droit’e kulak verecek olursak “Tersine, söz konusu olan her zamanki aynı sözcüklerle konuşmaktır, ancak farklı şeylerden ve farklı bir açıdan.” Bir başka deyişle “sözcüklerin ve hatta tema ve konuların değişiminden ziyade konuşma tarzının, bulunduğumuz duruşun bir değişimidir.”

 

Çocuklar soru sormaya bayılırlar. Öyle ki verilen cevaplardan tatmin olmaz, hep daha fazlasını merak eder ve hep daha fazlasını sormaya, ısrarla devam ederler. Hem de hiç bıkmadan usanmadan. Çünkü henüz yabancısı oldukları bu dünyayı, evreni ve kendilerini sorarak/sorgulayarak keşfetmeye, anlamaya, anlamlandırmaya çalışırlar. Şaşkınlıktan doğan sorgulama haliyle çocuklar, kendiliğinden/doğal olarak ölüm, yaşam, evren, tanrı, zaman, özgürlük, adalet, barış, sevgi/aşk, dostluk gibi pek çok felsefî kavramı ortaya koyarlar. Kim olduklarını, neden var olduklarını bilmek isterler. Bu zorlu kavramlar hakkında ebeveynlerini ve öğretmenlerini terleten sorular sormakta oldukça ustadırlar. Oysa biz yetişkinler hemen her şeyi bildiğimizi sanırız: hani şu, Âsa Lind’in yarattığı eşsiz ve bilge kahraman Kumkurdu gibi, “bütün dünyalardaki her şeyi” biliriz! −aman Kumkurdu duymasın, yoksa çok güler bu evhamımıza. Öte yandan da çocukların zorlu felsefî soruları karşısında “bilgisizliğimizin” gün yüzüne çıkacağı endişesiyle çoğu zaman gerilir, hatta çocukları başımızdan savmaya kalkarız. Oysa en başta “bildiğimiz tek şeyin hiçbir şey bilmediğimiz” olduğunu kabul edip, o çocuksu merakın ve şüphenin peşinden gidebilsek, içimizdeki çocuğun sesine kulak verebilsek, her şeyden önce kendimizi “eğitsek”, çocuklara “erişmemiz” çok daha kolay olabilir. Bu nedenle ebeveynler ve öğretmenler/eğiticiler olarak biz yetişkinlerin eğitimi, her şeyin başıdır diyebiliriz. Nietzsche de buna dikkat çeker ve şöyle der: “Eğiticileri eğitiniz! Ama eğitenler ilk önce kendilerini eğitmelidirler.” Nuran Direk’in Küçük Prens Üzerine Düşünmek isimli kitabında altını çizdiği üzere, “felsefe eğitimi arayış ve sorgulama temeline dayanır ve bu eğitime küçük yaşlarda başlamak gerekir.”

Dolayısıyla en başta ailede, ardından eğitim kurumlarında çocuklar, daha çok soru sormaları için cesaretlendirmeli, teşvik edilmeli, ezberci zihniyet terk edilmeli. Ayrıca “Sokratik yöntem”le çocukların, cevapların peşine düşmesi sağlanmalı, ebeveynler ve öğretmenler tarafından, hazır bir şekilde cevaplar önlerine sunulmamalı. Çocuklar böylece düşünceler arasında bağ kurmayı (bağlantılı düşünmeyi), doğru ve yanlış akıl yürütmeleri fark etmeyi, doğru değerlendirme yapmayı öğrenme şansına/becerisine sahip olacaklardır.

 

“İnsan olma” ve felsefe arasındaki bağ

 

Bütün bunların yanı sıra “insanlaşma”nın ve insan haklarını korumanın yolu da felsefe eğitiminden geçer. Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin dediği gibi “Etik ve siyasal bir sorun olarak insan haklarının korunması da felsefeye ve felsefe eğitimine bağlıdır.” Çünkü felsefe ile insan olma arasında sımsıkı bir bağ vardır. Nermi Uygur da şu sözleriyle bu bağa işaret eder: “Düşündüğünü düşünmediğini, yaptığını yapmadığını apaçık bilerek, kıyı bucağın hesabını vererek gerçekleştirmektir felsefe. Aynı şey yaşamak, eylemek, insan-olmak için de geçerlidir.” Ön yargıları, ezberleri, değer yargılarını, ideolojileri aşmanın ve değişimin yolu da felsefeden geçer. Prof. Dr. Betül Çotuksöken’e kulak verecek olursak “Felsefe, küresel-evrensel bir düşünme modeli olarak tek bir insanın, sadece kendine ilişkin, kendine ait değiştirilebilir/güdükleştirilebilir, hatta yok edilebilir niteliklerini aşmasını sağlayabilir.” Öte yandan değerler eğitiminin, değer/değerler, doğru değerlendirme ve etik bilgisinin yolu da felsefeden geçer. Prof. Dr. Sevgi İyi’ye kulak verecek olursak: “Her insan için her an her yerde gerekli olan doğru düşünebilme, doğru bağlantılar kurabilme; insan yaşamının her düzleminde [düzeyinde], ister kişi ve kişi düzleminde [düzeyinde], ister kurum ve kişi düzleminde [düzeyinde] kurulan insan ilişkilerinde ve eylemlerinde söz konusu olan değerlerle ilgili etik bilgi edinebilme olanağı ancak felsefede ve felsefî düşünmede vardır.” Bu da demek oluyor ki çocuklarla felsefe yapmak, bunun için de öncelikle kendimizi eğitmek şart!

 

 

“Felsefe konuşmak” ya da “felsefe yapmak”

 

Dikkat edecek olursak, felsefe eğitiminde esas olan çocuklara/gençlere filozofların düşüncelerini ezberletmek, “felsefe öğretmek” değildir: çocuklarla “felsefe konuşmak”, “felsefe yapmak”tır. Peki, nedir çocuklarla felsefe konuşmak ya da felsefe yapmak? Fransız düşünür ve yazar Roger-Pol Droit, Çocuklarla Felsefe Sohbetleri isimli kitabında çocuklarla felsefe konuşmaya cesaret etmek gerektiğinin altını çizer. Ama bununla kastettiği, akademik anlamda felsefe yapmak ya da çocuklara Descartes, Hegel veya Nietzsche öğretmek değil elbette. Droit’e göre felsefe konuşmak, “felsefeden konuşmak” da değildir. Ya da birdenbire gündelik dilin dışında, anlaşılması zor, farklı sözcükler kullanmak anlamında “felsefe dili”ni konuşmaya başlamak da değildir. Droit’e kulak verecek olursak “Tersine, söz konusu olan her zamanki aynı sözcüklerle konuşmaktır, ancak farklı şeylerden ve farklı bir açıdan.” Bir başka deyişle “sözcüklerin ve hatta tema ve konuların değişiminden ziyade konuşma tarzının, bulunduğumuz duruşun bir değişimidir.” Bu bakış değişikliğini şu örnekle daha açık hale getirir Droit: “Örneğin ‘saat kaç?’ demek ve ona göre cevap vermek yerine, felsefe konuşmak şu anlama gelir: Zaman nasıl geçer? / Zaman geçmek için ne yapar? / Onu neden ölçmek gerekir? / Zamanda kendimizi bulmak için ne yaparız? / Öyleyse zaman neden ibarettir?” Droit, bakışın bu değişiminin felsefe derslerinden daha önemli olduğunu vurgular, çünkü felsefe konuşmak, sorgulamak, fikirleri incelemekle aynı şeydir: “Felsefe, fikirlerimiz olduğu zaman değil, onları incelediğimiz zaman başlar; nasıl yapıldıklarına, içlerinde ne olduğuna, onları tutanın ne olduğuna bakmayı iş edindiğimiz zaman, onları farklı yönlere çevirmek, çeşitli ışıklar altında aydınlatmak istediğimiz zaman başlar.”

 

Fark edileceği üzere felsefe konuşmak, bir birliktelik gerektirir, yani ortak bir sorgulama işidir, birlikte yol alınan bir arayıştır. Bununla birlikte kişinin kendisiyle arasına bir mesafe koyabilmesine ve ezberlerine, inançlarına, değer yargılarına dışarıdan bir gözle bakabilmesini sağlar. Böylece doğru değerlendirme yapabilmeye açılan kapı da aralanmış olur.

“Repuerescere”: Çocukluğa geri gitmek

 Yine, Droit’in Çocuklarla Felsefe Sohbetleri isimli kitabı, hangi ucundan tutacağımızı ya da nereden başlayacağımızı bilemediğimiz felsefî kavramlarla nasıl başedileceğini gösteriyor. Bu kitabı, çocuklarla fikir gezintisine çıkmak için kullanacağımız bir piknik çantası olarak düşünebiliriz: “Yani içinde atıştıracak şeyler, belki bir pusula veya yön bulma araçları, gerektiğinde ilkyardım ya da pansuman malzemeleri var.” Felsefe eğitiminde ya da çocuklarla felsefe konuşurken yetişkinlere düşen önemli görevlerden biri de bilgiçlik taslamamak, kibirden uzak, yapmacıksız düşünmeyi sürdürmektir. Yani “çocukluğa geri gitmektir.” Erasmus’un “repuerescere” sözcüğüyle ifadeye etmeye çalıştığı şeydir bu. Droit, kitabın sonunda Erasmus’un “çocuklara şeyleri yavaşça ve oyunla öğretmek” gerektiği fikrini savunduğunu söyler ve bu nedenle çocuklara bir şey aktarmak istediğimizde “repuerescere” uygun düşecektir. Yani “dolu dolu yetişkin olmayı bırakmadan ve imkânlarına tamamen sahip olarak kendinde çocuk ruhunu bulmaktır, yetişkinin çocukla aynı seviyede olmasını sağlayan çocukluk hâli.” Bir başka deyişle “bir çocuk eşliğinde −yaş ve bilgi açısından− yetişkin olarak eğitimin öğrenimleri içinde basit, neşeli ve oyunbazca içindeki çocuğu yeniden bulmak ama bununla birlikte kendi konumunu terk etmeden bu içsel değişim sayesinde çocuğun seviyesinde olabilmek.” Droit, bunun her türden öğrenim için ama en çok da felsefe eğitimi, felsefî sorgulama için geçerli olduğuna vurgu yapıyor. Bugün ezbere dayalı eğitim sistemindeki önemli sorunlardan biri de bu bakışın eksikliğidir diyebiliriz sanırım. Çocuk ruhunu kaybetmemiş ya da o ruha sahip çıkan öğretmenlere ihtiyaç var.

Sokratik yöntemle sorgulamanın yolunu açmak

Droit, felsefenin hiç de korkulacak bir sözcük olmadığını apaçık gösteriyor bize. Ona göre felsefe “ne çözülmesi gereken bir problem ne de doğal ve spontane bir faaliyettir.” Hayatı boyunca filozofları okuyan, inceleyen ve yorumlayan ve felsefe kitapları yazan Droit, Kızıma Felsefe Öğretiyorum isimli kitabında da gençlere, felsefe denen şeyin nasıl bir faaliyet olduğunu anlatmaya çalışıyor. Kitap, Droit’in on altı yaşındaki kızı Marie ile yaptığı konuşmalardan oluşuyor. Droit, felsefenin sağladığı zihinsel özgürlüğün hâlâ kendisini şaşırttığını söylüyor kitabın başında: “Felsefelerin farklılığı, çeşitliliği; insan beyninde oluşan ilginç, inanılmaz, beklenmedik fikirler; analizlerin keskinliği ve inceliği; hiçbir tartışmanın asla yasaklanmadığı, hiçbir olasılığın önemsiz görülmediği, hiçbir eleştirinin göz ardı edilmediği bir zihinsel alandan gelen olağanüstü özgürlük beni şaşırtır. Felsefenin tükenmez gücünü oluşturan da bu zihin açıklığıdır.”

Kitap, bizim de bu şaşkınlığı yaşamamızı sağlayacak sorgulatıcı diyaloglardan oluşuyor. Droit, “Sorular soran ama cevaplardan tatmin olmayan bütün çocuklara” ithaf ettiği bu kitapta, kızı Marie’nin sorduğu sorulara, onunla birlikte cevap aramak üzere felsefî bir yolculuğa koyuluyor. Kızıyla felsefenin ne olduğu, ne işe yaradığı üzerine tartışan Driot, tıpkı Sokrates gibi kızının bildiğini sandığı pek çok şeyi aslında bilmediğini görmesini sağlıyor.

 

Droit, Marie’ye Sokrates’in her şeyi bildiğini sanan bir öğretmenle arasında geçen diyalogu örnek vererek yapıyor bunu. Kısaca anlatayım: Sokrates, öğretmene “güzellik”in ne olduğunu sorar. Öğretmene göre çok basit bir sorudur bu, çocuk oyuncağıdır: “Altın bir vazo” diye cevap verir. Belli ki öğretmen soruyu hiç anlamamıştır. Sokrates ona “güzel olma”nın anlamını sormuştur, ancak adam güzel bir şeyi örnek vermiştir. Adam yanlış yolda devam eder: güzelliğin bir yarış atı ya da genç bir kız olduğunu söyler. Adam herkes gibi güzelliğin ne olduğunu bilir, ama güzellik fikrini tanımlayamaz, birdenbire bu konuda hiçbir şey bilmediğini anlar. İnsanın bildiğini sandığı ama aslında hiç bilmediği bir yığın fikir vardır. Driot’in deyişiyle “Açık seçik açıklamak zorunda kalmadığımız sürece ne olduğunu bildiğimizi sandığımız bir yığın şey.” Örneğin “zaman”. Bunları belirgin biçimde anlatmak zorunda kaldığımızda sıkıntının başladığını söyler Droit ve ekler: “Felsefe bu sıkıntıdan kurtulmakla ilgili bir etkinliktir.”

Bu sıkıntıdan kurtulmanın yanı sıra daha pek çok derde devadır felsefe. Droit ve Marie ile birlikte sorular sormaya ve cevaplar aramak üzere hep yolda olmaya çalışırsanız bunu siz de fark edersiniz.

 

Felsefe ve edebiyat ilişkisi

Felsefe ve edebiyat arasında da çok sıkı bir ilişki vardır. Edebiyat eserleri, felsefenin bir alanı olan etik ve etik eğitimi için, çocuklarla felsefe konuşmak için eşsiz bir yol gösterici, paha biçilmez bir hazinedir. Doç. Dr. Hakan Savaş, Sinema ve Varoluşçuluk isimli kitabında felsefe ve sanatın, insanı bir bütün olarak kavramanın, anlamanın ve anlatmanın bir yolu olduğuna dikkat çeker ve şöyle der: “Birinde kavramsal düzeyde yansıtılan yaşam, öbüründe duygu-düşünce düzeyinde yansıtılır. Bir başka deyişle, filozof, sanatçıya kavramsal düzeyde insanı tanıtırken, sanatçı da filozofa etiyle kemiğiyle yaşayan somut insanı gösterir” (Savaş, 2013, s. 38). Sanatın bir dalı olarak edebiyat da insana insanı gösterir: orada etiyle kemiğiyle, bütün çıplaklığıyla insan vardır. Ölüm-yaşam, sevgi-nefret, güzel-çirkin, savaş-barış… vardır. Felsefe bu gibi fikirleri/ideleri kavramlaştırmaya çalışıp onların bilgisini ortaya koymaya çalışırken, edebiyat eserleri yaşayan, ölümü tadan, seven, nefret eden, onurunu ayaklar altına alan, acı çeken, korkan, üzülen, başkaldıran… gerçek insanı göze görünür kılar. Dolayısıyla çocuklarla felsefe konuşurken, sorgulamaya elverişli edebiyat eserleri/metinleri ilk başvurulması gereken kaynaklardandır. Nuran Direk’in dediği gibi “elverişli metinlerle çocuğun yaşamı ile ilgili temel soruları sormasını ve bu metinler aracılığıyla kendisini ve dünyayı tanımasını sağlamak” mümkün olabilir. Örneğin Antoine de Saint-Exupéry’nin Küçük Prens’i çocuklarla felsefe konuşmak isteyen ebeveynler ve öğretmenler için adeta biçilmiş kaftandır. Sonra Âsa Lind’in Kumkurdu kitabı, Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ı, Michael Ende’nin Bitmeyecek Öykü ve Momo’su, Richard Bach’ın Martı Jonahthan Livingston’u her daim söyleyecek sözü olan, yol gösteren kitaplardan birkaçıdır. Çocuklarla felsefe konuşmaktan korkmayan yetişkinlere minik, naçizane bir tavsiye ile bu yazıyı noktalayayım: Bu yola koyulmadan önce, bahsettiğim edebiyat eserlerini ilk olarak kendiniz okuyun, ardından boyuna sorular soran ve cevaplardan asla tatmin olmayan çocukların elinden tutun. Ve sonsuz sorularla yola devam edin…

 

KAYNAKLAR

 

Lind, Âsa (2009). Kumkurdu /Üçü Bir Yerde. Çeviren: Ali Arda. İstanbul: Kanat Kitap. Birinci Baskı.

 

Direk, Nuran (2016). Küçük Prens Üzerine Düşünmek. İstanbul: Pan Yayıncılık. Altıncı Baskı.

 

Kuçuradi, İoanna (2011). İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları. Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları. İkinci Baskı.

 

Uygur, Nermi (2017). Bütün Eserleri II (1. Cilt). Akıl Yalım Gibidir. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

 

Çotuksöken, Betül (2004). “İnsan Hakları Eğitiminde Felsefenin Vazgeçilmez Rolü”. Yayına Hazırlayan: İoanna Kuçuradi ve Bülent Peker. Elli Yıllık Deneyimlerin Işığında Türkiye’de ve Dünyada İnsan Hakları. Ankara: Hacettepe Üniversitesi İnsan Hakları ve Felsefesi Uygulama ve Araştırma Merkezi-UNESCO İnsan Hakları için Felsefe Kürsüsü. İkinci Baskı.

 

İyi, Sevgi (2018). “Felsefe ve Düşünmek”. Yayına Hazırlayanlar: Ahu Tunçel, Zekiye Kutlusoy, Güncel Önkal. Felsefeye Giriş Yolları/Betül Çotuksöken’e Armağan. İstanbul: Papatya Yayıncılık.

 

Droit, Roger-Pol (2017). Çocuklarla Felsefe Sohbetleri. Çeviren: Atakan Karakış. İstanbul: Say Yayınları. İkinci Baskı.

 

Droit, Roger-Pol (2016). Kızıma Felsefe Öğretiyorum. Çeviren: İsmail Yerguz. İstanbul: Say Yayınları. Dördüncü Baskı.

 

Savaş, Hakan (2013). Sinema ve Varoluşçuluk. İstanbul: Sözcükler Yayınları.

 

Sevginin Aşınmaz Gücü ( Boşluk)

Yaşanan şeyler sevgiyi nefrete, iyiyi kötüye dönüştürür mü? “Sevgi ve nefret ne menem duygular”, “iyilik ve kötülük nasıl cevherlerdir”; kitabın değme cambazlara parmak ısırtacak kurgusunda peşine düştüğü temel sorular.   İnsanca hâllerimizi anlatmak için binlerce yıldır hayvanlardan medet umuyoruz. Hint-İran,Yunan, Mezopotamya, Mısır yetmezmiş gibi avcı toplayıcıların eğitici ya da eğlendirici hikâyelerinin çoğunda meydan hayvanlara kalmıştır. …

Sevginin Aşınmaz Gücü ( Boşluk) Read More »

Mizahımız Sümüklüdür, Sidiklidir Abiler!       

Sobelendiniz gene! Filler unutmaz ve çocuklar yutmaz. Çocuklar konseyinin görevlendirdiği haylaz yazarlar da gereğini yapar! Çocuklar için biçtiğiniz elbiseyi ters-yüz eder siz çokbilmişlere giydirir. Gereklilik kipinizi tepe taklak eder ve sizi dımdızlak bırakır. Bir pırtı çok görürseniz, en süslü, cicili bicili elbiselerinizi giyip gittiğiniz nezih konser salonunda “pırt senfonisi”ne defalarca bis yapmak için alkıştan ellerinizi patlatırsınız. Oh olsun size!

Mizahın nerede başlaması, neleri içermesi nerede durması, durmazsa bir zahmet durdurulması gerektiği çokça konuşulmuştur, yoksa buyurulmuş mudur? Tarihin belki de hiçbir noktasında anlatıyı kaynaktan, bize ulaştığı ve zihnimizin yudumladığı noktaya kadar takip etme fırsatımız olmadı. Ne kadar dikkatli hafiyelik yapsak da bazı “ambalajları”,“müdahaleleri” anlatının özünde varsaydık, fena halde aldandık. Halk hikayeleri, masallar ve fıkralarda yapılan kolektif uyarlamalar zamanla yazılı hale geçerek sabitlendiği için bizim nezdimizde sahih muamelesi gördü. Edepli, düzenli, normal, makul, hanım hanımcık, beyefendilere yaraşır, bir okuyup bin hisse alınan cevherlerdi bunlar. Önce haylaz haberi vereyim: öyle değillerdi! Uslanmaz, arlanmaz, eve akşam ezanında gelmez, üstünü başını temiz tutmaz yanları vardı o anlatıların, o mübarek ağızlardan çıkan, bizi aslında olduğumuz halde yansıtan aynalarımızın. Şimdi de içinizi rahatlatayım; o yaramazlıklar toplum sinesinde yumuşatıldığı için tehlikesiz toplardı. Mizahımız bugün bu denli güçlüyse bünyemizdeki bu faydalı mikroplar sayesindeydi.

Aristophanes komedyalarından tutun da, Commedia dell’arte oyunlarına, Rönesans’ın grotesk metinlerine, Karagöz-Hacivat gölge oyunlarına, Nasrettin Hoca fıkralarına,Tulûat Tiyatrosunun başıbozuk sataşmalarına kadar “mizahımız” pek uslu durmamıştır. Belki de yetişkinler, uslu durmadıklarını; arada haylazlıklar, yaramazlıklar yaptıklarını anlamayalım diye üretmişlerdir o “şimdi kuşa dönmüş” masalları, fıkraları, hikâyeleri…

Sobelendiniz gene! Filler unutmaz ve çocuklar yutmaz. Çocuklar konseyinin görevlendirdiği haylaz yazarlar da gereğini yapar! Çocuklar için biçtiğiniz elbiseyi ters-yüz eder siz çokbilmişlere giydirir. Gereklilik kipinizi tepe taklak eder ve sizi dımdızlak bırakır. Bir pırtı çok görürseniz, en süslü, cicili bicili elbiselerinizi giyip gittiğiniz nezih konser salonunda “pırt senfonisi”ne defalarca bis yapmak için alkıştan ellerinizi patlatırsınız. Oh olsun size!

Çocuk Edebiyatı’nda (gene) uzak komşumuz Britanya’nın  yetenekli yazarlarından, Roald Dahl’ın varisi deyu selamlanan David Walliams’ın Dünyanın En Berbat Çocukları kitabı hakkında yazmak için üstteki girişe ihtiyaç duydum. Kara mizah, kabalaşan şakalarla el ele vererek, iç içe geçerek kitabın omurgasını oluşturuyor.

Swift’in yüzyıllar önce karaladığı dahiyane metni “alçakgönüllü bir öneri” nin mizah cinsinden karşılığını buldum bu kitapta. On berbat çocuğun portresi peş peşe sıralanıyor ve ikinci cildin müjdesi verilerek kitap bitiriliyor. Kitabın giriş esprisi de yerli yerinde: Makbul çocuk sanrısından kurtulamamış normal yurttaş, gazete bayii Raj kitabı yerden yere çalıyor, okunmaması için brifing veriyor, çocuklardan yaka silktiğini marifetmiş gibi sayıp döküyor.

 

Gelelim çocuklara: Salyalı Sam, Zırlak Zooey, Bitli Billy, Suzan Yerinde Hiç Durmayan, Bruno Eli Burnunda, Pasaklı Paula, Hiç Yanılmayan Brian Yuan, Pırt Pırt Margaret, Ciddi Jimmy, Kanepe Karolin on numara çocuklar! Kiminde yetişkin kontrolcülüğünün anti-tezi, kiminde de aynı hamlenin aşırı pekiştirilmiş tezi çıkıyor karşımıza. Örneğin, gerçek hayatta kendisine “burnunu karıştırma”, “uslu dur”, “düzenli ol”, “televizyon izleme” denen çocukların kitapta, aşırı tepkisellikle, sürekli yasaklanan eylemi yaparak karakter kazandıklarını (Bruno Eli Burnunda, Pasaklı Paula…) bazılarının ise aynı komutlara uyum sağlamaya çalışırken devreyi yaktıklarını (Hiç Yanılmayan Brian Yuan, Ciddi Jimmy) görüyoruz.

Tony Ross

Tony Ross yazarın elini kuvvetlendirmekle kalmayan, mizahi unsurların temelini oluşturup, karakterlerin dünyasını mümkün olan en büyük abartıyla yansıtıp yer yer okuru tiksindiren, vıcık vıcık sümükleri gözünüze, leş gibi odayı adeta burnunuza sokan çizimleriyle sağlığınızı tehdit ediyor. Değişken ve oyunbaz font, diğer Walliams kitabında olduğu gibi taşıyıcı görsel enstrüman görevini layıkıyla yerine getiriyor.

Ebeveynler sürekli eleştirilecek değil ya, ara sıra tüyolar da veriliyor onlara: Ağlayarak (kitapta; zırlayarak) haklı çıkma silahını, menzil dışına çıkarak savuşturmayı, kokuşuk odanın dağınık saçların çocuğun başına bela olmasını sakince izlemeyi, yerinde duramayanın yeri geldiğinde nasıl büyük bir yoğunlaşmayla ve başarıyla işini yaptığını anlamayı vurguluyor.

Disipline etme takıntısı ve otoriterliğin teoride durduğu gibi durmayacağını, salyanın, pırtın, sümüğün fizyolojik çığ haline gelerek takıntılı düzeni alt üst edeceğini, adeta “bastırmayınız ters teperim, fena tepelerim” gizli mottosuyla hatırlatıyor.

Saymakla bitmeyecek cinliklerin arasında süper kahraman, dengesiz teknoloji, aristokrasi ve kutsal eleştirileri de var. Saçı dağınık Billy bitlenir ve cazip kafasıyla başkalarının bitlerini de kafa kâğıdına geçirerek bitlerden bir ordu kurar! Dünyaya kafa tutacak güce gelmişken akıl fukarası bitlerin komutu yanlış anlaması sonucu madara olur. Yeni umudu vücudunda çıkmaya başlayan siğillerdedir. O artık “siğil-çocuk”tur! Ünlü bilgin gıdıklama makinesinin kurbanı olur. Klozette oturması sanki kraliyet sırrı olan kraliçe dev sümük topağını kraliyet toplarıyla imha eder. Gelin görün ki kutsal kraliyet sırrını koruyalım derken, başka bir kutsalın başına bela olur küçültülmüş topak: Aziz Paul Katedralinin tepesine takke…

Gazete bayii Raj’a kulak verirsek; ne diye yazmış bunca iğrenç şeyi sayın yazar, tertemiz yüzü ve gıcır gıcır elbiseleriyle minik bir kediye süt veren kız çocuğunu yazsa, yaralanan kelebeğe yardım eden oğlan çocuğunu, hasta annelerine moral vermek üzere en güzel kır çiçeklerini toplayan kardeşleri… biraz da ben ekleyeyim; derli toplu  odasında sakince ders çalışan, gözünü öğretmenin gözünden hiç ayırmamacasına onu dinleyen öğrencileri, ülkesini seven, yöneticiye sorgusuz sualsiz itaat eden, argonun anlamını dahi bilmeyen yetişkinleri… Peki o zaman üç beş türkü dinleyin rendeden geçmemiş, beş on Nasrettin Hoca fıkrası okuyun “edeplendirilmemiş”, Keloğlan masallarını hatırlayın uslandırılmamış (ben annemden dinlemiştim birkaç tane) ve ortalamasını alın. Kaç çıktı? Bizden de o kadar uslu, o kadar terbiyeli, o kadar ciddi ve tertipli olmamızı bekleyin. Baktınız olmadı, sabredin kuşa benzetmeyin!

Doğa Seçkisi

Bugün kafamda üç soru var, birincisi “doğayı yeterince tanıyor muyuz?”, ikincisi “doğa için biz neler yapabiliriz” ve son olarak da “doğada neler yapabiliriz?”. Bu sorulara dolu dolu yanıtlar veren kitapları düşündüm ve bulduklarımdan bazılarını sizinle paylaşmak istedim.

“Toplum olarak görmezden geliyor olduğumuz şey doğadır, hiçbir bedel karşılığında elde edilemeyecek yüksek etkili bir terapidir” diyor Richard Louv “Doğadaki Son Çocuk” adlı kitabında ve ekliyor, “Doğa deneyimi, bir çocuğun sağlıklı bir şekilde gelişebilmesi için hayati önem taşıyan bir unsurdur.” Biz de eşimle, bu bilgiye sezgilerimizi de katarak, çocukları doğayla buluşturuyoruz sıkça. Ayrıca ilhamını doğadan alan kitapları da çok önemsiyor, okunmasını teşvik ediyoruz.

Bugün kafamda üç soru var, birincisi “doğayı yeterince tanıyor muyuz?”, ikincisi “doğa için biz neler yapabiliriz” ve son olarak da “doğada neler yapabiliriz?”. Bu sorulara dolu dolu yanıtlar veren kitapları düşündüm ve bulduklarımdan bazılarını sizinle paylaşmak istedim.

Orman yoluna girdiğiniz zaman sizi yolun iki kenarından ağaçlar karşılamaya başlar, artık şehirden uzaksınız ve duyacağınız sesler de farklıdır. Birden sizi dürterek meraklı bir ses sorar, “Bu ne ağacı anne?” “Hep gördüğümüz bir ağaç ama dur bakayım, çam mı bu?” bocalamalarıyla çocuğunuzun bilgi ihtiyacını karşılamaya çalışırken “kaç yaşına geldim ağaçları ayırt edemiyorum hala” diye söylenirsiniz kendi kendinize, bir şehir insanı olarak. Neyse ki, okuyacağınız kitap belli; Kumdan Kale Yayınları etiketiyle yayımlanan “Türkiye’nin Ağaçları Albümü” Işıl Erverdi’nin yazıp Karen Fung’un resimlediği bu seri Çiçekli Ağaçlar, Yapraklı Ağaçlar, İğne Yapraklı Ağaçlar ve Meyve Ağaçları olarak türlerine göre ayrılmış dört kitaptan oluşuyor. Kitaplarda, ağaçlar tek tek ele alınmış. Ağacın anavatanı, hangi sınıfa ait olduğu, nerelerde yetiştiği, hangi endüstrilerde kullanıldığı gibi bir ağaç hakkında merak edilebilecek hemen her şeye yer verilmiş. Yaprak, çiçek ve tohumlar hakkındaki bilgiler ise farklı görsellerle okuyucuya sunulmuş, infografiklerle de ağaçların boy karşılaştırmaları yapılmış. Ayrıca benzer ağaçları birbirinden ayırt etmek için de ipuçları gösterilmiş.

Sadece çocukların değil, yetişkinlerin de ağaçları tanımasını sağlayan bu seri elinizin altında bulunması gereken bir kaynak kitap.

Bir dergi yarışması için kurgulanan “Ağaç Diken Adam”, Fransız yazar Jean Giono’dan kalbe ilham veren bir öykü. Okurken zihne sıkça şu soruyu düşürüyor. Doğa için ne yapabilirim? Kitabın anlatıcısı, Fransa’nın dağlık ve çorak bölgelerinde gezerken yaşlı bir adamla tanışıyor. Issız toprakların ortasındaki en yakın köy ise kilometrelerce ötede. Yaşlı adam ömründen geriye ne kadar kaldığını bilmeden kendini adadığı işi anlatıyor bizim anlatıcıya; yüzlerce, binlerce ağaç dikmek. Bunu hayata geçirebilmek için ise bütün hazırlıklarını, hesaplarını yapmış. Var gücüyle çalışıyor. Genç adam beş sene sonra tekrar aynı yere geldiğinde yaşlı adamın büyük eserini görüyor karşısında. Her yer yeşillenmiş, terkedilmiş köylere hayat geri gelmiş ve insanların bile tabiatı değişmiş. Yaşlı adam ise hala ve hala fide yapmaya ve ağaç dikmeye ilk günkü gayretiyle devam ediyor. Jean Giono, kitabın sonunda okuyucudan özür diliyor yarattığı karakter kurmaca olduğu için. Sonrasında ise şunları diyor; “Amacım ağaç sevgisini aşılamak hatta özellikle ağaç dikmeyi sevdirmekti. Şimdi sonuca bakarsak diyebiliriz ki bu amaca hayali bir karakterle ulaşılmış oldu.”

Yazarın, (aynı amaç için) eseri pek çok dile çevrildiği halde ve hiçbir şekilde telif talep etmediğini de biz ekleyelim.

Doğa için neler yapabileceğimizin yanında açık havada, doğal ortamlarda çocuklarla neler yapabileceğimiz de önemli bir konu. Sinek Sekiz Yayınları’nın sürdürülebilir yaşam kitapları arasında yer alan Jennifer Ward imzalı “Oyun Arkadaşım Yeryüzü” bu anlamda kusursuz bir kılavuz. Okura, doğanın harikalarını keşfetmek için elli iki etkinlik önerisi sunuyor. Kitap asıl olarak mevsimlere göre dört bölüme ayrılmış. Her mevsimde yapılabilecek etkinlikler ayrı ayrı sıralanmış. Her bir etkinlikte ise temel bilim ve doğa kavramlarını çocuklara açıklamak üzere kutucuklar kullanılmış ve lazım olacak bilgilere yer verilmiş. Son olarak da etkinlikten elde edilecek kazanımlardan bahsedilmiş.

Bu şekliyle kitap, okura hemen harekete geçme arzusu veriyor. Zaten asıl ihtiyacımız olan bu değil mi? Dışarıya çıkmak ve biraz kirlenmek. Görmek ve keşfetmek…

İyi okumalar…

Karbonel: Çocuk Fantazyasının Kitabı

Cadı, kral kedi Karbonel, konuşan hayvanlar bir yanda; ergenlikteki fiziki değişim, çocukluktan yavaş yavaş çıkma, ciddi haller takınma, dağınık saçlardan at kuyruğuna, rahat giysilerden formel giysilere geçiş öte yanda, uzlaşmaya çalışan çocuk ve yetişkin dünyalarıdır adeta. 1950’lerde fantastik edebiyat epik süvarilerine kavuşmuştu. Masallarla dile gelen hayaller, yeni bir adres belirlemişti. Siyasal eleştiriler, insanlığın yılgınlığından ve …

Karbonel: Çocuk Fantazyasının Kitabı Read More »

Hazinenin Aynasında Kendini Hor Gören İnsan

Çocuk Edebiyatının güçlü seslerinin duyulduğu 1950 kuşağına mensup Philippa Pearce, uzun ve etkili tasvirleri, çocuk iradesini önemseyen karakter kurgusu, meraklısını daha çok cezbeden bilmecemsi katmanlarıyla altmış sene sonra bile hiç eskimeyen yetkin bir hazineyi önümüze sunmuş. Britanya’nın her işe tarihi katan geleneğini de düşündüğümüzde bizde pek karşılığı bulunmayan tarih sevdirmenin harika bir örneğiyle karşı karşıyayız.

 

Dünyanın içinde ülke, ülkenin içinde tarihin akışı, o akışta gelişen siyasal-ekonomik karakter ve ister istemez o karakter eliyle biçimlenen edebiyat alanı. Edebiyat bazen baharın delice akan ırmaklarına benzer ve gücüyle etkisiyle öncesinde kendisini belirleyen büyük değişkenleri belirlemeye çalışır. Tarih kopya çeker büyük kurgu ustalarının sayfalarından. Yöneticiler tek tek ezber eder güya kurgusal olan karakterlerin güçlü ve zayıf yanlarını, kitaplarda canlanan kitlenin ruhundan her gün birkaç büyük nefes çeker anket şirketlerine ve kamuoyu yoklamalarına güvenmek yerine.

Çocuk Edebiyatı için de geçerli yukarıda söylemeye çalıştıklarım: İki yıkım savaşından, Holokost’tan, yığınla iç savaştan çıkarak gelen Avrupa-Britanya gelenekleri çocuğu topluma, çocuğu tarihe, çocuğu sürekli kötü kokular gelen siyasal dünyanın mantığına temas ettirmek üzere sorunları en steril değilse de en estetik ifadesiyle onun güzel kucağına iyi kitaplar olarak bırakmayı yeğledi.

Göçmenler artık ana karakterler arasında, Alman bir yazar birbirinden güzel Alman, Türk vd. çocuklar arasında yaptırdığı yarışı ana karakter olmasına ve çoğunlukla onun hikâyesine odaklanmamıza rağmen, Alman çocuğa değil de Türk olan yan karaktere kazandırıyor. Öte yandan siyasi, insani, cinsiyetçi ödemler vücuduna bir an uğramamış olan büyük bir usta gündelikçi olan Türk kadının ağzından “amma kaka” dedirtip hem Almanca’dan okuyanları hem de bizim gibi çeviriye gömülenleri güldürüyor. Toplumsal cinsiyet adına da kendi sosyal dokularındaki her şeyi çocuklara uygun hale getirmekte tereddüt etmiyorlar.

İnceleyeceğimiz kitabın yazarının da  yurdu olan Britanya’nın  geleneğine değinecek olursak orada börtü böceğe bile sinmiş tarih görgüsünden, ironiyle harmanlanan savaş naralarından, gazi dedelerden, amcalardan, yaşam savaşını başarıyla sürdürmüş olan ninelerden geçilmez. Walliams, Morpurgo, Dahl,C.S.Lewis, Kerr. Bambaşka üsluplarla geçerler savaşın ve tarihin birleştiği nehirden.

Nehirden geçenlerden biri de Philippa Pearce’tır. O, savaşı, kitlesel yıkım unsuru olarak değil de,  köklü bir ailenin tarihinde neden olduğu kırılmayı dikkate alarak işlemeyi yeğler; belli belirsiz; uzaklardan çirkin silüetini devamlı olarak algılayabileceğimiz mesafede. Kuşaklar öncesindeki Jonathan Codling ile bugünkü huysuz ihtiyar Codling’i birbirine bağlayan da aynı savaş “olgusu”dur. Dört yüz yıla, bazen binlerce yıla kolunu uzatıp o aileyi oraya, bu aileyi buraya savuran savaş pek belalı olsa gerek!

Dünyanın en iyi satranç oyunlarından birindeki piyon hamlesi oyunun en önemli hamlesi olarak kabul edilir. Oyunun bütünlüğü içindeki büyük değişimi tetikleyen mütevazı bir ilerleme.

Hazine Peşinde kitabında da Moss ailesinin oğulları David’in kıyısına indiği nehirde gördüğü “sahipsiz” kano kitabın piyonu. Belki sahibini “bulamam” umuduyla aradığı sırada yakalanıyor anlık hasmı, sonrasında dostu olan Adam’a. Adam dediysek, 1588’de, İspanya Kralı Philip,İspanyol Armadası ile Britanya’yı kuşatmaya kalkmışken, seferber olan Jonathan Codling’ın torunu Adam! Adam’ı David’e, ikisini hazineye ve tarihin akan nehrine işte bu kano sürükleyip duruyor. Nehrin de tarihi var elbette, nehrin üstündeki köprülerin de…

İki nehir var, iki ayrı köprü, tarihe iki dokunuş. Biri talihsiz, diğeri ahmak iki ata var Jonathan Codling savaşması gerekmeden eve dönerken ölmüş. Bıraktığı hazinesi ve ipucu taşıyan mektup ailenin kaderini belirlemeye devam ediyor. “Philip geldi Tek Gül’e/Suyun üstünden geçince/Hazineyi sakladım/ Kızımdan başka kimsenin bilmediği bir yere” kitap boyunca tekrar edip duruyor. David ve Adam o kadar dikkatli ki, tarihle, metinle, sözel ifade-yazılı ifade ile, doğrudan ifade, dolaylı ifade ile doğru ilişkiler kurabiliyorlar. Sakın aklınıza günümüzde yazılan ve merkezinde çocuk hafiyelerin yer aldığı zayıf sığ karakterler, klişeler yumağı gelmesin onlar sadece iradeleri ellerinde, dikkatli çocuklar ve çevrelerindeki akış onları bu role hazır kılmış. İkinci ata kibirli bir muktedir olan ve kendisine Kral yakıştırması yapılan Darius Codling. Küçük ve Büyük Barley’nin yöneticisi. Toprak sahiplerine kızıp onları nehir suyundan mahrum bırakmaya kalkıyor. Binbir güçlükle ve büyük maliyetle kanal açarak suyun yatağını değiştiriyor. Zamanla kendisi de etkileniyor ve yeni bir değirmen yaptırıyor: Ahmak Darius’un Aptallık Değirmeni!

Adam ve David nehir üzerinde birçok noktaya baktıktan sonra yeni nehrin değil de eski nehrin ve eski köprünün kemerlerini bulurlar. Orada bir hazinenin olmadığını da bulurlar. Hazinenin el, biçim, konum ve şifre değiştirdiğini, koruyucusunun da yanı başlarındaki Adam’ın Dinah halası olduğunu anlarlar.

Karakterlerin her biri kasabanın canlı sakiniymişçesine yakınlaşıyor size. Philippa Pearce, Astrid Lindgren’in çiftlik dekorunda yakaladığı doğallığı kasabaya taşıyor. Uncu Bay Tey kasabanın kara kutusu. Öylesine tatlı, sevecen, nüansların farkında, soy ağaçları sanki ondan soruluyor. Kimini burnundan, kimini alnından tanıyıp “sen falancalardansın, sen filangillerdensin” mimini koyuyor. Sözlü tarihin önemi de Bay Tey  şahsında okurlara hatırlatılıyor. Her şeye meraklı insanların her yeri sardığı günümüzde merakını bilgiye bilgisini de yardıma katkıya dayanışmaya tahvil eden yerel kahramanlara daha çok özlem duyuyoruz. Durak dışında yolcu almayan David’in babası bu tercihiyle günümüzde bile devam eden “kurala bağlılık mı”, “yerine göre esneklik mi”, “tümden laçkalık mı” ekollerini hatırlatıp gülümsetiyor. Kitabın görece kötüsü Bay Smith’in (smith soyisminin sahte kimliklerde sıklıkla kullanıldığını da Bay Tey’den öğreniyoruz) çocukları, hazineyi, Codling evini ablukaya alan ve neredeyse yüzlerce yıl öncesine sarkan hasımlığı sürdürme gayretine, hazineyi ele geçirmek için her yolu mübah gören pratik ahlakçılığına tanık oluyoruz. Kitabın gizli hazinesi ise sürekli Yaramaz Wilson olarak anılan ihtiyar. Bizim kafadarların yanına çocuk olarak yakıştırılacak denli saf ve temiz, yılların yıpranmışlığıyla, eli, gözü ,aklı verimli çalışmadığından önceleri “İşe Yaramaz Wilson” sonra “Yaramaz Wilson”. Lakapların ve kısaltmaların böyle sorunları var galiba gerçeğin bir yanını göze sokup diğer yanlarına kör kalabiliyorlar.

Çocuk Edebiyatının güçlü seslerinin duyulduğu 1950 kuşağına mensup Philippa Pearce, uzun ve etkili tasvirleri, çocuk iradesini önemseyen karakter kurgusu, meraklısını daha çok cezbeden bilmecemsi katmanlarıyla altmış sene sonra bile hiç eskimeyen yetkin bir hazineyi önümüze sunmuş. Britanya’nın her işe tarihi katan geleneğini de düşündüğümüzde bizde pek karşılığı bulunmayan tarih sevdirmenin harika bir örneğiyle karşı karşıyayız.

Hazine Peşinde

Yazar: Philippa Pearce

İş Bankası Kültür Yayınları